Menü tarıkhaber
SEMA ÖNER

SEMA ÖNER

Tarih: 31.05.2023 11:06

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[19.10.2022 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: MİMAR SİNAN
 
Mimar Sinan, tam manasıyla bir sanat dâhîsidir. Türk mimarisini erişilemeyecek dereceye yükseltmiştir.
Mimar Sinan mimarbaşı olduğu sürece, birbirinden çok değişik konularla uğraştı. Zaman zaman eskileri restore etti. Bu konudaki en kesif çabaları Ayasofya için harcadı. 1573’te Ayasofya’nın kubbesini onararak çevresine takviyeli duvarlar yaptı ve eseri, bugünlere sağlam olarak gelmesini sağladı.
Sinan, her mimarî eseri kendine has bir biçimde ele almak, yapıda form ve konstrüksiyon beraberliğini kurmak, dış mekân ve kuruluşunun iç mekâna bütünlük kazanmasını sağlamak, mevcut teknolojik imkân ve malzeme denemelerinin üstünde, onları kendi istekleri doğrultusunda kullanmayı bilmek, akılcı ve sade bir malzeme kullanma anlayışına sahip olmak gibi, günümüzde de geçerli mimarlık prensiplerini, bundan dört asır önce eserleriyle ortaya koydu. Bu sebeple daima sanatı ile asırlar ötesi bir mimari dehâ olarak anıldı ve anılacaktır.
Kânûnî Sultan Süleyman tarafından Manisa’da, 21 yaşında ölen çok sevdiği oğlu Şehzade Mehmet’in hatırasına bir türbe, cami ve külliye binalarını yapmakla görevlendirildiği zaman Mimar Sinan, 54 yaşında idi. Sonradan çıraklık eserim dediği Şehzade Camii ile türbe, medrese, imaret, tabhane, mektep, kervansaray ve muvâkkithaneden ibaret külliye, 1544-1548 tarihleri arasında dört yılda tamamlanmıştır.
(İslâm ve İlim, s.176)
ÂYET-İ KERÎME
“Allâh’ın mescidlerini ancak Allâh’a ve âhiret gününe îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allâh’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” (Tevbe s. 18)
[19.10.2022 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: Hamd ve Şükrünü Arttırmasındaki neden?
Resûl-i Ekrem Efendimiz Mekke fethi sonrasında Allah’a karşı şükrünü ve hamdini daha da ziyâdeleştirerek:
 
“Ben Allah’ı ulûhiyyet makamına yakışmayan sıfatlardan tenzih eder ve O’na hamdederim. Allah’tan beni bağışlamasını diler ve günahlarıma tövbe ederim.” zikrini, namazlarında, özellikle rükû ve secdelerde çokça okumaya başlamıştı. Hz. Ayşe bunun sebebini sorunca Efendimiz; “Rabbim bana ümmetimde bir alâmet göreceğimi, onu gördüğüm zaman bu zikri çokça yapmamı emretmişti. Ben o alâmeti gördüm.” buyurdu. (Müslim, Salât, 220)
 
Peygamber Efendimiz’in bu hâli bize, yardım görmek, fetihlere nâil olmak ve dîni tebliğde başarılı olmak gibi en mühim hizmetlerin dahi zirvesinin tesbih ve şükür olduğunu öğretmektedir.
 
Yüce Rabbimiz’in üzerimizdeki nimetlerini, saymakla bitiremeyiz. Bu nedenle bize, Mevlânâ ile hem-zebân olup (aynı dili paylaşıp); “Ya Rabbi, Sana şükürler olsun! Beni ansızın gamdan âzâd ettin. Bedenimde her kılın bir dili olsa da hepsi ile Sana şükretse, yine de şükrünü yerine getiremez.” (Mesnevî, c. V, beyt: 2314-2315) demek düşmektedir.
 
Dipnotlar:
 
[1] Ka­sas Sû­re­si’nde bil­di­ri­len Kâ­run sâ­lih bir kul iken, se­fil bir gâ­fil ve re­zil bir âsî ola­rak ebe­dî sa­âde­ti­ni pe­rî­şân et­miş­tir. Ce­nâb-ı Hak, onu, da­ya­nıp gü­ven­di­ği ve sır­tı­nı yas­la­ya­rak bö­bür­len­di­ği ser­ve­tiy­le be­ra­ber ye­rin di­bi­ne ge­çir­miş­tir. Han­gi mâ­ne­vî ma­kam, mer­te­be ve üs­tün­lük olur­sa ol­sun, her hâ­lü­kâr­da kul­la­rın için­de­ki ne­fis­ dâimâ pu­su­da bek­le­mek­te ve fır­sa­tı­nı bu­lur bul­maz gö­nül­le­ri hüs­râ­na uğ­ra­ta­bil­mek­te­dir. [2] Diğer bir ifadeyle, “Gülün dikenlerinden şikâyetçi olmak yerine, dikenler arasında gül gibi bir çiçeği yarattığı için Rabbin’e şükretmelisin.”
[19.10.2022 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: Cum'a Sûresi 9,10,11. Ayetler
9: Ey iman edenler! Cuma günü namaz için ezan okunduğunda hemen Allah’ı anmaya koşun; işi, alış verişi bırakın! Eğer bilirseniz sizin için hayırlı olan budur.
10: Namaz tamamlanınca artık yeryüzüne yayılabilir ve Allah’ın lutf u kereminden rızkınızı temine çalışabilirsiniz. Bununla birlikte Allah’ı çok çok zikredin ki iki cihanda da kurtuluşa eresiniz.
11: Onlar bir ticâret veya bir eğlence görünce hemen oraya akın edip, seni hutbede ayakta bırakıverdiler. De ki: “Allah’ın katındaki mükâfat, ticâretten de, eğlenceden de daha hayırlıdır!” Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.
 
Cuma namazı Mekke döneminin sonlarında farz kılınmıştı. Fakat cemaatle kılınması gereken bu ibâdeti Mekke’de ifa etme imkânı yoktu. Efendimiz (s.a.s.), ilk defa Cuma namazı kıldırmasını, Medine’ye Kur’an muallimi olarak giden Mus‘ab b. Umeyre bir mektupla bildirmiş, o da on kişilik bir cemaatle Cuma namazı kılmıştı. Ayrıca Es‘ad b. Zürâre (r.a.)’ın da, ikinci Akabe bey‘atinde bulunan on iki kişi ile Medine yakınlarında Cuma namazı kıldığı kaynaklarda yer almaktadır. Bundan itibaren Cuma namazı Medine’de devam etmiştir. Resûlullah (s.a.s.) ise ilk defa Cuma namazını Medine’ye hicret ettiği sırada Rânûnâ denilen yerde kıldırmış ve orada meşhur Cuma hutbelerini okumuştur. (bk. Beyhakî, Delâil, II, 524-525) Dolayısıyla Cuma namazı bu âyetle ilk defa farz kılınmış değildir. Ancak müslümanlar Cuma günü namaza çağırıldıklarında gevşek davranıyor ve alışverişlerine devam ediyorlardı. Dolayısıyla Allah Teâlâ bu ayeti, müslümanların ezan okunurken Cuma namazının ehemmiyetini kavramaları ve bunun farz olduğunu idrak ederek namaza koşmaları için inzal etmiştir.
 
Cuma gününün ve Cuma namazının faziletiyle ilgili Peygamberimiz (s.a.s.)’in şu açıklamaları ne kadar dikkat çekicidir:
 
“Üzerine güneş doğan en hayırlı gün Cuma günüdür. Âdem o gün yaratıldı, o gün cennete kondu, yine o gün cennetten çıkarıldı. Kıyamet de Cuma günü kopacaktır.” (Müslim, Cum‘a 17, 18)
 
“Cuma gününde öyle bir zaman vardır ki, şayet bir müslüman namaz kılarken o vakte rastlar da Allah’tan bir şey isterse, Allah ona dilediğini mutlaka verir.” Resûlullah (s.a.s.) bu anın çok kısa olduğunu eliyle işaret ederek gösterdi. (Buhârî, Cum‘a 17; Müslim, Cum‘a 13-15)
 
“Bir kimse Cuma günü cünüplükten temizleniyormuş gibi boy abdesti aldıktan sonra erkenden Cuma namazına giderse bir deve kurban etmiş gibi sevap kazanır. İkinci saatte giderse bir inek, üçüncü saatte giderse boynuzlu bir koç kurban etmiş gibi sevap alır. Dördüncü saatte giderse bir tavuk, beşinci satte giderse bir yumurta sadaka vermiş gibi sevap alır. İmam minbere çıkınca, melekler okunan hutbeyi dinlemek üzere cemaatin arasına katılır.” (Buhârî, Cum‘a 4; Müslim, Cum‘a 10)
 
Âyet-i kerîmelerde dikkat çekilen hususlar şunlardır:
 
Birincisi; “Cuma günü namaza çağrılmak”tan maksat, hutbeden önce Cuma namazı için okunan iç ezandır. Resûlullah (s.a.s.) zamanında Cuma günü sadece bir ezan okunurdu. O da Cuma namazı ezanı idi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer döneminde de böyle devam etti. Fakat Hz. Osman zamanında cemaat iyice kalabalık hale gelince, Cuma vaktinden önce halka vaktin girdiğini bildirmek üzere bir ezan daha okunması kararlaştırıldı. O günden sonra böyle bir uygulama devam ede geldi.
 
İkincisi; “zikrullah”tan maksat, Cuma hutbesi ve Cuma namazıdır. İkisi de farzdır. Burada hutbeye zikrullah denmesi, hutbenin muhtevası hakkında bir fikir vermektedir. Dolayısıyla hutbede zikrullah sayılacak dualar okunmalı, zikirler yapılmalı, Allah’ı, O’nun rahmetini ve azabını hatırlatıcı şeyler söylenmelidir. Zikrullaha münâfi şeyler söylenmemelidir. Bu esaslara bakıldığında zâlim hükümdarları övmenin, onların isimlerini anman�
[19.10.2022 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: İslam tarihinde ilk fıkıh kitabı
Fıkha dair ilk eserler, Hicrî I. Yüzyılın sonlarıyla II. Yüzyılın başlarında yazıldığı bilinmektedir.
Ancak bunlardan yalnız Süleym b. Kays el-Hilalî’nin bir eseri, Katade b. Daime ve Zeyd b. Ali’nin Hacca dair yazdıkları risaleler ve yine İmam Zeyd b. Ali'nin çeşitli fıkhî konuları ihtiva eden “el-Mecmû fi'l-fıkh” isimli fıkıh kitabı günümüze kadar ulaşmıştır.(bk. TDV. Ansiklopedisi, Fıkıh maddesi).
 
İlk Fıkıh usulü kitabı ise,  İmam Şafiî’nin yazdığı “er-Risale” adlı eserdir.(bk. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/36).
 
Hadîsler, fıkıhtan önce yazılı kaynaklarda toplanmış (tedvîn edilmiş) olmakla beraber bunların, belli sistemlere göre kitaplaştırılması (tasnîf), fıkhın tasnîfinden sonra olmuştur. Konulara göre sistematik ilk fıkıh kitaplarının Emevîler döneminde (hicrî birinci asrın sonunda, ikinci yüzyılın başında) yazıldığı anlaşılmaktadır. İbn Kayyim el-Cevziyye'nin verdiği bilgiye göre Zührî'nin fetvâları üç ciltte toplanmıştır, Hasenu'l-Basrî'nin, konulara göre düzenlenmiş fetvâları ise yedi cilttir. (bk. İ'lâmu'l-muvakkı'în, Kahire, 1325, I/26)
 
Bu dönemde yazılan ve müelliflerinin bir listesini aşağıda vereceğimiz fıkıh kitaplarından bize ancak şunlar ulaşabilmiştir:
 
1. Süleym b. Kays el-Hilâlî (v. 95/714)'nin fıkıh kitâbı.
 
2. Katâde b. Di'âme'nin (v. 118/736) el-Menâsik isimli eseri.
 
3. Zeyd b. Alî'nin (v. 122/740) Menâsiku'l-hacc ve âdâbuhu isimli eseri.
 
4. Aynı fakihin el-Mecmû' isimli kitabı. Bu kitabın metni ve şerhi birkaç defa basılmıştır.
 
Bu devirde yazılan ve henüz bize ulaşmayan fıkıh kitapları ve yazarları:
 
1. Zeyd b. Sâbit, Kitapları: el-Ferâiz, ed-Diyât.
 
2. Şurayh b. el-Hâris (v. 78/697), tâbiûndan olan bu zât Emevîler devrinde Kûfe ve Basra'da kadılık görevinde bulunmuştur. Fıkıh konusundaki eserinin önemli bir parçası Vekî'in Ahbâru'l-kudât'ında nakledilmiştir.
 
Bunlardan başka kitap yazıp eserleri bize kadar ulaşamıyan, fakat çeşitli kaynaklarda yazdıklarından bahsedilen, parçalar aktarılan fukahâ şunlardır:
 
Abdullah b. el-Abbâs (v. 68/687).
 
Urve b. ez-Zubeyr (v. 97/712).
 
Sa'îd b. el-Museyyeb (v. 94/713).
 
eş-Şa'bî (v. 103/712).
 
İbrâhîm en-Neha'î (v. 96/715).
 
ed-Dahhâk b. Muzâhim (v. 105/723).
 
el-Hasenu'l-Basrî (v. 110/728).
 
Vehb b. Munebbih (v. 110/728).
 
Muhammed b. Sîrîn (v. 110/728).
 
Atâ b. Ebî-Rabâh (v. 114/732).
 
Katâde b. Di'âme (118/736).
 
Mekhûl (v. 119/737).
 
Hammâd b. Ebî-Süleymân (v. 120/738).
 
Bukeyr b. Abdullah b. el-Eşecc (v. 120/137).
 
ez-Zuhrî (v. 124/742).
 
Eyyûb es-Sehtiyânî (v. 131/748).
 
Ebu'z-Zinâd Abdullah b. Zekvân (v. 131/748).
 
Zeyd b. Eslem (v. 136/753).
 
Ubeydullah b. Ebî-Ca'fer (v. 135/752).
 
Rabî'atu'r-ra'y (v. 136/753).
 
Yahyâ b. Sa'îd (v. 143/760).https://sorularlaislamiyet.com/
[20.10.2022 23:01] Ömer Tarık Yılmaz: MÜŞRİKLERİN ÂHİRETTEKİ HALLERİ VE
 
PİŞMANLIKLARI
Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur: “O zaman (görürler ki) kendilerine tâbi olanlar, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşmıştır. Hepsi o azabı görmüşlerdir. Aralarındaki bağlar kopmuştur. Ve o tâbi olanlar şöyle demiştir: “Eğer bizim için dünyaya bir defa dönme imkânı olsaydı, bugün bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşırdık.” Böylece Allâh, onların bütün amellerini pişmanlıklar halinde kendilerine gösterecektir. Onlar cehennemden çıkacak da değiller.” (Bakara s. 166-167)
Burada Allâhü Teâlâ, tehdid üslûbu ile; “O zalimler azâbı gördüklerinde, sen onları bir görsen!” diyerek, Allâh (c.c.)’dan başka ilâhlar edinen kimselerin halini anlatınca, bu va’îdin peşi sıra, “o zaman, kendilerine tâbi olunanlar, kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşır” cümlesini getirerek, bu tehdidini artırmış ve böylece onlara ibâdet etmek suretiyle ömürlerini tüketen ve onlar kendilerine ihtiyaç duydukları bir sırada kendilerinden uzaklaştıkları hâlde, onların, kendilerinin kurtuluşu için en güçlü vesileler olduğuna inanan kimselerin halini anlatmıştır. Bunun bir benzeri de, “Siz birbirinizi tanıdığınızı inkâr eder ve birbirinize lânet okursunuz.” (Ankebut s. 25); “Muttakiler dışındaki bütün dostlar, o gün birbirine düşmandırlar.” (Zuhruf s. 67) ve “Her ne zaman o cehenneme bir ümmet girerse, dindaşlarına lânet eder.” (A’raf s. 38) âyetleridir. Yine âyet-i kerîmede İblis’in; “Sizin daha önce beni Allâh’a ortak koşmanızı da tanımamıştım.” (İbrahim s. 22) dediği nakledilmiştir.
(Fahruddîn Er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr Mefâtîhu’l-Ğayb, c.4, s.191)
[20.10.2022 23:02] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Şükrü
Sevgili Peygamberimiz her hâl ve hareketinde hamd ve şükür hâli içinde bulunmuştur. Hz. Ayşe onun bu durumunu şöyle anlatır; Nebî, gece ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Ona:
 
– Niçin böyle yapıyorsun ey Allah’ın Resûlü? Oysa Allah senin geçmiş ve gelecek hatâlarını bağışlamıştır, dediğimde:
 
“– Şükreden bir kul olmayayım mı?” buyurdu. (Buhârî, Tefsîr, 48/2)
 
Resûlullah bu sözleriyle, Cenâb-ı Hakk’ın bahşetmiş olduğu nimetlerin, kulluğu azaltmaya değil, aksine teşekkürü artırmaya vesile kılınması gerektiğini bildirmiştir. Kulun hiç günahı olmasa dahî, lutfedilen ilâhî nîmetlere şükredebilmesi tâkatinin üzerindedir. Bu bakımdan da acziyet içinde istiğfâr etmek, kulluğun zarûretindendir. Böylece insan, kulluğa devam ile şükrünü ve Allah’a yakınlığını artırır. Efendimiz’in bu ulvî duygularına Mevlânâ’nın şu sözleri ne güzel tercümân olmaktadır:
 
“Nimete şükretmek nimetten daha hoştur. Şükrü seven kimse şükrü bırakır da nimet tarafına gider mi? Şükretmek nimetin canıdır. Nimet ise deri gibidir, kabuk gibidir. Çünkü seni dostun kapısına ancak şükür götürür. Nimet insana gaflet verir. Şükretmek ise uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür tuzağı ile nimet avla.” (Mesnevî, c. III, beyt: 2895-2897)
 
Hz. Ali’nin de bu konuda şöyle bir sözü vardır:
 
“Bazı insanlar bir şeyler umarak kulluk yapar; bu tüccar kulluğudur. Bazıları da korkudan dolayı kulluk yapar; bu da köle kulluğudur. Diğer bir kısmı ise şükür olsun diye kulluk yapar; işte bu, tüm menfî duygulardan kurtulmuş seçkin kimselerin (havâssın) kulluğudur.”
 
Böylesi şükür duyguları içinde bulunan kimseleri Allah mükâfatlandıracağını bildirerek şöyle buyurmaktadır:
 
“…Kim dünyâ sermâyesini isterse, ona ondan veririz. Kim de âhiret sevâbını isterse ona da ondan veririz. Şükredenlere gelince, onları mutlaka mükâfâtlandıracağız.” (Âl-i İmrân 3/145)
 
Şükretmenin Faydaları Nelerdir?
İnsan, zenginlik ya da güç sâhibi olduğunda umûmiyetle zalimleşmeye, zorbalaşmaya ve vicdansızlaşmaya meyleder. Şükür ise insanı azgınlaşmaktan koruyan güzel bir ahlâkî vasıftır. Zîrâ şükür şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla nimetin zevâline engel olma gayretidir. Şükreden insan bilir ki eline geçen her nimeti Allah vermiştir ve bunları O’nun istediği şekilde kullanmakla yükümlüdür. Kendilerine büyük makam, mülk ve hâkimiyet verilen Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s.) gibi Peygamberlerin tevâzû ve olgunluklarının esâsı bu inançtır. Elindeki mülk nedeniyle azgınlaşan Kârun’un hazin akıbete uğramasının asıl sebebi de bu anlayıştan mahrum olup şükretmeyi bilmemesidir. [1]
 
Şâyet bir mü’min, kendisine verilen nimetlerden dolayı azgınlık yapmayacağını, kibirlenip şımarmayacağını yaptığı şükürle ortaya koyabilirse, Allah da ona daha fazla nimetler ihsân eder. “…Zât-ı ulûhiyetime yemin ederim ki, eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırır da artırırım. Eğer nankörlük ederseniz, şüphesiz benim azâbım pek şiddetlidir.” (İbrâhîm 14/7) âyeti bunu ifade etmektedir. Bu sebeple Peygamber Efendimiz, insana verilen en büyük nimetler arasında şükreden bir kalbi zikretmiştir. Sevbân (r.a.) şöyle anlatır:
 
“«…Altın ve gümüşü biriktirip de bunları Allah yolunda sarfetmeyenlere can yakıcı bir azâbı müjdele!» (et-Tevbe 9/34) âyeti nâzil olduğu zaman biz, Efendimiz’le birlikte seferde bulunuyorduk. Ashaptan bâzısı; «Altın ve gümüş hakkında inecek olan indi. (Artık bir daha onları biriktirmeyiz.) Keşke hangi malın daha hayırlı olduğunu bilsek de ondan biraz edinsek?» dedi. Resûlullah şu cevabı verdi:
 
«– Sâhip olunan şeylerin en efdali zikreden bir dil, şükreden bir kalp, kocasının îmânına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.»
[20.10.2022 23:02] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 4. Ayet
'Yine onlar, hem sana indirilene hem de senden önce indirilenlere iman ederler. Âhiret gününe ise yakînen inanırlar.'
Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz’e kadar bütün peygamberler insanlara aynı dini tebliğ etmiş, sahife veya kitap halinde onlara gelen vahiyler de aynı dinin esaslarını haber vermişlerdir. İlâhî risâlet ve vahiy, tarihî akış içerisinde birbirinden kopuk bir vaziyette değil,  birbirini tasdik ve tasvip ederek gelmiştir. İnsan hayatı, kültür ve medeniyeti geliştikçe Allah Teâlâ yeni peygamberler ve yeni dinler göndermiş, önceki ümmetlerin ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik amelî hükümlerden bazılarını yenilemiştir. Nihayetinde yegane din olan İslâm, Peygamberimiz ve Kur’an ile son şeklini alarak tamamlanmıştır. Bu bakımdan biz, “Allah’ın peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız” (El-Bakara 2/285) düstûrunca hepsine inanırız.
 
“Sana indirilen”den maksad, bu ayetin indiği zamana kadar gelen ve daha sonra gelecek olan kısımlarıyla birlikte Kur’ân’ın tamamı ve Peygamberimizin Kur’an’ın beyânı sadedinde ortaya çıkan sünnetidir. Mü’minlerin buna tafsilatlı olarak inanması, emir ve nehiylerini öğrenerek gereğince amel etmesi gerekir. “Senden önce indirilen”den maksad ise, önceki peygamberlere indirilen ilâhî vahiyler ve kitaplardır. Bu kitaplara da icmâlî yani bir bütün halinde iman etmek farzdır. Allah Teâlâ, bizi önceki kitaplarda bulunan hükümlerle mes’ûl tutmadığından onları tafsilatlı olarak bilmemiz gerekli değildir.
 
Ayetin dikkat çektiği önemli hususlardan biri de şudur: İnsanlığın doğru hayat tarzını öğrenip yaşamaları için vahye dayanan bilgi bir zarurettir. Bu bilgi herkese tek tek değil, sadece Allah’ın insanlar arasından seçtiği peygamberlere indirilmiştir. Dolayısıyla istikamet üzere bir hayat sürmenin yolu, ancak o peygamberlere indirilen kitaplardan öğrenilebilir. Bugüne kadar tahrif edilmeden gelmiş Kur’an’dan başka ilâhî kitap bulunmadığından, böyle bir hayatın yegâne müracaat kaynağı odur. O halde doğru yolu bulmak isteyenler, Kur’an’a inanmak ve ona tabi olmak mecburiyetindedirler.
 
Müttakilerin beşinci vasfı, âhiret gününe yakînen, yani şeksiz, tereddütsüz inanmalarıdır. Onlar, bir gün bu fanî dünyanın sona ereceğine, insanların hesap vermek üzere yeniden diriltileceğine, insanların amellerine göre cennet veya cehenneme gideceğine hiç şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bir imanla inanırlar.
 
الْاٰخِرَةُ  (âhiret), “birinciden sonra gelen” mânasındadır. Birinci hayat dünya olup, âhiret ondan sonra gelmektedir. “Âhiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur” (El-Ankebût 29/64) ayetinde “âhiret”, ebedi kalınacak diyarın bir sıfatı olarak kullanılmıştır. Onun, yarını olmayan “son gün” mânası da vardır.
 
 “Yakîn ve îykan”, bir şeyi kesin ve sağlam bilmek demektir. Araştırma ve gerekli delillerden hareketle her türlü şüphe, ihtimal ve tereddütten uzak olarak bir şeye tam inanmaktır. Yakînin; bilme, görme ve hakikatine erme şeklinde üç derecesi vardır. Cennete girileceğini bilmemiz “ilme’l-yakîn”, cenneti görmemiz “ayne’l-yakîn”, Allah’ın izniyle cennete girip nimetlerinden istifade etmemiz ise “hakka’l-yakîn”dir. (Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, “yakîn” md.)
[20.10.2022 23:02] Ömer Tarık Yılmaz: İsra ve Miraç
İsrâ olayı, hicretten 18 ay önce gerçekleşmiştir.
İsrâ ve Miraç olarak ifâde edilen bu ilâhî ikram, bütün beşerî perdeler kaldırıla­rak idrâklerin ötesinde ve tamâmen ilâhî ölçülerle gerçekleşen bir lutuftur. Meselâ, beşerî mânâda mekân ve zaman mefhûmu ortadan kalkmış, milyarlarca insan ömrüne sığmayacak kadar uzun bir yolculuk ve sayısız müşâhedeler, bir sâniyeden daha az bir zaman içerisinde vukû bul­muştur.
 
İSRA VE MİRAÇ İLE İLGİLİ AYET VE HADİSLER
Hak Teâlâ buyurur:
 
“Kulunu (Muhammed’i) bir gece, Mescid-i Harâm’dan kendisine bâzı âyetlerimizi göstermek için, etrâfını mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allâh, her türlü noksan sıfatlardan münezzehtir. Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilen, hak­kıyla görendir.” (el-İsrâ, 1)
 
Âyet-i kerîme, ifâde ettiği mühim ve şaşılacak işlerin ehemmiyetine dikkat çekmek üzere tenzîh ile başlamıştır. Müfessirlerin beyânına göre سُبْحَانَ, Cenâb-ı Hakk’ın, noksan sıfatlardan tam bir şekilde münezzeh olduğunu ifâde eder. Ayrıca Hakk’ın hârikulâde sanatı karşısında hayret ifâdesi olarak da kullanılmaktadır. Aynı zamanda mühim tesbîhâttandır. Kısaca bu kelime;
 
1. Akıllara hayret veren İsrâ hâdisesini yüceltme ve doğrulama; kalplerin temizlen­mesine zemin hazırlamadır. İnsanları teşbîh ve tecsîm (Cenâb-ı Hakk’ı mahlûkâta benzetme ve cisim şeklinde düşünme) kuruntularından da korur.
 
2. Miraç’ı mümkün görmeyenlere karşı, Cenâb-ı Hakk’ın acziyet ve benzeri her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olduğu hakîkatini ifâde eder.
 
İSRA NEDİR?
Âyet-i kerîmenin devâmında, geceye dikkat çekilmektedir. Çünkü İsrâ, bir gece yolculuğudur. Vahiy büyük bir ekseriyetle gece gelmiştir. Müsbet-menfî büyük oluşlar ve zirve hâdiseler de umûniyetle gece tezâhür etmiştir. Nitekim nâfile ibâdetler içinde seher vakti edâ edilen teheccüd, zirve bir ibâdettir.
 
Miraç Neden Kudüs’te Ve Mescid-i Aksa’da Gerçekleşti?
 
Mescid-i Aksâ ve etrâfının mübârek olması ise şöyle îzâh edilmiştir:
 
Dîn ve dünyâ bereketiyle bereketlendirilmiştir. Etrâfında yeşillikler ve ırmaklar vardır.
Pek çok peygamber orada yaşamış ve bu sebeple de vahyin iniş mekânı olmuş­tur.
İsrâ hâdisesi sebebiyle de ayrıca bereketli kılınmıştır.
Bu yolculukta Cenâb-ı Hak, kulu ve Resûlü’ne acâyip ve hârikulâde hâdiseler göstermiştir.
 
MİRAÇ GECESİ NELER OLDU?
Allâh Resûlü, o gece Mescid-i Aksâ’da bütün Peygam­berlere imâm olup namaz kıldırdı.[1]
 
Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre, İsrâ gecesi Resûl-i Ekrem’e, birinde şarap diğerinde süt bulunan iki kâse getirildi. Peygambermiz şöyle bir baktıktan sonra süt kâsesini tercîh etti. Bunun üzerine Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
“−Seni, insanın yaratılış gâyesine uygun olana yönlendiren Allâh’a hamd olsun. Şâyet içki dolu bardağı alsaydın, ümmetin sapıklığa düşerdi.” dedi. (Müslim, Îman, 272; Eşribe, 92)[2]
 
Resûlullâh böylece bütün ümmetini temsil ediyor ve onların feyz menbaı oluyordu. Burada süt, fıtratı; şarap ise dünyâya rağbeti temsîl etmekteydi. Cenâb-ı Hak âyet-i kerîmede:
 
“O, arzusuna göre konuşmamaktadır.” (en-Necm, 3) buyurarak Varlık Nûru Efendimiz’in hevâsından konuşmadığını ve kendiliğinden bir şey yapmadığını bildirmiştir.
 
Fâil-i Mutlak, Cenâb-ı Hak’tır ve Allâh Resûlü de O’na tam mânâsıyla teslîm olmuştur. Burada Allâh Teâlâ, sütü tercîh ettirerek Habîbi’ni en fazîletli olana yönlendirmiştir. Aynı zamanda bu hadîs-i şerîf bizlere, ümmet-i Muhammed’in bir rüchâniyetini de göstermektedir.
 
İsrâ hâdisesiyle Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürülen Hz. Peygamber’e, buradan semâvâta urûc etme, yâni Miraç şerefi bahşolundu. Gerçekten, Mescid-i Aksâ’ya varan Hz Peygamber buradan Hz. Cebrâîl’in -aleyhisselam- rehberliğinde “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar çıktı.
 
İSRA VE MİRAÇ HADİSESİ
Peygamberimiz bu hâdiseyi şöyle anlatırlar:
 
“−Ben Kâbe’nin Hatîm kısmında uyku ile uyanıklık arasında idim... Yanıma merkepten büyük, katırdan küçük beyaz bir hayvan getirildi. Bu Burak’tı. Ön ayağını gözünün gördüğü en son noktaya koyarak yol alıyordu. Ben onun üzerine bindirilmiştim. Böylece Cibrîl -aleyhisselam- beni götürdü. Dünyâ semâsına kadar geldik. Kapının açılmasını istedi.
 
«−Gelen kim?» denildi.
 
«−Cibrîl!» dedi.
 
«−Berâberindeki kim?» denildi.
 
«−Muhammed» dedi.
 
«−Ona Mîrâc dâveti gönderildi mi?» denildi.
 
«−Evet!» dedi.
 
«−Hoş gelmişler! Bu geliş ne iyi geliştir!» denildi ve kapı açıldı. Kapıdan geçince, orada Hz. Âdem’i -aleyhisselam- gördüm.
 
«−Bu babanız Âdem’dir! O’na selâm ver!» denildi. Ben de selâm verdim. Selâmıma mukâbele etti. Sonra bana:
 
«−Sâlih evlât hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!” dedi. Sonra Hz. Cebrâîl -aleyhisselam- beni yükseltti ve ikinci semâya geldik. Burada Hz. Yahyâ ve Îsâ -aleyhisselam- ile karşılaştım. Onlar teyzeoğullarıydı. Sonra Cebrâîl -aleyhisselam- beni üçüncü semâya çıkardı ve orada Hz. Yûsuf -aleyhisselam- ile karşılaştık. Dördüncü kat semâda Hz. İdrîs -aleyhisselam- ile, beşinci kat semâda Hz. Hârûn -aleyhisselam- ile, altıncı kat semâda ise Hz. Mûsâ -aleyhisselam- ile karşılaştık.
 
«−Sâlih kardeş hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!» dedi. Ben onu geçince, ağladı. O’na:
 
«–Niye ağlıyorsun?» denildi.
 
«−Çünkü, benden sonra bir delikanlı Peygamber oldu, O’nun ümmetinden cennete girecek olanlar, benim ümmetimden cennete girecek olanlardan daha çok!» dedi.[3] Sonra Cebrâîl beni yedinci semâya çıkardı ve İbrâhîm -aleyhisselam- ile karşılaştık. Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
«−Bu, baban İbrâhîm’dir; ona selâm ver!» dedi. Ben selâm verdim; O da selâmıma mukâbele etti. Sonra:
 
«−Sâlih oğlum hoş geldin, sâlih Peygamber hoş geldin!» dedi. Daha sonra bana:
 
«−Yâ Muhammed! Ümmetine benden selâm söyle ve onlara cennetin toprağının çok güzel, suyunun çok tatlı, arâzisinin son derece geniş ve dümdüz olduğunu bildir. Söyle de Cennete çok ağaç diksinler. Cennetin ağaçları “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illâllâhu vallâhu ekber!” demekten ibârettir.» dedi. Sonra Sidretü’l-Müntehâ’ya çıkarıldım. Bunun meyveleri (Yemen’in) Hecer testileri gibi iri idi, yaprakları da fil kulakları gibiydi. Cebrâîl -aleyhisselam- bana:
 
«−İşte bu, Sidretü’l-Müntehâ’dır!» dedi. Burada dört nehir vardı: İkisi bâtınî nehir, ikisi zâhirî nehir.
 
«–Bunlar nedir, ey Cibrîl?» diye sordum. Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
«–Şu iki bâtınî nehir, cennetin iki nehridir. Zâhirî olanların biri Nil, diğeri de Fırat’tır!»[4] dedi...” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 6; Enbiyâ, 22, 43; Menâkıbu’l-Ensâr, 42; Müslim, Îman, 264; Tirmizî, Tefsîr 94, Deavât 58; Nesâî, Salât, 1; Ahmed, V, 418) Sidretü’l-Müntehâ’da Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Buradan öteye yalnız gideceksin!” dedi. Resûlullâh:
 
“–Niçin ey Cibrîl?” diye sordu. O da cevâben:
 
“–Cenâb-ı Hak bana buraya kadar çıkma izni vermiştir. Eğer buradan ileriye bir adım atarsam, yanar kül olurum!..” dedi. (Râzî, XXVIII, 251)
 
Artık bundan sonraki yolculuğa Allâh Resûlü yalnız de­vâm etti. Kendisine hârikulâde tecellîler lutfedildi. Cenâb-ı Hakk’ın cemâliyle müşerref oldu. Bu yolculuktaki hârikulâdeliklerin lâyıkıyla ifâdeye dökülmesi, hayâl ötesi bir hakîkati, beşer idrâkinin çerçevesine sığdırmaya çalışmak gibi zor bir keyfiyettir. Hakîkati ve asıl mâhiyeti Allâh ile O’nun Habîbi arasında ebedî bir sır olarak kalan muhteşem tecellîler, tamâmen “âlem-i gayb” şartları dâhilinde tahakkuk etmiştir.
 
Bununla birlikte, Allâh ile O’nun yüce Peygamberi arasındaki bu muhteşem esrâr tecellîsi, vahye muhâtab olanlara Rabbin sonsuz kudret, azamet ve saltanatını sergilemektedir. Ayrıca Miraç hâdisesi, Hz. Peygamber Efendimiz’in son olarak Tâif’te mâruz kaldığı zulümler netîcesinde kalbini dolduran hüznü, sürûra tebdîl etmek mak­sad-ı ilâhîsine de mâtuftur.
 
Aslında zaman ve mekân kaydı dışında gerçekleşen bu ilâhî tecellînin, insan müfekkiresi için tamâmının kavranması imkânsızdır. Böyle beşer idrâkini aşan hassas ve müstesnâ mevzûlarda muhayyileyi zorlamak menedilmiştir. Hâsılı, Peygamber Efendimiz, bütün peygamberler hakkında vâkî olan ilâhî lutufları aşan müstesnâ bir ikrâm-ı ilâhî ile Miraç’ta Zât-ı Ulûhiyyet’e mahsus zamansız ve mekânsız bir âlemde:
 
“(Muhammed Mustafâ ile Rabbinin) araları, iki yay arası kadar, ya da daha yakın oldu.” (en-Necm, 9) diye bilinen bir tecellîye mu­hâtab olmuştur.
 
Bu tecellînin bir zerresini müşâhede etmekle, ülü’l-azm peygamberlerden olmasına rağmen Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- düşüp bayıldığı hatırlanırsa, Peygamberimizin Allâh katındaki ulvî mevkii ve kendisine lutfedilmiş husûsî salâhiyet ve iktidârın derecesi az-çok kavranmış olur.
 
Diğer taraftan Hz. Mûsâ’ya -aleyhisselam-, mukaddes mekânda nâlinlerini (ayakkabılarını) çıkarması em­redilmiş ve ayaklarının, oranın bereketinden istifâde edip, şerefiyle şerefyâb olması is­tenmişti. Fakat Resûlullâh Efendimiz’e Miraç gecesi bir bakıma:
 
“Ey Habîbim! Sen Arş yaygısı üzerinde pabuçlarınla yürü ki, Arş, Sen’in pabuçlarının tozu ile şereflensin ve Arş’ın nûru, Sana kavuşma nîmetine nâil olsun!..” denilmiş olmaktaydı. (Bursevî, V, 370)
 
PEYGAMBERİMİZ MİRAÇ’TA ALLAH’I GÖRDÜ MÜ?
Allâh Teâlâ, Miraç’ı, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle beyan buyurur:
 
“İnmekte olan yıldıza[5] and olsun.” (en-Necm, 1)
 
Sûre’nin bu şekilde bir kasemle başlaması, ihtivâ ettiği hakîkate karşı münkirler ta­rafından yapılabilecek îtirazlar sebebiyle Mîrâc’ın hakkâniyetini vurgulamak içindir. Nitekim bu husus, kasemin ardından gelen âyet-i kerîmelerle de şöyle te’yîd edilmektedir:
 
“Sâhibiniz (Muhammed Mustafâ) sapmadı ve bâtıla inanmadı. O, arzûsuna göre de konuşmamaktadır. O’nun konuşması vahiyden başka bir şey değildir. Çünkü (bildirdiklerini) O’na güçlü, kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (olan Cebrâîl, Rabbinin emri üzere) öğretti. Sonra en yüksek ufukta (Sidretü’l-Müntehâ’da) iken asıl şekliyle istivâ etti (doğruldu).” (en-Necm, 2-7)
 
Âyette geçen “istivâ” ifâdesi, kaplama, kuşatma ve doğrulma mânâlarına gelir. Müfessirlerin ekserisi, istivâ kelimesinin fâilinin Cebrâîl -aleyhisselam- olduğunu beyân etmekle birlikte, tercîhen onu Hz. Peygamber’e izâfe ederler. Bu durumda istivâ, Allâh Resûlü’nün kadr ü kıymetinin, rütbe ve makâmının yüksekliğini ifâde etmektedir. Yâni Allâh Resûlü, önce en yüksek ufukta doğruldu:
 
“Sonra yaklaştı ve tedellî etti.” (en-Necm, 8) Yâni, Varlık Nûru, ilâhî cezbenin eseri olarak yukarıya çekildi. Bulunduğu yer ve makamdan daha yukarı çıka­rıldı. Böylece Hz. Peygamber, Miraç’ta en yüksek ufukta yalnız istivâ ile kalmayıp Allâh’a doğru yaklaştı. Ardından ilâhî cezbenin tesiri arttı, arttı, arttı ve Hz. Peygamber, bir anda en yüksek ufkun ötele­rine geçiverdi:
 
“(Muhammed Mustafâ ile Rabbinin) araları, iki yay arası kadar, ya da daha yakın oldu.” (en-Necm, 9)
 
Âyet-i kerîmedeki:
قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنَى
“İki yay arası veya daha az mesâfe” ifâdesi, beşeriyet üstü bir gerçeğin beşer idrâkine sığdırılabilmesi için kullanılmış bir teşbîh ifâdesidir. Şöyle ki:
 
İslâm’dan evvel Araplar, bir ittifak kurmak üzere antlaşacakları zaman iki yay çıka­rır, birini diğerinin üzerine koyarak ikisinin “kāb”ını (yayın, kabza ile kiriş kısmı olan iki köşe aralığını) birleştirirler, sonra da ikisini berâber çekip onlarla bir ok atarlardı. Bu, on­lardan birinin râzı olacağı şeye diğerlerinin de râzı olacağını, birisini gazaplandıran şeyin diğerlerini de gazaplandıracağını ifâde eden bir berâberlik ve bütünlük antlaşmasıydı. Buna göre “kābe kavseyn”, hem maddî hem de mânevî yakınlığı ihtivâ eden ve be­şer idrâkini aşan ulvî bir hakîkattir. Yâni Hz. Muhammed (s.a.v.) bu noktada Rabbine o kadar yaklaştı ki, bütün vâsıtalar kaldırıldı ve doğrudan doğruya:
 
“Allâh o anda kuluna vahyini bildirdi.” (en-Necm, 10)
 
MİRAÇ’TA PEYGAMBERİMİZE VERİLEN ÜÇ ŞEY
Bu vahyin mâhiyetinin ne olduğu, şu şekilde açıklanmıştır:
 
1. Namaz: Miraç’taki en mühim hususlardan biri, beş vakit namazın farz kılınmasıdır. Hz. Peygamber, Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- tavsiyeleriyle Cenâb-ı Hakk’a mürâcaat etmiş ve başlangıçta elli vakit olarak farz kılınan namaz, beş vakte indi­rilmiştir. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak, bire on vererek, beş vakti kılana elli vaktin ecrini ihsân edeceğini bildirmiştir. Daha sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
 
“Her kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, o kimseye (bu iyi niyetinden dolayı) bir sevap yazılır, yaptığı takdirde ise on sevap yazılır.
 
Her kim de, bir kötülük yapmak ister, ancak onu yapmazsa, kendisine günah yazılmaz. Şâyet o kötülüğü yaparsa, bir günah yazılır!” (Müslim, Îman, 259)
 
Bu husustaki uzun hadîs-i şerîfte beyân olunduğu üzere Allâh Teâlâ, başlangıçta elli vakit olarak emredilmiş olan namazı, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in müteaddid mürâcaatı ile beş vakte indirmiştir. Bunun mânâsı, insanlar üzerindeki hukûkullâh îcâbı olarak namazın elli vakit kılınmasının müstehak olduğu, ancak Cenâb-ı Hakk’ın lutf u keremi ile bu mükellefiyetin bire on nisbetinde azaltıldığıdır. Esâsen Cenâb-ı Hakk’ın:
 
“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” (ez-Zâriyât, 56) beyânı, beşer için aslî faâliyetin ibâdet olduğu, ancak merhamet-i ilâhiyye îcâbı en zayıf fert dahî dikkate alınarak bu hususta tenzîlât yapıldığı mânâsına geldiği gibi, mecbûrî olmamakla birlikte beş vakitten fazlasına cevaz verildiğini ve bunun gerekliliğini de ifâde eder.
 
Kâmil mü’minler, farz olan bu beş vakte ilâveten, kuşluk, işrâk, evvâbin gibi nâfile namazlar kılarlar ve bilhassa gece teheccüde kalkarlar. Bütün bunlar bu vâkıanın tabiî bir neticesidir. Ancak bu gibi ibâdetlerin, insanların tâkat getirebilen ve o zevke ulaşabilen kısmına âit olması için, namaz emri elli vakitten başlatılıp bilâhare Hz. Peygamber’in mürâcaatı ile beş vakte indirilmiştir.
 
2. Allâh Resûlü’ne hitâben:
 
“Peygamberlerden hiçbiri Sen’den evvel, ümmetlerden hiçbiri de Sen’in ümmetinden evvel cennete girmeyecektir!” diye buyrulmuştur. (Râzî, XXVIII, 248)
 
3. Bakara Sûresi’nin son iki âyet-i kerîmesi vahyedilmiştir.
 
MİRAÇ’TA PEYGAMBERİMİZE VERİLEN HEDİYELER
Müslim’de rivâyet edilen bir hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:
 
“Resûlullâh’a (Miraç’ta) üç şey verildi: Beş vakit na­maz, Bakara Sûresi’nin sonu ve ümmetinden şirke düşmeyenlere büyük günahlarının affedildiği haberi...” (Müslim, Îman, 279)
 
Bununla birlikte Mîrâc’daki vahyin tafsîlât ve keyfiyetini ancak Allâh ve Peygamberi bilir. Burada âşikâr olan, Allâh Resûlü’nün Miraç’daki tecellî­leri bir hayâl olarak değil, kalp ve vicdânının da tasdîk ettiği bir hakîkat olarak müşâhede etmiş olduğu keyfiyetidir. Yâni:
 
“(Muhammed Mustafâ’nın) gözleriyle gördüğünü kalbi yalanlamadı. (Ey inkârcılar!) O’nun gördükleri hakkında şimdi kendisiyle tartışacak mısınız?” (en-Necm, 11-12)
 
Allâh Resûlü, Miraç gecesi Rabbine mülâkî olup sayı­sız tecellîler ve ibretli hâdiseler müşâhede ettikten sonra, hiçbir kulun ulaşamayacağı o hu­sûsî makamdan geri dönerken, Cebrâîl’i -aleyhisselam- bıraktığı yerde (Sidretü’l-Müntehâ’da) bir defâ daha aslî sûretinde gördü. Âyet-i kerîmede buyrulur:
 
“And olsun ki (Muhammed Mustafâ), onu (Cebrâîl’i) Sidretü’l-Müntehâ’da bir defâ daha gördü.” (en-Necm, 13-14)
 
Âyette Allâh Resûlü’nün makam cihetiyle Cebrâîl’den -aleyhisselam- daha ileride olduğuna işâret edilmiştir. Nitekim Cebrâîl -aleyhisselam-, Mîrâc Ge­cesi’nde kendisinin: “Bir parmak ucu daha yaklaşsaydım, muhakkak yanardım!” dediği makamda kalmış ve Peygamber Efendimiz daha ileriye gitmiş­tir. Bu hakîkat, Allâh Resûlü’nün dönüşte tekrar Cebrâîl’e rastlaması ile daha bâriz bir şekilde anlaşılmaktadır.
 
“Orada Me’vâ cenneti vardır. O Sidre’yi kaplayan kaplamıştı.” (en-Necm, 15-16) Fahr-i Kâinât Efendimiz’e soruldu:
 
“–Yâ Resûlallâh! Sidre’yi kaplayan ne gördün?” Buyurdular ki:
 
“–Altundan pervânelerin onu bürüdüğünü ve her yaprağında bir meleğin oturup Allâh’ı tesbîh ettiğini gördüm.” (Taberî, XXVII, 75; Müslim, Îman, 279) İbn-i Abbâs’ın rivâyetlerine göre:
 
Allâh Teâlâ, Hz. Mûsâ’yı -aleyhisselam- kelâm, İbrâhîm’i dostluk ve Muhammed Mustafâ’yı da ru’yetullâh (Cenâb-ı Hakk’ı keyfiyeti bizler tarafından bilinemeyecek bir sûrette müşâhade etme) şerefiyle taltîf etmiştir. (Taberî, XXVII, 64) Gözün Mahbûb’un huzûrunda O’ndan (sevgiliden) başka bir yere kaymaması, edebin en üst noktasıdır. Hakîkaten:
 
“(Muhammed Mustafâ’nın) gözü, oradan ne kaydı, ne de sınırı aştı. And olsun O, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını (da) gördü.” (en-Necm, 17-18)
 
Bu âyetlerden de anlaşıldığı vechile Hz. Peygamber, Cebrâîl -aleyhisselam- dâhil hiçbir mahlûkun hudûdunu aşamadığı “Sidre-i Müntehâ”nın ötesine geçirildi. Âyette, beşer idrâkine “birleştirilmiş iki yay arası veya daha az” mesâfe olarak bildirilen keyfiyetiyle kullarca kavranması muhâl ve mahrem olan bir vuslat vukû buldu.
 
Bu vuslatta Peygamberler Sultânı, kelâmın ifâde hudûduna sığ­mayacak derecede ulvî ve büyük hakîkatler, yâni Rabbin rubûbiyet âyetlerinden, mülk ve saltanatının ihtişâmından, ancak müşâhede ile ulaşılabilecek büyük âyetler gördü.
 
Burada müfessirlerin beyânı, “Hz. Peygamber, kalp gözü ile Allâh’ı gördü.” şeklindedir. (Taberî, XXVII, 63) İbn-i Abbâs’tan gelen rivâyete göre Resûl-i Ekrem:
 
“Ben, yüce Rabbimi gördüm!” buyurmuştur. (Ahmed, I, 285; Heysemî, I, 78) Bir başka rivâyette Peygamber Efendimiz “Rabbini gördün mü?” sorusuna cevâben:
 
“Bir nûr gördüm!” buyurmuşlardır. (Müslim, Îman, 292) En doğrusunu Allâh bi­lir…[6]
 
İSRA VE MİRAÇ İLE İLGİLİ RİVAYETLER
Hz. Peygamber’den, İsrâ ve Miraç ile ilgili birçok haber nakledilmiştir. Onlardan birkaçı şöyledir:
 
Allâh Resûlü, Miraç’ta bir topluluğa uğradılar ve gör­düler ki, onların dudakları deve dudağı gibidir. Birtakım vazîfeli memurlar da onların du­daklarını kesip ağızlarına taş koyuyor.
 
“–Ey Cibrîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
“–Bunlar, yetimlerin mallarını haksızlıkla yiyenlerdir!” dedi. (Taberî, XV, 18-19) Sonra Resûlullâh, başka bir topluluğa rastladı. Onlar da bakırdan tırnaklarla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı:
 
“–Ey Cebrâîl! Bunlar kimlerdir?” diye sordu. Cebrâîl -aleyhisselam-:
 
“–Bunlar, (gıybet etmek sûretiyle) insanların etlerini yiyenler ve onların şeref ve nâmuslarıyla oynayanlardır.” cevâbını verdi. (Ebû Dâvûd, Edeb, 35/4878)
 
Daha sonra Hz. Peygamber Efendimiz orada; zinâ­kârları, leş yiyen bedbahtlar olarak; fâiz yiyenleri, karınları iyice şişmiş ve şeytan çarpmış rezil bir vaziyette; zinâ edip çocuklarını öldüren kadınları da, bir kısmını göğüslerinden, bir kısmını baş aşağı asılı hüsrâna dûçâr olmuş bir hâlde gördü.[7] Bu sebeple Varlık Nûru Efendimiz:
 
“Eğer benim bildiğimi sizler de bilmiş olsaydınız, muhakkak ki, pek az güler ve çok ağlardınız!” buyurmuştur. (Buhârî, Tefsîr, 5/12)
 
Resûlullâh yine Miraç’ta yaşadığı müşâhedelerle alâkalı bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
 
“Miraç gecesinde Cennetin kapısı üzerinde şu ibârenin yazılı olduğunu gördüm:
 
«Sadaka on misliyle, borç vermek ise on sekiz misliyle mükâfâtlandırılacaktır.» Ben:
 
«−Ey Cibrîl! Borç verilen şey niçin sadakadan daha üstün oluyor?» diye sordum.
 
«−Çünkü, sâil (çoğu kere) yanında para olduğu hâlde sadaka ister. Borç isteyen ise, ihtiyâcı sebebiyle talepte bulunur.» cevâbını verdi.” (İbn-i Mâce, Sadakât, 19)
 
Peygamberimiz diğer bir hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
 
“(Miraç esnâsında) cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenler ekseriyâ fakirler idi. Zenginler de (hesap vermek için) mahpus idiler. Bunlardan cehennemlik olanların ise ateşe atılmaları emredilmişti. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin ekserisi kadınlardı.” (Buhârî, Rikâk, 51; Müslim, Zühd, 93)
 
Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfleriyle bilhassa hanımlara, azâb-ı ilâhîye dûçâr edecek davranışlardan kendilerini korumaları için husûsî bir îkazda bulunmaktadır.
 
Dipnotlar:
 
[1] İbn-i Sa’d, I, 214. [2] Ayrıca bkz. Buhârî, Tefsîr 17/3, Eşribe 1, 12; Nesâî, Eşribe 41. İsrâ ve Miraç hâdisesi ile, İslâm’ın bir fıtrat dîni olduğu te’kîd edilmiş; içi bozuk ve kalbi hasta kimselere semâvât kapılarının açılmayacağı beyân olunmuştur. [3] Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselam- ağlaması hasetten kaynaklanan bir durum değildir. Elde edemediği bir kemâl hâline hüzünlenmesi sebebiyledir. [4] Bir görüşe göre Nil ve Fırat nehirlerinin Resûlullâh tarafından cennette müşâhede edilmesinin mânâsı şudur: İslâm’ın nûru yeryüzüne yayılacak; İslâm, Nil ve Fırat havzasındaki bereketli topraklara hâkim olacak, o bölgeler İranlıların ateşperestliğinden ve Bizans’ın teslis inancından kurtulacaktır. Bu vâdinin ahâlîsi nesiller boyu tevhîdin sancaktarlığını yaparak İslâm’a hizmet edecektir. [5] Cenâb-ı Hakk’ın kasem ettiği yıldız kelimesi ile alâkalı olarak müfessirler birtakım îzahlarda bulunmuşlardır. Bunların en mühimi olarak da “yıldız”ın Hz. Peygamber ya da Kur’ân-ı Kerîm’den kısım kısım inen âyetler olduğunu zikretmişlerdir. Bu durumda yıldıza kasemin mânâsı şöyle ifâde edilmiştir: Miraç’a çıkmış ve inmiş olan Muhammed Mustafâ üzerine yemin olsun! Kur’ân’ın nüzûlü esnâsında her gelen vahyin inzâl zamânına yemin olsun! [6] Miraç’la alâkalı âyet-i kerîmelerin îzâhında Elmalılı Hamdi Yazır Hocaefendi’nin “Hak Dîni Kur’ân Dili” adlı tefsîrinden istifâde edilmiştir. [7] Bkz. Taberî, XV, 18-19.
[21.10.2022 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: EHL-İ SÜNNET ESASLARI
 
Ehl-i Sünnet ve’l Cemâ’at mezhebi üzere olman için Kelime-i Şehâdet’ten başka on şeye daha inanman lâzımdır.
1. Kur’ân-ı Kerîm’in Allâhü Teâlâ’nın kelâmı olduğuna inanmalısın.
2. Kendi îmânında şübhe etmemelisin.
3. Resûlullâh (s.a.v.)’in Ashâbı (r.a.e.)’den hiçbirine dil uzatmamalı, kötülememelisin. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’den sonra, Ebûbekir-i Sıddîk (r.a.)’i hak halîfe bilmelisin. Ondan sonra Ömer ibn-i Hattâb, sonra Osman ibn-i Affân, sonra Alî ibn-i Ebû Tâlib (r.a.e.)’i sırası ile hak halîfe bilmelisin. Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’den hiçbirine düşman olmamalı, sevgi ve saygısızlıkta bulunmamalısın. Çünkü onlara düşmanlık edenin îmânlarının gitme tehlikesi vardır.
Nitekim nakletmişlerdir: Ebû Alî Dekkak (r.âleyh) buyurdu ki: “Her insanın üç yüz altmış damarı vardır. Eğer üç yüz elli dokuz damarı Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in Ashâb-ı Kirâm (r.a.e.)’ine muhabbet, bir tanesi Peygamberimiz (s.a.v.)’in Ashâbı (r.a.e.)’dan birine düşmanlık, sevgisizlik üzere bulunsa, ölüm zamanında emir gelir ve canını o bir damardan alırlar. Bunun bozukluğu sebebi ile dünyâdan îmânsız gider.” Allâhü Teâlâ bizi bundan korusun. O halde Ashâb-ı Kiram (r.a.e.)’e düşman olmaktan çok sakınmak lâzımdır.
4. Mü’minlerin Cennet’te Allâhü Teâlâ’yı göreceklerine inanmalısın.
5. Devlet reisine isyân etmeyesin, onun ve naibinin arkasında Cuma namazı kılmanın hak olduğunu bilmeli, sultâna duâ etmelisin.
6. Her müslümânın arkasında namaz kılabilirsin.
7. Ehl-i Kıble olanın cenaze namazının kılınacağını hak bilmelisin.
8. Ehl-i Tevhîd, ya’nî mü’minler, günâh işlemekle kâfir olurlar dememelisin.
9. Mest üzerine meshin dinden olduğunu kabul etmelisin.
10. İyilik ve kötülüğün, Allâhü Teâlâ’nın takdiri ile olduğuna inanmalısın.
(Muhammed Rebhami, Riyâdü’n-Nâsihîn, s.96)
[21.10.2022 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yüzü Nasıldı? Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’in şemâilini şöyle tasvir eder: “Allah’ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlaktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sıktı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.” (İbn Sa‘d, I, 422; Taberânî, XXII, 155-156; Beyhakī, II, 154-155; Heysemî, VIII, 273-274; ayrıca bk. HİLYE; ŞEMÂİL)
[21.10.2022 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 5
Kulluk edilecek ve yardım istenecek tek varlık Allah’tır. Çünkü kulun ibâdetini kabul buyuracak ve istediklerini yapabilecek güç ve kuvvet sadece Allah’a aittir. Zaten sûrenin buraya kadar olan kısmı da bu gerçeği ifade etmektedir. Kullar bu hitapla, her şeyi işiten, her şeyi bilen tek merci olan Allah’a yönelmekte ve böylece tevhidin hakikati ortaya çıkmaktadır.
 
Âyette söz konusu edilen اَلْعِبَادَةُ (ibâdet) kelimesi “abede”, “ubûdet” ve “ubûdiyet” köklerinden gelir. “Abede”, bir işi azim ve istekle yapmaktır. “Ubûdet”, tevâzu göstermek, yüzü yerlere sürmek demektir. “Ubûdiyet” ise kulun tanıdığı Rabbine düzenli olarak, belli şartlar çerçevesinde kulluk yapması, boyun büküp tâzimde bulunmasıdır. Dolayısıyla “ibâdet”; itaat ve zilletle, hudu’ ve huşu’ içinde büyük bir azim ve ısrarla boyun eğmek demektir. İbadet Allah’ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyet ise Allah’ın yaptığına razı olmak şeklinde de tarif edilmiştir.
 
Şeriat dilinde ibâdet; hâlis bir niyetle, mükâfatını bekleyerek, Allah’a yakınlaşmayı arzu ederek Cenâb-ı Hakk’ın istediği tarzda kulluğu ifa etmektir. İnsanın ruh ve bedeni, dış ve iç âlemiyle yani bütün varlığıyla yalnız Allah için yaptığı şuurlu bir itaat ve yakınlıktır. Görüldüğü gibi bunda ilk önce niyet şarttır. Niyet ise yapılacak işin ifa edilmesinde ancak Allah’a itaat ve yaklaşmayı kastetmek demek olan yeni bir istektir. “Azmetmek” bir işi yapmadan önce, “kastetmek” yapmakla beraber olduğu gibi “niyet” de niyet edilen şeyi bilmekle beraber onu yapmaya bitişiktir. Hem bilgi hem de isteği ihtiva eden bu tam şuur hali, ruh ve kalbin işidir. İkinci olarak, bir amelin ibâdet olması için Allah katında itaat olarak kabul edilen bir amel ortaya koymak gerekir. Yoksa yalnız bir şeyi yapmayı istemek, düşünmek ve hatıra getirmek gibi iç duygularla ilgili ameller, itaat ve yakınlığa sebep olsa da ibâdet sayılamaz. Aynı şekilde niyet edilmeden yapılan ameller de ne olursa olsun ibâdetin şümûlüne giremez. (Elmalılı, Hak Dini, I, 96)
 
اَلْلإسْتِعَانَةُ “İstiâne”, yardım talep etmektir. Bütün hayırlı işlerde başarılı olmamız, ibâdetlerimizi ihlasla ve kolaylıkla yapabilmemiz ve karşılaştığımız bütün zorlukların üstesinden gelebilmemiz için Allah’tan yardım dileriz. Kul yardım isteyecek, Allah da kuluna yardım edecektir. Allah’ın yardımı iki türlüdür. Birincisi zaruri olan, ikincisi zaruri olmayandır. Zaruri olan, rahmetinin bir tecellisi olarak bizi yaratan Allah’ın, mâhiyetimize emanet ettiği ve yaşamamızı mümkün kılan alet ve edevat kısmından sayılacak hususlardır. Bunlar el, ayak, göz, kulak, akıl ve idrak gibi şeylerdir. Mesela biz gözümüzle görür, gözlerimizin aldığı mânaları fikir laboratuarında değerlendirir, bunlarla adeta bal yapıyor gibi mârifet petekleri oluşturmaya çalışırız. Bunu ise kalp ve beyin yapar. Fakat Rabbimiz önceden kalp ve kafamıza bu fakülteleri yerleştirmiş, mekanizmalar arasında hassas bir münasebetler zinciri tesis etmiş ve her şeyiyle işleyen mükemmel bir fabrika haline getirmiştir. Bunlardan bir tanesi eksik veya arızâlı olsa insan, istenilen şeyleri tam olarak yapamaz. Zaruri olmayan yardımı ise, bu temel yardıma ilave olarak Allah’ın kulunu melekleri ile teyid etmesi, ona rahmeti ile hayır yollarını göstermesi ve Hâdi ismiyle imdadına yetişmesidir. İşte biz yaptığımız bütün işlerimizi, Allah’ın bu şekilde yardım etmesiyle yaparız. Onun için sadece Allah’tan yardım dileriz. Zira kuvvetin ve kudretin olduğu gibi, yardımın da yegâne kaynağı Yüce Rabbimizdir.
 
Allah’a ibâdetimizi ve yardım talebimizi arzederken “yalnızca sana”, “yalnızca senden” diyerek, Rabbimizi sözümüzün başına alıyoruz. Böylece bütün varlığımızla masivâdan uzaklaşıp Allah’a
[21.10.2022 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: İfk (iftira) Hadisesi
Hazret-i Âişe vâlidemiz, ordunun ardına düşüp kaybolmaktansa, bulunduğu yerde beklemeyi tercîh etti.
Müreysî Gazvesi’nden dönüşte idi. Allâh Rasûlü’nün zevce-i pâki Hazret-i Âişe (r.a.) ordunun konakladığı yerden, ihtiyaç için biraz uzaklaşmıştı. Döndüğünde ise ordu çoktan hareket etmiş bulunuyordu. Çünkü o sıra tesettür âyeti inmişti ve mü’minlerin anneleri, bir yere giderken devenin hörgücü üzerine konan ve hevdec adı verilen hücre içinde götürülmeye başlanmıştı. Bu sebeple ordu hareket ettiğinde, mü’minlerin annesi Hazret-i Âişe (r.a.) de devenin üzerindeki hevdecde zannedilmişti.
 
İFK HADİSESİ NASIL OLDU?
Hazret-i Âişe vâlidemiz, ordunun ardına düşüp kaybolmaktansa, bulunduğu yerde beklemeyi tercîh etti. Hafiften uykuya daldı. O sırada kâfileden geri kalanları toplamakla vazîfeli bulunan Safvân bin Muattal (r.a.) Hazret-i Âişe’yi fark etti:
 
“…Biz Allâh’a âidiz ve yine O’na döneceğiz.” (el-Bakara, 156) âyetini okuyarak kendisinin orada bulunduğunu duyurdu.
 
Bu ses üzerine Hazret-i Âişe annemiz uyandı. Safvân (r.a.) tek kelime bile konuşmadan devesini çöktürdü; Hazret-i Âişe vâlidemiz de bindiler. Öğle vakti orduya yetişmişlerdi. Bu durumu gören münâfıklar, ellerine bulunmaz bir fırsat geçmiş gibi bu defâ da ağızlarını çirkin bir iftirâ için açtılar:
 
“–Vallâhi ne Âişe ondan, ne de o Âişe’den kurtulmuştur.” dediler. Hattâ Abdullâh bin Übey, daha ileri giderek mü’minlere:
 
“–İşte Peygamberinizin hanımı bir adamla sabahladı...” diyerek alay etti.
 
Fitne bir anda bütün orduyu sardı. Hazret-i Ebûbekir (r.a.) müthiş bir ıztırapla inledi:
 
“–Vallâhi biz, böyle bir iftirâya câhiliye devrinde bile uğramadık!..” dedi.
 
Hazret-i Safvân (r.a.) ise derin bir üzüntü içindeydi. O, Allâh Rasûlü’nün:
 
“Hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!..” dediği güzîde bir sahâbî idi.
 
Hazret-i Peygamber’in durumuna gelince; en büyük keder, hiç şüphesiz O’nun mübârek gönlüne düşmüştü. Çoğu kere evine kapanıyor, insanlarla pek fazla görüşmüyordu. Bu hususta küçük bir tahkîkat yaptırdı. Hazret-i Âişe’nin suçlu olduğuna dâir en ufak bir alâmet bile yoktu. Ancak münâfık ağızlar susmuyordu.
 
Hâdiseyi en son duyan, Âişe annemiz oldu. Bu ağır iftirâyı işitir işitmez de müthiş bir teessüre kapıldı. Târifsiz bir elemle, Peygamber Efendimiz’den izin alarak babasının evine, mesele hakkında mâlumat edinmeye gitti. İşittiği dedikoduları bir de onlardan dinleyince, âdeta eridi, bir sonbahar yaprağı gibi sarardı soldu.
 
Bu sırada Peygamber Efendimiz hâdiseyi Âişe vâlidemizle konuşmak istedi. Hz. Ebûbekir’in (r.a.) evine gidip mübârek zevcesine:
 
“–Ey Âişe! Hakkında bana birtakım sözler ulaştı. Eğer suçsuzsan, Allâh seni temize çıkaracaktır.” buyurdu.
 
Âlemlerin Efendisi’nin de iftirâlar karşısında küçük bir tereddüt geçirdiğini hisseden hassas ve ince rûhlu Hazret-i Âişe vâlidemiz, anne ve babasına baktı. Onların sustuğunu görünce, nemli gözlerle Allâh Rasûlü’ne şunları söyledi:
 
“–Vallâhi, iyice anladım ki, siz söylenilenleri duymuş, neredeyse inanmışsınız. Şimdi ben suçsuzum desem, -ki Allâh bunu biliyor- inanmayabilirsiniz. Aksini söylesem hemen inanabilirsiniz. Ama Allâh suçsuz olduğumu biliyor. O hâlde ben, o söylenenlere karşı Allâh’tan yardım istiyorum.”
 
O günlerde Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri’nin zevcesi Ümmü Eyyûb, kocasına:
 
“–İnsanların Âişe aleyhinde söyledikleri şeyleri işittin mi?” diye sordu.
 
Ebû Eyyûb:
 
“–Evet! İşittim. Onların hepsi yalan ve uydurmadır!” dedi. Sonra hanımına:
 
“–Sen böyle bir kötülük yapar mısın?” diye sordu.
 
O da:
 
“–Hayır! Vallâhi ben kat’iyyen böyle bir kötülük yapmam!” dedi.
 
Bunun üzerine Ebû Eyyûb:
 
“–Sen böyle olunca, vallâhi Âişe senden daha hayırlıdır!” dedi. (İbn-i Hişâm, III, 347; Vâkıdî, II, 434)
 
Artık işin anlaşılması sâdece vahy-i ilâhîye kalmıştı. Nitekim çok geçmeden Cenâb-ı Hak, hâdiseyle alâkalı âyet-i kerîmeleri inzâl buyurdu. Söylenen sözlerin, münâfıkların iftirâlarından ibâret olduğu âşikâr oldu. İlâhî beyanlar, hem Âişe annemizi temize çıkarmakta hem münâfıkların haksız ithamlarını yüzlerine vurup onlara azâbı haber vermekte hem de bu iftirâyı dillerine dolayan gâfilleri îkâz etmekteydi.
 
İFK HADİSESİ İLE İLGİLİ AYETLER
Cenâb-ı Hak bu hususla ilgili âyet-i kerîmelerde şöyle buyurdu:
 
“(Peygamber’in temiz ve mübârek zevcesine) bu ağır iftirâyı uyduranlar, şüphesiz sizin içinizden bir gruptur. Siz bu (iftirâ hâdisesini) hakkınızda fenâ sanmayın, aksine o sizin için hayırdır. İftirâcılardan her biri kazandığı günâhın (vebâlini) çeker. Onlardan (elebaşılık yapıp) bu günâhın büyüğünü yüklenen kimse için de büyük bir azap vardır.
 
Bu iftirâyı işittiğiniz zaman erkek ve kadın mü’minlerin, kendi vicdanları ile hüsn-i zanda bulunup da; «Bu apaçık iftirâdır!» demeleri gerekmez miydi? İftirâcıların da bu hususta dört şâhit getirmeleri gerekmez miydi? Mâdem ki şâhitler getiremediler, öyle ise onlar Allâh nezdinde yalancıların ta kendisidirler. Eğer dünyâda ve âhirette Allâh’ın lutuf ve merhameti üstünüzde olmasaydı, içine daldığınız bu iftirâdan dolayı size mutlakâ büyük bir azap isâbet ederdi. Çünkü siz bu iftirâyı dilden dile birbirinize aktarıyor, hakkında bilgi sâhibi olmadığınız şeyi ağızlarınızda geveleyip duruyordunuz. Bunu ehemmiyetsiz (ve vebâlsiz) bir iş sanıyorsunuz. Hâlbuki bu, Allâh katında (elbette ki) çok büyük (bir cürüm) onu duyduğunuzda; «Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Hâşâ! Bu, çok büyük bir iftirâdır!» demeli değil miydiniz?
 
Allâh size öğüt veriyor ki, eğer inanmış insanlarsanız buna benzer bir davranışı bir daha aslâ tekrarlamayasınız. Ve Allâh âyetleri size açıklıyor. Allâh, (her işin iç yüzünü) çok iyi bilir, hüküm ve hikmet sâhibidir.
 
İnananlar arasında çirkin şeylerin yayılmasını arzulayan kimseler için dünyâda da âhirette de elîm bir azap vardır. Allâh bilir, siz bilmezsiniz. Ya sizin üstünüze Allâh’ın lutuf ve merhameti olmasaydı, Allâh çok şefkatli ve merhametli olmasaydı (hâliniz nice olurdu)
 
Ey îmân edenler! Şeytanın adımlarını tâkip etmeyin! Kim şeytanın adımlarını tâkip ederse, muhakkak ki o, edepsizliği (yüz kızartıcı suçları) ve kötülüğü emreder. Eğer üstünüzde Allâh
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N