Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 22.05.2023 11:15

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE.......... TAŞKENT HÂTIRASI

Sovyet uçağı ile, Esenboğa’dan yükseldikten sonra, bir yolcu selâm verip, müsade alarak yanıma oturdu. İsmi Cuma ve Rusya’nın Canbul şehrinden olduğunu söyledi. Ona sordum:

- Peki, Ankara’ya niye geldin? 
- Samsun’da emcem var idi! Onları ziyârete geldim.
- Peki, nasıl karşıladılar seni?
- Emcem beni, evinin gapısında görür görmez tanıdı. Boynuma sarıldı. Beni hem öpiyerdi, hem gohliyerdi, hem de ağliyerdi. Birden gözlerini benden kaçırdı. Geniş yanaklarına, iri gözyaşları süzülüyordu.
Cuma’ya, birden kanım kaynadı. Bir ceylan güzelliği ve sessizliği ile ağlayan gözlerini, yaşaran gözlerimle öptüm. Bu sefer o sordu:
- Sen nereye gidiyersin? Ha-yırdır inşallah?
- Taşkent’e, Semerkant’a, Buhara’ya, Bakü’ye. Film Festivaline katılacağız. Sen hiç gittin mi?
- Kinoyla (sinemayle) başım o kadar hoş değüldür. Ben çoluğu-çocuğu bir maşine (otomobile) doldiriyerim. Taşkent’e hasret öldürmeye götüriyerim. Orada direklerde Türk Bayrağı göriyerih, seviniyerih! Türk kinosunda Türkçe dinliyerih, seviniyerih. Göğsümüz gabariyer, başımız göğe değiyer.
- Demek, Türk bayrağını görebilmek için Taşkent’e gidiyorsunuz?
- Heee! Bayrağa can gurban Yavuz ağa! Türkçe’ye de can gurban. Bizim bayrağımız gibi, bizim dinimiz gibi, gözel var mı? İkisi de türkü gibi, ikisine de can gurban.
- Sen Allah’a inanıyor musun, Cuma efendi?
- Vişşş!.. O nasıl söz Yavuz ağa? Allaha da inanıyerim, Peygambere de, Kitaba da! Elhamdülillah hepimiz Müslümanıh! Başımız gıbleye bağlı.
- Peki, memleketinizde bir Kur’ân-ı kerîmin, bir otomobil kadar kıymetli olduğunu söylüyorlar doğru mu?
- Doğrudur! Ben Türkiye’den  gendime bir Kelâm-ı gadim aldım. Bir de ağabeyime aldım. Sardım, sarmaladım bavuluma goydum. Allah vere de (Ruslar) birşey demeye. Bizim gomşulardan biri, bıldır (geçen yıl) Türkiye’ye geldiğinde gendine bir Kur’ân almış. Bir naylon torbanın içine goyup küçük bir tenekenin dibine bırahmış. Üstünü bal ile doldurmuş. Canbul’a getirmiş idi. Gonu-gomşu o eve tökildik. Kitâbı, yüzümüze-gözümüze süriyer öpiyerdik..
Yavuz Bülent Bakiler TÜRKİYE GAZETESİ 22-23/11/1991

 
 
25.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: el-Enfâl Suresi 2
Gerçek müminler ancak o müminlerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir, âyetleri okunduğu zaman imanlarını arttırır. Ve bunlar yalnızca Rablerine tevekkül ederler.
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hâfıd: Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan.
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Yolculukları ve Yolculuk Âdabı : İnsan hayatının vazgeçilmez ihtiyaç ve vâkıalarından biri, yapılan yolculuklardır. Bu yolculuklar askerî, ticârî, ilmî maksatlarla olabileceği gibi ibret almak ve sıla-i rahim için de olabilir. Bunun haricinde beşeri hayat îcâbı daha farklı gayelerle de yolculuklar yapılır. Şu kadar var ki yapılan bu yolculukların; dinen “meşrû” olması, belli bir gâyeye mâtuf olması ve Allah ve Resûlü’nün emrine muhalif olmaması gerekmektedir.
 
Yolculukların esas hedefini, Rabbimiz’in rızası ve O’nun tâlim buyurduğu maksatlar teşkil etmelidir. Yüce Rabbimiz, Zâtı’nın azamet ve kibriyâ nişânelerini müşâhede etmek ve geçmiş nesillerin iyi veya kötü hâllerinden ibret alabilmek için seyr ü sefer yapmayı tavsiye ederek:
 
“(Resûlüm) de ki: Yeryüzünde dolaşın da (dîni) yalanlayanların âkıbetlerinin nasıl olduğuna bir bakın!” (el-En’âm 6/11)
 
“(Resûlüm) de ki: Yeryüzünde dolaşın da Allah’ın (kâinâtı) ilk olarak nasıl yarattığına ve sonra ikinci dirilişi nasıl tekrar ettiğine ibret nazarıyla bir bakın. Şüphesiz Allah, her şeye kâdirdir.” buyurur. (el-Ankebût 29/20)
 
Kur’ân-ı Kerîm, samimi niyetlerle ve güzel gâyelerle sefere çıkmayı ve seyahati teşvik etmektedir. Bu maksatla seyahat edenleri; tevbe, ibadet, hamd, rükû ve secde edenler, emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münkerde bulunanlar ile birlikte zikrederek müjdelemiş ve övmüştür. (et-Tevbe 9/112) Bu sebeple olmalıdır ki ta Hz. Ömer’den itibaren İslâm âleminde yol ve konaklama tesisleri ciddi olarak ele alınmıştır. Meselâ Kahire’den yola çıkan bir kişi, Bağdat’a gelinceye kadar yanına ne kendisi için azık ne de hayvanı için yem almadan huzurlu ve emniyetli bir şekilde seyahat edebilmiştir.
 
Seyahat, tasavvufta seyr u sülûkun ikmali için uygulanan bir metoddur. Bu uygulama ile doğup büyüdüğü, âşina olduğu yerlerden ayrılan kişi, dünyada fânî olduğunu hisseder. Ziyâret ettiği yerlerde kendisini kimsenin tanımaması neticesinde, gariplik duygusunu derinden hissetmesi onun maneviyatının ve şahsiyetinin tekâmülüne vesile olur. Zira seyahat etmek, suyun akmak sûretiyle pisliklerden arınması gibi, sâliki dünya bağlarından ve manevi kirlerden temizler.
 
Müslümanları, vâkıalardan ibret almaları ve daha ziyâde mânevî bir gaye için seyahate teşvik eden İslâm dini, yolculuğun meşakkatine mukâbil dört rekâtlık farz namazları iki rekât kılmak, duruma göre oruç tutmayı ve Cuma namazı kılmayı ihtiyârî hâle getirmek, imkânını zâyi edene zekât alabilme ve kurban kesmeme ruhsatı tanımak gibi bâzı kolaylıklar getirmiştir.
 
Allah Resûlü, hicret, gaza ve benzeri vesilelerle birçok yolculuklar yapmıştır. Bu yolculuklarında dikkat ettikleri mühim hususlar vardır ki bunlar, ümmeti için de ittiba edilmesi gereken birer örnektir.
 
YOLCULUĞA HANGİ GÜN ÇIKILIR?
Fahr-i Kâinât Efendimiz, yolculuklarına umûmiyetle perşembe günü çıkardı. Perşembe günü haricinde yolculuğa çıktığı pek nâdir olurdu. (Buhârî, Cihâd, 103; Ebu Dâvûd, Cihâd, 77)
 
Peygamber Efendimiz’in, yolculuk için bu günü seçmesinin şüphesiz pek çok hikmeti vardır. Zira bu gün, amellerin Allah Teâlâ’ya arzedildiği (Tirmizi, Savm, 43) ve cennet kapılarının açıldığı bir gündür. (Müslim, Birr, 35) Resûlullah, yolculuğu da Allah rızası için yaptığından, bunun bir sâlih amel olarak Rabbine arzedilmesini istemiştir. Dolayısıyla mü’minlerin de bu hassasiyete dikkat etmeleri gerekir.
 
