Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 22.05.2023 11:09
Günün yazısı
[22/3 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET............ ORUCUN FARZLARI
Orucun farzı üçtür: 1- Niyet etmek, 2- Niyeti, ilk ve son vakitleri arasında yapmak, 3- İmsak vaktinden Güneş batıncaya kadar orucu bozan her şeyden sakınmak.
Birgün evvel güneş batmasından, oruç günü dahve vaktine (öğleden bir saat önce) kadar, Ramazan orucuna kalb ile niyet etmek farzdır. Dahve-i kübra vakti: Buna kaba kuşluk da denir. Oruç müddetinin yarısıdır, bu da öğleden bir saat kadar önceki vakittir. Meselâ bir şehirde, imsak 05.00’de, akşam vakti de 17.00’de oluyorsa, oruç müddeti 12 saat eder. Bunun yarısı 6 saattir. İmsak vaktinden 6 saat sonraya kadar, yâni saat 11.00’e kadar niyet edilebilir.
İmsaktan önce niyet ederken, “Niyet ettim yarın oruç tutmaya”, imsaktan sonra niyet ederken de, “Niyet ettim bugün oruç tutmaya” denir. Yanılıp yanlış söylense de mahzuru olmaz. Her gün ayrı niyet etmek lâzımdır. Belli gün olan adak orucunun ve nâfile orucun niyet zamanı da böyledir. Kazâ ve keffâret orucuna ve zamanı belli edilmeyen adak oruçlarına, imsaktan sonra niyet edilmez.
SOHBET................ SAHUR YEMEĞİ
Sahur yemeği çok faziletlidir. Özürsüz terk etmemelidir. İftarı acele etmek ve sahuru, imsak vaktinden önce olmak şartı ile geciktirmek sünnettir.
(Oruç açarken, iftar vaktinin girdiğinden emin olduktan sonra orucu açmalı. Sonra akşam namazını kılmalı, sonra da yemek yemelidir.)
Sahura kalkmadan oruç tutmak günah değildir. Ancak sahura kalkmak çok sevaptır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
“Sahura kalkın, sahurda bereket vardır.” [Buhari]
“Sahura kalkmak, Allahın size bağışladığı berekettir, bunu kaçırmayın!” [Nesai]
“Yedikleri helâl olmak şartıyle, hesaba çekilmeyecek üç kişi; oruçlu, sahur yemeği yiyen ve Allah yolunda nöbet tutandır.” [Nesai]
“Müminin sahurunun hurmayla olması ne güzeldir.” [Ebû Davud]
22.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: el-Yûnus Suresi 57
Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa, müminlere bir hidayet ve rahmet geldi.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah'a şirk koşmak, sihir, Allah'ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: El Müheymin: Gözeten ve koruyan.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: Nâfile Namaz : Nafile namazların kılınışı şu şekildedir:
Nafile Namaz ile İlgili Hadis-i Şerif:
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“Müslüman bir kimse, her gün Allâh rızâsı için farzların dışında nâfile olarak on iki rekât namaz kılarsa, Allâh Teâlâ ona cennette bir köşk hazırlar.” buyurmuştur. (Müslim, Müsâfirîn, 103)
***
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber vermiştir:
“Kıyâmet gününde kulun hesaba çekileceği ilk amel, namazdır. Eğer namazı düzgün olursa, işi iyi gider ve kazançlı çıkar. Namazı düzgün değilse, kaybeder ve zararlı çıkar. Şâyet farzlarından bir şey noksan olursa, Azîz ve Celîl olan Rabbi:
«Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız?» der. Farzların eksiği nâfilelerle tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir.” (Tirmizî, Salât, 188)
Nafile Namaz Kaç Rekattır: Nafile Namaz 2 rekat olarak kılınabilir.
Nafile Namaz Ne Zaman Kılınır: Namaz kılmanın mekruh olduğu kerahat vakitler haricinde her zaman kılınabilir.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: İbn Hıbbân
Allah’ım! Yaratılışımı güzel yaptın, ahlâkımı da güzelleştir.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatı
Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren âyet (el-Enfâl 8/41)
Peygamber ailesinin başlıca geçim yolunu belirlemiş oldu. Resûl-i Ekrem’e büyük hayranlık duyan, Uhud Gazvesi’nde Mekkeliler’e karşı onun yanında savaşan, bu savaşta ölmesi halinde Benî Nadîr arazisindeki hurma bahçelerinin tasarrufunu Resûlullah’a bıraktığını bildiren Yahudi din âlimi, mühtedî sahâbî Muhayrîķ en-Nadrî, Uhud Gazvesi’nde ölünce bahçelerinin geliri Resûl-i Ekrem’e kaldı. Mekkelilerle gizli bir anlaşma yapan Benî Nadîr Yahudilerinin Medine’den sürgün edilmesi üzerine Hz. Peygamber ailesinin yıllık geçimine yetecek kadar miktarı onların topraklarında yetişen ürünlerden almaya başladı. (Buhârî, Meġāzî, 14; Nafaķāt, 3)
“Fey” denilen bu tür gelirlere fethedilen yerlerden alınan bazı mallar, Hayber ve Fedek arazilerinden gelen yıllık ürünün belli bir miktarı da ilâve edildi.
