Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 22.05.2023 12:21

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[18/4 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: TARİH............. BULGARİSTAN’DAN GELİYORUM

1988 yılı başında (Komünist idare zamanında) Bulgaristan’dan Türkiye’ye getirilen Aysel Özgür, hâtıralarını Türkiye Gazetesi’ne anlatırken soluklanıyor ve düşünüyor... Tereddüt içinde, etrafına ürkek ürkek bakınıyor... Sonra gözlerinden yaşlar boşanıyor, acı içinde anlatıyor:

“Bu anlatacaklarım size orada kalanların nasıl bir eziyet altında olduklarını belli etmeye yeter de artar bile... Bu olay, bizim oralarda dilden dile dolaşıyor. Herkes kendi derdini bıraktı da günlerce ağladı. Kırcaalili doktor kadının başına gelenlere...
İşte Kırcaali’nin eski adıyla Yusuflu, Bulgar adıyla Ardino diye bir köyü var... Bu köyde Emine Aliyev ve Ali Aliyev adlı doktor karı koca çocuklarını sünnet edememenin acısını yaşıyorlarmış. Çocuğun babaannesi de hergün; (Siz sünnet edin, polis farkederse benim yaptırdığımı söylersiniz. Nasıl olsa çok yaşadım, öldürseler de gam yemem.) dermiş. Çâresiz geçenlerde Emine doktor gizlice sünnet etmiş çocuğunu. Birkaç gün sonra çocuğu bakımevine bırakacak olmuşlar. Kontrol sırasında çocuğun sünnet olduğu ortaya çıkınca, anneyi ve babayı da almışlar. Basmışlar köteği... Anne suçu üzerine almak istemiş... Belki kadın olduğu için fazla eziyet etmezler diye düşünmüşler, kocayı salmışlar.
Böyle olunca aradan 4 gün geçtikten sonra köye tabut içinde doktor kadının cesedini getirmiş polisler. Tabutu açtırmadan, mezarını da kocasına kazdırarak gömdürmüşler.. Birkaç gün geçtikten, polisler çekildikten sonra birkaç kişi toplanıp mezarı açıyorlar. Gördükleri karşısında bir daha kahroluyorlar... Çünkü çocuğunu sünnet eden annenin gözlerini oymuşlar. Vücudunun her tarafını delik deşik etmişler. Sünneti yapan ellerini bileklerinden kesmişler!.. Herkes birbirine anlatır da ağlar bunları.
Şimdiki gibi, Ramazan günlerinde çok eziyet ederlerdi. Namaz, oruç yasak, teravih yasak... Duâ desen yok... Geçen Ramazan Bayramı öyle bir sıkı tedbir aldılar ki, kimse Bayram Namazına gidemedi... Bayramlaşma da gizli gizli yapılabiliyordu......”
Türkiye Takvimi: 17.01.1989

 
 
18.04.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[18/4 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: İbnu Ömer (ra)
Resulullah (sav)'ı anlatarak der ki: 'Aleyhissalatu vesselam, Zeyd İbnu Amr İbnu Nüfeyl'e Beldah'ın aşağı kısmında rastladı. Bu karşılaşma, Aleyhissalatu vesselam'a hünez vahiy gelmeye başlamazdan önce idi. Resulullah (sav)'a bir sofra ikram edildi, sofrada et de vardı. Aleyhissalatu vesselam sofradan yemekten kaçındı ve onu Zeyd'e sundu. O da yemekten kaçındı. Sonra Zeyd şunları söyledi: 'Ben sizin putlarınıza kestiğiniz etten yemem. Ben sadece Allah'ın ismi zikredilerek kesilenden yerim.' Zeyd, Kureyş'i kestikleri sebebiyle ayıplar ve şöyle derdi: 'Koyunu Allah yarattı. Onun için gökten yağmur indirdi, yerden de bitki çıkardı. Ama siz onu Allah'ın ismini zikretmeden kesiyorsunuz.' Böylece, Zeyd onların bu davranışlarının münker olduğunu ortaya koyuyordu.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: null
 
Hadisin Açıklaması:
1- Zeyd İbnu Amr İbnu Nüfeyl, Aşere-i Mübeşşere'den Saîd İbnu Zeyd'in babası, Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh)'ın da amcasının oğlu idi. Nüfeyl, Hz. Ömer ve Amr her ikisinin de ceddi olması hasebiyle onda birleşirler. Kaydedilen rivayetlerden de anlalışacağı üzere, Zeyd Resûlullah'la Mekke'nin Beldah denen vadisinde karşılaşmış, ancak peygamberlik gelmezden önce vefat etmiştir. Bazı rivayetlerde Şam'da iken Hz. Peygamber'in nübüvvetini işitmiştir. Ona iman etmek niyetiyle yola çıkar, fakat yol sırasında öldürülür. Diğer bazı rivayetlere göre henüz peygamberlik gelmezden beş yıl önce, Kureyş'in Ka'be'yi inşaası sırasında vefat eder.
 
Zeyd, cahiliye devrinde Haniflik denen Hz. İbrahim aleyhisselâm' dan intikal eden bir din üzere yaşıyordu. Onun gibi aynı ananeyi devam ettirmeye çalışan başkaları da vardı. Zeyd cahiliye devrinde Allah'ı bir bilir, ona ibadet eder, putlara kesilen hayvanların etini yemez, faizi de yasaklardı. 'Faizden kaçının, fakra sebeptir' der; sonra 'Benim ilahım, Hz. İbrahim'in ilahı, dinim Hz. İbrahim'in dini'derdi. Resûlullah onun hak dini arayışını, elinden geldikçe tevhid ve taabbüd izharını bilahere takdir edecek ve onun 'Kıyamet günü Hz. İsa ile kendi arasında tek başına bir ümmet olarak diriltileceğini' söyleyecektir.
 
2- Yukarıda kaydedilen birinci hadis (4555), Buhârî'deki aslına tıpa tıp uymuyor. Ancak İbnu Hacer'in şerhte kaydettiği başka vecihlere daha muvafık. Rivayetlerde: Resûlullah mı ona sofra sundu, yoksa Resûlullah'a mı sofra sunuldu? İfadeler ihtilaf eder. Sadedinde olduğumuz rivayette Zeyd'e, Resûlullah'ın etde bulunan bir sofra sunduğu, Zeyd'in bu sofrayı kabul etmediği ve: 'Ben sizin putlarınıza kestiğiniz etten yemem' dediği görülmektedir.
 
Bu ifadeden Resûlullah'ın, peygamberlikten önce putlara kesilen hayvanlardan yediği hükmü çıkar. Bu mâna da peygamberlerin ismetine ters düşmekle müşkilata sebep olmaktadır. Hattâbi der ki: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Kâ'be'nin etrafına yerleştirilen ve ensab denen taşlar üzerinde putlar için kesilen etlerden yemezdi, ama bunlar dışındaki etlerden, Allah'ın adını zikretmeksizin kesseler de yerdi. Zira şeriat henüz gelmemişti, dahası, üzerine Allah'ın ismi anılmaksızın kesilen şeylerden yeme yasağı Resûlulah'a peygamberlik geldikten uzun müddet sonra teşrî edilecektir.'
 
İbnu Hacer, Hattâbî'nin bu açıklamasını, 'O sofrayı Resûlullah'a Kureyş hediye etmişti, Resûlullah yemekten imtina edip Zeyd İbn-i Amr'a hediye etti, o da imtina edip Kureyşlilere hitaben: '....' dedi' şeklindeki yoruma nazaran da makul ve muvafık bulur. Öbürünü de 'Rivayetlerde, böyle kesin bir üslub kullanmaya imkân verecek karine yok' diyerek reddeder. Ancak kendi yorumu biraz daha farklı: 'Resûlullah'ın sofrasındaki eti, Aleyhissalât vesselâm'ın hizmetçisi Zeyd İbnu Harise (radıyallahu anh)'ın Ka'be'nin etrafındaki taş (ensab) üzerinde kesmiş olduğu takdirine göre, bu hali, onun putlar için kesilmediğine hamlederiz. Ayet-i kerime'de gelen: '... diki
[18/4 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı!.. (Bakara, 2/286)
[18/4 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: Seninle münasebetini kesmis olan akrabanı ziyaret et. Sana kötülük edene iyilik et. Aleyhine bile olsa doğruyu söyle(mekten çekinme). Ravi: Muhtaru'l - Ehadis
[18/4 23:36] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Hazreti Enes Radıyallahu Anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın  zevceleri, çekirgeleri tabaklar üstünde birbirlerine hediye ederlerdi. 
 
Kaynak : İbnu Mace Sünen (3220) - Hds :(6947)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[18/4 23:36] Ömer Tarık Yılmaz: etmeyi tavsiye edip durdu. Bu sıkı tavsiyeden neredeyse komşuyu komşuya varis kılacağını zannettim.” (Buhari, Edeb 28, Müslim, Birr 140)
 
306- عَنْ أبي ذَرٍّ
 
قال : قال رسولُ اللَّهِ
: يَا أَبَا ذَرٍّ إذا طَبَخْتَ مَرَقَةً , فَأَكْثِرْ مَاءَهَا, وَتَعَاهَدْ جِيرَانكَ .
وَفِى رِوَايَةٍ عَنْ اَبِى ذَرٍّ قال : إن خَلِيلِي
 
أَوْصَاني إذا طَبَخْتَ مَرَقًا فَأَكْثِرْ مَائَهَا, ثُمَّ انظُرْ أَهْلَ بَيْتٍ مِنْ جِيرَانكَ, فَأَصِبْهُمْ مِنْهَا بِمَعْرُوفٍ.
306: Ebu Zer (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Ey Ebu Zer çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy ve komşularını da gözet.”(Müslim, Birr 142)
 
*Müslim’in diğer bir rivayeti de şöyledir:
 
Dostum Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) bana şöyle vasiyet etti: “Çorba pişirdiğin zaman suyunu çok koy sonra da komşularını gözden geçir ve muhtaç durumda olanlara uygun bir pay ayır.”
 
307- عَنْ اَبِى هُرَيْرَةَ
 
أن النبي
قال : وَاللَّهِ لاَ يُؤْمِنُ وَاللَّهِ لاَ يُؤْمِنُ , وَاللَّهِ لاَ يُؤْمِنُ, قِيلَ وَمَنْ يَا رَسُولَ اللَّهِ؟ قال : الَّذِي لاَ يَأْمَنُ جَارُهُ بَوَائِقَهُ .
وَفِى رِوَايَةٍ لِمُسْلِمٍ: لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ مَنْ لاَ يَأْمَنُ جَارُهُ بَوَائِقَةٍ.
 
307: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet olunduğuna göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in üç defa : “Vallahi iman etmiş olmaz”, dediğini işittim.
 
-Ya Rasulallah kim iman etmiş olmaz diye sordular.
 
-Yapacağı fenalıktan komşusu emin olmayan kimselerdir, buyurdu. (Buhari, Edeb 29, Müslim, İman 73)
 
* Müslim’in diğer bir rivayeti ise şöyledir:
 
“Komşusu zararından emin olmayan kimse cennete giremez.” (Müslim, İman 73)
 
308- وَعَنْهُ قال : قال رسولُ الله
 
: يَا نِسَاءَ الْمُسْلِمَاتِ، لاَ تَحْقِرَنَّ جَارَةٌ لِجَارَتِهَا وَلَوْ فِرْسِنَ شَاةٍ.
308: Yine Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet olunduğuna göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Ey müslüman hanımları, komşu hanımlar birbirleriyle hediyeleşmeyi küçümsemesin hediyeleri bir koyun paçası bile olsa.” (Buhari, Hibe 1, Müslim, Zekat 90)
[18/4 23:37] Ömer Tarık Yılmaz: Resulullah (s.a.v), Ramazan'ın son on gününde itikâfa gireceği yere çekilir ve Kadir Gecesi'ni Ramazan'ın son on gününde araştırın derdi.
-Buharî, Fadlu Leyleti'l kadr, 3
 
Günlük Hadis Uygulamasını
Ücretsiz İndir:
https://dailyhadith.page.link/y1E4
[18/4 23:37] Ömer Tarık Yılmaz: [Hadis No : 3554]
 
Hz. Osman radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim abdest alır ve abdestini güzel yaparsa hataları vücudundan tırnak diplerine varıncaya kadar çıkar dökülür.''
 
 
 
İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com
[18/4 23:41] Ömer Tarık Yılmaz: pişirelim.
Pişen lavaşları bir bez ya da örtüyle güzelce saralım.
Dinlenen kıymayı yumruk büyüklüğünde parçalar alıp şişe geçirelim. Şiş yoksa tahta çubuklara geçirelim.
Kebap şeklini verip döküm tava da yada normal tava da pişirelim.
Lavaş ekmeği arasında domates, biber soğanla servis edelim. Deneyenlere afiyet olsun 
[18/4 23:41] Ömer Tarık Yılmaz: '
 
Ezogelin Çorbası
 
 
Adana Kebap
 
 
Gavurdağı Salatası
 
 
Taş Ekmeği
 
Ezogelin Çorbası İçin Malzemeler :
1 çay bardağı kırmızı mercimek
2 yemek kaşığı bulgur
2 yemek kaşığı pirinç
1 adet soğan
1 yemek kaşığı tereyağı
1 yemek kaşığı un
1,5 yemek kaşığı domates salçası
6 su bardağı sıcak su
1 tatlı kaşığı nane
1/2 tatlı kaşığı pulbiber
Tuz
Karabiber
 
Lokanta Usulü Ezogelin Çorbası Yapılışı :
 
Lokanta usulü ezogelin çorbası yapımında; derin bir tencere içine 1 adet soğanı büyük parçalar halinde kesin. Ardından 1 çay bardağı kırmızı mercimek, 2 yemek kaşığı pirinç ve 2 yemek kaşığı bulguru yıkayıp, tencere içine koyun. Üzerlerine 6 su bardağı su dökün. Hepsi yumuşayana kadar pişirin. Bütün bakliyatlar yumuşadıktan sonra iyice blenderdan geçirin.
 
Diğer yandan orta boy bir tava içine 1 yemek kaşığı tereyağı koyup, eritin. Üzerine 1 yemek kaşığı un ekleyip, 1 dakika kadar kavurun. Daha sonra 1 buçuk yemek kaşığı domates salçası koyun. Salçanın üzerine yaklaşık 1-1 buçuk su bardağı ılık su ekleyip, salçanın kıvamını pürüzsüz hale gelene kadar açın.
 
Hazırladığınız salçalı sos karışımını, çorbanın üzerine dökün. Tuz, karabiber, 1 tatlı kaşığı kuru nane ve yarım tatlı kaşığı kırmızı pul biber ekleyin. Çorbayı kepçe yardımı ile iyice karıştırın. Lokanta usulü ezogelin çorbasını 1-2 taşım kaynatıp, ocağın altını kapatın.
 
Adana Kebap Tarifi İçin Malzemeler
500 gr kıyma
1 adet soğan
100 gr kuyruk yağı ya da iki yemek kaşığı tereyağ
2 diş sarımsak
1 adet kapya biber
1 çay kaşığı biber salçası(benimki çok kıvamlı o yüzden az ekledim.)
Tuz, karabiber, isteğe bağlı pul biber de koyabilirsiniz
 
Lavaş için;
2 su bardağı ılık su
3 yemek kaşığı yoğurt
2 yemek kaşığı zeytinyağı ya da sıvı yağ
1 paket instant maya
1 tatlı kaşığı tuz
1 tatlı kaşığı şeker
Aldığı kadar un 4 bardak belki biraz daha fazlası kontrollü ekleyin
 
Adana Kebap Tarifi Nasıl Yapılır?
 
İlk olarak soğanı ve kapya biberi rondodan geçirin ya da ince ince doğrayın.
Suyunu iyice sıkın.Kıymanın içerisine ekleyin.
Tuz ve karabiberi de ekleyip güzelce yoğuralım ve dinlenmesi için dolaba kaldıralım.
Bu sıra da lavaş için un hariç bütün malzemeleri derin bir kap içerisine alalım.
Unu kontrollü ekleyip kıvamlı bir hamur yoğuralım yarım saat kadar mayalansın.
Mayalanan hamuru 10-12 eşit parçaya bölelim.
Her bir parçayı yuvarlak açıp tava da arkalı önlü pişirelim.
Pişen lavaşları bir bez ya da örtüyle güzelce saralım.
Dinlenen kıymayı yumruk büyüklüğünde parçalar alıp şişe geçirelim. Şiş yoksa tahta çubuklara geçirelim.
Kebap şeklini verip döküm tava da yada normal tava da pişirelim.
Lavaş ekmeği arasında domates, biber soğanla servis edelim. Deneyenlere afiyet olsun 
 
Gavurdağı Salatası İçin Malzemeler :
4 adet küçük boy domates
2 adet küçük boy salatalık
1 adet çerliston biber ya da 2 adet sivri biber
2 tutam maydanoz
1 adet küçük boy kuru soğan
4 yemek kaşığı zeytinyağı
5 yemek kaşığı nar ekşisi
İsteğe göre 1/4 limon suyu
1 çay bardağı kırık ceviz
Tuz
 
Gavurdağı Salatası Yapılışı :
 
Gavurdağı salatası yapımında; 2 adet küçük boy salatalık, 1 adet küçük boy kuru soğan ve 2 adet sivri biberi olabildiğince minik minik kesin. 2 tutam maydanozu ince ince doğrayın.
 
Daha sonra 4 adet küçük boy domatesi kabuğu ile birlikte minik küpler halinde kesin. Derin bir kaba doğranmış domatesi, salatalığı, maydanozu, biberi ve soğanı koyun. Üzerine 1 çay bardağı kırık ceviz ekleyin. Son olarak gavurdağı salatasının üzerine 5 yemek kaşığı nar ekşisi, 4 yemek kaşığı zeytinyağı ve damak tadınıza göre tuz koyup, iyice karıştırın.
 
Hazırladığınız gavurdağı salatasını çukur bir servis tabağına alıp, servis edebilirsiniz. Gavurdağı salatanın özelliği sala
[18/4 23:42] Ömer Tarık Yılmaz: 'Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini herhalde eşeklerin sesidir!' - Lokmân - 19. Ayet
[18/4 23:42] Ömer Tarık Yılmaz: Bilin ki, sizin, kadınlarınız üzerinde haklarınız olduğu gibi onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlarınız üzerindeki hakkınız, sevmediğiniz kimseleri evinize almamaları ve onlarla sohbet etmememleridir. Onların sizin üzerinizdeki hakkı ise, onların en güzel biçimde giyinmelerini ve geçimlerini sağlamanızdır. - Tirmizî, Radâ', 11
[18/4 23:42] Ömer Tarık Yılmaz: “Şu insanlar, ileride kendilerini bekleyen zor günü bir yana bırakarak geçici dünyayı seviyorlar.” - İnsan, 76/27
[18/4 23:42] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamberin en büyük bilgi kaynağı Rabbinden kendisine indirilen vahiylerdi ve onlara ilk önce kendisi iman etti. İman ve esaslarını, ibadetin çeşitlerini ve rükünlerini, ahlakî erdemleri ve ahkâmın özünü, kendisine gönderilen ilahî vahiy sayesinde öğrendi. Resûlullah’ın davranışları sorulduğunda, “Onun ahlakı Kur’an idi.” (Müslim, Müsâfirîn, 139) derken Hz. Âişe bunu anlatmak istemişti. Kur’an vahyi, kırk yaşına kadar Hicaz âdetleriyle yetişen ama her türlü kötülükten sakınan Muhammedü’l-Emîn’i ayet ayet, sûre sûre âdeta yeniden inşa etti. Hem ona öğretti hem de toplumu eğitti. Mekke’de olsun, Medine’de olsun onu hep vahiy yönlendirdi. Mekke’de bunca baskı karşısında sabretmesini emreden de Medine’de müşriklere karşı savaşmasına izin veren de yine Kur’an idi. Neticede o, yaşayan bir Kur’an hâline geldi. Ümmetine de Kur’an’a sarılmayı emretti: “Size öyle bir şey bıraktım ki ona sıkı sarılırsanız sapıtmazsınız; Allah’ın Kitabı.” (Müslim, Hac, 147) - HZ. PEYGAMBER VE KUR’AN
[18/4 23:43] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetleri
42- Farz haccın sünnetleri şunlardır:
1) İhrama girerken gusletmek veya abdest almak. Bu yıkanma, yalnız temizlik maksadı iledir. Bundan dolayı hac için ihrama girecek bir kadın adet görmekte veya lohusa ise, temizlik için yıkanması sünnettir.
2) İhramın sünneti niyetiyle iki rekât namaz kılmak. Bu namazın ilk rekâtında 'Kâfırûn' sûresinin ve ikinci rekâtında 'İhlâs' sûresini okumalıdır.
3) İhram için beyaz ve temiz iki parçadan ibaret örtüye burünmek. Bunların yenisi ve beyaz renklisi, yıkanmışından ve başka renklerden daha iyidir.
4) İhramdan önce gülyağı gibi hoş koku sürünmek.
5) İhramdan sonra her seher vaktinde, her namaz kılışta, her yokuşa çıkışta ve inişte, her yolcu kafilesi ile karşılaşmada orta bir sesle üç defa Telbiye getirmek (Lebbeykallahümme Lebbeyk... demek).
6) Telbiyelerden sonra, Peygamber Efendimize çokça salât ve selâm okumak.
7) Salât ve selâmdan sonra Yüce Allah'a yalvarmak ve özellikle şu duayı (*) okumak.
İmam Muhammed'e göre, belli ve aynı duayı devamlı olarak yapmak, kalbin ince duygusunu giderir ve samimiyete aykırı olur. Bir alışkanlık halini alarak tam bir anlayışla yapılmamış bulunur. Onun için herkes dilediği şekilde dua etmelidir, bu müstahabdır. Bununla beraber Peygamber Efendimizden nakledilen duaları bereketlenme maksadı ile okumak güzeldir.
8) Mekke-i Mükerreme'ye girmek için yıkanmak ve gündüz vakti girmek, Kabe'yi görünce dua etmek, Beytullah'ın önünde tekbir ve tehlilde bulunmak.
9) Afakî olanlar (Mikat dışından gelenler) için kudüm tavafı yapmak geç kalıp da Mekke'ye girmeden Arafat'a çıkanlardan bu Kudüm tavafı düşer.
10) Mekke'de bulundukça zaman zaman nafile olarak tavaf etmek.
11) Ziyaret tavafının ilk üç şavtında erkeklerin 'Remel' yapmaları (adımlarını kısaltarak ve omuzlarını silkerek çalımlı bir şekilde yürümeleri). Bu hareket hacıların güç ve sağlamlığına bir işarettir.
Resûllüllah Efendimiz kaza olarak yerine getirdikleri Umre haccı esnasında ashab-ı kiramla beraber bu şekilde tavaf ederek, karşıdan seyreden ve ashab-ı kiramın zayıf düştüklerini sanan Mekke'lilere müslümanların kuvvet ve yiğitliğini göstermek istemişti. Peygamberimizin bu sünneti hâlâ uygulanmaktadır.
Bu Remel, Kudüm Tavafında yapılabilirse de, Ziyaret Tavafında yapılması daha faziletlidir. Sader Tavafında ise yapılmaz.
13) Safa ile Merve arasında Sa'y ederken oradaki iki yeşil direk (ışık) arasını erkeklerin koşarak geçmeleri ve sonra yavaşlamaları.
Bu hızlı yürüyüşe 'Hervele' denilir.
14) Zilhicce ayının yedinci günü öğle namazından sonra Mekke'de tek bir hutbe okunup insanlara hac işlerini (menasiki) öğretmek.
15) Zilhicce'nin sekizinci günü, güneşin doğmasından sonra Mekke'den Mina'ya çıkmak ve o gece Mina'da kalmak. Mina Harem Bölgesindedir.
16) Zilhicce'nin dokuzuncu günü, güneşin doğuşundan sonra Mina'dan Arafat'a çıkmak.
Arafat'da en büyük İslâm idarecisi veya onun görevlendireceği kimse, öğle namazı ile ikindi namazını birlikte olarak öğle vaktinde kıldırır. Zevalden sonra ve namazdan önce iki hutbe okur. İnsanlara Arafat ile Müzdelife'de bir müddet durup beklemelerini (vakfe yapmalarını) söyler ve hac ile ilgili bazı bilgiler verir.
17) Kurban Bayramının ilk gününde bir hutbe okumak ve haccın geri kalan görevlerini anlatmak. Bu hutbe ile beraber üç hutbe okunmuş oluyor.
18) Arafat ve Müzdelife'de kılınan namazlarda yalvarıp yakararak dua etmek ve göz yaşları dökmek veya döker gibi bir tavır takınmak. Hem kendisi, hem de ana-babası için ve bütün müslümanlar için hayırlı dualar yapmak.
Arafat, Harem bölgesi dışında bulunan bir sahadır. Burada hacıların duruşu cuma gününe rastlasa, cuma namazı kılınmaz.
19) Güneşin batışından sonra Arafat'dan yavaş yavaş inmek. Müzdelife'ye varıldığı zaman gelip geçenlere engel olmamak için vadiden yüksekçe bulunup 'Meş'ar-i Haram' denile
[18/4 23:43] Ömer Tarık Yılmaz: ; Arap dilinin aslında, Arapça olmayan bazı yabancı kelimeler hakkında dikkatli olmayı gerektiren birtakım özel incelikler vardır ki, bunlarla bir kelimenin aslını incelemek mümkün olur.
 
Bu açıdan bakılınca ' ' (Allah) yüce isminin, o dilde benzeri olmayan bir kullanılış şeklinin bulunduğunu görürüz. Bir görüşe göre, başındaki 'el' en-Necm, el-ayyuk v.s. gibi kelimeden ayrılması caiz olmayacak şekilde kelimeden ayrılmayan bir belirleme
 
edatı gibidir. Hemzesi, sözün başında bulunduğu durumda üstündü, sözün ortasında başka bir kelime ile birleştiği zaman 'Vallah, Billah, İsmüllah, Kâlellah' v.s. gibi yerlerde söylenişte veya hem telaffuzda hem yazıda hazf olunur (düşürülür). Diğer bir görüşe göre de 'el' belirleme edatı değildir. Çünkü birine çağırma halinde '' diye hemze sabit kalabiliyor ve bir de 'Yâ eyyühe'l-kerim' gibi çağırma edatı ile çağırılan isim arasında gibi ayıran bir kelime eklemeye gerek kalmıyor. Halbuki 'el' belirleme edatı olsaydı böyle olmayacaktı.
 
Eğer 'el' belirleme edatı ise kelime herhalde başka birşeyden nakledilmiştir ve yüce Allah'a isim olarak verilmesi ikinci bir kök sayesinde mümkündür. Fakat bunun başlangıçta Arap dilinde diğer bir isimden veya sıfattan alınmış olması mümkündür ve aslolan budur. Belirleme edatı 'el' kalkınca da 'lâh' kalır. Gerçekten Arapça'da 'lâh' ismi vardır. Ve Basralı alimlerin büyük bir kısmı bundan nakledildiğini söylemişler. 'Lâh' gizlenme ve yükselme mânâsına fiilinin masdarı olduğu gibi bundan 'ilâh' anlamına da bir isimdir ve bundan 'lâhüm', 'lâhümme' denilir. Bir Arap şairi: 'Ebu Rebâh'ın bir yemini gibi, Allah'ım onu büyükler işitir.' demiş. Aynı şekilde Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdülmuttalib Fil vak'asında Kâbe kapısının halkasına yapışarak; 'Ey Allah'ım! Kul kendi evini korur, Sen de
[18/4 23:43] Ömer Tarık Yılmaz: Ümmü Ammâre radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm abdest aldı. Bu maksadla kendisine içerisinde üçte iki müdd miktarında su bulunan bir kab getirilmişti.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret 44, (94); Nesâi, Tahâret 59, (1, 58).
 
Nesâi şunu ilâve etmiştir: 'Şu'be der ki: 'Ben, Aleyhissalâtu vesselâm'ın kollarını yıkadığını ve onları ovduğunu, kulaklarının iç kısmını meshettiğini öğrendim. Ancak kulakların dışını da meshettiğini bilmiyorum.'
 
3617 - Abdullah İbnu Zeyd radıyallahu anh anlatıyor: 'Bize Resülullah aleyhissalâtu vesselâm gelmişti. Kendisine bakır kapta su getirdik, onunla abdest aldı.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 47, (100).
 
3618 - Ubey İbnu Ka'b radıyallahu anh anlatıyor: 'ResüIullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Abdest (sırasın)da vesvese veren bir şeytan vardır. Adı da el-Velehân'dır. Öyleyse suyun vesvesesinden kaçının.'
 
Tirmizi, Tahâret 43, (57).
 
MENDİL
 
3619 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın abdest aldıktan sonra kurulandığı bir bezi vardı.''
 
Tirmizi, Tahâret 40, (53).
 
3620 - Hz. Mu'âz radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı gördüm, abdest alınca elbisesinin bir kenarıyla yüzünü siliyordu.''
 
Tirmizi, Tahâret 40, (54).
 
DUA VE BESMELE
 
3621 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular: 'Abdesti olmayanın namazı yoktur. Üzerine Allah'ın ismini zikretmeyen kimsenin abdesti de abdest değildir.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 48, (101).
 
3622 - Rabâh İbnu Abdirrahmân İbni Ebi Süfyân İbnu Huveytip an ceddihâ an ebihâ 'dan rivâyete göre demiştir ki:
 
'Ben Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Diyordu ki: 'Üzerine Allah'ın ismini zikretmeyen kişinin abdesti yoktur.'
 
Tirmizi, Tahâret 20, (25).
 
3623 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm'ı işittim. Diyordu ki: 'Kim abdestinin başında Allah'ı zikrederse bedeninin tamamı temizlenir. Eğer Allah'ın ismini
[18/4 23:44] Ömer Tarık Yılmaz: ni’meti acaba kime verirler?
 
Şaşılacak şeydir ki, önce, her belâ ve sıkıntı gelince sevinirdim, derd ve belâ arardım. Elimden dünyâlık çıkınca da tatlı gelirdi. Hep böyle olmasını isterdim. Şimdi ise, sebebler âlemine getirdiler. Kendi zevallılığımı, aşağılığımı görmeye başladım. Az bir sıkıntı gelince, hemen üzülüyorum. Her ne kadar üzüntü çabuk bitiyor, hiç kalmıyor ise de, önce üzüntü gelmeden olmuyor. Bunun gibi önce, belâların ve sıkıntıların gitmesi için düâ ederken, bunların gitmesini, yok olmasını düşünmüyordum. (Bana yalvarınız!) emrine uymak istiyordum. Şimdi ise, belâların, sıkıntıların gitmesi için düâ ediyorum. Eskiden korkular, üzüntüler yok olmuşdu, şimdi yine geldiler.
 
Eski hâllerin hep sekr, şü’ûrsuzlukdan ileri geldiğini anladım. Sahv, ya’nî şü’ûrlu olunca, câhiller için olan şeyler hâsıl olmakdadır. Böylece zevallılık, yalvarmak, korkmak, üzülmek, sıkılmak, sevinmek oluyor. Başlangıçda düâ etmek, belâdan kurtulmak için değildi. Bunu düşünmek gönlüme iyi gelmiyordu. Fekat, hâl kaplamışdı. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” düâlarının böyle olmadığını düşünüyordum. Onlar, bir şeye kavuşmak için düâ ediyorlardı. Şimdi, bu hâl ile şereflendirdiler. İşin iç yüzünü açıkladılar. Peygamberlerin “aleyhimüssalevâtü vettehıyyât” düâlarının zevallılıkla, düşkünlükle, korku ile olduğu, yalnız emre uymak için olmadığı anlaşıldı. Yalnız yüksek emrinize uymuş olmak için, hâsıl olan şeylerden bir çoğunu arasıra bildirmekle saygısızlık yapmakdayım.
 
7
YEDİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb, yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Kendisinin şaşılacak
[18/4 23:44] Ömer Tarık Yılmaz: Deliller
 
Ana Sayfa
Fıkıh
Deliller
Fıkıh ve usul-i fıkıh bilginleri sağlıklı bir zihinsel işlemde, araştırılan hususa dair hüküm vermeye ulaştıran veya bir hükmün kanıtlanmasını sağlayan vasıtaya, daha özel ifadeyle araştırılan hususta şer‘i-ameli nitelikteki hükme ulaştıran vasıtaya delil derler. Delil, içerdiği bilginin kaynağı açısından akli-nakli, ulaştırdığı sonuç hakkında karşı ihtimali ortadan kaldırıp kaldırmaması açısından kat‘i-zanni ayırımına tabi tutulabilir. Fıkıhta delil genelde, fıkhi bir hükmün dinihukuki dayanağı (edille-i şer‘iyye, edilletü’l-ahkam) anlamında kullanıldığından, hüküm kaynağı asli deliller de, bu kaynaktan hüküm elde etmeye yarayan metotlar da çoğu zaman delil olarak adlandırılır. Bu sebepledir ki, Kur’an ve Sünnet’i anlamayı, naslarla çözümü beklenen olay arasında bağ kurmayı ve naslardan olayı aydınlatacak bir sonuç çıkarmayı hedefleyen akli ve mantıki metotların aynı zamanda şer‘i (dini-hukuki) delil olarak adlandırılması da bu sebepledir.
 
Şer‘i deliller, üzerinde ittifak edilen-ihtilaf edilen deliller şeklinde bir ayırıma da tabi tutulabilir. Nakli deliller sahibine aidiyeti (sübut) ve bir anlamı ifade ermesi (delalet) yönüyle kat‘i veya zanni olabilmektedir. Mesela Kitap ve Sünnet bütün olarak alındığında üzerinde ittifak edilen nakli ve kat‘i delil sayılabilirse de herhangi bir ayet veya hadis, belirli bir hükme delalet yönüyle zanni, akli-mantıki öncüllere dayanması yönüyle de akli delil olarak nitelendirilebilir. Nitekim Kur’an ve Sünnet ahkamının şer‘iyyat-hissiyat veya sem‘iyyat-akliyyat şeklinde bir ayırıma tabi tutulması da mümkün olmaktadır. Öte yandan bütün delillerin nakle ve akla veya sadece Kur’an’a irca edilmesi de mümkündür. Bu itibarla delillerin çeşitli adlandırma ve ayırımında bakış açısına göre değişebilir bir izafiliğin bulunduğu görülür. Bu değişkenlik ve yoruma açıklık dini literatürde bir hükmün şu veya bu delile dayandığı, ayet veya hadisin şu veya bu hükme delalet ettiği şeklinde sıklıkla görülen iddiaları da haliyle yakından ilgilendirmektedir.
 
Fıkıh literatüründe yaygın genel kabule göre şer‘i delillerden Kitap, Sünnet, icma ve kıyas asli deliller; istihsan, istislah (mesalih-i mürsele), istishab, sedd-i zerayi‘ gibi deliller de fer‘i veya tali deliller grubunda yer alır. Bu asli delillerin bir diğer adı da “dört delil”dir (edille-i erbaa). Bu tür adlandırma bir bakıma, üzerinde ittifak edilen-ihtilaf edilen deliller ayırımı olarak da algılanabilir. Hatta Kur’an ve Sünnet’i delil, diğerlerini de bu iki delilden hüküm çıkarma metotları olarak değerlendirmek daha doğrudur. Akıl da bu bölümlemede bir yönden delil bir yönden de delilleri anlama ve mevcut metotları işleme melekesi konumundadır. Burada delil ve metot veya asli delil-fer‘i delil ayırımı yapılmaksızın klasik literatürde yer alan deliller ve onlardan hüküm çıkarma metotları hakkında özet bilgi vermekle yetineceğiz.
 
a) Kitap
 
Kitap, yani Kur’an Hz. Peygamber’in sünnetiyle birlikte İslam dininin ve onun dini-hukuki (şer‘i) hükümlerinin asli kaynağını teşkil eder. Fıkıh usulünde de İslam hukukunun asli ve tali kaynakları incelenirken asli delillerden ilk sırada kitap yer alır. Kur’an-ı Kerim’in sübut değeri üzerinde yani aslına uygun olarak bize ulaşmış olduğu hususunda görüş ayrılığı bulunmadığı için bütün metodolojik tartışmalar Kur’an’ın ve ona tabi olarak sünnetin lafzının yorumlanmasına ve hükme delaletine ilişkin kurallar üzerinde yoğunlaşmıştır. Hatta fıkıh usulünün esas itibariyle, Kur’an ve Sünnet’in doğru ve tutarlı biçimde anlaşılmasını sağlayacak metot ve kuralları belirlemeyi hedefleyen bir ilmi disiplin olduğunu söylemek mümkündür.
 
Ancak Kur’an ayetleri İslam’ın asli kaynağı, Kur’an hükümleri de yin
[18/4 23:45] Ömer Tarık Yılmaz: Ayakkabıcı
 
Ana Sayfa
A
Ayakkabıcı
Rüyada Ayakkabıcı Dükkânı Görmek
Rüyada Ayakkabıcı Olmak
Rüyada Ayakkabıcıda Çalışmak
Rüyada Ayakkabıcıya Gitmek
Rüyada Ayakkabı Almak
İlgili
Rüyada ayakkabıcı görmek, rüya sahibinin güçlüksüz bir hayatı olacağına, yaşamına kolaylıkların, üstünlüklerin, önceliklerin ve ayrıcalıkların hükmedeceğine, ekonomik manada huzurunun daimi olacağına, zorluk çekmemesi yardımıyla keyfinin yerinde kalmış olacağına, gam ve ıstırap çekmeyeceğine bu nedenle erken yaşlanmayacağına, çökmeyeceğine, güzel, sağlıklı ve hayırlı bir hayat geçirmiş olacağına yorumlanır. Rüyayı gören kişinin ferahlık ve sevinç içinde olacağı manasına çıkar.
 
Rüyada Ayakkabıcı Dükkânı Görmek
Rüya sahibinin kısmetlerinin hiç eksik olmayacağına, yiyip içeceği şeylerin ve kazanımlarının eksilmeyeceğine, işlerinin yolunda gideceğine, ticaret ehli olacağına, kendisi işini kurmuş olup başına geçeceğine, şöylece bin bir güçlükte yaşamak zorunda olmaktan da kurtuluşa ereceğine işaret eder.
 
Rüyada Ayakkabıcı Olmak
Rüyayı gören kişinin kabiliyetleri yönünde bir iş ile uğraşacağına, tabir caizse her türlü fedakarlığı göstererek çalışmış olacağına, son derece başarılı olacağına, ilerlemiş olacağına, yeni iş yerleri açma işini gerçekleştirecek veya işini büyütmüş olacak kuvvete ereceğine yorumlanır.
 
Rüyada Ayakkabıcıda Çalışmak
Rüya sahibinin her yerde ve her daim geçerli olacak bir mesleği olacağına bu vesileyle hiç işsiz kalmayacağına, bir işi bozulmuş olsa derhal öbürünün gelmiş olacağına, bunun kendisisi için büyük bir talih olacağına hep talih getirmiş olacağına ve zor günler geçirmeyeceğine işaret eder.
 
Rüyada Ayakkabıcıya Gitmek
Rüyayı gören kişinin elinin bollaşmış olacağına, gelirinin artış göstereceğine, yiyip içeceği şeylerin da genişlemiş olacağına tabir edilir. Rüya sahibinin umumi olmak suretiyle ruzurlu bir yaşamı olacağına, darlık ve yokluk çekmeyeceğine, geleceğinin kendine hayır ve sevinç getirmiş olacağına yorumlanır.
 
Rüyada Ayakkabı Almak
Rüya sahibinin yeni gelişmelerle karşı karşıya geleceğine, hamleye geçecek imkanlar yakalamış olacağına, yeni iş teklifleri alacağına veya kendine muvaffakiyet, sevinç ve mülk sahibi olmak getirmiş olacak ticaret ortaklıklarına girmiş olacağına yorumlanır. Rüyayı gören kişinin son derece sevindirici hadiselerle karşılaşacağına, yaşamına yeni manalar ve kıymetler gelmiş olacağına yorumlanır ve hayırlı işlere belirti ettiği biçiminde kabullenilir.
 
İlgili
Tek Taş Yüzük
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Mala
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Kondom
8 Eylül 2021
Benzer yazı
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azgın
Azgın Ata Binmek
Azgınlık
Azık
[18/4 23:46] Ömer Tarık Yılmaz: A’RÂF
 
Ana Sayfa
A
A’RÂF
Cennet ile Cehennem arasında yer alan ve birinin te’sirinin diğerine geçmesine mâni olan sûrun (engelin) yüksek kısımları.
 
İlgili
A’râf Eshâbı (Ehli)
9 Eylül 2021
Benzer yazı
İSMÂİLİYYE
9 Eylül 2021
Benzer yazı
MUKADDERÂT
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[18/4 23:46] Ömer Tarık Yılmaz: İkinci Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
 
اَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ
 
İmanda ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
 
Bir vakit iki adam, hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin, tali’siz bir tarafa; diğeri Hudabin, bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.
 
Hodbin adam, hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbîn olduğundan bedbînlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki: Her yerde âciz bîçareler, zorba müdhiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vaveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazîn, elîm bir hali görür. Bütün memleket, bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünki herkes ona düşman ve ecnebi görünüyor. Ve ortalıkta dahi, müdhiş cenazeleri ve me’yusane ağlayan yetimleri görür. Vicdanı, azab içinde kalır.
 
Diğeri Hüdabîn, Hüdaperest ve Hakendiş, güzel ahlâklı idi ki: Nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor. Her tarafta bir sürur, bir şehr-âyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler; herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisat-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurane ahz-ı asker için bir davul, bir musikî sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum
[18/4 23:46] Ömer Tarık Yılmaz: Bu makam münasebetiyle hatıra gelen bir salavatın bir nüktesini beyan ediyorum. Şöyle ki: Namaz tesbihatının âhirinde Şafiîlerde gayet müstamel ve meşhur bir salavat olan
 
اَللّهُمَّ صَلِّ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَدَوَاءٍ وَبَارِكْ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلَيْهِمْ كَثِيرًا كَثِيرًا
 
nin ehemmiyeti yüzündendir ki, insanın hikmet-i hilkati ve sırr-ı câmiiyeti ise; her zaman, her dakika hâlıkına iltica ve yalvarmak ve hamd ve şükür etmek olduğundan, insanı dergâh-ı İlahiyeye kamçı vurup sevkeden en keskin ve müessir saik, hastalıklar olduğu gibi; insanı, kemal-i şevk ile şükre sevkeden ve tam manasıyla minnetdar edip hamdettiren tatlı nimetler ise, başta şifalar ve devalar ve âfiyetler olduğundan bu salavat-ı şerife gayet müşerref ve manidar olmuştur. Ben bazan بِعَدَدِ كُلِّ دَاءٍ وَ دَوَاءٍ dedikçe, küre-i arzı bir hastahane suretinde ve maddî ve manevî bütün dertlerin ve ihtiyaçların dermanlarını ihsan eden Şâfî-i Hakikî’nin pek aşikâr bir mevcudiyetini ve küllî bir şefkatini ve kudsî ve geniş bir rahîmiyetini hissediyorum.
 
Hem meselâ: Dalaletin gayet müdhiş manevî elemini hisseden bir adama, iman ile hidayet ihsan etmek, eğer tevhid nazarıyla bakılsa, birden o cüz’î ve fâni ve âciz adam bütün kâinatın hâlıkı ve sultanı olan Mabudunun muhatab bir abdi olmak ve o iman vasıtasıyla bir saadet-i ebediyeyi ve şahane ve çok geniş ve şaşaalı bir mülk-ü bâki ve bâki bir dünyayı ihsan etmek ve onun gibi bütün mü’minleri dahi derecelerine göre o lütfa mazhar etmek olan bu ihsan-ı ekber yüzünde ve sîmasında, bir Zât-ı Kerim ve Muhsin’in öyle bir hüsn-ü ezelîsi ve öyle bir cemal-i lâyezalîsi görünür ki, bir lem’asıyla
[18/4 23:47] Ömer Tarık Yılmaz: Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
Dört sualin muhtasar cevabıdır
 
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
 
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
 
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir.
 
İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm’ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, “Makam-ı Hızır” tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur.
 
Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm’ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar. Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal’ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek.
 
Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur’anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda ettikleri için, Cenab-ı Hak kemal-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasılki iki adam bir rü’yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü’yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. “Ben uyansam şu lezzet kaçacak.” diye düşünür. Diğeri rü’yada olduğunu bilmiyor. Hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur.
 
İşte Âlem-i Berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat’îdir. Hattâ Seyyid-üş şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hattâ -ben kendim- Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü’ya-yı sadıkada, taht-el Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını
[18/4 23:47] Ömer Tarık Yılmaz: ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel celladının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkinde bir endişesi, bir mes’elesidir. Evet çaresi var ve Risale-i Nur Kur’anın sırrıyla o çareyi iki kerre iki dört eder derecesinde kat’î isbat etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
 
Ölüm ya i’dam-ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akaribini asacak bir darağacıdır. Veyahut başka bir bâki âleme gitmek ve iman vesikasıyla saadet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
 
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps-i münferid ve dipsiz bir kuyudur veyahut bu zindan-ı dünyadan bâki ve nurani bir ziyafetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikatı “Gençlik Rehberi” bir temsil ile isbat etmiş. Meselâ:
 
Bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirak etmiş bir piyango dairesi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her halde hiç müstesnası yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydana çağıracaklar: Ya “Gel i’dam ilânını al, darağacına çık” veya “Daimî haps-i münferid puslasını tut, bu açık kapıya gir.” veyahut “Sana müjde! Milyonlar altun bileti sana çıkmış, gel al.” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşahede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dairesine
[18/4 23:47] Ömer Tarık Yılmaz: Vecih: Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza… مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ
 
İkinci Vecih: Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.
 
Üçüncü Vecih: Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir. Evet ibadet iki kısımdır: Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za’fını ve aczini hissedip Rabb-ı Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer. Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhacir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müdhiş bir
[18/4 23:48] Ömer Tarık Yılmaz: -ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
 
BİRİNCİ LEM’A: Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
 
İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni’a mahsus bir sikkedir.
 
İKİNCİ LEM’A: Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile
[18/4 23:48] Ömer Tarık Yılmaz: Gelecek bayramınızı tebrik ederim. وَالْفَجْرِ وَ لَيَالٍ عَشْرٍ kasem-i Kur’aniyle fevkalâde kıymetleri tahakkuk eden o mübarek gecelerde ve seherlerde mübarek kardeşlerimin mübarek duaları hem bana, hem ehl-i imana çok bereketli ve nurlu olmasını rahmet-i Rahman’dan niyaz ederim.
 
Sâniyen: Size bir küçük sehvin büyük bir nükte-i gaybiyesiyle, karşı sahifedeki haşiyeyi, mevkilerinde yazmak için gönderdim.
 
Sâlisen: Hulusi’nin bir gailesi var diye hissediyorum. Merak etmesin. Risale-i Nur’un şakirdlerine inayet ve rahmet, nezaret ve himayet ederler. Dünyanın meşakkatleri madem sevab verir, geçerler; o musibetlere karşı sabır içinde şükür ile, metanetle mukabele edilmek gerektir. Hem o, hem sizler bütün dualarımda ve kazançlarımda benimle berabersiniz.
 
Râbian: Risalet-ün Nur kendi kendine Kur’an’ın himayeti ve hıfz-ı Rabbanî altında intişar ediyor. İmam-ı Ali (R.A.) iki defa “sırren, sırren” demesi işaret eder ki, perde altında daha ziyade feyiz ve nur verir. Sizin gibi kardeşlerim, zamanın sarsıntılı hâdisatına karşı, -şimdiye kadar gibi- yine tam mukavemet eder ümidindeyim. مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ düsturumuz olmalı.
 
* * *
 
Aziz kardeşlerim!
 
Bilmukabele bayramınızı tebrik ederim.
 
Sıhhatimi soruyorsunuz. Buranın çok şiddetli kışı ve odamın çok
[18/4 23:48] Ömer Tarık Yılmaz: Sebeb: Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittim ki; o zât, eski velilerin gaybî işaretlerinden istihrac etmiş ve kanaatı gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulümatını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nuranî zâtlara zemin ihzar ediyoruz. Madem kendimize ait değil, elbette Sözler namındaki nurlara ait olan inayat-ı İlahiyeyi beyan etmekte medar-ı fahr ve gurur olamaz; belki medar-ı hamd ve şükür ve tahdis-i nimet olur.
 
Altıncı Sebeb: Sözler’in te’lifi vasıtasıyla Kur’ana hizmetimize bir mükâfat-ı âcile ve bir vasıta-i teşvik olan inayat-ı Rabbaniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhar edilir. Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram-ı İlahî olur. İkram-ı İlahî ise, izharı bir şükr-ü manevîdir. Ondan dahi geçse, olsa olsa hiç ihtiyarımız karışmadan bir keramet-i Kur’aniye olur. Biz mazhar olmuşuz. Bu nevi ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerametin izharı, zararsızdır. Eğer âdi keramatın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur’anın i’caz-ı manevîsinin şu’leleri olur. Madem i’caz izhar edilir, elbette i’caza yardım edenin dahi izharı i’caz hesabına geçer; hiç medar-ı fahr u gurur olamaz, belki medar-ı hamd ü şükrandır.
 
Yedinci Sebeb: Nev’-i insanın yüzde sekseni ehl-i tahkik değildir ki, hakikata nüfuz etsin ve hakikatı hakikat tanıyıp kabul etsin. Belki surete, hüsn-ü zanna binaen, makbul ve mutemed insanlardan işittikleri mesaili takliden kabul ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikatı, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir
[18/4 23:49] Ömer Tarık Yılmaz: bir suale hakikatlı bir cevabdır.
Büyük memurlardan birkaç zât benden sordular ki: “Mustafa Kemal sana üçyüz lira maaş verip, Kürdistan’a ve vilayat-ı şarkıyeye, Şeyh Sünusî yerine vaiz-i umumî yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen yüzbin adamın hayatlarını kurtarmaya sebeb olurdun?” dediler.
 
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer-otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüzbinler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye âlet olamayan ve tâbi’ olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hattâ ben hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankara’ya gönderilen Risale-i Nur’un şiddetli tokatları için beni i’dama mahkûm eden zâtlar, Risale-i Nur ile imanlarını kurtarıp i’dam-ı ebedîden necat bulsalar; siz şahid olunuz, ben onları da ruh u canımla helâl ederim!
 
Beraetimizden sonra Denizli’de beni tarassudla taciz edenlere ve büyük âmirlerine ve polis müdürüyle müfettişlere dedim: Risale-i Nur’un kabil-i inkâr olmayan bir kerametidir ki; yirmi sene mazlumiyet hayatımda, yüzer risale ve mektublarımda ve binler şakirdlerde hiçbir cereyan, hiçbir cem’iyet ile ve dâhilî ve haricî hiçbir komite ile hiçbir vesika, hiçbir alâka, dokuz ay tedkikatta bulunmamasıdır. Hiçbir fikrin ve tedbirin haddi midir ki, bu hârika vaziyeti versin. Bir tek adamın, birkaç senedeki mahrem esrarı meydana çıksa, elbette onu mes’ul ve mahcub
[18/4 23:49] Ömer Tarık Yılmaz: ül Meram
Kur’an-ı Azîmüşşan bütün zamanlarda gelip geçen nev’-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitaben Arş-ı A’lâdan îrad edilen İlahî ve şümullü bir nutuk ve umumî, Rabbanî bir hitabe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemaatin iktidarından hariç olan ve bilhâssa bu zamanda, dünya maddiyatına ait pek çok fenleri ve ilimleri câmi’dir.
 
Bu itibarla zamanca, mekânca, ihtisasça daire-i ihatası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karihasından çıkan bir tefsir, bihakkın Kur’an-ı Azîmüşşan’a tefsir olamaz. Çünki Kur’anın hitabına muhatab olan milletlerin, insanların ahval-i ruhiyelerine ve maddiyatlarına, câmi’ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd vâkıf ve sahib-i ihtisas olamaz ki, ona göre bir tefsir yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakaik-i Kur’aniyeyi görsün, bîtarafane beyan etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir dava, kendisine has olup, başkası o davanın kabulüne davet edilemez. Meğer ki bir nevi icmaın tasdikine mazhar ola.
 
Binaenaleyh Kur’anın ince manalarının ve tefsirlerde dağınık bir surette bulunan mehasininin ve zamanın tecrübesiyle fennin keşfi sayesinde tecelli eden hakikatlarının tesbitiyle, herbiri birkaç fende mütehassıs olmak üzere muhakkikîn-i ülemadan yüksek bir heyetin tedkikatıyla, tahkikatıyla bir tefsirin yapılması lâzımdır. Nitekim kanunî hükümlerin tanzim ve ıttıradı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir heyetin nazar-ı dikkat ve tedkikatından geçmesi lâzımdır ki, umumî bir emniyeti ve cumhur-u nâsın itimadını kazanmak üzere millete karşı bir kefalet-i zımniye husule gelsin ve icma-ı millet hücceti elde edebilsin.
 
Evet Kur’an-ı Azîmüşşan’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sahibi ve nafiz bir içtihada mâlik ve bir velayet-i kâmileyi haiz bir zât olmalıdır. Bilhâssa bu zamanlarda, bu şartlar ancak yüksek ve azîm bir heyetin tesanüdüyle ve o heyetin telahuk-u efkârından ve ruhlarının tenasübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassublarından âzade olarak tam ihlaslarından doğan dâhî bir şahs-ı manevîde bulunur. İşte Kur’anı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir. Çünki “Cüzde bulunmayan, küllde bulunur.” kaidesine binaen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, heyette bulunur.
 
Böyle bir heyetin zuhurunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kabl-el vuku’ kabîlinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. 2(Haşiye-1) “Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdirde o şeyi tamamıyla terketmek caiz değildir.” kaidesine binaen, acz ve kusurumla beraber; Kur’anın bazı hakikatlarıyla, nazmındaki i’cazına dair bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat Birinci Harb-i Umumî’nin patlamasıyla Erzurum’un Pasinler’in dağ ve derelerine düştük. O kıyametlerde, o dağ ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri, birbirine uymayan ibarelerle, o dehşetli ve muhtelif hallerde yazıyordum. O zamanlarda, o gibi yerlerde, müracaat edilecek tefsirlerin, kitabların bulunması mümkün olmadığından; yazdıklarım yalnız sünuhat-ı kalbiyemden ibaret kaldı. Şu sünuhatım eğer tefsirlere muvafık ise, nurun alâ nur; şayet muhalif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet tashihe muhtaç yerleri vardır, fakat hatt-ı harbde büyük bir ihlas ile, şehidler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibarelerin tebdiline (şehidlerin kan ve elbiselerinin tebdiline cevaz verilmediği gibi) cevaz veremedim ve kalbim razı olmadı. Şimdi de razı değildir, çünki o zamandaki ihlas ve hulûsu şimdi bulamıyorum. 3(Haşiye-2)
 
Maahâza kaleme aldığım şu İşarat-ül İ’caz adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ülema-yı İslâmdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak yüksek bir tefsire bir örnek ve bir me’haz
[18/4 23:49] Ömer Tarık Yılmaz: Dördüncüsü: Herbiri birer hakikatın nümunesi olduklarından, efkârı hakaik cihetine tevcih ve teşvik ve tenbih etmektir. Ezcümle: Kur’an’da kasem ile temeyyüz etmiş olan ecram-ı ulviye ve süfliyeyi tefekkürden gaflet edenleri daima ikaz ederler. Evet kasemat-ı Kur’aniye, nevm-i gaflette dalanlara kar’-ul asâdır.
 
Şimdi tahakkuk etmiş şu şöyledir. Öyle ise: Şek ve şübhe etmemek lâzımdır ki; mu’ciz ve en yüksek derece-i belâgatta olan Kur’an-ı Mürşid, esalib-i Arab’a en muvafıkı ve tarîk-i istidlalin en müstakim ve en vazıhı ve en kısasını ihtiyar edecektir. Demek hissiyat-ı âmmeyi tefhim ve irşad için, bir derece ihtiram edecektir. Demek delil olan intizam-ı kâinatı öyle bir vecih ile zikredecek ki; onlarca maruf ve akıllarına me’nus ola… Yoksa delil, müddeadan daha hafî olmuş olur. Bu ise, tarîk-ı irşada ve meslek-i belâgata ve mezheb-i i’caza muhaliftir. Meselâ: Eğer Kur’an dese idi: Yâ eyyühennâs!.. Fezada uçan meczub ve misafir ve müteharrik olan küre-i zemine ve cereyanıyla beraber müstekarrında istikrar eden şemse ve ecram-ı ulviyeyi birbiriyle bağlayan cazibe-i umumiyeye ve feza-yı gayr-ı mütenahîde dal ve budakları münteşir olan şecere-i hilkatten, anasır-ı kesîreden olan münasebat-ı kimyeviyeye nazar ve tedebbür ediniz; tâ Sâni’-i Âlem’in azametini tasavvur edesiniz. Veyahut: O kadar küçüklüğüyle beraber bir âlem-i hayvanat-ı hurdebîniyeyi istiab eden bir katre suya, aklın hurdebîniyle temaşa ediniz; tâ Sâni’-i Kâinat’ın herşeye kādir olduğunu tasdik edesiniz.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N