YOLCULUĞA NE ZAMAN ÇIKILIR?
Yolculuğa erken saatlerde çıkmak, sabahın serinlik ve dinçliğinden istifâde etmek lâzımdır. Nitekim Nebiyy-i Ekrem Efendimiz; “Allâhım! Ümmetimin (sabah) erkenden başladıkları işlerini bereketli kıl!” diye dua eder, gönderdiği seriyye ve orduları sabahleyin erkenden gönderirdi. (Ebu Dâvûd, Cihad, 78) Nitekim meşhur bir atasözümüzde; “Erken kalkan yol alır.” denilmektedir.
 
İşe erkenden başlamak, sadece yolculuk için değil ilim öğrenmek, ticaret yapmak gibi her türlü hayırlı iş için de pek mühim bir düstûr ve bereket vesilesidir. Mü’minler bu bereket kaynağından istifade etmelidirler. Sahâbeden ticaretle meşgul olan Sahr bin Vedâa el-Gâmidî’nin, ticaret mal ve kervanlarını sabah erkenden yola çıkardığı için malının arttığı ve zengin olduğu bildirilmiştir. (Tirmizî, Büyû’, 6)
 
YOLCULUĞA ÇIKARKEN OKUNACAK AYET
Resûlullah yolculuğa çıkarken hayvanı üzerine binip iyice yerleşince üç kere tekbir getirir ve:
 
“Bunu bizim hizmetimize veren Allah’ı tesbih ve takdis ederiz; yoksa biz buna güç yetiremezdik. Şüphesiz biz Rabbimiz’e döneceğiz.” (ez-Zuhruf 43/13-14) âyetini okurdu.
 
YOLCULUĞA ÇIKARKEN OKUNACAK DUA
Sonra da şöyle dua ederdi:
 
 “Ey Allahım! Biz, bu yolculuğumuzda Sen’den iyilik ve takvâ, bir de hoşnut olacağın amellere muvaffak kılmanı dileriz. Ey Allahım! Bu yolculuğumuzu kolay kıl ve uzağı yakın et! Ey Allahım! Seferde yardımcım, geride kalan çoluk çocuğumun koruyucusu Sen’sin. Ey Allahım! Yolculuğun zorluklarından, üzücü şeylerle karşılaşmaktan ve dönüşte malımızda, çoluk çocuğumuzda kötü haller görmekten sana sığınırım.”
 
YOLCULUKTAN DÖNÜCE NE SÖYLENİR?
Efendimiz yolculuktan döndüğünde de aynı sözleri söyler ve şu cümleleri ilâve ederdi:
 
 “Biz yolculuktan dönen, tevbe eden, kulluk yapan ve Rabbimiz’e hamd eden kişileriz.” (Müslim, Hac, 425; Ebû Dâvûd, Cihad, 72)
 
Bu duada Sevgili Peygamberimiz, yolculuğa çıkan herkesin hissedebileceği müşterek endişe ve kaygıları dile getirerek, bunlar için Yüce Rabbimiz’e nasıl niyaz edileceğini fiilen göstermiştir.
 
ARABAYA BİNİNCE OKUNACAK DUA
Sevgili Peygamberimiz yolculuğa çıkarken ve binitine binerken şu âyet-i kerîmeyi de okurdu:
 
 “(Bindiğimiz bu vâsıtanın) gitmesi de durması da Allah’ın ismiyledir. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.” (Hûd 11/41)
 
TEPEYE ÇIKINCA VE DÜZLÜĞE İNİCE NE SÖYLENİR?
Yolculuk esnasında Peygamber Efendimiz, ashabı ile birlikte tepelere çıktıklarında “Allâhüekber” derler, düzlüklere indiklerinde de “sübhânellâh” diye tesbih ederlerdi. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 72) Yine hac, umre veya bir gazadan dönerken her yokuş veya yüksek yere çıktığında üç kere “Allâhüekber” der sonra:
 
“Allâh’tan başka ilâh yoktur, O’nun ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na âittir. O, her şeye gücü yetendir. Biz yolculuktan dönen, tevbe eden, kulluk yapan ve Rabbimiz’e hamd eden kişileriz. Allah verdiği sözü yerine getirdi, kuluna yardım etti ve o toplulukları hezimete uğratıp perişan etti.” buyururdu. (Buhârî, Cihâd, 158; Müslim, Hac, 428)
 
Ancak Allah Resûlü, yolculukta tekbir getirip tesbihatta bulunurken îtidali muhafaza eder, aşırılıktan sakınır ve ashabına da bunu tavsiye ederdi. Fırsat düştükçe Allah’ın azametini ve O’na saygılı olmayı hatırlatırdı. Bu hususta sahabeden Ebû Musâ el-Eş’arî’nin (r.a.) rivayet ettiği şu hâdise ne kadar ibretlidir:
 
“Biz bir yolculukta Efendimiz ile birlikte idik. Tepelere çıktıkça «Allâhüekber, Lâ ilâhe illallâh» diye yüksek sesle tekbir ve tehlil getirdik. Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem; «Ey Müslümanlar! Kendinizi zorlamayınız. Zira siz sağıra veya burada olmayan birine seslenmiyorsunuz. Allah dâima sizinle beraberdir, işitir ve size sizden daha yakındır.» buyurdu.” (Buhârî, Cihâd, 131; Müslim, Zikr, 44)
 
Peygamber Efendimiz yolculuklarında; “Ey yeryüzü! Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah’tır. Senin ve sendekilerin şerrinden, sende yaratılanların ve üzerinde dolaşıp duranların şerrinden Allah’a sığınırım. Arslanın, büyük yılanın, diğer yılan ve akreplerin şerrinden, burada yaşayanların, doğuran ve doğanların şerrinden Allah’a sığınırım.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 75) diye duâ ederdi. Ayrıca Efendimiz şerlerden muhafaza etmesi için Allah’a iltica edilmesini tavsiye ederek:
 
“Kim bir yerde konaklar da sonra:
 
«Yarattıklarının şerrinden Allah’ın mükemmel kelimeleri (âyet, sıfat ve isimleri)ne sığınırım.» derse, konakladığı o yerden ayrılıncaya kadar hiçbir şey ona zarar veremez.” buyururdu. (Müslim, Zikir, 54-55)
 
YOLCULUĞA ÇIKARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER
İnsan yolculuğa yalnız çıkmamaya gayret göstermelidir. “Evvel refîk sümme’t-tarîk; önce arkadaş sonra yolculuk” düstûrundan hareketle kendisine güzel bir yol arkadaşı edinmelidir.
 
Yolculuk esnasında, tabiî sıkıntıların yanında beklenmedik durumlar da vuku bulabilmektedir. Değişik sebeplerle insanlar yardıma muhtaç olurlar. Kiminin çocuğu hasta olur, kiminin azığı biter, kiminin hayvanı rahatsızlanır, kimisinin de ya arabası ârıza yapar veya benzeri ihtiyaçlar olabilir. Zira “Sefer, Sekar’dan yani cehennemden bir parçadır. (Hatta yazılışlarında bile sadece bir nokta farkı vardır.)”
 
Zâten Hz. Ali de:
 
“Eğer Resûlullah’ın «es-Sefer kıt’atün mine’l-azâb (yolculuk azâptan bir parçadır)» (Buhârî, Umre 19) beyânı olmasaydı, ben «es-Sekar kıt’atün mine’s-sefer (Cehennem azabı yolculuktan bir parçadır)» derdim” sözüyle, seferdeki sıkıntının büyüklüğünü anlatmak istemiştir.
 