[22/3 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 2
Fâtiha sûresi baştan sona bir duadan ibarettir. Kul bu sûreyi okuyarak Rabbine yalvarır, O’na istek ve ihtiyaçlarını arz eder. Fakat kulun bu isteklerini dile getirirken güzel bir girizgâhla söze başlaması gerekir. En güzel girizgâh ise, sınırsız kudreti karşısında boyun büküp el açarak yalvardığı zâtın yüceliğini, güzelliğini ve nimetlerini dile getirmektir. Bu sebeple Fâtiha sûresi, “Elhamdülillâh” diyerek âlemlerin Rabbi Allah’a hamdle başlar. Bu dua, kulun Allah’ın yüceliğini kabul ettiğini ve O’nun lütfettiği sayısız nimetlere şükrettiğini gösteren büyük bir tâzim ifadesidir. Bu bakımdan cennetliklerin en son duası da “Elhamdülillâh” olacaktır. (bk. El-Yûnus 10/10) Zira bu dua, hamd muhtevasına girebilecek bütün övgü, senâ ve yüceltmelerin gerçek mânada sadece Allah’a mahsus olduğunu bildirmektedir..
اَلْحَمْدُ (hamd); sözlükte övmek, senâ etmek, şükretmek ve methetmek gibi mânaları içine alır. Fakat tarif edildiklerinde bu kelimeler arasında bir kısım anlam farklarının bulunduğu görülür.
“Hamd”; hür iradesiyle verdiği nimetler ve yaptığı iyilikler karşılığında birini övmek, bütün iyiliklerin sahibi olması sebebiyle de ona gönülden teşekkür etmektir. Yani birinin hamde layık olması için, yaptığı iyilik ve güzelliklerin rastgele değil, irade ve istekle hâsıl olması gerekir. Hamd ederken, hamdettiğimiz varlığın iyilik ve nimetlerinin bize ulaşıp ulaşmaması önemli değildir. Önemli olan o şahsın böyle bir hamde liyakatidir. Dolayısıyla Allah’a hamd; Cenâb-ı Hakk’ın fiillerini ve eserlerini görüp O’nu yüceltmek, kemâli karşısında hayretlere düşüp hayranlık secdesine kapanmak, cemâli karşısında sevgiyle coşup taşmak ve sonsuz lutufları karşısında yüzü yerlere sürmektir.
Hamd; söz, fiil ve hâl ile olur. Sözlü hamd, dille yapılan övgüdür. Hak Teâlâ’yı, kendini övdüğü ve nasıl övülmek istiyorsa o şekilde senâ etmektir. Fiille hamd, Allah’ın rızâsını umup O’nun yüce katına yönelerek ibâdet, hayır ve hasenat kabilinden bedenî amelleri yerine getirmektir. Bu da ancak her azanın yaratılış hikmetine uygun biçimde kullanılmasıyla mümkün olur. Halle hamd ise kalbî duygularla gerçekleşir; ilmî ve amelî olgunlukla bezenmek ve üstün ahlâkî vasıflarla donanmak sûretiyle kazanılır.
“Şükür”, bize ihsan edilen nimetlerin ve iyiliklerin sahibine yapılan teşekkürdür. Bu, yalnız nimete karşı olur. Hamdde olduğu gibi şükür de hem dil, hem fiil hem de kalple yapılır. “Sana şükürler olsun Rabbim” demek dille, “namaz kılmak” fiille, Cenâb-ı Hakk’ın nimetleri karşısında eziklik duyarak kalbin teşekkür hissiyle dolması ise kalple şükre örnek teşkil eder. Her şeyin şükrü kendi cinsinden olur. Maddi imkânlarımızı Allah yolunda harcamak da en güzel şükürdür.
“Medih” de bir iyilik ve güzellik karşısında yapılır. Fakat hamdde olduğu gibi, sahibinin bu iyilik ve güzelliklerde iradesinin ve tesirinin olup olmaması şart değildir. Örneğin kişi, boyunun uzunluğu, yüzünün güzelliği gibi kendi iradesinin eseri olmayan meziyetleri sebebiyle övülebildiği gibi, cömertlik, fedakârlık, şecâat ve cesareti gibi iradesiyle sahip olduğu faziletleri sebebiyle de övülebilir.
Görüldüğü üzere hamdin sebebi, sadece hamd edene ulaşan nimet ve ihsanlar değil, hamde layık olan varlığın irade ve ihtiyara dayalı bütün güzellikleri, ihsanları ve iyilikleridir. Bu mânada hamd, yalnız Allah Teâlâ’ya mahsustur. Çünkü bütün iyilik ve güzellikleri yoktan yaratan sadece O’dur. Hür iradesiyle bunları var etmiştir. Başkalarına ait iyilik ve güzelliklerin de yaratıcısı O’dur. İnsanların kendi isteklerine bağlı iyilik ve güzelliklerde de Allah’ın mutlak iradesinin tecellileri vardır. Onların irade ve isteklerine bağlı olmayan her türlü iyilik ve g�
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: Kadıİ'l-Kudat
Kadılar kadısı, başkadı, kadıların başı.
İslâm'ın, gerek Kur'ân, gerekse Hz. Peygamberin hadisleri vasıtasıyla üze rinde ehemmiyetle durduğu konulardan biri de adalettir. İnsanlar arasında adalet dağıtıcısı olarak vazife alacak olanların bu prensibe titizlikle riayet etmeleri gerektiğini birçok İslâmî emirde görmek mümkündür. Gerçekten Allah, adalete uygun davranmamızı, her türlü iş ve davranışımızda bu prensibe riayet etmemizi emreder (en-Nahl, 16/90).
