Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 22.05.2023 11:06

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[20/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: 2023 İSTANBUL İÇİN İMSÂKİYE

 

Not: Diğer şehirlerimizin namaz vakitleri ve imsakiyeleri, 

http://www.namazvakti.com adresinde vardır.
Kadir Gecesi: 17 Nisan’ı 18 Nisan’a bağlayan gecedir.
Bayram Namazı: 21 Nisan Cuma günü saat: 06:59

 
 
20.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: el-Rum Suresi 1/4
Elif, Lâm, Mim.
 
Rumlar yenildi. 
 
(Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde onlar, bu yenilgilerinin ardından mutlaka galib geleceklerdir. 
 
(Bu da) birkaç yıl içinde (olacaktır). Onların bu yenilgilerinden önce de sonra da emir Allah'ındır ve o gün müminler, sevineceklerdir.
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari,  Müslim
Ademoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: el-hamid: Her türlü hamd ve övgüye layık olan.
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis Okumanın Faydaları : Peygamberimiz’in (s.a.s.) bize en güzel örnek olduğunu bildiren ayet-i kerîme, onu kendimize model almamızı tavsiye et­mektedir. Resul-i Ekrem Efendimiz evinde nasıl yaşardı? Sokağa nasıl çıkardı? Yolda nasıl yürürdü? Gördüğü insanlara nasıl davranırdı? Mescide vardığı zaman ne yapar, nasıl ibadet ederdi? İslamiyeti nasıl öğretirdi? Henüz Müslüman olmayanlara karşı tu­tumu ve onlara İslam'ı tebliğ şekli nasıldı? İnsanlar bir yana, hayvanlara, hatta eşyaya karşı nasıl bir tavır takınırdı? Bütün bunları ve daha başka hususları öğrenmemiz, İslamiyet'i doğru şekilde yaşayabilmemiz Allah'ın Rasûlü'nü tanımamıza, Allah'ın Rasûlü'nü tanımamız da hadislerdeki İslam'ı öğrenmemize bağlıdır.
 
HADİSLERİ OKUDUKÇA DOĞRUYU YANLIŞI FARK EDERİZ
Hadisleri okuyup öğrendikçe, mükemmele doğru giden yolda mesafeler almaya başlarız. Doğruyu yanlışı tanırız. Davranış bozukluğumuzu farkeder, kusurlarımızı kolayca yakalarız. İşte o za­man kendimizi hesaba çeker, hatalı davranışlardan uzak durmaya çalışırız.
 
Hadislerle ilgimiz arttıkça, insanlarla olan ilişkilerimizin eskiye nisbetle daha güzelleştiğini farkederiz. Tıpkı Rasûlullah Efen­dimiz gibi karşımızdaki insanlara değer vereceğimiz, onlarla gü­zel geçineceğimiz için onların da bize değer verdiklerini, bize daha sıcak ve samimi davrandıklarını görürüz. İşte o zaman Peygam­ber ahlakının mükemmelliğini, vazgeçilmezliğini, insanları birbi­riyle nasıl kaynaştırıp kucaklaştırdığını anlarız.
 
Peygamber Efendimiz'i ve onun sünnetini bilmediğimiz veya sünnete uygun bir şekilde yaşamadığmız için zaman zaman garip durumlara düşer, insana yakışmayan davranışlar sergileriz.
 
Hadisler, bize dargın durmanın kötülüğünü, dargınları barış­tırmanın nafile namaz kılmaktan, nafile oruç tutup sadaka vermek­ten daha hayırlı olduğunu[1] öğretir. Dünyada ha­tasız, kusursuz insan bulunmadığını herkes bilir. Peygamber Efendimiz'in 'Kim dünyada Müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da ahirette onun ayıbını gizleyip kapatır' buyur­duğunu duymuş veya okumuş olanlar, kendilerine karşı yapılan hataları daha bir kolaylıkla bağışlarlar.
 
HADİS OKUDUKÇA GÖNLÜMÜZ GENİŞLER, HOŞGÖRÜ KAZANIRIZ
Hadisleri okudukça, dünyalar kadar geniş bir gönül, derin bir anlayış, büyük bir hoşgörü kazanırız. İnsanı sevmeyi, anlamayı ve onu bağışlamayı öğreniriz. Anlayışsız, görgüsüz, hatır gönül dinlemeyen biriyle karşılaştığımız zaman, Şefkat Pınarı Efendimiz'in kaba ve katı bedevilerin haşin davranışlarına nasıl katlandığını ve onlara kızıp bağırmadığını hatırlayarak kabarmakta olan öfkemizi teskine gayret ederiz. İnsanları hoş görmenin onun sünneti olduğunu düşünerek rahatlamaya çalışırız. Kötüyle kötü olmadığımızı, cahile uymadığımızı görenler, bizim davranışımızın güzelliğini ve asilliğini farkeder, öfkesini yutmanın korkaklık değil, cesaretin ve asaletin en belirgin nişanı, Rasûl-i Kibriya'nın ahlakı olduğunu kavramaya başlar.
 
