SEMA ÖNER
Tarih: 31.05.2023 11:12
Günün yazısı
[15.11.2022 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: NASİHÂT EDİP KENDİ UYMAYANIN VAY HALİNE!
Allâhü Teâlâ’nın emirlerini yaptırırken ve münkerden, kötü işlerden men ederken şeriata uygun hareket etmeli, ihtiyâtı gözetmelidir. Tecessüs etmemelidir. Çünkü Allâhü Teâlâ bunu yasaklıyor. Kimseye kötü zanda bulunmamalıdır. Müslümanların işi iyilik üzere olduğundan, bundan da men olunmuşlardır. Önce kendini şeriata uydurmalı, her sözünü ve hareketini şeriata uygun yapmalıdır ki, sözü tesirli olsun, gönüllerde yer etsin. Şerîati kendine uydurmamalıdır.
Hadîs-i şerîfte, Üsâme bin Zeyd (r.a.) rivayeti ile buyuruluyor ki, “Kıyâmet günü birini getirirler. Onu Cehenneme atın emri gelir. Bağırsakları dışarı çıkar. Merkebin dolap etrafında, dönmesi gibi, bunun etrafında döner durur. Cehennemde olanlar, kendisine, “Sen emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapmadın mı, şimdi bu hâl nedir? Seni bu hâle düşüren nedir?” derler. “Evet, başkalarına iyiliği emrederdim, fakat kendim yapmazdım. Kötülüklerden men’ ederdim, kendim ise yapardım” cevâbını verir.” (Buharî) O halde ihtiyat etmeli, doğruyu söylemek ve ulaştırmaktan susmamalıdır. Ancak şer’î bir özrü varsa, sözünü dinlemeyeceklerse, hakkı aşağılıyacaklarsa yapmaz. Çünkü bundan bir fayda hâsıl olmaz. Aksine fesâd ve zarar doğar. Münker işleyen kimse, kafa tutar, kabûl etmezse, ya’nî şerîatin emrini beğenmezse, kâfir olur. İş böyle olunca, bu tip kimselere doğruyu ulaştırmamak lâzım olur. Bu sebebdendir ki, âlimler yazıyorlar. Emr-i ma’rûf ve nehy-i münker yapacak olan, doğruyu söylemekle bir fayda hâsıl olacağını, kabul edileceğini yâhud münkerin kaldırılacağını bilirse, o zaman söylemesi vâcib olur. Kabul edilmeyeceği bilinirse, söylememek vâcib olur.
(Muhammed Rebhami, Riyâdü’n-Nâsihîn, s.253)
[15.11.2022 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: TÜRKLERİN İSLAM MEDENİYETİNE KATKILARI
İslam medeniyetine kuşkusuz her toplumun katkıları vardır. Ancak en büyük katkıyı yapanların Türkler olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Mîlâdî X. asırla birlikte İslam’a girmeye başlayan Türkler, İslam medeniyetinin neredeyse tüm alanla- rında hizmet üretmişlerdir. Bilim, sanat, edebiyat ve mimari alanlarda eserleriyle dünyanın tanıdığı Türk sanat ve bilim adamları sayılıverse sadece isimleri sayfalara sığmazdı. Mi- mar Sinan’ın camilerini; yüzyıllardır adı dillerden düşmeyen Yunus'un şiirlerini; Mevlanaları yetiştiren Anadolu mutasav- vıflarını; Fârâbîleri, Ali Kuşçuları, Bîrûnîleri yetiştiren medre- seleri bilmeyen yoktur. Yüce Kur’an’ın en güzel şekilde yazıldı- ğı şaheserleri meydana getiren hattatları; dinlendikçe içimizi titreten tekbiri besteleyen Itrîyi de unutmamak gerekir.
DİNÎ KAVRAMLAR
KAZÂ
Kaza; Allah’ın tüm nesne, olay ve varlıklara ilişkin ezelini kader planını ilim, irade ve takdirine uygun bir biçimde zamanı geldi- ğinde yaratmasına denir.
ÖZLÜ SÖZ
İlim okumak bilmektir, bilmek hakkı bulmaktır. (Yunus Emre)
[15.11.2022 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET................... BEŞ VAKİT İBÂDET FAZLA DEĞİL Mİ
Müslüman olan B. Jolly isimli bir İngiliz kadın hâtıratında şöyle demektedir:
“Ben İngilterede Hıristiyan olarak doğdum. İncilde yazılı olanları öğrenerek büyüdüm. Çocukken kiliseye gittiğim zaman, çeşitli ışıklar, müzik ve muhteşem elbiseler giymiş rahipler, üzerimde büyük bir tesir yapıyordu. Çocukken, koyu bir Hıristiyandım.
Zaman geçtikçe, tahsil derecem yükseldikçe, kafamda bâzı suâller oluşmaya ve Hıristiyanlıktan uzaklaşmaya başladım. Artık, hiçbir dîne inanmıyordum... Bir gün gazetede, İsâ aleyhisselâmın ulûhiyyeti hakkında bir konferans verileceği, bu konferansa her dinden adamların iştirak edebileceği yazılıydı. Konferansa katıldım ve orada bir Müslümanla tanıştım. Bu Müslüman, sorduğum suâllere o kadar güzel, o kadar mantıkî cevaplar verdi ki, hiç aklıma gelmediği hâlde, İslâmiyetle meşgul olmaya karar verdim. İslâmiyeti kabul etmiş İngiliz kadınlarla görüştüm. Onlardan yardım istedim. Tanıştığım Müslüman bir kadına şöyle sordum:
- Günde 5 defa ibâdet etmek, bugünkü hayat tarzımıza nasıl uyar, bu kadar ibâdet, fazla gelmez mi?
- Sizin piyano çaldığınızı duydum. Müziğe meraklı mısınız?
- Hem de çok.
- Pek âlâ, her gün egzersiz yapar mısınız?
- Tabiî, işten eve gelir gelmez her gün hiç olmazsa 2 saat piyano çalarım.
- Beş vakit namaz, nihayet yarım saat veya 45 dakika sürecek olan bir ibâdet, size niçin çok geliyor? Siz nasıl piyano egzersizlerini yapmazsanız, piyano çalma kudretiniz azalırsa, Allahü teâlâyı düşünmek, Ona secde ederek lütuflarına şükretmek azaldıkça, Ona giden yol uzaklaşır. Hâlbuki, her gün yapılan ibâdet, Allahü teâlânın doğru yolunda adım adım ilerlemek demektir.
Ne kadar haklıydı! Her Müslümanın, Allahü teâlâyı çok hatırlaması, kalbine Allah sevgisini yerleştirmesi lâzımdır. Kalb, Beytullahdır. Bir eve sâhibi sokulmazsa, eve de, sâhibine de, düşmanlık olur. Beş vakit namaz, insanı bu felâketten kurtarmaktadır.
Artık Müslümanlığı kabul etmeme bir mâni kalmadı ve ben de İslâmiyeti bütün rûhumla kabul ettim.” Osman Ünlü TÜRKİYE GAZETESİ
10.03.2020
14.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[15.11.2022 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: İslam'da Sünnetin Önemi ve Fazileti : Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz. Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz. Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı (hükümleri, emirleri) çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
HADİS VE SÜNNETİN DİNİMİZDEKİ ÖNEMİ NEDİR?
Kur’ân ve Sünnet, birbirinden ayrılmaz iki esastır. Kur’ân, Efendimiz’in hâl ve davranışlarıyla tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bizler de, bilhassa günümüzde, güyâ sûret-i haktan görünerek “Kur’ân bize yeter!” diyen, böylece Kur’ân’ın canlı bir tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışan gürûha karşı son derece uyanık olmalıyız.
Tâbiîn neslinin fıkıh ve hadis âlimlerinden Eyyûb es-Sahtiyânî buyuruyor ki:
“Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o; «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.”[1]
Kur’ân-ı Kerîm, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kalbine indirilmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Muhakkak ki o (Kur’ân), Âlemlerin Rabbinin indirdiği (kelâm-ı ilâhî)dir. Onu, Rûhu’l-Emîn; uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça ile Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 192-195)
Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye Sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)
Kur’ân-ı Kerîm’in hem lâfzı, hem mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. Allah Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri ise, lâfzı Efendimiz’den, mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)
Ashâb-ı kirâm efendilerimiz çok iyi biliyorlardı ki, Allah Rasûlü’nün yaptıkları, Allâh’ın yapılmasını istediklerinden ibâretti. O’nun muallimi ve mürebbîsi Allah Teâlâ idi. O, hevâsından konuşmaz, ancak Allah’tan geleni tebliğ ederdi.
Bilhassa şu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu, açıkça ifade etmektedir:
“…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar…” (el-A‘râf, 157; ayr. bkz. et-Tevbe, 29)
Yine buyruluyor:
“…Peygamber size ne verdiyse onu alın; neyi de yasakladıysa ondan sakının…” (el-Haşr, 7)
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31)
Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edildi. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmadan, O’nun Sünnet’ine tâbî olmadan, Kur’ân’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.
Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsilâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.
Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Bunları bize Peygamber Efendimiz bildirmiştir.
Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.
Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.
Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
Hâlbuki; sahâbenin de Sünnet-i Seniyye’yi aslî bir kaynak gördüğünde hiçbir şüphe yoktur.
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın halifeliğinde Basra kadılığı yapan İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh-’a bir adam gelerek:
“–Siz bize bazı hadisler rivâyet ediyorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” der.
Bunun üzerine İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” der. Adam:
“–Hayır.” deyince, İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz. Biz de Allâh’ın Nebîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrendik.” diyerek buna benzer başka misaller de zikreder.[2]
Zaten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:
“Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’dakilerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır…” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)
“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltuğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diyeceği (günler) yakındır…” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)
Bunlar, hakîkaten mûcizevî hadîs-i şerîfler… Zira bizler, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği o günlere, yani Sünnet-i Seniyye’nin gözden düşürülmek istendiği zamana ulaşmış bulunuyoruz. Bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye gayret etmeliyiz.
Bu hususta da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ-’ya şöyle buyurmuştur:
“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine çok dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola (dünyevî menfaatlere) meyledenlerden alma!”[3]
Unutmamalıyız ki Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i, Kur’ân ile nasıl amel edileceğini gösteren yegâne rehberdir. Dolayısıyla Sünnet’e yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibariyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını, aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî der ki:
“Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)
Dolayısıyla sünnetlerin birer birer hayatımızdan çıkması, -Allah korusun- ebedî kurtuluşumuzu da pamuk ipliğine bağlı hâle getirir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, I, 171/318)
Bu sebeple Sünnet-i Seniyye’ye çok dikkat edeceğiz. Zira Sünnet düşmanlarının hedefi, İslâm’ın içini boşaltmaktır.
Nitekim dinler tarihinde Yahudîlik ve Hristiyanlığın bozulması da böyle başlamıştır. Önce peygamberlerin sünnetleri terk edilmiş, daha sonra da îtikad ve ibadetler tahrif edilmiştir.
Meselâ mühtedî âlimlerden Abdülehad Dâvûd Efendi, tahrifin amelî buudunu şöyle îzah eder:
“Sünnet kaldırıldı yerine vaftiz geldi, namaz kaldırıldı yerine âyin geldi, oruç kaldırıldı yerine perhiz geldi.”
Daha sonra tesettür terk edilerek yalnızca râhibelere mahsus bırakıldı. Hattâ günümüzde râhibelerin dahî tesettürü kaldırılmaya başlandı.
Böylece Hristiyanlık, ilâhî bir din olmaktan çıktı. Tahrif oldu, bozuldu. Bir hayat nizâmı olmaktan çıkarılıp bir marka, bir tabelâ hâline geldi.
Bugün yegâne hak dîn olan İslâm’a da aynı tuzak kurulmaya çalışılıyor. Sünnet-i Seniyye’yi dışlamak sûretiyle İslâm’a da bu hristiyanî tahrifat yapılmak isteniyor. Mü’minler olarak bu nevî gizli ve açık din düşmanlarına karşı son derece uyanık olmamız şarttır. Unutmayalım ki mezhepler Sünnet’in, Sünnet de Kur’ân’ın muhâfızıdır.
Bunun için;
* İslâmî ilimlerin ihlâs ve takvâ içinde tahsil edilebileceği müesseseleri kurmak ve yaşatmak şarttır.
* Hadis usûlü ve benzeri ilimleri hakkıyla bilen ve müdâfaa edebilen takvâlı âlimler yetiştirmek elzemdir.
Dipnotlar:
[1] Hâkim, Maʻrifetü Ulûmi’l-Hadîs, s. 65; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 16.
[2] Ebû Dâvûd, Zekât, 2/1561; İbni Ebî Âsım, es-Sünne, II, 386; Taberânî, el-Muʻcemü’l-Kebîr, XVIII, 219.
[3] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, el-Medînetü’l-Münevvere, el-Mektebetü’l-İlmiyye, s. 121.
[15.11.2022 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Hicreti
Hicret, Allah’ın izniyle Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının, zulüm ve baskılardan kurtulmak için 622’de Mekke’den Medine’ye göç etmelerine verilen isimdir.
İkinci Akabe Bey’ati’nden sonra müşrikler, Müslümanların sığınıp kendilerini koruyacak bir yere hicret edeceklerini öğrenince, yaptıkları eziyetleri büsbütün artırdılar. Müslümanlar bu dayanılmaz işkenceler sebebiyle Mekke’de oturamayacak hâle geldikleri için, hâllerini Peygamber Efendimiz’e arz ettiler ve hicret için izin istediler.
Allâh Resûlü, Allâh’ın izni ile Müslümanlara Medîne yollarını işâret etti ve şöyle buyurdu:
“Bundan böyle sizin hicret edeceğiniz şehrin, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer olduğu bana gösterildi.” (Buhârî, Kefâlet, 4)
Onlara Ensâr ile, yâni Medîneli Müslüman kardeşleriyle kucaklaşmalarını emretti ve:
“Allâh Teâlâ sizin için kardeşler ve huzur bulacağınız bir diyâr lutfetti!” buyurdu.
Bundan sonra Müslümanlar, müşriklere hissettirmeden hazırlandılar, birbirlerine yardım ederek gizlice hicret etmeye başladılar.
[15.11.2022 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 3. Ayet Ki onlar gaybe iman eder, namazı dosdoğru kılar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden harcarlar.
Müttakîlerin birinci vasfı gaybe iman etmeleridir. İman, kalp ile tasdik yani bir şeyin doğruluğunu kalben kabul etmek ve bunu dil ile ikrâr etmektir. Tasdik olmazsa iman olmaz. Tasdik bulunur, fakat kişinin tutum ve davranışları buna aykırı ve tutarsız olursa bu, imanın zayıflığına bir işaret sayılır. Böyle bir imanla, İslâm gerçek mânasıyla yaşanamayacağı gibi, dinin vadettiği ebedi mutluluğa erişmek de zor olur. Dine göre îman esaslarını kalp ve diliyle tasdîk etmeyen kâfir; kalbiyle tasdik etmediği hâlde diliyle kabul ettiğini söyleyen münafık; kalp ve diliyle tasdik ettiği hâlde ameli olmayan ise mü’min fakat fâsık sayılır. Gerçek iman, âhirette cehennemden kurtularak cennete girmenin yegâne şartıdır. Kur’an, pek çok âyetinde bu hususa vurgu yapmaktadır.
الْغَيْبُ (gayb) sözlükte, gerçekte var olup da görme, işitme, dokunma ve tatma gibi duyularımızın algı sahasına girmeyen, bunların ötesinde kalan şeylerdir. Âyetteki “gayb”den maksat ise, Allah’ın ve Resûlü’nün var olduğunu veya meydana geleceğini haber verdiği, insanın duyularıyla algılayamadığı fakat inanılması lazım gelen varlıklar ve olaylardır. Bunlar Allah, melekler, kader, kıyamet, âhiret, cennet ve cehennem gibi hususlardır. Allah Resûlü (s.a.s.) îmanı tarif ederken: “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” (Müslim, İman 1, 5) buyurmuştur ki bunların hepsi gayb âlemindendir.
Âyetin, “gaybe îman ederler” şeklinde meâli verilen kısmı, “gaybde de iman ederler” diye de anlaşılmıştır. Yani, mü’minler, insanlar arasında olduğu gibi kimsenin bulunmadığı tenha yerlerde de imanlarını ikrâra ve gereğini yapmaya devam ederler. Zira îmanda devamlılık esastır. Münafıklar ise böyle değildir. Çünkü onlar: “İman edenlerle karşılaştıklarında «inandık» derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise: «Emin olun! Biz sizinle beraberiz, onlarla sadece alay ediyoruz» derler.” (El-Bakara 2/14)
Esasen gayb âlemine bir sınır çizmek mümkün değildir. Bununla beraber genel mânada iki türlü gaybden söz edilebilir. Birincisi, Allah Teâlâ’nın hiçbir varlığa bildirmediği, ancak zâtına mahsus kıldığı mutlak gaybdir: “Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; başkası onları bilemez.” (El-En‘âm 6/59) Diğeri ise izâfî gaybdir ki, Allah Teâlâ’nın yarattıklarından dilediğini dilediği kadar bilgilendirdiği ve diğerlerinden gizli tuttuğu gaybdir. Buna göre her bir varlığa göre gayb alanı farklıdır. Ancak Kur’an ve sünnette varlığı bildirilen fakat insanın duyularıyla tam idrak edemediği hususlara îman, mü’min olmanın şartıdır. Üzerinde durduğumuz âyette de bu nevi gaybe işaret edilmiştir.
Allah Teâlâ’nın her türlü tecellî ve tasarruflarıyla zâhir ve âşikâr olmasına (Hadîd 57/3), kullarına şah damarından daha yakın olmasına (Kâf Suresi 50/16), onların kendileri ile kalpleri arasına girmesine (El-Enfâl 8/24), hülâsa onları her yönden kuşatmasına (El-İsrâ 17/60) rağmen gayb kabul edilmesi, idraklerin O’nu kuşatamaması (El-En‘âm 6/103) sebebiyledir. Nitekim ehl-i irfân demiştir ki, “Cenâb-ı Hak o kadar zâhirdir ki, zuhûrunun şiddetinden gâiptir.”
Görülemeyen ve hissedilemeyen varlıklar, görüp hissettiklerimize nispetle kıyas edilemeyecek derecede fazladır. Bu gerçeği kabul eden kişi, Allah’a imana ve böylece hayatın derin bir mânası ve gayesi olduğu inancına erişir. Gözü maddeden başka bir şey görmeyen ve tüm varlığı görüp hissettiklerinden ibaret zanneden düşünce ve sistemler, insan muhayyile ve tefekkürünü âdetâ dondurarak onu geniş ufuklardan mahrum bırakmaktadırlar. Bu mânada gay
[15.11.2022 22:14] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Vefatından Sonra
Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât edince Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ
“Ey babacığım! Rabbine ne kadar da yakınsın! Ey Rabbin dâvetine icâbet eden babacığım! Ey makâmı Firdevs Cenneti olan babacığım! Ey vefâtını Cibrîl’e haber verdiğimiz babacığım!” diyerek ağladı. Efendimiz defnedildikten sonra da Enes -radıyallâhu anh-
“–Ey Enes! Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu!” dedi. (Buhârî, Megâzî, 83; Dârimî, Mukaddime, 14)
Enes -radıyallâhu anh- bu suâle edeben cevap vermedi, fakat lisân-ı hâl ile: “Hayır yâ Fâtıma! Gönlümüz hiç râzı olmadı, fakat biz Resûlullâh’ın emrine imtisâlen kendimizi zorlayarak bu işi yaptık.” dedi. (Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, XI, 25)
ACI HABER
Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefâtı üzerine Müslümanlar mescidde ağlamaya başladılar. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“Hiç kimsenin «Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- öldü!» dediğini duymayayım! Yoksa kılıcımla boynunu vururum! Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Mûsâ’nın -aleyhisselâm- bayıldığı gibi bayılmıştır!...” diyerek konuşmaya devâm etti, öyle ki konuşa konuşa ağzı köpürdü.
Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, acı haberi alınca hemen atına binip Medîne’ye geldi. Peygamber Efendimiz’in yüzünü açtı. Sonra üzerine kapandı, ağlayarak alnından öptü ve:
“Vallâhi, Resûlullâh vefât etmiş! İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn: Bizler Allâh’a âidiz! Allâh’ın kullarıyız! Ve bizler yine O’na dönücüleriz! Babam, anam Sana fedâ olsun! Allâh’a yemin ederim ki, Allâh Sana hiçbir zaman iki kere ölüm acısı tattırmayacak! Sen bir kere ölmüş ve mukadder olan ölüm geçidini geçmiş bulunuyorsun! Bundan sonra Sen’in için bir daha ölmek yoktur! Vâh benim Peygamberim!” dedi, eğilip Varlık Nûru Efendimiz’in yüzünü öptü. Başını kaldırdıktan sonra:
“Vâh benim dostum!” dedi ve eğilip Âlemlerin Efendisi’nin alnından öptü. “Vâh benim güzîdem, seçkinim!” dedi, tekrar alnından öptü ve:
“Sen sağ iken de güzeldin, vefâtından sonra da güzelsin! Sen’in sağlığın da vefâtın da ne güzel!” diyerek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüzünün örtüsünü örttükten sonra dışarı çıktı. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, hâlâ Peygamberimiz’in vefât etmediği yönündeki konuşmasını sürdürüyordu. Hazret-i Ebûbekir ona:
“–Otur artık ey Ömer!” dedi.
“RESULULLAH VEFAT ETMİŞTİR!”
Hazret-i Ömer oturmaya yanaşmadı. Hazret-i Ebûbekir, sözünü iki üç kere tekrarladı ve konuşmaya başladı:
“Allâh Teâlâ, Peygamberine daha aranızda iken vefât haberini vermişti. Sizlerin de (eceliniz gelince) öleceğinizi haber vermiştir. Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât etmiştir! Sizlerden de hiç kimse sağ kalmayacaktır. Kim Muhammed’e tapıyor ise bilsin ki, Muhammed -aleyhissalâtü vesselâm- vefât etmiştir! Kim de Allâh’a ibâdet ediyorsa, hiç şüphesiz Allâh Hayy’dır, ölümsüzdür! Allâh Teâlâ:
«Muhammed, bir Resûl’dür. O’ndan önce de Resûller gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, ökçenizin üzerinde gerisin geriye dönecek misiniz? Kim, böyle iki ökçesi üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allâh’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz. Allâh, şükür ve sebât edenlere mükâfat verecektir.» (Âl-i İmrân, 144) buyurmuştur.”
İnsanlar bu âyeti işitince Peygamber’in -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettiğine artık iyice kanaat getirdiler. O derece şaşkınlığa düşmüşlerdi ki, Ebûbekir -radıyallâhu anh- okuyuncaya kadar, bu âyetin nâzil olduğunu bilmiyor gibiydiler.
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- der ki:
“Vallâhi o güne kadar bu âyeti sanki hiç işitmemiş gibiydim! Onu Ebûbekir’den dinleyince dehşet içinde kaldım. Ayaklarım beni tutmaz olmuştu. Dizlerimin bağı çözüldü ve bulunduğum yere yığılıverdim.” (İbn-i Sa’d, II, 266-272; Buhârî, Meğâzî, 83; Heysemî, IX, 32; Abdürrezzâk, V, 436)
Hazret-i Ömer, Hazret-i Ebûbekir’in konuşmasından sonra Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üzerine eğilip alnından öptü. Ağlayarak şöyle hitâb ediyordu:
“Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Üzerine dayandığın hurma kütüğü, minber edindiğin zaman Sen’in ayrılığına dayanamayarak inlemeye başlamış, elini onun üzerine koyunca susmuştu. Oysa ki ümmetin Sen’in ayrılığına ağlayıp sızlamaya ondan daha lâyıktır!
Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Rabbin:
«Kim Resûlullâh’a itaat ederse Allâh’a itaat etmiş olur…» (en-Nisâ, 80) buyurarak Sana itaati kendisine itaat saymakla, katındaki üstünlüğünü son dereceye ulaştırmıştır!
Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Allâh, Sen’i Peygamberlerin sonuncusu olarak gönderdiği hâlde, Sana îman ve yardım etmeleri husûsunda önceki peygamberlerden ahd ü mîsâk almakla[1] Sen’in kendi katındaki fazîletini son dereceye ulaştırmıştır!
Babam, anam Sana fedâ olsun yâ Resûlallâh! Cehennem halkının, azâb edilirlerken:
«…Eyvâh! Keşke Allâh’a itaat etseydik, Rasûlullâh’a itaat etseydik!» (el-Ahzâb, 66) diyerek Sana itaatin hasretini çekmeleri, Sen’in Allâh katındaki fazîletini son dereceye ulaştırmıştır!” (Kastallânî, II, 492)
HIÇKIRA HIÇKIRA OKUNAN EZAN
Ümmü Seleme -radıyallâhu anhâ- vâlidemiz şöyle anlatır:
“Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât ettiği gün, çevresinde toplanıp ağlıyorduk. O gece uyumamıştık. Allâh Rasûlü evimizdeydi, O’na bakarak tesellî oluyorduk. Seher vakti kazma seslerini duyunca feryâd ettik. Mesciddeki cemaat de feryâd ü figân etti. Medîne tek bir çığlıkla sarsıldı. Hele Bilâl’in -radıyallâhu anh- ezân okuyup da; «Eşhedü enne Muhammede’r-Resûlullâh” diye Resûlullâh’ın ismini söylerken hıçkırarak ağlaması teessürümüzü iyice artırdı. İnsanlar kabre girmek için hucûm edince içerdekiler kapıyı kapattı. O ne yaman bir musîbetti. Ondan sonra herhangi bir belâya uğradığımızda Resûlullâh’ın vefâtını hatırlayarak o musîbete ehemmiyet vermezdik.” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, V, 256)
Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ayrılığı sahâbe-i kirâma çok ağır gelmişti. Çünkü O’nu her şeyden ve herkesten daha çok seviyorlardı. Bu sebeple ashâb içinde O’nu görmeyen gözü, O’nu işitmeyen kulağı ve O’nun yaşamadığı bir hayâtı istemeyenler vardı. Peygamber Efendimiz onların bu hâlini şu hadîs-i şerîfleriyle daha önceden bildirmişlerdi:
“Muhammed’in nefsini kudret elinde bulunduran Allâh’a yemin ederim ki, gün gelecek beni göremeyeceksiniz. O zaman sizden birine, beni kendisiyle berâber görmesi, âilesinden ve malından daha sevimli ve makbul olacaktır.” (Müslim, Fedâil, 142; Buhârî, Menâkıb, 25)
Onlar tekrar Allâh Resûlü ile birlikte olacakları ve Âlemlerin Efendisi’ni yeniden görebilecekleri günlerin beklentisi içinde hayatlarını tamamladılar.
Dipnotlar:
[1] Bkz. Âl-i İmrân, 81.
[2] Buhârî, Teheccüd, 33; Savm, 60; Müslim, Müsâfirîn, 85; İbn-i Mâce, Sadakât, 10; Darimî, Savm, 38; Ahmed, V, 159; İbn-i Sa’d, IV, 229.
[15.11.2022 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
O gün he(Saba) çekilirsiniz, size ait hiçbir sır gizli kalmaz. Kitabı sağ tarafından verilen kimse der ki'Alın kitabımı okuyun; Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum.'Artık o, hoşnut olacağı bir hayat içindedir.
(Hâkka, 69/18-21)
Bir Hadis:
Mümin, müminin aynasıdır. Mümin, müminin kardeşidir. Onun geçimini muhafaza eder ve onu arkadan çepeçevre sarıp (tehlike ve zarardan) korur.
(Ebû Dâvud, 'Edeb', 49)
Bir Dua:
Allah'ım! Senden; peşinden inkâr gelmeyen bir iman, bitmeyen nimetler ve ebedî cennetin en üst derecesinde Peygamberin Muhammed (s.a.s.) ile birlikte bulunmayı nasip etmeni istiyorum.
(İbn Ebî Şeybe, Musannef, 7, 219)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[15.11.2022 22:16] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin İlanı. (1983)
Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da rabbine karşı çok nankördür. (İsrâ, 17/26-27)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
İYİLİK ET DENİZE AT BALIK BİLMEZSE HALİK BİLİR
İyilik, yaratılışın temel gayesidir. İnsanı yaratan, nimetlerle buluşturan, koruyan, bağışlayan ve rahmetiyle kuşatan Rabbimiz, hangimizin daha iyi işler yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. Yaşadığımız hayat bir iyilik yolculuğudur. İnsan bu dünyada iyi, hayırlı ve faydalı işler yapmak, doğru ve güzel davranışlar ortaya koymak için vardır. Kötü, yanlış, çirkin ve zararlı işlerden kaçınmak ve bunlara engel olmak insanın en temel görevidir. İmanın ve bütün ibadetlerin bize kazandırmak istediği hasletin adıdır iyilik. İyilik, insanı insan kılan değerlerin tamamıdır. İyi bir kul, iyi bir evlat, iyi birer anne-baba, iyi bir komşu, iyi bir dost, kısaca iyi bir insan olmak dinimizin bizlerde görmek istediği en mühim özelliktir.
İyilik bir iman ve İslam davetidir. Kimi zaman güzel ahlak, erdem ve fazilettir. Kimi zaman da hayır-hasenat, sadaka ve zekâttır. İyilik, bazen de bir tebessüm ve kucaklama, tatlı bir söz ve güler yüzdür. İyilik, iyi olma, iyilerle beraber iyiliği yayma
çabasıdır. İman ve ibadetin en yüksek makamıdır.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[16.11.2022 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: PRATİK FIKIH BİLGİLERİ:
KIRAAT VE SEHİV SECDESİ
SUÂL: Namazda Fatiha Suresi okunduğunda “âmîn” demenin hükmü nedir? Namazda Fatiha’dan sonra sesli olarak amin denir mi ?
CEVAP: ‘’Âmîn”, Yüce Allâh’ın kabul etmesini temenni amacıyla duânın sonunda söylenen sözdür. Hz. Peygamber (s.a.v.) duânın sonunda “âmîn” denilmesini tavsiye etmiştir. (Buhârî)
Hanefî mezhebine göre Fâtiha’nın sonunda “âmîn”in gizli söylenilmesi sünnettir. Bu konuda imâm, cemaat ve yalnız başına kılanlar arasında fark yoktur. Şâfiî mezhebine göre ise “âmîn”, açık kıraatli namazlarda açıktan, gizli kıraatli namazlarda gizlice söylenir.
(İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, c.2, s.172)
SUÂL: İmâma uyan bir kimse, namazda sehiv secdesini gerektirecek bir hata yapsa imâma uyduğu halde sehiv secdesi yapması gerekir mi?
CEVAP: Hanefi ve Şafii mezhebine göre, imâma uyan birisi imâma uyuduğu zaman içerisinde kendi hataları sebebiyle sehiv secdesi yapmaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “İmâmın arkasında olan kimseye sehiv yoktur. İmâm yanılırsa hem o, hem de ona uyanlar secde eder. Eğer imâma uyan hata yaparsa, ona secde gerekmez. İmâm ona kafidir.” (Dârekutnî)
Ancak imâma sonradan uyan kimse imâm selâm verdikten sonra yetişemediği rekâtları tamamlarken sehiv secdesini gerektirecek bir hata yaparsa, her iki mezhebe göre de sehiv secdesi yapması gerekir.
(el-Fıkhu’l-İslâmi; Edilletuhu; c.2, s.231)
[16.11.2022 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: bir yere odun toplamaya gitmiştim, onlar uyuyuncaya kadar dönemedim, akşam sütlerini sağıp yanlarına gelince onları uyur halde buldum, onları uyandırmayı ve onlardan önce ev halkının birşey yeyip içmesini uygun görmedim, süt kabı elimde olduğu halde onların uyanmalarını bekledim, nihayet şafak söktü, çocuklar açlıktan sızlanıyorlardı, derken annem babam da uyandılar ve akşam sütlerini içtiler. Allah’ım eğer bu işi senin rızanı kazanmak için yapmışsam bu kaya sıkıntısını bizden uzaklaştır, diye yalvardı kaya biraz aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi.
İkinci kimse şöyle dedi: Allah’ım amcamın bir kızı vardı, onu herkesten çok seviyordum (başka bir rivayete göre : bir erkek bir kadını ne kadar severse ben de onu o kadar seviyordum.) Ona sahip olmak istedim, o kabul etmedi, bir kıtlık yılı amcamın kızı çıkıp geldi, kendisini bana teslim etmek şartıyla ona yüzyirmi altın verdim, kabul etti ona sahip olacacağım zaman (diğer bir rivayete göre cinsi muameleye başlamak üzereyken) dedi ki: “Allah’tan kork, haksız olarak bekarlık mührümü bozma” ben de Allah’tan korkarak bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım. Verdiğim altınları da ona bıraktım. Allah’ım eğer ben bu işi senin rızanı kazanmak için yapmışsam, bu belayı üzerimizden gider diye yalvardı. Kaya biraz daha açıldı fakat çıkılacak gibi değildi.
Üçüncüleri de :Allah’ım vaktiyle birçok işci tuttum, ücretini almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim, ücretini almadan giden işcinin ücretini çalıştırdım, bu ücretten pekçok mal çoğaldı, birgün bu adam çıkageldi ve bana “Ey Allah’ın kulu ücretimi ver” dedi. Ben de ona: “Şu gördüğün develer, koyunlar ve köleler senin ücretinden meydana gelmiştir” dedim. “Ey Allah’ın kulu benimle alay etme” deyince, “Seninle alay etmiyorum diye cevap verdim. Bunun üzerine o; malların hepsini sürüp götürdü, hiç birşey bırakmadı. “Rabbim eğer bu işi sırf senin rızanı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar” diye yalvardı mağaranın ağzını kapatan kaya iyice açıldı onlar da çıkıp gittiler. (Buhârî, Büyu’ 98; Müslim, Zikir 100.)
BÖLÜM: 2
TEVBE ve ALLAH’TAN AFFEDİLMEYİ İSTEMEK
قال
العلماء : التوبة واجبة من كل ذنب, فإن كانو المعصية بين العبد وبين الله لا تتعلق بحق آدمي, فلها ثلاثة شروط:
أحدها: أن يقلع عن المعصية. الثاني: أن يندم على فعلها. الثالث: أن يعزم أن لا يعود إليها أبدا. فإن فقد أحد الثلاثة لم تصح توبته.
وإن كانة المعصية تتعلق بآدمي فشروطها أربعة: هذه الثلاثة, وأن يبرأمن حق صاحبها, فإن كانت مالاأو نحوه رده إليه, وإن كانت حد قذف ونحوه مكنه منه أو طلب عفوه, وإن كانت غيبة استحله منها. ويجب أن يتوب من جميع الذنوب, وإن تاب
[16.11.2022 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: EV İÇİN............. PRATİK BİLGİLER
∞ Tereyağının yanmaması için, içine 1-2 damla zeytinyağı konur.
∞ Pişirilecek yeşil sebzelerin rengini az kaybetmeleri için, önce bol buzlu suda bekletilir.
∞ Soğanlara biraz un serpilirse, kavururken kararmaz.
∞ Böreğin üzerinin daha çok kırmızı olması için, hamur üstüne yumurta veya yoğurt sürülür.
∞ Domatesi kolay soymak için, bıçağın sırtıyla, kabuklar, soyulacak yönün tersine sürtülür, yahut kaynar suda bekletilir.
∞ Patlıcanın acısını almak için, soyunca tuzlu suda bekletilir.
∞ Yoğurdun bütün vitamin ve mineralleri suyundadır.
∞ Salata ve marulun yapraklarını doğramak yerine, elle koparılırsa vitamin kaybı önlenir.
∞ Çikolata sosu hazırlarken içine biraz kahve konursa, tadı çok daha değişik bir hâl alır.
∞ Yumurtaları kolayca soymak için, kaynar sudan çıkarıldıktan sonra hemen soğuk suya konulup biraz bekletilir.
∞ Cam tencerede yemek pişirirken, kapağın buharlaşmaması için iç yüzeyi limon kabuğuyla silinir.
∞ Patatesin sarı olması için, pişerken, bir kaşık sirke konur.
YEMEK..........ETLİ-MANTARLI SOĞAN KEBABI
MALZEME: 500 gr kuşbaşı kuzu eti, 500 gr küçüklerinden mantar, 500 gr arpacık soğanı, tuz, karabiber.
YAPILIŞI: Soğanların kabukları soyulup bir kenara konur. Kuşbaşı et tuzlanıp biberlenir. Mantarlar yıkanıp kurulanır. 5-6 adet kebap şişi alınıp, sırasıyla bir et, bir soğan ve bir mantar dizilir. Fırın ızgarasında veya mangal ateşinde pişirilir. Yanında pilav veya makarna ile servis yapılır.
GÜNÜN TARİHİ................SÜVEYŞ KANALI’NIN AÇILIŞI
Akdeniz’le Kızıldeniz’i birleştirmek, Hac ve ticaret yolunu kolaylaştırmak için, Sultan Abdülaziz Hân devrinde ve Mısır Hidivi İsmail Paşanın gayretiyle, 25 Nisan 1859 yılında inşaatına başlanılan Süveyş Kanalı, 16 Kasım 1869’da açılmıştır. 10 sene 6 ay 25 gün süren hafriyatta 20.000 işçi çalışmıştır. Uzunluğu 162,5 km, genişliği ise 68-100 metredir.
16.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[16.11.2022 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Uyku Zamanı Tekbir Getir : Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- şöyle der: Hazret-i Fâtıma bir hizmetçi istediği zaman Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Size hizmetçiden daha hayırlı bir şey öğreteyim mi? Yatağınıza girince veya yatağınızın başına gelince otuz dört kere tekbir (Allâhu Ekber) getirin, otuz üçer kere tesbih (Sübhânallah) ve hamd (Elhamdülillah) deyin. Bu sizin için hizmetçiden daha hayırlıdır.” (Buhârî, Deavât, 11)
[16.11.2022 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: hangi meslekleri yapmıştır?
Çocukluk ve Gençliğinde;
Çobanlık
Ticaret
Peygamberlik Vazifesinden Sonra;
Devlet başkanlığı,
Ordu komutanlığı,
Hâkimlik,
Ortaklaşa iş yaparken başkanlık,
Öğretmenlik,
İmamlık,
Vaizlik,
İdarecilik
Hz. Peygamber, amcası Ebû Tâlib hayatta iken ve ticârete başlamadan evvel bir müddet “çobanlık” yapmıştır. Bu meslek, Araplar arasında basit, sıradan bir meslek değil, eşrâf ve zengin çocuklarının da yaptığı bir işti. Ayrıca çobanlık, hemen hemen bütün Peygamberlerin meşgalesi olmuştur. Bununla Allâh Teâlâ onlara teblîğ vazîfesini vermeden önce, idârecilikte lâzım olan birtakım husûsiyetler kazandırmıştır.
PEYGAMBER MESLEĞİ
Resûlullâh bir gün:
“Allâh Teâlâ’nın gönderdiği her Peygamber, mutlakâ koyun gütmüştür.” buyurdu. Bunun üzerine sahâbîleri:
“−Siz de mi koyun güttünüz, yâ Resûlallâh?” diye sordular. Efendimiz:
“−Evet, ücret karşılığında[1] Mekkelilerin koyunlarını güderdim.” buyurdu. (Buhârî, İcâre, 2, Enbiyâ, 29; İbn-i Mâce, Ticâret, 5)
[16.11.2022 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Tebbet Suresi
Tebbet suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. Tebbet suresi, 5 ayettir. Tebbet, kurusun, kahrolsun demektir.
Ebu Leheb, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in amcasıdır. Buna rağmen Efendimiz’e inanmadığı gibi, karısıyla birlikte ona çok büyük düşmanlıklar yapmıştır. Şu rivayetler, bu düşmanlığın şiddetini ve ulaştığı korkunç seviyeyi göstermeye yeter.
Târık b. Abdullâh el-Muhâribî, bir müşâhedesini şöyle anlatır:
Resûlullah (s.a.s.)’i Zülmecaz Panayırı’nda görmüştüm:
“–Ey insanlar! Lâ ilâhe illallah deyin de kurtulun!” diye yüksek sesle hitâb ediyordu. Bir adam da elindeki taşla O’nu tâkip ediyor ve:
“–Ey insanlar! Sakın ona inanmayın, itaat etmeyin. Çünkü o yalancıdır!” diyerek bağırıyordu. Attığı taşlarla Efendimiz’in ayak bileklerini kanatmıştı. Oradakilere:
“–Kimdir bu zât?” diye sordum.
“–Bu, Abdülmuttaliboğulları’ndan bir gençtir” dediler.
“–Ya onun ardına düşüp taş atan kimdir?” diye sordum.
“–O da amcası Ebû Leheb’dir” dediler. (Darekutnî, Sünen, III, 44-45)
Mekke’de Resûlullah (s.a.s.)’in evi, iki ebediyet fukarâsı Ebû Leheb ile Ukbe b. Ebî Muayt’ın evleri arasında idi. Bunlar, her türlü pisliği getirip Efendimiz (s.a.s.)’in kapısının önüne atarlardı. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in rakîk ve temiz gönlü, komşularının bu çirkin muamelesinden incinir:
“−Ey Abdi Menaf oğulları! Bu nasıl komşuluk?!” diye sitem eder, pislikleri kapısının önünden yayı ile uzaklaştırırdı. (İbn Sa‘d, et-Tabakât, I, 201)
Ebû Leheb, birgün yine aynı menfur hareketini yapmak üzereyken Hz. Hamza onu gördü. Pisliği elinden alıp başının üzerine döktü. Ebû Leheb, bir taraftan pislikleri temizlerken, diğer taraftan da Hz. Hamza’ya hakâret ediyordu. (bk. İbn Esîr, el-Kâmil, II, 70)
Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemîl de Allah Resûlü’ne ezâ ve cefâ etmekte kocasından geri kalmaz, her gece dikenli ağaç dallarını büyük bir demet yapar, boynuna bağlar, geceleyin ayağına batması için Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’in geçeceği yollara atardı. Resûlullah (s.a.s.) ise, ipek üzerine basar gibi onların üzerine basar geçerdi. (bk. İbn Hişâm, es-Sîre, I, 376; Kurtubî, el-Câmi‘, XX, 240)
İşte onların bu ve benzeri zulümleri sebebiyle haklarında Tebbet sûresi nâzil olmuştu. Ümmü Cemîl bunu duyunca, eline büyükçe bir taş alarak Peygamber Efendimiz’i aramaya çıktı. Allah Resûlü, o esnâda Hz. Ebubekir ile birlikte Kâbe’de bulunuyordu. Ebubekir (r.a.) onun geldiğini görünce Varlık Nûru’na:
“−Yâ Rasûlallah! Bu Ümmü Cemîl’dir. Çirkef bir kadındır. Sizi görüp eziyet etmesinden korkuyorum. Keşke bu kadın sana bir zarar vermeden kalkıp gitmiş olsaydın!” dedi. Fahr-i Kâinat Efendimiz:
“−O beni göremez!” buyurdu.
Hakîkaten de Ümmü Cemîl yanlarına geldiği hâlde Allah Resûlü’nü göremedi. Ebûbekir (r.a.)’ın yanında bâzı hezeyanlar savurduktan sonra çekip gitti. (Bk. İbn Hişâm, es-Sîre, I, 378-379; Kurtubî, el-Câmi‘, XX, 234)
Ebû Leheb çok kötü bir şekilde ölmüş, malı, kazandıkları ve bunlara dâhil olan çocukları ona hiçbir fayda sağlayamamıştır. Şöyle ki:
Ebu Leheb Resûlullah (s.a.s.)’i yenebilmek için varını yoğunu ortaya dökmüştü. Bu sûrenin nüzûlünden sonra 7-8 sene geçmeden Bedir savaşı vuku bulmuştu. Çiçek hastalığına tutulduğu için o azılı kâfir savaşa katılamamıştı. Savaş olup Kureyşin pek çok ileri gelen reisinin öldürüldüğü haberi Mekke’ye ulaştığında Ebu Leheb o kadar üzüldü ki ancak 7 gün yaşayabildi. Ölümü de çok ibret vericidir. Ebu Leheb, çiçek hastalığına benzer bir hastalığa yakalandı. Evdeki yakınları bile, bulaşmasından korkarak ona dokunmuyorlardı. Ölümünden sonra üç gün boyunca kimse ona yanaşmadı. Cesedi çürüyerek kokmaya yüz tuttu. Bunun üzerine her
[16.11.2022 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Kadıİ'l-Kudat
Kadılar kadısı, başkadı, kadıların başı.
İslâm'ın, gerek Kur'ân, gerekse Hz. Peygamberin hadisleri vasıtasıyla üze rinde ehemmiyetle durduğu konulardan biri de adalettir. İnsanlar arasında adalet dağıtıcısı olarak vazife alacak olanların bu prensibe titizlikle riayet etmeleri gerektiğini birçok İslâmî emirde görmek mümkündür. Gerçekten Allah, adalete uygun davranmamızı, her türlü iş ve davranışımızda bu prensibe riayet etmemizi emreder (en-Nahl, 16/90).
İnsanlığın başlangıcından bu yana, devam edegelen anlaşmazlıkların çözülmesi ve ihtilafların ortadan kaldırılması için kurulan bir müessese vardır, buna kadılık diyoruz. Hangi isim ve şekil altında olursa olsun her toplumda bunu görmek mümkündür. Öyle ki bu teşkilâtın tarihini insanlık tarihine kadar uzatmamız mümkündür. Çünkü insan, varoluşundan itibaren kendisi ile başkaları arasında meydana gelen anlaşmazlıkları çözecek başka bir insana daima ihtiyaç hisseder olmuştur. Bu bakımdan, tarihin uzak dönemlerinden beri, insanlar arasındaki ihtilafları halleden dirayetli kimseler vardır.
İslâm gelince, anlaşmazlıklarda yargılama görevini bizzat Hz. Peygamber yürüttü. O, dinin emirlerini tebliğ ederken aynı zamanda kadılık görevini de yerine getiriyordu. Bununla beraber İslâm ümmetinin bu dönemdeki sadeliği ve sınırların dar olması sebebiyle Hz. Peygambere fazla dava intikal etmiyordu.
Fakat zamanın geçmesi ve İslâm topraklarının genişlemesi, İslâm ülkesinde de birçok anlaşmazlığın meydana gelmesine sebep oldu. Bu yüzden her büyük şehre birer kadı tayin edildiği görülmektedir. Gerek Hulefâ-i Râşidîn, gerekse Emevîler döneminde bu şekilde devam eden kadı tayinleri, Abbasîler döneminde bir merhale daha katederek kadıların bir reise bağlanması sağlandı.
Abbasî dönemi adliye teşkilâtının en önemli gelişmelerinden biri de günümüz 'Adliye Bakanlığı'na benzeyen ' Kadi' l-Kudât 'lık müessesesinin kurulmuş olmasıdır. Kadi'l-Kudât, merkezde oturup diğer kadıları tayin ederdi. Bu dönemde ilk defa bu müessesenin başına getirilen, Halîfe Harun Reşid'in kendisine büyük bir saygı duyduğu ve İmam Azam Ebû Hanîfe'nin talebesi olan Ebû Yusuf'tur. Endülüs Emevî Devleti'nde bu vazifeyi gören kimseye 'Kadi'l-Cemaa' ünvanı verilmekteydi (Hasan İbrahim Hasan-Ali İbrahim Hasan, en-Nuzum el-İslâmiyye, Kahire (ty) s. 273).
Başlangıçta her vilayete bir kadı tayin ediliyordu. Daha sonra ülke sınırları genişleyince her yere bir kadı tayin etmek ve hatta büyük şehirlere birkaç kadı birden tayin etmek icab etti. Abbasî halîfesi Harun Reşid zamanında Bağdad büyük bir şehir haline geldi. Ebû Yusuf, halîfenin kendisine son derece hürmet ettiği bir kimse olarak ilk defa (kadi'l-kudât) ünvanı ile vazifeye getirildi. Kendisine tevcih edilen bu makama büyük hizmetleri dokunan Ebû Yusuf, ilk defa bilginler (ulema) için özel bir kıyâfetin tahsis edilmesini sağladı. Ebû Yusuf'tan sonra gelen kadi'l-kudâtlar, önce Bağdad kadılarını daha sonra da bütün memleket kadılarını tayin etmeye başladılar. Gerek Abbasî dönemi, gerekse onlardan sonra gelen devletler, Abbasîlerin bu uygulamasına aynen uydular (Corci Zeydan, Medeniyet-i İslâmiye Tarihi, trc. Zeki Megamiz, İstanbul 1328, I, 217).
Abbasîlerden sonra kurulan diğer müslüman devletlerde de kadıların tayin ve idaresinden sorumlu bir 'kâdi'l-kudatlık' müessesesi vardı. Nitekim Memlûklularda Sultan Baybaros zamanında aynı müessesenin bulunduğunu ve başında Bedreddin es-Sincarî adında bir kimse getirildiğini biliyoruz. Bu kurum Osmanlılarda 'Kazaskerlik' şeklini almıştır (Geniş bilgi için bk. Kadı maddesi).
[16.11.2022 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Rabbinin adını an, bütün varlığınla ona yönel. Doğunun da batının da rabbi O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. Öyleyse yalnız O'na güvenip sığın.
(Müzzemmil, 73/8-9)
Bir Hadis:
Bir Müslüman, hasta bir Müslüman kardeşini ziyarete gittiğinde, dönünceye kadar cennet yemişleri arasındadır.
(Müslim, 'Birr', 39-42; Tirmizî, 'Cenâiz', 2)
Bir Dua:
Allah'ım! Sana teslim oldum, Sana inandım, Sana tevekkül ettim.
(Buhârî, 'Teheccüd', 1; Tirmizî, 'Deavât', 29)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[16.11.2022 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Uyuyacağınız zaman kandilleri söndürün. Kapıları kapatın. Su kaplarının ağızlarını bağlayın. Yiyecek ve içeceklerin üzerini örtün. (Buhârî, Eşribe, 22)
Müslüman kardeşiyle bir sene küs kalan kimse, sanki onun canına kıymış gibi vebaldedir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 55)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
ŞEHRİN KALBİ MESCİD-İ NEBEVÎ
Resûlullah, Medine’ye girdiğinde ilk yaptığı şey bizzat temel kazarak, taş çekerek şehrin merkezinde bir mescit inşa etmek olmuş, böylelikle Yesrib Medine’ye dönüşmüştür. Arapça’da şehir anlamına gelen Medine’yi Medine yapan, medeniyetin sembolü, şehrin kalbi Mescid-i Nebevî’dir.
Mescid-i Nebevî Asr-ı Saadet’ten bu yana ibadet fonksiyonunun yanında önemli ilim ve kültür merkezlerinden biri olmuştur. Külliye mesabesindeki Mescid resmî faaliyetlerin, siyasetin, eğitimin, askerî teşkilâtın, adalet teşkilâtının merkezi; çevresi de gündelik hayatın, ticaretin, çeşitli vesilelerle toplantı yapan insanların buluşma noktası olmuştur. İslam’ın ilk üniversitesi sayılan suffe başta olmak üzere yatılı bir okul, misafirhane ve sosyal yardım mahalli olarak da hizmet vermiştir. Yaralı ve hastalar burada kurulan çadırlarda tedavi edilmiş, bazı suçlular cezalarını çekmek üzere Mescid’in direğine bağlanmıştır. (Buhârî, Salât, 76) Avlusundaki revaklarda ders halkaları kurulmuş, hacca gelen âlimler bu derslere katılmışlardır.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[17.11.2022 20:23] Ömer Tarık Yılmaz: CENNET VE CEHENNEM NASILDIR?
Cennet ve Cehennem insan hayatının en nihâyet varacağı son duraklardır. Bunlar en son ve daimi durak yeri sayılırlar. Onlardan sonra başka durak yoktur. Cennet; orası manevi bir mükâfat âlemidir. Orası muvâhhidlerin yurdudur, imân edip salih âmel işleyenlerin, Allâhü Teâlâ’dan korkup, layıkıyla O (c.c.)’a kul olanların, verdikleri ahitlerde sebat edenlerin, O (c.c.)’un yolunda nefisleriyle ve mallarıyla cihâd edenlerin yeridir. Tevhid akidesine sımsıkı sarılıp, onu nefsine ve hayatına hâkim kılmak için üzerine düşen görevi yerine getiren Allâh (c.c.) askerlerinin durağıdır Cennet.
Gerçek yerini ancak Allâhü Teâlâ’nın bildiği ebedi olan Cennet, beşer aklının alamayacağı nimetlerle doludur, içinde akan nehirleri, ağaç ve meyveleri, yiyecek ve içecekleri, elbise ve hil’atlar, huriler ve hayâl edebildikleri her nimete nail olacaklardır. Bilhassa Allâhü Teâlâ’ya zamansız ve mekânsız, zaman zaman görmek şerefine erişecek olan Mü’minler, bu nimetlerin verdiği sonsuz zevkle, Cennet’in diğer bütün nimetlerini unutacaklardır. Cennet hakkında Cenâb-ı Hâkk, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “Allâh (c.c.), onlara ağaçları altlarından nehirler akan cennetler hazırladı, içlerinde ebedi olarak kalacaklar.”
Cehennem ise mânevî bir ceza âlemidir. Kâfir, günahkâr ve asi kulların yurdudur. Allâhü Teâlâ’ya itaatten ve ibâdetten geri duranların varacakları yerdir. Allâhü Teâlâ, alevleri, harareti ile cehennemi de anlatmıştır. Günahkârların kalplerine korku saçan, Allâh (c.c.) ve Resulü (s.a.v.)’e karşı gelip büyüklük taslayan, isyân eden zalimlerin bu durumlarını terketmeleri için onları dehşete düşüren cehennem azâbı Kur’ân-ı Kerîm’de açıklanmıştır. Kâfirlerin yurdu olup orada ebedi kalacakları cehennemde, günahkâr mü’minler de günâhlarının cezasını çektikten sonra çıkacak ve cennete gireceklerdir.
Cehennem hakkında Cenâb-ı Hâkk, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur: “Şu gerçeği bilmiyorlar mı ki, kim Allâh (c.c.)’a ve Resûlü (s.a.v.)’e karşı hududu aşarsa, içinde ebedi olarak kalmak üzere, ona cehennem ateşi vardır.”
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.263)
[17.11.2022 20:24] Ömer Tarık Yılmaz: bir yere odun toplamaya gitmiştim, onlar uyuyuncaya kadar dönemedim, akşam sütlerini sağıp yanlarına gelince onları uyur halde buldum, onları uyandırmayı ve onlardan önce ev halkının birşey yeyip içmesini uygun görmedim, süt kabı elimde olduğu halde onların uyanmalarını bekledim, nihayet şafak söktü, çocuklar açlıktan sızlanıyorlardı, derken annem babam da uyandılar ve akşam sütlerini içtiler. Allah’ım eğer bu işi senin rızanı kazanmak için yapmışsam bu kaya sıkıntısını bizden uzaklaştır, diye yalvardı kaya biraz aralandı, fakat çıkılacak gibi değildi.
İkinci kimse şöyle dedi: Allah’ım amcamın bir kızı vardı, onu herkesten çok seviyordum (başka bir rivayete göre : bir erkek bir kadını ne kadar severse ben de onu o kadar seviyordum.) Ona sahip olmak istedim, o kabul etmedi, bir kıtlık yılı amcamın kızı çıkıp geldi, kendisini bana teslim etmek şartıyla ona yüzyirmi altın verdim, kabul etti ona sahip olacacağım zaman (diğer bir rivayete göre cinsi muameleye başlamak üzereyken) dedi ki: “Allah’tan kork, haksız olarak bekarlık mührümü bozma” ben de Allah’tan korkarak bu çok sevdiğim kadından uzaklaştım. Verdiğim altınları da ona bıraktım. Allah’ım eğer ben bu işi senin rızanı kazanmak için yapmışsam, bu belayı üzerimizden gider diye yalvardı. Kaya biraz daha açıldı fakat çıkılacak gibi değildi.
Üçüncüleri de :Allah’ım vaktiyle birçok işci tuttum, ücretini almadan giden biri dışında hepsinin ücretini verdim, ücretini almadan giden işcinin ücretini çalıştırdım, bu ücretten pekçok mal çoğaldı, birgün bu adam çıkageldi ve bana “Ey Allah’ın kulu ücretimi ver” dedi. Ben de ona: “Şu gördüğün develer, koyunlar ve köleler senin ücretinden meydana gelmiştir” dedim. “Ey Allah’ın kulu benimle alay etme” deyince, “Seninle alay etmiyorum diye cevap verdim. Bunun üzerine o; malların hepsini sürüp götürdü, hiç birşey bırakmadı. “Rabbim eğer bu işi sırf senin rızanı kazanmak için yapmışsam, içinde bulunduğumuz sıkıntıdan bizi kurtar” diye yalvardı mağaranın ağzını kapatan kaya iyice açıldı onlar da çıkıp gittiler. (Buhârî, Büyu’ 98; Müslim, Zikir 100.)
BÖLÜM: 2
TEVBE ve ALLAH’TAN AFFEDİLMEYİ İSTEMEK
قال
العلماء : التوبة واجبة من كل ذنب, فإن كانو المعصية بين العبد وبين الله لا تتعلق بحق آدمي, فلها ثلاثة شروط:
أحدها: أن يقلع عن المعصية. الثاني: أن يندم على فعلها. الثالث: أن يعزم أن لا يعود إليها أبدا. فإن فقد أحد الثلاثة لم تصح توبته.
وإن كانة المعصية تتعلق بآدمي فشروطها أربعة: هذه الثلاثة, وأن يبرأمن حق صاحبها, فإن كانت مالاأو نحوه رده إليه, وإن كانت حد قذف ونحوه مكنه منه أو طلب عفوه, وإن كانت غيبة استحله منها. ويجب أن يتوب من جميع الذنوب, وإن تاب
[17.11.2022 20:24] Ömer Tarık Yılmaz: DÜNYA........... UZUN YAŞAYAN TÜRKLER

Uzun yaşamaları ile tanınan Pakistan’ın en kuzeyindeki Gilgit-Baltistan’a bağlı 200 kilometrelik Hunza vadisinde yaşayan Buruşo ve Vakhi halkları, 2 bin metrenin üzerindeki dağlık bölgelerde yaşıyorlar.
Çoğunlukla sebze ve meyve tüketen bölge halkları, kış şartlarına dayanıklı dağ keçileri ve koyunların yanı sıra bölgenin meşhur büyükbaş hayvanı yak eti ile besleniyorlar.
Bu doğal ürünler dışında bölgenin en meşhur ürünü ise kayısı ve kayısı yağı. Bütün yemeklerde tereyağı ve kayısı yağı kullanıyorlar.
Yazar Sujesh Go-palakrishnan; “Hunza halkları ve 145 yaşına kadar uzun yaşamasının sırrı olarak, fakirlikten kaynaklı yemek niyetine meyve suyu içmeleri, sebze ve meyveleri kurutarak yahut çiğ yemeleri, haftada 1 gün oruç tutmalarını ve bölgenin coğrafi yapısı gereği sürekli egzersiz içinde olmaları gösteriliyor.” diyor.
Hunza’nın erkekleri, ileri yaşlarına rağmen tarım ve hayvancılıkla ilgilenmeye devam ederken, boş zamanlarında ise buz tutan göl ve havuzlarda buz hokeyi oynuyorlar. Günlük ayakkabılarıyla buz hokeyi oynayan erkeklerin yanı sıra gençler ve çocuklar da kıran kırana futbol maçları yapıyorlar.
Buruşo efsanelerine göre Hunza’nın, Büyük İskender’in Hindistan seferi ardından bölgede kalan bir komutan tarafından kurulduğu, Hunzalıların soyunun ise bu komutana dayandığına inanılıyor.
İpek Yolu’nun geçtiği bu coğrafyada Orta Asya halklarıyla da ilişki içinde yaşayan Hunzalıların bu sebeple Türklerle akraba olabileceği de iddia ediliyor. Özellikle Orta Asya Türklerinin kıyafetlerine benzer kıyafetleriyle dikkati çekiyor.
Tamamen Müslüman olan Hunza Türkleri ortalama 110 ile 145 yıl yaşıyor. Burada 65 yaş yolun yarısı sayılıyor... Kadınlar 65-70 yaş arasında anne olabiliyor. 100 yaşında ölenlere genç öldü deniliyor. Çok ilginç bir konu da, burada hiç kanser hastası olmaması.
17.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[17.11.2022 20:24] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler : Seferî de olsalar mü’minlerin namazı cemaatle kılmaları sünnettir.
Cemaatle namazı kısa tutmak ve hutbeyi uzatmamak, Peygamber Efendimiz’in sünnetindendir.
Cemaatle namaz kılarken safları sık ve düz tutmak sünnettir.
Dağınık bir vaziyette olan saçını ve sakalını düzeltmek de sünnettir.
Güzel koku sürmek sünnettir. Kadınların dışarı çıkarken koku sürünmeleri ise yasaklanmıştır.
Cenazenin arkasından kabre kadar gitmek sünnettir.
Cenaze namazı kılındığı zaman, hiçbir ayırım yapmadan ölen için içtenlikle dua edilmesi sünnettir.
Cenazeyi teşyîde, namazını kılmak ve kabre defnetmek farz-ı kifâye, bunun dışındaki hizmetler sünnet ve müstehabdır.
Meşru ölçüler dâhilindeki dâvetlere icabet sünnettir.
Dertlilere derman olmaya çalışmak, Efendimiz’in sünnetidir.
[17.11.2022 20:25] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Son Sözleri
Peygamber Efendimizin vefâtına üç gün kala Cenâb-ı Hak her gün Cebrâil Aleyhisselam’ı göndererek Resûlü’nün hatırını sormuştu. Son gün olunca Cebrâil Aleyhisselam bu sefer yanında ölüm meleği Azrâil Aleyhisselam de bulunduğu hâlde geldi. Cebrâil Aleyhisselam:
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Ölüm meleği senin yanına girmek için izin istiyor! Hâlbuki o, Sen’den önce hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istememiştir! Sen’den sonra da hiçbir Âdemoğlunun yanına girmek için izin istemeyecektir! Kendisine izin veriniz!” dedi. Ölüm meleği içeri girip Peygamber Efendimizin önünde durdu ve:
“–Yâ Resûlallâh! Yüce Allâh beni Sana gönderdi ve Sen’in her emrine itaat etmemi bana emretti! Sen istersen rûhunu alacağım! İstersen, rûhunu sana bırakacağım!” dedi. Peygamber Efendimiz:
“–Ey ölüm meleği! Sen (gerçekten) böyle yapacak mısın?” diye sordu. Azrâil Aleyhisselam:
“–Ben, emredeceğin her hususta sana itaatla emrolundum!” dedi. Cebrâil Aleyhisselam:
“–Ey Ahmed! Yüce Allâh seni özlüyor!” dedi. Peygamber Efendimiz:
“–Allâh katında olan, daha hayırlı ve daha devamlıdır. Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir! Rûhumu, canımı al!” buyurdu. Peygamber Efendimiz, yanındaki su kabına iki elini batırıp ıslak ellerini yüzüne sürdü ve:
“–Lâ ilâhe illallâh! Ölümün, akılları başlardan gideren ıztırap ve şiddetleri var!” buyurduktan sonra, elini kaldırdı, gözlerini evin tavanına dikti ve:
“–Ey Allâh’ım! Refik-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ (yâni yüce dost, yüce dost)!..” diye diye Rabb’ine duyduğu aşk ve iştiyâkın tezâhürü olan nice ulvî hâtıralarla dolu bir ömrü ardında bırakarak bu fânî âlemden hakîkî âleme hicret etti.
Peygamberimiz Kaç yaşında Nerede ve Hangi Tarihte Vefat Etti?
Peygamber Efendimiz; 8 Haziran 632 yılında (Hicri 11, Rebiülevvel 12) Pazartesi günü, Medine’de ve 63 yaşında vefat etti.
[17.11.2022 20:25] Ömer Tarık Yılmaz: Kafirun Suresi
Kafirun suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. Kafirun suresi, 6 âyettir. Kafirun, inkârcılar demektir.
1: De ki: “Ey kâfirler!”
Hitap, Allah ve Peygamber’e iman etmeyen bütün kâfirleredir. Yani bu, Efendimiz (s.a.s.) zamanında bulunan kâfirler için geçerli olduğu gibi, kıyâmete kadar gelecek b
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —