Dr. Mustafa Reşit Baydur (diğer adı Reşit Galip), dönme öğrencilerin okuduğu Alliance İsraelite mektebinde başladığı eğitimini Darülfünun’un Mekteb-i Tıbbiyesi’nde tamamlamıştı. Lozan sonrası Türk-Yunan Mübadele Komisyonu’na delege seçildi. Ardından İstiklâl Mahkemeleri hâkimliğine tayin edildi, mebus yapıldı ve nihayetinde 1933’de Eğitim Bakanlığı’na getirildi. İskilipli Atıf Hoca ve Babaeski Müftüsü Ali Rıza Bey’in idam kararını veren de oydu.
Darülfünun’un kapatılması ve kadrosunun tasfiye edilmesi için rapor yazan Prof. Albert Malche’nin istekleri yani Darülfünun lağvı ve İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşu da onun eliyle yapıldı.
Fatih Sultan Mehmed Han’ın 1453’de kurduğu Darülfünun 1 Ağustos 1933’de kapatılmakla kalmadı, aralarında Hamdi Suad, Ahmed Refik Altınay, İsmail Hakkı Baltacıoğlu, Babanzade Ahmed Naim ve Şekip Tunç gibi isimlerin de olduğu 240 muallim kadrosundan 157’si mesleklerinden men edildi.
Ardından, milletin evlatlarını ve büyük müderrislerini kovdukları üniversiteye, soydaşı Almanya Yahudisi profesörleri büyük maaşlarla görevlendirdi(ler). İstanbul Üniversitesine kendi ruhlarını üfleyen bu ekip, ardından Ankara Üniversitesini kurarak orayı da istilâ ettiler.
Tıptan iktisada, ticaretten mühendisliğe, hukuktan sosyal bilimlere ve hatta ilâhiyatlara varana dek neredeyse her alana hâkim oldular. Her yere kendi adamlarını yerleştirdiler. Sonra da Anadolu çocuklarına asistanlığı bile çok gördüler.
Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçeleştirilmesi fikrinin de sahibi olan Reşit Galip çok geçmeden öldü. Ama dindaş ve ırktaşları ile birlikte ektikleri tohum, memleket evlatlarının beyin ve şuurunu işgâl etti. Bu şekilde tesis edilen yeni eğitim sistemi hiçbir zaman dikiş tutmadı. Taklit ettiği Batı eğitim sisteminin üniversite başarısının yanından bile geçemedi. Çünkü ilkokuldan üniversiteye eğitilen her talebe, “ilim adamı” veya “bilim adamı” değil, rejime kul olma hedefi ile yetiştirildi ve üretim hataları hariç, neticesi de ortada.
(Gerçek Hayat Dergisi, 1064. Sayı)
[24.11.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: كانت تِلْكَ الْغَزْوَةُ, فَغَزَاهَا رَسُولُ اللَّهِ
فِي حَرٍّ شَدِيد,ٍ وَاسْتَقْبَلَ سَفَرًا بَعِيدًا وَمَفَازًا, وَاسْتَقْبَلَ عَدَداً كَثِيرًا, فجلي لِلْمُسْلِمِينَ أمرهُمْ لِيَتَأَهَّبُوا أُهْبَةَ غَزْوِهِمْ فَأَخْبَرَهُمْ بِوَجْهِهِمْ الَّذِي يُرِيدُ, وَالْمُسْلِمُونَ مَعَ رَسُولِ اللَّهِ
كَثِيرٌ وَلاَ يَجْمَعُهُمْ كِتَابٌ حَافِظٌ 'يُرِيدُ بِذَلِكَ الدِّيوان', قال كَعْبٌ : فَقَلَّ رَجُلٌ يُرِيد ُأن يَتَغَيَّبَ إلا ظَنَّ أن ذَلِكَ سَيَخْفَى بِهِ مَا لَمْ يَنْزِلْ فِيهِ وَحْيُ مِنَ اللَّهِ, وَغَزَا رَسُولُ اللَّهِ
تِلْكَ الْغَزْوَةَ حِينَ طَابَتِ الثِّمَارُ وَالظِّلاَلُ فَإنا إِلَيْهاَ أَصْعَرُ فَتَجَهَّزَ رَسُولُ اللَّهِ
وَالْمُسْلِمُونَ مَعَهُ وَطَفِقْتُ أَغْدُو لِكَيْ أَتَجَهَّزَ مَعَهُ, فَأَرْجِعُ وَلَمْ أَقْضِ شَيْئًا, وَأَقُولُ فِي نَفْسِي أنا قَادِرٌ عَلَي ذَلِكَ إذا أَرَدْتُ, فَلَمْ يَزَلْ يَتَمَادَى بِي حَتَّى إِسْتمَرَّ بِالنَّاسِ الْجِد,ُّ فَأَصْبَحَ رَسُولُ اللَّهِ
غاَدِياً وَالْمُسْلِمُونَ مَعَهُ, وَلَمْ أَقْضِ مِنْ جِهَازِي شَيْئًا, ثُمَّ غَدَوْتُ فَرَجَعْتُ وَلَمْ أَقْضِ شَيْئاً, فَلَمْ يَزَلْ ذَلِكَ يَتَماَدَي بِي حتى أَسْرَعوُا وَتَفاَرَطَ الْغَزْوُ, فَهَمَمْت ُأن أَرْتَحِلَ فَأُدْرِكَهُمْ, فَياَ لَيْتَنِي فَعَلْت,ُ ثُمَّ لَمْ يُقَدَّرْ ذَلِكَ لِي, فَطَفِقْتُ إذا خَرَجْتُ فِي النَّاسِ بَعْدَ خُرُوجِ رَسُولِ اللَّهِ
يَحْزُنُنِي أني لاَ أَرَى لِي أُسْوَةً, إلا رَجُلاً مَغْمُوصًا عَلَيْهِ فِي النِّفَاقِ, أَوْ رَجُلاً مِمَّنْ عَذَرَ اللَّهُ تَعاَلَي مِنَ الضُّعَفَاءِ, وَلَمْ يَذْكُرْنِي رَسُولُ اللَّهِ
حَتَّى بَلَغَ تَبُوكَ, فَقال وَهُوَ جَالِسٌ فِي الْقَوْمِ بِتَبُوكَ : مَا فَعَلَ كَعْبُ بْنُ ماَلِكٍ ؟ فَقال رَجُلٌ مِنْ بَنِي سَلَمَةَ : يَا رَسُولَ اللَّهِ حَبَسَهُ بُرْدَاهُ, والَنَّظَرُ فِي عِطْفَيْه.ِ فَقال لَهُ مُعَاذُ بْنُ جَبَلٍ .: بئس مَا قُلْتَ ! وَاللَّهِ يَا رَسُولَ اللَّهِ مَا عَلِمْنَا عَلَيْهِ إلا خَيْرًا فَسَكَتَ رَسُولُ اللَّهِ
. فَبَيْناَ هُوَ عَلَي ذَلِكَ رَأَي رَجُلاً مَبِيضاً يَزوُلُ بِهِ السَّراَبُ, فَقال رَسوُلُ اللهِ
: كُنْ أبا خَيْثمَةَ, فَإذا هُوَ أّبوُ خَيْثمَةَ الأنصاري وَهُوَ الَّذِي تَصَدَّقَ بِصاَعِ التَّمْرِ حَينَ لَمَزَهُ الْمُناَفِقوُنَ, قال كَعْبٌ : فَلَمَّا بَلَغَنِي أن رَسوُلَ اللهِ
َ قدْ تَوَجَّهَ قَافِلاً مِنْ تَبوُكَ حَضَرَنِي بَثِّي, وَطَفِقْتُ أَتَذَكَّرُ الْكَذِبَ وَأَقُولُ : بِمَ أَخْرُجُ مِنْ سَخَطِهِ غَدًا وَاسْتَعِينُ عَلَى ذَلِكَ بِكُلِّ ذِي رَأْيٍ مِنْ أَهْلِي, فَلَمَّا قِيلَ :أن رَسُولَ اللَّهِ
قَدْ أَظَلَّ قَادِمًا زَاحَ عَنِّي الْبَاطِلُ حتى عَرَفْتُ إني لَمْ إنجُ مِنْهُ بِشَيْءٍ أَبَدًا, فَأَجْمَعْتُ صِدْقَهُ, وَأَصْبَحَ رَسُولُ اللَّهِ
قَادِمًا, وَكان إذا قَدِمَ مِنْ سَفَرٍ بَدَأَ بِالْمَسْجِدِ فَرَكَعَ فِيهِ رَكْعَتَيْنِ ثُمَّ جَلَسَ لِلنَّاسِ فَلَمَّا فَعَلَ ذَلِكَ جَاءَ هُ الْمُخَلَّفُونَ يَعْتَذِرُونَ إِلَيْهِ وَيَحْلِفُونَ لَهُ وَكانوا بِضْعَةً وَثَمَإنينَ رَجُلاً فَقَبِلَ مِنْهُمْ عَلاَ نِيَتَهُمْ وَبَايَعَهُمْ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ وَوَكَّلَ سَرَائِرَهُمْ إِلَى اللَّهِ تَعاَلَي حَتَّي جِئْتُ. فَلَمَّا سَلَّمْتُ تَبَسَّمَ تَبَسُّمَ الْمُغْضَبِ ثُمَّ قالت :عَالَ فَجِئْتُ أَمْشِي حَتَّى جَلَسْتُ بَيْنَ يَدَيْه,ِ فَقال لِي : مَا خَلَّفَكَ ؟ أَلَمْ تَكُنْ قَدِ ابْتَعْتَ ظَهْرَكَ! قال : قُلْتُ : ياَ رَسوُلَ اللهِ إني وَاللَّهِ لَوْ جَلَسْتُ عِنْدَ غَيْرِكَ مِنْ أَهْلِ الدُّنْيَا لَرَأَيْتُ إني سَأَخْرُجُ مِنْ سَخَطِهِ بِعُذْرٍ؛ لَقَدْ أُعْطِيتُ جَدَلاً, وَلَكِنَّنِي وَاللَّهِ لَقَدْ عَلِمْتُ لَئِنْ حَدَّثْتُكَ
[24.11.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: MENKIBE......... HAZRET-İ HÜSEYİN’İN KIZLARI
Zindandan haber soran anne ve babasına; “Çok iyi gidiyor, şaşırmaya hazır olun!” der. Ama sayılı gün çabuk geçer ve 40. gün vedâlaşma vakti gelir. Sıdıka; “Ne mutlu size, şehit olarak sevdiklerinize kavuşacaksınız. Ben ise...” der. Fâtıma bir ka�
[24.11.2022 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis ve Sünnetin Önemi : Nasıl Pavlos tarafından Hristiyanlığın içi boşaltıldı, ardından da Yehova şahitleri tarafından bütün dînî hükümler iptal edildi ise, aynı şekilde İslâm’ı da, bilinmeyen, gözükmeyen bir güç, bu duruma doğru sürüklemeye çalışıyor. Kasıt; dînin içini boşaltma!.. Nasıl Hristiyanlık bir din olmaktan çıkıp bir rozet hâline geldiyse, İslâm’ı da o hâle getirmek istiyorlar.
SÜNNETİN DİNDEKİ YERİ
İmam Ahmed bin Hanbel; 33 âyet-i kerîmede, Allah ve Rasûl’üne itaatin tekrarlandığını hatırlatarak, Sünnet’in dindeki yerini tebârüz ettirmiştir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatı, Kur’ân’ın bir tefsiri mâhiyetindedir. Biz namazı, orucu, bütün ibadetleri, muâmelâtı, hak-hukuku, O’nun Sünnet’inden öğreniyoruz. O’nsuz nasıl din yaşanabilir?!.
Cenâb-ı Hak:
“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur...” (en-Nisâ, 80) buyuruyor.
Efendimiz’in hadislerinin mânâsını şu âyet-i kerîmeler ne güzel ifade eder:
“O, hevâsından / kendi arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (en-Necm, 3-4)
Kur’ân-ı Kerîm’in hem lâfzı, hem mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. Allah Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri ise, lâfzı Efendimiz’den, mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)
Ashâb-ı kirâm efendilerimiz çok iyi biliyorlardı ki, Allah Rasûlü’nün yaptıkları, Allâh’ın yapılmasını istediklerinden ibâretti. O’nun muallimi ve mürebbîsi Allah Teâlâ idi. O, hevâsından konuşmaz, ancak Allah’tan geleni tebliğ ederdi.
Bilhassa şu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu, açıkça ifade etmektedir:
“…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar.” (el-A‘râf, 157; ayr. bkz. et-Tevbe, 29)
Yine buyruluyor:
“…Peygamber size ne verdiyse onu alın; neyi de yasakladıysa ondan sakının…” (el-Haşr, 7)
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31)
KUR’AN VE SÜNNET
Kur’ân ve Sünnet, birbirinden ayrılmaz iki esastır. Kur’ân, Efendimiz’in hâl ve davranışlarıyla tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bizler de, bilhassa günümüzde, güyâ sûret-i haktan görünerek “Kur’ân bize yeter!” diyen, böylece Kur’ân’ın canlı bir tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışan gürûha karşı son derece uyanık olmalıyız.
Tâbiîn neslinin fıkıh ve hadis âlimlerinden Eyyûb es-Sahtiyânî Hazretleri buyuruyor ki:
“Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o; «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.”[1]
Tebe-i tâbiîn âlimlerinden İmâm Evzâî Hazretleri de:
“Bunun sebebi, Sünnet’in Kur’ân üzerinde hüküm koyucu olarak gelmesidir.” buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kalbine indirilmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Muhakkak ki o (Kur’ân), Âlemlerin Rabbinin indirdiği (kelâm-ı ilâhî)dir. Onu, Rûhu’l-Emîn; uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça ile Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 192-195)
Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye Sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)
Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edildi. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmadan, O’nun Sünnet’ine tâbî olmadan, Kur’ân’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.
Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsilâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.
Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Bunları bize Peygamber Efendimiz bildirmiştir.
Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.
Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.
Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
Hâlbuki; sahâbenin de Sünnet-i Seniyye’yi aslî bir kaynak gördüğünde hiçbir şüphe yoktur.
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın halifeliğinde Basra kadılığı yapan İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh-’a bir adam gelerek:
“–Siz bize bazı hadisler rivâyet ediyorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” der.
Bunun üzerine İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” der. Adam:
“–Hayır.” deyince, İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz. Biz de Allâh’ın Nebîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrendik.” diyerek buna benzer başka misaller de zikreder.[2]
Zaten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:
“Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’dakilerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır...” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)
“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltuğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diyeceği (günler) yakındır...” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)
Bunlar, hakîkaten mûcizevî hadîs-i şerîfler… Zira bizler, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği o günlere, yani Sünnet-i Seniyye’nin gözden düşürülmek istendiği zamana ulaşmış bulunuyoruz. Bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye gayret etmeliyiz.
Bu hususta da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ-’ya şöyle buyurmuştur:
“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine çok dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola (dünyevî menfaatlere) meyledenlerden alma!”[3]
Unutmamalıyız ki Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i, Kur’ân ile nasıl amel edileceğini gösteren yegâne rehberdir. Dolayısıyla Sünnet’e yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibariyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını, aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî Hazretleri der ki:
“Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)
Dolayısıyla sünnetlerin birer birer hayatımızdan çıkması, -Allah korusun- ebedî kurtuluşumuzu da pamuk ipliğine bağlı hâle getirir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, I, 171/318)
Onun için kardeşler; Sünnet düşmanlığının kasıtlı bir hâdise olduğunu unutmayalım. Onun için Sünnet-i Seniyye’ye çok dikkat edeceğiz. Zira Sünnet düşmanlarının hedefi, İslâm’ın içini boşaltmaktır.
HRİSTİYANLIK NASIL TAHRİF EDİLDİ?
Nitekim dinler tarihinde Yahudîlik ve Hristiyanlığın bozulması da böyle başlamıştır. Önce peygamberlerin sünnetleri terk edilmiş, daha sonra da îtikad ve ibadetler tahrif edilmiştir.
Meselâ Abdülehad Davud Efendi var. Bu zât, Hristiyanlığın en eski nüshalarını ve Pavlos’un mektuplarını inceleyen kişi. Müslüman oluyor ve Abdülehad ismini alıyor. Diyor ki:
“Hristiyanlıktaki tahrif şöyle başladı:
Sünnet kaldırıldı yerine vaftiz geldi.
Namaz kaldırıldı yerine âyin geldi.
Oruç kaldırıldı yerine perhiz geldi.”
Daha sonra tesettür terk edilerek yalnızca râhibelere mahsus bırakıldı. Hattâ günümüzde râhibelerin dahî tesettürü kaldırılmaya başlandı.
Böylece Hristiyanlık, ilâhî bir din olmaktan çıktı. Tahrif oldu, bozuldu. Bir hayat nizâmı olmaktan çıkarılıp bir marka, bir tabelâ hâline geldi. Günümüzde Yehova Şahitleri neredeyse Hristiyanlığın hükmünü tamamen sona erdirmektedir.
Buna dâir misaller çok. Yani din, ham ve nâdan nefisleri rahatsız ettiği zaman, hemen karşı çıkılıyor. Meselâ eski Yunan’da, Sokrates (Sokrat) “Allah birdir.” dedi. Tevhid akîdesine ait birtakım hükümler bildirince, Atina Konsülü hemen karşı çıktı ve Sokrat’a zehir içirildi. Çünkü din, rahatsız etti onları…
Velhâsıl bazı kesimler de kasıtlı olarak Sünnet’ten rahatsız oluyorlar. Bunların gayesi, Hristiyanlık’ta olduğu gibi, dînin içini boşaltmak…
Bugün yegâne hak dîn olan İslâm’a da aynı tuzak kurulmaya çalışılıyor. Sünnet-i Seniyye’yi dışlamak sûretiyle İslâm’a da bu hristiyanî tahrifat yapılmak isteniyor. Mü’minler olarak bu nevî gizli ve açık din düşmanlarına karşı son derece uyanık olmamız şarttır. Unutmayalım ki mezhepler Sünnet’in, Sünnet de Kur’ân’ın muhâfızıdır.
Bunun için;
İslâmî ilimlerin ihlâs ve takvâ içinde tahsil edilebileceği müesseseleri kurmak ve yaşatmak şarttır.
Hadis usûlü ve benzeri ilimleri hakkıyla bilen ve müdâfaa edebilen takvâlı âlimler yetiştirmek elzemdir.
Dipnotlar:
[1] Hâkim, Maʻrifetü Ulûmi’l-Hadîs, s. 65; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 16.
[2] Ebû Dâvûd, Zekât, 2/1561; İbni Ebî Âsım, es-Sünne, II, 386; Taberânî, el-Muʻcemü’l-Kebîr, XVIII, 219.
[3] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, el-Medînetü’l-Münevvere, el-Mektebetü’l-İlmiyye, s. 121.
[24.11.2022 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Takvası
Böylece Medine’ye geldikten bir süre sonra maddî imkânlara kavuşan Resûl-i Ekrem malını Müslümanların ihtiyaçlarına harcar, kendisi son derece mütevazi bir hayat sürerdi. Rızkının ailesine yetecek kadar olmasını ister, canı ve malı emniyette, vücudu sıhhatte, günlük yiyeceği yanında bulunan kimseyi bahtiyar sayardı. (Buhârî, Riķāķ, 17; Tirmizî, Zühd, 34)
Yatağının yüzü tabaklanmış deriden, içi de yumuşak hurma lifindendi (Buhârî, Rikāk, 17) Daha çok bir hasırın üzerinde yatar, hasırın vücudunda iz bırakması sahâbîlerini üzdüğü halde kendisi buna aldırmazdı. (Tirmizî, Zühd, 44)
[24.11.2022 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: El-İnşirah Suresi 5-8. Ayetleri
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır
Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık bulunduğu iki kez tekitle vurgulanır. Bu ilâhî müjde, zorluklara göğüs germe, sabretme ve tahammül gösterme açısından mü’min gönülleri teselli, gayret, aşk ve muhabbetle doldurur. Nitekim bu âyetlerin indiği zamanda Allah Resûlü (s.a.s.) ve beraberindeki bir avuç sahabî, müşriklerin bin bir türlü eziyet, işkence ve baskıları altında ıstırap çekiyorlardı. Bu hal hem Efendimiz (s.a.s.)’i hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah bu müjde ile onlara, şimdi pek çok sıkıntılarla ve zorluklarla karşılaşsalar da sonunda İslâm davasının başarıya ulaşacağını, bu zorlukların ardından kolaylıkların geleceğini müjdelemektedir.
Bu sûre nâzil olunca Resûlullah (s.a.s.), her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylığın da bulunacağının iki kez zikredilmesinden hareketle, mü’minlere: “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştur. (Muvatta, Cihad 6)
Efendimiz (s.a.s.)’in bu müjdesini şâir şu beyitleriyle ne güzel terennüm eder:
“Zorlukların ve sıkıntıların içinde boğulduğun zaman İnşirâh sûresi üzerinde derin derin tefekkür et. Çünkü orada «bir zorlukla beraber iki kolaylığın olduğu” müjdelenmektedir. Bunu düşünüp anladığın zaman ferahlarsın.”
Bu mânevî ve ruhî gerçekleri dikkate alıp:
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık bulunduğu iki kez tekitle vurgulanır. Bu ilâhî müjde, zorluklara göğüs germe, sabretme ve tahammül gösterme açısından mü’min gönülleri teselli, gayret, aşk ve muhabbetle doldurur. Nitekim bu âyetlerin indiği zamanda Allah Resûlü (s.a.s.) ve beraberindeki bir avuç sahabî, müşriklerin bin bir türlü eziyet, işkence ve baskıları altında ıstırap çekiyorlardı. Bu hal hem Efendimiz (s.a.s.)’i hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah bu müjde ile onlara, şimdi pek çok sıkıntılarla ve zorluklarla karşılaşsalar da sonunda İslâm davasının başarıya ulaşacağını, bu zorlukların ardından kolaylıkların geleceğini müjdelemektedir.
Bu sûre nâzil olunca Resûlullah (s.a.s.), her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylığın da bulunacağının iki kez zikredilmesinden hareketle, mü’minlere: “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştur. (Muvatta, Cihad 6)
Efendimiz (s.a.s.)’in bu müjdesini şâir şu beyitleriyle ne güzel terennüm eder:
“Zorlukların ve sıkıntıların içinde boğulduğun zaman İnşirâh sûresi üzerinde derin derin tefekkür et. Çünkü orada «bir zorlukla beraber iki kolaylığın olduğu” müjdelenmektedir. Bunu düşünüp anladığın zaman ferahlarsın.”
Bu mânevî ve ruhî gerçekleri dikkate alıp:
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul.
İnsan ömrü o kadar kısa ve âhiret hayatı için o kadar mühimdir ki, onun bir saniyesini bile boşa geçirmek akıl kârı değildir. Zira bir insanın hiçbir şey yapmadan boşu boşuna oturması yahut gerek dünyevî olsun gerek uhrevî olsun hayrına olmayan lüzumsuz bir işle meşgul olması, onun düşüncesinin bozukluğuna, aklının kıtlığına ve derin bir gaflet içinde bulunduğuna işarettir. Nitekim âyet-i kerîmede, “Kurtuluşa erecek o mü’minler, her türlü boş söz ve faydasız işlerden yüz çevirirler” (Mü’minûn 23/3) buyrulur. Bu sebeple hayatın her ânını, her dakika ve saatini Allah Teâlâ’nın râzı olacağı ibâdet, taat, hizmet, cihad ve tebliğle doldurmak gerekir. Mesela farz bittiyse nâfileye, namaz bittiyse duaya, dua bittiyse Kur’an kıraatine, o bittiyse zikre ve tefekküre geçmek; o bittiyse fayda verecek bir başka mühim işe, o bitince de bir başka mühim işe sarılmak lazımdır. Böylece ibâdetin ve hayırlı işlerin zorluk
[24.11.2022 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: Kubbetü's Sahra
Kudüs haremindeki kutsal kaya üzerinde yer alan Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân'ın yaptırdığı, ortası kubbeli sekizgen yapı.
İslâm mimarisinin bilinen İlk kubbeli eserlerindendir ve Kudüs'ün fethinden sonra Hz. Ömer tarafından yaptırılan mescidin yerine inşa edildiği için daha çok Batılılar tarafından Ömer Camii olarak da tanınır. Binanın üzerinde bulunduğu kutsal kaya (sahre, hacerü'l-muallak) rivayete göre Hz. Musa'nın kıblesidir (Taberî, XXVI, 183) ve Resûl-i Ekrem'in kıble değişikliğiyle ilgili âyetler gelinceye kadar namaz kılarken yöneldiği Kudüs'ten maksadın da o olduğu söylenir.(Taberi, II, 4)
Yahudi geleneğinde sahrenin Süleyman Mâbedi'nin Kudsü'l-akdes bölümünün temelini teşkil ettiği, dünyanın ortasında bulunduğu, Nuh'un gemisinin tufandan sonra onun üstüne oturduğu ve üzerinde Hz. İbrahim'in kurban kestiği, Hz. Davud'un tövbe ettiği gibi değişik inanışlar vardır. Kitâb-ı Mukaddes yorumlarında ise sahrenin Süleyman Mâbedi'nin tamamının veya yalnız kurban sunulan mezbahının temelini oluşturduğu kabul edilir.
Bazı İslâm kaynaklarında sahre Beytül-makdis olarak tarif edilir. Hz. Ömer, barış yoluyla Kudüs'ü ele geçirince Kâ'b el-Ahbâr'ın delaletiyle Yahudiler tarafından çöplük haline getirilen sahrenin yerini bulup temizletmiş, bizzat kendisi de eteğinde toprak taşıyarak bu çalışmaya katılmıştır.(İbn Kesîr, VII, 57)
Kubbetü's-Sahre, tarihi boyunca bölgeye hâkim olan hemen her hükümdardan büyük ilgi ve saygı görmüş, özenle tamir ettirilmiştir. Bilhassa Eyyûbî sultanları kendi elleriyle sahrenin tozunu alır, mescidi süpürür ve gül suyu ile yıkarlardı.
Bunlardan el-Melikü'1-Azîz Osman sahrenin etrafına ahşap bir korkuluk yaptırdı. Memlükler'den I. Baybars 1270'te yıkılan kısımları tamir ettirdi ve dış duvar mozaiklerini yeniledi. 1318'de Muhammed b. Kalavun kubbenin içini altın yaldız ve mozaiklerle yeniden dekore ettirip dışını da kurşunla kaplattı.
Berkuk, güney kapıdan girince göze çarpan mahfeli yaptırdı; el-Melikü'z-Zâhir Çakmak yıldırım düşmesi sonucu yanan kubbesini onarttı. Kayıtbay ise kapılarını üzerlerine kabartma motifler işlenmiş bakır levhalarla kaplattı.
Osmanlılar zamanında Kanunî Sultan Süleyman tarafından çok köklü biçimde tamir ettirilmiş ve harap olan dış mozaik kaplama çinilerle değiştirilerek pencerelere alçı revzenler yerleştirilmiştir. İmar faaliyeti III. Murad. I. Abdülhamid, II. Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Ab-dülaziz ve II. Abdülhamid tarafından da devam ettirilmiş, özellikle II. Abdülhamid büyük masraflarla zemine değerli İran halıları döşetmiş, ortaya görkemli bir kristal avize astırmış ve eskiyen çinileri yeniletmiştir.
1948 Eylül ve Ekim aylarında atılan bombalardan kuzeybatı pencereleri zarar gören Kubbetü's-Sahre, bugün de zaman zaman Filistinliler'le İsrail askerlerinin çatışmaları sırasında tehlikeli durumlara düşmektedir.
[24.11.2022 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Namazgâh, Farsça kökenli “nemaz” kelimesi ile “yer” anlamındaki “gâh” edatının birleşiminden meydana gelmektedir. “Namaz kılınan yer” ya da kısaca “namazlık” demektir. “Namazgâh taşı” ise, hem kıbleyi gösteren hem de açık arazide “sütre” görevi gören ve görünüm itibariyle genellikle mezar taşına benzeyen ve üzerlerinde çoğunlukla: “Küllema dehale aleyha zekeriyye’l-mihrab” ayeti, bazen sadece: “elMihrab” kelimesi, bazen de: “Sâhibü’l-hayrât ruhu içün fatiha” benzeri ibareler bulunan, bu sebeplede halkın çoğunluğu tarafından mezar taşı sanılan kitabelerdir. Halk arasında “set”, “seki”, edebiyatta ise “suffe”, “musalla” ve “makam” kelimeleri ile de ifade edilen namazgâhlar, şehir dışında, kırda bir mihrap konulmak suretiyle müminlerin namazlarını eda etmeleri için vakfedilmiş hayrat yerleridir. Bazı namazgâhların üzerleri açık, bazılarının kapalı olurdu. Hutbe için minberi olan namazgâhlar da vardı. Bazıları yontma veya kesme taştan duvar örülerek kurulur, bazıları işlemeli, oymalı, kenarları ağaç parmaklıklı olurdu. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bu tür namazgâhlar vardır. (Diyanet Aylık Dergi Mart2007) - NAMAZGÂH
[24.11.2022 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.
(Âl-i İmrân, 3/104)
Bir Hadis:
Yalnızca şu iki kişiye gıpta edilir: Allah'ın kendisine mal verdiği ve onu hak yolunda harcayan kimse ve Allah'ın kendisine (ilim ve) hikmet verdiği ve ona göre karar verip, onu başkalarına da öğreten kimsedir.
(Buhârî, 'Zekât', 5)
Bir Dua:
Allah'ım! Bizi (İslam'daki) aydınlığa yönelterek (inkârdaki) karanlıklardan kurtar.
(Ebû Dâvud, 'Salât', 177, 178)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[24.11.2022 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Öğretmenler Günü. Selçuklu Devleti’nin 2. Hükümdarı Sultan Alparslan’ın Vefatı. (1072) Greenwich saati ile 12.30’da Ru’yet olacak, hilal ilk defa Avustralya Kıtası’nda görülecek.
“Kim bir hayra vesile olursa, o hayrı işleyenin sevabı kadar sevap alır. (Müslim, İmâre, 133)”
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
SORU-CEVAP
Kul hakkı yemenin hükmü nedir? Kul hakkı nasıl ödenir?
Hz. Peygamber, üzerinde kul hakkı bulunan kişilerin, hak sahibi olan mazlumlardan helallik almalarını öğütlemiştir. (Buhârî, Mezâlim, 10)
Allah’ın huzuruna kul hakkı ile çıkmanın çok ağır vebali vardır. Çünkü böyle bir günahın Allah tarafından bağışlanması, hak sahibinin affetmesi şartına bağlanmıştır. Hak sahibi hakkını almadıkça veya hakkından vazgeçmedikçe, Allah kul hakkı yiyenin bu günahını affetmemektedir. Buna göre gasp, hırsızlık vb. yollarla elde edilen haram para veya mal, sahibi biliniyorsa kendisine yahut mirasçılarına, bilinmiyorsa fakirlere veya hayır kurumlarına onun namına sadaka olarak verilmeli, Allah’tan af ve mağfiret dilenmelidir.
Gıybet, iftira gibi hak ihlallerinde en doğrusu, hak sahibine durumu anlatıp helalleşmekse de her zaman bu şartı yerine getirmek mümkün olmadığından ya da insanlar bundan çekindiklerinden, kendi adına tövbe edip hak sahibi namına da istiğfar, dua etmek ya da hayır yaparak sevabını ona bağışlamak, bu tür hak ihlallerine keffaret olur.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[26.11.2022 00:24] Ömer Tarık Yılmaz: NAMAZI TERK VE GECİKTİRMENİN CEZÂSI
Allâhü Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sonra arkalarından öyle kötü bir nesil geldi ki, namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular. İşte bunlar da azgınlıklarının cezâsına uğrayacaklardır.” (Meryem s. 59) Allâhü Teâlâ başka bir âyetinde şöyle buyurur: “O namaz kılanların vay haline ki, onlar namazlarından gafildirler.” (Maûn s. 4-5) Yâni namaza aldırış etmeyen, tembel davrananların vay hallerine!
Sa’d b. ebi Vakkas (r.a.) Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Onlar namazlarından gafildirler” âyetinin tefsirini sorduğumda: “Namaz vaktini geciktirmektir” cevâbını verdi demiştir. Yâni, simaları namaz kıldıklarını gösterir, fakat tembellik edip namazlarını geciktirdiklerinden dolayı azâbın en çetini “veyl” ile cezalandırılmışlardır.
Kıyâmet günü kulun amelinden muhasebeye tutulacağı ilk şey namazdır. Eğer namazı eksiksiz ise felâha ve kurtuluşa erer, noksan ise hakikaten hüsrana ve zarara uğramıştır. İmâm Ahmed (r.a.), Muaz b. Cebel (r.a.)’den Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “Herhangi bir kimse farz bir namazı kasten terk ederse Allâh (c.c.)’un himâyesi ondan uzak olur.”
Beyhakî (r.âleyh), Hz. Ömer (r.a.)’a vardırdığı bir isnadında müşarünileyhin şöyle dediğini rivâyet etmiştir: Bir adam Resûl-i Ekrem (s.a.v.)’e gelerek: “Yâ Resûlullâh! İslâm’da Allâh (c.c.)’un en çok sevdiği ibâdetler hangileridir?” diye sordu. Nebiyyi Muhterem (s.a.v.) Efendimiz: “Vaktinde kılınan namaz. Kim namazı terkederse onun dini yoktur. Dinin sütunu (ana direği) namazdır.”
Hz. Alî (k.v.), namazını kılmayan kadının durumu sorulduğunda o: “Erkek olsun kadın olsun kim namaz kılmazsa kâfirdir” diye mutlak cevâp verdi. İbn Mes’ud (r.a.): “Her kim namazını kılmazsa onun dini yoktur.” buyurmuştur. İbn Abbas (r.a.): “Kim bir vakit namazı kasden terkederse, Allâh (c.c.) kendisine gazap etmiş olduğu halde Allâh (c.c.)’un huzûruna varır.” buyurur.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî, İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.14-16)
[26.11.2022 00:26] Ömer Tarık Yılmaz: الْيَوْمَ حَدِيثَ كَذِبٍ تَرضي بِهِ عَنِّي لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ يُسْخِطَكَ عَلَيَّ, وإن حَدَّثْتُكَ حَدِيثَ صِدْقٍ تَجِدُ عَلَيَّ فِيهِ إني لأرجو فِيهِ عُقْبَ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ, وَاللَّهِ مَا كان لِي مِنْ عُذْرٍ, وَاللَّهِ مَا كُنْتُ قَطُّ أَقْوَى وَلاَ أَيْسَرَ مِنِّي حِينَ تَخَلَّفْتُ عَنْكَ . قال : فَقال رَسُولُ اللَّهِ
: أَمَّا هَذَا فَقَدْ صَدَق,َ فَقُمْ حَتَّى يَقْضِيَ اللَّهُ فِيك,َ وَسَارَ رِجَالٌ مِنْ بَنِي سَلَمَةَ فَاتَّبَعُونِي, فَقالوا لِي : وَاللَّهِ مَا عَلِمْنَاكَ أَذْنَبْتَ ذَنْبًا قَبْلَ هَذَا, لَقَدْ عَجَزْتَ فِي أن لاَ تَكُونَ اعْتَذَرْتَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ
بِمَا اعْتَذَرَ إليهِ الْمَُخَلِّفُونَ فَقَدْ كان كَافِيَكَ ذَنْبَكَ اسْتِغْفَارُ رَسُولِ اللَّهِ
لَكَ. قال : فَوَ اللَّهِ مَا زَالُوا يُؤَنِّبُونَنِي حَتَّى أَرَدْت ُأن أَرْجِعَ إِلَي رَسوُلِ اللهِ
فَأُكَذِّبَ نَفْسِي, ثُمَّ قُلْتُ لَهُمْ : هَلْ لَقِيَ هَذَا مَعِي مِنْ أَحَدٍ؟ قالوا : نَعَمْ لَقِيَهُ مَعَكَ رَجُلان قالاَ مِثْلَ مَا قُلْتَ, فَقِيلَ لَهُمَا مِثْلَ مَا قِيلَ لَك,َ قال َقُلْتُ : مَنْ هُمَا؟ قالوا : مُرَارَةُ بْنُ الرَّبِيعِ الْعَمْرِيُّ, وَهِلاَلُ بْنُ أُمَيَّةَ الْوَاقِفِيُّ فَذَكَرُوا لِي رَجُلَيْنِ قال : صَالِحَيْنِ قَدْ شَهِدَا بَدْرًا فِيهِمَا أُسْوَة,ٌ قال : فَمَضَيْتُ حِينَ ذَكَرُوهُمَا لِي, وَنَهَى رَسُولُ اللَّهِ
عَنْ كَلاَمِنَا أيها الثَّلاَثَةُ مِنْ بَيْنِ مَنْ تَخَلَّفَ عَنْهُ, قال : فَاجْتَنَبَنَا النَّاسُ - أَوْ قال : تَغَيَّرُوا لَنَا -حَتَّى تَنَكَّرَتْ لِي فِي نَفْسِي الأرض فَمَا هِيَ بالأرض, الَّتِي أَعْرِفُ, فَلَبِثْنَا عَلَى ذَلِكَ خَمْسِينَ لَيْلَةً. فَأَمَّا صَاحبايَ فَاسْتَكانا وَقَعَدَا فِي بُيُوتِهِمَا يَبْكِيَان, وَأَمَّا أنا فَكُنْتُ أَشَبَّ الْقَوْمِ وَأَجْلَدَهُمْ, فَكُنْتُ أَخْرُجُ فَأَشْهَدُ الصَّلاَةَ مَعَ الْمُسْلِمِينَ, وَأَطُوفُ فِي ألاسواق وَلاَ يُكَلِّمُنِي أَحَدٌ, وَآتِي رَسُولَ اللَّهِ
فَأسلم عَلَيْهِ, وَهُوَ فِي مَجْلِسِهِ بَعْدَ الصَّلاَةِ, فَأَقُولُ فِي نَفْسِي : هَلْ حَرَّكَ شَفَتَيْهِ بِرَدِّ السَّلاَمِ أَمْ لاَ؟ ثُمَّ أُصَلِّي قَرِيبًا مِنْهُ فَأُسَارِقُهُ النَّظَر,َ فَإذا أَقْبَلْتُ عَلَى صَلاَتِي نَظَرَ, إِلَيَّ وَإذا الْتَفَتُّ نَحْوَهُ أَعْرَضَ عَنِّي, حَتَّى إذا طَالَ ذَلِكَ عَلَيَّ مِنْ جَفْوَةِ الْمُسْلِمِينَ مَشَيْتُ حَتَّى تَسَوَّرْتُ جِدَارَ حَائِطِ أبي قَتَادَةَ وَهُوَ اِبْنُ عَمِّي وَأحب النَّاسِ إِلَيَّ, فَسَلَّمْتُ عَلَيْهِ فَوَ اللَّهِ مَا رَدَّ عَلَيَّ السَّلاَم,َ فَقُلْتُ لَهُ : يَا أَبَا قَتَادَةَ إنشُدُكَ بِاللَّهِ هَلْ تَعْلَمُنِي أحب اللَّهَ وَرَسُولَهُ
؟ فَسَكَتَ فَعُدْتُ فَنَاشَدْتُهُ فَسَكَتَ, فَعُدْتُ فَنَاشَدْتُهُ فَقال : اَللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ . فَفَاضَتْ عَيْنَايَ, وَتَوَلَّيْتُ حَتَّى تَسَوَّرْتُ الْجِدَارَ. قال : فَبَيْنَا أنا أَمْشِي فِي سُوقِ الْمَدِينَةَ إذا نَبَطِيٌّ مِنْ نَبَطِ أَهْلِ الشَّامِ مِمَّنْ قَدِمَ بِالطَّعَامِ يَبِيعُهُ بِالْمَدِينَةِ يَقُولُ : مَنْ يَدُلُّ عَلَى كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ ؟ فَطَفِقَ النَّاسُ يُشِيرُونَ لَهُ إِلَيَّ حَتَّى إذا جَاءَ نِي فَدَفَعَ إِلَيَّ كِتَابًا مِنْ مَلِكِ غَسَّان, وَكُنْتُ كاَتِباً. فَقَرَأْتُهُ فَإذا فِيهِ : أَمَّا بَعْدُ فَإنهُ قَدْ بَلَغَناَأن صَاحبكَ قَدْ جَفَاكَ, وَلَمْ يَجْعَلْكَ اللَّهُ بِدَارِ هَوَان وَلاَ مَضْيَعَة,ٍ فَالْحَقْ بِنَا نُوَاسِكَ فَقُلْتُ حِينَ قَرَأْتُهَا : وَهَذِهِ أَيْضًا مِنَ الْبَلاَءِ فَتَيَمَّمْتُ بِهَا التَّنُّورَ فَسَجَرْتُها,َ حَتَّى إذا مَضَتْ
[26.11.2022 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET.............. HARAM İŞLEYEREK FARZ YAPILMAZ
Bir haramdan sakınmanın sevâbı, bir farzı yapmanın sevâbından kat kat çoktur. Haramdan sakınmak, farzı yapmaktan önce gelir. Zararlardan kaçmak, iyi, faydalı şeyleri yapmaktan daha önce gelir. Mekruhtan sakınmak, sünnet işlemekten önce gelir. Günahtan kaçmak ibâdet yapmaktan önce gelir.
Birkaç hadîs-i şerîf meâli şöyledir:
“Küçük bir günahtan kaçınmak, bütün cin ve insanların ibâdetleri toplamından daha iyidir.”
“Az bir haramdan kaçmak, 80 bin nafile hac sevâbından efdaldir.”
“Haramdan sakınan kimse ile oturmak ibâdettir.”
“Âhırette, helâl kazancın hesabı, haram kazancın da azabı vardır.”
“Duânızın kabul olması için helâl lokma yiyin! Çok kimsenin yediği ve giydiği haramdır. Sonra ellerini kaldırıp duâ ederler. Böyle duâ nasıl kabul olunur?”
Haram işleyerek farz yapılmaz. Farzla haram bir araya gelince, yâni farzı işlerken haram işlemek mecburiyeti olunca, haram işlememek için farz, duruma göre terk veya tehir edilir. Üstünde çok necaset bulunan kimse, avret yerini açmadan veya başka bir sebeple temizlemesi mümkün değilse, başka elbisesi de yoksa o hâliyle kılar, çıplak kılmaz. Temiz elbise bulduktan sonra da artık o namazı iâde etmez. Hatta temizleme imkânı olsa; ama yanında yabancılar varsa, temizlemeden namazını kılar. Çünkü başkalarının yanında avret yerini açmak yasak, necaseti temizlemek ise emirdir. Emir ile yasak bir araya gelince, yasaktan kaçılır. Yâni avret yeri açılmaz.
Bir emri yapmak, bir haramı işlemeye sebep olursa, haram işlememek için, o emir terk veya tehir edilir. Haramların terkinde sadece tasdik yâni bunlar haramdır diye inanmak ve kaçınmak vardır, amel yoktur. Farzlarda ise, tasdikle beraber ameli de yapmak vardır. Amel terk edildiği için günâhı daha fazladır. İçki içen sadece bir haram işlemiş olur. Namaz kılmayan ise, çok ameli terk etmiştir. Zarardan kaçınmak, fayda vermekten önce gelir. Yâni bir yanlış yapmamak, bin iyilik yapmaktan önemlidir.
TÜRKİYE GAZETESİ 07.08.2020
25.11.2022 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[26.11.2022 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler : Hediyeleşmek sünnettir.
Herkesin imkânı nisbetinde Allah yolunda infakta bulunması, Kur’an ve sünnette sıkça tavsiye edilmiş olan büyük sevaplardandır.
Müslüman bir kimsenin, dünyalık işler, mal, mülk ve zenginlik gibi konularda kendisinden aşağı derecede olanlara, din işlerinde ve manevî faziletler konusunda daha üstün olanlara bakması sünnete uygundur.
Köleye, hizmetçiye, çırağa kendi yediğinden yedirmek, giydiğinden giydirmek, onlara iyi muamelede bulunmak, yapabilecekleri işleri teklif etmek, gönüllerini hoş tutmak ve insanca muamele etmek gerekir.
Müslümanlar iyiliğe en güzel şekilde teşekkür etme sünnetini daima canlı tutmalı ve birbirlerine “cezâkellâhü hayran: Allah seni hayırla mükâfatlandırsın!” diye dua etmelidir.
Yeni doğan bir çocuğa tatlı bir şey çiğneyerek yalatmak sünnettir.
Faziletli yerleri ziyâret etmek sünnettir.
Kubâ mescidini cumartesi günleri ziyaret edip orada iki rek’at namaz kılmak sünnettir.
Sevdiği insana “Ben seni seviyorum” diye sevgisini bildirmek sünnettir.
[26.11.2022 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Şükründeki incelik
Abdurrahmân bin Avf (r.a.) Peygamber Efendimiz’in Allah’ın ikram ve ihsanlarına karşı şükründeki inceliğini gösteren diğer bir hâdiseyi şöyle anlatıyor:
“Bir defâsında Resûlullah mescidden çıkmıştı. Ben de onu hissettirmeden tâkip ettim. Bir hurma bahçesine girdi. Kıbleye karşı durarak secdeye vardı. Secdesini o kadar uzattı ki vefât etti sandım. Hemen yanına vardım, eğilip yüzüne bakmaya başladım. Başını kaldırdı ve:
«– Ne oldu ey Abdurrahmân?» diye sordu.
– Yâ Resûlallâh! Secdeyi o kadar uzattınız ki vefât ettiniz diye korktum ve hemen yanınıza geldim, dedim. Resûl-i Ekrem Efendimiz:
«– Bahçeye girdiğimde Cebrâil ile karşılaştım. Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu müjdeledi; “Kim sana selâm verirse ben de ona selâmet veririm. Kim sana salavât getirirse, ben de ona salât ederim. (Bunun için Rabbime şükür secdesi yaptım)» buyurdu.” (Hâkim, I, 344)
[26.11.2022 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: El-İnşirah Suresi 5-8. Ayetleri
5. Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır
Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık bulunduğu iki kez tekitle vurgulanır. Bu ilâhî müjde, zorluklara göğüs germe, sabretme ve tahammül gösterme açısından mü’min gönülleri teselli, gayret, aşk ve muhabbetle doldurur. Nitekim bu âyetlerin indiği zamanda Allah Resûlü (s.a.s.) ve beraberindeki bir avuç sahabî, müşriklerin bin bir türlü eziyet, işkence ve baskıları altında ıstırap çekiyorlardı. Bu hal hem Efendimiz (s.a.s.)’i hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah bu müjde ile onlara, şimdi pek çok sıkıntılarla ve zorluklarla karşılaşsalar da sonunda İslâm davasının başarıya ulaşacağını, bu zorlukların ardından kolaylıkların geleceğini müjdelemektedir.
Bu sûre nâzil olunca Resûlullah (s.a.s.), her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylığın da bulunacağının iki kez zikredilmesinden hareketle, mü’minlere: “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştur. (Muvatta, Cihad 6)
Efendimiz (s.a.s.)’in bu müjdesini şâir şu beyitleriyle ne güzel terennüm eder:
“Zorlukların ve sıkıntıların içinde boğulduğun zaman İnşirâh sûresi üzerinde derin derin tefekkür et. Çünkü orada «bir zorlukla beraber iki kolaylığın olduğu” müjdelenmektedir. Bunu düşünüp anladığın zaman ferahlarsın.”
Bu mânevî ve ruhî gerçekleri dikkate alıp:
6. Gerçekten, zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır.
Her zorlukla beraber elbette bir kolaylık bulunduğu iki kez tekitle vurgulanır. Bu ilâhî müjde, zorluklara göğüs germe, sabretme ve tahammül gösterme açısından mü’min gönülleri teselli, gayret, aşk ve muhabbetle doldurur. Nitekim bu âyetlerin indiği zamanda Allah Resûlü (s.a.s.) ve beraberindeki bir avuç sahabî, müşriklerin bin bir türlü eziyet, işkence ve baskıları altında ıstırap çekiyorlardı. Bu hal hem Efendimiz (s.a.s.)’i hem de müminleri üzüyordu. Yüce Allah bu müjde ile onlara, şimdi pek çok sıkıntılarla ve zorluklarla karşılaşsalar da sonunda İslâm davasının başarıya ulaşacağını, bu zorlukların ardından kolaylıkların geleceğini müjdelemektedir.
Bu sûre nâzil olunca Resûlullah (s.a.s.), her zorluğun yanında mutlaka bir kolaylığın da bulunacağının iki kez zikredilmesinden hareketle, mü’minlere: “Müjdeler olsun! Size kolaylık geldi; artık bir zorluk iki kolaylığa asla galip gelemez!” buyurmuştur. (Muvatta, Cihad 6)
Efendimiz (s.a.s.)’in bu müjdesini şâir şu beyitleriyle ne güzel terennüm eder:
“Zorlukların ve sıkıntıların içinde boğulduğun zaman İnşirâh sûresi üzerinde derin derin tefekkür et. Çünkü orada «bir zorlukla beraber iki kolaylığın olduğu” müjdelenmektedir. Bunu düşünüp anladığın zaman ferahlarsın.”
Bu mânevî ve ruhî gerçekleri dikkate alıp:
7. Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul.
İnsan ömrü o kadar kısa ve âhiret hayatı için o kadar mühimdir ki, onun bir saniyesini bile boşa geçirmek akıl kârı değildir. Zira bir insanın hiçbir şey yapmadan boşu boşuna oturması yahut gerek dünyevî olsun gerek uhrevî olsun hayrına olmayan lüzumsuz bir işle meşgul olması, onun düşüncesinin bozukluğuna, aklının kıtlığına ve derin bir gaflet içinde bulunduğuna işarettir. Nitekim âyet-i kerîmede, “Kurtuluşa erecek o mü’minler, her türlü boş söz ve faydasız işlerden yüz çevirirler” (Mü’minûn 23/3) buyrulur. Bu sebeple hayatın her ânını, her dakika ve saatini Allah Teâlâ’nın râzı olacağı ibâdet, taat, hizmet, cihad ve tebliğle doldurmak gerekir. Mesela farz bittiyse nâfileye, namaz bittiyse duaya, dua bittiyse Kur’an kıraatine, o bittiyse zikre ve tefekküre geçmek; o bittiyse fayda verecek bir başka mühim işe, o bitince de bir başka mühim işe sarılmak lazımdır. Böylece ibâdetin ve hayırlı işlerin zorluk
[26.11.2022 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: Kubbetü's Sahra
Kudüs haremindeki kutsal kaya üzerinde yer alan Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân'ın yaptırdığı, ortası kubbeli sekizgen yapı.
İslâm mimarisinin bilinen İlk kubbeli eserlerindendir ve Kudüs'ün fethinden sonra Hz. Ömer tarafından yaptırılan mescidin yerine inşa edildiği için daha çok Batılılar tarafından Ömer Camii olarak da tanınır. Binanın üzerinde bulunduğu kutsal kaya (sahre, hacerü'l-muallak) rivayete göre Hz. Musa'nın kıblesidir (Taberî, XXVI, 183) ve Resûl-i Ekrem'in kıble değişikliğiyle ilgili âyetler gelinceye kadar namaz kılarken yöneldiği Kudüs'ten maksadın da o olduğu söylenir.(Taberi, II, 4)
Yahudi geleneğinde sahrenin Süleyman Mâbedi'nin Kudsü'l-akdes bölümünün temelini teşkil ettiği, dünyanın ortasında bulunduğu, Nuh'un gemisinin tufandan sonra onun üstüne oturduğu ve üzerinde Hz. İbrahim'in kurban kestiği, Hz. Davud'un tövbe ettiği gibi değişik inanışlar vardır. Kitâb-ı Mukaddes yorumlarında ise sahrenin Süleyman Mâbedi'nin tamamının veya yalnız kurban sunulan mezbahının temelini oluşturduğu kabul edilir.
Bazı İslâm kaynaklarında sahre Beytül-makdis olarak tarif edilir. Hz. Ömer, barış yoluyla Kudüs'ü ele geçirince Kâ'b el-Ahbâr'ın delaletiyle Yahudiler tarafından çöplük haline getirilen sahrenin yerini bulup temizletmiş, bizzat kendisi de eteğinde toprak taşıyarak bu çalışmaya katılmıştır.(İbn Kesîr, VII, 57)
Kubbetü's-Sahre, tarihi boyunca bölgeye hâkim olan hemen her hükümdardan büyük ilgi ve saygı görmüş, özenle tamir ettirilmiştir. Bilhassa Eyyûbî sultanları kendi elleriyle sahrenin tozunu alır, mescidi süpürür ve gül suyu ile yıkarlardı.
Bunlardan el-Melikü'1-Azîz Osman sahrenin etrafına ahşap bir korkuluk yaptırdı. Memlükler'den I. Baybars 1270'te yıkılan kısımları tamir ettirdi ve dış duvar mozaiklerini yeniledi. 1318'de Muhammed b. Kalavun kubbenin içini altın yaldız ve mozaiklerle yeniden dekore ettirip dışını da kurşunla kaplattı.
Berkuk, güney kapıdan girince göze çarpan mahfeli yaptırdı; el-Melikü'z-Zâhir Çakmak yıldırım düşmesi sonucu yanan kubbesini onarttı. Kayıtbay ise kapılarını üzerlerine kabartma motifler işlenmiş bakır levhalarla kaplattı.
Osmanlılar zamanında Kanunî Sultan Süleyman tarafından çok köklü biçimde tamir ettirilmiş ve harap olan dış mozaik kaplama çinilerle değiştirilerek pencerelere alçı revzenler yerleştirilmiştir. İmar faaliyeti III. Murad. I. Abdülhamid, II. Mahmud, Sultan Abdülmecid, Sultan Ab-dülaziz ve II. Abdülhamid tarafından da devam ettirilmiş, özellikle II. Abdülhamid büyük masraflarla zemine değerli İran halıları döşetmiş, ortaya görkemli bir kristal avize astırmış ve eskiyen çinileri yeniletmiştir.
1948 Eylül ve Ekim aylarında atılan bombalardan kuzeybatı pencereleri zarar gören Kubbetü's-Sahre, bugün de zaman zaman Filistinliler'le İsrail askerlerinin çatışmaları sırasında tehlikeli durumlara düşmektedir.
[26.11.2022 00:29] Ömer Tarık Yılmaz: Özü ve sözü bir olmak anlamında doğruluk, insanın niyetinin söz ve eylemleriyle uyum içinde olmasını ifade etmektedir. Bu özellikleri bünyesinde barındıran Müslüman dünyada ve ahirette razı olunan bir kul hâline gelecek ve ebedî mutluluğu yakalayacaktır. Bununla birlikte, nasıl yalan bütün kötülüklerin temeliyse, doğruluk ve dürüstlük de insan vicdanını huzura kavuşturan, ruh dünyasını aydınlatan ve geliştiren her türlü iyilik ve güzelliklerin temelidir. Doğruluk temelini esas alan bir kişi bu temel üzerinde durduğu müddetçe razı olunan bir mü’min olacak ve mükâfat olarak cennete girecektir. Nitekim Resûlullah (s.a.s.) da doğruluğun iyi bir kul olmaya, iyi kulluğun da kişiyi cennete götüreceğinden hareketle mü’minleri şu sözlerle doğruluğa teşvik etmiştir: “Doğruluktan ayrılmayın. Çünkü doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah katında ‘yalancı/kezzab’ olarak tescillenir.” (Müslim, Birr, 105). - DOĞRULUK İYİLİĞE, İYİLİK DE CENNETE GÖTÜRÜR
[26.11.2022 20:11] Ömer Tarık Yılmaz: AMELLERDE ÖNCELİK SIRASI GÖZETMEK
Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de şudur: Biz gönül huzuru ve rahatlığı içinde, Şeriatın çok üstün saydığı âmelleri, daha az fazîletli kabul ettiği âmellerden önce yapacağız. Çünkü en çok ecir ve sevâb kazanma yolu, Şeriatı getirenin yolunda ve izinde yürümektir. Meselâ nafile namaza hiçbir şeyi tercih etmemelisin. Meğer ki Şeriatı getirenin öncelik verdiği bir iş olsun. Zamanımızda birçok insanlar bu ahde uymamakta ve bunu bozmaktadırlar. Cemaati çok olan bir mescidde bir ilim talebesini oturur görmüştüm. İçerdeki kalabalığın çoğunluğu ikindi namazına kalktıkları halde o kişi namaza kalkmayıp mantık kitabını okumaya başladı. İşte bu kişinin davranışı, kalbinin bütünü ile körleştiğinden ileri gelmektedir. Şeriatın getiricisi Efendimiz (s.a.v.) her ibâdete bir vakit belirtmiştir ki, bu süre içinde o ibâdet öncelikle yapılsın. Daha fazîletli ibâdetlere öncelik tanınsın. Meselâ, ikindi namazının sünnetinin yerine farz namazlar daha üstündür diye ikindinin farzını iki defa kılamayız.
Şu cihet unutulmamalı ki, şeriatı bizlere getiren Zat, vaaz etmiş olduğu bu Şeriatı rastgele bir zihniyetle veya bilmeyerek bir zühûl eseri olarak getirmemiştir. Zira koymuş olduğu mevzuattan, daha fazîletli fiillerin olduğunu bildiği halde, daha fazîletli olanın yapılmasından önce, o vakitler için lüzumlu olan şeyin yapılmasını istiyordu. Tıpkı, efdâl ibâdetlerin muayyen (belli) vakitlerinde yapılmalarının arzu edildiği gibi.
Ey kardeşim! Sana sünnet olarak, gösterilen namazları vaktinde ve fazlaca kıl. İlimle uğraşmayı bu vakitlerden sonraya al. Eğer benden bir öğüt dinlemek istiyorsan, boş lâkırdılarla geçirmek istediğin her meclisi ilim meclisine çevir; artık mânâsız konuşmaları bırak. Zira imânlı bir kul hayır işlemekten hiçbir vakit usanmaz ve doymaz.
(İmâm Şaranî, Büyük Ahidler, s.97-99)
G-H1BEN5KZ8N