Kur'an-ı Kerîm bir anayasa ise, hadis ve sünnet bu ana­yasayı açıklayan ve onun kolayca uygulanmasını sağlayan kanun, tüzük ve yönetmelik hükmündedir. Kur'an-ı Kerîm'de yeterince açıklanmayan konular hadislerde genişçe açıklanır.
 
İSLAM'IN NASIL YAŞANACAĞINI KEŞFEDERİZ
Peygamber Efendimiz'in muhtelif tatbikatlarıyla fikhi konular iyice öğrenilir Mesela Kur'an 'namaz kılın' der; ama namazı nasıl kılacağımızı anlatmadığı için bunları sünnetten öğreniriz. Kur'an bize 'zekât verin' der; zekâtı hangi mallardan, ne kadar vereceğimizi sünnetten ve hadisten öğreniriz. Kur'an 'haccedin' der; nasıl haccedeceğimizi, bu farzı zekât gibi yılda bir değil; ömürde bir defa yapacağımızı hadisten ve sünnetten öğreniriz.
 
Sözün kısası, Hadisler olmasaydı, İslamiyet’i tam manasıyla öğrenemezdik. Ben müslümanım diyen kimse, İslamiyet'i, onu getiren Peygamber gibi yaşamaya gayret edeceğine göre, önce­likle Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in hadislerini ve sünnetlerini öğrenmeye gayret etmelidir. Her gün en azından bir, iki hadis, şayet var­sa onların açıklamalarını okuyarak dünyaya Peygamber gözüyle bakmaya çalışmalıdır.
 
[1] Ebu Davûd, Edeb, 50
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: (Tirmizî, 'De’avât', 114; İbn Hıbbân, 'Ed’ıye', No: 947; İbn Ebî Şeybe, 'Dua', 42, No: 29381)
Rabbim! Tövbemi kabul et, günahımı temizle, duamı kabul buyur, delilimi sabit kıl, dilimi doğru yap, kalbime hidayet ver, göğsümün kin ve hasedini çıkar.
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Son derece cömertti
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)
 
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: El-Mümtehine Süresi 1,2,3. Ayetler
1: Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri yakın dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin! Siz onlara safça sevgi gösterisinde bulunuyorsunuz. Oysa onlar size gelen gerçeği inkâr etmiş ve sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer siz gerçekten benim yolumda cihâd etmek ve rızâmı kazanmak maksadıyla yurdunuzu terk edip çıktıysanız, kâfirlere nasıl sevgi gösterip sır verebilirsiniz? Gerçek şu ki, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben çok iyi bilmekteyim. Bundan böyle içinizden kim onlara sevgi besler ve sır verirse, kesinlikle dümdüz yoldan sapmış olur!
2: Eğer onlar sizi ele geçirecek olsalar, size karşı acımasız bir düşman kesilirler, ellerini ve dillerini size fenâlık yapmak için uzatırlar ve sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı cân ü gönülden isterler.
3: Kıyâmet günü ne yakınlarınızın size faydası olacaktır, ne de çocuklarınızın. Çünkü Allah o gün aranızı ayıracaktır. Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir.
 
Âyet-i kerîmelerin iniş sebebi olarak şu dikkat çekici hâdise nakledilir:
 
Resûlullah (s.a.s.), müşriklerin Hudeybiye anlaşmasının maddelerini bozmaları ve diğer tamamlayıcı şartların oluşmaya başlaması üzerine Mekke’yi fethetme hazırlıklarına başlamıştı. Fakat bunu son derece gizli tutuyor, niyetini kimseye açmıyordu. Ashâb-ı kirâmdan birkaç kişi haricinde bunu kimseye hissettirmemişti. Efendimiz (s.a.s.) ile beraber işin farkında olan ashâb-ı kirâm (r.a.), bu gizliliğe riâyet ederken, her nasılsa durumdan haberdar olan Bedir gâzîlerinden Hâtıb b. Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bunu bir kadınla da gönder­mişti. Allah Teâlâ Peygamberimiz (s.a.s.)’e durumu bildirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdâd (r.a.)’ı çağırdı. Kadının tam bulunduğu yeri haber vererek onu yakalayıp getirmelerini istedi. Kadın, Resûlullah (s.a.s.)’in işaret buyurduğu yerde yaka­landı. Üzerindeki mektup alınıp Resûlullah’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:
 
“Ey Kureyş! Allah’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah üzerinize tek başına da gelse Allah, O’nu size gâlip kılacak, va’dini ye­rine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 278)
 
Aslında bu ifadeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp: “Ey Hâtıb! Bunu niçin yaptın?” diye sordu. Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:
 
“–Yâ Resûlallah! Yanınızda bulunan muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koru­yacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnet­tarlık kazanarak, âilemi, çoluk çocuğumu korumak istedim. Yoksa vAllahi ben onların câ­susu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. müslüman ol­duktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallahi benim Allah ve Rasûlü’ne olan imanım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi. Bunun üzerine merhamet ummânı Efendimiz (s.a.s.):
 
“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti” buyurdu ve onu affetti.
 
Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hz. Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir savaşına katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:
 
“−Ama o Bedir seferine katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri bağışladım!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 161)
 
Fa
[20/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Kadisiye muharebesi
Müslümanlara Kuzey Irak ve İran'ın kapılarını açan meydan savaşı (15/636).
Kaynaklar savaşın sebebi olarak Sâsânî­lerin, imparatorluğu içine düştüğü buh­randan kurtaracağı umuduyla genç III. Yezdicerd'i tahta çıkardıktan sonra ön­celikle Müslümanların fethettiği toprak­ları geri almayı planlamalarını ve Müslü­manların da Sevâd arazilerindeki yerli halkın yapılan antlaşmalara uymamaya başlaması, hatta yer yer isyana kalkışma­sı üzerine bunu vesile ederek kendileri­nin Irak'ın içlerinde güvenli bir şekilde ilerleyebilmelerine engel oluşturan Sâsânî gücünü kırmayı hedeflemelerini gös­termektedir.
 
Irak'taki Müsennâ b. Hari­se gibi bazı ordu kumandanlarının Sâsânîlerin karşı hareketini bildirmeleri üze­rine Hz. Ömer amacını sezdirmeden bü­yük bir kuvvet hazırlamak için faaliyete geçmiş ve ordunun organizasyonuna o güne kadar vermediği derecede önem vermiştir. Esasen İslâm orduları, Köprü savaşında (13/634) Sâsânî kuvvetleri kar­şısında uğradıkları ağır yenilgiden bir yıl sonra Büveyb savaşında kazandıkları za­ferle Dicle ve Fırat havzasında ciddi bir üstünlük elde etmişlerdi. Genellikle ka­bul edilen görüşe göre aynı yılın sonlarına doğru Hz. Ömer, Irak sınırına yakın yerlerdeki kuvvetlerin Müsennâ b. Harise'ye, Medine'ye yakın yerlerde bulunanların buradaki kuvvetlere katılması için emir verdi. Niyeti ordunun kumandanlığını biz­zat üstlenmekti; hatta bunun için Medine dışında Sirâr mevkiinde konaklamış olan kuvvetlerin ordugâhına kadar gitmişti. Ancak Hz. Osman, Hz. Ali, Talha b. Ubeydullah. Zübeyr b. Avvâm ve Abdurrahman b. Avf gibi ileri gelen sahâbîlerle görüş­tükten sonra, Medine'de kalmanın daha uygun olacağı kararına vardı. Bundan sonra da müşavereler neticesinde ordu kumandanlığına o sırada Necid bölgesin­deki Hevâzin kabilesinin zekâtlarını top­lamakla görevli bulunan Sa'd b. Ebû Vakkâs'ı getirerek Medine'ye çağırdı; ona ve orduya bazı tavsiyelerde bulunarak Irak'a doğru yola çıkmalarını emretti.
 
Sa'd beraberindeki kuvvetlerle yola çık­tı. Zerûd ve Şerâf denilen yerlerde konak­layarak Halife tarafından görevlendirilen çeşitli kabilelere mensup yeni birliklerin kendisine katılmasını bekledi. Nihayet kı­şın başlayan hazırlıkların tamamlanma­sından sonra ordu ilkbaharda Kûfe'nin 30 km. güneyinde bulunan Sâsânîlerin en önemli sınır şehri Kâdisiye'ye vardı.
 
Bazı araştırmacıların tesbitine gö­re Müslümanların asker mevcudu yakla­şık 9-10.000 kadardı. Sâsânîler ise tah­minen 70-80.000 kişiydiler ve ayrıca Müslümanlar için ciddi bir tehlike teşkil eden otuz civarında file sahiptiler. Sa'd b. Ebû Vakkâs, Hz. Ömer'in isteği üzerine cephedeki gelişmeleri devamlı şekilde Medi­ne'ye bildirmekte ve halifeden gelen ta­limatlara uymaktaydı. Sa'd, Nu'mân b. Mukarrin, Hanzale b. Rebî', Eş'as b. Kays, Mugire b. Şu'be. Mugire b. Zürâre ve Amr b. Ma'dîkerîb'in de aralarında bu­lunduğu bir heyeti III. Yezdicerd'e gön­derdi ve onu İslâm'a veya cizye ödemeye davet etti; ancak kisrâ elçilere sert ve alaycı bir tavırla karşılık verdi. Savaş baş­lamadan önce Sa'd ile Sâsânî ordusu ku­mandanı Rüstem arasında elçiler aracılı­ğıyla görüşmeler yapıldı; Rib'î b. Âmir, Huzeyfe b. Mihsan ve Mugire b. Şu'be gi­bi elçilerin ayrı ayrı yürüttüğü görüşme­ler bir sonuç vermeyince ordular savaş düzeni aldı.
 
İslâm ordusu onlu sisteme göre düzenlenmişti; onar kişiden müte­şekkil mangalara birer arif kumanda edi­yordu. Her kabileye ve büyük kabilelerin önemli kollarına bir onur işareti olarak kendine has bir sancak verildi. Ordu merkez, sağ kanat, sol kanat olmak üzere üç ana bölümden oluşuyordu. Sâsânî ordusunun da ana bölümleri merkez, sağ ve sol kanatlardı. Orduların tanziminden sonra mevki tesbiti gündeme geldi. Müs­lümanların teklifi, Sâsânîlerin Fırat'tan ayrılan Atik kanalını batı istikametinde aşarak kendilerinin bulunduğu tarafa geçmeleriydi. Muhtemelen Sa'd'ın düşün­cesi bir geri çekilme anında askerlerinin hareket yeteneğini kısıtlamamaktı. Bu­na karşılık Sâsânîlerin geri çekilmesi du­rumunda kanal onlara engel vazifesi gö­recekti. Sâsânî ordusu kumandanı Rüs­tem Sa'd'ın bu teklifini kabul etti ve or­dusuyla kanalı aştı.
 
Haftalar süren birbirlerini kollayıştan sonra savaş başladı ve çok şiddetli bir şe­kilde üç veya dört gün devam etti. Vücu­dundaki çıbanlardan dolayı rahatsız du­rumda olan Sa'd fiilen çarpışmalara katı­lamadı ve orduyu kurdurduğu yüksekçe bir çardaktan yönetti. Kaynaklarda sava­şın günlerine 'Yevmü Ermâs, Yevmü Ağvâs, Yevmü İmâs, Yevmü'l-Kâdisiyye' ve son günün akşamına 'Leyletü'l-Herîr' ve geç saatlerine 'Leyletü'l-Kâdisiyye' adı ve­rilir.
 
Müslümanların ilk defa karşılaştık­ları filler konusundaki tecrübesizlikleri birinci gün zor anlar yaşamalarına sebep oldu. İkinci gün toparlandılar; ancak çok şiddetli çarpışmaların cereyan ettiği üçüncü gün ağır kayıplar verdiler. Niha­yet savaşın sonuna doğru Suriye'den ge­len yaklaşık 6000 kişilik yardımcı kuvve­tin desteği ve bazı kumandanların zeki­ce manevralarıyla üstünlüğü ele geçirdi­ler. Kumandan Rüstem'in Hilâl b. Ullefe tarafından öldürülmesinin ardından Sâsânî ordusu dağıldı ve büyük bir bozguna uğradı (15/636). Sava­şın 14 (635) veya 16 (637) yıllarında meydana geldiği de rivayet edilir.
 
Sa'd, İranlılar'ın ağır hezimeti karşısında kazandıkları bü­yük zaferi hemen her gün Medine dışına çıkarak habercilerin getireceği müjdeyi bekleyen Hz. Ömer'e bildirdi. Her iki ta­rafın da mevcutlarının en az üçte birini kaybettikleri bu savaşta Müslümanlar çok miktarda ganimet ele geçirdiler; bun­ların en kıymetlisi 'direfş-i kâviyânî' adın­daki kutsal İran sancağıydı.
 
Kâdisiye Savaşı, İslâm tarihinin en önemli zaferlerinden biridir. Müslüman­lara büyük bir moral ve üstünlük hissi veren bu zaferle Irak'ın kapıları açılmış, İran'ın düşüşünün başlangıcı hazırlanmış, Sâsânîlerin başşehri Medâin'in fethi sağ­lanmış, diğer fetihlere hız kazandırılmış ve Müslümanların ele geçirdikleri bölge­lerde sosyopolitik örgütlenmesi teşvik edilmiştir.
 
Kâdisiye Savaşı'na 100 civarın­da Bedir Gazvesi'ne katılan sahâbî, 310 küsur Bey'atürrıdvân'da hazır bulunan ve daha sonra Müslüman olan sahâbî, Mek­ke'nin fethine iştirak eden 300 sahâbî ve 700 sahabe çocuğu katılmıştı.
 
Savaş öncesinde iki taraf arasın­da yapılan görüşmelerde Müslümanların ortaya koydukları tavır ve söyledikleri sözler, İslâm fetihlerinin etik temellerini açıklaması bakımından büyük önem ta­şımaktadır. Daha sonraki fetih hareket­leri için slogan haline getirilen, 'Biz insan­ları kula kul olmaktan kurtarıp Allah'a kul etmek için geldik.' cümlesi Kâdisiye'nin armağanıdır.
[20/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: Birdenbire kendilerini mahşerde buluverirler. - Nâzi'ât - 14. Ayet
[20/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: Sizden birinin ağzına toprak koyması, Allah'ın haram kıldığı bir şeyi yemesinden daha iyidir. - İbn Hanbel, II, 258
[20/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Fakirlikten, yokluktan ve zilletten sana sığınırım. Haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan da sana sığınırım.” - Ebû Dâvûd, Vitr, 32
[20/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: İslam dini, belli bir mesafeyi aşan yolculuğa çıkan Müslümanların ibadetlerinde zorluk yaşamamaları için bazı kolaylıklar getirmiştir. Bunlardan biri de “öğle ile ikindi” veya “akşam ile yatsı” namazlarını cem’ etmek (birleştirmek) suretiyle tek vakitte kılabilme kolaylığıdır. Nitekim Resûlullah (s.a.s.)’ın da yolculuk esnasında bu namazlarını birleştirerek kıldığı nakledilmektedir (Buhârî, Taksîru’s-salât, 13). Hz. Peygamber, öğle vakti girmeden sefere çıkacağı zaman öğle namazını ikindi vaktine kadar erteler, sonra her iki namazı beraber kılardı. Öğle vaktinden sonra yola çıktığında ise namazını kıldıktan sonra yola çıkardı (Buhârî, Taksîru’s-salât, 15). Benzer uygulamayı akşam ile yatsı arasında da yapardı (Buhârî, Taksîru’s-salât, 6). Hz. Peygamber’in bu uygulamasından çıkaracağımız en önemli sonuç şudur: Müslüman, ne günlük yaşantısının akışını bozmalı, ne de ibadetlerini ihmal etmelidir. Özellikle toplu taşıma araçlarıyla uzun yolculuğa çıkanların namazlarını birleştirerek kılmaları, kendileri açısından bir kolaylık olacağı gibi, yolculuğun normal seyrine zarar vermemesi bakımından da önemlidir. Zira kulları için zorluk değil kolaylık dilediğini buyuran (Bakara, 2/185) Yüce Allah, ibadetlerin, hayatı zorlaştıran unsurlar olmasını istemez. - YOLCULUKTA NAMAZLARIN CEM’İ
[20/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a
[20/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: ma'bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Halbuki 'Allahlar' denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin cahil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin 'Ebussuudlar, İbni Kemaller' denildiği bir gerçek ise de; Allah'ın birliğine delalet eden 'Allah' yüce isminde böyle bir ifade saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Halbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir. Hak olmayan mabudlara da 'Tanrı' denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah'a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki 'Tanrı' cins ismi 'Allah' özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı 'Allah ismi' 'Tanrı adı'
[20/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: aleyhissalâtu vesselâm'ın temizliği böyleydi '' demiştir.
 
Nesâi, Tahâret 74, (1, 67).
 
SAKAL VE PARMAKLARI HİLALLEMEK
 
3605 - Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm sakalını hilâlliyor idi.'
 
Tirmizi, Tahâret 23, (31).
 
3606 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm abdest alınca bir avuç su alır, onu çenesinin altına tutup onunla sakalını hilâller ve: 'Aziz ve Celil olan Rabbim böyle emretti' derdi.'
 
Ebu Davud, Tahâret 56, (145).
 
3607 - Müstevrid İbnu Ş'eddâd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm. Abdest aldığı zaman ayaklarının parmaklarını serçe parmağı ile hilâlliyordu.'
 
Tirmizi, Tahâret 30, (40); Ebu Dâvud, Tahâret 58, (148).
 
3608 - Lakit İbnu Sabıra radıyallahu anh anlatıyor: 'Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resülü! Bana abdestten haber ver!'' Aleyhissalâtu vesselâm:
 
'Abdesti tam al, parmaklar arasını hilâlle, istinşak'da mübâlağa yap, oruçlu olursan mübalâğa yapma'' buyurdu.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret 55, (142, 143, 144); Tirmizi, Tahâret 30, (3 8); Nesâi, Tahâret 71, 92, (1, 66, 79).
 
KULAKLARI MESHETMEK
 
3609 - Rebi' Bintu Mu'arrız radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı, (bu esnada) elini kulaklarının hücresine soktu.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (131).
 
3610 - Nâfi merhum anlatıyor: 'İbnu Ömer, kulakları için suyu parmağıyla alırdı.'
 
Muvatta, Tahâret 37, (1, 34).
 
ABDESTİ TAM ALMAK
 
3611 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın.'
 
3612 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: 'Ebu Hüreyre radıyallahu anh abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi ki: 'Ben Resulullah aleyhissalâtu veselâm'ın, 'Ümmetim
[20/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: ni’meti acaba kime verirler?
 
Şaşılacak şeydir ki, önce, her belâ ve sıkıntı gelince sevinirdim, derd ve belâ arardım. Elimden dünyâlık çıkınca da tatlı gelirdi. Hep böyle olmasını isterdim. Şimdi ise, sebebler âlemine getirdiler. Kendi zevallılığımı, aşağılığımı görmeye başladım. Az bir sıkıntı gelince, hemen üzülüyorum. Her ne kadar üzüntü çabuk bitiyor, hiç kalmıyor ise de, önce üzüntü gelmeden olmuyor. Bunun gibi önce, belâların ve sıkıntıların gitmesi için düâ ederken, bunların gitmesini, yok olmasını düşünmüyordum. (Bana yalvarınız!) emrine uymak istiyordum. Şimdi ise, belâların, sıkıntıların gitmesi için düâ ediyorum. Eskiden korkular, üzüntüler yok olmuşdu, şimdi yine geldiler.
 
Eski hâllerin hep sekr, şü’ûrsuzlukdan ileri geldiğini anladım. Sahv, ya’nî şü’ûrlu olunca, câhiller için olan şeyler hâsıl olmakdadır. Böylece zevallılık, yalvarmak, korkmak, üzülmek, sıkılmak, sevinmek oluyor. Başlangıçda düâ etmek, belâdan kurtulmak için değildi. Bunu düşünmek gönlüme iyi gelmiyordu. Fekat, hâl kaplamışdı. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” düâlarının böyle olmadığını düşünüyordum. Onlar, bir şeye kavuşmak için düâ ediyorlardı. Şimdi, bu hâl ile şereflendirdiler. İşin iç yüzünü açıkladılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât” düâlarının zevallılıkla, düşkünlükle, korku ile olduğu, yalnız emre uymak için olmadığı anlaşıldı. Yalnız yüksek emrinize uymuş olmak için, hâsıl olan şeylerden bir çoğunu arasıra bildirmekle saygısızlık yapmakdayım.
 
7
YEDİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak
[20/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: İcmali ve Tafsili İman
 
Ana Sayfa
Akaid
İcmali ve Tafsili İman
İman, inanılacak hususlar açısından icmali ve tafsili iman olmak üzere ikiye ayrılır.
 
a) İcmali İman
 
İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir. İmanın en özlü ve en kısa şekli olan icmali iman, tevhid ve şehadet kelimelerinde özetlenmiştir.
 
Tevhid kelimesi: La ilahe illallah Muhammedün Resulullah (Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur. Muhammed O’nun elçisidir) cümlesidir. Şehadet kelimesi de: Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resulüh (Ben Allah’tan başka hiçbir İlah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna inanır ve tanıklık ederim) ifadesidir.
 
İmanın ilk derecesi ve İslam’ın ilk temel direği budur. Gerçekte Allah’ı yegane İlah tanıyan, Hz. Muhammed’i O’nun peygamberi olarak kabullenen kişi, diğer iman esaslarını ve Peygamberimiz’in getirdiği dini de toptan kabullenmiş demektir. Çünkü diğer iman esasları bize Hz. Peygamber aracılığıyla bildirilmiştir. Öyleyse Allah elçisini tasdik etmek, getirdiği hükümleri de tasdik etmek demektir. İnanılacak şeyler ayrı ayrı söylenmediğinden dolayı bu imana icmali (toptan) iman denmektedir. Mümin sayılabilmek için, icmali iman yeterli olmakla birlikte, İslam’ın diğer hükümlerini ve inanılması gerekli olan şeylerin her birini kişinin teker teker öğrenmesi zorunludur.
 
b) Tafsili İman
 
İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya tafsili iman denilir. Tafsili iman üç derecede incelenir:
 
Birinci derece, Allah’a, Hz. Muhammed’in Allah’ın peygamberi olduğuna ve ahiret gününe kesin olarak inanmaktır. Bu, icmali imana göre daha geniştir. Çünkü burada ahirete iman da yer almaktadır.
 
İkinci derece, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, öldükten sonra tekrar dirilmeye, cennet ve cehennemin, sevap ve azabın varlığına, kaza ve kadere ayrı ayrı inanmaktır. Tafsili imanın ikinci derecesi amentüde ifade edilen prensiplerdir.
 
Üçüncü derece, Hz. Muhammed’in Allah katından getirdiği, bize kadar da tevatür yoluyla ulaştırılan bütün haberleri ve hükümleri tasdik etmektir. Bir başka ifadeyle, manası apaçık (muhkem) ayet ve mütevatir hadislerle sabit olan hususların hepsine ayrı ayrı, Allah ve Resulü’nün bildirdiği ve emir buyurduklarını da içine alacak şekilde bütün ayrıntıları ile inanmaktır. Bu durumda namaz, oruç, hac ve diğer farzları, helal ve haram olan davranışları öğrenip bütün bunların farz, helal ve haram olduklarını yürekten tasdik etmek tafsili imanın üçüncü derecesini oluşturur.
 
Müslüman olmayan bir kimse, icmali iman ile İslam’a girmiş olur. Bu iman üzere ölürse neticede cennete girer. Fakat tafsili iman ile müslümanın imanı yücelir, olgunlaşır, sağlam temeller üzerine oturur. Bir insanın, Allah’ı ve O’ndan geleni gönülden tasdik ettikten sonra, Hz. Peygamber’in açıkladığı buyruk ve yasakları bütünüyle, farzı farz, haramı haram bilerek öğrenmesi, kabullenmesi ve uygulaması gerekir. Tafsili imanın üçüncü derecesi, zarurat-ı diniyye denilen ve inanılması zorunlu bulunan bütün inanç, ibadet, muamelat ve ahlak hükümlerine inanmayı içermektedir.
 
in Akaid Tags: iman, iman çeşitleri, tafsili iman, tahkiki iman, tahlidi iman
Diğer Konular
Kaza ve Kadere İman
Ahirete İman
Peygamberlere İman
Kitaplara İman
Meleklere İman
Allah'a İman
Copyright Maviay.co
[20/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Aygır
 
Ana Sayfa
A
Aygır
İlgili
Rüyada aygir görmek,is hayati ile yorumlanir.Aygir,mevki sahibi zengin bir kimsedir.Rüyada bir aygira sahip oldugunu gören,zengin bir kimse ile dostluk kurarak ondan menfaat görür ve islerini yoluna koyar.Bir aygiri bir kisrakla oynasirken görmek,hayatta büyük degisiklikler olacagina ve yakinda çok zengin bir kimse ile is yapacagina isarettir.
 
İlgili
Yağcı
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Kerpiççi
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Süprüntü
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[20/3 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: ARÂZİ-İHARÂCİYYE
 
Ana Sayfa
A
ARÂZİ-İHARÂCİYYE
Harac vergisine tâbi olan topraklar. Müslüman olmayanlardan sulh ile alınıp harac vergisi karşılığında mülkiyeti eski sâhiplerine bırakılan veya harbde zorla alınıp müslüman olmayan sâhiplerinin elinde bırakılan, yâhut zımmînin (müslüman olmayan vatandaşın) müslüman hükümdârın izni ile işlediği ölü topraklar.
Arâzi-i harâciyyenin sâhibi müslümana dahî vakf etse ve satsa böyle toprakların mahsûlünden (ürününden) yine harac alınır. (İbn-i Âbidîn)
 
İlgili
ARÂZİ-İ MÎRİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
ARÂZİ-İ UŞRİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
HARAC
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[20/3 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: İkinci Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
 
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
 
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tali’siz bir tarafa; diğeri Hudabin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
 
Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan bedbînlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.
 
Diğeri Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum
[20/3 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
 
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
 
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
 
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla
[20/3 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
Dört sualin muhtasar cevabıdır
 
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
 
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
 
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
 
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
 
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i
[20/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
 
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
 
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
 
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine
[20/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
 
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
 
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir
[20/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: -ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
 
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
 
İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni’a mahsus bir sikkedir.
 
İKİNCİ LEM’A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile
[20/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: sıddık kardeşlerim!
 
Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
 
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’andır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
 
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemaat, Risale-i Nur’un şakirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, daima şükür ve Elhamdülillah dedirten bir haldeyiz.
 
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri mütalaa ettim. Bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile “Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!” denildi. Baktım, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu’cize-i Kur’aniyesinde tekraratının çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-ün Nur’da tamamıyla tezahür etmiş. O tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münasib ve lâzım olmuş.
 
Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin tefsir ve
[20/3 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: Yirmisekizinci Mektub’dan)
Yedinci Risale olan Yedinci Mes’ele
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
قُلْ بِفَضْلِ اللّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
 
Şu mes’ele “Yedi İşaret”tir.
 
Evvelâ tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayeti izhar eden “Yedi Sebeb”i beyan ederiz:
 
Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir; o Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’anı beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur’ana hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
 
Madem i’caz-ı Kur’anı bir derece beyan, Sözler’le oldu. Elbette o i’cazın hesabına geçen ve onun reşehatı ve berekâtı nev’inden olan hizmetimizdeki inayatı izhar etmek, i’caza yardımdır ve izhar etmek gerektir.
 
İkinci Sebeb: Madem Kur’an-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibaan, onun tefsirini medhedeceğiz.
 
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik, Kur’anın malıdır ve hakikatlarıdır. Ve madem Kur’an-ı Hakîm ekser surelerde, hususan الر larda حم lerde kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’de in’ikas etmiş Kur’an-ı Hakîm’in lemaat-ı i’caziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin izharına mükellefiz. Çünki o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
 
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler’deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur’anındır ve Kur’andan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur’anın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı
[20/3 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: sonra Emirdağı’nda yazılan mektublar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
 
Aziz, sıddık kardeşlerim!
 
Herhalde biriniz benim bedelime Diyanet Riyaseti’ne gitsin, benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendi’ye desin ki:
 
Zâtınız iki sene evvel Nur’un Külliyatından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular; tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyade perişaniyetimden çabuk bitiremiyeceğim. Bitirdikten sonra, inşâallah takdim edilecektir. “Hediye almayan elbette hediye veremez.” kaidesine binaen, bu ziyade kıymetdar manevî tefsir-i Kur’an, bu memleket-i İslâmiyenin âlimler reisi olan zât-ı âlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümune için üç cüz’ü size evvelce gösterdiğimiz Kur’anımızın basılmasına himmet ve sa’y etmenize bir kudsî ücrettir.
 
Kat’iyyen size beyan ediyorum ki: Mes’elemizde hiçbir tarihte ilm-i hakikate ve hakaik-i imaniyeye karşı bu derece garazkârane, gaddarane tecavüz olmamış. Sizin daire-i ilmiyeniz ve riyasetiniz, her şeyden evvel bu vazife-i diniye ve ilmiyeyi yapmanızı iktiza ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, “Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sahib çıkacak.” diye kalbim ferahlanıyordu, teselli buluyordum. Size mahkeme müdafaatımızdan bazı parçalar evvelce dairenize gönderdiğimiz halde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn-ı hakikat bir nüsha müdafaatımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delaletinizle Nurların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me’haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.
 
* * *
 
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
 
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
 
Aziz, sıddık kardeşlerim Safranbolu, Eflani havalisi Nur şakirdleri!
 
Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczalarının hediyesine bin bârekâllah, mâşâallah deriz. Cenab-ı Hak sizleri iki cihanda mes’ud eylesin, âmîn.
 
Nur’un mübarek fedakâr şakirdlerinin herbiri bir kısım risaleleri güzelce yazıp, bu sırada bana hediye etmeleri ve bir kısım tatlı
[20/3 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: Kur’anın şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malûmdur?
 
Cevab: Evet benî-Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:
 
Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?
 
Bu suale, benî-Âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev’-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:
 
Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’s-ül malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şübhen varsa al, oku
[20/3 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatın nümunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur’aniye, nevm-i gaflette dalanlara kar’-ul asâdır.
 
Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise: Şek ve şübhe etmemek lâzımdır ki; mu’ciz ve en yüksek derece-i belâgatta olan Kur’an-ı Mürşid, esalib-i Arab’a en muvafıkı ve tarîk-i istidlalin en müstakim ve en vazıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için, bir derece ihtiram edecektir. Demek delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir vecih ile zikredecek ki; onlarca maruf ve akıllarına me’nus ola… Yoksa delil, müddeadan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-ı irşada ve meslek-i belâgata ve mezheb-i i’caza muhaliftir. Meselâ: Eğer Kur’an dese idi: Yâ eyyühennâs!.. Fezada uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstekarrında istikrar eden şemse ve ecram-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan cazibe-i umumiyeye ve feza-yı gayr-ı mütenahîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anasır-ı kesîreden olan münasebat-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz; tâ Sâni’-i Âlem’in azametini tasavvur edesiniz. Veyahut: O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvanat-ı hurdebîniyeyi istiab eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temaşa ediniz; tâ Sâni’-i Kâinat’ın herşeye kādir olduğunu tasdik edesiniz.
 
Acaba o halde; delil müddeadan daha hafî ve daha muhtac-ı izah olmaz mı idi? Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakikatı tenvir etmek
[20/3 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmîn.
 
* * *
 
Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.
 
Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstad’ın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:
 
Feragatı:
Bir dava sahibinin ve bilhâssa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi feragattır. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassasiyetle tedkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise, baştanbaşa feragatın şaheser misalleri ile dolup taşmaktadır.
 
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki; dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.”
 
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım.
 
Vaktâki aynı sözü Bedîüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca anladım ki, büyüklere göre feragatın ölçüsü de büyüyor… Evet; İslâm için bu kadar acıklı bir feragata katlanmaya razı olan
[20/3 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Said Nursî
 
* * *
 
Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdet-ür Resail Umdet-ül Vesail” namında kutb-ül ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise sırruhu)nun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi onüç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitablarımın içerisinde birşey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra, tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlâna’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:
 
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:
 
اِنَّ اللّهَ يَبْعَثُ لِهذِهِ اْلاُمَّةِ عَلَى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
 
yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tâm olan Mevlâna eşşehîr kutb-ül ârifîn, gavs-ül vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmil-üt tarîkat-ül aliyyeti ve-l müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn Kuddise sırruhu.. ilh…
 
Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki, tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki, 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind’in payitahtı olan Cihanabad’a
[20/3 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Üçüncü Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
 
İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…
 
Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hıffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlub edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”
 
O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ, mahall-i
[20/3 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Bütün emelimiz rabbimizin bizi erdemliler topluluğuna dahil etmesi olduğuna göre, Allah'a ve bize gelen gerçeğe niçin iman etmeyelim?'
(Mâide, 5/84)
 
Bir Hadis:
Zenginlik; mal çokluğu ile değil, göz tokluğu iledir.
(Buhârî, 'Rikâk', 15)
 
Bir Dua:
Allah'ım! Sen benim rabbimsin. Senden başka hiçbir ilah yoktur. Beni Sen yarattın. Ben yalnızca Senin kulunum. Elimden geldiğince Sana verdiğim kulluk sözü ve vadettiklerine ulaştıracak yol üzerindeyim.
(Buhârî, 'Deavât', 16)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[20/3 22:43] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Güney Yarım Kürede Sonbahar, Kuzey Yarım Kürede İlkbahar Ekinoksu.
O zaman kimlerin tartıları ağır gelirse işte onlar kurtuluşa ermiş ola- caklar. (Mü’minûn, 23/102) 
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
MİZAN
Tartı aleti, terazi ve ölçü gibi anlamlara gelen mizan, ahirette insanların yeryüzündeki davranışlarından dolayı hesaba çekildikten sonra iyi ve kötü davranışlarının tartıldığı ilahi adalet ölçüsüdür. “O gün (amelleri
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N