İnsanlığın başlangıcından bu yana, devam edegelen anlaşmazlıkların çözülmesi ve ihtilafların ortadan kaldırılması için kurulan bir müessese vardır, buna kadılık diyoruz. Hangi isim ve şekil altında olursa olsun her toplumda bunu görmek mümkündür. Öyle ki bu teşkilâtın tarihini insanlık tarihine kadar uzatmamız mümkündür. Çünkü insan, varoluşundan itibaren kendisi ile başkaları arasında meydana gelen anlaşmazlıkları çözecek başka bir insana daima ihtiyaç hisseder olmuştur. Bu bakımdan, tarihin uzak dönemlerinden beri, insanlar arasındaki ihtilafları halleden dirayetli kimseler vardır.
İslâm gelince, anlaşmazlıklarda yargılama görevini bizzat Hz. Peygamber yürüttü. O, dinin emirlerini tebliğ ederken aynı zamanda kadılık görevini de yerine getiriyordu. Bununla beraber İslâm ümmetinin bu dönemdeki sadeliği ve sınırların dar olması sebebiyle Hz. Peygambere fazla dava intikal etmiyordu.
Fakat zamanın geçmesi ve İslâm topraklarının genişlemesi, İslâm ülkesinde de birçok anlaşmazlığın meydana gelmesine sebep oldu. Bu yüzden her büyük şehre birer kadı tayin edildiği görülmektedir. Gerek Hulefâ-i Râşidîn, gerekse Emevîler döneminde bu şekilde devam eden kadı tayinleri, Abbasîler döneminde bir merhale daha katederek kadıların bir reise bağlanması sağlandı.
Abbasî dönemi adliye teşkilâtının en önemli gelişmelerinden biri de günümüz 'Adliye Bakanlığı'na benzeyen ' Kadi' l-Kudât 'lık müessesesinin kurulmuş olmasıdır. Kadi'l-Kudât, merkezde oturup diğer kadıları tayin ederdi. Bu dönemde ilk defa bu müessesenin başına getirilen, Halîfe Harun Reşid'in kendisine büyük bir saygı duyduğu ve İmam Azam Ebû Hanîfe'nin talebesi olan Ebû Yusuf'tur. Endülüs Emevî Devleti'nde bu vazifeyi gören kimseye 'Kadi'l-Cemaa' ünvanı verilmekteydi (Hasan İbrahim Hasan-Ali İbrahim Hasan, en-Nuzum el-İslâmiyye, Kahire (ty) s. 273).
Başlangıçta her vilayete bir kadı tayin ediliyordu. Daha sonra ülke sınırları genişleyince her yere bir kadı tayin etmek ve hatta büyük şehirlere birkaç kadı birden tayin etmek icab etti. Abbasî halîfesi Harun Reşid zamanında Bağdad büyük bir şehir haline geldi. Ebû Yusuf, halîfenin kendisine son derece hürmet ettiği bir kimse olarak ilk defa (kadi'l-kudât) ünvanı ile vazifeye getirildi. Kendisine tevcih edilen bu makama büyük hizmetleri dokunan Ebû Yusuf, ilk defa bilginler (ulema) için özel bir kıyâfetin tahsis edilmesini sağladı. Ebû Yusuf'tan sonra gelen kadi'l-kudâtlar, önce Bağdad kadılarını daha sonra da bütün memleket kadılarını tayin etmeye başladılar. Gerek Abbasî dönemi, gerekse onlardan sonra gelen devletler, Abbasîlerin bu uygulamasına aynen uydular (Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, trc. Zeki Megamiz, İstanbul 1328, I, 217).
Abbasîlerden sonra kurulan diğer müslüman devletlerde de kadıların tayin ve idaresinden sorumlu bir 'kâdi'l-kudatlık' müessesesi vardı. Nitekim Memlûklularda Sultan Baybaros zamanında aynı müessesenin bulunduğunu ve başında Bedreddin es-Sincarî adında bir kimse getirildiğini biliyoruz. Bu kurum Osmanlılarda 'Kazaskerlik' şeklini almıştır (Geniş bilgi için bk. Kadı maddesi).
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: 'Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız.' - Sâffât - 165. Ayet
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iki budu arasındaki (üreme) organını koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm. - Buhârî, Rikak,23
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!” - Fâtiha, 1/6-7
[22/3 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: Allah Teala, Hz. Yusuf’un hayatını anlatan kıssayı “kıssaların en güzeli” olarak nitelendirir. Bir rüya ile başlayan bu kıssa, o rüyanın gerçekleşmesiyle sona erer.##Bu kıssanın en güzel kıssa olmasının sebebi, sadece onu bize anlatanın Allah (c.c.) olması, kerem sahibi bir peygamberden bahsetmesi veya Kur’an-ı Kerim’de geçmesi değildir. Hz. Yusuf’un kuyudan saraya yükselişini anlatan bu hikâye, günümüz insanları için pek çok öğütler barındırmaktadır:##Evladından ayrılan Hz. Yakub’un sabrı ve tevekkülü; Hz. Yusuf’un kardeşlerinin kıskançlıkları ve pişmanlıkları; hasedin kurbanı olup kuyuya atılan, sonra iftiraya maruz kalan ve suçsuz olduğu hâlde hapse giren fakat ihlası, sabrı ve Rabbinin lütfu sayesinde hapisten kurtulup makam sahibi olan Hz. Yusuf’un iffeti, sadakati ve iradesi…##Alınacak en güzel öğüt ise Hz. Yakub’un oğullarına yaptığı vasiyette özetlenebilir: “Oğullarım! Allah, sizin için bu dini (İslam’ı) seçti. Siz de ancak Müslümanlar olarak can verin.” (Bakara, 2/132). - KISSALARIN EN GÜZELİ: Hz. YUSUF KISSASI
[22/3 21:18] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a
[22/3 21:18] Ömer Tarık Yılmaz: ma'bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Halbuki 'Allahlar' denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin cahil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin 'Ebussuudlar, İbni Kemaller' denildiği bir gerçek ise de; Allah'ın birliğine delalet eden 'Allah' yüce isminde böyle bir ifade saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Halbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir. Hak olmayan mabudlara da 'Tanrı' denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah'a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki 'Tanrı' cins ismi 'Allah' özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı 'Allah ismi' 'Tanrı adı'
[22/3 21:18] Ömer Tarık Yılmaz: aleyhissalâtu vesselâm'ın temizliği böyleydi '' demiştir.
Nesâi, Tahâret 74, (1, 67).
SAKAL VE PARMAKLARI HİLALLEMEK
3605 - Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm sakalını hilâlliyor idi.'
Tirmizi, Tahâret 23, (31).
3606 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm abdest alınca bir avuç su alır, onu çenesinin altına tutup onunla sakalını hilâller ve: 'Aziz ve Celil olan Rabbim böyle emretti' derdi.'
Ebu Davud, Tahâret 56, (145).
3607 - Müstevrid İbnu Ş'eddâd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm. Abdest aldığı zaman ayaklarının parmaklarını serçe parmağı ile hilâlliyordu.'
Tirmizi, Tahâret 30, (40); Ebu Dâvud, Tahâret 58, (148).
3608 - Lakit İbnu Sabıra radıyallahu anh anlatıyor: 'Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resülü! Bana abdestten haber ver!'' Aleyhissalâtu vesselâm:
'Abdesti tam al, parmaklar arasını hilâlle, istinşak'da mübâlağa yap, oruçlu olursan mübalâğa yapma'' buyurdu.''
Ebu Dâvud, Tahâret 55, (142, 143, 144); Tirmizi, Tahâret 30, (3 8); Nesâi, Tahâret 71, 92, (1, 66, 79).
KULAKLARI MESHETMEK
3609 - Rebi' Bintu Mu'arrız radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı, (bu esnada) elini kulaklarının hücresine soktu.'
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (131).
3610 - Nâfi merhum anlatıyor: 'İbnu Ömer, kulakları için suyu parmağıyla alırdı.'
Muvatta, Tahâret 37, (1, 34).
ABDESTİ TAM ALMAK
3611 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselam buyurdular ki: 'Ümmetim, Kıyamet günü çağırıldıkları vakit abdestin izi olarak (nurdan) bir parlaklıkları olduğu halde gelirler. Öyleyse kimin imkanı varsa parlaklığını artırsın.'
3612 - Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: 'Ebu Hüreyre radıyallahu anh abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi ki: 'Ben Resulullah aleyhissalâtu veselâm'ın, 'Ümmetim
[22/3 21:18] Ömer Tarık Yılmaz: Bu büyük ni’meti acaba kime verirler?
Şaşılacak şeydir ki, önce, her belâ ve sıkıntı gelince sevinirdim, derd ve belâ arardım. Elimden dünyâlık çıkınca da tatlı gelirdi. Hep böyle olmasını isterdim. Şimdi ise, sebebler âlemine getirdiler. Kendi zevallılığımı, aşağılığımı görmeye başladım. Az bir sıkıntı gelince, hemen üzülüyorum. Her ne kadar üzüntü çabuk bitiyor, hiç kalmıyor ise de, önce üzüntü gelmeden olmuyor. Bunun gibi önce, belâların ve sıkıntıların gitmesi için düâ ederken, bunların gitmesini, yok olmasını düşünmüyordum. (Bana yalvarınız!) emrine uymak istiyordum. Şimdi ise, belâların, sıkıntıların gitmesi için düâ ediyorum. Eskiden korkular, üzüntüler yok olmuşdu, şimdi yine geldiler.
Eski hâllerin hep sekr, şü’ûrsuzlukdan ileri geldiğini anladım. Sahv, ya’nî şü’ûrlu olunca, câhiller için olan şeyler hâsıl olmakdadır. Böylece zevallılık, yalvarmak, korkmak, üzülmek, sıkılmak, sevinmek oluyor. Başlangıçda düâ etmek, belâdan kurtulmak için değildi. Bunu düşünmek gönlüme iyi gelmiyordu. Fekat, hâl kaplamışdı. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” düâlarının böyle olmadığını düşünüyordum. Onlar, bir şeye kavuşmak için düâ ediyorlardı. Şimdi, bu hâl ile şereflendirdiler. İşin iç yüzünü açıkladılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât” düâlarının zevallılıkla, düşkünlükle, korku ile olduğu, yalnız emre uymak için olmadığı anlaşıldı. Yalnız yüksek emrinize uymuş olmak için, hâsıl olan şeylerden bir çoğunu arasıra bildirmekle saygısızlık yapmakdayım.
7
YEDİNCİ MEKTÛB
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak
[22/3 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: İşçinin Hak ve Görevleri
Ana Sayfa
Çalışma Hayatı
İşçinin Hak ve Görevleri
İşçinin iş akdinden doğan en önemli borcu, akid konusu işi gerektiği şekilde, işverenin isteği doğrultusunda ifa etmesi, en temel hakkı da çalışmasının karşılığı olan ücreti almasıdır.
İşçinin işini hangi durumlarda tam ve yeterli şekilde ifa etmiş olacağı hususu akidden, kanundan, örf ve adetten kaynaklanan ayrıntılarla belirlenir. İşçi üstlendiği işi ifada gerekli özen ve titizliği göstermek, meşru ihtiyaçları hariç iş süresince çalışmak ve ifayı tamamlamak zorundadır. Peygamber efendimiz, “Muhakkak ki Allah Teala sizden birinizin yaptığı işi sağlam yapmasından hoşnut olur” (Süyuti, el-Cami‘u’l-kebir, I, 354) buyurmuştur.
İşçinin iş saatleri içinde, işverenin bilgi ve talimatına aykırı biçimde başka işlerle meşgul olması, çalışmaması, bir bakıma işverenin malından hırsızlık etmesi mesabesinde görülmüştür. Fakihler, bu konuya verdikleri önemin sonucu olarak, işçinin iş saatleri içinde tabii ihtiyaçları ve farz namazların ifası için işine ara verebileceğini, fakat nafile namazla meşgul olamayacağını belirtmişlerdir.
İşçi, uhdesine verilmiş alet, malzeme ve eşyanın bakım ve muhafazasından sorumlu olup kasıt ve kusuru halinde sebep olduğu zararı tazmin eder. Ayrıca akidde kararlaştırılan hususlara, örf ve adetten doğan ölçülere, işverenin dinen ve hukuken geçerli emir ve şartlarına aykırı davranması da hukuki sorumluluğunu gerektirir. Bu tür davranışları ile bir zarara yol açmışsa onu da ödemesi gerekir. Özetle belirtmek gerekirse işçi, işi ifada gerekli özeni göstermemesi, kusurlu ve kasıtlı davranışı sonucu işverene verdiği zararı tazmin etmekle yükümlüdür. “İşçinin hiçbir fiilden sorumlu olmayacağı” veya “her türlü zarardan sorumlu tutulacağı” yönündeki ön şart ve anlaşmalar geçersiz sayılarak risk ve sorumluluk taraflar arasında dengeli şekilde dağıtılmak istenmiş, işçinin hangi durumlarda tazminle sorumlu olacağı hususu doktrinde ayrıntılı şekilde ele alınarak konu taraflar arası güç dengesinin insafına bırakılmak istenmemiştir.
Ücret, işçinin çalışmasının karşılığı ve en temel hakkıdır. Ücretin ödenmesi, işverenin temel görevi olduğu gibi işçinin de en başta gelen hakkıdır. Akid yapılırken ücretin belli ve bilinir olması şartları ilk planda işçinin bu temel hakkını korumayı sağlar. İşçiye tanınan hapis hakkı da, ücret alacağına karşılık bir teminat görevi görür.
İş akdinin süre üzerine kurulduğu durumlarda, işçi çalışmaya hazır olur da işverenden kaynaklanan sebeplerle işçi işe başlayamazsa, yine ücreti hak eder. İslam hukukunda mümkün olduğu ölçüde haksız kazanç ve sebepsiz zenginleşme yolları kapatılmaya çalışıldığından, iş akdinin herhangi bir sebeple geçersiz (fasid) olması, işin de bu arada ifa edilmiş olması halinde “ecr-i misl” ödenmesi gereği üzerinde durulmuştur. Ecr-i misl, tarafsız bilirkişilerin işçinin fiilen harcadığı emeğe biçtikleri değerdir (Mecelle, md. 414). Böylece işverenin akdin geçersizliğini ileri sürüp ücret ödemekten kaçınmasına imkan verilmemekte, işçinin de fiilen yaptığı işe karşılık alın terinin karşılığını alması sağlanmaktadır.
İşçi ücretinin enflasyona karşı korunması da hem işçinin temel bir hakkı sayılır hem de İslam hukukunun genel ilke ve amaçlarına uygunluk gösterir. Paranın değerinde zamanla ciddi ölçüde azalma olduğunda işverenin akdin başlangıcındaki miktarda ücret ödemekte ısrar etmesi gerek iyi niyet kuralıyla, gerekse akidde karşılıklar arasında denge bulunması esasıyla bağdaşmaz. Zaten para borcunda, paranın değer kaybetmesi halinde artık eski miktarın değil borçlanılan paranın yeni durumdaki değerinin verilmesi fikri ilk dönemlerden itibaren bir kısım İslam hukukçularınca
[22/3 21:20] Ömer Tarık Yılmaz: Ayı Kovalaması
Ana Sayfa
A
Ayı Kovalaması
Rüyada Ayı Görmek
Rüyada Ayı Öldürdüğünü Görmek
Rüyasında Bir Ayıya Bindiğini Görmek
Rüyada Ayı İle Dövüştüğünü Görmek
İlgili
Rüyada ayı kovalamış olması, bu günlerde yaptığını kimi yanlış hareketlerden ötürü insanlarca eleştirileceğinize, cemiyet kısımından hor görülmüş olmaya ya da günah işlemiş olmaya tabir edilir. Rüyası esnasında kendini bir ayının kovaladığını görmüş olan kişi utanacağı bir hareket yapar ve cemiyet içinde küçümsener. Kimi yorumculara göre ise bu rüya mertebenin artması, derecenin yükselmesidir. Bu rüyayı gören günahlarına tövbe eder ve kusurlarından dönmüş olarak insani derecesini artırır.
Rüyada Ayı Görmek
Rüyada görmüş olunan ayı, kötü tabiatlı ve terbiyesiz bir bayandır. Rüyada kendine ayının musallat olduğunu görmüş olan kişi esas yaşamda konusu edilen karakterde bir kadınla karşılaşır ve ondan kötülük görür. Yorumcuların geneli için bu rüya hayırlı değildir. Ayı görmüş olunan rüyalar, insanlarca sevilmeyen, başkalarına desise muhakeme eten ve tuzaklar kurmuş olan hilekar kişilere yorumlanır ve ikaz mahiyetindedir. Şahsın dikkatli olmasın gerektiğinin işaretçisi olan uyarıcı bir rüyadır.
Rüyada Ayı Öldürdüğünü Görmek
Rüyası esnasında ayı öldürmüş olan şahıs, hasımlarına üstün gelerek onlardan kurtulur. Bu rüya kötü niyetli şahısların programlarını bozmuş olmaya, işlerini desise ile yapmış olan, bilgisiz insanlara karşı üstün gelmeye, onlardan feraha erip insanlara ziyan vermiş olmalarını engellemeye yorumlanır.
Rüyasında Bir Ayıya Bindiğini Görmek
Rüyası esnasında ayıya bindiğini gören kimsenin mertebesi yükselir, kadri ve değeri bilinmiş olarak insanlar arasında kıymeti artar. Bu rüya devlet işini, memurluğa ya da devlet kademesinde yükselmiş olmaya de yorumlanır. Ara sıra bu rüya zayıf karakterli olmaya ve zina işlemiş olarak günaha girmiş olmaya de işaret olabilmektedir.
Rüyada Ayı İle Dövüştüğünü Görmek
Bu rüya hileci ve kötü insanlarla çabadır. Şayet dövüşmüş ol neticesinde ayıyı yenerseniz hasımlara üstün gelmeye, ayı kısımından kötü durumla karşılaşarsanız de hasımlardan kendine kavuşacak ziyan ve fenalığa delalet etmektedir. Bu rüya cemiyeti fesada boğmuş olan ve insanların bozulmaya uğramasını sağlayan terbiyesiz elemanlarla savaşmaya, doğru yoldan ayrılmış olmamaya da yorulmuş olmaktadır.
İlgili
Ayı Yavrusu
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Asansörden Düşmek
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Limon Yemek
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
Copyright 2021 by Maviay.co
[22/3 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: ARÂZİ-İ UŞRİYYE
Ana Sayfa
A
ARÂZİ-İ UŞRİYYE
Mahsûlünden (ürününden) uşur denilen zekatın alındığı topraklar. Müslüman devletlerde harb ile alınıp gâzîlere (askerlere) taksim edilen veya isteyerek İslâm’ı kabûl edenlerin ellerinde bırakılan yâhut devlet reisinin (başkanının) izni ile müslümanlar tarafından işlenip faydalanılır hâle getirilen mevât (ölü, faydalanılmayan) topraklar.
Arâzi-i uşriyyeden elde edilen mahsûlün (ürünün) uşrunu yâni onda birini vermek farzdır.
Hayvan gücü ile veya dolap, motor ile sulanan yerdeki mahsûl elde edilince yirmide bir verilir. (İbn-i Âbidîn)
Bir kimse arâzi-i uşriyyesini kirâya verirse, mahsûlün uşrunu İmâm-ı a’zam’a göre mal sâhibi verir. Kirâ ücreti yüksek olan yerlerde, böyle fetvâ(hüküm) verilir. İmâmeyne (İmâm-ı
Ebû Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed’e) göre, kirâcı verir. Kirâ az olan yerlerde ise, böyle fetvâ verilir. (İbn-i Âbidîn)
İlgili
ARÂZİ-İ MÎRİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
VESK
9 Eylül 2021
Benzer yazı
ARÂZİ-İHARÂCİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[22/3 21:22] Ömer Tarık Yılmaz: Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tali’siz bir tarafa; diğeri Hudabin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan bedbînlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.
Diğeri Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum
[22/3 21:22] Ömer Tarık Yılmaz: münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla
[22/3 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Dört sualin muhtasar cevabıdır
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i
[22/3 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine
[22/3 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir
[22/3 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni’a mahsus bir sikkedir.
İKİNCİ LEM’A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile
[22/3 21:24] Ömer Tarık Yılmaz: tam sıddık kardeşlerim!
Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’andır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemaat, Risale-i Nur’un şakirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, daima şükür ve Elhamdülillah dedirten bir haldeyiz.
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri mütalaa ettim. Bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile “Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!” denildi. Baktım, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu’cize-i Kur’aniyesinde tekraratının çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-ün Nur’da tamamıyla tezahür etmiş. O tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münasib ve lâzım olmuş.
Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin tefsir ve
[22/3 21:24] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub’dan)
Yedinci Risale olan Yedinci Mes’ele
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
قُلْ بِفَضْلِ اللّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ
Şu mes’ele “Yedi İşaret”tir.
Evvelâ tahdis-i nimet suretinde birkaç sırr-ı inayeti izhar eden “Yedi Sebeb”i beyan ederiz:
Birinci Sebeb: Eski Harb-i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenab-ı Hakk’ın emridir; o Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o halette iken, baktım ki mühim bir zât, bana âmirane diyor ki: “İ’caz-ı Kur’anı beyan et.” Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılabdan sonra, Kur’an etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’an kendi kendine müdafaa edecek. Ve Kur’ana hücum edilecek, i’cazı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’cazın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Madem i’caz-ı Kur’anı bir derece beyan, Sözler’le oldu. Elbette o i’cazın hesabına geçen ve onun reşehatı ve berekâtı nev’inden olan hizmetimizdeki inayatı izhar etmek, i’caza yardımdır ve izhar etmek gerektir.
İkinci Sebeb: Madem Kur’an-ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de onun dersine ittibaan, onun tefsirini medhedeceğiz.
Hem madem yazılan Sözler onun bir nevi tefsiridir ve o risalelerdeki hakaik, Kur’anın malıdır ve hakikatlarıdır. Ve madem Kur’an-ı Hakîm ekser surelerde, hususan الر larda حم lerde kendi kendini kemal-i haşmetle gösteriyor, kemalâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor. Elbette Sözler’de in’ikas etmiş Kur’an-ı Hakîm’in lemaat-ı i’caziyesinden ve o hizmetin makbuliyetine alâmet olan inayat-ı Rabbaniyenin izharına mükellefiz. Çünki o üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb: Sözler hakkında tevazu suretinde demiyorum; belki bir hakikatı beyan etmek için derim ki: Sözler’deki hakaik ve kemalât, benim değil Kur’anındır ve Kur’andan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer âyât-ı Kur’aniyeden süzülmüş bazı katarattır. Sair risaleler dahi umumen öyledir. Madem ben öyle biliyorum ve madem ben fâniyim, gideceğim; elbette bâki olacak birşey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve madem ehl-i dalalet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sahibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette sema-yı Kur’anın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok itirazata ve tenkidata medar olabilen ve sukut edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı
[22/3 21:24] Ömer Tarık Yılmaz: sonra Emirdağı’nda yazılan mektublar
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Herhalde biriniz benim bedelime Diyanet Riyaseti’ne gitsin, benim selâm ve hürmetlerimle Ahmed Hamdi Efendi’ye desin ki:
Zâtınız iki sene evvel Nur’un Külliyatından bir takım istemiştiniz. Ben de hazırlattırdım. Fakat birden hapse soktular; tashih edemedim, gönderemedim. Şimdi onların tashihiyle meşgulüm. Fakat tesemmüm hastalığıyla ziyade perişaniyetimden çabuk bitiremiyeceğim. Bitirdikten sonra, inşâallah takdim edilecektir. “Hediye almayan elbette hediye veremez.” kaidesine binaen, bu ziyade kıymetdar manevî tefsir-i Kur’an, bu memleket-i İslâmiyenin âlimler reisi olan zât-ı âlînize Nurların serbestiyetine mümkün olduğu derecede çalışmanıza ve nümune için üç cüz’ü size evvelce gösterdiğimiz Kur’anımızın basılmasına himmet ve sa’y etmenize bir kudsî ücrettir.
Kat’iyyen size beyan ediyorum ki: Mes’elemizde hiçbir tarihte ilm-i hakikate ve hakaik-i imaniyeye karşı bu derece garazkârane, gaddarane tecavüz olmamış. Sizin daire-i ilmiyeniz ve riyasetiniz, her şeyden evvel bu vazife-i diniye ve ilmiyeyi yapmanızı iktiza ediyor. Ben bu son zehirlendiğim zamanda öleceğimi düşündükçe, “Benim bedelime Ahmed Hamdi Nurlara sahib çıkacak.” diye kalbim ferahlanıyordu, teselli buluyordum. Size mahkeme müdafaatımızdan bazı parçalar evvelce dairenize gönderdiğimiz halde; şimdi tamam, mükemmel ve ayn-ı hakikat bir nüsha müdafaatımı da size gönderiyorum. Ona göre sizin delaletinizle Nurların serbestiyetine çalışacak zâtlara bir me’haz olarak göstermek niyetiyle gönderdik.
* * *
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim Safranbolu, Eflani havalisi Nur şakirdleri!
Sizlere, gönderdiğiniz Nur eczalarının hediyesine bin bârekâllah, mâşâallah deriz. Cenab-ı Hak sizleri iki cihanda mes’ud eylesin, âmîn.
Nur’un mübarek fedakâr şakirdlerinin herbiri bir kısım risaleleri güzelce yazıp, bu sırada bana hediye etmeleri ve bir kısım tatlı
[22/3 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: Kur’anın şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden malûmdur?
Cevab: Evet benî-Âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mazinin derelerinden gelip, vücud ve hayat sahrasında misafir olup, istikbalin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile müteselsilen yürümekte iken, kâinatın nazar-ı dikkatini celbetti. “Şu garib ve acib mahluklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar?” diye ahvallerini anlamak üzere hilkat hükûmeti, fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı. Ve aralarında şöyle bir muhavere başladı:
Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?
Bu suale, benî-Âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev’-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:
Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’s-ül malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şübhen varsa al, oku
[22/3 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatın nümunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur’aniye, nevm-i gaflette dalanlara kar’-ul asâdır.
Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise: Şek ve şübhe etmemek lâzımdır ki; mu’ciz ve en yüksek derece-i belâgatta olan Kur’an-ı Mürşid, esalib-i Arab’a en muvafıkı ve tarîk-i istidlalin en müstakim ve en vazıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için, bir derece ihtiram edecektir. Demek delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir vecih ile zikredecek ki; onlarca maruf ve akıllarına me’nus ola… Yoksa delil, müddeadan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-ı irşada ve meslek-i belâgata ve mezheb-i i’caza muhaliftir. Meselâ: Eğer Kur’an dese idi: Yâ eyyühennâs!.. Fezada uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstekarrında istikrar eden şemse ve ecram-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan cazibe-i umumiyeye ve feza-yı gayr-ı mütenahîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anasır-ı kesîreden olan münasebat-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz; tâ Sâni’-i Âlem’in azametini tasavvur edesiniz. Veyahut: O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvanat-ı hurdebîniyeyi istiab eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temaşa ediniz; tâ Sâni’-i Kâinat’ın herşeye kādir olduğunu tasdik edesiniz.
Acaba o halde; delil müddeadan daha hafî ve daha muhtac-ı izah olmaz mı idi? Hem de onlarca muzlim bir şeyle, hakikatı tenvir etmek
[22/3 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhak eylesin, âmîn.
* * *
Yukarıdaki sahifelerde, büyük Üstadın, dostlarını meftun ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli imanından bahsettik. Biraz da mümtaz şahsiyeti, nurdan bir hâle halinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemalâtından bahsedelim.
Malûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binaenaleyh Üstad’ın şahsiyetini tekvin eden başlıca sıfatlar şunlardır:
Feragatı:
Bir dava sahibinin ve bilhâssa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi feragattır. Zira gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassasiyetle tedkik ve takibe meyyaldirler. Üstadın bütün hayatı ise, baştanbaşa feragatın şaheser misalleri ile dolup taşmaktadır.
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, feragate ait şöyle bir söz işitmiştim: “İslâm, bugün öyle mücahidler ister ki; dünyasını değil, âhiretini dahi feda etmeye hazır olacak.”
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hallerinde söyledikleri esrarlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım.
Vaktâki aynı sözü Bedîüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifadelerinde de okuyunca anladım ki, büyüklere göre feragatın ölçüsü de büyüyor… Evet; İslâm için bu kadar acıklı bir feragata katlanmaya razı olan
[22/3 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: Said Nursî
* * *
Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdet-ür Resail Umdet-ül Vesail” namında kutb-ül ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise sırruhu)nun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi onüç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitablarımın içerisinde birşey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra, tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlâna’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:
اِنَّ اللّهَ يَبْعَثُ لِهذِهِ اْلاُمَّةِ عَلَى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tâm olan Mevlâna eşşehîr kutb-ül ârifîn, gavs-ül vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmil-üt tarîkat-ül aliyyeti ve-l müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn Kuddise sırruhu.. ilh…
Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki, tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki, 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind’in payitahtı olan Cihanabad’a
[22/3 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Üçüncü Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
يَا اَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا
İbadet, ne büyük bir ticaret ve saadet; fısk ve sefahet, ne büyük bir hasaret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle…
Bir vakit iki asker, uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler; tâ, yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der: “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaatı olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi, kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hıffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddi hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlub edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”
O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra şu bahtiyar nefer, sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise, askerliği bırakır. Nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur, fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem her şeyden, her hâdiseden titrer bir surette gider. Tâ, mahall-i
[22/3 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun…
(Bakara, 2/185)
Bir Hadis:
Ramazan gelince cennet kapıları sonuna kadar açılır, cehennem kapıları kapatılır ve şeytanlar bağlanır.
(Müslim, 'Sıyâm', 1)
Bir Dua:
… Başarım, Allah’ın yardımına bağlıdır. Yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.
(Hûd, 11/88)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[22/3 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Teravih Namazı Bugün Başlıyor. Mart Dokuzu Soğuğu ve Fırtınası. Hamsin Sonu Greenwich saati ile 07.06’da Ru’yet olacak. Hilal ilk defa Büyük Okyanus’ta görülecek.
Yeryüzünde gezin de (hakkı) yalanlayanların sonunun ne olduğuna bir bakın. (Âl-i İmrân, 3/137)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
SEYYAHLAR
Seyyah, gezgin demektir. Tarih boyunca birçok bölgeyi, kıta veya ülkeyi gezen, gören, ciltler dolusu kitaplar ve seyahatnameler telif eden gezgin veya seyyahlar çıkmıştır. Eskiden olduğu gibi günümüzde de çok sayıda seyyah, başta kendi memleketleri olmak üzere yerli yabancı birçok kenti, ülkeyi ve tarihî yeri gezmekte; folklorik, kültürel ve ilmî bilgiler devşirmektedir. İslam tarihi boyunca, Müslüman coğrafyayı, kıta veya ülkeleri gezen, gören, merak eden; dahası oralar hakkında dünden bugüne çok kıymetli bilgiler aktaran ünlü seyyahlar olmuştur. El-İdrisî, Yâkut el-Hamevî, İbni Battuta ve Evliya Çelebi bu seyyahlardan bazılarıdır. Önemli eserlere imza atan bu seyyahların merak veya keşfetme duygularının oluşmasında, Kur’an-ı Kerim’de geçen; “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? ...” (Rûm, 30/9) şeklinde doğrudan veya dolaylı biçimde gezmeyi, görmeyi ve ibret almayı teşvik eden onlarca ayetin kuşkusuz ki rolü büyüktür.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[22/3 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Seni zikretmek, sana şükretmek ve sana güzelce ibadet etmek için bana yardım et.”
Ebû Dâvûd, Tefrîu Ebvâbi’l-Vitr, 26
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[22/3 21:27] Ömer Tarık Yılmaz: Beşir bin Hasâsiyye (r.a.)
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —