Menü tarıkhaber
SEMA ÖNER

SEMA ÖNER

Tarih: 31.05.2023 11:08

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[29.10.2022 18:29] Ömer Tarık Yılmaz: MİSYONER İLAHİYATÇILAR
 
İslâm’ın açık ve beyenelminel düşmanları hepimizin malumudur. Ancak bunlardan daha zararlısı ise maalesef ilahiyat fakültelerimizi gittikçe sarmakta olan Ehl-i Sünnet düşmanı bir kısım ilahiyatçı “misyoner”lerdir. Bunlar yıllardır bilhassa müsteşriklerden esinlenmişlerdir. Şimdi ise onların metodları ile hareket ederek İlahiyat fakültelerinde gençlerimizi zehirlemekle meşgullerdir. Bu tür ilahiyatçılar aynı zamanda son derece korkaktırlar fakat bir Müslüman gördüklerinde korkaklıkları hemen gidiverir. Müslüman karşısında kaplana dönüşür. Onun şahsını, konu ettiği, bahsini yaptığı hadisleri, sünnetleri, müstehapları, evliyaullâhı küstahça aşağılar. Bu misyonerlerin, Müslüman görünce, Seküler-Batıcı kesim karşısındaki korkak hallerinden eser kalmaz.
Bu tür ilahiyatçıların gelmek istediği nokta ruhsuz, kutsalsız bir İslâm’dır. Protestan, hatta bir adım ötesi pozitivist-materyalist bir İslâm’dır. Bu ilahiyatçılar, başta Buhari, Müslim olmak üzere tüm hadis külliyatını itibarsızlaştırmak, şüpheli hale getirmek isterler. Kimi “Allâh (haşa) geleceği bilemez”, diğeri “Adem (a.s.)’ın da babası var” der. Kur’ân bize yeter deyip bin dört yüz yıllık tüm geleneği tartışmaya açanlar birçok kitap yazmakla, fiilen “Kur’ân bize yeter” dememiş olurlar. Aslında bu durumda, “Kur’ân bize yeter” diyenler, eğer dürüst iseler, bir satır bile kitap yazmamalılar. Bir dakika bile sohbet etmeyip, “sadece Kur’ân okuyun” demeliler. İslâm’ı bugüne kadar getirmeleri sebebiyle bize emeği geçen İslâm Ulemâsı’nı hafife alan bu tür ilahiyatçılar, masonluğu resmen bilinen, Osmanlıda isyan fitilini ateşleyen İngilizlere alet olan, hatta onlarla işbirliği yapan Cemaleddin Afgani’yi övmekte bir beis görmemişlerdir. Onların gözünde, İngiliz Mısır Genel Valisi Cromer’in Mısır müftüsü yaptığı Mason Abduh, Ehl-i Sünnet âlimlerinden ve evliyaullâhtan çok daha kıymetlidir.
Bu tür misyoner ilahiyatçılar, Batı’nın, arayıp da bulamayacağı türden maşalardır. Batılılar; dinleri, toplumları bunların eliyle bozarlar. Bozmak istedikleri toplumlarla hiç kötü olmazlar. Çünkü toplumu bozma noktasında sürecin hiçbir yerinde görülmezler. İhtiyaçları olan her yere, bu mayın eşekleri olan misyoner ilahiyatçıları sürerler.
(Ebubekir Sofuoğlu, Misyoner İlahiyatçılar, s.16)
[29.10.2022 18:30] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Yüzü Nasıldı?
Peygamberimizin terbiyesi altında yetişen üvey oğlu Hind b. Ebû Hâle, Resûl-i Ekrem’in şemâilini şöyle tasvir eder: “Allah’ın elçisi iri yapılı ve heybetliydi. Yüzü ayın on dördü gibi parlaktı. Uzuna yakın orta boylu, büyükçe başlı, saçları hafif dalgalıydı. Saçı bazan kulak memesini geçerdi. Rengi nûrânî beyaz, alnı açık, kaşları hilâl gibi ince ve sıktı. Burnu ince, hafifçe kavisliydi. Sakalı sık ve gür, yanakları düzdü. Bütün organları birbiriyle uyumlu olup ne zayıf ne de şişmandı. Göğsü ile iki omuzunun arası genişçe, mafsalları kalıncaydı. Bilekleri uzun, avucu genişti. Yürürken ayaklarını yere sert vurmaz, sakin fakat hızlı ve vakarlı yürür, meyilli bir yerden iniyormuş görünümü verirdi. Bir tarafa döndüğünde bütün vücuduyla dönerdi. Konuşmadığı zaman daha çok yere doğru bakar ve düşünceli görünürdü. Arkadaşlarıyla yürürken onları öne geçirir, kendisi arkadan yürürdü. Yolda karşılaştığı kimselere önce o selâm verirdi.” (İbn Sa‘d, I, 422; Taberânî, XXII, 155-156; Beyhakī, II, 154-155; Heysemî, VIII, 273-274; ayrıca bk. HİLYE; ŞEMÂİL)
[29.10.2022 18:30] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 4
الدّ۪ينُ (din) kelimesi, pek çok mâna ifade etmekle birlikte burada “hesap ve ceza” anlamındadır. مَالِك (mâlik) kelimesi ise مَلِك (melik) olarak da okunmuştur. “Milk” kelimesinden gelen “mâlik”, “mala sahip olan ve onun üzerinde istediği gibi tasarruf eden” demektir. “Mülk” kelimesinden türeyen “melik” ise “hükümdar, padişah, devlet reisi, devletin işlerini yürütüp yöneten” mânasına gelir. Her iki kelimede de “kuvvet” anlamı vardır. Allah Teâlâ, zâtını hem mâlik hem de melik olarak vasıflandırmaktadır. (bk. El-Âl-i İmrân 3/26; El-Mü’minûn 23/116) O, bütün kâinatın gerçek sahibi, mâliki, aynı zamanda padişahıdır. Özellikle de burada ifade edildiği üzere amellerin hesabının görülüp karşılığının verildiği kıyâmet gününün hem gerçek sahibi, hem de hükümdarıdır.
 
اليَوْمُ (yevm), gün demektir. Tan yerinin ağarmasından itibaren güneşin batışına kadar olan vakittir. Burada “din”e izafe edilerek, kıyametin başlangıcı ile, cennet ve cehennemliklerin her birinin yerlerine varacakları vakte kadarki zaman için kullanılmıştır.
 
“Din” sözlük anlamı olarak “bir işin karşılığı, muhasebe, yargı, hüküm, siyaset, adet, hal, şeriat, itaat” gibi mânalara gelir. Burada daha çok “bir işin karşılığı, ceza ve muhasebe” mânası kastedilmektedir. “O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı eksiksiz verecek…” (En-Nûr 24/25) ayetinde din bu mânada kullanılmıştır.
 
Cenâb-ı Hak, bütün zamanlarda ve zeminlerde, kıyametten önce ve sonra yegâne mâlik ve meliktir. Buna rağmen âyet-i kerîmede O’nun mâlikliği ve melikliği özellikle hesap günü olan kıyamet gününe tahsis edilmiştir. Şüphesiz bunun pek mühim sebep ve hikmetleri bulunmaktadır:
 
Öncelikle bütün dikkatleri hesaba çevirmekte ve kıyamet gününün zorluğu, şiddet ve dehşetiyle yürekleri titretmektedir. Geçici hayattan maksadın ne olduğuna işaret ederek, insanlığın önündeki en büyük hedefi netleştirmektedir. Hesap gününün ehemmiyetini gözler önüne sermektedir. Allah’ın rahmetine güvenip şeytana aldanarak o günde perişan olmamayı öğütlemektedir. Daha da ötesi, ilâhî rahmetin ve ebedî nimetin tam mânasıyla tecelli edeceği saadet-i ebediyeyi temine teşvik etmektedir.
 
İkinci olarak dünya hayatında kullara ait bir kısım geçici mâlikiyet ve melikiyet söz konusu olabilir. Bunlara aldanılmamalıdır. Zira hesap günü bunlar zahiri bakımdan da ortadan kalkacaktır. Asılsız görüntüler yok olacak, Allah’ın mâlikiyet ve melikiyeti tam olarak ortaya çıkacaktır.
 
Üçüncü olarak “din günü”nün bir mânası da “dinin dünyada emrettiklerinin akıbeti ve âhiret ahvaliyle ilgili verdiği haberlerin açıktan açığa ortaya çıkacağı gün”dür. Biz dünya hayatında inanılması emredilen hususlara iman ediyoruz. Dinin ibâdet, muamelât ve ahlâka dair hükümlerini yerine getirmeye çalışıyoruz. İşte bütün bu inandıklarımız ve yaptıklarımız, orada hakiki mâna ve mâhiyetiyle zuhur edecektir. Kısacası ayet ve hadislerde âhirete ait haber verilen hakikatlerin hepsi tahakkuk edecektir. O günün tek hükümdarı, sahibi ve yegâne yöneticisi olan Allah, dilediği gibi davranacak, kullarını hesaba çekecek, iyilere iyiliklerinin ve kötülere de kötülüklerinin karşılığını verecektir. Allah’tan başka kimsenin bir söz hakkı olamayacaktır. Şu âyet-i kerîmeler bu mânada “din gününü” ne güzel tarif etmektedir:
 
“Rasûlüm! Hesap ve ceza gününün ne olduğunu sen bilir misin? Sonra bilir misin sen, nedir o hesap ve ceza günü? O, kimsenin kimseye faydası olmayacağı bir gündür. O gün bütün emir, hüküm ve yetki yalnız Allah’ındır!” (El-İnfitâr 82/17-19)
[29.10.2022 18:30] Ömer Tarık Yılmaz: Kaza Umresi
Bir yıl önce ihrama girildiği halde Mekkeli müşriklerin izin vermemesi sebebiyle yapılamayan umrenin yerine eda edildiğinden, bu umreye “umretü’l-kaza“denilmiştir.
Hudeybiye’de yapılan antlaşma çerçevesinde bir yıl sonra yapılacak umrenin zamânı gelmişti. Hicrî yedinci yılın Zilkâde ayı girince, Resûlullâh, Hudeybiye Seferi’ne katılanların tamâmının umreye hazırlanmalarını emretti. Halka da hazırlık yapmalarını bildirdi. Civardan gelip de o sırada Medîne’de bulunan Araplar:
 
“–Vallâhi yâ Resûlallâh, bizim ne azığımız ne de bizi doyuracak bir kimsemiz var!” dediler.
 
Varlık Nûru Efendimiz, Medînelilere, ihtiyâcı olanlara Allâh için sadaka vermelerini ve onlara bakmalarını emretti. Onlardan yardım ellerini çektikleri takdirde helâk olacaklarını bildirdi. Medîneliler de:
 
“–Yâ Resûlallâh! Biz sadaka olarak neyi verelim, hiçbir şey bulamıyoruz ki?” dediler.
 
Fahr-i Kâinât Efendimiz:
 
“–Neyiniz varsa! Velev ki yarım hurma bile olsa…” buyurdu. (Vâkıdî, II, 731-732)
 
Peygamber Efendimiz, iki bin ashâbı ile umre için Medîne’den hareket etti. Resûlullâh, miğfer, zırh ve mızrak gibi askerî malzemelerle yüz kadar da at aldı.
 
Ashâb-ı kirâm:
 
“–Yâ Resûlallâh! Kureyş, yolcu silâhından başka silâh almamamızı şart koşmuştu!” dediler.
 
Âlemlerin Efendisi:
 
“–Biz Harem’e o silâhlarla girecek değiliz. Fakat onlar, yapılabilecek bir saldırıya karşı, yakınımızda olacak!” buyurdu ve iki yüz kişi ile birlikte silâhları, Mekke’ye üç mil yakınlıktaki Batn-ı Ye’cec’e gönderdi. (Vâkıdî, II, 733-734)
 
PEYGAMBER EFENDİMİZ’İN KABİR ZİYARETİ
Yolculuk esnâsında Ebvâ’ya uğramışlardı. Resûlullâh Cenâb-ı Hak’tan izin isteyerek annesinin kabrini ziyâret etti. Ziyâret esnâsında kabrini eliyle düzeltti ve teessüründen ağladı. O’nun ağladığını gören Müslümanlar da gözyaşlarını tutamadılar. Daha sonra niçin böyle yaptığını soranlara Sevgili Peygamberimiz:
 
“–Annemin bana olan şefkat ve merhametini hatırladım da onun için ağladım.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, I, 116-117)
 
KABE’Yİ GÖREN MÜ’MİN GÖNÜLLER
Hudeybiye Antlaşması mûcibince müşrikler, Mekke’yi boşaltarak üç gün için bütün şehri mü’­minlere bıraktılar. Kendileri de dağlara çekilip Müslümanlar ne yapacaklar diye merakla seyre koyuldular. Yedi yıl gibi uzun bir süreden sonra Kâbe’yi gören mü’min gönüller, heyecanla hep bir ağızdan:
 
لَبَّيْكَ، اَللّهُمَّ لَبَّيْكَ، لَبَّيْكَ لاَ شَرِيكَ لَكَ لَبَّيْكَ. اِنَّ الْحَمْدَ وَالنِّعْمَةَ لَكَ وَالْمُلْكَ، لاَ شَرِيكَ لَكَ
 
diyerek telbiye getirmeye başladılar.
 
İbn-i Abbâs’ın bildirdiğine göre Hazret-i Peygamber Mekke’ye geldiğinde kendisini Muttaliboğulları’ndan küçük çocuklar karşıladı. Resûlullâh onlardan birini (bineğinin) önüne bir diğerini de arkasına bindirdi.[1]
 
Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medîne hummâsının kendilerini zayıf düşürdüğü yolunda dedikodu eden müşriklere durumun böyle olmadığını göstermeleri için, Müslümanlara, hızlı ve gösterişli yürümelerini emretti.[2]
 
“Bugün kendisini Kureyşlilere güçlü-kuvvetli gösteren kişiye Allâh rahmet et­sin!..” buyurdu. (İbn-i Hişâm, III, 424-425)
 
PEYGAMBERİMİZİN KAZA UMRESİ
O günün şartlarında Medîne’den Mekke’ye kadar dört yüz küsur kilometre mesâfe katederek Kâbe’yi ziyârete gelen Müslümanlar, yorgun olmalarına rağmen Allâh Resûlü’nün îkâzıyla umrelerini gâyet vakarlı ve heybetli bir şekilde îfâ ettiler. Hattâ tavâfın ilk üç şavtında ve sa’y yaparken de bugünkü iki yeşil direk arasında çalımlı bir şekilde koştular.
 
Diğer taraftan müşrikler, tepelerden Müslümanları gözetliyorlardı. Şâyet onlarda herhangi bir yorgunluk ve gevşeklik emâresi görselerdi, farklı şeyler düşünebilirlerdi. Ancak onlar, gördükleri canlılık ve hareketlilik karşısında hayret ve dehşete düşmekten kendilerini ala­madılar:
 
“−Bunlar mı hummânın zayıflattığını söylediğiniz kimseler! Onlar bizden daha zinde ve daha canlılar!” dediler. (Müslim, Hac, 240)
 
YÜREKLERİ COŞTURAN NAĞME
Ayrıca o gün, Bilâl-i Habeşî’nin Kâbe’nin damına çıkıp okuduğu ezân-ı Muhammedî’nin muhrik nağmeleri, mü’min yürekleri coştururken, müşrikleri şaşkınlık içinde bıraktı.
 
Peygamber Efendimiz, ashâbıyla birlikte tavâf ederken Abdullâh bin Revâha, tavafta şiir okumaya başladı. Hazret-i Ömer ona:
 
“−Sen Resûlullâh’ın huzûrunda ve Allâh’ın Harem’inde bu şiiri söyleyip duracak mısın?” dedi.
 
Allâh Resûlü, Hazret-i Ömer’e:
 
“–Ona mânî olma! Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki, onun sözleri Kureyş müşriklerine, ok yağdırmaktan daha tesirlidir. Ey İbn-i Revâha, devâm et!” buyurduktan sonra, Abdullâh’a:
 
“−Allâh’tan başka hiçbir ilâh ve mâbud yoktur. Bir olan O’dur. Vaadini gerçekleştiren O’dur. Bu kuluna yardım eden O’dur. Askerlerini güçlendiren O’dur. Toplanmış olan kabîleleri bozguna uğratan da yalnız O’dur, de!” buyurdu.
 
Abdullâh bin Revâha bunu söylemeye başlayınca, Müslümanlar da onun dediklerini tekrar etmeye başladılar. (Vâkıdî, II, 736; İbn-i Sa’d, II, 122-123)
 
İLK KABE ZİYARETİ
Üç gün sonra Medîne-i Münevvere’ye dönüldüğünde herkesin sîmâsında ayrı bir letâfet vardı. İlk Kâbe ziyâreti gerçekleşmiş, Allâh Rasûlü’nün bir yıl önce görüp müjdesini verdiği rüyâ tahakkuk etmişti. Bu hakîkati Allâh Teâlâ, gerçekleşen Hayber Fethi’ne işâretle birlikte, yakında nasîb buyuracağı Mekke Fethi’ni de müjde sadedinde Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle bildirmiştir:
 
“And olsun ki Allâh, elçisinin rüyâsını doğru çıkardı. Allâh dilerse, siz emniyet içinde başlarınızı tıraş etmiş ve saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allâh sizin bilmediğinizi bilir. İşte bundan önce size yakın bir fetih verildi. Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberi’ni hidâyet ve hak dîn ile gönde­ren O’dur. Şâhid olarak Allâh yeter!” (el-Fetih, 27-28)
 
Allâh Resûlü’nün ashâbıyla yaptığı kazâ umresi, Mekkeliler üzerinde büyük bir tesir bıraktı. Çok geçmeden Kureyş’in ileri gelenlerinden müstakbel Sûriye fâtihi Hâlid bin Velîd, Osmân bin Talha, müstakbel Mısır fâtihi Amr bin Âs gibi zâtlar îmân edenler kervanına dâhil oldular.
 
Dipnotlar:
 
[1] Buhârî, Umre, 13; Libâs, 99.
 
[2] Buhârî, Hac, 55; Müslim, Hac, 240; Ahmed, I, 305-306.
[29.10.2022 18:33] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET.............. KALBİN SELÂMETİ
İşin temeli kalbdir. Kalb, Allahü teâlâdan başkasına tutulmuş ise, yıkılmış demektir. Bir işe yaramaz. Niyet doğru olmadıkça, hayırlı işlerin, yardımların ve âdete uyarak yapılan ibâdetlerin, hiç faydası olmaz. 
 
Kalbin selâmet bulması için, Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye düşkün olmaması da lâzımdır. Yani her yapılan şey, O emrettiği, O beğendiği için yapılmalı, O’nun râzı olmadığı her şeyden kaçınmalıdır. Herşey O’nun için olmalıdır. 
 
Hem, kalb selâmeti, hem de bedenin salih işler yapması, birlikte lâzımdır. Beden salih ameller yapmaksızın, kalbim selâmettedir, kalbim temizdir, sen kalbe bak demek bâtıldır, boştur. Kendini aldatmaktır. 
 
Bu dünyada, bedensiz rûh olmadığı gibi, beden ibâdet yapmadan ve günahlardan kaçınmadan, kalb temiz olmaz. 
 
Zamanımızın birçok dinsizleri, sapıkları, ibâdet yapmayıp, kalblerinin selâmette olduğunu, hattâ kerâmet sâhibi olduklarını söyleyip, saf Müslümanları aldatıyor. Allahü teâlâ, hepimizi böyle sapıklara inanmaktan korusun!
 
İmâm-ı Rabbânî (Mektûbât)
 
 
GÜNÜN TARİHİ..........  CUMHURİYETİN İLÂNI
 
29 Ekim 1923’de Cumhuriyet ilân edildi. 23 Nisan 1920’den beri Büyük Millet Meclisi, ülkeyi idare etmekteydi. Ancak devletin idare şeklinin ismi konmamıştı. 28 Ekim akşamı Mustafa Kemâl, İsmet İnönü ile birlikte Çankaya Köşkü’nde cumhuriyetin esaslarını belirten bir tasarı hazırladı. Ertesi günkü Meclis toplantısında saat 23.30’da Cumhuriyet ilân edilerek Mustafa Kemâl Cumhurbaşkanlığına seçildi.
 
KIZILAY HAFTASI
 
29 Ekim ile 4 Kasım arası Kızılay Haftası olarak kutlanır. Kızılay, Osmanlı Hilâl-i Ahmer Cemiyeti adıyla, 11.06.1868’de kuruldu. Cumhuriyet’in ilânından sonra, Türkiye Hilâl-i Ahmer Cemiyeti, 1935 yılında da Türkiye Kızılay Derneği ismini almıştır.
 
 
 
ZEKÂ BULMACASI.......  5 KARE YAPMAK
 
Kare şeklinde bir arsaya, en az kayıpla, 5 adet kare şeklinde ev yeri nasıl ayrılır?                  (Cevabı yarın) 
 
 
29.10.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[30.10.2022 16:15] Ömer Tarık Yılmaz: A.B.D., ANCAK OSMANLILARIN
 
TUNUS BEYLERBEYLİĞİ’NE MUHÂTAP İDİ
1803 yılında “Granol Türk” adlı bir Amerikan gemisi, Tunus’a geldi. Fakat Trablus Beylerbeyliği’ne bağlı Türk korsanlarının bazı Amerikan gemilerini vurması üzerine, Birleşik Amerika Devleti, Akdeniz’e bir harb filosu göndererek sancak göstermek ve kuvvet gösterisi yapmak istedi.
Filoya bağlı 35 toplu Filedelfiya ile Vixen adlı harb gemileri, Trablus’da üzerilerine gelen bir Türk gemisine karşı manevra yapmak isterken karaya oturdu, bütün gayretlere rağmen yüzdürülemedi.
A.B.D.’nin en büyük gemisi olan Filedelfiya gemisinin 300 mürettebatı, Türkler tarafından esir edildi. Libya Beylerbeyi Yunus Paşa, gemiyi ve mürettebatını salıvermek için A.B.D.’den 3 milyon altın dolar tazminat ve bundan böyle Türk korsanlarının Amerikan sancağına emân vermesi için de yılda 20.000 dolar vergi ödemesini istedi.
A.B.D.’de umumi efkâr bu paranın ödenmesini istiyordu. Tunus Beylerbeyliği de A.B.D.’den, sancağına emân vermek için yılda 10.000 dolar vergi istiyordu.
Tunus’a gelen deniz albayı Rodpers, böyle bir şeye selâhiyeti olmadığını söyledi. Tunus Beylerbeyi Hammûde Paşa, Menemenli Süleyman Ağa adlı dilbilir bir adamını A.B.D.’ye müzakereye yolladı.
Washington’a gelen Süleyman Ağa devlet tarafından misafir edildi ve Başkan Thomas Jefforson tarafından kabul edildi. Bir yıl süren müzâkereler neticesinde Süleyman Ağa tekrar Tunus’a döndü. 1812’de A.B.D.’nin Cezayir konsolosu Lear, Cezayir Beylerbeyi’ne yıllık vergi olarak hükümetin 26.000 altın dolarını ödedi.
(Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi)
[30.10.2022 16:16] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis ve Sünnetin Önemi : Nasıl Pavlos tarafından Hristiyanlığın içi boşaltıldı, ardından da Yehova şahitleri tarafından bütün dînî hükümler iptal edildi ise, aynı şekilde İslâm’ı da, bilinmeyen, gözükmeyen bir güç, bu duruma doğru sürüklemeye çalışıyor. Kasıt; dînin içini boşaltma!.. Nasıl Hristiyanlık bir din olmaktan çıkıp bir rozet hâline geldiyse, İslâm’ı da o hâle getirmek istiyorlar.
 
SÜNNETİN DİNDEKİ YERİ
İmam Ahmed bin Hanbel; 33 âyet-i kerîmede, Allah ve Rasûl’üne itaatin tekrarlandığını hatırlatarak, Sünnet’in dindeki yerini tebârüz ettirmiştir.
 
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatı, Kur’ân’ın bir tefsiri mâhiyetindedir. Biz namazı, orucu, bütün ibadetleri, muâmelâtı, hak-hukuku, O’nun Sünnet’inden öğreniyoruz. O’nsuz nasıl din yaşanabilir?!.
 
Cenâb-ı Hak:
 
“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur...” (en-Nisâ, 80) buyuruyor.
 
Efendimiz’in hadislerinin mânâsını şu âyet-i kerîmeler ne güzel ifade eder:
 
“O, hevâsından / kendi arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (en-Necm, 3-4)
 
Kur’ân-ı Kerîm’in hem lâfzı, hem mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. Allah Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri ise, lâfzı Efendimiz’den, mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır.
 
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:
 
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)
 
Ashâb-ı kirâm efendilerimiz çok iyi biliyorlardı ki, Allah Rasûlü’nün yaptıkları, Allâh’ın yapılmasını istediklerinden ibâretti. O’nun muallimi ve mürebbîsi Allah Teâlâ idi. O, hevâsından konuşmaz, ancak Allah’tan geleni tebliğ ederdi.
 
Bilhassa şu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu, açıkça ifade etmektedir:
 
“…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar.” (el-A‘râf, 157; ayr. bkz. et-Tevbe, 29)
 
Yine buyruluyor:
 
 “…Peygamber size ne verdiyse onu alın; neyi de yasakladıysa ondan sakının…” (el-Haşr, 7)
 
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31)
 
KUR’AN VE SÜNNET
Kur’ân ve Sünnet, birbirinden ayrılmaz iki esastır. Kur’ân, Efendimiz’in hâl ve davranışlarıyla tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bizler de, bilhassa günümüzde, güyâ sûret-i haktan görünerek “Kur’ân bize yeter!” diyen, böylece Kur’ân’ın canlı bir tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışan gürûha karşı son derece uyanık olmalıyız.
 
Tâbiîn neslinin fıkıh ve hadis âlimlerinden Eyyûb es-Sahtiyânî Hazretleri buyuruyor ki:
 
“Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o; «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.”[1]
 
Tebe-i tâbiîn âlimlerinden İmâm Evzâî Hazretleri de:
 
“Bunun sebebi, Sünnet’in Kur’ân üzerinde hüküm koyucu olarak gelmesidir.” buyurmuştur.
 
Kur’ân-ı Kerîm, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kalbine indirilmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
 
“Muhakkak ki o (Kur’ân), Âlemlerin Rabbinin indirdiği (kelâm-ı ilâhî)dir. Onu, Rûhu’l-Emîn; uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça ile Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 192-195)
 
Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
 
“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye Sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)
 
Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edildi. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmadan, O’nun Sünnet’ine tâbî olmadan, Kur’ân’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.
 
Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsilâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.
 
Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Bunları bize Peygamber Efendimiz bildirmiştir.
 
Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.
 
Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.
 
Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
 
Hâlbuki; sahâbenin de Sünnet-i Seniyye’yi aslî bir kaynak gördüğünde hiçbir şüphe yoktur.
 
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın halifeliğinde Basra kadılığı yapan İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh-’a bir adam gelerek:
 
“–Siz bize bazı hadisler rivâyet edi­yorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” der.
 
Bunun üzerine İmrân -radıyallâhu anh-:
 
“–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” der. Adam:
 
“–Hayır.” deyince, İmrân -radıyallâhu anh-:
 
“–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz. Biz de Allâh’ın Nebîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrendik.” diyerek buna benzer başka misaller de zikreder.[2]
 
Zaten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:
 
“Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’daki­lerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır...” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)
 
“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Ke­rîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltu­ğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diye­ceği (günler) yakındır...” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)
 
Bunlar, hakîkaten mûcizevî hadîs-i şerîfler… Zira bizler, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği o günlere, yani Sünnet-i Seniyye’nin gözden düşürülmek istendiği zamana ulaşmış bulunuyoruz. Bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye gayret etmeliyiz.
 
Bu hususta da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ-’ya şöyle buyurmuştur:
 
“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine çok dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola (dünyevî menfaatlere) meyledenlerden alma!”[3]
 
Unutmamalıyız ki Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i, Kur’ân ile nasıl amel edileceğini gösteren yegâne rehberdir. Dolayısıyla Sünnet’e yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibariyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını, aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.
 
Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî Hazretleri der ki:
 
“Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)
 
Dolayısıyla sünnetlerin birer birer hayatımızdan çıkması, -Allah korusun- ebedî kurtuluşumuzu da pamuk ipliğine bağlı hâle getirir.
 
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
 
“Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, I, 171/318)
 
Onun için kardeşler; Sünnet düşmanlığının kasıtlı bir hâdise olduğunu unutmayalım. Onun için Sünnet-i Seniyye’ye çok dikkat edeceğiz. Zira Sünnet düşmanlarının hedefi, İslâm’ın içini boşaltmaktır.
 
HRİSTİYANLIK NASIL TAHRİF EDİLDİ?
Nitekim dinler tarihinde Yahudîlik ve Hristiyanlığın bozulması da böyle başlamıştır. Önce peygamberlerin sünnetleri terk edilmiş, daha sonra da îtikad ve ibadetler tahrif edilmiştir.
 
Meselâ Abdülehad Davud Efendi var. Bu zât, Hristiyanlığın en eski nüshalarını ve Pavlos’un mektuplarını inceleyen kişi. Müslüman oluyor ve Abdülehad ismini alıyor. Diyor ki:
 
“Hristiyanlıktaki tahrif şöyle başladı:
 
Sünnet kaldırıldı yerine vaftiz geldi.
Namaz kaldırıldı yerine âyin geldi.
Oruç kaldırıldı yerine perhiz geldi.”
Daha sonra tesettür terk edilerek yalnızca râhibelere mahsus bırakıldı. Hattâ günümüzde râhibelerin dahî tesettürü kaldırılmaya başlandı.
 
Böylece Hristiyanlık, ilâhî bir din olmaktan çıktı. Tahrif oldu, bozuldu. Bir hayat nizâmı olmaktan çıkarılıp bir marka, bir tabelâ hâline geldi. Günümüzde Yehova Şahitleri neredeyse Hristiyanlığın hükmünü tamamen sona erdirmektedir.
 
Buna dâir misaller çok. Yani din, ham ve nâdan nefisleri rahatsız ettiği zaman, hemen karşı çıkılıyor. Meselâ eski Yunan’da, Sokrates (Sokrat) “Allah birdir.” dedi. Tevhid akîdesine ait birtakım hükümler bildirince, Atina Konsülü hemen karşı çıktı ve Sokrat’a zehir içirildi. Çünkü din, rahatsız etti onları…
 
Velhâsıl bazı kesimler de kasıtlı olarak Sünnet’ten rahatsız oluyorlar. Bunların gayesi, Hristiyanlık’ta olduğu gibi, dînin içini boşaltmak…
 
Bugün yegâne hak dîn olan İslâm’a da aynı tuzak kurulmaya çalışılıyor. Sünnet-i Seniyye’yi dışlamak sûretiyle İslâm’a da bu hristiyanî tahrifat yapılmak isteniyor. Mü’minler olarak bu nevî gizli ve açık din düşmanlarına karşı son derece uyanık olmamız şarttır. Unutmayalım ki mezhepler Sünnet’in, Sünnet de Kur’ân’ın muhâfızıdır.
 
Bunun için;
 
İslâmî ilimlerin ihlâs ve takvâ içinde tahsil edilebileceği müesseseleri kurmak ve yaşatmak şarttır.
Hadis usûlü ve benzeri ilimleri hakkıyla bilen ve müdâfaa edebilen takvâlı âlimler yetiştirmek elzemdir.
Dipnotlar:
 
[1] Hâkim, Maʻrifetü Ulûmi’l-Hadîs, s. 65; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 16.
 
[2] Ebû Dâvûd, Zekât, 2/1561; İbni Ebî Âsım, es-Sünne, II, 386; Taberânî, el-Muʻcemü’l-Kebîr, XVIII, 219.
 
[3] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, el-Medînetü’l-Münevvere, el-Mektebetü’l-İlmiyye, s. 121.
[30.10.2022 16:16] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Merhameti
Resûl-i Ekrem, Müslümanlara karşı çok merhametliydi. Yaptığı bazı nâfile ibadetleri onların da coşkuyla ifa ettiğini görünce bunların farz kılınabileceğini ve sonuçta Müslümanların zor durumda kalacağını düşünerek bu tür ibadetleri yapmaktan vazgeçerdi. (Buhârî, Teheccüd, 5) Çocuklara da sonsuz bir şefkat gösterirdi; onları kucaklayıp öper, bağrına basardı. (Buhârî, Cenâiz, 32)
 
Duada bulunması için kucağına verilen bebeklerin üstünü kirletmesini önemsemez. (Buhârî, Vuđû, 59), kız ve erkek torunlarını omuzuna alıp mescide gider, hatta onlar omuzunda iken namaz kılardı. (Buhârî, Śalât, 106) Namaz sırasında ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı çabuk kıldırırdı. (Buhârî, Eźân, 65) Kadınların hiçbir şekilde incitilmesini istemezdi. Kur’ân-ı Kerîm’de onun müminlere olan düşkünlüğünden, şefkat ve merhametinden söz edilmiş, Müslümanların sıkıntıya uğramasının onu çok üzdüğü bildirilmiştir. (et-Tevbe 9/128)
[30.10.2022 16:16] Ömer Tarık Yılmaz: İhlas (Kul hüvellahü ehad) Suresi
İhlas suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. İhlas suresi, 4 âyettir. İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak demektir.
 
Rahmân Rahîm Allah’ın ismiyle…
 
1. De ki: O Allah birdir.
 
Allah Teâlâ birdir, tektir. O, “Baba, Oğul ve Rûhu’1-Kudüs” üçlüsüne inanan hıristiyanların dediği gibi değildir. Yine O, birçok ilâhın varlığına inanan müşriklerin inandığı gibi de değildir.
 
Allah’ın “bir” olarak vasıflanmasının üç mânası vardır ve her bir Yüce Allah hakkında doğrudur:
 
O birdir. O’nun yanında ikinci bir ilâh yoktur. Bu, O’nun sayı mânasında “bir” olmadığını ifade eder. Aslında bu sûreden maksat, müşriklere bir cevap olarak, Allah’ın ortağı olmadığını bildirmektir.
 
O tektir, benzeri ve ortağı yoktur. Nitekim, “Falan şahıs, asrında tektir” dendiğinde bu, onun benzeri olmadığı anlamına gelir.
 
Allah birdir; bölünmez, parçalara ayrılmaz.
 
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)’a:
 
“Tevhidin tam ve hâlis şeklini, özünü bize anlatır mısın?” dediler. Şöyle anlattı:
 
“Tevhid, kulun sonunun başlangıcına benzemesidir. Bu beden kalıbına girmeden önce ne şekildeyse, yine öyle olabilmesidir. Tevhid, sûfînin yalnız kaldığı bir makamdır. Tevhid, vatandan ayrılmanın, sonradan yaratılma diye bir şeyin bahis konusu olmadığı bir makamdır. Tevhid, savaşların ve cenklerin olmadığı bir makamdır. Tevhid, bilginin ve cehlin geride bırakılıp çıkıldığı bir derecedir. Nihâyet tevhid, cümle mekânın Hak varlığında yok olduğu yüce bir makamdır.” (Şârânî, Velîler Ansiklopedisi, I, 282)
 
Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın birliğinin delillerini anlatır. Bunlar pek çoktur. Bunlardan şu dört tanesine yer vermek faydalı olacaktır:
 
Birincisi; “Yaratan, yaratamayan gibi olur mu hiç?” (En-Nahl 16/17) âyet-i kerîmesinde dile getirilen hakikattir. Bu, yaratma ve meydana getirme delilidir. Yüce Allah, bütün varlıkların yaratıcısıdır. O’nun “yaratma” fiilinin dışında oluşan hiçbir varlık yoktur. Böyle olunca onlardan herhangi birinin Allah’ın ortağı olması mümkün değildir.
 
İkincisi; “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de dengesi ve düzeni kesinlikle bozulur giderdi. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı her türlü çirkin vasıflardan uzaktır, yücedir!” (El-Enbiyâ 21/22) âyetinde beyân edilen gerçektir. Bu, Allah Teâlâ’nın kâinatı büyük bir nizam içinde, sağlam ve eşsiz yaratmasının delilidir.
 
Üçüncüsü; “Rasûlüm! De ki: «Faraza, onların iddia ettikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı, bu takdirde o ilâhların hepsi, arşın sahibine ulaşmak için mutlaka bir yol ararlardı»” (El-İsrâ 17/42) âyetinde açıklanan delildir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın hâkimiyet ve üstünlük delilidir.
 
Dördüncüsü; “Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka bir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı, o takdirde her bir ilâh kendi yarattıklarını yanına alır ve mutlaka biri diğerine üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah, onların uydurduğu noksan sıfatlardan pak ve uzaktır” (El-Mü’minûn 23/91) âyetinde beyân edilen husustur. Bu da, birden çok ilâh olduğu takdirde çekişme ve üstün olmaya çalışma ola­cağına dâir delildir.
 
Bu ve benzeri nice deliller, Allah Teâlâ’nın birliğini ispat eder. O’nun sonsuz kudretiyle tek başına tüm varlığı yaratıp idâre ettiğini açıklar:
 
2. Her şey o Allah’a muhtaçken O hiçbir şeye muhtaç değildir.
 
Cenâb-ı Hak, bu muazzam işleri yaparken kimseye muhtaç da değildir. Çünkü O, Samed’dir. اَلصَّمَدُ (Samed), “her hususta kendisine başvurulan, sığınılan, emri ve müsaadesi olmadan hiçbir iş yapılamayan, mutlak itaat edilen olduğu halde; kendisi kimseye muhtaç olmayan, yemeyen, içmeyen, iç boşluğu olmayan, eksiksiz, gediksiz” deme
[30.10.2022 16:16] Ömer Tarık Yılmaz: Sıffin Savaşı
Dördüncü Raşid Halife Hz. Ali (r.a) ile Suriye valisi Muaviye b. Ebu Süfyan arasında M. 657 yılında, Fırat'ın sağ kıyısına yakın Rakka'nın doğusunda bulunan Sıffin'da yapılan savaş.
Hz. Ali'nin Cemel vak'asından sonra onun hilafetine muhalif olarak, Suriye bölgesini idare etmekte olan Muaviye ve taraftarları kalmıştı. Hz. Muaviye ve taraftarları, davalarının, Hz. Osman (r.a)'ın intikamını almak olduğunu iddia ediyorlardı. Öte taraftan Hz. Ali'yi, Osman (r.a)'ı şehid edenleri korumak ve onları cezalandırmamakla suçluyorlardı. Halbuki Hz. Ali (r.a), fitne ve kaynaşmanın yatıştırılmasından sonra suçluları cezalandıracağını vadetmekteydi. Cemel vak'asından sonra Kufe'ye yönelen Hz. Ali (r.a), Cerir b. Abdullah el-Bâcelî'yi, Hz. Muaviye'ye göndererek, muhâcirlerin ve ensârın kendisine bey'at ettiklerini; onun da muhacirler ve ensâr gibi bey'at edip itâatini bildirmesini istedi (İbnul-Esîr, el-Kamilu't-Tarih, Beyrut 1979, III, 276). Muaviye, kendisine elçi olarak gelen Cerir b. Abdullah'ı oyalayarak Amr b. el-As ile istişarede bulundu. Amr ona, Ali (r.a)'dan, Osman (r.a)'ın kanını istemede ısrar etmesini, katilleri derhal cezalandırmayı reddettiği takdirde, Suriye ordusuyla onun üzerine yürümesini söyledi. Cerir b. Abdullah, Hz. Ali'nin yanına dönerek durumu ona bildirdi.
 
Öte taraftan, Medine'den Şam'a götürülen Hz. Osman'ın kanlı gömleği ve hanımı Nâile'nin kesik parmakları Hz. Muaviye tarafından caminin minberine asıldı. Askerler onun önünde toplaşarak ağlıyorlardı. Orada toplananlar Hz. Osman'ın intikamını alıncaya kadar yataklarında uyumayacaklarına ve yıkanmayacaklarına dair yemin ettiler. Suriye ordusu Hz. Muaviye'den bol maaş ve bahşişler almaktaydı. Muaviye bu şekilde orduyu teşvik ve tahrik ettikten sonra, seksen beş bin kişilik bir orduyla Şam'dan yola çıktı. Hz. Ali (r.a) ise doksan bin kişiden oluşan ordusuyla Küfe'den Sıffın'e doğru harekete geçti. Muaviye, Fırat kıyısındaki düzlükte karargâh kurmuştu. Hz. Ali'nin ordusunun karargâh kurduğu yer ile nehir arasında Muaviye'nin askerleri olduğu için ilk geceyi susuz geçirdiler. Ancak, yapılan bir saldırı ile Şam ordusuna bağlı birlikler nehirden uzaklaştırıldı. Ordusu susuz kalan Muaviye, Ali (r.a)'a adam göndererek nehirden su almalarına izin vermesini istedi. Hz. Ali (r.a) bunun üzerine onların su almalarına engel olmadı. Hz. Ali, Muaviye'ye elçiler göndererek, onu birliğe ve müslümanların topluluğuna girmeğe davet ederek savaştan vazgeçirmeye çalıştı. Ancak olumlu bir cevap alamadı. İki ordu birlikleri arasında bazı ufak çarpışmalardan sonra, H. 37 senesi Muharrem ayının sonuna kadar mütâreke yapıldı ve elçiler gidip gelmeye başladı (İbnul-Esîr, a.g.e., III, 289 vd.). Ancak bu elçilerin karşılıklı gidip gelmeleri iki grup arasında barış yapılması yolunda bir gelişme sağlamamıştı. Safer ayının ilk günü savaş tekrar başladı. İlk yedi gün iki taraftan birer komutanın mubarezeleri ile geçti. Peşinden Hz. Ali (r.a), orduya toplu saldırı emrini verdi. Savaş bir kaç gün olanca şiddetiyle devam etti. Ammâr b. Yasir'ın şehid edilmesine çok üzülen Hz. Ali'nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Amr b. el-Âs, Suriyeli askerlere 'Her kimin yanında mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın' dedi. Bu emri yerine getiren askerler karşı tarafa, 'Aramızda Allah'ın kitabı hakem olsun' diye seslendiler. Amr b. el-Âs'ın hilesi tutmuş, Iraklı askerler: 'Allah'ın kitabına yapılan çağrıya icabet edelim' demeye başlamışlardı. Amr b. el-Âs, bu hile ile, Şam ordusunu kesin bir mağlubiyetten kurtardığı gibi, karşı tarafın gücünü de kırmıştı. Hz. Ali (r.a) bir Halife ve bir ordu komutanı olarak bunun bir savaş hilesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Ali (r.a), onlara şöyle diyordu: 'Bu bir hiledir. Bununla sizin aranıza ayrılık düşürmek ve birliğinizi bozmak istiyorlar'. Ancak, Iraklılar, isteklerinde direttiler ve savaşa devam etmekte olan komutan Eşter'e adam gönderip savaşmayı bıraktırmasını istediler. Hz. Ali Eşter'e savaşı bırakması için adam göndermek zorunda kaldı. Eşter, gelen adama: 'Şimdi mevziden ayrılacak an değildir. Ben şimdi kesin zafere ulaşacağımı umuyorum, acele etme' diyerek karşılık verdi. Gönderilen adam Hz. Ali'nin yanına gelmeden, Eşter'in savaşan askerleri arasında çalkalanma oldu ve sesler yükseldi. Onlar daha bir şevkle savaşı sürdürüyorlardı. Bunun üzerine Iraklılar, Ali (r.a)'a: 'Vallahi biz, senin Eşter'e bırakması için değil, savaşa devam etmesi için adam gönderdiğini sanıyoruz' dediler. Hz. Ali'nin gönderdiği ikinci kesin emirle Eşter, savaşı bırakmak zorunda kaldı. Hz. Ali (r.a), Eş'as b. Kays'ı Hz. Muaviye'ye göndererek onun ne düşündüğünü anlamak istedi. Hz. Muaviye ona, 'İstediğimiz, aramızda Allah'ın kitabını hakem kılmaktır. Her iki taraftan birer hakem seçilmesini ve onlardan Allah'ın kitabına uygun bir karar vereceklerine dair ahd alıp tarafların onların vereceği karara uymalarıdır' dedi. Hz. Ali (r.a)'ın taraftarları bunu memnuniyetle karşıladılar. Şamlılar hakem olarak zeki ve siyasi bir dahi olan Amr b. el-Âs'ı seçtiler. Iraklılar ise Ebu Musa el-Eşari'yi hakem tayin etmek istediler. Hz. Ali (r.a), Ebu Musa'nın daha önce kendisine muhalefet ettiğini ve halkı kendisinden ayırmağa çalıştığını, dolayısıyla onun hakemliğine itimat edilemeyeceğini söylediyse de Iraklılar onun hakem olması konusunda direttiler.
 
Amr b. el-Âs' ile Ebu Musa el-Eş'ari, 37. yılın Safer ayında Dumetul-Cendel'de bir araya gelerek, karar verirken esas alınacak prensipleri içeren 'tahkimnâme'yi kaleme aldılar (Metin için bk. Taberi, Tarih, IV, 2930. Hakemlerin buluşması ve gelişen olaylar için bk. Hakem olayı mad.).
[30.10.2022 16:17] Ömer Tarık Yılmaz: GÜNÜN TARİHİ......... İZMİR DEPREMİ
30 Ekim 2020’de Merkez üssü Ege Denizi’nde Sisam Adası ve Seferihisar açıklarında olan 6,6 büyüklüğünde saat 14.51’de bir deprem meydana geldi. Deprem sonucu küçük çapta bir tsunami yaşandı. Bu depremde yıkılan 17 büyük binada AFAD tarafından arama kurtarma çalışmalarına hemen başlandı. Enkazlar içindeki aramalarda ilk defa termal kamera kullanıldı ve lazer ışıklı kontrol yapıldı.
 
YARDIMLAR
 
Bu depremde 1227 arama kurtarma ekibi 7857 kişi ile çalıştı.
 
- Hibe olarak 29 milyon lira kaynak sağlandı.
 
- Eşyalarını kurtaramayan bütün vatandaşlara 30 bin lira eşya yardımı yapıldı.
 
- Ev sâhiplerine 13 bin, kiracılara da 5 bin lira taşınma yardımı yapıldı.
 
- Cenaze işlemleri için 10 bin lira yardım yapıldı.
 
- Binası yıkılanlara 30 bin lira yardım yapıldı.
 
- Esnafa 50 bin liraya kadar hibe yardımı yapıldı.
 
- İlk elden çadır yardımı 3.888
 
Ayrıca konteyner kentleri ile vatandaşlara başka yardımlar da yapıldı...
 
DEPREMİN SONUÇLARI
 
Ölü 119
 
Yaralı 1053
 
Kurtarılan 107
 
Artçı 3550
 
Yıkılan bina 17
 
Çok hasarlı bina 58
 
Orta hasarlı bina 66
 
Az hasarlı bina 37
 
Riskli bina 635
 
Depremde pek çok vatandaşa, ekipler tarafından kurtarma yardımı yapıldı. Bu kurtarmalarda unutulmayan hadiselerden biri şöyledir.
 
Enkaz altındaki Buse isimli kız telefonla şöyle seslendi: “Siz arama köpekleri salın, ben de kedi sesi çıkarayım beni bulurlar!” sözleri herkesi duygulandırmıştı...
 
 
 
DÜNKÜ CEVAP
 

 
 
 
 
30.10.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[31.10.2022 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: ÇOCUKLARI SABAH NAMAZINA ALIŞTIRMAK
 
Soru: “Kızım 10 yaşında. Elhâmdülillah 7 yaşından beri de dört vakit namazını kılıyor. Sorum sabah namazı ile ilgili. Sabah namazı disiplini kazandırabilmek için ne yapılabilir? Eşim ve ben farklı davranıyoruz. Ben kızımı fiziksel olarak namaza kalkması için zorluyorum; ancak eşim sadece sözlü olarak namaza kaldırıyor. Bu meselede nasıl davranmamız gerekir?”
Eşref Ali et-Tehânevi (r.âleyh)’in halifelerinden Müfti Muhammed Takî Osmânî (r.âleyh) şu cevabı verdi:
“Sabah namazını kılma alışkanlığı bu yaşta uygun bir zamanda kazandırılmazsa, ilerleyen süreçte bu alışkanlığın edinilmesi çok zor olacak. Elinizden geleni yapıp çocuğunuza namazı zamanında kıldırmanız oldukça yerinde. Ancak bu güzellikle yapılmalı ve asla fizikî bir cezâ uygulanmamalıdır.
Kur’ân’da şöyle buyrulmuştıır: “Ey imân edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allâh’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır.” (Tahrim s. 6) Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Hepiniz, çobansınız; hepiniz güttüğünüz sürüden sorumlusunuz. Devlet reisi de bir çobandır ve sürüsünden sorumludur Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Kadın kocasının evinin çobanıdır ve sürüsünden sorumludur. Hizmetkâr, efendisinin malının çobanıdır, o da sürüsünden sorumludur. Netice itibariyle hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz.” (Buharî) Allâh Resûlü (s.a.v.)’in torunu Hz. Hasan (r.a.)’a, fakirler için toplanan hurmayı Peygamber (s.a.v.) ailesinin sadaka alamayacağını öğretmek için; “Bırak bırak. At onu. Bizim sadaka edilen şeyleri yemediğimizi bilmiyor musun.’’ (Buhâri) buyurması çocuklara ilahi emirleri ve yasakları öğretmenin gerekliliğine dikkat çeker.
Allâh Resûlü (s.a.v.) yedi yaşına gelince çocuğa velisi tarafından yavaş yavaş namaza alıştırılmasını, 10 yaşına ulaştığında ise bu hususta daha titiz davranılmasını ve hatta hafif zorlayıcı tedbirlere başvurulmasını emretmiştir.
(Muhammed Takî Osmânî, Eşrefiyye Sohbetleri, s.208)
[31.10.2022 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR........... SUSMARAM
Azerbaycan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğretim görevlisi mimar Gülşen Kasımzade, Karabağ kurtulduktan sonra, Cumhurbaşkanımıza gönderdiği mektupta şu ifâdeleri kullandı:
 
“Sayın Başkanım! Bugün Can Azerbaycanımın durumu herkesin mâlumu. Bütün dünyanın gözü üzerimizde. Azerbaycan tam bir savaş ve kan ülkesine çevrildi. 1945 yılı II. Dünya savaşı sırasında Stalin zulmünden kaçarak kardeş yurtları Türkiye Cumhuriyetine sığınmış 146 Azerbaycan Türkünün söylediğinin aynısını bugün Azerbaycan Türk milleti adından ben size söylemek istiyorum: 30 yıldan sonra kendinde ayağa kalkma gücü bulan, yeniden temelini attığınız ve kurucusu olacağınız ‘Turan’ yüzüğünün kaşı olacak Azerbaycan’ın yeniden Ermeni zulmü ve Rus ihânetine kurban gitmesine izin vermeyin! Sözlerimi dahi Azerbaycan Türk şairi ve Türk sevdalısı Ahmed Cavadın SUSMARAM şiiri ile tamamlamak isterim.”      27.10.2020
 
 
 
Men bir gulam, yük altında ezilmişem, gardaşım,
 
Sevinç bilmez bir mahkumam, âh-u zardır sırdaşım.
 
 
Damga vurub, zencirleyib tullamışlar zindana,
 
Karlı-buzlu Cehennemler mesken olmuşdur bana.
 
 
Mene dinme, sus deyirsen, ne vahtacan susacam,
 
Buhranların, hicranların, mahbesinde galacam?
 
 
Niye susum, konuşmayım, insanlıkda payım var,
 
Menim ana vatanımdır talan olan bu diyar.
 
 
Niye susum, konuşmayım, Türk yurdudur bu toprak,
 
Oğuzların, Elhanların vatanında kimdir, bak!
 
 
Bu dünyada azadlığı şan şöhretten üstün tut,
 
Alçaklığı, yaltaklığı rezilliyi sen unut!
 
 
Nece susum, konuşmayım, men eyleyim heyânet?
 
Hanı sevgi, hanı vatan, de harda galdı millet?
 
 
Men bir gulam, yerim altun, suyum gümüş, özüm aç,
 
Atam mahkum, anam sâil, elim her şeye möhtaç.
 
 
Men Türk evlâdıyam, derin aklım, zekâm var,
 
Ne vahtacan çiynimizde gezecekdir yağılar?
 
 
Ne kadar ki, hâkimlik var, mahkumluk var, ben varam,
 
Zulme garşı isyankâram, ezilsem de susmaram!
 
 
31.10.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[31.10.2022 22:01] Ömer Tarık Yılmaz: İslam'da Sünnetin Önemi ve Fazileti : Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz. Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz. Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı (hükümleri, emirleri) çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
 
HADİS VE SÜNNETİN DİNİMİZDEKİ ÖNEMİ NEDİR?
 
Kur’ân ve Sünnet, birbirinden ayrılmaz iki esastır. Kur’ân, Efendimiz’in hâl ve davranışlarıyla tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bizler de, bilhassa günümüzde, güyâ sûret-i haktan görünerek “Kur’ân bize yeter!” diyen, böylece Kur’ân’ın canlı bir tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışan gürûha karşı son derece uyanık olmalıyız.
 
Tâbiîn neslinin fıkıh ve hadis âlimlerinden Eyyûb es-Sahtiyânî buyuruyor ki:
 
“Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o; «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.”[1]
 
Kur’ân-ı Kerîm, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kalbine indirilmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
 
“Muhakkak ki o (Kur’ân), Âlemlerin Rabbinin indirdiği (kelâm-ı ilâhî)dir. Onu, Rûhu’l-Emîn; uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça ile Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 192-195)
 
Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
 
“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye Sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)
 
Kur’ân-ı Kerîm’in hem lâfzı, hem mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. Allah Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri ise, lâfzı Efendimiz’den, mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır.
 
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:
 
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)
 
Ashâb-ı kirâm efendilerimiz çok iyi biliyorlardı ki, Allah Rasûlü’nün yaptıkları, Allâh’ın yapılmasını istediklerinden ibâretti. O’nun muallimi ve mürebbîsi Allah Teâlâ idi. O, hevâsından konuşmaz, ancak Allah’tan geleni tebliğ ederdi.
 
Bilhassa şu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu, açıkça ifade etmektedir:
 
“…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar…” (el-A‘râf, 157; ayr. bkz. et-Tevbe, 29)
 
Yine buyruluyor:
 
 “…Peygamber size ne verdiyse onu alın; neyi de yasakladıysa ondan sakının…” (el-Haşr, 7)
 
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31)
 
Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edildi. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmadan, O’nun Sünnet’ine tâbî olmadan, Kur’ân’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.
 
Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsilâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.
 
Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Bunları bize Peygamber Efendimiz bildirmiştir.
 
Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.
 
Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.
 
Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
 
Hâlbuki; sahâbenin de Sünnet-i Seniyye’yi aslî bir kaynak gördüğünde hiçbir şüphe yoktur.
 
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın halifeliğinde Basra kadılığı yapan İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh-’a bir adam gelerek:
 
“–Siz bize bazı hadisler rivâyet edi­yorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” der.
 
Bunun üzerine İmrân -radıyallâhu anh-:
 
“–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” der. Adam:
 
“–Hayır.” deyince, İmrân -radıyallâhu anh-:
 
“–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz. Biz de Allâh’ın Nebîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrendik.” diyerek buna benzer başka misaller de zikreder.[2]
 
Zaten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:
 
“Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’daki­lerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır…” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)
 
“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Ke­rîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltu­ğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diye­ceği (günler) yakındır…” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)
 
Bunlar, hakîkaten mûcizevî hadîs-i şerîfler… Zira bizler, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği o günlere, yani Sünnet-i Seniyye’nin gözden düşürülmek istendiği zamana ulaşmış bulunuyoruz. Bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye gayret etmeliyiz.
 
Bu hususta da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ-’ya şöyle buyurmuştur:
 
“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zir
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N