SEMA ÖNER
Tarih: 31.05.2023 11:03
Günün yazısı
[09.10.2022 14:34] Ömer Tarık Yılmaz: KIBLE YÖNÜNÜ BİLMEYEN KİMSE NE YAPAR?
Namazda Kâbe’ye yönelmek şarttır. Kıble, Mekke’deki bir binadan ibaret değildir. O mübarek yerin göklere doğru üst tarafı ve derinliklere doğru alt tarafı hep kıble yönüdür. Kıble yönünü bilmeyen ve yanında soracak bir adam bulamayan kimse, araştırma yapar. Bazı işaretlere, güneşe ve yıldızlara bakarak kıble yönünü araştırır da kanaat getirdiği tarafa doğru namazını kılar.
Namazını tamamladıktan sonra kıble yönünü belirlemede hata ettiğini anlarsa, artık o namazı iade etmez. Fakat namaz içinde iken kıble yönünü bilecek olsa, o tarafa dönerek namazını tamamlar; yeniden kılması gerekmez. Kıble yönü üzerindeki şüphe, ister şehir içinde, ister kırda, ister karanlık gecede ve gündüz vaktinde olsun, durum aynıdır. Böyle bir kimsenin kapıları çalıp kıbleyi sorması gerekmez.
Bir kimse kıble yönünden şüphelense ve yanında kıbleyi bilen bir adam olduğu halde ondan sormayarak kendi araştırmasına göre bir tarafa yönelerek namaz kılsa, eğer gerçekten isâbet etmişse namazı sahih olur; fakat isâbet etmemişse namazı sahih olmaz. Gözleri görmeyenin durumu da böyledir.
Kıble konusunda güvenilir bir kimsenin sözü, insanın kendi kanaatine uymasa bile, onu tutmak gerekir. Çünkü haber verme, araştırmadan daha kuvvetlidir. Kıble yönünden şüpheye düşen kimse, araştırma yaptığı halde “kanaatına aykırı” bir tarafa yönelerek namazını kılsa sahih olmaz. Bu durumda kıbleye isabet etmiş bile olsa, namazını iade etmesi gerekir.
Bir gemi içinde namaz kılan kimse gücü yetiyorsa kıbleye doğru kılar; istediği tarafa doğru kılamaz. Gemi her döndükçe, onun da kıbleye doğru dönmesi gerekir.
(Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük İslâm İlmihâli, s.108-111)
[09.10.2022 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Merhameti
Resûl-i Ekrem, Müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nâfile ibadetleri onların da coşkuyla ifa ettiğini görünce bunların farz kılınabileceğini ve sonuçta Müslümanların zor durumda kalacağını düşünerek bu tür ibadetleri yapmaktan vazgeçerdi. (Buhârî, Teheccüd, 5) Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterirdi; onları kucaklayıp öper, bağrına basardı. (Buhârî, Cenâiz, 32)
Duada bulunması için kucağına verilen bebeklerin üstünü kirletmesini önemsemez. (Buhârî, Vuđû, 59), kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı. (Buhârî, Śalât, 106) Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı çabuk kıldırırdı. (Buhârî, Eźân, 65) Kadınların hiçbir şekilde incitilmesini istemezdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, Müslümanların sıkıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/128)
[09.10.2022 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: El-Mümtehine Süresi 1,2,3. Ayetler
1: Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri yakın dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin! Siz onlara safça sevgi gösterisinde bulunuyorsunuz. Oysa onlar size gelen gerçeği inkâr etmiş ve sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer siz gerçekten benim yolumda cihâd etmek ve rızâmı kazanmak maksadıyla yurdunuzu terk edip çıktıysanız, kâfirlere nasıl sevgi gösterip sır verebilirsiniz? Gerçek şu ki, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben çok iyi bilmekteyim. Bundan böyle içinizden kim onlara sevgi besler ve sır verirse, kesinlikle dümdüz yoldan sapmış olur!
2: Eğer onlar sizi ele geçirecek olsalar, size karşı acımasız bir düşman kesilirler, ellerini ve dillerini size fenâlık yapmak için uzatırlar ve sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı cân ü gönülden isterler.
3: Kıyâmet günü ne yakınlarınızın size faydası olacaktır, ne de çocuklarınızın. Çünkü Allah o gün aranızı ayıracaktır. Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir.
Âyet-i kerîmelerin iniş sebebi olarak şu dikkat çekici hâdise nakledilir:
Resûlullah (s.a.s.), müşriklerin Hudeybiye anlaşmasının maddelerini bozmaları ve diğer tamamlayıcı şartların oluşmaya başlaması üzerine Mekke’yi fethetme hazırlıklarına başlamıştı. Fakat bunu son derece gizli tutuyor, niyetini kimseye açmıyordu. Ashâb-ı kirâmdan birkaç kişi haricinde bunu kimseye hissettirmemişti. Efendimiz (s.a.s.) ile beraber işin farkında olan ashâb-ı kirâm (r.a.), bu gizliliğe riâyet ederken, her nasılsa durumdan haberdar olan Bedir gâzîlerinden Hâtıb b. Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bunu bir kadınla da göndermişti. Allah Teâlâ Peygamberimiz (s.a.s.)’e durumu bildirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdâd (r.a.)’ı çağırdı. Kadının tam bulunduğu yeri haber vererek onu yakalayıp getirmelerini istedi. Kadın, Resûlullah (s.a.s.)’in işaret buyurduğu yerde yakalandı. Üzerindeki mektup alınıp Resûlullah’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:
“Ey Kureyş! Allah’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah üzerinize tek başına da gelse Allah, O’nu size gâlip kılacak, va’dini yerine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 278)
Aslında bu ifadeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp: “Ey Hâtıb! Bunu niçin yaptın?” diye sordu. Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:
“–Yâ Resûlallah! Yanınızda bulunan muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koruyacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnettarlık kazanarak, âilemi, çoluk çocuğumu korumak istedim. Yoksa vAllahi ben onların câsusu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. müslüman olduktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallahi benim Allah ve Rasûlü’ne olan imanım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi. Bunun üzerine merhamet ummânı Efendimiz (s.a.s.):
“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti” buyurdu ve onu affetti.
Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hz. Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir savaşına katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:
“−Ama o Bedir seferine katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri bağışladım!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 161)
Fa
[09.10.2022 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî
Ebû Muhammed el-Haccâc b. Yûsuf b. el-Hakem es-Sekafî (ö. 95/714) Zalim lakabıyla meşhur. Emevî valisi.
41 (661) yılında Tâifte doğdu. Babası Yûsuf b. Hakem, annesi Küfe Valisi Mugîre b. Şu'be'nin eski karısı Fâria bint Hemmâm'dır. Anne ve baba tarafından Sakif kabilesinin Ahlâf koluna mensuptur. Emevîler'e sadakatle bağlı olduğundan 'Küleyb' (köpek yavrusu) lakabıyla da tanınır.
Okuma yazma bildiği, küçük yaşlarda Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlediği ve Tâif’ten ayrılıncaya kadar babasının yanında kardeşiyle birlikte çocuklara Kur'an öğrettiği rivayet edilir.
Muâviye b. Ebû Süfyân'ın iktidarı ele geçirdiği yıllarda dünyaya gelen Haccâc onun saltanatı döneminde yetişti. Mensup olduğu Sakif kabilesiyle Ümeyyeoğulları (Emevîler) arasında Câhiliye dönemine kadar uzanan dostça ilişkiler bulunuyordu. Emevîler'e muhalif olan Abdullah b. Zübeyr Hicaz'da halifeliğini İlân edince Ümeyyeoğulları ile Sakîfliler bölgeden ayrılmaya başladılar. Haccâc babasıyla birlikte muhtemelen bu dönemde Tâif'ten Dımaşk'a göç etti. Emevî saltanatı II. Muâviye'nin çok kısa süren halifeliğinin ardından yıkılmak üzere iken ailenin bütün mensupları ve Sakifliler'in ileri gelenleri Câbiye'de toplanarak halifeliğe kimin getirileceğini ve ona kimin halef olacağını tartıştılar. Yûsuf b. Hakem ile oğlu Haccâc'ın da katıldığı bu toplantı sonunda özellikle Sakifli Ubeydullah b. Ziyâd'ın teşviki ve bazı Emevîler'in desteğiyle Emevî iktidarında kan değişimi sağlanarak Ümeyyeoğullarının büyüğü Mervân b. Hakem'e biat edildi. Emevîler'in yeniden ülkeyi kontrol altına almaları önemli ölçüde, aralarında Haccâc ve babasının da bulunduğu Sakifliler'in Emevîler'e verdikleri bu destek sayesinde gerçekleşti. Böylece iktidara gelen Mervân, Mısır'da oturan Sakifliler'in de desteğini kazanmak için Yûsuf b. Hakem ve Haccâc'la birlikte oraya gitti. Mısır'ın kontrol altına alınmasından sonra da onları muhalefetin merkezi durumundaki Hicaz'a gönderdiği orduya dahil etti. Bu ordu Abdullah b. Zübeyr'e bağlı kuvvetler tarafından kılıçtan geçirildi. Haccâc ve babası canlarını zor kurtardılar.
Haccâc, Mervân'ın ölümünden sonra halife olan oğlu Abdülmelik tarafından Abdullah b. Zübeyr'in kardeşi ve Basra Valisi Mus'ab b. Zübeyr'e karşı düzenlenen sefere artçı birlikleri kumandanı olarak tayin edildi. Haccâc'ın Emevî devlet hayatında etkin bir şekilde rol alması bu olaydan itibaren başlar. Mus'ab'ın ortadan kaldırılmasından sonra (691) Haccâc, İbn Zübeyr'le mücadele için Hicaz'a gönderilen 2000 kişilik ordunun başına getirildi. Karargâhını doğum yeri olan Tâifte kuran Haccâc Mekke'ye giden yolları keserek şehre gıda sevkiyatını engelledi; ayrıca gönderdiği küçük müfrezeler zaman zaman Arafat dağına kadar sokularak taciz hareketlerinde bulundular. Üç ay sonra istediği 5000 kişilik yardım kuvvetinin gelmesi ve Mekke'yi kuşatma izninin verilmesi üzerine şehri kuşattı ve mancınıklarla taşa tuttu. Altı buçuk aydan fazla süren kuşatma sonucunda şehirde yaşanan büyük açlık İbn Zübeyr'in adamları arasında çözülmeye sebep oldu. İbn Zübeyr de yaptığı bir huruç hareketi sırasında öldürüldü. (1 Ekim 692; daha genîş bilgi için bk. Abdullah B. Zübeyr B. Avvâm) Böylece Hicaz, İrak ve Mısır'da dokuz yıl hüküm süren ve Emevî Devleti'ne zor günler yaşatan Abdullah b. Zübeyr'in hilâfetine son verilmiş oldu. Haccâc gösterdiği bu başarıdan sonra Hicaz, Yemen ve Yemâme valiliğine getirildi. Üç yıl bu görevde kaldıktan sonra Halife Abdülmelik'in kardeşi Bişr b. Mervân'ın ölümü üzerine (691) stratejik önemi yanında isyan merkezi haline gelen Irak'a vali tayin edildi. Burada Emevîler'e karşı isyan halinde olan Haricîler küçük askerî birlikleriyle Emevî ordularını mağlûp ediyorlar, Hz. Ali taraftarları da yöneticileri uğraştırıyorlardı. Haccâc, Irak'ı çok sert tedbirler alarak idare etti. Onun, seleflerinden Ziyâd b. Ebîh'in tutumundan daha sert olan bu tavrını, Kûfe'ye girdiği zaman besmelesiz okuduğu, Arap edebiyatında önemli bir yeri bulunan meşhur hutbesinde görmek mümkündür.(Bu hutbesi ve diğer hitabeleri için bk. Ahmed Zekî Safvet, Cemheretü hufabi'l Arabi, II. 287-300)
Irak'ta Emevîler'e muhalif olan her hareketi kanlı bir şekilde bastıran Haccâc'ın bu çok sert yönetiminden kaçanlar ya silâha sarılıp muhalif hareketlere katılıyor ya da Hicaz Valisi Ömer b. Abdülazîz'e sığınıyorlardı. Bu durum, daha sonra Haccâc'ın Ömer b. Abdülazîz ile sürtüşmesine ve Ömer b. Abdülazîz'in Medine valiliğinden azledilmesine sebep olmuştur. Haccâc, 697 yılında yetkileri daha da arttırılarak bütün doğu illerinin valiliğine tayin edildi. Onun valiliği sırasında Hâricîler'in İran'daki. Mutarrif b. Mugire'nin Medâin'deki, Şebîb b. Yezîd'in Musul'daki ve Abdurrahman b. Muhammed b. Eş'as'ın Horasan'daki isyanları bastırıldı.
Yirmi yıllık Irak ve doğu illeri valiliği sırasında Haccâc'ın karşılaştığı en ciddi problem, İbnü'l-Eş'as'ın kendisine ve Emevî Devleti'ne karşı başlattığı isyandır. Haccâc bir Emevî ordusunun Horasan bölgesinde Türkler tarafından kılıçtan geçirilmesi üzerine özellikle Emevîler'e muhalif kimselerden teşkil ettiği ve Tavus adını verdiği 20.000 kişilik bir orduyu Türklerle savaşmak üzere yola çıkardı (699). Amacı, Türkler'den İntikam almanın yanı sıra rejim karşıtı Iraklılar'ı iç politikadan uzaklaştırmaktı. Ancak kendisinden nefret eden ordu kumandanı İbnü'l-Eş'as ve emrindeki ileri gelen askerlerle arasında anlaşmazlık çıktı. İbnü'l-Eş'as, Haccâc'ın kendisini görevden almak istemesi üzerine isyan etti. Irak ve Horasan'daki bazı şehirleri ele geçirerek buralara yönetici tayin etti. Haccâc'a ve Emevî Devleti'ne çok zor anlar yaşatan İbnü'l-Eş'as, 701 yılında Deyrülcemâcim ve Meskîn'de üst üste iki büyük bozguna uğratıldı ve daha sonra sığındığı yerde Haccâc'ın adamlarına teslim edildi. İbnü'l-Eş'as'ın Haccâc'ın elinde ölmek yerine intihar etmeyi tercih ettiği rivayet edilir.
Bütün gücünü Emevî saltanatının ayakta kalması için harcayan Haccâc, yirmi beş yılı aşkın bir mücadeleden sonra Küfe ile Basra arasındaki kendi kurduğu Vâsıt şehrinde öldü.(Ramazan 95 / Haziran 714) Mezarının tahrip edilmesi ihtimaline karşı sapa bir yere gömülerek üzerinden akarsu geçirildi. Haccâc'ın elinden tutanlar ve onu destekleyenler Emevîler'in Mervânî koludur. Bu sebeple Emevîler'e daima sadık kalmış, Hz. Ali soyundan olan hanımını Abdülmelik b. Mervân'ın emriyle boşadığı için kendisine 'nasibi' (Ehl-i beyte muhalif) denilmiştir.
Haccâc, Emevîler'in muhaliflerine karşı çok sert ve acımasız davranmış, aralarında Enes b. Mâlik'in de bulunduğu pek çok kişiye zulmetmiş, meşhur muhaddis ve müfessir Saîd b. Cübeyr dahil binlerce kişiyi öldürtmüş, kendisine yeminle biat ettirmiş, yeminlerinden dönenlere mürted muamelesi uygulamış, Müslüman oldukları halde mevâlîden haraç ve cizye almıştır. Esma bint Ebû Bekir es-Sıddîk, oğlu Abdullah b. Zübeyr'in öldürülmesinden sonra yanına gelen Haccâc'a. 'Resûl-i Ekrem Sakiften bir yalancının, bir de bozguncunun çıkacağını haber vermişti; gördük ki yalancı Muhtar es-Sekafi imiş, bozguncu da sensin' demiştir. (Müslim, 'Fezâ'ilü's-sahâbe', 229; Tirmizî, 'Fiten', 44)
Haccâc, Saîd b. Cübeyr'i öldürttükten birkaç ay sonra kendi ölümünü isteyecek kadar büyük ruhî sıkıntılara mâruz kalmış, sonunda dayanılmaz mide ağrıları ve elem içinde ölmüştür. Ölüm haberini alan âlimler ona rahmet dilememişler; Hasan-ı Basrî, 'Allahım, onu ortadan kaldırdığın gibi sünnetini de kaldır' diye dua etmiş, Ömer b. Abdülazîz şükür secdesine gitmiş ve İbrahim en-Nehaî sevincinden ağlamıştır.
Öte yandan kaynaklarda onun Kur'an ehline çok cömert davrandığı, mala mülke düşkün olmadığı, öldüğünde sadece bir kılıç, bir at eyeri, bir mushaf, bir rahle ve 300 dirhem para bıraktığı kaydedilmektedir.
Haccâc'ın Abdülmelik b. Mervân'ın muvafakatiyle yaptığı işler arasında Arapça'nın resmî muamelelerdeki kullanımının yaygınlaştırılması, Irak'ta Farsça tutulmuş divan defterlerinin Arapça'ya çevrilmesi ve Arap para sistemine geçilmesi başta gelir. Haccâc, o güne kadar Bizans ve Sâsânî sikkesi şeklinde basılan paraların üzerine 'bismillâh el-Haccâc', bazılarına da 'Allâhu ahad, Allâhüs-samed' ibarelerini yazdırdı. Bu işin başına Sümeyr adlı bir Yahudiyi getirmesinden dolayı Sümeyriyye diye anılan sikkelerin üzerindeki bu ifadeleri ulemâ hoş karşılamamış ve sikkelere 'ed-derâhimü'l-mekrûhe' adını vererek tepkisini göstermiştir. Ancak bu paralar tedavülde kalmış ve Emevî ekonomisinin istikrara kavuşmasına yardım etmiştir.
Haccâc, Aşağı Fırat ve Dicle bölgesindeki toprakları sulayan kanallara büyük önem vermiş, eskileri tamir ettirirken ayrıca yenilerini açtırmış, bataklıkları kurutarak tarım arazisi haline getirip buralara, Umman'dan çağırdığı çiftçiliği iyi bilen bazı Ezd kabilesi mensuplarından öğrendiği en çok verim alınabilecek bitkileri ektirmiş ve tarımda üretimi arttırmak için köylerden şehirlere göçü önlemiştir. Hububat alım satımında tek tip ölçü (es-sâu'l-Haccâciyye) kullanılmasını sağlamış, posta teşkilâtına da çekidüzen vermiştir.
Haccâc'ı zalim, cebbar ve kan dökücü gibi sıfatlarla zemmeden Zehebî, onun Kur'an'a çok hürmet ettiğini,(A'lâmü'n-nübelâ, IV, 343) Sicistânî ise hafızları toplayarak Kur'an'ın harfleriyle ilgili çeşitli çalışmalar yaptırdığını, ayrıca muhtelif sûrelerde geçen on bir kelimenin imlâsını belirli bir kıraate göre tesbit ettirdiğini ve kendisinin de her gece Kur'ân-ı Kerîm okuduğunu söyler.(İbn Ebû Dâvûd s. 49-50, 117-120) Haccâc'ın, Ziyâd b. Ebîh'in Irak valiliği döneminde başlatılan Kur'an'ın harekelenmesi ve noktalanması işini sürdürdüğü ve bunun için Nasr b. Âsım'ı görevlendirdiği bilinmektedir. Aynı zamanda ünlü bir hatip olan Haccâc'ın çok fasih ve beliğ bir dili vardı; Irak'a vali tayin edildiğinde okuduğu hutbe Arap edebiyatının örnek metinleri arasında yer alır.
Buhari Haccac-ı Zalimden hadis rivayet etmemiştir.
[10.10.2022 20:59] Ömer Tarık Yılmaz: DENİZDEKİ GEMİLERDE DAHİ
ALLÂH (C.C.)’U BULMAK
Gemilerin denizlerde akıp gitmesi ile Allâh (c.c.)’un varlığına şu bakımlardan delil getirilir:
“Her ne kadar gemiler, insanların yapmış oldukları şeyler ise de, bu gemileri yapma imkânı veren, âletleri, vasıtaları yaratan Allâh (c.c.)’dur. Eğer Allâh (c.c.) bu şeyleri insanlar için yaratmamış olsaydı, bu mümkün olmazdı. Gemileri hareket ettirmek için muayyen rüzgârlar olmasaydı, gemilerle sağlanacak olan fayda tam olmazdı. Bu gemileri yapan kimselerin kalblerini Allâh (c.c.) takviye etmiş olmasaydı, maksat tam hasıl olmazdı. Böylece Cenâb-ı Hâkk o gemileri bu yönlerden, kulları için bir maslahât ve onların fayda ve ticâretleri için bir vasıta kılmıştır.
Allâhü Teâlâ, âlemin her tarafına muayyen özellikler vermiş ve hepsini böylece birbirine muhtaç kılmıştır. Böylece bu, onların yapmış oldukları seferler sırasında bu tür tehlikelere atılmaya sevk eden bir sebep olmuştur. Cenâb-ı Hâkk, âlemin her köşesine muayyen bir özellik vermeseydi ve bunların hepsini birbirine muhtaç kılmasaydı, o insanlar bu gemileri yapmazlardı. Böylece gemici taşıdığı şeyden kâr elde etmek suretiyle, bu malların kendisine getirildiği kimse de, bizzat bu mallardan istifâde etmiş olur. Allâh (c.c.), coştuğu zaman denizin gücüne rağmen rüzgârları göndererek dalgaları harekete geçirip, suyunu da altüst ettiği zaman oradaki dehşetin büyüklüğüne rağmen, denizi yük taşımak için uygun hale getirmiştir. Büyük nehirler, sürekli denizlere akmasına rağmen denizler ne fazlalaşır, ne de eksilir. Böylece buraya dökülen suların keyfiyyetini ancak Allâhü Teâlâ bilir. Cenâb-ı Hâkk, gemileri denizde bulunan büyük hayvanlardan kurtarıp kurtuluş sahiline ulaştırır.”
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.4, s.167)
[10.10.2022 20:59] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi
PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÇOCUKLUĞU (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi)
Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi.
Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.
[10.10.2022 20:59] Ömer Tarık Yılmaz: Mâide Süresi 44-47. Ayetler
44- İçinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan Tevrat’ı şüphesiz biz indirdik. Allah’a teslim olmuş peygamberler, müçtehitler ve diğer âlimler yahudilere ait dâvalarda onunla hüküm verirlerdi. Çünkü hepsi de Allah’ın kitâbını korumakla vazîfelendirilmişlerdi ve onun hak kitap olduğuna şâhit idiler. Öyleyse siz insanlardan korkmayın da yalnız benden korkun. Âyetlerimi azıcık bir dünya menfaati karşılığında satmayın! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir.
45- Biz Tevrat’ta onlara şunu farz kılmıştık: “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş karşılıktır; yaralamalar da böyle kısas yapılacaktır.” Fakat kim kısas hakkını bağışlarsa bu, onun günahları için bir kefâret olur. Her kim de Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir.
46- Daha sonra, o peygamberlerin izleri üzere Meryem oğlu İsa’yı, kendinden önce indirilen Tevrat’ın hükümlerini doğrulayıcı olarak gönderdik. Ona da içinde doğru yolu gösteren ve gerçekleri aydınlatan âyetler bulunan İncil’i, kendisinden önceki Tevrat’ı tasdik etmek üzere ve takvâ sahiplerine bir yol gösterici ve öğüt olarak verdik.
47- İncil ehli de, Allah’ın orada indirdiği ile hükmetsin! Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fâsıkların tâ kendileridir.
Açıklama;
Tevrât, Hz. Mûsâ’ya indirilen Allah kelâmıdır. Geçerli olduğu süre içerisinde insanları doğru yola çağıran ve onların yollarını aydınlatan bir rehber kitaptır. Hz. Mûsâ ve Hz. Hârûn’dan başlayarak, Hz. İsa dâhil olmak üzere bütün peygamberler, yahudiler arasındaki meselelerin çözümünde onunla hükmetmişlerdir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, bu surenin 41-43. âyetlerinde geçtiği üzere yahudiler arasında Tevrat’la hükmetmiştir. Dolayısıyla bahsedilen peygamberlere, Peygamberimiz de dâhildir. Peygamberlerden başka yahudilerin اَلرَّبَّانِيُّونَ (rabbaniyyûn) denilen “dini ilimlerle, hususiyle Tevrat’la meşgul olan, insanlara doğru bilgi ve inancı öğreten, kendilerini Allah’a adamış müçtehid âlimleri, fakihleri” ve yine اَلْاَحْبَارُ (ahbâr) denilen ve bizdeki müftüler mukâbilinde olan “dini ilimleri bilen ve öğreten din âlimleri” de Tevrat’la hükmetmişlerdir. Bunlar aynı zamanda Allah’ın kitabını tahrif edilmekten ve değiştirilmekten korumakla vazifeli olmuşlar, onun doğruluğuna şâhitlik yapmışlar ve üzerinde gözcü olmuşlardır. Allah’ın kitabını korumak ise:
› Onun tahrif ve tebdil edilmesini, değiştirilmesini, yanlış anlaşılmasını, belli kaidelere bağlı kalmadan tefsir edilmesini önlemekle;
› Metnini yazmak ve ezberlemekle,
› Mânasını ve hükmünü öğrenmekle,
› Emir ve nehiyleri istikâmetinde amel etmekle ve
› Onu başkalarına öğretmekle olur. Bunları başarabilmek için bir takım zorlukları göğüslemek, Allah’tan başka kimseden korkmamak ve dünyevi menfaatler karşısında eğilmemek, Allah’ın hükmünü her şeyin fevkinde görmek lâzımdır.
44 ve bundan sonraki 45 ve 47. âyetlerde Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler sırasıyla “kâfirler”, “zâlimler” ve “fâsıklar” olarak vasıflandırılmışlardır:
Kâfirler, Allah’ın hükümlerini inkâr ettikleri, kabul etmedikleri veya hafife aldıkları için onunla hükmetmeyenlerdir. Zâlimler, Allah’ın hükümlerine inandıkları halde onunla hükmetmeyenlerdir. Çünkü Allah’ın hükmü adâleti, onun zıddı zulmü temsil eder ve onunla hükmetmeyenler de zâlim olur. Fâsıklar, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemek suretiyle O’nun emrinden çıkanlardır. Görüldüğü üzere küfür, zulüm ve fısk, ilâhî hükmü çiğnemenin birer neticesidir. İlahi hükmün tatbik edilmediği yerlerde bu üç günahtan birinde
[10.10.2022 20:59] Ömer Tarık Yılmaz: Kudüs
İslam'ın kutsal kentlerinden Beytü'l-Makdis, Mukaddes, el-Kuds ve Kuds-i Şerif gibi adlarla da anılır. İbranice'de Yeruşalim adıyla bilinir. Müslümanlar gibi Yahudiler ve Hristiyanlarca da kutsal sayılır.
Kudüs, bugün Siyonist İsrail tarafından işgal edilmiş durumda bulunan Filistin topraklarının ortalarında, Lut gölünün yaklaşık yirmidört km. batısında, Ak Denizden yaklaşık elli kın.-içerde, denizle Şeria ırmağı arasında yer alır. Eski Kent olarak anıları asıl Kudüs, kenarları yaklaşık bir km uzunluğundaki kare biçiminde surlarla çevrilidir. İkisi kapanmış durumda yedi kapısı bulunan Eski Kent, Kuzeydeki Şam kapısı ile batıdaki Yafa kapısından başlayarak merkezde kesişen iki ana cadde ile dört bölüme ayrılır. Kuzey doğudaki bölüm Müslüman, kuzey batıdaki bölüm Hristiyan, Güney doğudaki bölüm Yahudi ve Güney batıdaki bölüm Ermeni mahallesi durumundadır.
Kudüs'e kutsallık veren yapılar Haremu'ş-Şerif içinde yeralır. Kentten duvarlarla ayrılan Haremu'ş-Şerif'te ünlü Mescidu'l-Aksa ve Kubbetü's-Sahra bulunmaktadır. Mescidu'l-Aksa, uzun süre Müslümanların kıblesi olan, Hz. Süleyman tarafından yapılmış Beytu'l-Makdis'in yerinde yükselir. Hz. Peygamber (s.a.s)'in Mirac sırasında uğrak yeri olan bu mekanının hemen yakınında da bazı kutsal emanetlerin korunduğu Kubbetü's-Sahra vardır. Mescidü'l Aksa'nın doğusunda ikinci Mabet'ten kalan duvarın bir bölümünü oluşturan Ağlama Duvarı, Yahudilerin en kutsal mekanıdır. Hz. İsa'nın çarmıha gerildiği sanılan yerle Hz. Meryem'in mezarının bulunduğu yerde yapılan kiliseler de Kudüs'ü Hristiyanlar gözünde kutsallaştırmakta, bir ziyaret mahalli durumuna getirmektedir.
İskender'in İssos'ta kazandığı zaferden (M.Ö.333) sonra Kudüs ilk kez Batı siyasetinde önem kazandı. İskender'in ölümü üzerine Kudüs Ptolemaisos l.Soter'in payına düştü. (M.Ö) 198)'de ise I. Selevkos Nikator'un soyundan gelen hanedanın eline geçti.
Bu dönemde Yunan etkisinin güçlenmesi ve Selevkos kralı Antiokhos IV. Epiphanes'in Beytu'l-Makdise saldır-ması M.Ö.108 Kudüslülerin ayaklanmasına neden oldu. M.Ö.167 Ayaklanma sonunda Selevkoslar kovuldu ve Hasmon hanedanı kuruldu.
M.Ö. 63'te Roma kralı Pompeus Kudüs'ü ele geçirdi. Yahudi ulusçuluğu ile Roma arasındaki çatışma Büyük Herodes'in ustaca politikalarıyla engellendi. M.Ö. 40'ta Roma Senatosu kendini Celile valisi ilan etmiş olan Herodes'i Yahuda kralı yaptı. Herodes'in 36 yıllık krallığı sırasında Kudüs büyük bir gelişme gösterdi ve genişledi. Romalılar Herodes'i oğlu Arkhelaos'u krallıktan indirdiler ve yerine bir vali atadılar. Kudüs'ün beşinci Romalı valisi Pontius Pilatus Hz. İsa'yı mahkum eden kararı onaylamasıyla tanındı.
M.S. 66'da Yahudiler Roma'ya karşı ayaklandılar. 70'te Romalılar kente girerek Beytü'l-Makdis'le birlikte her yeri yaktılar. Kent 130'da bir ölçüde yeniden iskan edildi. Yahudiler 132-135 arasında Roma'ya karşı yeniden ayaklandılar. Kanlı biçimde bastırılan bu ayaklanma sırasında Yahudiler toplu biçimde katledildi, hayatta kalanlar ise dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı. Hadrianus burada Roma tarzında bir kent oluşturmaya girişti. Onun uyguladığı planın ana çizgileri 20. yüzyıla kadar ulaştı.
Constantinus 313'te Hristiyanlığı resmen tanıdı. Constantinus'u annesi Azize Helena'nın 326'da Kudüs'e giderek Gerçek Haç'ı bulması, başta Kamâme kilisesi olmak üzere birçok ünlü kilisenin yapılmasına neden oldu ve böylece kent Hristiyanlığın kutsal merkezi olarak geliştiği yeni bir döneme girdi. Bu dönem 614'te Sasani istilasında Kudüslülerin kılıçtan geçirilmesi ve kiliselerin yıkılmasıyla sona erdi.
Eski Kent'in en göze çarpan yapısı
Kanuni Sultan Süleyman'ın 1538-1540 yılları arasında Haçlılar dönemine ait sur kalıntıları üzerine yaptırdığı Eski Kent surlarıdır. Geçmişi yer yer Bizans, Herodes, hatta Hasmon dönemlerine kadar uzanan surların yüksekliği yaklaşık oniki, kalınlığı bir metredir. Kentin sokakları, ana caddeler dışında genellikle dar ve dolambaçlıdır. Taştan yapılan evlerinin odaları, zemininde genellikle bir sarnıç bulunan merkezi bir avluya açılır. Kent, çeşitli üsluplardaki cami, sinagog, kilise ve sivil yapılarıyla mimari açıdan tam bir mozaik görünümündedir.
Beş bin yılı aşan tarihiyle dünyanın en eski kentlerinden birisi olan Kudüs'ün ve ilk Mısırlı hükümdarlarının adlarına M.Ö. 19-18. yüzyıl Mısır metinlerinde ve M.Ö.14. yüzyıldan kalan Amarna Mektupları'nda rastlanmaktadır. Bu metinlerdeki bilgilere göre kentin adının ilk biçimi Urusalim'dir ve bunun 'Allah'ın kurduğu (yer)' anlamına geldiği tahmin edilmektedir.
Tarihi verilerden izlenebildiği kadarıyla Yabusiler denilen karışık bir halkın yaşadığı Kudüs'ü M.Ö. 1000 dolaylarında Hz. Davud ele geçirerek kırallığının başkenti yaptı. Oğlu Hz. Süleyman Kudüs'ü genişleterek Beytü'l Makdis adıyla ünlü Birinci Mabed'i inşa ettirdi. Böylece Kudüs o dönem İslâm'mm merkezi oldu. M.Ö.922'de Mısır firavunu I. Şesonk, M.0.850'de Filistinlilerle Araplar, M.Ö. 786'da İsrailli Yaoş kentini yağmaladılar. Hizkiya kenti surlarla çevirdi ve Gihon Kaynağından su getirmek için yer altından bir kanal açtırdı. M.Ö.701'de Asurlu Sinahheriba kenti haraca bağladı. M.Ö.614'te Kudüs kralı Babil'e sürgün edildi ve kent yağmalandı. M.Ö.586'da Nabukadnezar Beytü'l Makdisi ve kenti tümüyle yaktı ve Yahudileri Babil'e sürdü. Sürgünü II. Kyros M.Ö. 538'de sona erdirdi. Kudüs'e dönen Yahudiler M.Ö. 515'te Beytü'l-Makdis'i ikinci adıyla yeniden inşa ettiler. M.Ö. yaklaşık 444'te Nehemya'nın kent surlarını yeniden yaptırmasıyla Kudüs'ün konumu güç kazandı.
Kudüs, Hz. Ömer döneminde müslümanlarca fethedildi (638). Ünlü Beytü'l Makdis'in yerinde Mescid-i Aksa diye bilinen mescid yapıldı. Emevilerden Abdülmelik bin Mervan, Mescid-i Aksa'yı genişleterek bazı kutsal emanetlerin de korunduğu ünlü Kubbetü's Sahra'yı inşa ettirdi. Kent, 969'da Fatımilerin eline geçti. Halife Hakim 1010'da Kudüs'teki tüm kiliselerin yıkılmasını emretti. Haçlılar 1099'da kenti istila ederek burada Kudüs Krallığını kurdular. Müslümanların kente girmelerini yasaklayan Kudüs Krallığı 1187'de Salahaddin Eyyubi tarafından yıkıldı. 13. yüzyılın ortalarında Yahudiler yeniden Küdüs'e dönerek kendi mahallelerini kurdular. 1517'de Yavuz Selim'in fethiyle Kudüs'ün 400 yıl süren Osmanlı dönemi başladı. Kanuni döneminde büyük bir gelişme gösteren kentte yeni surlar, medreseler, imarethaneler yapıldı. Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın oğlu İbrahim Paşa Kudüs'ü 1831'de ele geçirdi ise de Osmanlılar 1840'ta geri aldılar. Kudüs'ün Siyonistlerce işgali süreci 19. yüzyılın sonlarında başladı. Dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan Yahudiler 19. yüzyıl başlarında kurulan Siyonist örgütlerce Filistin topraklarına göçe teşvik edildiler. Rusya'da yaşayan bazı Yahudilerin göçmesiyle Filistin'de ilk Yahudi yerleşme bölgesi kuruldu (1882). 1905'te Rusya'daki ihtilal hareketleri nedeniyle ortaya çıkan ağır baskılardan kaçan Yahudilerin de Filistin'e göçmesi üzerine buradaki Yahudi nüfusu 90 bine ulaştı. Bu sayı 1925'te 110, Hitler'in Almanya'da iktidarı ele geçirmesiyle Almanya'dan yapılan göçlerle 1939'da 450 bini buldu. 1917'de Kudüs ve Filistin topraklarını işgal ederek 1948'e kadar ellerinde tutan İngilizler, Yahudilerin yerleşmelerine büyük kolaylıklar sağladılar. Bu sıralarda İngiltere ve ABD desteğini arkasına alan Siyonist terör örgütleri Filistin'in müslüman halkına karşı terör ve katliam hareketine başladılar. Uluslararası alanda yaptıkları çalışmalar sonunda 1947'de BM'den Filistin'de bir Arap-Yahudi devleti kurulması yönünde bir karar çıkartan Siyonistler, İngilizlerin bölgeyi boşaltmaları üzerine Filistin topraklarının büyük bir bölümü ile Kudüs'ün yarısını işgal ederek İsrail devletinin kurulduğunu ilan ettiler (1948). Haziran 1967'deki Altı Gün Savaşı'nın ardından İsrail Kudüs'ün tamamını işgal etti ve burasının 'sonsuz ve bölünmez' başkentleri olduğunu açıkladılar.
Allah'ın Kur'an'da çevresini mübarek kıldığını açıkladığı ve son Peygamber'i Hz. Muhammed'i âyetlerini göstermek üzere İsra gecesinde götürdüğü (el-İsra, 17/1) kutsal Kudüs, bugün de Siyonizm'in işgali altındadır. Siyonist örgütlerin yürüttükleri terör ve katliam hareketleriyle Siyonist devleti kuran Yahudiler, o günden bu yana yürüttükleri soykırım ve zulüm politikalarıyla sayısız müslümanın hayatına son vermekle kalmayarak bir milyonu aşkın müslümanın yurtsuz kalmasına neden oldular. Hz. Peygamber (s.a.s)'in ifadesiyle 'Allah'ın takdis ettiği' toprakların bu şekilde işgal edilmesi, hiç şüphesiz tüm müslümanları duurmlarına göre meddi ve menevi sorumluluk altında bulundurmaktadır. Bu konuda islam ülkelerinin yöneticilerinin adil ve kalıcı bir çözüm bulması için geyrat göstermesi gerekir.
[10.10.2022 21:00] Ömer Tarık Yılmaz: İstismardan Kaçınmak
Dini şahsi çıkarlarına alet etmek, dindar kesimin mukaddes değerlerini sömürmek, rant ve çıkar gruplarının daima iştahını kabartmış ve kabartmaya devam etmektedir. Çünkü din insanın en hassas noktalarından biridir.
Bize düşen, dinin ulviyetini süflî tatmin ve çıkarlarımıza teminatmış gibi göstermemek, dünyalık beklentisiyle ahiret ameli yapmaktan, yapıyor görünmekten kaçınmaktır. İmam Deylemî’nin naklettiği bir hadiste, dini dünyevî çıkarlara alet etmek, yani ahiret ameli yaparak dünyalık sağlamaya çalışmak kıyametin alametlerinden biri olarak haber verilmiştir.
Bu itibarla hayatımızın her alanında, sık sık niyetlerimizi kontrol etmeli, her işimizde Allah’ın rızasını gözetmeye gayret etmeliyiz. Niyetimizi, gayretimizi, Allah korkumuzu, dinî hassasiyetimizi kendi çıkarına kullanan kişilere de yüz vermemeliyiz.
Semerkand Takvimi
[11.10.2022 23:31] Ömer Tarık Yılmaz: Allah Tealâ’nın Sevinci
Bir hadis-i şerifte, bir kul tövbe ettiğinde Allah Tealâ’nın, yiyecek ve içeceklerini yüklediği bineğini çölde kaybetmiş bir adam çaresiz ölümü beklerken bineğini bulduğunda nasıl sevinirse o kadar sevindiği bildirilmiştir. (Buharî) Yüce Rabbimiz bizim kusurlu olduğumuzu, yanlışa düşmeye temayüllü olduğumuzu bilmektedir. Bizi böyle yaratmasında pek çok hikmet vardır. Melekler gibi yaratılmadık. İnsan isyan eder, taşkınlık yapar. Ama tövbe de eder. İşte bu nokta çok önemlidir. Tövbe ilâhi rahmetin tecellilerine yol açar.
İşlediğimiz günahların çokluğu bizi ümitsizliğe düşürmemelidir. Ne kadar günah işlersek işleyelim Allah’ın rahmeti bizim günahlarımızdan daha büyüktür. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem), günahından tövbe edenin hiç günah işlememiş gibi olacağını müjdelemiştir. (İbn Mâce)
Tövbemizin kabul edilmesinin de bazı şartları vardır. İmam Kuşeyrî (rahmetullahi aleyh) bu konuda şu üç şart saymıştır: Pişman olmak, günahı terk etmek ve günaha tekrar dönmemeye kesin karar vermek.
Semerkand Takvimi
[11.10.2022 23:31] Ömer Tarık Yılmaz: SÛRA ÜFÜRÜLMESİ
Sur; boynuz demektir. Onu duyan herkes rûhunu teslim eder. Yani rûhları da ölecektir. Ancak bu konuda Allâh (c.c.)’un ölmesini istemediği bazı rûhlar istisnâ edilecektir, istisnâ edilecek bu rûhlar, Peygamberlerin ve şehidlerin ruhları olabileceği gibi, bunlar İsrafil, Mikail, Cibril ve Melekul mevt (a.s.e.) gibi bazı meleklerin olması da muhtemeldir. Bu konuda varid olan pek çok hadis-i şerif vardır. Allâhü Teâlâ’nın bundan ne murad ettiğini kendisi daha iyi bilir. Sur nasıldır, şekil ve biçimi nasıldır? Bütün bunların bilgisi Allâh (c.c.)’un katındadır. Bu konuda aklın kesin bir bilgiye ulaşması mümkün olamayacaktır.
“Bütün göklerin ve yerin gaybını bilmek Allâh (c.c.)’a mahsustur. Kıyametin oluş işi de veya Allâh (c.c.)’un ilminde kıyâmetin geliş vakti de ancak göz kırpması gibidir yahut ondan daha süratlidir. Şüphe yok ki Allâh (c.c.) her şeye kadirdir.” (Nahl s. 77) Kıyâmet günü vukû bulan zelzelede yer sarsılır ve yıkılır, dağlar, dereler ve okyanuslar dümdüz olur. Bu konuda Kur’ân-ı Kerîm şöyle diyor: “Ey insanlar, Râbbinizden korkun. Kıyâmetin zelzelesi büyük bir şeydir. Onu gördüğünüz gün, çocuğunu emziren her anne çocuğunu unutacak, her gebe kadın karnındakini düşürecek, insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş olmuşlar gibi göreceksin. Çünkü, Allâh (c.c.)’un azâbı şiddetlidir.” (Hac s. 1-2)
“Yer, o bütün sarsıntısıyla sarsıldığı, yüklerini dışarı fırlattığı zaman, insan “buna ne oluyor” der. O gün yeryüzü haberlerini anlatacaktır. Zira, Râbbin ona vahyetmiştir. O gün insanlar, işledikleri âmeller kendilerine gösterilmek üzere bölük bölük gelirler. Kim bir zerre ağırlığınca hayır işlerse onu görür. Kim de zerre miktarı bir şer işlerse onu görür.” (Zilzâl s. 1-8)
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.239-240)
[11.10.2022 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Takvası
Böylece Medine’ye geldikten bir süre sonra maddî imkânlara kavuşan Resûl-i Ekrem malını Müslümanların ihtiyaçlarına harcar, kendisi son derece mütevazi bir hayat sürerdi. Rızkının ailesine yetecek kadar olmasını ister, canı ve malı emniyette, vücudu sıhhatte, günlük yiyeceği yanında bulunan kimseyi bahtiyar sayardı. (Buhârî, Riķāķ, 17; Tirmizî, Zühd, 34)
Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi (Buhârî, Rikāk, 17) Daha çok bir hasırın üzerinde yatar, hasırın vücudunda iz bırakması sahâbîlerini üzdüğü halde kendisi buna aldırmazdı. (Tirmizî, Zühd, 44)
[11.10.2022 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: Fâtiha Suresi - 6 . Ayet
﴾6﴿ Bizi dosdoğru yola ilet;
İnsanlar maddî ve mânevî hayatlarını düzenlerken doğrunun yanında yanlış da yapmışlar; hatalı, çıkmaz, saptırıcı yollara da yönelmişlerdir. Sapmanın ve yanılmanın baş sebebi insanın kendini yeterli sanması, bilgi ve güç almak için Allah’a yönelmeyi reddetmesidir. “Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır! Oysa (kuldaki) her şey yalnız rabbine aittir (O’na dönecektir)” (Alak 96/6-8). “Bize doğru yolu göster” duası aynı zamanda rabbin, kullarına bir irşad ve uyarısıdır; eğer insan kendine yeterli olsaydı, doğru yolu görmesi ve bulması için bir başkasına ihtiyacı olmazdı. Yaratıcı bu tâlimatı verdiğine göre kula düşen, ilâhî irşada kulak vermek, insanî bilgi ve kabiliyetlerini bu irşad doğrultusunda kullanarak her adımını doğru atması için O’nun tarafından sağlanan imkânları gerektiği gibi kullanmaktır. “Doğru yol” (sırât-ı müstakîm) İslâm’dır. Allah’ın peygamberleri ile kullarına gönderdiği dinlerin genel adı da İslâm’dır. Yaratan ile yaratılan, Allah ile kul, akıl ile vahiy, hürriyet ile cebir, haksızlık ile adalet, iyi ile kötü... ancak İslâm’da yerli yerine konmuş, doğru ilişkiler ve dengeler kurulmuş, kurulma yolları gösterilmiştir. Hadiste yer alan bir örnekle açıklanacak olursa dosdoğru bir yol, yolun iki tarafında iki duvar, duvarlarda açılmış perdeli kapılar ve yolun başında da bir çağırıcı var ve o, “Ey insanlar! Hepiniz doğru yola giriniz, dağılıp parçalanmayınız!” diye sesleniyor. Birisi perdeli kapılardan birine girmek istediğinde yukarıdan bir başka çağırıcı sesleniyor: “Sakın o perdeyi kaldırma! Kaldırırsan girer gidersin!” (Müsned, IV, 182-183; Şevkânî, I, 20). Bu örnekteki yol İslâm’dır, duvarlar Allah’ın koyduğu sınırlardır, kapılar haramlardır, yolun başındaki çağırıcı Allah’ın kitabıdır, yukarıdaki çağırıcı ve uyarıcı, her müminin kalbindeki ilâhî öğütçüdür. Böylece İslâm’da vahiy, vicdan ve akıl birlikte işletilerek doğru yol bulunmaktadır.
[11.10.2022 23:33] Ömer Tarık Yılmaz: Evtas Savaşı ve Taif Kuşatması
Müslümanlar, Huneyn’den kaçan düşmanı Evtas denilen yere kadar kovaladılar. Orada yeniden toparlanmakta olan düşmanı yakalayıp, yere serdiler ve kesin bir galibiyet elde ettiler.
Düşman bundan sonra bir daha toparlanamadı. Bu savaşta Müslümanlardan 4 kişi şehit oldu. Düşmandan 70 kişi öldürüldü.
Taif Kuşatması Nedir?
Huneyn savaşında müşriklerin başı olan Malik b. Avf kaçarak Taif kalesine sığınmıştı. Bunun üzerine İslâm ordusu Taif kalesini kuşattı. Taifliler, kalelerine kapanarak kendilerini savundular. Kuşatma bir ay kadar sürdü fakat kale sağlam olduğu için alınamadı. Müslümanlar da kuşatmayı kaldırarak geri döndüler. Taifliler daha sonra puta tapmaktan vazgeçerek müslümanlığı kabul ettiler.
Peygamberimiz, yeni müslüman olan Mekkelilere Kur’an-ı Kerimi ve İslâm dini’ni öğretmek için Muaz b. Cebel’i Mekke’de bırakarak ashabı ile birlikte Medine’ye döndüler.
[12.10.2022 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: Kulun Perdeleri
Şah-ı Nakşibend k.s. hazretlerinin halifesi Muhammed Parisa k.s. hazretleri şöyle buyuruyor: 'Allah ile kul arasında perde maddi bir şey değildir. Perdeler dış suretlerin nakışlı, süslü görüntüleridir. Dünyada görüp aldandığımız, bize güzel görünüp kalbimizi oyalayan her bir şey Allah ile kul arasında perde olur.'
Harama bakışların, gıybetçi, çirkin, bomboş sohbetlerin, menfaat elde etmek için yapılan dalkavuklukların, mihnet ve meşakkat dolu, hiçbir şeyden memnun olmayan, bir türlü tatmin ve huzur bulmayan binbir itiraz ve şikâyetlerin her birisi araya girer, meşgul eder, perdeler. İnsanın günahları, Allah’ın hiç bitmeyen feyzine mani olur, Allah’tan uzaklaşmamıza yol açar. Hâlbuki Allah Tealâ bize şah damarımızdan daha yakındır.
Ne yazık ki biz gafletimizle Allah’tan uzaklaşıyoruz. Allah yolundaki yolcuya bu perdeleri kaldırmak lazım gelir. Nasıl sabah olunca perdeleri açıyor, ışık ve temiz hava girsin diye pencereleri aralıyorsak, mümin de ilâhi feyzi çekebilmek için bu perdeleri kaldırmak zorundadır.
Semerkand Takvimi
[12.10.2022 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: DÜNYA SEVGİSİ KABİRDE AZAP SEBEBİDİR
Eğer kabir azâbının sebebi dünyaya bağlanmak ise bundan hiç kimse kurtulamaz. Çünkü kadın, evlât, mal ve yüksek bir mevkiyi herkes sever. O halde herkes kabir azâbını çekecek, bundan hiç kimse kurtulamayacak mıdır? Durum bu şekilde değildir. Öyle insanlar vardır ki, dünyadan vazgeçmiş, ondan hiçbir zevk ve rahat almaz olmuşlardır. Dünya malını önemsemeyen birçok fakir müslüman böyledir. Zenginlere gelince, onlar da ikiye ayrılırlar. Bir kısmı bu dünyayı sever ama Yüce Allâh’ı ondan da çok severler. Böyleleri için de kabir azâbı yoktur. Bu durumda olanları şöyle bir örnekle açıklayalım.
Birisinin evi ve villası vardır, bunları seviyor da. Fakat önderliği, saltanatı, sarayı ve çiftliği daha çok seviyor. Eğer padişahın emri ile ona bir şehrin valiliği verilse, o vazifeyi yapmak için sevdiği evinden veya şehrinden ayrılmakla hiç üzülmez. Çünkü tutkunluk derecesinde olan valilik sevgisi, evin ve şehrin sevgisini siler, onlardan iz bile bırakmaz. Burada olduğu gibi, Peygamber, evliyâ ve zahidlerin kalbi, kadına, evlâda, şehire veya vatana yakınlık duysa bile, Allâh (c.c.) sevgisi ve ona yakın olmasının verdiği zevk, diğerlerini siler, yok eder. Bu zevk de ölümle meydana gelir. O halde böyle kimseler kabir azâbına uğramazlar.
Bir kısım zenginler de dünyayı ve içindekileri Allâh (c.c)’dan daha fazla severler. Kalbleri dünya ile daha fazla meşgul olur. İşte bunlar azâptan kurtulamazlar. Bu tür zenginlerin miktarı daha çoktur. Böyleleri için Yüce Allâh buyuruyor ki: “Sizden cehenneme uğramayacak insan katiyyen yoktur. Bu, Râbbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür. Sonra biz, Allâh’a karşı gelmekten sakınmış olanları kurtaracağız. Kâfirleri ise toptan cehennemde bırakacağız. (Meryem s. 71-72)
(İmâm-ı Gazâlî (r.âleyh), Kimyayı Saadet, s.65-66)
[12.10.2022 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Son Sözleri
Peygamber Efendimizin vefâtına üç gün kala Cenâb-ı Hak her gün Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek Resûlü’nün hatırını sormuştu. Son gün olunca Cebrâil Aleyhisselam bu sefer yanında ölüm meleği Azrâil Aleyhisselam de bulunduğu hâlde geldi. Cebrâil Aleyhisselam:
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor! Hâlbuki o, Sen’den önce hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istememiştir! Sen’den sonra da hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir! Kendisine izin veriniz!” dedi. Ölüm meleği içeri girip Peygamber Efendimizin önünde durdu ve:
“–Yâ Resûlallâh! Yüce Allâh beni Sana gönderdi ve Sen’in her emrine itaat etmemi bana emretti! Sen istersen rûhunu alacağım! İstersen, rûhunu sana bırakacağım!” dedi. Peygamber Efendimiz:
“–Ey ölüm meleği! Sen (gerçekten) böyle yapacak mısın?” diye sordu. Azrâil Aleyhisselam:
“–Ben, emredeceğin her hususta sana itaatla emrolundum!” dedi. Cebrâil Aleyhisselam:
“–Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor!” dedi. Peygamber Efendimiz:
“–Allâh katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu, canımı al!” buyurdu. Peygamber Efendimiz, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:
“–Lâ ilâhe illallâh! Ölümün, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:
“–Ey Allâh’ım! Refik-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ (yâni yüce dost, yüce dost)!..” diye diye Rabb’ine duyduğu aşk ve iştiyâkın tezâhürü olan nice ulvî hâtıralarla dolu bir ömrü ardında bırakarak bu fânî âlemden hakîkî âleme hicret etti.
Peygamberimiz Kaç yaşında Nerede ve Hangi Tarihte Vefat Etti?
Peygamber Efendimiz; 8 Haziran 632 yılında (Hicri 11, Rebiülevvel 12) Pazartesi günü, Medine’de ve 63 yaşında vefat etti.
[12.10.2022 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hümeze Suresi
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
﴾1-2﴿ Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur.
﴾3﴿ (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.
﴾4﴿ Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.
﴾5﴿ Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?
﴾6-7﴿ Allah’ın, tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateşidir.
﴾8-9﴿ Onlar (bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar ve o vaziyette o (ateş) üzerlerine kapatılmıştır.
Hümeze Sûresi, Mekke döneminde inmiştir. Sûre, 9 âyettir. Hümeze, insanları arkadan çekiştiren, ayıplayan kimse demektir.
Hümeze Sûresi, Mushaftaki sıralamada yüz dördüncü, iniş sırasına göre otuz ikinci sûredir. Kıyâmet Sûresi’nden sonra, El-Mürselât Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir.
Hümeze Sûresi’nin Adı/Ayet Sayısı
Sûre adını 1. âyette geçen ve “arkadan çekiştirme” anlamına gelen hümeze kelimesinden almıştır.
Hümeze Sûresi’nin Konusu
Sûrede insanları küçümseme, kusur arama gibi davranışlar eleştirilmekte; servete güvenme ve onu yanlış yolda kullanmanın kişiye ne büyük zararlar getireceği anlatılmaktadır.
[12.10.2022 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Kadıİ'l-Kudat
Kadılar kadısı, başkadı, kadıların başı.
İslâm'ın, gerek Kur'ân, gerekse Hz. Peygamberin hadisleri vasıtasıyla üze rinde ehemmiyetle durduğu konulardan biri de adalettir. İnsanlar arasında adalet dağıtıcısı olarak vazife alacak olanların bu prensibe titizlikle riayet etmeleri gerektiğini birçok İslâmî emirde görmek mümkündür. Gerçekten Allah, adalete uygun davranmamızı, her türlü iş ve davranışımızda bu prensibe riayet etmemizi emreder (en-Nahl, 16/90).
İnsanlığın başlangıcından bu yana, devam edegelen anlaşmazlıkların çözülmesi ve ihtilafların ortadan kaldırılması için kurulan bir müessese vardır, buna kadılık diyoruz. Hangi isim ve şekil altında olursa olsun her toplumda bunu görmek mümkündür. Öyle ki bu teşkilâtın tarihini insanlık tarihine kadar uzatmamız mümkündür. Çünkü insan, varoluşundan itibaren kendisi ile başkaları arasında meydana gelen anlaşmazlıkları çözecek başka bir insana daima ihtiyaç hisseder olmuştur. Bu bakımdan, tarihin uzak dönemlerinden beri, insanlar arasındaki ihtilafları halleden dirayetli kimseler vardır.
İslâm gelince, anlaşmazlıklarda yargılama görevini bizzat Hz. Peygamber yürüttü. O, dinin emirlerini tebliğ ederken aynı zamanda kadılık görevini de yerine getiriyordu. Bununla beraber İslâm ümmetinin bu dönemdeki sadeliği ve sınırların dar olması sebebiyle Hz. Peygambere fazla dava intikal etmiyordu.
Fakat zamanın geçmesi ve İslâm topraklarının genişlemesi, İslâm ülkesinde de birçok anlaşmazlığın meydana gelmesine sebep oldu. Bu yüzden her büyük şehre birer kadı tayin edildiği görülmektedir. Gerek Hulefâ-i Râşidîn, gerekse Emevîler döneminde bu şekilde devam eden kadı tayinleri, Abbasîler döneminde bir merhale daha katederek kadıların bir reise bağlanması sağlandı.
Abbasî dönemi adliye teşkilâtının en önemli gelişmelerinden biri de günümüz 'Adliye Bakanlığı'na benzeyen ' Kadi' l-Kudât 'lık müessesesinin kurulmuş olmasıdır. Kadi'l-Kudât, merkezde oturup diğer kadıları tayin ederdi. Bu dönemde ilk defa bu müessesenin başına getirilen, Halîfe Harun Reşid'in kendisine büyük bir saygı duyduğu ve İmam Azam Ebû Hanîfe'nin talebesi olan Ebû Yusuf'tur. Endülüs Emevî Devleti'nde bu vazifeyi gören kimseye 'Kadi'l-Cemaa' ünvanı verilmekteydi (Hasan İbrahim Hasan-Ali İbrahim Hasan, en-Nuzum el-İslâmiyye, Kahire (ty) s. 273).
Başlangıçta her vilayete bir kadı tayin ediliyordu. Daha sonra ülke sınırları genişleyince her yere bir kadı tayin etmek ve hatta büyük şehirlere birkaç kadı birden tayin etmek icab etti. Abbasî halîfesi Harun Reşid zamanında Bağdad büyük bir şehir haline geldi. Ebû Yusuf, halîfenin kendisine son derece hürmet ettiği bir kimse olarak ilk defa (kadi'l-kudât) ünvanı ile vazifeye getirildi. Kendisine tevcih edilen bu makama büyük hizmetleri dokunan Ebû Yusuf, ilk defa bilginler (ulema) için özel bir kıyâfetin tahsis edilmesini sağladı. Ebû Yusuf'tan sonra gelen kadi'l-kudâtlar, önce Bağdad kadılarını daha sonra da bütün memleket kadılarını tayin etmeye başladılar. Gerek Abbasî dönemi, gerekse onlardan sonra gelen devletler, Abbasîlerin bu uygulamasına aynen uydular (Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, trc. Zeki Megamiz, İstanbul 1328, I, 217).
Abbasîlerden sonra kurulan diğer müslüman devletlerde de kadıların tayin ve idaresinden sorumlu bir 'kâdi'l-kudatlık' müessesesi vardı. Nitekim Memlûklularda Sultan Baybaros zamanında aynı müessesenin bulunduğunu ve başında Bedreddin es-Sincarî adında bir kimse getirildiğini biliyoruz. Bu kurum Osmanlılarda 'Kazaskerlik' şeklini almıştır (Geniş bilgi için bk. Kadı maddesi).
[13.10.2022 22:09] Ömer Tarık Yılmaz: Geçinip Gitmek
'Geçinmek' kelimesi, 'yaşamak, ömür sürmek, hayatını idame ettirmek' demek. Bu süreç, muvakkat (geçici) olması, belli bir zaman aralığında başlayıp bitmesi sebebiyle 'geçinmek'le karşılanmış. Anadolu’da yaşlılar bugün de bir tanıdıklarının vefatını, 'falanca geçinmiş' diye haber vererek, onun dünya yolculuğunu tamamladığını aktarıyor birbirine. Dolayısıyla geçinmek; ölümle biten bir yürüyüşü, bir yol almayı, bir geçip gitmeyi de ifade ediyor.
Geçim veya geçinmeye daha sonra verilen 'maişet' manası ise, yürüyebilmek için gerekli olan iaşe zaruretine işaret ediyor. Bu zaruretin sınırlarını ve maksadını da belirliyor. Yani ancak dünya üzerinden geçip gitmemize imkân sağlayacak, bu geçici yürüyüşü mümkün kılacak kadar dünya metaına, bunların maksat değil vasıta olduğunu bilerek meyletmemiz gerektiğini söylüyor bize.
Maişetin azı takatten düşürüp yürümeyi engellediği gibi, daha çoğunu yüklenmek, istiap haddini aşmak da yol almayı engelliyor. Dünyalık talebindeki ifrat, hem geçişimizi sekteye uğrattığı, hem başkalarıyla çekişip çatışmaya sürüklediği için de 'geçimsizliğe' sebep oluyor.
Semerkand Takvimi
[13.10.2022 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: İMÂM-I RABBANİ (K.S.)’UN DİLİNDEN NAMAZ
İmâm-ı Rabbani (k.s.) buyurdu ki, “İnsanlar, riyâzet ve mücâhedelere heves ederler, halbuki namazın edeblerine riâyet ve dikkat etmek, riyâzet ve mücâhedelerden çok daha üstündür. Bilhassa farz, vâcib ve sünnet namazlarında, buyurulduğu gibi namaz kılmak çok zor ele geçer. Bunun için Allâhü Teâlâ buyuruyor. “Namaz ağır bir yüktür. Ancak kalbinde huşu olanlara ağır gelmez”
Câhil sofîler, zikre, fikre sarılıp, farzları ve sünnetleri yapmakta gevşek davranıyorlar. Kırk gün çile çekmeyi ve riyâzetler yapmayı beğeniyor, Cuma namazına ve cemâate gitmiyorlar. Hâlbuki, bir farz namâzı cemâat ile kılmak, onların binlerce, kırk günlük çilelerinden dahâ fâidelidir. Cuma namâzına ve her gün beş vakit namâz için cemâate ve bayram namâzlarına gitmek İslâm’ın zarûrî emirleridir.”
Bize bu nasihâtlerde bulunan İmâm-ı Rabbani (k.s.), kendi hayatlarında da bu konularda oldukça titiz davranmıştır. İmâm-ı Rabbani (k.s.), abdest aldıktan sonraki, iki rekât namazı ve camiye girince, hürmeten kılınan iki rekâtı terk etmezlerdi. Revâtıb sünnetleri (vakit namazlarının sünnetleri) gibi, zevâit (kuşluk, evvabin gibi) sünnetleri de hazerde ve seferde dâima kılarlardı. İyi âmellerde ve işlerde bir ilâve ve noksanlık yapmamak için çok ihtiyâtlı davranırlardı. Teravih namazı hâriç hiçbir nafile namazı cemâatle kılmazlardı. Hattâ, “nafile namazları cemâatle kılmak mekrûhtur” derlerdi. Aşure günü Berât ve Kadir geceleri cemaatle nafile namaz kılanları men ederlerdi. Hatta bu hususta fıkhın en kuvvetli rivâyetlerini bildiren bir mektup yazmışlardır.
İstihâre ederek iş yaparlardı. Az veya çok mühim olan işlerde muhakkak istihâre ederlerdi. Bazen birçok mühim meseleye bir istihâre ederler ve hepsini ayrı ayrı sayarlardı. Teşehhüdde (Ettehıyyatü okurken) sağ ellerinin işaret parmağını kaldırmazlardı. Yalnız başlarına nafile namaz kıldıkları zaman, rükûdaki ve secdedeki tesbihleri beş, yedi, dokuz veya onbir defa okurlardı.
(M. Haşim-i Kışmî, Berekât, s.278)
[13.10.2022 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yüzü Nasıldı?
Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’in şemâilini şöyle tasvir eder: “Allah’ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlaktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sıktı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.” (İbn Sa‘d, I, 422; Taberânî, XXII, 155-156; Beyhakī, II, 154-155; Heysemî, VIII, 273-274; ayrıca bk. HİLYE; ŞEMÂİL)
[13.10.2022 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: Cum'a Sûresi 9,10,11. Ayetler
9: Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğunda hemen Allah’ı anmaya koşun; işi, alış verişi bırakın! Eğer bilirseniz sizin için hayırlı olan budur.
10: Namaz tamamlanınca artık yeryüzüne yayılabilir ve Allah’ın lutf u kereminden rızkınızı temine çalışabilirsiniz. Bununla birlikte Allah’ı çok çok zikredin ki iki cihanda da kurtuluşa eresiniz.
11: Onlar bir ticâret veya bir eğlence görünce hemen oraya akın edip, seni hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın katındaki mükâfat, ticâretten de, eğlenceden de daha hayırlıdır!” Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
Cuma namazı Mekke döneminin sonlarında farz kılınmıştı. Fakat cemaatle kılınması gereken bu ibâdeti Mekke’de ifa etme imkânı yoktu. Efendimiz (s.a.s.), ilk defa Cuma namazı kıldırmasını, Medine’ye Kur’an muallimi olarak giden Mus‘ab b. Umeyre bir mektupla bildirmiş, o da on kişilik bir cemaatle Cuma namazı kılmıştı. Ayrıca Es‘ad b. Zürâre (r.a.)’ın da, ikinci Akabe bey‘atinde bulunan on iki kişi ile Medine yakınlarında Cuma namazı kıldığı kaynaklarda yer almaktadır. Bundan itibaren Cuma namazı Medine’de devam etmiştir. Resûlullah (s.a.s.) ise ilk defa Cuma namazını Medine’ye hicret ettiği sırada Rânûnâ denilen yerde kıldırmış ve orada meşhur Cuma hutbelerini okumuştur. (bk. Beyhakî, Delâil, II, 524-525) Dolayısıyla Cuma namazı bu âyetle ilk defa farz kılınmış değildir. Ancak müslümanlar Cuma günü namaza çağırıldıklarında gevşek davranıyor ve alışverişlerine devam ediyorlardı. Dolayısıyla Allah Teâlâ bu ayeti, müslümanların ezan okunurken Cuma namazının ehemmiyetini kavramaları ve bunun farz olduğunu idrak ederek namaza koşmaları için inzal etmiştir.
Cuma gününün ve Cuma namazının faziletiyle ilgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in şu açıklamaları ne kadar dikkat çekicidir:
“Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete kondu, yine o gün cennetten çıkarıldı. Kıyamet de Cuma günü kopacaktır.” (Müslim, Cum‘a 17, 18)
“Cuma gününde öyle bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dilediğini mutlaka verir.” Resûlullah (s.a.s.) bu anın çok kısa olduğunu eliyle işaret ederek gösterdi. (Buhârî, Cum‘a 17; Müslim, Cum‘a 13-15)
“Bir kimse Cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden Cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır. İkinci saatte giderse bir inek, üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap alır. Dördüncü saatte giderse bir tavuk, beşinci satte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap alır. İmam minbere çıkınca, melekler okunan hutbeyi dinlemek üzere cemaatin arasına katılır.” (Buhârî, Cum‘a 4; Müslim, Cum‘a 10)
Âyet-i kerîmelerde dikkat çekilen hususlar şunlardır:
Birincisi; “Cuma günü namaza çağrılmak”tan maksat, hutbeden önce Cuma namazı için okunan iç ezandır. Resûlullah (s.a.s.) zamanında Cuma günü sadece bir ezan okunurdu.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N