SEMA ÖNER
Tarih: 31.05.2023 11:10
Günün yazısı
[08.11.2022 21:14] Ömer Tarık Yılmaz: İMÂM-I ÂZAM (R.A.)’İN KABRİNİN BULUNUŞU
Karaların ve denizlerin hâkimi Kânuni Sultan Süleyman dindar bir padişahtı. O da âlimlere, Meşâyih-i Kirâm’a büyük bir muhabbet besliyordu. Bağdat Seferi esnasında padişah ilk önce Musa Kâzım Hazretlerinin türbesine giderek orada bulunan fakirlere pek çok sadaka dağıtıyor, İranlıların tahrip ettikleri Abdülkâdir-i Geylânî (k.s.) Hazretleri’nin mezarının üstüne bir türbe, ayrıca bir de imaret yaptırıyor. Kerbelâ ve Necef’e giderek Hz. Alî (k.v.)’nin ve Hz. Hüseyin (r.a.)’in türbelerini ziyaret ediyor.
Bu hizmetlerle yetinmeyen Kânuni Sultan Süleyman, manevi huzurunda saygıyla eğildiği İmâm-ı Âzam (r.a.) Hazretleri’nin türbesini de merak eder. Ancak İmâm-ı Âzam (r.a.)’in mübarek türbesi de Şiilerin tahribatından kurtulamamıştır. Padişah, İbrahim Paşa vasıtasıyla büyük imamın merkadini (kabir) araştırıyor. Türbenin temellerini bulunca da enkazını ve etrafındaki pislikleri bir güzel temizlettiriyor. Bu arada Taşkun adında bir adam, paşaya müracaat ederek mezarın bulunması için kendisine izin verilmesini rica ediyor. Paşa da ricasını kabul ediyor.
Aradan iki üç saat geçmeden Taşkun, paşaya gelerek “Paşam, garip bir hadise zuhûr etti. Adamın biri kazmasını yere vururken bir taşı yerinden oynattı. Orada bir yapı göründü. Bu yapının içinden gayet güzel bir koku yayıldı. Taşı yerinden oynatan adam kokunun etkisiyle düşüp öldü.” dedi. Paşa derhâl ölen adamın ve koku çıkan mezarın yanına geldi. Gerçekten de taşı kazmayla kaldıran adam ölmüştü. Fakat güzel koku hâlâ devam ediyordu. Paşa, taşı kendi eliyle eski yerine koydu. Koku epey devam etti. Kısacası, mezar bulundu ve üzerine bir türbe yapıldı. Oraya gelip gidenlere yemek yedirmek için de bir imarethane yapıldığı gibi buralara sarf edilmek üzere vakıf tahsisatı verildi.
(Celâlzâde Mustafa, Tabakâtul-Memâlik ve Derecâvül-Mesâlik)
[08.11.2022 21:15] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET.................. TEFSÎR VE HADÎS OKUMAK
Âlim olmayan kimselerin, tefsîrden, hadîsten din öğrenmesi mümkün değildir. Meselâ, abdestin farzı; Hanefî’de 4, Şâfiî’de 6, Mâlikî ve Hanbelî’de daha fazladır. Tefsîr ve hadîsten abdestin farzını bile öğrenmemiz mümkün değilken, itikâdî konuları öğrenmemiz nasıl mümkün olur? İslâm âlimleri yıllarca çalışarak, Kur’ân-ı kerîm ve hadîs–i şerîflerden çıkardıkları hükümleri, kitaplara yazmışlardır.
Bir Müslüman, hangi mezhepte ise, mezhebine âit kitapları okur, dînini öğrenir. Zaten her Müslümanın, bir ilmihâl kitabı okumakla dînine âit lüzûmlu bütün bilgileri öğrenmesi mümkündür. Tıp kitabı okuyarak hastalıklara teşhis koymak, tedâvi ve ameliyatlara girişmek milyonda bir ihtimal de olsa belki mümkün olabilir, fakat Kur’ân ve hadîsten din öğrenmek mümkün olmaz. Her işi ehlinden öğrenmek lâzımdır. Fıkıh kitaplarını “Tabu” olarak gösterenler, “Dini Kur’ân ve hadîsten öğrenin!” diyenler, eğer câhil değilseler, dinde karışıklık meydana çıkarmak için çalışan kimselerdir.
BATILI GÖZÜYLE.............. TEMİZLİK
Alman felsefe doktoru, Allahs Sonne Über dem Abendland, İslâm medeniyetinin yükselişini ve Avrupa medeniyetine etkilerini incelediği “Avrupa’nın Üzerine Doğan İslâm Güneşi” isimli kitabında diyor ki:
Müslümanların günde 5 vakit abdest almalarını hayretle anlatırken, Avrupalıların o dönemlerde yılda ancak bir iki defa soğuk su ile yıkandıklarını, elbiselerini ise yırtılmasın diye hiç yıkamadıklarını, İngilizlerin ise, duş almanın ölümcül hastalıklara yol açtığına inandıklarını, ABD Beyaz Saray da, tartışmalı bir şekilde ilk tuvaletin 1851 yılında zorla yapıldığını, Fransa da Versay sarayında ise, tuvalet bulunmadığını ifade ederek; Avrupalıların temiz olmayı Müslümanlardan öğrendiğini dile getiriyor. Ve kitabına şu sözü ekliyor:
“Temizliği îmândan sayan ve insanlara yardım edip iyilik yapmayı ibâdet olarak gören bir dîne inanmamak mümkün değil. Şükür ki Müslümanım...”
08.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[08.11.2022 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: Öğle Namazının Sünnetleri Hz. Âişe -radıyallahu anh- şöyle buyurdu: “Hz. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- öğle namazının farzından önceki dört rekat ile sabah namazının farzından önceki iki rekatı hiç terk etmezdi.” (Buhârî, Teheccüd 34)
Öğle Namazının Farzı İle İlgili Ayet
Âyet-i kerîmelerde buyrulur: “Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah’ı tesbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.” (Rûm Sûresi 17-18)
Öğle Namazının Son Sünneti İle İlgili Hadis
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Bir kimse öğle namazının farzından önce dört, farzından sonra da dört rekat sünneti devamlı olarak kılarsa, Allah Teâlâ onu cehenneme haram kılar.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu 7)
[08.11.2022 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: Son derece cömertti
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)
[08.11.2022 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: El-Asr Suresi
“Zamana andolsun ki insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak, inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (El-Asr sûresi, 1-3)
Asr sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa sûrelerinden biridir. Müfessirler, lafız itibariyle kısa olan bu sûre ile ilgili uzun tefsirler yapmayı yeğlemişlerdir. Onların birtakım tercihlerine burada temas etmeyeceğiz.
Sûre-i celîlede, insanların çoğunun, her asırda, her zamanda ve özellikle son zamanda, yani Resûl-i Ekrem Efendimiz’in gelişinden kıyamete kadar geçecek zamanda, bir hüsran içinde olacağı haber verilir. Ancak hüsranda olmayanlar da vardır; bunlar inanan, sâlih amel işleyen, birbirlerine hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden kimselerdir.
Hüsrân, kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi zayi etmek, neticede iflâs edip mahrumiyet içinde kalmak anlamına gelir.
İnsanın sermayesi ömrüdür. Ömür ise her gün, her saat, her an ve her nefes tükenip gitmektedir. Bu giden ömür, insanın kendi mülkü de değildir. Allah’ın mülkü olup onun adına güzel kullanarak, kârından faydalanması için insana sayılı ve hesaplı olarak verilmiş ödünç bir sermaye gibidir. İnsanın gerçek saadeti, âhireti sevmekte, dünya lezzetle-rine, elem ve kederlerine değer vermemek ve bunlara bağlanıp kalmamaktadır. Fakat insanların çoğu yaratılışı gereği, dünya ile meşgul ve onu istemeye aşırı derecede düşkündür. Bundan dolayı da hüsrandadırlar. Ancak şu vasıfları taşıyanlar hüsranda değil, kârdadırlar:
İman edenler: Bunlar, Allah’a hakkıyla inanıp, indirdiğini tasdik eden, ona ihlâs ile ibadet ve taate söz verenlerdir.
