Menü tarıkhaber
SEMA ÖNER

SEMA ÖNER

Tarih: 31.05.2023 11:14

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[20.11.2022 14:20] Ömer Tarık Yılmaz: RESÛLULLÂH (S.A.V.)’E İTAAT FARZDIR
 
Allâh (c.c.), Resûlü (s.a.v.)’e olan itaâtin, teslîmiyyetin ve bağlılığın bizzat kendisine yapılmış olacağını birçok âyetinde belirtmiştir. Allâh (c.c.) buyurur ki: “Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve sonradan haklarında verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam olarak teslim olmadıkça imân etmiş olmazlar.” (Nisâ s. 65)
Ve yine Resûlullâh (s.a.v.)’in emrine tabi olmayı gerektiren bir delil daha. Allâhü Teâlâ buyurur ki: “Resûlullâh’ın çağrısını, aranızda bazınızın, bazınızı çağrısı gibi tutmayın. Allâh içinizden başkalarını siper edinerek sıvışıp gidenleri çok iyi bilir. Resûlullâh’ın emrine muhalefet edenler başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azâba uğramaktan sakınsınlar.” (Nûr s. 63)
Allâh (c.c.), bir âyetinde de şöyle buyurmaktadır: “Resûl size neyi verdiyse onu alınız ve hangi şeyi yasakladıysa ondan da kaçınınız.” (Haşr s. 7)
Bu âyetler ve daha nice ayetler, Resûlullâh (s.a.v.)’in emrine tabi olmayı ve O (s.a.v.)’e itaâtin gerekli olduğunu göstermektedir. Resûlullâh (s.a.v.)’in emri reddedilmez, çünkü Allâh (c.c.), Resûlü (s.a.v.)’e itaât edilmesini farz kılmıştır.
İmâm Beyhâki (r.a.) şöyle dedi: “Şayet sünnet, dinde delil olmasaydı, Resûlullâh (s.a.v.) kendisiyle beraber bulunanlara, dinlerini öğrettikten sonra, vermiş olduğu hutbesinde şöyle buyurmazdı: “Burada bulunan kişiler, bulunmayanlara anlattıklarımı aktarsınlar, umulur ki, anlatılan şahıs burada dinleyenden daha anlayışlı ve kavrayışlı olabilir” ve yine sünnet delil olmasaydı Resûlullâh (s.a.v.): “Allâh (c.c.), bizden bir hadisi dinleyip de, bunu başka bir kişiye anlatarak vazifesini yerine getirenin yüzünü parlatsın. Olur ki anlatılan kişi dinleyenden daha kavrayışlıdır” buyurmazdı. Bu hadis mütevatir bir hadistir.”
“De ki, siz gerçekten Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allâh da sizi sevsin ve suçlarınızı bağışlasın. Çünkü Allâh çok esirgeyici ve bağışlayıcıdır.” (Âl-i İmran s. 31)
(İmam-ı Suyûtî, Akidede Sünnetin Yeri, s.8)
[20.11.2022 14:21] Ömer Tarık Yılmaz: 14- عَنِ الأغر بْنِ يَساَرٍ الْمُزَنِيِّ . قال : قال رَسُولُ اللَّهِ : يَا أيها النَّاسُ تُوبُوا إِلَى اللَّهِ وَاسْتَغْفِروُهُ فَإني أَتُوبُ فِي الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةٍ .
 
14: Eğâr ibn Yesâr el Müzenî (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuşlardır: “Ey insanlar Allah’a tevbe edin O’ndan affedilmenizi isteyiniz, çünkü ben Ona günde yüz defa tevbe ederim. (Müslim, Zikir 42)
 
15- عَنْ أبي حَمْزَةَ أنس بْنِ مَالِكٍ الأنصاري . خاَدِمِ رَسوُلِ اللهِ
 
,
قال : قال رَسُولُ اللَّهِ
: اَللَّهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ مِنْ أَحَدِكُمْ سَقَطَ عَلَي بَعِيرِهِ وَقَدْ أَضَلَّهُ فِي أَرْضٍ فَلاَةٍ . وَفِي رِواَيَةٍ لِمُسْلِمٍ : اَللَّهُ أَشَدُّ فَرَحًا بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ حِينَ يَتُوبُ إِلَيْهِ مِنْ أَحَدِكُمْ كان عَلَى رَاحِلَتِهِ بِأَرْضٍ فَلاَة,ٍ فَانفَلَتَتْ مِنْهُ وَعَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ فَأَيِسَ مِنْهَا, فَأَتَى شَجَرَةً فَاضْطَجَعَ فِي ظِلِّهَا, وَقَدْ أَيِسَ مِنْ رَاحِلَتِه,ِ فَبَيْنَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ هُوَ بِهَا قَائِمَةً عِنْدَه,ُ فَأخذ بِخِطَامِهَا ثُمَّ قال مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ : اَللَّهُمَّ أنت عَبْدِي وأنا رَبُّكَ, أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ .
15: Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in hizmetçisi olan Ebû Hamza Enes ibn Mâlik el Ensârî (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: “Kulunun tevbe etmesinden dolayı Allah’ın duyduğu memnuniyet sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha çoktur.” (Buhârî, Deavât 4; Müslim tevbe 1)
 
Müslim’in başka bir rivayeti de şöyledir: “Herhangi birinizin tevbesinden dolayı Allah’ın duyduğu hoşnutluk ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceği ile birlikte devesini kaybetmiş ve tüm ümitlerini de yitirmiş halde bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken devesinin yanına dikiliverdiğini gören ve yularına yapışarak aşırı sevincinden dolayı (ne söylediğini bilmeyerek Allah’ım sen benim Rabbim ben de senin kulunum diyeceği yerde,) sen benim kulumsun ben de senin Rabbinim diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Müslim, tevbe 7)
 
16- عَنْ أبي مُوسَى عَبْدِ اللهِ بنِ قَيْسٍ الأشعري . عَنِ النَّبِيِّ
 
قال : إن اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يَبْسُطُ يَدَهُ بِاللَّيْلِ لِيَتُوبَ مُسِيءُ النَّهَار,ِ وَيَبْسُطُ يَدَهُ بِالنَّهَارِ لِيَتُوبَ مُسِيءُ اللَّيْلِ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا.
16: Ebû Mûsâ Abdullah ibn Kays el Eşarî (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Allah gündüz günah işleyen kimsenin tevbesini kabul etmek için geceleyin rahmet elini açarak tevbeleri kabul eder, gece günah işleyen kimsenin tevbesini kabul etmek için gündüz rahmet elini açarak günahları bağışlar, güneş battığı yerden doğuncaya kadar (yani kıyamete) kadar bu böylece devam eder gider” (Müslim, tevbe 31)
[20.11.2022 14:22] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR.......... FÂTİH’E ELVEDÂ
Dağlar derdini söylese,
 
Böyle kaskatı olmazdı.
 
Kulak verilse bir sese,
 
Güller dalında solmazdı.
 
 
 
Derdi veren derman verir,
 
Sıkıntı sabırla erir,
 
Duâlar hüznü giderir,
 
Bilen saçını yolmazdı.
 
 
 
Dillerde dolaştı adın,
 
Kırıldı kolun kanadın,
 
Bozuldu ağzında tadın,
 
Boşluğun kolay dolmazdı.
 
 
 
Ceylan gözlerinde hüzün,
 
Gidiverdin sen de güzün,
 
Toprağa değdi ak yüzün,
 
Kokun kolay kaybolmazdı.
 
 
 
Mahzundur câmi, minâre,
 
Gittin artık âh ne çâre,
 
Yüreğimiz pâre pâre,
 
Şuur olsa affolmazdı.
 
 
 
Kalbimizden geçen şudur,
 
Şuuru yok, durum budur,
 
Ecel ki bir içim sudur,
 
Yoksa, bu fidan solmazdı.
 
 
 
Yüreklerde sızımızdır,
 
Orda yollar izimizdir,
 
Kanayan hep dizimizdir,
 
O bizim Fatihimizdir.
 
 
 
Yüzü kar gibi temizdir,
 
O bizim Fâtihimizdir.
 
 
 
Ahmet Sırrı Arvas
 
 
 
FIKRA............. SIRA SENDE
 
 
 
KGB karargâhındaki telefon çalar. Bir ihbar yapılır:
 
- Alo! Komşum, Mişon’un odunluğunda uyuşturucu var.
 
- Not alındı, teşekkür ederiz.
 
KGB Mişon’un evine bir baskın yapar ve odunluğu ararlar. Görünürde bir şey bulamazlar. Odunların içlerinde olabileceği düşüncesiyle odunları kırıp, içine bakarlar. Bir uyuşturucuya rastlamazlar, çâresiz geri giderler.
 
Akşam üzeri Mişon’a arkadaşı telefon eder:
 
- Ben Salamon, KGB geldi mi?
 
- Geldi, geldi.
 
- Odunlarını kırdılar mı?
 
- Kırdılar. Teşekkür ederim.
 
- O zaman telefon etme sırası şimdi sende. Benim sebze tarlam ekime hazırlanacak.
 
 
 
DÜNKÜ CEVAP: 8 
 
 
 
1. Gün = x
 
2. Gün = x+6
 
3. Gün = x+12
 
4. Gün = x+18
 
5. Gün = x+24
 
 
 
x+6+x+12+x+18+x+24+x=100
 
 
 
5x + 60 = 100
 
 
 
 x = 8
 
 
20.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[20.11.2022 14:22] Ömer Tarık Yılmaz: Uyumadan Önce Abdestli Ol : Bütün bir günü kulluk şuuru ile Rabbini görür gibi bir titizlikle ihsan muhtevasında yaşayan bir mü’min Efendimiz’in tavsiyesine uygun olarak gece istirahatına çekilirken abdestli olmalıdır.
 
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Berâ bin Âzib’e şöyle buyurmuştur:
 
“Yatağına varacağın zaman namaz abdesti gibi abdest al, sonra sağ tarafına yat.” (Buhârî, Vuduu, 75)
[20.11.2022 14:22] Ömer Tarık Yılmaz: Son derece cömertti
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)
 
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)
[20.11.2022 14:23] Ömer Tarık Yılmaz: Fil Suresi
﴾1﴿ Rabbin fil ordusuna ne yaptı, görmedin mi?
﴾2﴿ Onların planlarını boşa çıkarmadı mı?
﴾3-4﴿ Onların üzerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar yağdıran sürü sürü kuşlar salmadı mı?
﴾5﴿ Sonuçta Allah onları yenilip ezilmiş ekine çevirdi.
 
Tefsir ve tarih kaynaklarında anlatıldığına göre o zaman Habeşis­tan’ın yönetiminde bulunan Yemen’in genel valisi Ebrehe her yıl Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret eden Arap hacılarını San‘a’ya çekmek için burada Kulleys veya Kalîs (kilise) denilen büyük bir katedral yaptırdı. Çeşitli bölgelere propagandacılar göndererek mâbedi ziyaret etmeleri için halkı San‘a’ya çağırdı. Ancak bu ümidi gerçekleşmeyince Kâbe’yi yıkmaya karar verdi ve muhtemelen 570 yılında, içinde mahmûd (mamut) adlı filin de bulunduğu büyük bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü (olayın tarihi ve sebepleriyle ilgili farklı görüşler için bk. Mustafa Fayda, “Fil Vak‘ası”, DİA, XIII, 70-71). Ebrehe, hareketini engellemek için karşısına çıkan bazı güçleri etkisiz hale getirerek yoluna devam etti. Gönderdiği bir müfreze, içinde Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib’e ait 200 devenin de bulunduğu Mekkeliler’e ait çok sayıda deveyi ele geçirdi. Abdülmuttalib, Ebrehe’ye gelerek develerinin iadesini istedi; Ebrehe’nin Kâbe ile ilgili bir sorusu üzerine Kâbe’yi merak etmediğini, çünkü onu sahibinin koruyacağını söyledi. Ertesi gün Ebrehe, ordusuna Kâbe yönünde hareket emri verdi. Fakat kaynaklarda belirtildiğine göre en öndeki fil (mamut) yerinden kımıldamadığı gibi askerler de üzerlerine taşlaşmış çamur yağdıran sürü sürü kuşlar tarafından –âyetteki benzetmeyle– “yenilip çiğnenmiş ekin” gibi imha edildi. Bazı müfessirler “sürü sürü” şeklinde çevrilen ebâbîl kelimesinin bir kuş türünün adı olduğu kanaatindedir, buna göre 3. âyete “ebâbîl kuşlarını göndermedi mi?” şeklinde mâna vermek gerekir; fakat –konuya ilişkin rivayet ve tefsirler dikkate alındığında– bu görüş ikna edici görünmemektedir (bilgi için bk. Elmalılı, IX, 6102-6105). Yaygın inanışa göre bu olay Hz. Peygamber’in doğumundan elli-elli beş gün veya üç ay önce vuku bulmuştur.
 
Sûrede Hz. Peygamber’e hitap edilerek 1-2. âyetlerde fil ordusunun başına gelen felâketin büyüklüğünden ve Kâbe’yi yıkma planlarının boşa çıkarıldığından haberdar olduğu ifade edilmektedir. Hz. Peygamber olaya bizzat şahit olmadığı halde, ona yöneltilen “görmedin mi” şeklindeki hitap mecazi bir ifade olup olayı bizzat gözüyle görmese bile görenlerden işitmiş olduğunu ve görmüş gibi kendisine tasvir edildiğini gösterir. 3-5. âyetler ise felâketin nasıl cereyan ettiğini yani Allah tarafından gönderilen sürülerle kuşun fil ordusunun üzerine pişkin tuğla türü taşlar yağdırarak onları nasıl hayvanlar ve haşarat tarafından yenmiş ekin artığına çevirdiğini ifade eder. Râzî’ye göre Ebrehe ve askerlerinin besledikleri kötü emellerin sûrede keyd (plan, tuzak) kelimesiyle ifade edilmesi, onların sadece Kâbe’yi yıkma amacı taşımadıklarını gösterir. Çünkü önceden açıkladıkları için Kâbe’yi yıkma fikri artık “tuzak” olmaktan çıkmıştı. Şu halde keyd kelimesi burada Ebrehe tarafının Araplar’a karşı besledikleri başka sinsi planları dile getirmektedir (XXXII, 99; bu planlar ve tuzakların neler olabileceği konusunda bk. Fayda, gös. yer.). Muhtemelen bu plan içinde Mekke’ye ve Mekkelilere verilecek ağır yıkım ve kötülükler de vardı.
 
Eski tefsirlerde bu fil olayı bütünüyle bir mûcize olarak değerlendirilir. Bazı tarihçi ve müfessirlerin, tâbiîn âlimlerinden İkrime’ye atfettikleri bir rivayette o, “Bu taşlar kime isabet ettiyse onda çiçek hastalığı görüldü” demiştir (İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, I, 54-56; Taberî, XXX, 298-299, 303). Rivayete göre Hicaz bölg
[20.11.2022 14:23] Ömer Tarık Yılmaz: Türkler ve İslam
Türklerin ilk kurdukları imparatorluk Hun İmparatorluğu'dur. Türklerin daha eskiden de devletler kurduklarını biliyoruz,
Hun Devleti çok geniş bir saha üzerinde başka milletleri de idaresi altına alan büyük bir devlet olduğu için, ona imparatorluk adını veriyoruz. Hun İmparatorluğu Hun Türkleri tarafından M.Ö. 220 yılında kuruldu. Hunlar bugünkü Moğolistan bölgesinde, yâni Çin'in kuzey-batısında yaşıyorlardı.
 
Türkler, Nuh peygamberin oğullarından Yâfes'in neslindendir.
 
Türkleri İslamiyete Yakınlaştıran Sebepler
 
Türkleri İslamiyet'e yakınlaştıran en önemli sebep, tevhid inancı olmuştur. Allah'ın birliği inancı Türklerde çok yaygın olan bir inançtı. Din adamlarını huzuruna çağıran Mengü Kağan, 'Biz tek Tanrı’nın varlığına, onun sayesinde yaşadığımıza ve onun emri ile öldüğümüze inanıyoruz.' demişti. (Süleyman Kocabaş, Adil Türk İdaresi, s.15)
 
Türklerde Allah'ın birliği inancı 'Kök Tengri' (Gök-Kainat Tanrısı) olarak isimlendirilmişti. Türklerin inançları ile İslam inancı arasındaki benzerlik sadece bununla sınırlı değildi. İslamiyet öncesi Türkler ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, kaza ve kadere inanırlar ve kurban keserlerdi. Zina ve eşcinsellik kesinlikle yasaktı ve hırsızlık ağır ceza ile cezalandırılırdı.(İ. Hami Danışmend, Türk Irkı Neden Müslüman Oldu, s.17)
 
Türklerin İslamiyeti kabul etmelerinde İslam öncesi Türklerin inançları ile İslamiyet arasındaki büyük benzerlikler önemli rol oynamıştır. Bu benzerlikleri kavradıkça İslamiyete her geçen gün yakınlık duyan Türkler, Emevi Valisi'nin Horasan'da İslamiyeti yaymak için cami ve medrese açmasına hiçbir tepki göstermemiştir. Bu yakınlaşma süreci Arap Müslümanlarla Türklerin ortak düşmanları olan Çinlilere karşı omuz omuza mücadele etmesiyle doruk noktasına ulaşmıştır.
 
Dünya Tarihinin Dönüm Noktası
 
Türklerin İslam dini ve Müslüman Araplarla tanışmasına vesile olan 'Talas Savaşı'ndan Çin Ordusu karşısında zorlanan Müslümanların yardımına Türk süvarileri yetişmiştir. Savaşı izleyen Karluk beyinin emriyle savaş alanına giren Türk süvarileri karşısında neye uğradıklarını şaşıran Çinliler Talas Savaşı’nda yenilgiye uğramışlardır. Bu savaşın ardından İslamiyet Maveraünnehir’de kalıcı hale gelmiş ve Türkler de uzun zaman Çin tehlikesinden kurtulmuşlardır.
 
Bölgeye adım atan Müslüman Araplar, Türklerin yüksek ahlaklarını, idarecilik ve savaştaki üstün meziyetlerini yakından tanıma imkanı bulmuşlardır. Bu savaş sonucunda, Türklerin Müslüman Arapları, Arapların da Türkleri tanımasına neden olan 'Talas Savaşı' dünya tarihi için bir dönüm noktası olmuştur.
 
Talas Savaşı’nın ardından kitleler halinde İslam dinine geçen Türkler, iddia edilenlerin aksine hiçbir zorlama ile karşılaşmamışlardır:
 
'Türkler, İslamiyeti samimi olarak, kendi istekleriyle, hiçbir zorlama ve dış baskı olmaksızın kitle halinde kabul edince, tarihlerinin yeni bir devresine ayak basmış oluyorlardı… ' (Yılmaz Öztuna, Türk Tarihinden Yapraklar, s.47)
[20.11.2022 14:23] Ömer Tarık Yılmaz: İnsanlar zaman zaman maruz kaldıkları sıkıntılar sebebiyle zamana, feleğe ve kadere sövmeyi alışkanlık hâline getirmişlerdir. İnançlara ve inanç konusu yapılan varlıklara sövülemeyeceği gibi, zamana sövmek, kahretmek veya lanet etmek de yasaklanmıştır. Nitekim zamanı yaratan Allah’tır. Gece de gündüz de O’nun elindedir (Buhârî, Edeb, 101). Zamana sövmek, zamana nispet edilen bela, musibet ve benzeri hoşlanılmayan şeyleri yaratan Allah’ı rahatsız eder (Buhârî, Tevhîd, 35). Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bu hususa açıkça şöyle vurgu yapar: “Sizden hiç kimse, ‘Zamana yazıklar olsun!’ demesin. Zira zaman(ı yaratan) Allah’tır.” (Muvatta’, Kelâm, 1) Bu ve benzeri hadislerle Cahiliye dönemine ait bir inanış da kaldırılmaktadır. Çünkü o dönemde Araplar başlarına gelen hastalık, felaket ve musibetlerin suçlusu olarak zamanı gösterir ve ona kahrederek söverlerdi. Bu tür bir algı ve inanç, Hz. Peygamber tarafından kesinlikle yasaklanmıştır. Dilimizde zaman veya kader anlamına kullanılan “felek” ve benzeri şeylere sövmek de zamana sövmenin kapsamına gireceğinden böylesi davranışlardan sakınılmalıdır. - ZAMANI YARATAN ALLAH’TIR
[20.11.2022 14:23] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Bilgisizlikleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine verdiği rızkı, Allah adına yalan söyleyerek (kadınlara) yasaklayanlar muhakkak ki ziyana uğramışlardır; bunlar yoldan sapmışlardır, doğruyu bulacak durumda değillerdir.
(En'âm, 6/140)
 
Bir Hadis:
Çocuklarınıza hoş muamelede bulunun ve onları güzelce eğitin.
(İbn Mâce, 'Edeb', 3)
 
Bir Dua:
Allah'ım! Onun kalbine hidayet ver ve diline sebat ver.
(İbn Mâce, 'Ahkâm', 1)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[20.11.2022 14:23] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al. Peygamberlerin aracılığı ile vadettiklerini ver bize. Kıyamet günü bizi rezil etme…(Âl-i İmrân, 3/193-194)
Rabbini zikreden kimse ile zikretmeyen kimsenin hâli, diri ile ölünün hâline benzer. (Buhârî, Deavât, 66)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
İMANIN TADINA ERMEK
Cenâb-ı Hakk’ın varlık âlemine ve ruhumuza nakşettiği en nadide duygu sevgidir. Sevgi; insanı Rabbine bağlayan ve gönülleri birleştiren eşsiz bir duygudur.
Sevilmeye en layık olan hiç şüphesiz Allah Tealâ’dır. Zira O “Vedûd”dur, sevgiyi yaratan, sevmeyi ve sevilmeyi insana öğretendir. Kur’an-ı Kerim’de “İman edenlerin Allah sevgisi çok kuvvetlidir.” (Bakara, 2/165) buyrulur. Bir müminin kalbinde en değerli köşe, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine ayrılmıştır. Ayrıca mümin, Rabbini sevmenin bir gereği olarak gönlünü Allah Resûlü’nün (s.a.s.) sevgisiyle doldurur. Tüm mahlûkata rahmet nazarıyla bakar. Allah’ın sevgisine layık bir kul olabilme gayreti taşır.
Allah’ı ve Peygamberi sevmek imanın lezzetine varmaktır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.); “Şu üç özellik kimde bulunursa o kişi imanın tadına erer: Allah ve Resûlü’nü herkesten çok sevmek, sevdiği kişiyi sadece Allah için sevmek, ateşe atılmaktan nasıl korkuyorsa imandan sonra küfre dönmekten de öylece korkmak.” buyurur. (Buhârî, Îmân, 9)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[21.11.2022 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: NAMAZA SONRADAN YETİŞENİN DURUMU
 
Namaza geç kalıp imâma birinci rekâtta yetişemeyen kimseye mesbuk denir. Mesbuk, imâm iki tarafa da selâm verdikten sonra, ayağa kalkarak, yetişemediği rekâtları kaza eder ve kırâetleri (okumaları), birinci, ikinci, üçüncü rekât kılıyormuş gibi okur. Oturmayı ise, dördüncü, üçüncü ve ikinci rekât sırası ile, yani sondan başlamış olarak yapar.
Misâl: Bir kimse sabah namazının ikinci rekâtında imâma uyacak olsa, mesbuk olmuş olur. Aldığı tekbîrden sonra sükût eder. İmâmla beraber son oturuşta yalnız “Tahiyyat’ı” okur. İmâm selâm verince, kendisi ayağa kalkar ve imâm ile kılmamış olduğu ilk rekâtı kılmaya başlar. “Sübhaneke ve Eûzü Besmele”den sonra Fâtihâ sûresi ile bir miktar daha Kur’ân-ı Kerîm okur. Bilindiği şekilde rükû ve secdelere gider. Ondan sonra oturup “Tahiyyatı, salâvatları ve Râbbenâ âtinâ’’yı okuyarak selâm verir.
Mesbuk, akşam namazının son rekâtinde imâma uysa, “Sübhâneke”yi okur ve imâmla beraber o rekâtı kılarak teşehhüde oturur. İmâm selâm verdikten sonra kalkar, Sübhaneke, Eûzü-Besmele, Fâtihâ ve bir miktar daha Kur’ân-ı Kerîm okur. Rüku ve secdelerden sonra oturur ve yalnız “Tahiyyat’ı” okur. Sonra “Allahü Ekber” diyerek ayağa kalkar, yalnız Besmele ile Fâtihâ ve bir miktar daha Kur’ân-ı Kerîm okuyarak rükû ve secdeleri yapar. Sonra son oturuş yaparak selâm ile namazdan çıkar. Bu halde üç defa teşehhüde oturmuş olur.
İmâm rükûda iken, imâma uyan kimse, o rükûa ait olan rekâta yetişmiş olur. İmâma rükûda yetişmek için acele tekbîr getirip eğilinirse bırakın rekâta yetişmeyi namazınız sahih olmaz. Çünkü iftitah tekbîrini ayakta almak şarttır. İftitah tekbîrini ayakta alıp, sonra imâmla rükûda bir an beraber kalınırsa hem namazınız sahih olmuş olur, hem de o rekâta yetişmiş olursunuz. Rekâta yetişeceğim diye böyle hata yapmamalı. Bunun için de tekbîri ayakta iken almak şarttır. Mesbuk, imâm selâm verdikten sonra “Allâhü Ekber” diyerek ayağa kalkar ve noksan kalmış olan rekâtları tamamlar.
(İbn-i Abidin, Reddü’l-Muhtar, c.2, s.478-479)
[21.11.2022 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: 17- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ . قال: قال رَسُولُ اللَّهِ
 
: مَنْ تَابَ قَبْل َأن تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْ مَغْرِبِهَا تَابَ اللَّهُ عَلَيْهِ.
17: Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Güneş batıdan doğmazdan önce kim tevbe ederse Allah onun tevbesini kabul eder.” (Müslim, Zikir 43)
 
18- عَنْ أبي عبدا لرحمن عَبْدِ اللهِ بْنِ عُمَرَ بْنِ الْخَطّاَبِ . عَنِ النَّبِيِّ
 
قال: إن اللَّهَ عز ورجل يَقْبَلُ تَوْبَةَ الْعَبْدِ مَا لَمْ يُغَرْغِرْ .
18: Ebû Abdurrahman Abdullah ibn Ömer ibni’l Hattâb (Allah Onlardan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Bir kul can çekişmeye başlamadıkça Allah onun tevbesini kabul eder.” (Tirmîzî, Deavât 98)
 
19- عَنْ زِرٌّ بْنِ حُبَيْشٍ قال : أَتَيْتُ صَفْوَان بْنَ عَسَّالٍ . أَسْأَلُهُ عَنِ الْمَسْحِ عَلَى الْخُفَّيْنِ فَقال : مَا جَاءَ بِكَ يَا زِرّ؟ُ فَقُلْتُ : ابْتِغَاءَ الْعِلْم,ِ فَقال :إن الْمَلَائِكَةَ َتَضَعُ أَجْنِحَتَهَا لِطَالِبِ الْعِلْمِ رِضًا بِمَا يَطْلُبُ, فَقُلْتُ : إنهُ قَدْ حَكَّ فِي صَدْرِي الْمَسْحُ عَلَى الْخُفَّيْنِ بَعْدَ الْغَائِطِ وَالْبَوْلِ, وَكُنْتَ امرأً مِنْ أَصْحَابِ النَّبِيِّ
 
فَجِئْتُ أَسْأَلُكَ : هَلْ سَمِعْتَهُ يَذْكُرُ فِي ذَلِكَ شَيْئًا ؟ قال : نَعَم,ْ كان يَأمرنَا إذا كُنَّا سَفْرًا - أَوْ مُسَافِرِينَ -أن لاَ نَنْزِعَ خِفَافِنَا ثَلاَثَةَ أَيَّامٍ وَلَيَالِيهِنَّ إلا مِنْ جَنَابَة,ٍ لَكِنْ مِنْ غَائِطٍ وَبَوْلٍ وَنَوْمٍ. فَقُلْتُ : هَلْ سَمِعْتَهُ يَذْكُرُ فِي الْهَوَى شَيْئًا ؟ قال : نَعَمْ كُنَّا مَعَ رَسوُلِ اللهِ
فِي سَفَرٍ, فَبَيْنَا نَحْنُ عِنْدَهُ إِذْ نَادَاهُ أَعْرَابي بِصَوْتٍ لَهُ جَهْوَرِيٍّ : يَا مُحَمَّدُ , فَأَجَابَهُ رَسُولُ اللَّهِ
نَحْوًا مِنْ صَوْتِهِ : هَاؤُم, فَقُلْتُ لَهُ : وَيْحَكَ اغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَ فَإنكَ عِنْدَ النَّبِيِّ
,
وَقَدْ نُهِيتَ عَنْ هَذَا ! فَقال : وَاللَّهِ لاَ أَغْضُض. قال الأعْرَابي : الْمَرْءُ يُحِبُّ الْقَوْمَ وَلَمَّا يَلْحَقْ بِهِمْ ؟ قال النَّبِيُّ
: اَلْمَرْءُ مَعَ مَنْ أحب يَوْمَ الْقِيَامَةِ. فَمَا زَالَ يُحَدِّثُنَا حَتَّى ذَكَرَ بَابًا مِنَ الْمَغْرِبِ مَسِيرَةُ عَرْضِهِ أَوْ يَسِيرُ الرَّاكِبُ فِي عَرْضِهِ أَرْبَعِينَ أَوْ سَبْعِينَ عَامًا. قال سُفْيَان أَحَدُ الرُّواَةِ. قِبَلَ الشَّامِ خَلَقَهُ اللَّهُ تّعاَلَي يَوْمَ خَلَقَ السَّمَوَاتِ والأَرض مَفْتُوحًا يَعْنِي لِلتَّوْبَةِ لاَ يُغْلَقُ حَتَّى تَطْلُعَ الشَّمْسُ مِنْهُ .
19: Zirr ibn Hubeyş (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Mestler üzerine nasıl mesh edileceğini sormak üzere Safvân ibn Assâl’in yanına gitmiştim, Zirr bana niçin geldin diye sordu. Ben de İlim öğrenmek için deyince şunları söyledi: “Melekler ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler, ben de abdest bozduktan sonra mestler üzerine nasıl mesh edileceği kalbimi kurcaladı, sen de Hz. Peygamberin ashabından olduğun için O’nun bu konuda birşey söylediğini işitmişsindir diye sormaya geldim.” Savfân: “Evet duydum, peygambe-rimiz
[21.11.2022 22:00] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE............... SON ELBİSEMİZ KEFENDİR
Bütün gün, güneşin altında dolaştığı hâlde, ondan habersiz yaşayanların sayısı az değildir... Gelin biz aynı duruma düşmeyelim. Belki bu son fasıl, bu son fırsattır. Ömrün, bir akşamını daha geride bırakmak üzere olduğumuzu unutmayalım. Ölümü, kendi başımıza gelmeden önce, başkalarına âit bir şey zannetmekten vazgeçelim. Ne kadar gördüysek hep biz cenaze taşımışız, kabre koymuşuz. Hep böyle olacak sanıyoruz... Üzerinde yaşamakta olduğumuz, tatlı ve acı günler geçirdiğimiz dünyamıza ve içindekilere, bir daha buluşmamak üzere veda edeceğiz.
 
Hepimiz burada misâfiriz, buradan başka yerlere gideceğiz. Misâfir olan beraberinde götüremeyeceği şeylere gönül vermez. İstesek de istemesek de bir gün mutlaka öleceğiz. Bu, bütün varlıklar için mukadderdir. Ölümle ne kadar “güreşsek” hep o galip gelir... Ayaklarımızın altındaki toprak bir gün boyumuzu aşacaktır. Öyle bir günle karşılaşacağız ki, gecesini göremeyeceğiz, öyle bir gecemiz olacak ki, gündüzü olmayacaktır.
 
Ne kadar güzel giyinirsek giyinelim, son elbisemiz kefendir. Ne kadar konforlu evlerde, villalarda, köşklerde oturursak oturalım son taşınacağımız ev kabir olacaktır. Ölüm kimseye acımaz, kimseden korkmaz, serveti ne kadar çok olursa olsun önem vermez, rüşvet almaz... Bugüne kadar hiç kimse, ölümden ne kendisini ne de başkasını kurtarabilmiştir. Cihana hükmedenler bile Azrâil aleyhisselâm karşısında boyun bükmüş ve rûhunu teslim etmek zorunda kalmışlardır.
 
Yeryüzünde binlerce din vardır, bunlara inanan milyonlarca insan var, dinsizler de mevcuttur. Ayrı ayrı şeylere inanırlar. Fakat bunların ortak inandıkları bir şey vardır ki, o da ölümdür!.. Ölümü hiç kimse inkâr etmez, edemez de. O hâlde hazır olmalıyız... İnsanoğlu rahat edebilsin diye dünyadaki evinin bütün eksikliklerini tamamlar, daha sonra taşınır. Elektriği yanmıyorsa, suları akmıyorsa, kapısı penceresi muhkem değilse sıkıntı çeker... Kabre girmeden önce de orasını mamur hâle getirmeliyiz. Çünkü orada dünyadaki evimizden daha çok kalacağız!..
 
M. Said Arvas          TÜRKİYE GAZETESİ          06.08.2020
 
 
21.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[21.11.2022 22:01] Ömer Tarık Yılmaz: Tevbe Namazı  : Hz. Ali -radıyallâhu anh- şöyle der:
 
“Ben Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir hadis duyduğumda, Allah Teâlâ bana o hadisten dilediği kadar istifade ettirirdi. (Yani onunla amel ederdim). Resûlullah Efendimiz’in ashâbından biri bana hadis rivâyet ettiğinde ondan yemin etmesini isterdim. Yemin ederse sözünü kabul ederdim. Bir defâsında Ebû Bekir -radıyallâhu anh- bana bir hadis rivâyet etti. Şüphesiz Hz. Ebû Bekir doğru söylerdi (Bu sebeple ona yemin ettirmezdim). Dedi ki:
 
«–Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şöyle buyurduğunu işittim:
 
“Bir kul herhangi bir günah işlediğinde, kalkar, güzelce abdest alıp iki rekât namaz kılar ve Allah’a istiğfar ederse, Cenâb-ı Hak muhakkak o kulunu mağfiret buyurur.”
 
Sonra Resûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu âyet-i kerimeyi okudu:
 
“Onlar (müttakî mü’minler), bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde, Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” (Âl-i İmrân 3/135)»”
 
(Ebû Dâvûd, Vitr, 26/1521; Tirmizî, Salât, 181/406; Tefsîr, 3/3006; Ahmed, I, 2)
 
Tevbe Namazı Kaç Rekattır: Tevbe Namazı 2 rekat kılınabilir.
[21.11.2022 22:01] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Şükründeki incelik
Abdurrahmân bin Avf (r.a.) Peygamber Efendimiz’in Allah’ın ikram ve ihsanlarına karşı şükründeki inceliğini gösteren diğer bir hâdiseyi şöyle anlatıyor:
 
“Bir defâsında Resûlullah mescidden çıkmıştı. Ben de onu hissettirmeden tâkip ettim. Bir hurma bahçesine girdi. Kıbleye karşı durarak secdeye vardı. Secdesini o kadar uzattı ki vefât etti sandım. Hemen yanına vardım, eğilip yüzüne bakmaya başladım. Başını kaldırdı ve:
 
«– Ne oldu ey Abdurrahmân?» diye sordu.
 
– Yâ Resûlallâh! Secdeyi o kadar uzattınız ki vefât ettiniz diye korktum ve hemen yanınıza geldim, dedim. Resûl-i Ekrem Efendimiz:
 
«– Bahçeye girdiğimde Cebrâil ile karşılaştım. Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu müjdeledi; “Kim sana selâm verirse ben de ona selâmet veririm. Kim sana salavât getirirse, ben de ona salât ederim. (Bunun için Rabbime şükür secdesi yaptım)» buyurdu.” (Hâkim, I, 344)
[21.11.2022 22:01] Ömer Tarık Yılmaz: Maun Suresi
Âhirete, ilâhî huzurdaki hesap ve cezaya iman, İslâm’ın önemle üzerinde durduğu bir esastır. Dolayısıyla burada geçen “din” kelimesinden maksat, dinin bizzat kendisi olabileceği gibi, daha ziyade “hesap ve ceza” mânası tercih edilir. Kur’an, insanın her türlü inanç, söz ve fiillerini oraya bağlar. Bir gün mutlaka bunların hesabının görüleceğini ısrarla tekrar eder.
 
İnsanın dünyadaki hal ve hareketleri, hesap ve cezaya inanıp inanmamasına göre şekillenir. Buna inanan kişi, hayatını Allah’ın dinine göre yaşamaya son derece dikkat gösterirken, inanmayan için bağlayıcı bir şey söz konusu değildir. O, kendisini bir kısım haramlardan kaçınmaya ve bir kısım buyrukları yapmaya mecbur tutan dini kabul etmez. Nefsinin istediği gibi yaşamayı arzu eder. Burada âhirete, hesap ve cezaya imanı olmayan kişinin, pek çok yanlışı arasından sadece örnek olması için iki mühim özelliği öne çıkarılır:
 
Birincisi; din, yetimlerin haklarını korumayı, onlara şefkat ve merhametle muameleyi emrederken, onun yetimlere olan muamelesi çok kötüdür. Yetimin hakkını yer. Babasından kalan mirasa el koyarak yetimi kovar. Yetim ona yardım için gelse merhamet etmez, hatta yanından defeder. Yetim çaresizlik dolayısıyla gitmeyip beklese bu kez iterek kovalar. Yetime zulmeder. Mesela bakmak üzere yetimi evine aldıysa evin bütün işlerini ona yaptırır. Yetim evde herkesin kahrını çekmek zorunda kalır. Böyle davranmak, artık o yalancının çirkin ahlâkı ve mezmûm karakteri olmuştur. Hep böyle davranır. Yaptığı işin kötü olduğunu bile düşünmez. Hiçbir şey hissetmeden bu tavrına devam eder. Yetimin yalnız olduğunu, yardım edeninin olmadığını zanneder. Onun için yetimin hakkını yemekte bir sakınca görmez.
 
Halbuki yetimlerin hakları konusunda Kur’an’ın beyânı çok keskin ve serttir:
 
“Yetimlere mallarını verin. Helâli haram olanla değiştirmeyin; onların mallarını kendi malınıza katarak yemeyin. Çünkü böyle yapmanız, gerçekten çok büyük bir günahtır.” (En-Nisâ 4/2)
 
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınlarına sadece ateş doldurmuş oluyorlar. Onlar pek yakında çılgın alevli bir ateşe gireceklerdir.” (En-Nisâ 4/10)
 
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, yetimlere zulmedenleri ikaz ederken, bir taraftan da onlara şefkatle muamele edenleri en büyük mükâfatla müjdeler. Nitekim birgün:
 
“Yetimi koruyup kollayan kişi ile ben cennete şu ikisi gibiyiz” buyurmuş, aralarını biraz açarak işaret ve orta parmağını göstermiştir. (Buhârî, Edeb 24)
 
Efendimiz (s.a.s.) yine, ümmetini toplumdaki kanadı kırıklarla meşgul olmaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur:
 
“Müslümanlara ait en hayırlı ev; içinde yetime iyi muamele edilen evdir. müslümanlara ait en kötü ev de yetime kötü muamele edilen evdir.” (İbn Mâce, Edeb 6)
 
“Bir kimse, Müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teâlâ onu mutlaka cennete koyar.” (Tirmizî, Birr 14/1917)
 
Hak dostlarından Dâ­vûd-i Tâî Haz­ret­le­ri’nin şu hâli bu konuda pek güzel bir numûnedir:
 
Hiz­me­ti­ne ba­kan mü­rî­di bir­gün ona:
 
“– Bi­raz et pi­şir­dim; bu­yur­maz mı­sı­nız?” de­di ve üs­tâ­dı­nın sü­kût et­me­si üze­ri­ne eti ge­tir­di. An­cak Dâ­vûd-i Tâî (k.s.), önü­ne ko­nan ete ba­ka­rak:
 
“– Fa­lan­ca ye­tim­ler­den ne ha­ber var ev­lâ­dım?” di­ye sor­du. Mü­rîd, du­rum­la­rı­nın ye­rin­de ol­ma­dı­ğı­nı iz­hâr sa­de­din­de içi­ni çe­kip:
 
“– Bil­di­ği­niz gi­bi efen­dim!” de­di. O bü­yük Hak dos­tu:
 
“– O hâl­de bu eti on­la­ra gö­tü­rü­ver!” de­di. Ha­zır­la­dı­ğı ik­râ­mı üs­tâ­dı­nın ye­me­si­ni ar­zu eden sa­mî­mî mü­rîd:
 
“– Efen­dim
[21.11.2022 22:01] Ömer Tarık Yılmaz: Cebelü'n-Nûr (Nur Dağı)
Hirâ aslında, Mekke'nin üç mil kuzeydoğusunda bir dağın adı olup bu dağdaki bir mağarada Peygamber Efendimize (asm) ilk vahyin gelmesiyle İslam tarihinde meşhur olmuştur
İlk vahyin geldiği mekân oluşu sebebiyle bu dağa 'Cebelü'n-Nûr (Nur Dağı)' adı da verilir.
 
Peygamber Efendimiz (asm), risâlet görevinin kendisine verilmesinden önce, özellikle otuz beş yaşından sonra Mekke'nin şirk, ahlâksızlık, haksızlık ve zulümle dolu havasından sıyrılarak sık sık Hirâ Dağı'ndaki bu mağaraya gidip uzlete çekiliyor, Hirâ Mağarası'nda kendisini Allah'a vererek O'nun varlığını, birliğini, kudret ve azametini; insanların aczini ve Allah'a olan ihtiyaçlarını, ama buna karşılık onların isyanını, ahlâksızlık ve sapıklıklarını tefekkür ederek Cenâb-ı Hakk'a ubûdiyette bulunuyordu. İşte bu şekilde Hak Teâlâ'ya kullukta bulunduğu anlardan birisinde kırk yaşında iken bu mağarada O'na ilk vahiy indirildi ve peygamberlik verildi.
 
Rasûlü Ekrem (asm), peygamberliğinden sonra da bazan Hirâ Dağı'na gitmiştir. Meselâ bir defasında ashâbından bir grupla Hirâ'nın zirvesine çıkmış, bu sırada dağ sarsılıp sallanmaya başlamıştı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; 'Sâkin ol, ey Hirâ! Şu anda senin üzerinde bulunanlar ya bir peygamber, ya bir sıddîk, ya bir şehittir.' buyurmuştu. (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 50).
 
Hz. Peygamber (asm) Medine'de iken Ramazan ayında, ayın ortalarında Mescid'de on günlük bir inzivaya çekil­meyi adet haline getirmişti.
[21.11.2022 22:02] Ömer Tarık Yılmaz: İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn, bir şeyi bilmenin üç derecesi için kullanılan tabirlerdir. Yakîn, doğruluğunda şüphe bulunmayan, kesin bilgi demektir.##İlme’l-yakînde kişi o şeyin var olduğunu kitaplardan okuma, akletme, güvendiği kimselerden duyma yoluyla bilir. Ayne’l-yakîn derecesinde kişi, daha önce duyduğu, okuduğu ve doğru olduğuna inandığı şeyi gözüyle görür. Bu, ilme’l-yakîn derecesine göre daha üst bir mertebedir. Hakka’l-yakîn mertebesinde ise kişi yaşayarak, tüm benliğiyle idrak ederek, o şeyin derununa vakıf olarak bilir.##Bir örnekle açıklayalım: Ölümün var olduğunu, hak olduğunu, herkesin bir gün başına geleceğini bilmek, buna inanmak ilme’l-yakîn derecesinde bir bilgidir. Bir kişinin ölümüne şahit olmak ise ayne’l-yakîn bilmeye girer. Bu derecede kişi, var olduğunu kesin olarak bildiği, inandığı şeye artık gözleriyle şahit olmuştur. Kişinin kendi ölümü, yani ölümü tatması ise hakka’l-yakîn bilmektir. Hakka’l-yakîn, yaşayarak bilmektir. Bu bilgi, yakînin en yüksek mertebesini teşkil eder. Bu yüzden “tatmayan bilmez” denilmiştir. - İLME’L-YAKÎN, AYNE’L-YAKÎN, HAKKA’L-YAKÎN
[21.11.2022 22:02] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Bir iyiliği açıklar veya gizlerseniz yahut bir kötülüğü affederseniz şüphesiz Allah da ziyadesiyle affedicidir; O her şeye kâdirdir.
(Nisâ, 4/149)
 
Bir Hadis:
Hudutta Allah yolunda nöbet tutanlar dışında, her ölenin ameli sona erdirilir. Nöbet tutarken ölenin yaptığı işin sevabı ise kıyamet gününe kadar artarak devam eder.
(Tirmizî, 'Fedâilü'l-Cihâd', 2)
 
Bir Dua:
Ey insanların rabbi! Rahatsızlığı gider. Şifa veren Sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Öyle şifa ver ki hiç hastalık izi kalmasın.
(Müslim, 'Selâm', 47)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[21.11.2022 22:02] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
İmam-Hatip Okullarının Kurucusu, İstanbul İmam-Hatip Okulu’nun ilk Müdürü Mahmut Celalettin Ökten’in Vefatı (1961)
Andolsun biz insanoğluna şan, şeref ve nimetler verdik; onları karada ve denizde taşıdık, kendilerine güzel güzel rızıklar verdik ve onları yarattıklarımızın çoğundan üstün kıldık. (İsrâ, 17/70)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
TATLI DİL YILANI DELİĞİNDEN ÇIKARIR
Atasözleri günümüze kadar ulaşmış en önemli öğütler arasında yer almaktadır. Bu öğütlerden biri olarak “Tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” halk arasında yaygın şekilde kullanılıyor. Güzel bir sözün insanı ikna etmenin en güzel yolu olduğu bir gerçektir.
Her insan tatlı dille söylenenlerden etkilenir. Gönül okşayarak ve tatlılıkla dile getirilen sözler ikna edilmesi mümkün olmayan en zorlu kişileri dahi istenilen noktaya getirebilmektedir. Yunus Emre ne güzel bu konuya işaret etmektedir.
Söz ola kese savaşı söz ola bitire başı Söz ola ağılı aşı bal ile yağ ede bir söz
Gönül alıcı ve tatlı sözlerin, davranışların yaptıramayacağı iş yoktur. Hoşa giden, gönül alıcı ve etkileyici sözler herkesin hoşuna gider. Bunu duyan kişinin inadı kırılır, yumuşar ve anlaşabileceğimiz biri haline gelir. Ancak acı ve kırıcı söz kalp incitir, dostu düşman yapar.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[22.11.2022 23:34] Ömer Tarık Yılmaz: İNSAN BİR SÖZLE DİNDEN ÇIKABİLİR
 
Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in getirdiği dinde harâm olduğu bilinenleri helâl bilmek küfürdür. Meselâ: Şarab içmenin, kız kardeş ve benzeri mahremlerle evlenmenin câiz olduğunu iddiâ etmek, zarûret zamânları dışında ve şer’î bir şekilde kesilmeyen hayvanların eti, kanı ve domuz etinin yenmesinin câiz olduğunu iddiâ etmek küfürdür.
Küfür kelimesini ve sözünü, konuşana rızâ göstermek kasdıyla gülmek, onu doğrulamak ve te’yid etmek maksadıyla alkışlamak da küfürdür. Harâm bir içkiyi içerken, zinâ yaparken Besmele-yi Şerîf’i okumak, helâl olduğunu iddiâ ederek ve zarûret hâlleri dışında kıbleye yönelmeden namâz kılmak veyâ kasden abdestsiz olarak namâza durmak, alay etmek kasdıyla kâfir olmayı gerektiren bir kelimeyi söylemek, inanmadan söylenmiş olsa bile gene küfürdür.
Allâh (c.c.)’den ve merhametinden tamâmıyla ümid kesmek, meselâ: Allâh (c.c.) hiçbir kuluna merhâmet etmez demek; Allâh (c.c.)’un azâbından emîn olmak, meselâ: “İtaatkar olsun veyâ âsî olsun Allâh (c.c.) hiçbir kulunu cehenneme atmaz” demek ve kıble ehlini tekfîr etmek küfürdür.
Bu ve bunun gibi bütün konular Fıkıh kitâblarında delîlleriyle açıklanmıştır. Zamânımızda Fıkıh kitâbları kenara itilip bu yolda araştırmalar da yapılmadığı için, birinin ağzından çıkan sözden veyâ giydiği elbiseden dolayı küfürle ithâm edildiği bir gerçektir. Halbûki Müslümâna kâfir demek bizzât küfürdür. Aynı şekilde Müslümânı kâfir eden birçok söz ve davranışlar da vardır ki sık sık söylenildiği ve yapıldığı hâlde o kişi hâla Müslümân olduğunu iddiâ eder.
(Mehmed Çağlayan, Ehl-i Sünnet ve Âkâidi, s.280-281)
KÜFÜRDEN VE ŞİRKTEN KORUNMAK İÇİN SABAH AKŞAM OKUNACAK DUÂ:
“Allâhümme innî e‘ûzü bike en-üşrike ve ene a‘lemü ve estağfiruke limâ lâ a‘lemü.” Türkçe Anlamı: “Allâh’ım! Bilerek şirk koşmaktan Sana sığınırım. Bilmediklerim için de Senden mağfiret dilerim.”
(Ömer Muhammed Öztürk, Misvâk Neşriyat, İbâdet Takvimi ve Duâlar, s.203)
[22.11.2022 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: (sallallahu aleyhi vesellem) yolculukta bulunduğumuz zaman mestleri üç gün üç gece çıkarmamayı, abdest bozduktan ve uykudan sonra bile mestlere meshetmeyi ancak cünüp olunca mestleri çıkarmayı emrederdi.” dedi. “O’nun sevgiye dair bir şeyler söylediğini işittiniz mi? dedim” “Evet işittim. Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) ile bir seferde beraberken bir bedevî gür sesiyle Ya Muhammed diye bağırdı. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) de onun sesine yakın bir sesle “Gel buradayım” diye cevap verdi. Ben bedevîye yazıklar olsun sana, peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanındasın sesini kes, yüksek sesle bağırmanı Allah yasakladı dedim. Bedevî vallahi sesimi kısmam dedi ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’e hitaben: Bir kişi bir toplumu sever fakat onlar gibi hayırlı ameller yapamadığından onlara ulaşamazsa bu kimsenin durumu nedir? deyince Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) “Kişi kıyamet gününde sevdikleriyle beraberdir.” diye buyurdular. Safvân ibn Assâl sözüne devam ederek dedi ki; “Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bu konuda uzun uzadıya konuştu. Hatta batı taraflarında bulunan bir kapıdan bahsetti. Bu kapının genişlik mesafesi veya yaya yürüyüşü ile kırk yıl veya yetmiş yıl genişliğindedir buyurdu.”
 
Şam taraflarının hadis rivayet edenlerinden Süfyân ibn Uyeyne dedi ki: “Allah gökleri ve yeri yarattığı günden beri bu kapıyı tevbe edenler için açık bırakmıştır. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar o kapı kapanmayacaktır.” (Timîzî, Deavât 98)
 
20-عَنْ أبي سَعِيدٍ سَعْدِ بْنِ ماَلِكِ بْنِ سِنان الخدري . أن رَسوُلَ اللَّهِ
 
قال : كان فِيمَنْ كان قَبْلَكُمْ رَجُلٌ قَتَلَ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ نَفْسًا, فَسَأَلَ عَنْ أَعْلَمِ أَهْلِ الأرض, فَدُلَّ عَلَى رَاهِبٍ, فَأَتَاهُ فَقال : إنهُ قَتَلَ تِسْعَةً وَتِسْعِينَ نَفْسًا, فَهَلْ لَهُ مِنْ تَوْبَةٍ ؟ فَقال : لا,َ فَقَتَلَهُ فَكَمَّلَ بِهِ مِائَةً, ثُمَّ سَأَلَ عَنْ أَعْلَمِ أَهْلِ الأرض, فَدُلَّ عَلَى رَجُلٍ عَالِمٍ فَقال : إنهُ قَتَلَ مِائَةَ نَفْسٍ فَهَلْ لَهُ مِنْ تَوْبَةٍ ؟ فَقال : نَعَمْ , وَمَنْ يَحُولُ بَيْنَهُ وَبَيْنَ التَّوْبَةِ ؟انطلق إِلَى أَرْضِ كَذَا وَكَذَا , فَإن بِهَا إناسًا يَعْبُدُونَ اللَّهَ تّعاَلَي فَاعْبُدِ اللَّهَ مَعَهُمْ , وَلاَ تَرْجِعْ إِلَى أَرْضِكَ فَإنهَا أَرْضُ سَوْءٍ, فانطلق حَتَّى إذا نَصَفَ الطَّرِيقَ أَتَاهُ الْمَوْتُ, فَاخْتَصَمَتْ فِيهِ مَلاَئِكَةُ الرَّحْمَةِ وَمَلاَئِكَةُ الْعَذَابِ, فَقالتْ مَلاَئِكَةُ الرَّحْمَةِ : جَاءَ تَائِبًا مُقْبِلاً بِقَلْبِهِ إِلَى اللَّهِ تَعاَلَي, وَقالتْ مَلاَئِكَةُ الْعَذَابِ : إنهُ لَمْ يَعْمَلْ خَيْرًا قَطُّ, فَأَتَاهُمْ مَلَكٌ فِي صُورَةِ آدَمِيٍّ فَجَعَلُوهُ بَيْنَهُمْ - أي حكما - فَقال : قِيسُوا مَا بَيْنَ الأرضين فَإِلَى أَيَّتِهِمَا كان أَدْنَى فَهُوَ لَهُ , فَقَاسُوهُ فَوَجَدُوهُ أَدْنَى إِلَى الأرض الَّتِي أَرَادَ , فَقَبَضَتْهُ مَلاَئِكَةُ الرَّحْمَةِ . وَفِي رِواَيَةٍ فِي الصَّحِيحِ : فَكان إِلَي الْقَرْيَةِ الصّاَلِحَةِ أَقْرَبَ بِشِبْرٍ, فَجُعِلَ مِنْ أَهْلِهاَ,وَفِي رِواَيَةٍ فِي الصَّحِيحِ : فَأَوْحَي اللهُ تَعاَلَي إِلَي هَذِه ِأن تَباَعَدِي, وَإِلَي هَذِهِ أن تَقَرَّبِي, وَقال : قِيسوُا ماَ بَيْنَهُما,َ فَوَجَدوُهُ إِلَي هَذِهِ أَقْرَبَ بِشِبْرٍ فَغُفِرَ لَهُ , وَفِي رِواَيَةٍ : فَنَأَى بِصَدْرِهِ نَحْوَهاَ .
[22.11.2022 23:35] Ömer Tarık Yılmaz: SAĞLIK......... TRANS YAĞLAR
Dünya Sağlık Örgütü, geçtiğimiz yıl hükümetlere 2023 yılına kadar gıda tedarik zincirinden trans yağları kaldırmak üzere bir politika paketi sundu. Kanunlar ve düzenlemelerle trans yağların yerine sağlıklı yağların geçmesini istiyor.
 
İşlenmiş yağ olan trans yağlar  tükettiğimiz birçok yiyeceğin içinde bulunuyor. Trans yağlar kandaki iyi kolesterol olan HDL’yi düşürürken kötü kolesterolü de artırıyor, ayrıca damar duvarının daralarak sertleşmesine de sebep oluyor. Herhangi bir pıhtı atması durumunda damarlar tıkanarak kalp krizine yol açıyor. Margarinler, fast food yiyecekler, kek, kurabiye, kahve kreması, salata sosları, bisküviler, kızartmalar trans yağ içeren gıdalardan sadece birkaçı. Trans yağların senede 500 bin kişinin ölümüne yol açtığını söyleyen Türk Kardiyoloji Derneği Lipid Çalışma Grubu Başkanı Doç. Dr. Öner Özdoğan; “Kalp ve damar hastalıkları dünyada bir numaralı ölüm sebebidir. Yılda 18 milyon kişinin ölümüne sebep oluyor. Başta ABD ve Kanada olmak üzere 2003’ten itibaren trans yağları, yağ içinde %1-2 ile sınırladı.” dedi.
 
Dünyada hâlen 122 ülkede gıdalarda trans yağ kullanıldığını belirten Türk Kardiyoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Asiye Ayça Boyacı bu ülkelerin daha çok az gelişmiş ve gelir seviyesi düşük ülkeler olduğuna işaret ederek dedi ki: “Yüksek gelirli ülkelerde ise trans yağ kısıtlamaları hızla ilerliyor. 2018 yılında, 28 ülke gıda tedarik zincirinden trans yağları kaldıran politikalar benimsedi. Avrupa Birliği dâhil olmak üzere 25 ülke 2 yıl içinde yürürlüğe girecek trans yağ düzenlemelerini kabul etti.”
 
Sağlığa Evet Derneği Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı dedi ki: “Şu anda 2,4 milyar kişi trans yağların zararlı etkilerinden korunuyor. Tarım ve Orman Bakanlığı görüşmeye açtığı Türk Gıda Kodeksi Yönetmeliği taslağında, %2 gram olarak sınırlıyor.” Ayrıca evde yapılan hatalar da yağların trans yağ hâline gelmesine yol açıyor. Aşırı kızartmalar, kızartmalarda yeniden kullanılan yağlar sağlığı tehdit ediyor.”                 TÜRKİYE GAZETESİ                    18.06.2019 
 
 
22.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[22.11.2022 23:36] Ömer Tarık Yılmaz: Bütün vücudu yıkamak : Cübeyr bin Mut’im (r.a) şöyle buyurur:
 
“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v):
 
«‒Bana gelince ben başımın üzerinden (avuçla) üç kere su akıtırım» buyurdular ve iki elleriyle (târif için) işaret ettiler.” (Buhârî, Gusül, 4)
 
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
 
“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip topuklara kadar ayaklarınızı da (yıkayın)! Eğer cünüp olduysanız boy abdesti alın! Hasta yahut yolculuk hâlinde bulunursanız veya biriniz tuvaletten gelirse ya da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî münasebette bulunmuşsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin! Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)
 
“Ey îmân edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolcu müstesnâ- gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın! Eğer hasta olur yahut seferde bulunursanız veya biriniz hâcet yerinden gelir ya da kadınlara dokunur da suya güç yetiremezseniz o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin: Niyetle yüzünüze ve ellerinize mesheyleyin! Şüphesiz Allah çok affedici ve çok mağfiret edicidir.” (en-Nisâ, 43)
 
Cünüp olan kişiye gusletmenin farz oluşu, bu âyet-i kerîmelerle sabittir.
 
“Cünüb” kelimesi “uzaklık” mânâsınadır. Bu kelimenin insan için kullanılması, temizleninceye kadar namaz kılınan yerlere yaklaşamıyor olmasındandır.
 
GUSÜL’DEN EVVEL ABDEST ALMAK
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in zevce-i tâhiresi Hz. Âişe (r.a)’dan şöyle rivâyet edilmiştir:
 
“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cünüplükten kurtulmak için yıkandıkları zaman önce ellerini yıkamakla başlarlardı. Sonra namaz için abdest alır gibi abdest alırlardı. Sonra parmaklarını saçlarının arasına sokup diplerini hilallardı. Sonra başlarının üzerine elleriyle üç avuç su dökerler, ondan sonra da bedenlerine su dökerek suyu vücutlarının her tarafına ulaştırırlardı.” (Buhârî, Gusül, 1)
 
*****
 
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in zevce-i tâhiresi Hz. Meymûne (r.a)’dan şöyle rivâyet edilmiştir:
 
“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) namaza abdest alır gibi abdestlerini aldılar, yalnız ayaklarını yıkamadılar. Bacak aralarını ve oralara isâbet eden yıkanacak şeyleri de yıkadılar. Sonra kendi üzerlerine su döktüler. Sonra durdukları yerden biraz geri çekildiler ve ayaklarını yıkadılar. İşte Efendimiz (s.a.v)’in cünüplükten gusletmeleri bu şekilde idi.” (Buhârî, Gusül, 1)
 
BU HADİS VE AYETLERDEN NE ANLAMALIYIZ?
Abdest ve gusülden önce elleri yıkamak müstehaptır, eller kirli ise yıkamak vaciptir.
 
Daha sonra avret yerlerini yıkayıp necâseti gidermek gerekir. Rivâyette bunun abdestten sonra zikredilmesi sıralamayı göstermek için değildir.
 
Avret yerlerini temizledikten sonra da elleri sabunlamak, buna imkân yoksa toprakla ovalamak gerekir.
 
Gusülden evvel alınan abdest, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in fiiliyle sâbit olmuş bir sünnettir, farz değildir. Gusül abdesti aynı zamanda namaz abdesti yerine de geçer. Sadece gusül abdesti alan kişi ayrıca abdest almasına gerek kalmadan namaz kılabilir.
 
Birinci rivâyette Efendimiz (s.a.v) abdestlerini tam almışlar, ayaklarını da yıkamışlar, ondan sonra bütün vücudlarını yıkamışlardır. Bu, suyun birikmediği, akıp gittiği yerde aldıkları gusüldür.
 
İkinci rivâyette ise abdest alırken ayaklarını yıkamadıkları, en sonunda gusül bittikten sonra yıkadıkları naklediliyor. Bu da su biriken bir yerde guslettikleri zamandır. Böyle bir durumda ayaklar en sona bırakılır, hafifçe yer değiştirilerek su birikintisinin olmadığı bir yerde ayaklar yıkanıp banyodan çıkılır.
 
Saç ve sakalın diplerini hilallamak, yani parmakları aralarına sokup suyu diplerine ulaştırmak îcâb eder. Bu, gusülde vâcib, abdestte sünnettir.
[22.11.2022 23:36] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi
PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÇOCUKLUĞU (Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Çocukluk Dönemi)
Doğumundan iki ay evvel babası, altı yaşındayken de annesi vefât etti. Annesi vefat ettikten sonra Hz. Muhammed’i (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib himaye etti. Abdülmuttalib, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gereken ihtimamı gösterdi. Yanından hiç ayırmadı, ona baba şefkati ve sevgisinin eksikliğini hissettirmedi.
 
Abdülmuttalib ölümünden önce, sekiz yaşında olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’i (s.a.v.) çocuklarından daha fazla sevdi, onun uğurlu olduğuna inandı ve iyi yetişmesi için gayret sarfetti. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in ikinci annem dediği hanımı Fâtıma bint Esed (r.a.) de ona kendi çocuklarından daha çok alâka gösterdi. Ebû Tâlib nübüvvetten sonra da yeğeninin yanında yer aldı ve kendisini korumak için elinden geleni yaptı.
[22.11.2022 23:36] Ömer Tarık Yılmaz: Nasr Suresi
Nasr suresi Medine d
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N