O hâlde bu gibi durumlarda Müslüman, muhakkak yanındaki insanlara yardımcı olmalıdır. Bu da yolculukta İslâm’ın emrettiği edeplerden biridir. Ebu Said el-Hudrî (r.a.) anlatıyor:
 
“Allah Resûlü ile bir yolculukta beraberken devesi üzerinde bir adam çıkageldi. (Yardım talebiyle) sağına soluna bakınmaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah Efendimiz:
 
«Yanında fazla binek hayvanı olan olmayana versin, fazla azığı olan da olmayana versin!» diye hemen hemen her çeşit malı saydı. Öyleki biz, hiçbir malın fazlasında, hiçbirimizin hakkı olmadığı düşüncesine kapıldık.” (Müslim, Lukata, 18)
 
Câbir’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Peygamber Efendimiz bir gazveye çıkacağı zaman:
 
“Ey Muhâcirler ve Ensâr topluluğu! Malı ve akrabası olmayan kardeşleriniz vardır. Her biriniz onlardan iki veya üç kişiyi yanına alsın” buyururdu. Aslında bizlerin de ancak bir kişi ile nöbetleşe binebileceğimiz bir devemiz vardı. Ben nöbetleşe binmek üzere iki (veya üç) kişi aldım. Benim de ancak onlardan biri kadar deveme binme hakkım vardı. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 34)
 
Yine Câbir (r.a.), Resûlullah’ın yolculuk esnasında yol arkadaşlarına yardım etmek için arkadan yürüdüğünü, yürümekte güçlük çeken kimseleri terkisine bindirdiğini ve onlara dua ettiğini haber vermektedir. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 94) Bir grupla hareket edilirken en zayıf kişinin seviyesi dikkate alınarak hareket edilmelidir. Zîrâ bir zincirin kuvvetliliği en zayıf halkasıyla ölçülür.
 
SEFER NE DEMEK?
Yolculuk mânâsına gelen “sefer” kelimesinde açma, ortaya çıkarma mânâları da vardır. Bundan hareketle yolculuklar, insanların karakter ve iç dünyâlarının açığa çıkıp anlaşıldığı en önemli anlardır. Nitekim şu hâdise de bunu açıkça ifâde etmektedir:
 
Bir adam Hz. Ömer’in huzûrunda birini methetmişti. Hz. Ömer ona:
 
– O kimseyle herhangi bir ticâretiniz, alış verişiniz oldu mu? dedi.
 
– Hayır.
 
– Onunla komşuluk yaptınız mı?
 
– Hayır.
 
– Peki beraber yolculuk yaptınız mı?
 
– Hayır.
 
Bunun üzerine Hz. Ömer:
 
– O hâlde siz hiç tanımadığınız birinden bahsediyorsunuz, demiştir.
 
Özellikle pek meşakkatli ve yorucu olan hac yolculuklarında bu husus daha açık bir şekilde tebellür etmektedir. Çok küçük sebeplerden dolayı büyük kırgınlıklar ve kargaşalar olabilmektedir. Bu, insanın za’fiyetinden ve içinde sakladığı menfîliklere mâni olamamasından kaynaklanmaktadır. Hâlbuki böyle kudsî bir yolculukta gâyet nezâketli, sabırlı ve tahammüllü olmak; kötü sözden, münâkaşadan ve her türlü günahlardan uzak durmak gerekmektedir.
 
Yolculuktan maksat hâsıl olduğunda, fazla oyalanmadan hemen dönülmelidir. Fahr-i Kâinât Efendimiz, yolculuğun bir çeşit azâp olduğunu, insanı düzenli bir şekilde yiyip içmekten ve uyumaktan alıkoyduğunu belirterek:
 
“Yolculuğa çıkan biri işini bitirince, evine dönmekte acele etsin!” buyururdu. (Buhârî, Umre, 19; Müslim, İmâre, 179)
 
Zira insanın üzerinde, başta kendisinin olmak üzere, ailesinin ve çoluk çocuğunun da hakkı vardır. Bir Müslüman, hayatını tanzim ederken, üzerine düşen vazife ve sorumluluklar arasında muvâzeneyi tesis edebilmelidir. Bu da ancak her şeye, layık olduğu hakkını vermekle sağlanabilir.
 
YOLCULUKTAN NE ZAMAN DÖNÜLÜR?
Resûlullah, uzun bir süre âilesinden ayrı kalan kimsenin, evine gece vakti ansızın gelmesini de yasaklamıştır. (Buhârî, Nikâh, 130; Müslim, İmâre, 183)
 
Enes bin Mâlik’in (r.a.) bildirdiğine göre Resûlullâh bizzat kendisi de, yolculuktan evine gece değil kuşluk vakti veya akşam üstü dönerdi. (Müslim, İmâre, 180)
 
Şüphesiz bu edebin pek çok hikmeti, ferdî ve ailevî faydaları vardır. Özellikle haberleşme imkânı olmayan zamanlarda bu hususa dikkat edilmelidir. Zîrâ evdekiler, şeklen ve rûhen kendilerini hazırlama imkân ve fırsatı bulacaklar, eksiklerini tamamlayacaklar ve eve çeki düzen vereceklerdir. Haber verilmişse zaten sürpriz olmayacak ve bir problem doğmayacaktır. Eğer haber vermek mümkün değilse kişi, programını gündüzleyin eve ulaşacak şekilde düzenlemelidir.
 
YOLCULUKTAN DÖNÜNCE NE YAPILIR?
Ka’b bin Mâlik’den (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah, bir yolculuktan döndüğü zaman ilk olarak mescide uğrar ve iki rekât namaz kılardı. (Buhârî, Meğâzî, 79)
 
Bu şekilde bir davranış, pek çok hikmet ve faydayı ihtivâ etmektedir. Öncelikle bu, yolculuğumuzu sağ salim tamamlayıp dönmemizi nasip ettiği için Yüce Rabbimiz’e bir hamd ve şükrân ifadesidir. İkinci olarak, abdest ve namaz insanı her türlü maddî mânevî pisliklerden temizler ve hem bedenen hem de rûhen dinçlik verir. Yolculuk ise kısa mesâfeli bile olsa insanı yorar ve halsiz bırakır. Yoldan döndüğümüzde abdest alıp mescidde kılacağımız iki rekât namaz, bu yorgunluğu atmaya ve ailemizin yanına daha dinç, neşeli ve huzurlu varmamıza vesile olur. Ayrıca eve varmadan biraz bekleme fırsatı bularak, biz yokken meydana gelen ölüm, hastalık vesâire gibi herhangi bir fevkalade durumla alakalı bilgi alma imkânı bulmak ve âniden haberdar olunduğu zaman insanı derinden sarsacak olan bu tür şeylere karşı ruhen hazırlanmak mümkün olacaktır.
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: Yunus Suresi 85
Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!
[25/3 15:51] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimiz Nasıl Şükrederdi?
Peygamber Efendimiz nasıl şükrederdi? Peygamberimizin şükrü...
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in, kendisine en küçük bir iyiliği dokunan kimselere bile ne kadar büyük bir şükrân duygusu içinde bulunduğunu göstermesi açısından şu hâdise ne kadar ibretlidir:
 
TEŞEKKÜR ETMENİN FAZİLETİ
Muhammed bin Mesleme (r.a.) şöyle der: Bir gün Resûlullah’ın yanında idik. Efendimiz Hassân bin Sâbit’e:
 
“– Ey Hassân! Bize câhiliye şiirlerinden, Allah’ın okunmasına müsaade ettiği bir kaside okur musun?” buyurdu. O da A’şâ’nın Alkame bin Ülâse’yi hicveden bir şiirini okudu. Allah Resûlü:
 
“– Ey Hassân, bu şiiri benim meclisimde bir daha okuma!” buyurdu. Hassân:
 
– Yâ Resûlallah! Beni, Kayser’in yanında bulunan müşrik birini hicvetmekten mi menediyorsun? diye şaşkınlığını ifâde edince Efendimiz:
 
“– Ey Hassân! İnsanlara en çok teşekkür eden kimse, aynı zamanda Allah’a da en çok şükreden kimse olur. Kayser Ebû Süfyan’a beni sordu. O, hakkımda iyi şeyler söylemedi. Alkame’ye sorduğunda ise o benden güzel bir şekilde bahsetti.” buyurdu.
 
Allah Resûlü, büyük bir kadir-şinaslık sergileyerek, Alkame’ye olan şükranlarını ifâde etmiştir. (Ali el-Müttakî, III, 738-739)
 
TEŞEKKÜR ETMENİN ÖNEMİ
Hz. Ayşe’nin rivayet ettiği şu hâdise de insanlara teşekkür etmenin ehemmiyetini ortaya koymaktadır:
 
Resûlullah bana sık sık:
 
“– Ey Ayşe ezberindeki beyitlerden biraz okur musun?” buyurur, ben de:
 
– Hangi beyitleri istiyorsun yâ Resûlallah! Hâfızamda birçok şiir var, derdim.
 
“– Şükür hakkındakilerden!” buyururdu. Bir defasında: “Anam babam sana fedâ olsun şair şöyle demiştir.” dedim ve yaptıkları iyiliklere karşı insanlara teşekkür etmenin güzelliğinden bahseden bir şiir okudum. Bunun üzerine Allah Resûlü şöyle dedi:
 
“– Ey Ayşe! Cibrîl’in bana haber verdiğine göre, Allah Teâlâ kıyamet günü mahlukatı haşrettiğinde, bir başkasından iyilik gören kuluna:
 
– Sana iyilik eden kuluma teşekür ettin mi? buyurur. O da:
 
– Ey Rabbim! Bana dokunan iyiliğin Sen’den geldiğini bildiğim için sadece Sana şükrettim, der. Allah Teâlâ ise:
 
– Bu iyiliklerin sana ulaşmasına vâsıta kıldığım kuluma teşekkür etmedikçe Bana şükretmiş olmazsın! buyurur.” (Ali el-Müttakî, III, 741-742)
 
Şükür, dil ve kalp ile olursa eksik kalır. Tam bir şükür bunlara fiili de ilâve etmek sûretiyle gerçekleşir. Allah Teâlâ her şeyi bir gâye ve hikmetle yarattığı gibi, insana verdiği nimetleri de bir maksatla ihsân etmiştir. İnsana verilen hayat, îmân, rızık, sağlık gibi nimetler onun Allah’a şükretmesi ve yolunda hizmet etmesi içindir.
 
“Allah sizi analarınızın karnından, hiçbir şey bilmez olduğunuz halde çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (en-Nahl 16/78) âyeti bunu göstermektedir. Allah insana baş verir, şükür olarak secde ister; ayak bağışlar, şükür olarak da hizmet ve ibâdet ister.
 
ALLAH’A ŞÜKRETMENİN ANLAMI
Şükür aynı zamanda, kulun Allah’a karşı edep ve saygısını ifâde eden ve Allah nezdindeki değerini yükselten ahlâkî hasletlerden biridir. Buna rağmen, bu hissiyâtı taşıyan insanlar oldukça azdır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır:
 
“Ey Dâvûd ailesi, (Allâh’a) şükür için çalışın! Kullarımdan hakkıyla şükredenler ne kadar da azdır!” (Sebe’ 34/13) Çünkü insan, çok çabuk unutan ve dünyâya hemen meyleden bir varlıktır. Kâmî Ahmed Çelebi, Allah’ın mârifetini ve rızâsını isteyen, ona lâyık-ı vechile şükreden, hevâ ve hevesine uymayan yani istenen kıvamda olan insanların azlığını ne güzel ifâde etmiştir:
 
“Men aref” esrârına âgâh olan yüzbinde bir
 
Taht-gâh-ı mârifette şâh olan yüzbinde bir
 
Lafla dâvây-ı irfân eyleyen çoktur velî
 
Fi’l-hakîka âri
[25/3 15:52] Ömer Tarık Yılmaz: Tekasür Suresi
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
 
﴾1-2﴿ Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz.
 
﴾3-4﴿ Hayır! Yakında bileceksiniz! Elbette yakında bileceksiniz!
 
﴾5-8﴿ Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız, (orada) mutlaka cehennem ateşini görürdünüz. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz. Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.
 
Tekâsür Sûresi, Mekke döneminde inmiştir. Sûre, 8 âyettir. Tekâsür, mal, mülk ve çoluk çocuğun çokluğuyla övünmek demektir.
Mushaftaki sıralamada yüz ikinci, iniş sırasına göre on altıncı sûredir. Kevser Sûresi’nden sonra, Mâûn Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir. Medine’de indiğine dair rivayet de vardır. (bk. Buhârî, “Rikåk” 10; Şevkânî, V, 575)
 
Tekâsür Sûresi’nin Adı/Ayet Sayısı
Sûre adını 1. âyette geçen ve “çokluk yarışı, çoklukla övünme” anlamlarına gelen tekâsür kelimesinden almıştır. “Elhâküm” ve “Makbûre” isimleriyle de anılmaktadır. (İbn Âşûr, XXX, 517)
 
Tekâsür Sûresi’nin Konusu
Sûrede insanların, hayatın aldatıcı yönleriyle meşgul olmalarından, dünya malını biriktirmeye olan düşkünlüklerinden ve âhiret hallerinden söz edilmektedir?
[25/3 15:52] Ömer Tarık Yılmaz: İsra ve Miraç
İsrâ olayı, hicretten 18 ay önce gerçekleşmiştir.
İsrâ ve Miraç olarak ifâde edilen bu ilâhî ikram, bütün beşerî perdeler kaldırıla­rak idrâklerin ötesinde ve tamâmen ilâhî ölçülerle gerçekleşen bir lutuftur. Meselâ, beşerî mânâda mekân ve zaman mefhûmu ortadan kalkmış, milyarlarca insan ömrüne sığmayacak kadar uzun bir yolculuk ve sayısız müşâhedeler, bir sâniyeden daha az bir zaman içerisinde vukû bul­muştur.
 
İSRA VE MİRAÇ İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER
Hak Teâlâ buyurur:
 
“Kulunu (Muhammed’i) bir gece, Mescid-i Harâm’dan kendisine bâzı âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilen, hak­kıyla görendir.” (el-İsrâ, 1)
 
Âyet-i kerîme, ifâde ettiği mühim ve şaşılacak işlerin ehemmiyetine dikkat çekmek üzere tenzîh ile başlamıştır. Müfessirlerin beyânına göre سُبْحَانَ, Cenâb-ı Hakk’ın, noksan sıfatlardan tam bir şekilde münezzeh olduğunu ifâde eder. Ayrıca Hakk’ın hârikulâde sanatı karşısında hayret ifâdesi olarak da kullanılmaktadır. Aynı zamanda mühim tesbîhâttandır. Kısaca bu kelime;
 
1. Akıllara hayret veren İsrâ hâdisesini yüceltme ve doğrulama; kalplerin temizlen­mesine zemin hazırlamadır. İnsanları teşbîh ve tecsîm (Cenâb-ı Hakk’ı mahlûkâta benzetme ve cisim şeklinde düşünme) kuruntularından da korur.
 
2. Miraç’ı mümkün görmeyenlere karşı, Cenâb-ı Hakk’ın acziyet ve benzeri her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olduğu hakîkatini ifâde eder.
 
İSRA NEDİR?
Âyet-i kerîmenin devâmında, geceye dikkat çekilmektedir. Çünkü İsrâ, bir gece yolculuğudur. Vahiy büyük bir ekseriyetle gece gelmiştir. Müsbet-menfî büyük oluşlar ve zirve hâdiseler de umûniyetle gece tezâhür etmiştir. Nitekim nâfile ibâdetler içinde seher vakti edâ edilen teheccüd, zirve bir ibâdettir.
 
Miraç Neden Kudüs’te Ve Mescid-i Aksa’da Gerçekleşti?
 
Mescid-i Aksâ ve etrâfının mübârek olması ise şöyle îzâh edilmiştir:
 
Dîn ve dünyâ bereketiyle bereketlendirilmiştir. Etrâfında yeşillikler ve ırmaklar vardır.
Pek çok peygamber orada yaşamış ve bu sebeple de vahyin iniş mekânı olmuş­tur.
İsrâ hâdisesi sebebiyle de ayrıca bereketli kılınmıştır.
Bu yolculukta Cenâb-ı Hak, kulu ve Resûlü’ne acâyip ve hârikulâde hâdiseler göstermiştir.
 
MİRAÇ GECESİ NELER OLDU?
Allâh Resûlü, o gece Mescid-i Aksâ’da bütün Peygam­berlere imâm olup namaz kıldırdı.[1]
 
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, İsrâ gecesi Resûl-i Ekrem’e, birinde şarap diğerinde süt bulunan iki kâse getirildi. Peygambermiz şöyle bir baktıktan sonra süt kâsesini tercîh etti. Bunun üzerine Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
“−Seni, insanın yaratılış gâyesine uygun olana yönlendiren Allâh’a hamd olsun. Şâyet içki dolu bardağı alsaydın, ümmetin sapıklığa düşerdi.” dedi. (Müslim, Îman, 272; Eşribe, 92)[2]
 
Resûlullâh böylece bütün ümmetini temsil ediyor ve onların feyz menbaı oluyordu. Burada süt, fıtratı; şarap ise dünyâya rağbeti temsîl etmekteydi. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
 
“O, arzusuna göre konuşmamaktadır.” (en-Necm, 3) buyurarak Varlık Nûru Efendimiz’in hevâsından konuşmadığını ve kendiliğinden bir şey yapmadığını bildirmiştir.
 
Fâil-i Mutlak, Cenâb-ı Hak’tır ve Allâh Resûlü de O’na tam mânâsıyla teslîm olmuştur. Burada Allâh Teâlâ, sütü tercîh ettirerek Habîbi’ni en fazîletli olana yönlendirmiştir. Aynı zamanda bu hadîs-i şerîf bizlere, ümmet-i Muhammed’in bir rüchâniyetini de göstermektedir.
 
İsrâ hâdisesiyle Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülen Hz. Peygamber’e, buradan semâvâta urûc etme, yâni Miraç şerefi bahşolundu. Gerçekten, Mescid-i Aksâ’ya varan Hz Peygamber buradan Hz. Cebrâîl’in -aleyhisselam- rehberliğinde “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar çıktı.
 
İSRA VE MİRAÇ HADİSESİ
Peygamberimiz bu hâdiseyi şöyle anlatırlar:
 
“−Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim... Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselam- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.
 
«−Gelen kim?» denildi.
 
«−Cibrîl!» dedi.
 
«−Berâberindeki kim?» denildi.
 
«−Muhammed» dedi.
 
«−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.
 
«−Evet!» dedi.
 
«−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Âdem’i -aleyhisselam- gördüm.
 
«−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:
 
«−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Hz. Cebrâîl -aleyhisselam- beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hz. Yahyâ ve Îsâ -aleyhisselam- ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı. Sonra Cebrâîl -aleyhisselam- beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hz. Yûsuf -aleyhisselam- ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hz. İdrîs -aleyhisselam- ile, beşinci kat semâda Hz. Hârûn -aleyhisselam- ile, altıncı kat semâda ise Hz. Mûsâ -aleyhisselam- ile karşılaştık.
 
«−Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!» dedi. Ben onu geçince, ağladı. O’na:
 
«–Niye ağlıyorsun?» denildi.
 
«−Çünkü, benden sonra bir delikanlı Peygamber oldu, O’nun ümmetinden cennete girecek olanlar, benim ümmetimden cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.[3] Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselam- ile karşılaştık. Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
«−Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi. Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:
 
«−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!» dedi. Daha sonra bana:
 
«−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de Cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi. Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrâîl -aleyhisselam- bana:
 
«−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi. Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.
 
«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum. Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
«–Şu iki bâtınî nehir, cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!»[4] dedi...” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418) Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi. Resûlullâh:
 
“–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu. O da cevâben:
 
“–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi. (Râzî, XXVIII, 251)
 
Artık bundan sonraki yolculuğa Allâh Resûlü yalnız de­vâm etti. Kendisine hârikulâde tecellîler lutfedildi. Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle müşerref oldu. Bu yolculuktaki hârikulâdeliklerin lâyıkıyla ifâdeye dökülmesi, hayâl ötesi bir hakîkati, beşer idrâkinin çerçevesine sığdırmaya çalışmak gibi zor bir keyfiyettir. Hakîkati ve asıl mâhiyeti Allâh ile O’nun Habîbi arasında ebedî bir sır olarak kalan muhteşem tecellîler, tamâmen “âlem-i gayb” şartları dâhilinde tahakkuk etmiştir.
 
Bununla birlikte, Allâh ile O’nun yüce Peygamberi arasındaki bu muhteşem esrâr tecellîsi, vahye muhâtab olanlara Rabbin sonsuz kudret, azamet ve saltanatını sergilemektedir. Ayrıca Miraç hâdisesi, Hz. Peygamber Efendimiz’in son olarak Tâif’te mâruz kaldığı zulümler netîcesinde kalbini dolduran hüznü, sürûra tebdîl etmek mak­sad-ı ilâhîsine de mâtuftur.
 
Aslında zaman ve mekân kaydı dışında gerçekleşen bu ilâhî tecellînin, insan müfekkiresi için tamâmının kavranması imkânsızdır. Böyle beşer idrâkini aşan hassas ve müstesnâ mevzûlarda muhayyileyi zorlamak menedilmiştir. Hâsılı, Peygamber Efendimiz, bütün peygamberler hakkında vâkî olan ilâhî lutufları aşan müstesnâ bir ikrâm-ı ilâhî ile Miraç’ta Zât-ı Ulûhiyyet’e mahsus zamansız ve mekânsız bir âlemde:
 
“(Muhammed Mustafâ ile Rabbinin) araları, iki yay arası kadar, ya da daha yakın oldu.” (en-Necm, 9) diye bilinen bir tecellîye mu­hâtab olmuştur.
 
Bu tecellînin bir zerresini müşâhede etmekle, ülü’l-azm peygamberlerden olmasına rağmen Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- düşüp bayıldığı hatırlanırsa, Peygamberimizin Allâh katındaki ulvî mevkii ve kendisine lutfedilmiş husûsî salâhiyet ve iktidârın derecesi az-çok kavranmış olur.
 
Diğer taraftan Hz. Mûsâ’ya -aleyhisselam-, mukaddes mekânda nâlinlerini (ayakkabılarını) çıkarması em­redilmiş ve ayaklarının, oranın bereketinden istifâde edip, şerefiyle şerefyâb olması is­tenmişti. Fakat Resûlullâh Efendimiz’e Miraç gecesi bir bakıma:
 
“Ey Habîbim! Sen Arş yaygısı üzerinde pabuçlarınla yürü ki, Arş, Sen’in pabuçlarının tozu ile şereflensin ve Arş’ın nûru, Sana kavuşma nîmetine nâil olsun!..” denilmiş olmaktaydı. (Bursevî, V, 370)
 
PEYGAMBERİMİZ MİRAÇ’TA ALLAH’I GÖRDÜ MÜ?
Allâh Teâlâ, Miraç’ı, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurur:
 
“İnmekte olan yıldıza[5] and olsun.” (en-Necm, 1)
 
Sûre’nin bu şekilde bir kasemle başlaması, ihtivâ ettiği hakîkate karşı münkirler ta­rafından yapılabilecek îtirazlar sebebiyle Mîrâc’ın hakkâniyetini vurgulamak içindir. Nitekim bu husus, kasemin ardından gelen âyet-i kerîmelerle de şöyle te’yîd edilmektedir:
 
“Sâhibiniz (Muhammed Mustafâ) sapmadı ve bâtıla inanmadı. O, arzûsuna göre de konuşmamaktadır. O’nun konuşması vahiyden başka bir şey değildir. Çünkü (bildirdiklerini) O’na güçlü, kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (olan Cebrâîl, Rabbinin emri üzere) öğretti. Sonra en yüksek ufukta (Sidretü’l-Müntehâ’da) iken asıl şekliyle istivâ etti (doğruldu).” (en-Necm, 2-7)
 
Âyette geçen “istivâ” ifâdesi, kaplama, kuşatma ve doğrulma mânâlarına gelir. Müfessirlerin ekserisi, istivâ kelimesinin fâilinin Cebrâîl -aleyhisselam- olduğunu beyân etmekle birlikte, tercîhen onu Hz. Peygamber’e izâfe ederler. Bu durumda istivâ, Allâh Resûlü’nün kadr ü kıymetinin, rütbe ve makâmının yüksekliğini ifâde etmektedir. Yâni Allâh Resûlü, önce en yüksek ufukta doğruldu:
 
“Sonra yaklaştı ve tedellî etti.” (en-Necm, 8) Yâni, Varlık Nûru, ilâhî cezbenin eseri olarak yukarıya çekildi. Bulunduğu yer ve makamdan daha yukarı çıka­rıldı. Böylece Hz. Peygamber, Miraç’ta en yüksek ufukta yalnız istivâ ile kalmayıp Allâh’a doğru yaklaştı. Ardından ilâhî cezbenin tesiri arttı, arttı, arttı ve Hz. Peygamber, bir anda en yüksek ufkun ötele­rine geçiverdi:
 
“(Muhammed Mustafâ ile Rabbinin) araları, iki yay arası kadar, ya da daha yakın oldu.” (en-Necm, 9)
 
Âyet-i kerîmedeki:
قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنَى
“İki yay arası veya daha az mesâfe” ifâdesi, beşeriyet üstü bir gerçeğin beşer idrâkine sığdırılabilmesi için kullanılmış bir teşbîh ifâdesidir. Şöyle ki:
 
İslâm’dan evvel Araplar, bir ittifak kurmak üzere antlaşacakları zaman iki yay çıka­rır, birini diğerinin üzerine koyarak ikisinin “kāb”ını (yayın, kabza ile kiriş kısmı olan iki köşe aralığını) birleştirirler, sonra da ikisini berâber çekip onlarla bir ok atarlardı. Bu, on­lardan birinin râzı olacağı şeye diğerlerinin de râzı olacağını, birisini gazaplandıran şeyin diğerlerini de gazaplandıracağını ifâde eden bir berâberlik ve bütünlük antlaşmasıydı. Buna göre “kābe kavseyn”, hem maddî hem de mânevî yakınlığı ihtivâ eden ve be­şer idrâkini aşan ulvî bir hakîkattir. Yâni Hz. Muhammed (s.a.v.) bu noktada Rabbine o kadar yaklaştı ki, bütün vâsıtalar kaldırıldı ve doğrudan doğruya:
 
“Allâh o anda kuluna vahyini bildirdi.” (en-Necm, 10)
 
MİRAÇ’TA PEYGAMBERİMİZE VERİLEN ÜÇ ŞEY
Bu vahyin mâhiyetinin ne olduğu, şu şekilde açıklanmıştır:
 
1. Namaz: Miraç’taki en mühim hususlardan biri, beş vakit namazın farz kılınmasıdır. Hz. Peygamber, Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- tavsiyeleriyle Cenâb-ı Hakk’a mürâcaat etmiş ve başlangıçta elli vakit olarak farz kılınan namaz, beş vakte indi­rilmiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, bire on vererek, beş vakti kılana elli vaktin ecrini ihsân edeceğini bildirmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
 
“Her kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, o kimseye (bu iyi niyetinden dolayı) bir sevap yazılır, yaptığı takdirde ise on sevap yazılır.
 
Her kim de, bir kötülük yapmak ister, ancak onu yapmazsa, kendisine günah yazılmaz. Şâyet o kötülüğü yaparsa, bir günah yazılır!” (Müslim, Îman, 259)
 
Bu husustaki uzun hadîs-i şerîfte beyân olunduğu üzere Allâh Teâlâ, başlangıçta elli vakit olarak emredilmiş olan namazı, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in müteaddid mürâcaatı ile beş vakte indirmiştir. Bunun mânâsı, insanlar üzerindeki hukûkullâh îcâbı olarak namazın elli vakit kılınmasının müstehak olduğu, ancak Cenâb-ı Hakk’ın lutf u keremi ile bu mükellefiyetin bire on nisbetinde azaltıldığıdır. Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın:
 
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) beyânı, beşer için aslî faâliyetin ibâdet olduğu, ancak merhamet-i ilâhiyye îcâbı en zayıf fert dahî dikkate alınarak bu hususta tenzîlât yapıldığı mânâsına geldiği gibi, mecbûrî olmamakla birlikte beş vakitten fazlasına cevaz verildiğini ve bunun gerekliliğini de ifâde eder.
 
Kâmil mü’minler, farz olan bu beş vakte ilâveten, kuşluk, işrâk, evvâbin gibi nâfile namazlar kılarlar ve bilhassa gece teheccüde kalkarlar. Bütün bunlar bu vâkıanın tabiî bir neticesidir. Ancak bu gibi ibâdetlerin, insanların tâkat getirebilen ve o zevke ulaşabilen kısmına âit olması için, namaz emri elli vakitten başlatılıp bilâhare Hz. Peygamber’in mürâcaatı ile beş vakte indirilmiştir.
 
2. Allâh Resûlü’ne hitâben:
 
“Peygamberlerden hiçbiri Sen’den evvel, ümmetlerden hiçbiri de Sen’in ümmetinden evvel cennete girmeyecektir!” diye buyrulmuştur. (Râzî, XXVIII, 248)
 
3. Bakara Sûresi’nin son iki âyet-i kerîmesi vahyedilmiştir.
 
MİRAÇ’TA PEYGAMBERİMİZE VERİLEN HEDİYELER
Müslim’de rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
 
“Resûlullâh’a (Miraç’ta) üç şey verildi: Beş vakit na­maz, Bakara Sûresi’nin sonu ve ümmetinden şirke düşmeyenlere büyük günahlarının affedildiği haberi...” (Müslim, Îman, 279)
 
Bununla birlikte Mîrâc’daki vahyin tafsîlât ve keyfiyetini ancak Allâh ve Peygamberi bilir. Burada âşikâr olan, Allâh Resûlü’nün Miraç’daki tecellî­leri bir hayâl olarak değil, kalp ve vicdânının da tasdîk ettiği bir hakîkat olarak müşâhede etmiş olduğu keyfiyetidir. Yâni:
 
“(Muhammed Mustafâ’nın) gözleriyle gördüğünü kalbi yalanlamadı. (Ey inkârcılar!) O’nun gördükleri hakkında şimdi kendisiyle tartışacak mısınız?” (en-Necm, 11-12)
 
Allâh Resûlü, Miraç gecesi Rabbine mülâkî olup sayı­sız tecellîler ve ibretli hâdiseler müşâhede ettikten sonra, hiçbir kulun ulaşamayacağı o hu­sûsî makamdan geri dönerken, Cebrâîl’i -aleyhisselam- bıraktığı yerde (Sidretü’l-Müntehâ’da) bir defâ daha aslî sûretinde gördü. Âyet-i kerîmede buyrulur:
 
“And olsun ki (Muhammed Mustafâ), onu (Cebrâîl’i) Sidretü’l-Müntehâ’da bir defâ daha gördü.” (en-Necm, 13-14)
 
Âyette Allâh Resûlü’nün makam cihetiyle Cebrâîl’den -aleyhisselam- daha ileride olduğuna işâret edilmiştir. Nitekim Cebrâîl -aleyhisselam-, Mîrâc Ge­cesi’nde kendisinin: “Bir parmak ucu daha yaklaşsaydım, muhakkak yanardım!” dediği makamda kalmış ve Peygamber Efendimiz daha ileriye gitmiş­tir. Bu hakîkat, Allâh Resûlü’nün dönüşte tekrar Cebrâîl’e rastlaması ile daha bâriz bir şekilde anlaşılmaktadır.
 
“Orada Me’vâ cenneti vardır. O Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.” (en-Necm, 15-16) Fahr-i Kâinât Efendimiz’e soruldu:
 
“–Yâ Resûlallâh! Sidre’yi kaplayan ne gördün?” Buyurdular ki:
 
“–Altundan pervânelerin onu bürüdüğünü ve her yaprağında bir meleğin oturup Allâh’ı tesbîh ettiğini gördüm.” (Taberî, XXVII, 75; Müslim, Îman, 279) İbn-i Abbâs’ın rivâyetlerine göre:
 
Allâh Teâlâ, Hz. Mûsâ’yı -aleyhisselam- kelâm, İbrâhîm’i dostluk ve Muhammed Mustafâ’yı da ru’yetullâh (Cenâb-ı Hakk’ı keyfiyeti bizler tarafından bilinemeyecek bir sûrette müşâhade etme) şerefiyle taltîf etmiştir. (Taberî, XXVII, 64) Gözün Mahbûb’un huzûrunda O’ndan (sevgiliden) başka bir yere kaymaması, edebin en üst noktasıdır. Hakîkaten:
 
“(Muhammed Mustafâ’nın) gözü, oradan ne kaydı, ne de sınırı aştı. And olsun O, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını (da) gördü.” (en-Necm, 17-18)
 
Bu âyetlerden de anlaşıldığı vechile Hz. Peygamber, Cebrâîl -aleyhisselam- dâhil hiçbir mahlûkun hudûdunu aşamadığı “Sidre-i Müntehâ”nın ötesine geçirildi. Âyette, beşer idrâkine “birleştirilmiş iki yay arası veya daha az” mesâfe olarak bildirilen keyfiyetiyle kullarca kavranması muhâl ve mahrem olan bir vuslat vukû buldu.
 
Bu vuslatta Peygamberler Sultânı, kelâmın ifâde hudûduna sığ­mayacak derecede ulvî ve büyük hakîkatler, yâni Rabbin rubûbiyet âyetlerinden, mülk ve saltanatının ihtişâmından, ancak müşâhede ile ulaşılabilecek büyük âyetler gördü.
 
Burada müfessirlerin beyânı, “Hz. Peygamber, kalp gözü ile Allâh’ı gördü.” şeklindedir. (Taberî, XXVII, 63) İbn-i Abbâs’tan gelen rivâyete göre Resûl-i Ekrem:
 
“Ben, yüce Rabbimi gördüm!” buyurmuştur. (Ahmed, I, 285; Heysemî, I, 78) Bir başka rivâyette Peygamber Efendimiz “Rabbini gördün mü?” sorusuna cevâben:
 
“Bir nûr gördüm!” buyurmuşlardır. (Müslim, Îman, 292) En doğrusunu Allâh bi­lir…[6]
 
İSRA VE MİRAÇ İLE İLGİLİ RİVAYETLER
Hz. Peygamber’den, İsrâ ve Miraç ile ilgili birçok haber nakledilmiştir. Onlardan birkaçı şöyledir:
 
Allâh Resûlü, Miraç’ta bir topluluğa uğradılar ve gör­düler ki, onların dudakları deve dudağı gibidir. Birtakım vazîfeli memurlar da onların du­daklarını kesip ağızlarına taş koyuyor.
 
“–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
“–Bunlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir!” dedi. (Taberî, XV, 18-19) Sonra Resûlullâh, başka bir topluluğa rastladı. Onlar da bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı:
 
“–Ey Cebrâîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
“–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve nâmuslarıyla oynayanlardır.” cevâbını verdi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878)
 
Daha sonra Hz. Peygamber Efendimiz orada; zinâ­kârları, leş yiyen bedbahtlar olarak; fâiz yiyenleri, karınları iyice şişmiş ve şeytan çarpmış rezil bir vaziyette; zinâ edip çocuklarını öldüren kadınları da, bir kısmını göğüslerinden, bir kısmını baş aşağı asılı hüsrâna dûçâr olmuş bir hâlde gördü.[7] Bu sebeple Varlık Nûru Efendimiz:
 
“Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!” buyurmuştur. (Buhârî, Tefsîr, 5/12)
 
Resûlullâh yine Miraç’ta yaşadığı müşâhedelerle alâkalı bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
 
“Miraç gecesinde Cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:
 
«Sadaka on misliyle, borç vermek ise on sekiz misliyle mükâfâtlandırılacaktır.» Ben:
 
«−Ey Cibrîl! Borç verilen şey niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.
 
«−Çünkü, sâil (çoğu kere) yanında para olduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyâcı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)
 
Peygamberimiz diğer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
 
“(Miraç esnâsında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenler ekseriyâ fakirler idi. Zenginler de (hesap vermek için) mahpus idiler. Bunlardan cehennemlik olanların ise ateşe atılmaları emredilmişti. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin ekserisi kadınlardı.” (Buhârî, Rikâk, 51; Müslim, Zühd, 93)
 
Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfleriyle bilhassa hanımlara, azâb-ı ilâhîye dûçâr edecek davranışlardan kendilerini korumaları için husûsî bir îkazda bulunmaktadır.
 
Dipnotlar:
 
[1] İbn-i Sa’d, I, 214. [2] Ayrıca bkz. Buhârî, Tefsîr 17/3, Eşribe 1, 12; Nesâî, Eşribe 41. İsrâ ve Miraç hâdisesi ile, İslâm’ın bir fıtrat dîni olduğu te’kîd edilmiş; içi bozuk ve kalbi hasta kimselere semâvât kapılarının açılmayacağı beyân olunmuştur. [3] Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- ağlaması hasetten kaynaklanan bir durum değildir. Elde edemediği bir kemâl hâline hüzünlenmesi sebebiyledir. [4] Bir görüşe göre Nil ve Fırat nehirlerinin Resûlullâh tarafından cennette müşâhede edilmesinin mânâsı şudur: İslâm’ın nûru yeryüzüne yayılacak; İslâm, Nil ve Fırat havzasındaki bereketli topraklara hâkim olacak, o bölgeler İranlıların ateşperestliğinden ve Bizans’ın teslis inancından kurtulacaktır. Bu vâdinin ahâlîsi nesiller boyu tevhîdin sancaktarlığını yaparak İslâm’a hizmet edecektir. [5] Cenâb-ı Hakk’ın kasem ettiği yıldız kelimesi ile alâkalı olarak müfessirler birtakım îzahlarda bulunmuşlardır. Bunların en mühimi olarak da “yıldız”ın Hz. Peygamber ya da Kur’ân-ı Kerîm’den kısım kısım inen âyetler olduğunu zikretmişlerdir. Bu durumda yıldıza kasemin mânâsı şöyle ifâde edilmiştir: Miraç’a çıkmış ve inmiş olan Muhammed Mustafâ üzerine yemin olsun! Kur’ân’ın nüzûlü esnâsında her gelen vahyin inzâl zamânına yemin olsun! [6] Miraç’la alâkalı âyet-i kerîmelerin îzâhında Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendi’nin “Hak Dîni Kur’ân Dili” adlı tefsîrinden istifâde edilmiştir. [7] Bkz. Taberî, XV, 18-19.
[25/3 15:52] Ömer Tarık Yılmaz: 'Cennet Çorbası İçin Malzemeler :
3 yemek kaşığı mısır unu
2 yemek kaşığı tereyağı
1 adet orta boy kuru soğan
1 adet orta boy patates
1 diş sarımsak
2 su bardağı tavuk suyu
3,5 su bardağı sıcak su
Tuz
Karabiber
Üzeri İçin:
Tereyağ
Kırmızı toz biber
 
Cennet Çorbası Yapılışı :
 
Cennet çorbası yapımı için; öncelikle orta boy derin bir tencere içine 2 yemek kaşığı tereyağı koyup, eritin. Eriyen yağın üzerine 3 yemek kaşığı mısır unu ekleyin. Mısır ununu 3 dakika sürekli karıştırarak, kavurun.
 
Daha sonra 1 adet orta boy patates, 1 adet orta boy soğan ve 1 diş sarımsağı orta büyüklükte kesin. Kestiğiniz patates, soğan ve sarımsağı kavrulan mısır ununun üzerine koyun. Sebzeleri 4-5 dakika kadar sürekli karıştırarak, kavurun. Kavrulan sebzelerin üzerine damak tadınıza göre tuz, karabiber ve 2 su bardağı tavuk suyu koyun. Ardından da 3 buçuk su bardağı sıcak su dökün. Sebzeler iyice yumuşayana kadar ara ara karıştırarak, pişirin.
 
Patatesler yeterince yumuşadıktan sonra pürüzsüz bir kıvam alana kadar blenderdan geçirin. Çorbayı 1-2 taşım daha kaynatıp, ocağın altını kapatın. Çorbanın kıvamı koyu ise biraz daha sıcak su ya da tavuk suyu ekleyip, kıvamı açabilirsiniz.
 
Cennet çorbasının üzeri için; küçük bir tava içine tereyağı koyup, eritin. Eriyen yağın üzerine kırmızı toz biber koyup, biraz kızdırın.
 
Hazırladığınız cennet çorbasını kaselere koyun. Üzerine tereyağında kızdırdığınız kırmızı toz biberi gezdirip, sıcak olarak servis edebilirsiniz'
 https://www.ezanvaktipro.com/yemek-tarifleri/ramazan3/#:~:text=Cennet%20%C3%87orbas%C4%B1%20%C4%B0%C3%A7in,olarak%20servis%20edebilirsiniz
[25/3 15:53] Ömer Tarık Yılmaz: Üzerlerinde hakim ve üstün olan Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar. - Nahl - 50. Ayet
[25/3 15:53] Ömer Tarık Yılmaz: Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez. - Tirmizî, Birr,33
[25/3 15:53] Ömer Tarık Yılmaz: “İmanlarına iman katsınlar diye mü’minlerin kalplerine huzur ve güven aşılayan da O’dur…” - Fetih, 48/4
[25/3 15:53] Ömer Tarık Yılmaz: Göz her şeyi görür de bir kendini göremez. İnsanoğlunun misali de böyledir işte. Kendi dışımızdaki dünya, eşya ve insanla öyle ilgiliyiz ki, dönüp kendi özümüzü görme takatini bir türlü bulamayız nedense. İç dünyası ile meşgul olmayınca insan, hep başkalarının ayıbını, kusurunu görür, konuşur. Bahtiyar o kişidir ki, kendi hatalarıyla meşgul olmak onu halkın kusurlarını araştırmaktan ve görmekten alıkoymuştur. Hz. Mevlana tam da bu hakikati resmediyor Mesnevisi’nde. Dört kişi namaz kılmak için mescite gider, rükû ve sücuda dururlar. Her biri huşu içinde namazını kılmakta iken müezzin gelir. Namaz kılanlardan biri gayriihtiyari “Müezzin ezanı okudun mu, yoksa daha vakit gelmedi mi?” diye sorunca öbür arkadaşı söze karışır: “Sus yahu, bak konuştun namazın bozuldu.” der. Üçüncü kişi dayanamayıp ikinciye: “Onu ne kınıyorsun baba, kendi derdine bak, kendini kına!” diyerek uyarmak ister aklınca arkadaşını. Dördüncü hâlinden hoşnut arkadaşlarını kınar ve: “Hamdolsun ben üçünüz gibi kuyuya düşmedim.” der.##Hülasa dördünün de namazı bozulur. Âlemin ayıbı peşinde dolaşan kendi ayıbını göremez, vesselam! - KENDİ AYIBINI GÖRMEK
[25/3 15:53] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a
[25/3 15:54] Ömer Tarık Yılmaz: ma'bûdlar, ilâhlar, rablar denilir. Çünkü bunlar hem gerçek, hem de gerçek olmayan ilâhlar için kullanılır. Halbuki 'Allahlar' denilmemiştir ve denemez. Böyle bir kelime işitirsek, söyleyenin cahil olduğuna veya gafil olduğuna yorarız. Son yıllarda edebiyatımızda saygı maksadıyla özel isimlerden çoğul yapıldığı ve örneğin 'Ebussuudlar, İbni Kemaller' denildiği bir gerçek ise de; Allah'ın birliğine delalet eden 'Allah' yüce isminde böyle bir ifade saygı maksadına aykırı olduğundan dolayı hem gerçeğe, hem de edebe aykırı sayılır. Bu yüceliği ancak yüce Allah, (biz) diye gösterir. Halbuki Tanrı adı böyle değildir, mabud ve ilâh gibidir. Hak olmayan mabudlara da 'Tanrı' denilir. Fakat bu bir cins ismidir. Allah'a şirk koşanlar birçok tanrılara taparlardı. Falancaların tanrıları şöyle, falancalarınki şöyledir denilir. Demek ki 'Tanrı' cins ismi 'Allah' özel isminin eş anlamlısı değildir, daha genel anlamlıdır. Bundan dolayı 'Allah ismi' 'Tanrı adı' ile terceme olunamaz. Bunun içindir ki, Süleyman Çelebi Mevlidine 'Allah' adıyla başlamış, 'Tanrı adı' dememiştir ve o bahrin sonunda 'Birdir Allah, andan artık tanrı yok.' diyerek tanrı kelimesini ilâh karşılığında kullanmıştır. Bu açıklamanın tamamlanması için bir kelime daha söylemeye ihtiyaç duyuyoruz. Fransızca 'diyö' kelimesi de ilâh, tanrı kelimeleri gibi bir cins ismidir, onun da çoğulu yapılır, onu özel isim gibi büyük harf ile göstererek kullanmak gerçeği değiştirmez. Bunun için Fransızlar tevhid kelimesini terceme edememişler, monoton tercemesinde 'Diyöden başka diyö yok.' diyorlar ki 'İlâhtan başka ilâh yok.' demiş oluyorlar; meâlen tercemesinde de 'Yalnız diyö, diyödür.' yani 'yalnız ilâh ilâhtır.' diyorlar. Görülüyor ki, hem ilâh, hem Allah yerinde 'diyö' demişler ve Allah ismi ile ilâh ismini birbirinden ayıramamışlardır; ve ikisini de özel isim gibi yazmalarına rağmen 'diyö' ancak 'ilâh' kelimesinin tercemesi olmuştur. Bu ise ilk bakışta laf kalabalığı ve anlamsız bir söz gibi görünmekte, aynı kelimeleri önce olumsuz yapmak sonra olumlu kılmak, görünürde bir çelişki örneği arzetmektedir. 'Diyöden başka diyö yok, yalnız diyö diyödür.' demek görünürde ya bir haşiv (boş söz) veya çelişkidir. Halbuki diyen öyle demiyor; 'Allah'tan başka Tanrı yoktur.' diyor ve asla içinde çelişki ve tutarsızlık olmayan açık bir tevhid (birleme) söylüyor. Bundan başka Fransızca'da 'diyö'nun özel isim olabilmesi Allah'ın, Hz. İsa'nın şahsında cesed ve şahıs şekline girme düşüncesine dayanır. Bu noktalardan gafil olanlar 'diyö' kelimesini Allah diye terceme ediyor ve hatta 'Allah' dediği zaman bu terceme diliyle 'diyö'yu söylüyor.
 
Tefsirciler, ' ' özel isminin dil tarihi açısından incelemesine çalışmışlar ve dinler tarihi meraklıları da bununla uğraşmışlardır. Bu araştırmada başlıca
[25/3 15:54] Ömer Tarık Yılmaz: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın temizliği böyleydi '' demiştir.
 
Nesâi, Tahâret 74, (1, 67).
 
SAKAL VE PARMAKLARI HİLALLEMEK
 
3605 - Osman İbnu Affân radıyallahu anh'ın anlattığına göre, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm sakalını hilâlliyor idi.'
 
Tirmizi, Tahâret 23, (31).
 
3606 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm abdest alınca bir avuç su alır, onu çenesinin altına tutup onunla sakalını hilâller ve: 'Aziz ve Celil olan Rabbim böyle emretti' derdi.'
 
Ebu Davud, Tahâret 56, (145).
 
3607 - Müstevrid İbnu Ş'eddâd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm. Abdest aldığı zaman ayaklarının parmaklarını serçe parmağı ile hilâlliyordu.'
 
Tirmizi, Tahâret 30, (40); Ebu Dâvud, Tahâret 58, (148).
 
3608 - Lakit İbnu Sabıra radıyallahu anh anlatıyor: 'Dedim ki: 'Ey Allah'ın Resülü! Bana abdestten haber ver!'' Aleyhissalâtu vesselâm:
 
'Abdesti tam al, parmaklar arasını hilâlle, istinşak'da mübâlağa yap, oruçlu olursan mübalâğa yapma'' buyurdu.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret 55, (142, 143, 144); Tirmizi, Tahâret 30, (3 8); Nesâi, Tahâret 71, 92, (1, 66, 79).
 
KULAKLARI MESHETMEK
 
3609 - Rebi' Bintu Mu'arrız radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı, (bu esnada) elini kulaklarının hücresine soktu.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 50, (131).
 
3610 - Nâfi merhum anlatıyor: 'İbnu Ömer, kulakları için suyu parmağıyla alırdı.'

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N