Sâlih ameller işleyenler: İmanları sadece gönüllerinde ve dillerinde kalmayıp bütün hislerine, akıllarına ve varlıklarına işleyerek iradelerine sahip olan, yaptıkları işleri iman ve itikadlarına, Allah’ın rızasına ve indirdiği ahkâma uygun şekilde yapanlardır.
Birbirlerine hakkı tavsiye edenler: Bütün kararlılıkları ve gayretleri hakka yönelik, imanları, amelleri, sözleri hep haktan yana olanlardır. Onun için bunlar insanlara riyâkârlık, münafıklık yapmazlar. Başkalarına zarar vermez, insanlarla ilişkilerini kesmezler. Başkalarına yaltaklanmaz, dalkavukluk etmezler. Hep hakka dâvet eder, iyiliği emir, kötülükten nehiy vazifesini yerine getirirler. İnsanları hayra çağırır ve dinin nasihat olduğu gerçeğini bir an bile unutmazlar.
Birbirlerine sabrı tavsiye edenler: İman edip gereğini yerine getirmek, sâlih ameller işlemek, hakkı tavsiye görevini yapmak hiç de kolay değildir. Bunun için zamanın belalarına, nefislerin yönelişlerine, hayır yapmak, hak yolda gitmek için karşılaşılacak eziyetlere, zorluklara katlanmak gerekecektir. Bunlar ancak sabırla mümkündür. Sabır, nefsin iyi bir iş yapmak veya fenalıklardan kaçınmak için acıya, güçlüklere göğüs gerebilme kuvvetidir. Sabır, ya elem ve kederlere, acı ve üzüntülere karşı gösterilen tahammül cinsinden olur; veya dünyalık lezzetlere ve şehvetlere karşı direnme cinsinden olur. Bütün bunlar birer iyilik ve hayırdır.
Lafız olarak kısa, fakat mahiyeti çok geniş olan bu sûrenin burada zikredilmesinin sebebi özetle bu sayılanlardır. İmam Şâfi bu sûreyle ilgili olarak:
“İnsanların tamamı veya çoğunluğu, bu sureyi düşünme hususunda gaflettedirler” demiştir.
Kaynak: Riyazüs Salihin
[08.11.2022 21:16] Ömer Tarık Yılmaz: İlk Müslümanlar
Hazret-i Hatice îmân edince Efendimiz’in kızları Hazret-i Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da Müslüman olmuşlardı.
İlk îmân eden insan Resûlullâh Efendimiz’dir. Bu husus âyet-i kerîmelerde şöyle bildirilmektedir:
آمَنَ الرَّسُولُ بِمَا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّهِ
“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene îmân etti…” (el-Bakara, 285)
قُلْ اِنِّى اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللهَ مُخْلِصًا لَهُ الدِّينَ. وَاُمِرْتُ ِلاَنْ اَكُونَ اَوَّلَ الْمُسْلِمِينَ.
“De ki: Bana, dîni Allâh’a hâlis kılarak O’na kulluk etmem emrolundu. Ve ben, Müslümanların ilki olmakla emrolundum.” (ez-Zümer, 11-12)
İLK MÜSLÜMAN KADIN
Efendimiz’den sonra ilk Müslüman, muhterem zevcesi Hazret-i Hatice idi.
Hazret-i Peygamber, kavminin hakâret, alay ve eziyet gibi kötü tavır ve davranışlarına mâruz kalarak mahzûn ve mükedder bir hâlde evine döndükçe, Allâh Teâlâ O’nun hüznünü Hazret-i Hatice vâlidemizin tesellî ve teşvîk edici sözleriyle hafifletmiş, ilâhî nusretiyle vazîfesini kolaylaştırmıştır.[1]
Hazret-i Hatice îmân edince Efendimiz’in kızları Hazret-i Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma da Müslüman olmuşlardı.[2]
HZ. ALİ (R.A.) NASIL MÜSLÜMAN OLDU?
Hazret-i Ali de Resûlullâh ile Hazret-i Hatîce’nin namaz kıldıklarını görmüş ve:
“–Nedir bu?” diye sormuştu. Allâh Resûlü:
“−Bu, Allâh’ın kendisi için seçtiği dînidir. Ben seni tek olan Allâh’a îman ve ibâdet etmeye, hiçbir fayda ve zararı olmayan Lât ile Uzzâ’yı da inkâra dâvet ediyorum!” buyurdu. Hazret-i Ali:
“–Ben bu dîni şimdiye kadar hiç işitmedim! Babam Ebû Tâlib’e sormadan bir iş yapamam!” dedi. Efendimiz, o sıralar teblîğ faâliyetlerini gizliden gizliye devâm ettirdiği için:
“−Ey Ali! Şâyet Müslüman olmayacaksan sana bahsettiğim bu husûsu gizli tut, açığa vurma!” buyurdu.
Hazret-i Ali, o gece bekledi. Allâh Teâlâ onun kalbine İslâm muhabbetini bahşetti. Sabahleyin Peygamber Efendimiz’i yanına gitti ve İslâm dîni hakkında suâller sordu. Aldığı cevaplar üzerine, Allâh Resûlü’nün buyruğunu hemen yerine getirip Müslüman oldu. Babasından çekinerek, Müslümanlığını bir müddet gizli tuttu. Hazret-i Ali, bu sıralarda on yaşında idi. (İbn-i İshâk, s. 118; İbn-i Sa’d, III, 21)
Peygamber Efendimiz namaz kılmak istediğinde, Hazret-i Ali ile birlikte Mekke vâdilerine doğru çıkıp giderler ve insanlardan gizli olarak, namazlarını oralarda kılarlar, akşamleyin de dönerlerdi. Allâh’ın dilediği zamâna kadar bu böyle devâm etti.
Ebû Tâlib, oğlu ve sevgili yeğeninin gizli gizli namaz kıldıklarına muttalî olunca, Peygamber Efendimiz, çok sevdiği amcasını da İslâm’a dâvet etti. Ebû Tâlib ise bu dâvete şöyle cevap verdi:
“−Ey kardeşimin oğlu! Benim, atalarımın dîninden ayrılmaya gücüm yetmeyecek! Lâkin Sen gönderildiğin şey üzere devâm et! Vallâhi ben hayatta olduğum müddetçe Sana kimse zarar veremeyecektir!” Hazret-i Ali’ye de:
“−Evlâdım! O, seni ancak hayır ve iyiliğe dâvet eder. Sen, O’nun yoluna sımsıkı sarıl. O’ndan hiç ayrılma!” dedi. (İbn-i Hişâm, I, 265)
Abdullâh bin Mesut (r.a.) [3], Mekke’ye ticâret için geldiğinde Allâh Resûlü’nü Hazret-i Hatîce ve Ali ile birlikte Kâbe’yi tavâf ederken gördüğünü ve bu esnâda Hazret-i Hatîce’nin tesettüre çok dikkat ettiğini söylemektedir. (Zehebî, Siyer, I, 463)
Ufeyf el-Kindî de, ticâret için Mekke’ye gelmiş ve Abbâs’ın -radıyallâhu anh- evine misâfir olmuştu. Ufeyf, Peygamber Efendimiz’in, Hazret-i Hatîce’nin ve Ali’nin Kâbe’de namaz kıldıklarını görmüş, Abbâs’tan (r.a.) onlar hakkında mâlumât istemişti. Hazret-i Abbâs da onlardan bahsettikten sonra:
“−Vallâhi ben yeryüzünde bu dîne inanan şu üç kişiden başka kimse bilmiyorum!” demişti.
Ufeyf (r.a.) hidâyetle şerefyâb olduktan sonra hep şöyle hayıflanırdı:
“−Âh ne olurdu o zaman îmân edeydim de ikinci erkek mü’min ben olaydım! Onların dördüncüleri olmayı, ne kadar arzu ederdim!” (İbn-i Sa’d, VIII, 18; İbn-i Hacer, el-İsâbe, II, 487)
PEYGAMBERİMİZE BEDENİYLE KALKAN OLAN SAHABİ
Peygamber Efendimiz’in âzatlı kölesi Zeyd bin Hârise (r.a.), Hazret-i Ali’den sonra Müslüman olmuş, namaz kılmış, Resûlullâh’ın maiyyetinden ve hizmetinden hiç ayrılmamıştı. Tâifli sergerdelerin Peygamber Efendimiz’e attıkları taşlara kendi vücûdunu siper edip kanlar içinde kalacak kadar fedâkârâne bir muhabbetle kendisini Allâh Resûlü’ne adamış, buna mukâbil Hazret-i Peygamber’in husûsî muhabbet ve iltifâtına mazhar olmuştu.
Resûl-i Ekrem’in Hazret-i Zeyd’e olan muhabbetine dâir Hazret-i Ömer’in şu şehâdeti ne kadar mânidardır:
Hazret-i Ömer, Zeyd’in oğlu Üsâme’ye üç bin beş yüz dirhem tahsîs etmiş, oğlu Abdullâh’a ondan beş yüz dirhem daha az vermişti. Abdullâh, babası Hazret-i Ömer’e bunun sebebini sorarak:
“−Üsâme’yi niçin benden üstün tutuyorsun? O benden daha çok savaşa katılmadı ki!” dedi. Hazret-i Ömer, eşsiz adâletinin yanında, gönül zenginliğini ve yüksek tevâzuunu da gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:
“−Oğlum! Resûlullâh onun babasını senin babandan daha çok severdi. Üsâme’ye de senden daha çok muhabbeti vardı. İşte bu sebeple, Resûlullâh’ın sevdiğini kendi sevdiğime tercih ettim.” (Tirmizî, Menâkıb, 39)
Bu ve benzeri pek çok misâlde görüldüğü gibi Ashâb-ı Kirâm, Resûlullâh’ın sevdiklerini kendi sevdiklerine tercih ederlerdi.[4]
HZ. EBUBEKİR (R.A.) NASIL MÜSLÜMAN OLDU?
Hazret-i Ebûbekir, nübüvvetten önce de Peygamber Efendimiz’in dostu idi. Çocukluğundan beri onun güzel ahlâkına, sadâkatine ve emînliğine şâhitti. Güzel ahlâkı sebebiyle aslâ yalan söylemeyen bir kimsenin, Cenâb-ı Hakk’a karşı yalan söylemesinin imkânsız olduğu kanaatinde idi. Bu sebeple Allâh Resûlü onu İslâm’a dâvet ettiğinde hiç tereddüt göstermeksizin icâbet etti.[5]
Efendimiz bu husustaki hadîs-i şerîflerinde:
“Allâh beni size Peygamber olarak gönderdiğinde evvelâ bana «Sen yalancısın!» dediniz. Lâkin Ebûbekir «O, doğru söylüyor.» dedi ve hem canı hem de malı ile bana son derece yardımcı oldu.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5)
Resûlullâh’ı hiçbir şey Hazret-i Ebûbekir’in Müslüman oluşu kadar sevindirmemiştir. Hazret-i Ebûbekir Müslüman olduğu zaman, hiç çekinmeden Müslümanlığını açıklamış ve diğer insanları da Allâh Teâlâ’ya ve Resûlü’ne îmâna dâvet etmeye başlamıştır.[6]
Peygamber Efendimiz’in hayâtında Hazret-i Ebûbekir’in müstesnâ ve mühim bir yeri bulunmaktadır. Zîrâ bir dâvânın gerçekleşebilmesi şu üç şarta bağlıdır:
Hâkim bir fikir.
O fikir etrâfında kadrolaşan insanlar.
Mâlî imkân.
Hâkim fikir, İslâm’ın muhtevâsı idi ki, vahiyle sâbittir. Hazret-i Ebûbekir, diğer iki faktörde çok mühim bir vazîfe üstlenmiştir. Yâni kadrolaşma onunla başlamış ve o mübârek sahâbînin muazzam serveti, muhtelif İslâmî hizmetlerin yanında Müslüman olan kölelerin satın alınıp serbest bırakılması gibi dâvânın mâlî vechesinde de kullanılmıştır.
Bu iki husûsu biraz açıklayacak olursak; Hazret-i Ebûbekir ile Peygamber Efendimiz’in gençlik devrelerine uzanan arkadaşlık ve berâberlikleri, nübüvvet vazîfesinin verilmesinden sonra ulvî bir dostluğa dönüşmüştür.
HZ. EBUBEKİR’E (R.A.) NEDEN “SIDDIK” DENİLMİŞTİR?
Hazret-i Ebûbekir, ilk îmân edenlerden olmanın yanı sıra, îmânına şek ve şüphenin tozunu bile düşürmeyerek “Sıddîk” sıfatına mazhar olmuştur. Daha sonraki zamanlarda da İslâm’ın inkişâfı ve yayılması için maddî-mânevî hiçbir fedâkârlıktan kaçınmamış ve bütün malını Allâh yoluna bezletmiştir.
Sevginin şartı, aşkın kânunu, sevilen kişiye duyulan muhabbet ve o aşktan dolayı o kişinin sevdiği şeyleri de sevmek, onun arzusunu kendi arzusuna tercih etmek ve sevgilinin uğruna her şeyini fedâ edebilmektir. İşte Hazret-i Ebûbekir’in hayâtı, Allâh Resûlü’ne aşk ile bağlılığın ve O’nda fânî oluşun zirve misâlleriyle doludur:
Bir gün gönüller sultanı Efendimiz’in rahatsızlandığını duyan Hazret-i Sıddîk, üzüntüden kendisi de yatağa düşmüştü. Bu iki dost arasındaki ulvî muhabbetin netîcesi olan aynîleşme sebebiyledir ki Allâh Resûlü:
“Ebûbekir bendendir, ben de ondanım. Ebûbekir dünyâda ve âhirette kardeşimdir.” (Deylemî, I, 437) buyurarak mânâ âlemindeki berâberliği ve kalpten kalbe vâkî olan hâl in’ikâsını te’yîd buyurmuştur. Efendimiz’in ölüm döşeğinde iken:
“Bütün kapılar kapansın; yalnız Ebûbekir’inki kalsın!” (Buhârî, Ashâbü’n-Nebî, 3) iltifâtı, Hazret-i Ebûbekir ile aralarındaki kalbî alâka ve müstesnâ yakınlığın en güzel ifâdelerinden biridir.
BİLAL-İ HABEŞİ’NİN (R.A.) ÇEKTİĞİ EZİYETLER
Bilâl-i Habeşî ve annesi de, Allâh Resûlü’nün insanları İslâm’a gizlice dâvete başladığı ilk günlerde Müslüman oldular. Hazret-i Bilâl, Müslümanlığını açıklayan ilk yedi kişiden biri idi. Dîninden dönmesi için yapılan en ağır işkencelere tahammül ederdi. İnkâra zorlandıkça: “Ehad! Ehad!: Allâh birdir! Allâh birdir!” derdi.
Hazret-i Ebûbekir, Hazret-i Bilâl ve vâlidesinin bedelini ödeyerek onları âzâd etti.[7]
Ebûbekir (r.a.), bu davranışı ile iltifât-ı Peygamberî’ye nâil olmuş, merhamet ve cömertlikte âbideleşmiştir.
Hazret-i Mevlânâ, bu hâdiseyi gönül lisânıyla tasvîr ederek şu şekilde nakleder:
“Bilâl-i Habeşî’nin Müslümanlığından dolayı korkunç bir işkenceye tâbî tutulduğunu işiten Hazret-i Sıddîk, Hazret-i Mustafâ’nın huzûruna çıktı ve vefâlı Bilâl’in hâlini arz etti.”
“Dedi ki: O felekleri ölçen mübârek varlık, Sen’in aşkına düşmüş, Sen’in muhabbetine tutulmuştur. Bu yüzden zâlimler o melek tıynetli insana zulmetmektedirler. Suçsuz olduğu hâlde kanatlarını yoluyorlar. O büyük defîneyi şirk ve isyan toprağına gömmek istiyorlar.”
“Yakıcı güneşe karşı kızgın kumlara yatırıyor, çıplak bedenini dikenli dallarla dövüyorlar.”
“Fakat o, teninden çeşme gibi kanlar fışkırdığı hâlde: «Allâh birdir, Allâh birdir!» diyor, Hakk’a secdeden vazgeçmiyor.”
“Hazret-i Ebûbekir’in merhamet ve şefkatinden dolayı vücûdunun her zerresi mahzûn ve gamla dolu bir dil hâline gelmiş, Bilâl’in hâlini Hazret-i Peygamber’e büyük bir üzüntü içinde uzun uzun anlatmaktaydı.”
“Nihâyet gönlündeki niyeti izhâr edip: «Yâ Resûlallâh! Onu satın almak istiyorum. Bütün servetimi harcamaya hazırım. Cenâb-ı Hakk’a gönül vermiş, O’nun ve Resûlü’nün kölesi olmuş, bu yüzden de Allâh düşmanlarının hışmına uğramış, işkencelere mâruz bırakılmış o mübârek insanı o hâlden kurtarmadan bu canıma dünyâda rahatlık yoktur.» dedi.”
“Hazret-i Mustafâ (s.a.v.), bundan pek memnûn oldular ve: «Ey Allâh’ın ve Resûlü’nün merhametli dostu! Bu ticârette ben de sana ortağım...» buyurdular.”
“Hazret-i Ebûbekir, derhâl Bilâl’in sâhibinin evine yollandı. Bilâl, yapılan işkencelerden ötürü baygın bir vaziyette idi. Hazret-i Bilâl’in sâhibi olan o merhamet mahrûmu insana acı sözler sarf etti.”
“Dedi ki: Ey habîs! Ey hiddetten gözü kararmış, merhametten nasipsiz! Bu Allâh dostunu nasıl dövüyorsun? Ey insafsız! Bu ne kin, bu ne garaz?”
“Ey merhamet fukarâsı! Kendini insan mı sanıyorsun? Ey insanlık mahrûmu, nefret edilmiş kişi! Sen insan kılığındasın, ama insanlığın yüz karasısın!..”
“Bu sözlerden sonra Ebûbekir (r.a.), adamın aç gözünü dünyâlıkla tıkadı. Öyle ki bu duruma Bilâl’in efendisi iyice şaşırdı ve Ebûbekir’in hâlini hayretle seyretti.”
“Onun bu hayretini fark eden Sıddîk-ı Ekber Hazretleri, o nasipsize şöyle dedi: Ey ahmak! Sen çocuk gibi, bir cevize karşılık bana paha biçilmez bir inci verdin, fakat haberin yok! Bilmiyorsun ki Bilâl, iki dünyâya değer. Ben onun rûhuna bakıyorum, sen ise teninin rengine...”
“Eğer sen satışta biraz daha bastırsaydın, onu almak için daha fazlasını verirdim. Daha da bastırsaydın, neyim varsa verir, hattâ borca girerdim. Yine de bu alışverişten ben kârlı çıkardım. Ey nasipsiz kişi! Şunu iyi bil ki, mücevherin kıymetini ancak sarraf bilir.”
Hazret-i Mevlânâ, bu kıssada merhamet ve şefkatin kâmil bir tezâhürünü sergilemenin yanında, bir insân-ı kâmile paha biçilemeyeceğini, yâni dünyevî kıymetlerin, insanın mânevî yapısının karşısında bir hiç hükmünde olduğunu ifâde ederek gönüllerimize ulvî bir hakîkati nakşetmektedir.
Hazret-i Ebûbekir, bu âlicenap hareketiyle Resûlullâh’a olan zirve muhabbetini bir kez daha sergilemiş olmaktadır. Hazret-i Ebûbekir’in Allâh Resûlü’ne duyduğu hudutsuz muhabbetin alâmetlerinden birkaçı şöyleydi:
-O’nun getirdiği Kur’ân-ı Kerîm’i ve İslâmî hükümleri cân u gönülden sevip mûcibince amel etmek.
-O’nun ümmetine şefkat ve merhamet göstermek, onların yararına olan hususlarda gayret göstermek.
-Dünyâya değer vermemek, gerektiğinde fakirliğe hazır ve râzı olmak.
-O’na kavuşmayı arzulamak.
-O’nu çokça hatırlamak.
HİDAYETE VESİLEN OLAN KORKULU RÜYA
Hâlid bin Saîd’in (r.a.) hidâyetine ise gördüğü korkulu bir rüyâsı sebep olmuştur. Bir gece uykuda, büyük bir ateş çukurunun kenarında durduğunu ve babasının onu ateşin içine itip düşürmek ister gibi davrandığını, Resûlullâh’ın ise onu hemen belinden kavrayarak ateşin içine düşmekten kurtardığını gördü. Korkuyla uyandığında kendi kendine:
“Allâh’a yemin ederim ki, bu hak bir rüyâdır!” dedi ve Hazret-i Ebûbekir’in delâletiyle Peygamber Efendimiz’in yanına giderek İslâm’la şereflendi.
Babası, oğlu Hâlid’in Müslüman olduğunu duyduğunda ona eziyet etti ve:
“−Ey zelîl! Defol git! Vallâhi, senin rızkını da keseceğim!” dedi.
Hâlid:
“–Sen benim nasîbime mânî olmaya çalışsan da, Allâh muhakkak beni rızıklandıracaktır!” dedi. Hazret-i Hâlid, Habeş ülkesine hicret edinceye kadar, Resûlullâh’ın yanından hiç ayrılmadı. (Hâkim, III, 277-280)
Daha sonra Hâlid’in zevcesi Ümeyne Hâtun, kardeşi Amr ve onun zevcesi Fâtıma Hâtun da İslâm’la müşerref oldular.
İLK MÜSLÜMANLAR
Teblîğin gizlice devâm ettiği bu günlerde Ebûbekir’in (r.a.) teşvik ve delâletiyle Ebû Fükeyhe, Hazret-i Osman, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahmân bin Avf, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Talha bin Ubeydullâh (r.a.) îman nîmetine nâil oldular.[8]
Hazret-i Osman, Peygamber Efendimiz’e başından geçen bir hâdiseyi şöyle anlattı:
“Ey Allâh’ın Resûlü! Şam’da iken, uyku ile uyanıklık arasında olduğumuz esnâda âniden:
«Ey uykudakiler! Uyanın! Çünkü, Ahmed Mekke’de zuhûr etti.» diye bir ses duyduk. Mekke’ye döndüğümüzde sizin Peygamber olduğunuzu haber aldık.” (İbn-i Sa’d, III, 255)
Talha bin Ubeydullâh (r.a.) da şöyle anlattı:
“Busrâ Panayırı’nda bulunduğum esnâda bir râhip insanlara:
«−İçinizde Harem halkından bir kimse var mı?» diye soruyordu.
«−Evet! Ben varım.» dedim. Râhip:
«−Ahmed zuhûr etti mi?» diye sordu. Ben:
«−Hangi Ahmed?» dedim. Râhip:
«−Ahmed bin Abdullâh bin Abdülmuttalib! O, Mekke’de zuhûr edecektir, Peygamberlerin sonuncusudur. Harem’den çıkıp, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicret edecektir. O’na koşmanı sana tavsiye ederim!» dedi.
Râhibin söyledikleri kalbime tesir etti. Oradan hemen ayrılıp Mekke’ye geldim:
«−Yeni bir hâdise oldu mu?» diye sordum.
«–Evet, var! Abdullâh’ın oğlu Muhammedü’l-Emîn, Peygamber olduğunu iddiâ ediyor. Ebûbekir de ona tâbî oldu.» dediler. (İbn-i Sa’d, III, 215)
Ebû Ubeyde bin Cerrâh, Ebû Seleme, Erkam bin Ebi’l-Erkam, Osman bin Maz’ûn, Esmâ binti Ebûbekir, Habbâb bin Eret, Abdullâh bin Mesut, Abdullâh bin Cahş, Câfer bin Ebî Tâlib, zevcesi Esmâ binti Umeys, Ebû Huzeyfe, Âmir bin Füheyre (r.a.) ilk Müslüman olma şerefine nâil olan zevâttan bâzılarıdır.
[1] İbn-i Hişâm, I, 259.
[2] İbn-i Sa’d, VIII, 36.
[3] Abdullâh bin Mesut (r.a.) ilk Müslümanlardandır. Künyesi Ebû Abdurrahmân’dır. Müslüman olduğu günden itibâren Hazret-i Peygamber’in yanından ayrılmamış ve O’na hizmetten zevk almıştır. İbn-i Mesut, zayıf, nahîf bir kişi idi. Tatlı bir sesi, sevimli bir yüzü vardı. Müslüman olduğunda Müslümanların adedi çok azdı. Müşrikler ona Mekke’de rahat vermediler. O, Medîne’ye hicret edip Muâz bin Cebel’in yanına sığındı. Hazret-i Peygamber’in hicretinden sonra, Medîne’de yerleşti. Bütün harplere katıldı. Hazret-i Peygamber, onun Kur’ân okuyuşunu dinlemekten zevk alırdı.
Tefsîr, hadîs ve fıkıh sahalarında engin ilmiyle pek çok âlim yetiştirmiştir. Husûsiyle Kûfeli âlimler, onun rivâyet ve görüşleri istikâmetinde fıkhî görüşler ortaya koymuşlardır. Kendisinden 848 rivâyet nakledilmiştir. Hazret-i Osman zamânında Kûfe kadılığından Medîne’ye dönmüş ve kısa bir süre sonra, altmış yaşını geçmiş iken orada vefât etmiştir.
[4] Heysemî, VI, 174; İbn-i Sa’d, IV, 30.
[5] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 78.
[6] İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 80-81.
[7] İbn-i Sa’d, III, 232; Hâkim, III, 319.
[8] İbn-i Hişâm, I, 268.
[08.11.2022 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: nün rızasını kazanmak için olduğun dan değerlendirmesi ona göre yapılıp sevabını ona göre alacaktır. Kim de elde edeceği bir dünyalık veya evleneceği bir kadına ulaşmak için hicret etmişse hicretinin karşılığı hicret ettiği şeye göre değerlendirilir.” (Buhârî, Bedü’l Vahy 1; Müslim,İmârât 155)
2- وعَنْ أم المؤمنين أم عبد الله عَائِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا قالتْ : قال رَسُولُ اللَّهِ
: يَغْزُو جَيْشٌ الْكَعْبَةَ فَإذا كانوا بِبَيْدَاءَ مِنَ الأرض يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ. قالتْ : قُلْتُ : يَا رَسُولَ اللَّه,ِ كَيْفَ يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ, وَفِيهِمْ أَسْوَاقُهُمْ وَمَنْ لَيْسَ مِنْهُمْ؟ قال : يُخْسَفُ بِأَوَّلِهِمْ وَآخِرِهِمْ ثُمَّ يُبْعَثُونَ عَلَى نِيَّاتِهِمْ.
2: Mü’minlerin annesi Ümmü Abdullah diye künyelenen Aişe (Allah Ondan razı olsun) dan rivayete göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: “Kıyamete doğru bir ordu Kabe’ye saldırmak üzere yola çıkacak, çıplak çöl gibi bir yere geldiklerinde hepsi birden yerin dibine batırılacaklardır.” Aişe (Allah Ondan razı olsun); Ya Rasûlallah onların arasında kütü niyetli olmayanlar veya tıcaret yapmak için gelenler varken hepsi birden nasıl yerin dibine batar? diye sordum. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Evet hepsi birden yerin dibine geçecektir. Ahirette de diriltilip niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir.” (Buhârî, Büyu’ 49; Müslim, Fiten 4-8)
3- وعَنْ عاَئِشَةَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا قالتْ : قال لنبي : لاَ هِجْرَةَ بَعْدَ الفَتْحِ, ,َ وَلَكِنْ جِهَادٌ وَنِيَّة,ٌ فَإذا اسْتُنْفِرْتُمْ فَانفِرُوا.
3: Aişe (Allah Ondan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Mekke fethinden sonra artık hicret etmek yoktur. Yalnız cihad etmek ve cihad niyetinde olmak vardır. O halde Allah yolunda savaşa çağrıldığınızda hemen katılın.” (Buhârî, Menâkibü’l Ensâr 45; Müslim, Hacc 445)
4- وعَنْ أبي عبد الله جَابِرٍ بن عبد الله الأنصاري
رضي
الله عنهما قال : كُنَّا مَعَ النَّبِيِّ فِي غَزَاةٍ فَقال : إن بِالْمَدِينَةِ لَرِجَالا مَا سِرْتُمْ مَسِيرًا, وَلاَ قَطَعْتُمْ وَادِيًا إلا كانوا مَعَكُمْ حَبَسَهُمُ الْمَرَضُ, وفي رواية : إلا شركوكم في الأجر. وعَنْ أنس . قال : رَجَعْنَا مِنْ غَزْوَةِ تَبُوكَ مَعَ النبي فَقال :إن أقواما خَلْفَنَا بِالْمَدِينَةِ مَا سَلَكْنَا شِعْبًا وَلاَ وَادِيًا إلا وَهُمْ مَعَنَا, حَبَسَهُمُ العذر.
4: Ebû Abdullah Cabir İbn Abdullah el Ensarî (Allah Onlardan razı olsun)şöyle demiştir: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem)’le birlikte bir savaşta beraberdik buyurdular ki: “Hasta olmaları yüzünden Medine’de kalıp savaşa katılamayan öyle kimseler var ki; siz bir yolda yürüdüğünüz ve bir vadiyi geçtiğinizde onlar niyetlerinden dolayı sizinle beraber gibidirler.” Başka bir rivayette ise: “Sevap kazanmakta onlar size ortak oldular.” şeklindedir. (Müslim, İmâra 159)
[09.11.2022 18:45] Ömer Tarık Yılmaz: MÜŞRİKLERİN TAPTIKLARINA SÖVMEMEK
Âyet-i celîlede şöyle buyrulur: “Allâhü Teâlâ’dan gayrisini (ilâh edinen) müşriklerin taptıklarına sövmeyin, ki onlar da haddi aşarak, bilgisizlikle, Allâhü Teâlâ’yâ ta’n etmesinler. Biz, (müşriklerin putlara ibâdetini tezyin ettiğimiz gibi) her ümmetin (hayır ve şer, tâat ve isyân) âmellerini tezyin ederiz. Sonra dönüşleri Râbleri ve celle şânühu’yadır. O vakit, O, amellerini kendilerine haber verir.” (En’am s. 108)
Yani yakışık almayan sözler söylemesinler. Buna sebebiyet vermesinler. Onların taptıkları, ibâdet ettikleri şeyleri tahkir etmesinler. Olur ki hislerine mağlûb olur, öfke ve bilgisizlikle karşılık vermeye kalkışırlar, bu arada, haddi aşarak, Allâhü Teâlâ’ya ta’n ederler. Onların küfürlerini, şirklerini tezyif edeyim derken, küfrün artmasına sebebiyet vermiş olursunuz ki bu da küfürdür.
Âyet-i celîlenin zahirine göre, gerçi nehyedilen, Allâhü Teâlâ’dan başkasına ibâdet edilen şeylerin tahkir edilmesi, sövülmesidir. Fakat haddi zâtında nehyedilen Allâhü Teâlâ’ya sövmektir. Zira bu sövme, O (c.c.)’nun sövülmesine sebeb olur. Neticesi şer olan şey de şerdir.
Peygamber (s.a.v.), müşriklerin ilâhlarına ta’n ederdi. Dediler ki; ”İlâhlarımıza ta’n etmekten vazgeçmezsen, biz de senin ilahlarını hicvederiz.” Bunun üzerine, bu âyet-i celîle ile bundan nehyolundu. Ve ashâbı (r.a.e.)’e: “Râbbiniz celle şanühu’ya, ta’n etmeyiniz” buyurdu. Ashâb (r.a.e.) de bundan sonra artık putlara sövmez oldular. Zîrâ bu ta’n, olur ki Allâhü Teâlâ’nın ta’n edilmesine sebep olmuş olurdu.
(Ayıntabî Mehmed Efendi, Tibyân Tefsiri, c.2, s.45-46)
[09.11.2022 18:46] Ömer Tarık Yılmaz: Yine Enes (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile Tebük savaşından döndüğümüzde şöyle buyurdular: “Medine’de bizim arkamızda kalan öyle kimseler var ki; her hangi bir dağ yolunu veya bir vadiyi geçsek onlar da bizimle beraber sevap kazanırlar, onları özürleri alıkoymuştur.” (Buhârî, Meğâzî 81)
5- وَعَنْ أبى يَزيِدَ مَعْنِ بْنِ يزيد بن الأخْنَسِ, ., وَهُوَ وأبوه وَجَدُّهُ صَحابيونَ, قال : كان أبي يَزِيدُ أخْرَجَ دنانير يَتَصَدَّقُ بِهَا فَوَضَعَهَا عِنْدَ رَجُلٍ فِي الْمَسْجِدِ فَجِئْتُ فَأخذتُهَا فَأَتَيْتُهُ بِهَا فَقال : وَاللَّهِ مَا إِيَّاكَ أَرَدْتُ فَخَاصَمْتُهُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ
فَقال : لَكَ مَا نَوَيْتَ يَا يَزِيدُ, وَلَكَ مَا أخذتَ يَا مَعْنُ .
5: Ebû Yezîd Ma’n ibn Yezîd İbn Ahnes (Allah Ondan razı olsun)’den rivayete göre –ki bu kimse babası ve dedesi hepsi sahabîdirler– şöyle demiştir: Babam Yezîd sadaka vermek üzere birkaç dînar çıkarmış ve mescidde oturan birinin yanına koymuştu. Ben de gelip onları alarak babama gelmiştim. Babam: Yemin olsun ki o paraları sen alasın diye bırakmadım deyince Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanına giderek durumu O’na arzettim. Bunun üzerine O meseleyi hallederek şöyle buyurdular: “Yezîd sen niyetlendiğin sadaka sevabını kazandın. Ey Ma’n aldığın para da senindir.” (Buhârî, Zekat 15.)
6- وعَنْ أبى إسحاق سَعْدِ بْنِ أبي وَقَّاصٍ ماَلِكِ بْنِ أهيب اِبْنِ عَبْدِ مَناَفِ بْنِ زُهْرَةَ ابْنِ كِلاَبِ بْنِ مُرَّةَ بْنِ كَعْبِ بْنِ لُؤَيِّ الْقُرَشِيِّ الزُّهْرِي ِّ., اَحَدَ الْعَشَرَةَ الْمَشْهُودُ لَهُمْ بِالْجَنَّة, قال : جاَءَ نِي رَسُولُ اللَّه ِ يَعُودُنِي عَامَ حَجَّةِ الْوَدَاعِ مِنْ وَجَعٍ اِشْتَدَّ بِي فَقُلْتُ : ياَ رَسوُلَ اللهِ إني قَدْ بَلَغَ بِي مِنَ الْوَجَعِ ماَ تَرَي, وَأنا ذُو مَالٍ وَلاَ يَرِثُنِي إلا ابْنَةٌ ليِ, أفأتصدق بِثُلُثَيْ مَالِي؟ قال : لاَ, فَقُلْتُ : فاَلشَّطْرُ ياَ رَسوُلَ اللهِ؟ فَقال : لاَ, قُلْتُ : فاَلثُّلُثُ ياَ رَسوُلَ اللهِ؟ قال : الثُّلُثُ وَالثُّلُثُ كَثِيرٌ -أو كَبِيرٌ – إنكَ أن تَذَرَ وَرَثَتَكَ أَغْنِيَاءَ خَيْرٌ مِنْ أن تَذَرَهُمْ عَالَةً يَتَكَفَّفُونَ النَّاسَ, وَإنكَ لَنْ تُنْفِقَ نَفَقَةً تَبْتَغِي بِهَا وَجْهَ اللَّهِ إلا أجرتَ عَلَيْهاَ حَتَّى مَا تَجْعَلُ فِي فِي امرأتك قال : فَقُلْتُ : يَا رَسُولَ اللَّهِ أُخَلَّفُ بَعْدَ أصحابي ؟ قال : إنكَ لَنْ تُخَلَّفَ فَتَعْمَلَ عَمَلاً تَبْتَغِي بِهِ وَجْهَ اللهِ إلا اِزْدَدْتَ بِهِ دَرَجَةً وَرِفْعَةً, ولَعَلَّكَ أن تُخَلَّفَ حَتَّى يَنْتَفِعَ بِكَ أَقْوَامٌ وَيُضَرَّ بِكَ آخَرُونَ. اللَّهُمَّ أَمْضِ لأصحابي هِجْرَتَهُمْ, وَلاَ تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ ,لَكِنِ الْبَائِسُ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ. يَرْثِي لَهُ رَسُولُ اللَّهِ
أن مَاتَ بِمَكَّةَ .
6: Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Ebû İshâk Sa’d ibn Ebû Vakkâs (Allah Ondan razı olsun) şöyle dedi: Veda haccı yılında çektiğim şiddetli bir hastalık dolayısıyle Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ziyaretime geldi. Ben: Ya Rasûlallah hastalığımın ne kadar arttığını görüyorsun. Ben zengin bir kimseyim, bir kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini dağıtayım mı? dedim.
[09.11.2022 18:47] Ömer Tarık Yılmaz: Nâfile Namaz : Nafile namazların kılınışı şu şekildedir:
Nafile Namaz ile İlgili Hadis-i Şerif:
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-:
“Müslüman bir kimse, her gün Allâh rızâsı için farzların dışında nâfile olarak on iki rekât namaz kılarsa, Allâh Teâlâ ona cennette bir köşk hazırlar.” buyurmuştur. (Müslim, Müsâfirîn, 103)
***
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber vermiştir:
“Kıyâmet gününde kulun hesaba çekileceği ilk amel, namazdır. Eğer namazı düzgün olursa, işi iyi gider ve kazançlı çıkar. Namazı düzgün değilse, kaybeder ve zararlı çıkar. Şâyet farzlarından bir şey noksan olursa, Azîz ve Celîl olan Rabbi:
«Kulumun nâfile namazları var mı, bakınız?» der. Farzların eksiği nâfilelerle tamamlanır. Sonra diğer amellerinden de bu şekilde hesaba çekilir.” (Tirmizî, Salât, 188)
Nafile Namaz Kaç Rekattır: Nafile Namaz 2 rekat olarak kılınabilir.
Nafile Namaz Ne Zaman Kılınır: Namaz kılmanın mekruh olduğu kerahat vakitler haricinde her zaman kılınabilir.
[09.11.2022 18:47] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberlik vazifesi
Resûlullah, zor şartlar altında Peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan Âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.
Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.
[09.11.2022 18:47] Ömer Tarık Yılmaz: İhlas (Kul hüvellahü ehad) Suresi
İhlas suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. İhlas suresi, 4 âyettir. İhlâs, samimi olmak, dine içtenlikle bağlanmak demektir.
Rahmân Rahîm Allah’ın ismiyle…
1. De ki: O Allah birdir.
Allah Teâlâ birdir, tektir. O, “Baba, Oğul ve Rûhu’1-Kudüs” üçlüsüne inanan hıristiyanların dediği gibi değildir. Yine O, birçok ilâhın varlığına inanan müşriklerin inandığı gibi de değildir.
Allah’ın “bir” olarak vasıflanmasının üç mânası vardır ve her bir Yüce Allah hakkında doğrudur:
O birdir. O’nun yanında ikinci bir ilâh yoktur. Bu, O’nun sayı mânasında “bir” olmadığını ifade eder. Aslında bu sûreden maksat, müşriklere bir cevap olarak, Allah’ın ortağı olmadığını bildirmektir.
O tektir, benzeri ve ortağı yoktur. Nitekim, “Falan şahıs, asrında tektir” dendiğinde bu, onun benzeri olmadığı anlamına gelir.
Allah birdir; bölünmez, parçalara ayrılmaz.
Cüneyd-i Bağdâdî (k.s.)’a:
“Tevhidin tam ve hâlis şeklini, özünü bize anlatır mısın?” dediler. Şöyle anlattı:
“Tevhid, kulun sonunun başlangıcına benzemesidir. Bu beden kalıbına girmeden önce ne şekildeyse, yine öyle olabilmesidir. Tevhid, sûfînin yalnız kaldığı bir makamdır. Tevhid, vatandan ayrılmanın, sonradan yaratılma diye bir şeyin bahis konusu olmadığı bir makamdır. Tevhid, savaşların ve cenklerin olmadığı bir makamdır. Tevhid, bilginin ve cehlin geride bırakılıp çıkıldığı bir derecedir. Nihâyet tevhid, cümle mekânın Hak varlığında yok olduğu yüce bir makamdır.” (Şârânî, Velîler Ansiklopedisi, I, 282)
Kur’ân-ı Kerîm, Allah Teâlâ’nın birliğinin delillerini anlatır. Bunlar pek çoktur. Bunlardan şu dört tanesine yer vermek faydalı olacaktır:
Birincisi; “Yaratan, yaratamayan gibi olur mu hiç?” (En-Nahl 16/17) âyet-i kerîmesinde dile getirilen hakikattir. Bu, yaratma ve meydana getirme delilidir. Yüce Allah, bütün varlıkların yaratıcısıdır. O’nun “yaratma” fiilinin dışında oluşan hiçbir varlık yoktur. Böyle olunca onlardan herhangi birinin Allah’ın ortağı olması mümkün değildir.
İkincisi; “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisinin de dengesi ve düzeni kesinlikle bozulur giderdi. Arşın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı her türlü çirkin vasıflardan uzaktır, yücedir!” (El-Enbiyâ 21/22) âyetinde beyân edilen gerçektir. Bu, Allah Teâlâ’nın kâinatı büyük bir nizam içinde, sağlam ve eşsiz yaratmasının delilidir.
Üçüncüsü; “Rasûlüm! De ki: «Faraza, onların iddia ettikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı, bu takdirde o ilâhların hepsi, arşın sahibine ulaşmak için mutlaka bir yol ararlardı»” (El-İsrâ 17/42) âyetinde açıklanan delildir. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın hâkimiyet ve üstünlük delilidir.
Dördüncüsü; “Allah asla çocuk edinmemiştir. O’nunla birlikte başka bir ilâh da yoktur. Eğer olsaydı, o takdirde her bir ilâh kendi yarattıklarını yanına alır ve mutlaka biri diğerine üstünlük kurmaya çalışırdı. Allah, onların uydurduğu noksan sıfatlardan pak ve uzaktır” (El-Mü’minûn 23/91) âyetinde beyân edilen husustur. Bu da, birden çok ilâh olduğu takdirde çekişme ve üstün olmaya çalışma olacağına dâir delildir.
Bu ve benzeri nice deliller, Allah Teâlâ’nın birliğini ispat eder. O’nun sonsuz kudretiyle tek başına tüm varlığı yaratıp idâre ettiğini açıklar:
2. Her şey o Allah’a muhtaçken O hiçbir şeye muhtaç değildir.
Cenâb-ı Hak, bu muazzam işleri yaparken kimseye muhtaç da değildir. Çünkü O, Samed’dir. اَلصَّمَدُ (Samed), “her hususta kendisine başvurulan, sığınılan, emri ve müsaadesi olmadan hiçbir iş yapılamayan, mutlak itaat edilen olduğu halde; kendisi kimseye muhtaç olmayan, yemeyen, içmeyen, iç boşluğu olmayan, eksiksiz, gediksiz” deme
[09.11.2022 18:47] Ömer Tarık Yılmaz: Hicretin Bitişi
Ne güzel bir memleketsin, benim için ne kadar da sevimlisin! Kavmim beni senden çıkarmış olmasaydı senden başka yerde yaşamazdım.” (Tirmizî, Menâkıb, 68)
İbn Abbâs’ın naklettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) Mekke hakkında şöyle buyurmuştu:
“Ne güzel bir memleketsin, benim için ne kadar da sevimlisin! Kavmim beni senden çıkarmış olmasaydı senden başka yerde yaşamazdım.” (Tirmizî, Menâkıb, 68)
İbn Ömer’den nakledildiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) Mekke’nin fethi günü, Kâbe’nin merdiveni üzerinde ayakta durarak Allah’a hamd ve senâ ettikten sonra şöyle buyurdu:
“Hamd (Mekke’nin fethine dair) vaadini yerine getiren, kuluna (Peygamberi’ne) yardım eden ve düşman topluluklarını tek başına yenilgiye uğratan Allah’a mahsustur.” (İbn Mâce, Diyât, 5)
İbn Abbâs’ın naklettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) Mekke’nin fethi günü şöyle buyurmuştu:
“Bu belde haremdir (saygın ve dokunulmazdır). Burayı Yüce Allah harem kılmıştır. Burada savaşmak benden önce kimseye helâl olmadı. Bana yalnızca bir gün içerisinde bir süreliğine helâl kılındı. Zira bu belde Yüce Allah’ın haram kılması ile haram kılınmıştır.” (Nesâî, Menâsikü’l-hac, 111)
İbn Abbâs’ın (r.a.) naklettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Fetihten sonra hicret yoktur ancak cihad ve niyet vardır. Cihada çağrıldığınızda derhâl katılın!” (Buhârî, Cihâd, 1)
[09.11.2022 18:47] Ömer Tarık Yılmaz: GÜNÜN TARİHİ............. ERZURUM MÜDAFAASI
Erzurum Muharebesi, Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 8-9 Kasım 1877’de yapılan savaştır. Ruslar, Erzurum’u almak için hücuma geçtiler. Şehrin eteklerine kadar gelen, Aziziye tabyalarını ele geçiren ve şehir merkezine saldırmaya hazırlanan Ruslara karşı, Müşir Ahmed Muhtar Paşa, bütün Erzurumluları şehri savunmaya çağırdı. Minarelerden Erzurum halkına haber verildi. Bu haberi duyan Erzurum halkından silahı olan silahını, olmayanlar ise balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya’ya doğru koşmaya başladılar. Nene Hatun ve Erzurum halkı, tabyadan kalan askerlerle birleşip, saldırıya geçti. Geceden başlayıp sabaha kadar süren bir savaşın ardından, Ruslar Aziziye Tabyalarını boşaltıp şehirden geri çekildiler.
MALZEME: 125 gr tereyağı, 3 kuru soğan, 500 gr kemiksiz et, ufak bir lahana, kırmızı biber, tuz, karabiber, 2 yemek kaşığı salça, 2 bardak su.
YAPILIŞI: Yağ bir tencerede eritilir. Zar hâlinde kesilmiş soğan da ilâve edilerek kavurulur. Et ve salça da arasına katılıp kavurmaya devam edilir. Lahana yıkanıp, yaprak yaprak ayıklandıktan sonra ince ince kıyılıp karışımın arasına katılır. Su da üzerine ilâve edilerek bir saat pişirilir.
HİKÂYE......... REKLÂM GERÇEĞİ
ABD’de Brooklyn Köprüsü’nde, bir bahar günü, âmâ bir adam dilencilik yapıyormuş. Dizlerinin dibine bir tabelâ koymuş. Üzerinde, “Doğuştan Kör” yazısı yazılıymış. Herkes dilencinin önünden geçip giderken tektük para atanlar oluyormuş. Bir reklâmcı bunu görüp tabelâyı almış ve altına bir şeyler yazdıktan sonra olduğu yere tekrar bırakmış.
Ne olduysa ondan sonra olmuş... Yazıyı okuyan herkes, başlamış dilencinin önündeki şapkaya, para atmaya... Bir cümle kâfi gelmiş şapkanın kısa zamanda ağzına kadar parayla dolup taşmasına. Cümle şu imiş:
“Güzel bir bahar günü. Ama, ben baharı göremiyorum.”
09.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[10.11.2022 23:01] Ömer Tarık Yılmaz: MİSVÂKIN FAYDALARI
Misvâk; çöllerde yetişen: “Arak Ağacı”nın (Salvadora Persika) kök ve dallarından elde edilen güzel kokulu bir diş fırçasıdır. Misvâk’ta, insan sağlığına faydalı 35 çeşit organik ve kimyasal madde bulunmaktadır. Etkili bir temizlik için 5 dakika boyunca temizleme hareketlerine devam edilmelidir. Resûl-i Müctebâ (s.a.v.) Efendimiz: “Misvâkı o kadar çok kullandım ki, dişetlerimi döktüreceğinden korktum.” buyurmuşlardır. (Mecmâ’uz-Zevâid)
Misvâkı abdest alırken ağza su vermeden önce kullanmak müekked sünnet olduğu gibi, gün boyu çeşitli vesilelerle kullanmak da sünnettir. Ebû Hüreyre (r.a.)’den şöyle rivâyet edilmiştir. “Resûlullâh (s.a.v.)’in emrini işittiğimden beri, ben uyumadan önce, uyandıktan sonra, yemekten önce ve yemekten sonra misvâk kullanırım.” (Ahmed b. Hanbel) Nitekim uzmanlara göre misvâk; bakterilerin şekeri aside çevirmesini önlemek için yemeklerden önce veya yemeklerden hemen sonra kullanılmalıdır. Misvâkın bazı faydaları şöyledir:
Gözü kuvvetlendirir:
Dişlerle göz hastalıkları arasında derin bir ilişki vardır. Dişler arasında sıkışıp kalan gıda artıklarının kokuşması sonucu, göz hastalıkları oluşur. Görme zayıflığı göz tansiyonu düşüklüğü ve körlüğün birçok sebeblerinden birisi de diş temizliğine gereken ilgiyi göstermemektir. İbn-i Abbas (r.a.)’in bildirdiğine göre: “Misvâk görme gücünü artırır.” (Kastalâni)
Hafızayı Kuvvetlendirir:
Büyük âlimlerden İbrâhîm Nehâi (r.a.), okuduklarını ve ezberlediklerini unuturdu. Bir gece Resûlullâh (s.a.v.)’i rüyasında gördü. Hâlini ona arz ederek “Yâ Resûlallâh (s.a.v.)! Okuduklarım hatırımda kalmıyor” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) buyurdular ki: “Ey İbrâhîm! Şu birkaç şeyle âmel et: Az ye, az uyu, çok Kur’ân oku, çok namaz kıl, her namaz için abdest al, her abdestte misvâk kullan!” İbrâhîm Nehâî (r.a.) diyor ki: “Uyandıktan sonra Resûlullâh (s.a.v.)’in bu tavsiyelerini yerine getirmeye başladım. Kısa bir zaman sonra insanlar arasında kendisine uyulan bir kişi oldum.” (Şa’rani)
(Ömer Muhammed Öztürk, Misvâk ve Hacamat)
[10.11.2022 23:02] Ömer Tarık Yılmaz: Yine Enes (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre şöyle buyurmuştur: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ile Tebük savaşından döndüğümüzde şöyle buyurdular: “Medine’de bizim arkamızda kalan öyle kimseler var ki; her hangi bir dağ yolunu veya bir vadiyi geçsek onlar da bizimle beraber sevap kazanırlar, onları özürleri alıkoymuştur.” (Buhârî, Meğâzî 81)
5- وَعَنْ أبى يَزيِدَ مَعْنِ بْنِ يزيد بن الأخْنَسِ, ., وَهُوَ وأبوه وَجَدُّهُ صَحابيونَ, قال : كان أبي يَزِيدُ أخْرَجَ دنانير يَتَصَدَّقُ بِهَا فَوَضَعَهَا عِنْدَ رَجُلٍ فِي الْمَسْجِدِ فَجِئْتُ فَأخذتُهَا فَأَتَيْتُهُ بِهَا فَقال : وَاللَّهِ مَا إِيَّاكَ أَرَدْتُ فَخَاصَمْتُهُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ
فَقال : لَكَ مَا نَوَيْتَ يَا يَزِيدُ, وَلَكَ مَا أخذتَ يَا مَعْنُ .
5: Ebû Yezîd Ma’n ibn Yezîd İbn Ahnes (Allah Ondan razı olsun)’den rivayete göre –ki bu kimse babası ve dedesi hepsi sahabîdirler– şöyle demiştir: Babam Yezîd sadaka vermek üzere birkaç dînar çıkarmış ve mescidde oturan birinin yanına koymuştu. Ben de gelip onları alarak babama gelmiştim. Babam: Yemin olsun ki o paraları sen alasın diye bırakmadım deyince Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanına giderek durumu O’na arzettim. Bunun üzerine O meseleyi hallederek şöyle buyurdular: “Yezîd sen niyetlendiğin sadaka sevabını kazandın. Ey Ma’n aldığın para da senindir.” (Buhârî, Zekat 15.)
6- وعَنْ أبى إسحاق سَعْدِ بْنِ أبي وَقَّاصٍ ماَلِكِ بْنِ أهيب اِبْنِ عَبْدِ مَناَفِ بْنِ زُهْرَةَ ابْنِ كِلاَبِ بْنِ مُرَّةَ بْنِ كَعْبِ بْنِ لُؤَيِّ الْقُرَشِيِّ الزُّهْرِي ِّ., اَحَدَ الْعَشَرَةَ الْمَشْهُودُ لَهُمْ بِالْجَنَّة, قال : جاَءَ نِي رَسُولُ اللَّه ِ يَعُودُنِي عَامَ حَجَّةِ الْوَدَاعِ مِنْ وَجَعٍ اِشْتَدَّ بِي فَقُلْتُ : ياَ رَسوُلَ اللهِ إني قَدْ بَلَغَ بِي مِنَ الْوَجَعِ ماَ تَرَي, وَأنا ذُو مَالٍ وَلاَ يَرِثُنِي إلا ابْنَةٌ ليِ, أفأتصدق بِثُلُثَيْ مَالِي؟ قال : لاَ, فَقُلْتُ : فاَلشَّطْرُ ياَ رَسوُلَ اللهِ؟ فَقال : لاَ, قُلْتُ : فاَلثُّلُثُ ياَ رَسوُلَ اللهِ؟ قال : الثُّلُثُ وَالثُّلُثُ كَثِيرٌ -أو كَبِيرٌ – إنكَ أن تَذَرَ وَرَثَتَكَ أَغْنِيَاءَ خَيْرٌ مِنْ أن تَذَرَهُمْ عَالَةً يَتَكَفَّفُونَ النَّاسَ, وَإنكَ لَنْ تُنْفِقَ نَفَقَةً تَبْتَغِي بِهَا وَجْهَ اللَّهِ إلا أجرتَ عَلَيْهاَ حَتَّى مَا تَجْعَلُ فِي فِي امرأتك قال : فَقُلْتُ : يَا رَسُولَ اللَّهِ أُخَلَّفُ بَعْدَ أصحابي ؟ قال : إنكَ لَنْ تُخَلَّفَ فَتَعْمَلَ عَمَلاً تَبْتَغِي بِهِ وَجْهَ اللهِ إلا اِزْدَدْتَ بِهِ دَرَجَةً وَرِفْعَةً, ولَعَلَّكَ أن تُخَلَّفَ حَتَّى يَنْتَفِعَ بِكَ أَقْوَامٌ وَيُضَرَّ بِكَ آخَرُونَ. اللَّهُمَّ أَمْضِ لأصحابي هِجْرَتَهُمْ, وَلاَ تَرُدَّهُمْ عَلَى أَعْقَابِهِمْ ,لَكِنِ الْبَائِسُ سَعْدُ بْنُ خَوْلَةَ. يَرْثِي لَهُ رَسُولُ اللَّهِ
أن مَاتَ بِمَكَّةَ .
6: Cennetle müjdelenen on sahabiden biri olan Ebû İshâk Sa’d ibn Ebû Vakkâs (Allah Ondan razı olsun) şöyle dedi: Veda haccı yılında çektiğim şiddetli bir hastalık dolayısıyle Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ziyaretime geldi. Ben: Ya Rasûlallah hastalığımın ne kadar arttığını görüyorsun. Ben zengin bir kimseyim, bir kızımdan başka mirasçım da yok. Malımın üçte ikisini dağıtayım mı? dedim.
[10.11.2022 23:02] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET ..............YALNIZ KUR’ÂN DEMEK
“Kur’ândan başka kaynak tanımam, benim için sadece Kur’ân delildir. Meâl okuyup onunla amel ederim.” diyenlere cevap olarak âyet-i kerîmelerde buyuruldu ki:
“Allaha ve Resûlüne itaat edin!” [Enfal 20]
“Allah ve Resûlüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.” [Ahzab 71]
“Resûlüm de ki: “Bana uyun ki, Allah da sizi sevsin!”
“Allaha ve Resûlüne inanmayan kâfirler için çılgın bir ateş hazırladık.” [Feth 13]
“Resûlümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!”
“O Peygamber, güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar.” [Araf 157]
“Resûlüme uyun ki, doğru yolu bulun!” [Araf 158, Nur 54]
“Resûle itaat eden, Allaha itaat etmiş olur.” [Nisa 80]
“Allah ve Resûlüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.” [Nisa 13,14]
“Biz her Peygamberi, kendisine itaat edilsin diye gönderdik.” [Nisa 64]
“Allah ile Resûllerinin emirlerini birbirinden ayırıp ikisi arasında bir yol tutmak isteyen kâfirdir.” [Nisa 150,151]
“Size kitabı, hikmeti getiren ve bilmediklerinizi öğreten bir Resûl gönderdik.” [Bekara 151]
Bu konudaki hadîs-i şerîflerin bâzıları da şöyledir: