Menü tarıkhaber
SEMA ÖNER

SEMA ÖNER

Tarih: 31.05.2023 11:39

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[4/1 17:46] Annem: Bir Ayet:
O, Allah'ın elçisi Muhammed'dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah'ın lütuf ve rızâsına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün…
(Fetih, 48/29)
 
Bir Hadis:
Ey insanlar! Allah'a karşı gelmekten sakının ve dünyevi isteklerinizde mutedil davranın çünkü hiç kimse kendisi için takdir edilen rızkı eline geç bile ulaşsa, onu yemeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah'a karşı gelmekten sakının ve dünyevi isteklerinizde mut
(İbn Mâce, 'Ticârât', 2)
 
Bir Dua:
Rabbimiz! Şüphesiz Sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah'a gizli kalmaz.
(İbrahim, 14/38)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[4/1 17:46] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Allah’ım! (Günah işleyerek) Kendime çok zulmettim. Günahları Senden başka bağışlayacak kimse yoktur. Lütfedip beni bağışla. Bana merhamet et. (Buhârî, Deavât, 17)
O, Allah’ın elçisi Muhammed’dir. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler. Onları, Allah’ın lütuf ve rızâsına talip olarak hep rükûda ve secdede görürsün… (Fetih, 48/29)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Kalpler Ancak Allah’ı Anmakla Huzur Bulur
Yaşamın getirdiği stresle başa çıkmamızda iman en büyük güçtür. Sıkıntıların üstesinden gelmek için Yüce Allah’a teslimiyet ve tevekkül şarttır. Sıkıntıları tamamen yok edemeyiz, hayat çilesiz olmaz. Bir sınav sürecindeyiz. Mümin bu sınavın gerektirdiği hazırlığı yapmakla yükümlüdür. Unutulmamalıdır ki nefsinin çıkarına odaklanan kişinin huzurlu yaşaması mümkün değildir. Hayat, dünya ve ahiret bir bütün olarak görülmelidir. Ahirete iman ve Rabbimize bağlılık insana huzur verir. Allah’ı zikretmek huzurdur. “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28) ayeti bizim için yol gösterici olmalıdır. Bizleri var eden, hayat veren, doğrudan muhatap alan, bize bizden yakın olan gönlümüzde taht kuran Yüce Mevla’mızın bize yakın olduğunu, her halimizi bildiğini ve dile getirmediğimiz içimizdeki dilekleri bildiğinin bilincinde olmak bizim için en büyük güçtür ve huzurdur.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[4/1 17:46] Annem: Hz. Ömer’in naklettiğine göre, bir gün Resûlullah’ın yanına bir yabancı gelerek ona İslam’ın ne olduğunu sordu. Resûlullah, “İslam¸ Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekâtı vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’ı haccetmendir” buyurdu. Yabancı, onun söylediklerini tasdik etti. Biz, adamın hem sorup hem tasdik etmesine hayret ettik. Sonra, imanın ne olduğunu sordu, Hz. Peygamber: “İman Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmandır” buyurdu. Yabancı yine tasdik etti. Sonra ihsanın ne olduğunu sordu, Resûlullah: “İhsan, Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi ibadet etmendir; sen O’nu görmesen de O seni görüyor” buyurdu. (…) (Yabancı gittiğinde) Resûlullah onu tanıyıp tanımadığımızı sorduktan sonra, “Bu, Cebrâil idi. Size dininizi öğretmeye geldi” buyurdu. (Buhârî, Îmân, 37) - İSLAM, İMAN, İHSAN
[4/1 17:47] Annem: İMÂN VE İSLÂM
 
İmân; Allâh (c.c.)’den geldiği bilinen her şeye kalp ile inanıp, dil ile ikrâr etmek yani söylemektir. Bir kimsenin imânını ikrar etmesiyle yani inandığını dil ile söylemesiyle, o kimsenin imânlı olduğuna karar verilir. İkrar, bir kimsenin, “Allâh (c.c.)’dan başka ilâh olmadığına, Muhammed (s.a.v)’in onun kulu ve Resûlu olduğuna ve Allâh (c.c.) tarafından bütün insanlara ve cinlere gönderilen hak bir peygamber olduğuna” şahitlik yapmaktır. Bu da şu şehâdet kelimesini söylemekle olur: “Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûluh.” 
Bir mü’minin bunu inanarak hayatında bir kere söylemesi, cehennemde ebedî olarak kalmaması için yeterlidir. Buna devam edilip tekrar tekrar söylenmesi ise manevî derecenin artmasına sebep olur. 
Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberimiz (s.a.v.)’e hitaben buyuruluyor ki: “Aralarında ihtilâf ettikleri meselelerde seni hakem yapmadıkça, sonra da verdiğin hükümden içlerinde bir sıkıntı ve şüphe duymadan, sana tam teslimiyetle teslim olmadıkça imân etmiş olmazlar.” (Nisa s. 65) Bu âyette, Allâh (c.c.)’un ve Resûlullâh (s.a.v.)’in hükmüne razı olmayan ve onu tanımayanların, Allâh (c.c.)’a imân etmemiş olduğu bildirilmektedir. (İbn-i Kesir) Binâenaleyh, Allâh (c.c.)’un ve Peygamber (s.a.v.)’in hükümlerinden bir şeyi ister beğenmeyerek, ister küçümseyerek kasten reddetmek İslâm’dan çıkmaktır.”
Resûlullâh (s.a.v.)’e normal ve rahat zamanlarda uyup; yolculuk, sıkıntılı zamanlarda ve harpte uymamak, sıhhatliyken uyup hastayken uymamak olmaz.
Hz. Ali (r.a.)’in rivâyet ettiği hadis-i şerifte Resûlullâh (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Kişi dört şeye inanmadıkça mü’min sayılmaz: Allâh (c.c.)’dan başka ilâh olmadığına ve benim Allâh (c.c.)’un kulu ve hak peygamberi olduğuma inanmak, ölüme inanmak, tekrar dirilmeye inanmak, kadere inanmak.” (Tirmizî)
(Muhammed Alâüddin, El-Hediyyetü’l- Alâiyye, s.934-935)
[4/1 17:47] Annem: TARİH........ OSMANLIYA DUÂ

Şu anda Kültür Bakanlığı’nda müsteşar muavinliği yapan kişinin verdigi konferansda dinledim:

“Amerika’nın bir bölgesinde yaşayan Normonlar varmış. Bunlar Ukrayna bölgesinden oraya gitmişler. Ukrayna bölgesinden göç etme sebepleri de kendilerine Rusya’da din hürriyeti verilmemesi... 
Normonlar özel ayinlerinde yaptıkları duâları bir deftere kaydediyorlarmış. Ukrayna’da iken yaptıkları bir duâ da bu deftere kaydedilmiş. Bu defter de Amerika’nın bir bölgesinde halkın ziyaretine açık bir vaziyette tutuluyor. Defterde şu yazıyor: 
“Yarabbi! Osmanlı’ya güç ve kuvvet ver ki, gelip bizi de kurtarsın. Bize din hürriyeti versin.”
Ahmet Sağırlı (Türkiye Gazetesi 01.04.1987)

 

FIKRA.........  KÂR VE ZARAR

 

Borcuna sadık olmayan zamane gençlerinden biri, Musa Amca’ya gelerek der ki:

– Bana 100 lira verir misin? Şurdan müşterisi hazır olan bir mal alıp 120 liraya satacağım. Sonra sana olan borcumu ödeyip 20 lira kâr etmiş olacağım.
Yüz lirası tehlikeye giren Musa amca, biraz düşündükten sonra, eline 20 lira uzatıp der ki:
– Al şunu! Sen 20 lira kâr et, ben de 80 lira…

 

YEMEK.......FIRINDA KEREVİZ

 

MALZEME: 750 gram süt, 1 kg kereviz, 500 gr kıyma, 4 iri soğan, 4 kaşık salça, 4 yumurta, 100 gr tereyağı ve 6 kaşık un, 1 demet maydanoz, tuz ve karabiber.

YAPILIŞI: Kerevizler ufak parçalara ayrılarak limonlu suda yumuşayıncaya kadar haşlanır. Bir tencereye bir miktar yağ konup, kıyılmış soğan, kıyma, salça ve tuz ilâve edilerek kavrulur. Diğer tarafta tereyağında un hafif kavrulur. Süt ilâve edilerek koyulaşıncaya kadar karıştırılır. Ocaktan alınıp, yumurtalar tek tek kırılarak karıştırılır.
Fırın tepsisine; sırasıyle kereviz üzerine kıymalı iç, en üste de hazırlanan maydanoz dökülür kaşıkla düzeltilir. Orta hararetli fırında kızartılır. Dilimlere ayrılarak servis yapılır.

 

 

 

 

 
 
04.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[4/1 17:47] Annem: Günün Hikayesi
 
Allah Rızası İçin
 
   Ebû Hafs-ı Haddâd, Ebû Bekr-i Şiblî'nin evinde kırk gün misâfir kaldı. Çeşit çeşit yemeklerini yedi. Ayrılıp giderken yanına vardığında;  
 
 'Ey Şiblî! Eğer yolun Nişâbur'a uğrarsa, yanıma gel! Misâfirperverlik nasıl oluyormuş, sana öğretirim.' dedi.  
 
 Şiblî de; 'Ben ne yaptım ki?' deyince;  
 
 'Başka ne yapacaksın, külfete girerek çeşitli yemekler hazırladın, civanmertlikte bu yoktur. Misâfir gelince öyle davranmalı ki, hizmet ederken üzerine bir ağırlık çökmemeli, gittiği için de ferahlamamalısın! Külfete girdiğinde, gelişi ağır gelir, gittiğinde de rahatlarsın. Böyle ev sâhipliği olmaz.' buyurdu.  
 
 Bir müddet sonra, İmâm-ı Şiblî kırk arkadaşıyla berâber Nişâbur'a geldi. Ebû Hafs-ı Haddâd'a uğradı. Ebû Hafs-ı Haddâd o gece kırk bir mum yakmıştı. Şiblî bunları görünce;  
 
 'Bu ne hâl böyle?' dedi.  
 
 Ebû Hafs-ı Haddâd;  
 
 'Ne oldu?' buyurdu.  
 
 Şiblî;  
 
 'Külfete girmeyin, demiştiniz. Bu mumlar ne böyle?' dedi.  
 
 Ebû Hafs-ı Haddâd;  
 
 'Öyleyse onları söndür.' buyurdu.  
 
 Şiblî, kalkıp hepsini söndürmeye çalıştı, fakat, birini söndürebildi.  
 
 Bunun üzerine Ebû Hafs-ı Haddâd;  
 
 'Sizi Allahü teâlâ gönderdi. Ben de Allah rızâsı için kırk mum yaktım. Birini de kendim için yaktım. Benim için olanı söndürdün. Allah rızâsı için olanı söndüremedin. Sen ise Bağdât'ta her yaptığın şeyi benim için yapmıştın. Seninki külfet oldu, benimki ise külfet olmadı.' buyurdu.
[4/1 17:49] Annem: İman Nedir?
 
İman, Allah’ın varlığına ve birliğine yani Allah’tan başka ilâh bulunmadığına, sonra Peygamberimiz Hz. Muhammed’in [sallallahu aleyhi vesellem] Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna ve kendisine gönderilen Kur’ân-ı Kerîm’e tereddütsüz inanmak ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İslâm dinine girmenin ilk şartı olan, Allah’a ve Resûlullah’a [sallallahu aleyhi vesellem] iman etmek, her müslümanca bilinmesi gereken  şehadet  kelimesinde toplanmıştır. Bu mukaddes cümleyi dil ile ikrar ederek kalbiyle tasdik eden kimseye  inanmış  anlamına gelen mümin ve müslüman adı verilir.
 
Kelime-i şehadet getirmiş olan bir müslüman, Allah’ın emirlerini yapacağına, yasaklarından kaçınacağına dair söz vermiş olur. Çünkü kelime-i şehadeti söyleyen kimse Allah’ın varlığını, birliğini ve ancak kendisine ibadet edileceğini kabul eder. Sonra Hz. Muhammed’in [sallallahu aleyhi vesellem] Allah’ın kulu ve resûlü olduğuna şehadet eder.
 
Bir kimse kalben inanmadığı halde diliyle kelime-i tevhidi veya kelime-i şehadeti söylese iman etmiş olmaz. İslâm dininde yüce Allah’a, meleklere, Allah’ın kitaplarına, peygamberlere, ahiret gününe, kazâ ve kadere iman etmek esastır. Bunları bilip kabullenmek imanın temel şartıdır.
 
Semerkand Takvimi
[4/1 17:50] Annem: NAMAZIN VÂCİPLERİ
 
1- Namaza “Allâhü ekber” diyerek başlamak,
2- Farz namazların ilk iki rek’atinde, nafilelerin her
rek’atinde Fâtiha okumak,
3- Fâtiha’dan sonra bir sûre veya kısa bir sûreye
denk âyet okumak,
4- Kırâatı; Fâtihayı ve sûreyi ilk iki rek’atta okumak,
5- İki secdeyi birbiri ardınca yapmak,
6- Tâdil-i erkâna riâyet etmek. Yani kıyâm, rükû ve
secde gibi namazın her rüknünü sükûnetle yerine getirmek.
Mesela rükûdan kalkarken vücut dimdik olmalı,
en az bir kere sübhânallâhi’l-azîm diyecek kadar durduktan
sonra secdeye varmalıdır. Her iki secde arasında
da böyle bir tesbih okunacak kadar durmalıdır.
7- Ka’delerde Ettehıyyâtü okumak,
8- Namazın sonunda selâm vermek,
9- Öğle ve ikindi namazlarının farzlarında Fâtiha ve
sûreleri gizli (kendi işiteceği kadar) okumak,
10- Sabah, akşam ve yatsının farzlarıyla cuma ve
bayram namazlarında imamın Fâtiha ve sûreleri açıktan
okuması,
11- Üç veya dört rek’atli namazlarda ikinci rek’atten
sonra oturmak,
12- Fâtiha’yı, sûre veya âyetten evvel okumak,
13- Namazda sehven terk edilen vâciplerden dolayı
sehiv secdesi etmek,
14- Vitir namazında kunut okumak,
15- Secdede alın ile birlikte burnunu da yere koymak...Daha az
[4/1 17:50] Annem: ADALETTEN AYRILMAMAK
İslam’ın en temel erdemlerinden biri olan adalet, her hak sa- hibine hakkının verilmesi, kimseye haksızlık edilmemesi de- mektir.
İslam’da adalet insanlar arasında sınıf ve statü farkı gözetil- meksizin herkese karşı ve Allah için uygulanır. Adalet, kişi- nin kendine ve toplumun diğer bireylerine karşı her zaman ve her şart altında gözetmek durumunda olduğu; hak, eşitlik, denge, orta yol gibi değerleri bir araya getiren bir erdemdir.
Adalet, mülkün yani yönetimin temelidir. Hukukta, mirasta şirket vb. paylaşımlarda kalıcılığın ve devamlılığın birinci şar- tıdır. Fert ve toplum için huzur ve güven kaynağıdır.
Allah adaleti emretmiş, zulmü ise yasaklamıştır.
 
NİSÂ SÛRESİ
Mümtehine sûresinden sonra Me- dine’de inmiştir. Bakara sûresinden sonra Kur’an’ın en uzun sûresidir. Toplam 176 ayettir.
Sûrede; Bütün insanlığın kardeş- liği, evlenme ve miras gibi konular ele alınmıştır. Sûre, “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan; ikisin- den birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gel- mekten sakının....” (Nisa, 4/1) hi- tabı ile başlamıştır.
Sûrede kadınlar, cemiyet içinde ka- dınların hukuki ve ictimaî yer ve değerlerinden bahsedildiği için adına “Nisa” denmiştir.
 
ÖZLÜ SÖZ
İlim dağıtmakla çoğalır, mal ise dağıtılmakla noksanlaşır. İlim hükmeden, mal ise kendisine hükmedilendir.
(Hz. Ali)
[4/1 17:50] Annem: Tarihte Bugün
 
•  Sultanahmet Camii’nin Temeli Atıldı 1610
•  Sofya’nın Osmanlı’nın Elinden Çıkması 1878
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[4/1 17:50] Annem: Günün Ayeti
 
“...Sizin için Allah ‘tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır.” 
 
Bakara 107
[4/1 17:51] Annem: Günün Hadisi
 
“Her canlıya yapılan iyilikte sevap vardır.” 
 
Buhârî, Müsâkât, 9
[4/1 17:51] Annem: KATILIM FİNANS NEDİR?
 
Katılım finans modeli, her türlü bankacılık faaliyetini faizsiz finans prensiplerine uygun şekilde gerçekleştiren, kâr ve zarara katılma esasına göre fon toplayıp ticaret, ortaklık ve finansal kiralama gibi yöntemlerle ihtiyaç sahiplerine finansman kullandıran bir finans modelidir. Katılım sözcüğü, yapılan bankacılık türünün kâr ve zarara katılma prensibine dayalı bir bankacılık olduğunu ifade etmek için kullanılmaktadır.
Katılım finans kurumları, tasarruf sahiplerinden topladıkları fonları, faizsiz finansman prensipleri dâhilinde ticaret ve sanayide değerlendirerek oluşan kâr ve zararı tasarruf sahipleriyle paylaşmaktadır.
Katılım finans modeli, reel ekonominin mal/ hizmet eksenli finanse edildiği, ticaretin risk unsurunun mevduat sahibi kişilerle paylaşıldığı ve yapılan gerçek ticaret üzerinden kâr ya da zararın elde edildiği İslâmî, insânî finans sistemdir.
Katılım finans kuruluşlarında, her türlü bankacılık işlemlerinde faiz ve belirsizlik ihtiva eden, aşırı riskli ve spekülatif işlemlere yer verilmez. Alkollü içecek, şans oyunları, silah ve tütün ürünleri gibi toplum için zararlı bulunan konularda işlem yapılmaz.
Katılım finans kuruluşlarının varlık nedeni ve altın kuralı faizsizlik prensibidir. Spekülatif işlemleri engellemesi, varlığa dayalı finansman sağlaması, finansal ürünlerin karmaşıklığını sınırlandırması, finansal hedeflerin yanı sıra değer odaklı hedefleri de benimsemesi gibi özellikleri katılım finansın istikrarlı büyümesini destekleyici temel unsurlardır. 
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[4/1 17:51] Annem: Evlâdım Mehmed Ali’ye 
yâdigâr-i vedâdımdır .
 
Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim 
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım : 
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri; 
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım. 
Şi’r için “göz yaşı” derler, onu bilmem, yalnız, 
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım ! 
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; 
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım ! 
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa; 
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
[4/1 17:52] Annem: İslâm dini akla çok önem verir, çünkü o, sorumluluğun temel şartıdır. Bugün sahip olduğumuz her türlü tekniğe akıl sayesinde ulaşmış 
bulunmaktayız. Bununla beraber her şey gibi aklın da bir sınırı vardır ve o, bu sınırın dışına çıktığı takdirde doğruyu bulamaz. İnsan dünya 
hayatında kullandığı araç ve gereci aklıyla üretir, aklıyla geliştirir; ancak insanlık bunun ötesinde birtakım görev ve sorumlulukları gerek-
tirir. İşte insanların bu yolda ilerlemesini sağlayan en önemli faktör dindir. İslâm’da akıl, dünyevî meselelerde olduğu gibi dinî meselelerde 
de önemli bir role sahiptir. Kur’an bu hususta sık sık teşviklerde bulunur, akıllarını kullananları takdir ederken (Âl-i İmrân 3/190-194), 
kullanmayanları uyarır, böylelerini hayvanlarla mukayese eder ve onlardan daha aşağı düzeyde olduklarını bildirir (el-A‘râf 7/179; el-Enfâl 
8/22; el-Furkân 25/44).
İslâm dinine göre kesin bilgi edinmek, yukarıda kısaca açıklanan bu üç yoldan biriyle mümkündür. Her ne kadar zaman zaman rüya, 
ilham ve bâtınî duyular gibi bazı bilgi vasıtalarının bulunduğundan söz edilirse de, bu görüşlere itibar edilemez. Meselâ rüya, kişinin uy-
kuda yaşadıklarıyla dış dünyada olanlar arasında kurulan bağlantı yorumcunun tâbirine bağlı olan bir şeydir ve bağlayıcı değildir.
Peygamberlere gönderilen vahyin çeşitlerinden olan rüyayı bununla karıştırmamak gerekir. Söz gelimi Hz. Yûsuf ’un, zindanında bu-
lunduğu ülkenin kralı rüyasında yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yediğini görmüş, Yûsuf bunu, yedi bolluk yılını yedi kıtlık yılının takip 
edeceğine yormuştu. Hz. Peygamber de kendisine gelen vahiylerin sâdık rüyalar şeklinde başladığını ifade etmiştir.[3]
İlham da rüya tabiri gibi değerlendirilerek kesin bilgi vasıtaları içinde sayılmamıştır. Çünkü bu yolla elde edilen bilgiler kişiden kişiye 
değişkenlik göstermekte ve zaman zaman benzerleriyle çelişmektedir.
Varlık Meselesi
İslâm’da Varlık Âlemi
Atom, molekül, element ve hücreden; yer, gök, gezegenler, ay, güneş ve yıldızlara kadar küçük-büyük, canlı-cansız ve görünen-görün-
meyen bütün yaratıkların oluşturduğu varlıklar dünyasına âlem (evren) denilmektedir.
İnsan, yaratıldığı günden beri âlemin kapsamı, ne zaman ve nasıl yaratıldığı, varlığının ne zamana kadar süreceği gibi fiziksel yapısına 
ve kimin tarafından, niçin yaratıldığı gibi fizik ötesi konumuna ilişkin soruları kendi kendine sormuştur. İlâhî dinler, ortaya koydukları 
âlem tanımlamasında onu, gölge veya hayal değil, Allah tarafından yaratılan gerçek bir varlık olarak görmüştür.
Yüce yaratıcı başlangıçta gökleri ve yeri yoktan var etmiş, bunları gaz halinden cevher olarak bir araya getirmiş (Fussılet 41/9-12), sonra 
da birbirlerinden ayırarak (el-Enbiyâ 21/30) üzerindekilerle beraber tamamını altı günde (altı büyük evrede) yaratmıştır (el-A‘râf 7/54; 
Yûnus 10/3; Lokmân 31/10; es-Secde 32/4; el-Hadîd 57/4). Güneş, ay ve yıldızların tamamı O’nun emri ve kanunlarıyla hareket etmekte 
(el-A‘râf 7/54; en-Nahl 16/12; el-A‘lâ 87/2-3) ve kendileri için tayin edilmiş bir yörüngede dönüşlerini sürdürmektedir (Yâsîn 36/38-39).
Uzaydaki galaksilerin hareketlerinden, çiçek açıp meyve veren tohumlara, mevsimlerin oluşumundan, gece ve gündüzün birbirini 
takip eden hareketlerine kadar evrende bulunan ve olup biten her şey belli bir ölçü, düzen ve kanun dahilinde gerçekleşmektedir. Allah 
,âlemlerin rabbidir, yani yaratıcısı, geliştiricisi ve yöneticisidir. Gökten yağmuru indirerek toprağı sulayan, canlandıran, meyve, tahıl ve 
bitkileri bitiren O’dur. O, âlemi belli bir amaca ve plana göre yaratmıştır. Âlemde amaçsız ve gayesiz hiçbir şey yoktur.
İlâhî dinler insanlara ontolojik teoriler sunmayı değil, onun evrendeki yerini belirlemeyi, tabiat ve çevresiyle ilişkilerini düzenlemeyi ve 
Allah’a karşı sorumluluklarını hatırlatmayı hedeflemiş; bu hedefleri gerçekleştirmek üzere de şu hususları özellikle vurgulamıştır:
1. Âlemdeki her şey yaratılmış olup hepsinin bir başlangıcı vardır. Başlangıcı olmayan tek varlık kıdem sıfatına sahip olan Allah’tır. 
Âlemin oluşumu yaratılışa yani Allah’ın iradesiyle meydana gelen yaratmaya bağlıdır.
2. Âlemdeki varlıklar bir düzen, ölçü ve hesaba göre yaratılmıştır. Âlem, kendiliğinden veya tesadüfün sonucu olmadığı gibi, düzensiz 
de değildir. Aksine onda her şey yerli yerinde ve olması gerektiği şekildedir. Kutsal kitaplar varlıklar dünyasındaki bu âhenk ve ölçüye sık 
sık işarette bulunmaktadır. Meselâ Kur’an’da, “Allah yanında her şeyin bir ölçüye tâbi olduğu, ay ve güneşin bir hesaba bağlı bulunduğu, 
göklerin ve yerin en uygun şekilde yaratıldığı” bildirilmektedir.[4]
3. Âlemin ve ondaki varlıkların bir başlangıcı olduğu gibi, bir sonu da olacaktır. İlahî dinler bu sona “kıyamet günü” demektedir. Ancak 
beklenen bu anın ne zaman geleceği Allah’tan başka kimse tarafından bilinememektedir.
4. Allah’ın gücü, kudreti her şeye yeter. Cenâb-ı Hak, bir şeyin olmasını dilediği zaman, “ol!” demesiyle o şey hemen oluverir. Bununla 
beraber Allah, âlemi ve onda bulunan varlıkları bazı aşamalarla ve birtakım sebeplere bağlı olarak yaratmıştır. Bu durum, O’nun yaratı-
cılığına engel teşkil etmemektedir.
Bu hususlar, ilahî dinlerin varlık tasavvurunda göz önünde bulundurulması gereken temel unsurlardır. Hiçbir ilahî din mensubu yara-
tıcıyı, yaratılışı, âlemin başlangıç ve sonunun olduğunu göz ardı eden bir varlık telakkisini benimsemez.
Yüce yaratıcı bu âlemi belli bir amaca ve plana göre yaratmış olduğunu ve onda amaçsız ve gayesiz hiçbir şeyin bulunmadığını kitabında 
şu şekilde beyan etmektedir:
[3] Bk. Buhârî, “Bed’ü’l-vahy”, 1. 
[4] Bk. er-Ra‘d 13/8; el-Ankebût 29/44; er-Rahmân 55/5.
[5/1 22:28] Annem: Bir Ayet:
Erkek olsun, kadın olsun her kim iman etmiş olarak dünya ve âhiret için yararlı iyi işler yaparsa işte onlar da cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.
(Nisâ, 4/124)
 
Bir Hadis:
Rahmân, merhametli olanlara rahmetiyle muamele eder. Sizler yeryüzündekilere merhametli olun ki, semada bulunan da size rahmetiyle muamele etsin.
(Ebû Dâvud, 'Edeb', 66)
 
Bir Dua:
… Ey Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru!
(Bakara, 2/201)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[5/1 22:28] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Arif Nihat Asya’nın Vefatı (1904-1975)
Rahmân, merhametli olanlara rahmetiyle muamele eder. Sizler yeryüzündekilere merhametli olun ki, semada bulunan da size rahmetiyle muamele etsin. (Ebû Dâvud, Edeb, 66)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Bilgi ve Bilge
Sıcak bir yaz gününde bilgenin biri masmavi gölün başında oturmaktadır. Dikkatini susuz bir köpeğin göle kadar gelip, tam su içecekken kaçması çeker. Köpek susamıştır, ancak göle geldiğinde suda kendi aksini görüp korkmaktadır. Bu yüzden suyu içemeden kaçıp gitmektedir. Birkaç kere tekrarlanır bu sahneler. Derken köpek son seferinde yaklaştığında gölün kenarındaki çamurda kayıp suya düşer. Göle düşmesiyle beraber aksi de ortadan kaybolur. Bunun üzerine zavallı köpek korkmadan kana kana suyu içer. Köpeğin bu halini gören bilgenin aklından şu düşünceler geçer: Bir insanın hayalleri ve yapmak istedikleri arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkular ve endişelerdir. Eğer insan bu korkularını aşabilirse isteklerini elde edebilir. Sonra bilge biraz daha düşününce, aslında öğrendiği şeyin bundan farklı olduğu kanaatine varır. Asıl öğrendiği şey; insanın, bilge bile olsa bir köpekten, çevremizde olup bitenden öğrenebileceği bir şeylerin olduğu gerçeğidir.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[5/1 22:28] Annem: Allah Resûlü ile birlikte Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlar, dünyaya dair tüm varlıklarını arkalarında bırakmışlardı. Mal, mülk, aile ve kendilerine ait olan pek çok şeyi bu yüce dava uğruna terk etmişlerdi. Bu fedakâr insanlardan biri de Mus’ab b. Umeyr (r.a.) idi. Mekke’nin varlıklı ailelerinden gelen Mus’ab, genç yaşta İslam’ı seçmiş ve bu yüzden ailesinin imkânlarından mahrum kalmıştı. Onun, İslam’ın meyvelerinin toplandığı varlık zamanlarını göremeden şehit düştüğünü nakleden sahabî Habbâb, Mus’ab’ın Uhud’daki durumuyla ilgili şunları nakletmektedir: “… Mus’ab, Uhud günü şehit edilmişti. Onu kefenlemek için ancak bir hırka bulabildik. Onunla başını örttüğümüzde ayakları, ayaklarını örttüğümüzde ise başı açıkta kalıyordu. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.s.), (hırkayla) başını örtmemizi, ayaklarına ise izhır otu koymamızı emir buyurdu.” (Buhârî, Cenâiz, 27) - GENÇ SAHABİ MUS’AB B. UMEYR
[5/1 22:29] Annem: HELÂL KAZÂNCIN FAZÎLETİ
 
Lokman Hekim oğluna nasihâtında: “Oğlum, helâl kazânç ile yoksulluktan korun. Yoksul düşen kimse üç musibetle karşılaşır:
1. Din zayıflığı; çünkü fakirlik insanı kötülüğe sürükler.
2. Akıl zayıflığı; çünkü ihtiyaç düşüncesi insanı şaşırtır.
3. Mürüvvet ve insanlığı kaybolur. Bunlardan daha büyüğü de, insanların maskarası olur.”
Hz. Ömer (r.a.) “Sakın oturduğunuz yerde, “Allâh’ım, rızkımı ver” deyip durmayın. Biliyorsunuz ki, gök ne altın yağdırır ne gümüş.” dedi. İbn Mes’ûd (r.a.): “Dünyâsına ve âhiretine yarayacak bir işle meşgul olmayıp boş duran insanı görmekten hoşlanmam” demiştir. Hz. Ömer (r.a.): “Çoluk çocuğum için alışveriş ettiğim yerde ölmeyi başka bir yerde ölmeye tercih ederim” demiştir. Sahâbe-i Kirâm (r.a.e.), kara ve deniz ticareti yaparlar; hurma işlerinde çalışırlardı. İşte onlar bizim önderlerimizdir. Mu’âz b. Cebel (r.a.): Kıyâmet günü bir münâdi, “Allâh (c.c.)’un yeryüzünde buğz ettiği insanlar nerededir?” diye bağırır. Câmi kapılarında dilenenler kalkar. İşte bunlar nafakalarını başkalarının sırtına yükleyen, Allâh (c.c.)’un sevmediği ve şeriâtın kabul etmediği kimselerdir. Şâyet bir kimsenin miras kalmış malı yoksa böyle sıkıntıdan kendisini kurtaracak olan ancak çalışıp kazândığı helâl kazâncıdır.
Ticaret, ya geçim için olur ya da zenginlik için olur. Şâyet, hayır ve hâsenat düşünmeden sırf zengin olmak için ticaret yapıyorsa bu makbûl değildir. Zirâ sırf böyle maddiyât peşinde koşmak, hatâların başı olan dünyâyı sevmektir. Bununla berâber, bu işlerde zulüm ve hıyânete saparsa, zâlim ve fâsık olur. Tembel tembel oturup, insanlara ihtiyâçlarını arz etmektense, ticaretle meşgûl olmalıdır. Hattâ bu gibi hâllerde ticaret, bedeni ibâdetlerle meşgul olmaktan daha efdâldir. 
(İmâm Gazâli, İhyâ-u Ulûmi’d-din, c.2, s.165-168)
[5/1 22:29] Annem: SOHBET......... KASÎDE-İ BÜRDE

Kasîde-i Bürde’nin yazılmasına sebep olan hâdise:

“İmâm-ı Bûsırî hazretleri, ömrünün sonuna doğru felç hastalığına tutulup bedeninin yarısı hareketsiz kaldı. Allahü teâlâya, hastalığına şifâ vermesi için, Resûlullah Efendimizi vesîle edip çok duâ eyledi. Bu hâldeyken, Kâinâtın Efendisi, insanların en üstünü Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)’ı öven meşhûr kasîdesini yazdı. Rüyâda onu Resûlullah'a okuyup arz etti. Çok beğendi, hoşuna gitti. Hemen, üzerinde bulunan mübârek bürdesini çıkarıp, İmâm-ı Bûsırî'ye giydirdi. Bedeninin felçli olan yerlerini de mübârek eli ile sığadı.
[Bürde, hırka, palto demek.]
Uyanınca, sıhhate kavuştuğunu gördü. Ayrıca Peygamber Efendimizin rüyâda giydirdiği bürde de üzerinde idi. Bunun için bu kasîdeye Kasîde-i Bürde denildi.
İmâm-ı Bûsırî sevinerek sabah namazına giderken, yolda evliyâdan salah ve zühd sâhibi bir zâta rastladı. O zât İmâma; 
- Ey Bûsırî! Kasîdeni dinlemek isterim.
- Benim kasîdelerim çoktur. Hepsini herkes bilir.
- Kimsenin bilmediği, bu gece Resûlullahın huzurunda okuduğunu dinlemek istiyorum.
- Ben bunu hiç kimseye söylemedim. Sen nereden bildin?
O zât da, İmâmın rüyâsını, olduğu gibi haber verdi.
Çeşitli dillerde doksandan fazla şerhi bulunan Kasîde-i Bürde, şu 10 kısımdan meydana gelmektedir:
*.*Resûlullaha olan sevginin kıymeti.
*.*İnsanların nefislerinin kötülüğü.
*.*Resûlullahın medhi.
*.*Dünyaya gelişi.
*.*Duâlarının kabûl olduğu.
*.*Kur’ân-ı kerîmin medhi.
*.*Resûlullahın Mîrâcı ve cihâdları.
*.*Allahü teâlâdan af ve mağfiret. 
*.*Resûlullah’tan şefâat talebi. 
*.*Resûlullahın derecesinin yüksekliği.
Prof. Dr. Ramazan Ayvallı         TÜRKİYE GAZETESİ         16.11.2021

 
 
05.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[5/1 22:29] Annem: Günün Hikayesi
 
Kötülük Görmemek İstiyorsan Kötü Olma
 
   Kuyumculuk yapan bir adamın, gayet namuslu bir hanımı varmış. Bu kuyumcunun evine zaman zaman içme suyu getiren de bir sucu varmış. Bir gün, eve su bırakırken evin hanımının bileğinden tutmuş. Kadın bileğini çekmiş ama bunun sebebini derin derin düşünmeye başlamış. Akşam kocasına, 
 
 - Bugün herhangi bir günah işledin mi? diye sormuş. Kocası: 
 
 - Bugün dükkana gayet güzel bir kadın geldi. Bilezik verirken onun bileğinden bir an tuttum, ama pişman oldum ve tevbe ettim, demiş. Karısı: 
 
 - Sen başkasının karısına o hareketi yaparsan, senin karına da aynı hareket yapılır, diye cevap vermiş. 
 
 Kadının bileğinden tutan sucu ise yaptığından çok pişman olmuş ve yaptığından özür dilemek istiyormuş. Gelip kadından özür dileyip: 
 
 - Kusura bakmayın. Yapmamam gereken bir iş işledim. Beni affedin, demiş. 
 
 Kadın: 
 
 - Esas suç sende değil, benimkindedir. Benim kocam başkasına karşı kötü bir harekette bulunmasaydı, bana da bulunulmazdı, demiş ve adamın özrünü kabul etmiş.
[5/1 22:29] Annem: Abdest
 
Abdest, bedenimizin belli âzalarını yıkamak ve başı yaş elle meshetmektir. Müslümanlar, namaza duracakları zaman yüzlerini, dirsekleriyle beraber ellerini, topuklarıyla beraber ayaklarını yıkar, başlarını yaş elle sıvar. Cünüp iseler yıkanırlar. Hasta olur veya yolda belde bulunur veyahut ayakyolundan gelir veya cinsî münasebette bulunurlar da abdest alacak veya yıkanacak su bulamazlarsa, yeryüzünün temiz kısmıyla teyemmüm eder, ondan yüzlerine, dirsekleriyle ellerine sürerler. Allah Teâlâ, mümin kullarını daraltmak istemez, fakat daima onların temiz ve pak olmalarını, haklarındaki nimetini tamamlamayı ister.
 
Bir gün Peygamberimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bir kapla su istedi. Evvela ellerinin üzerine üç kere su döküp yıkadı. Sonra ağzına su alıp çalkaladı ve burnuna su verip çıkardı. Sonra yüzünü ve dirsekleriyle beraber ellerini üç kere yıkadı. Sonra başını yaş eliyle sıvadı. Sonra topuklarıyla iki ayağını üç defa yıkadı ve sonunda,  Her kim şu abdestim gibi abdest alıp iki rekât namaz kılar ve bu iki rekât içinde hatırına namazla münasebeti olmayan bir şey getirmezse, ne kadar geçmiş günahları varsa bağışlanır  buyurdu.
 
Semerkand Takvimi
[5/1 22:30] Annem: DİN
Din, akıl sâhiplerini kendi irâde ve istekleriyle dünya ve âhirette saâdet ve selâmete kavuşturan ilâhî kânundur. Allâhü Teâlâ hazretleri, ilk insan ve ilk peygamber Âdem aleyhisselâm’dan itibaren insanlara peygamberleri vasıtası ile dini bildirmiştir. Allâhü Teâlâ dinimizi Peygamberimiz Muhammed Mustafâ (s.a.v.) ile tamamlamıştır. Bu dine İslâm denir. İslâm dinine inanan kimseye müslüman denir. Biz de Elhamdülillah Müslümanız....Daha az
[5/1 22:30] Annem: “Ey insanların Rabbi ve bütün ızdırapları gideren Allah’ım! Şifa ver şifa verensin, senden başka şifa verecek yoktur. Bu hastaya hiçbir hastalık izi bırakmayacak şekilde şifa ver.”
(Buhari, Tıb 38)
[5/1 22:30] Annem: O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah'tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.
Haşr Sûresi 23.Ayet
[5/1 22:31] Annem: HADDİ AŞMAMAK
Yüce Allah kullarına riayet etmeleri gereken bir takım kural- lar,ölçülerveyasınırlarbelirlemiştir.Kur'an’da“hudûdullah” olarak ifade edilen bu sınırları dikkate almadan hareket eden kimse haddi aşmış sayılmakta ve kınanmaktadır. Kendine hakim olup Allah’ın koyduğu sınırları aşmayan, O’nun karşı- sında sahip olduğu konumun bilincinde olan, her işinde öl- çülü ve dengeli davranan kimseler ise gerçek inananlardır. Yaratıcının belirlediği ölçülerin dışına taşmamaya çalışmak müminin kulluk görevidir. Mümin yemesinde, içmesinde, ko- nuşmasında, vaktini kullanmasında, harcamalarında, kısacası hayatın her alanında dengeli olmalı ve şu duayı dilinden dü- şürmemelidir: “Ey Rabbimiz! Günahlarımızı ve işimizdeki is- rafımızı (taşkınlığımızı) bağışla...” (Âl-i İmrân, 3/147)
 
MÂİDE SÛRESİ
Mâide sûresi, Mushaf ’taki sıra- lamayagörebeşinci,inişsıra- sına göre 112. sûredir. 120 ayettir. Adını 112, 114. ayet- lerde geçen “mâide” (sofra) söz- cüğünden almıştır.
Sûrede, Ehl-i kitabın inançları, sözleşmelere bağlılık, yardım- laşmada ölçü, helal ve haram olan yiyecekler, Ehl-i kitabın kestiğinin yenilmesinin, kadın- ları ile evlenilmesinin cevazı, abdest, gusül, teyemmüm, içki ve kumar yasağı, yemin kefareti gibi konular yer almaktadır.
 
ÖZLÜ SÖZ
Dert, insanı yokluğa götüren rahvan attır. (Mevlana)
[5/1 22:31] Annem: Tarihte Bugün
 
•  Osmanlı-İngiltere Arasında Çanakkale Antlaşması’nın İmzalanması 1809
•  Arif Nihat Asya’nın Vefatı 1975
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[5/1 22:31] Annem: Günün Ayeti
 
“Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman , ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler.” 
 
Bakara 11
[5/1 22:31] Annem: Günün Hadisi
 
“Zor zamanlarda duasının kabul edilmesini isteyen kişi, rahat zamanında çokça dua etsin.” 
 
Tirmizî, Deavât, 9
[5/1 22:31] Annem: DUA
 
Biz, kısık sesleriz... Minareleri,
Sen, ezansız bırakma Allahım!
Ya çağır şurda bal yapanlarını,
Ya kovansız bırakma Allahım!
Mahyasızdır minareler... Göğü de,
Kehkeşansız bırakma Allahım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allahım!
Bize güç ver... Cihad meydanını,
Pehlivansız bırakma Allahım!
Kahraman bekleyen yığınlarını,
Kahramansız bırakma Allah’ım!
Bilelim hasma karşı koymasını,
Bizi cansız bırakma Allah’ım!
Yarının yollarında yılları da,
Ramazansız bırakma Allah’ım!
Ya dağıt kimsesiz kalan sürünü,
Ya çobansız bırakma Allah’ım!
Bizi sen sevgisiz, susuz, havasız;
Ve vatansız bırakma Allah’ım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allah’ım!
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[5/1 22:32] Annem: Evlâdım Mehmed Ali’ye 
yâdigâr-i vedâdımdır .
 
Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim 
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım : 
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri; 
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım. 
Şi’r için “göz yaşı” derler, onu bilmem, yalnız, 
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım ! 
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; 
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım ! 
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa; 
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
[5/1 22:33] Annem: “Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ardarda gelmesinde, insanların yararına olan şeyleri denizde taşıyarak 
yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği su ile ölü olan toprağı diriltmesinde, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları 
ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları döndürmesinde düşünen bir topluluk için pek çok delil vardır.”[5]
“O, birbiriyle uyumlu yedi göğü yaratmıştır, Çok merhametli olan Allah’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir 
de bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar tekrar çevir de bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde 
sana dönecektir.”[6]
Kur’ân-ı Kerim’de gece ile gündüzün yaratılışı konusunda da şöyle buyurulmaktadır: “De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde 
geceyi ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka size bir ışık getirecek tanrı kimdir? Hâlâ işitmeyecek misiniz?
“De ki: Söyleyin bakalım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah’tan başka, istirahat 
edeceğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?
“Rahmetinden ötürü Allah, geceyi ve gündüzü yarattı ki geceleyin dinlenesiniz, (gündüzün) O’nun fazl u kereminden (rızkınızı) ara-
yasınız ve şükredesiniz.”[7]
Yağmur, gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım gibi doğa olaylarının ilahî ilim, kudret ve iradesiyle ilişkisi ise şu şekilde dile getirilmektedir: 
“O, size korku ve ümit içinde şimşeği gösteren ve (yağmur dolu) ağır bulutları meydana getirendir.
“Gök gürültüsü Allah’ı hamd ile tesbih eder. Melekler de O’nun heybetinden dolayı tesbih ederler. Onlar Allah hakkında mücadele edip 
dururken O, yıldırımlar gönderip onlarla dilediğini yapar.”[8]
Yüce kitabımızda hayvanların yaratılışı hakkında şöyle buyurulmaktadır:
“Şüphesiz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin 
boğazından kolayca geçen halis bir süt içiriveriyoruz.”
“Göğün boşluğunda emre boyun eğdirilmiş olarak uçuşan kuşları görmediler mi? Onları orada Allah’tan başkası tutamaz. Kuşkusuz 
bunda inanan bir toplum için ibretler vardır.”[9]
Kur’an’da insanın tabiatı ve Allah’a imana ulaşma çabası ise şu şekilde tasvir edilmektedir:
[5/1 22:39] Annem: Ravi: Cabir İbnu Atik (ra)
Resulullah (sav) buyurdular ki: 'Kıskançlıktan bir nevi var ki Allah sever, bir kısmı da var ki Allah onu sevmez. Allah'ın sevdiği kıskançlık, kişinin (mehariminden haram kılınmış bir fiil görmesi ile) şüphe halinde duyduğu kıskançlıktır. Allah'ın sevmediği kıskançlık, şüphe olmadan kıskançlık duymasıdır. Aynı şekilde bir kısım gurur vardır ki Allah hoşlanmaz, bir kısmı da var, Allah hoşlanır. Allah Teala'nın sevdiği gurur, kişinin savaş sırasında ve sadaka verme esnasında nefsine güvenerek duyduğu gururdur. Allah'ın buğzedip sevmediği gurur ise, taşkınlık ve övünme sırasında duyduğu gururdur.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Ebu Davud, Cihad 114, (2659), Nesai, Zekat 66, (5, 78)
 
Hadisin Açıklaması:
Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bu hadisleriyle insanlardaki bazı huyların hem iyi ve hem de kötü yönlerinin  olacağına dikkat  çekmektedir. Bunlardan iki tanesine misal vermektedir. Kıskançlık ve gurur. Kişi, akrabalarından birinde haram bir davranış görünce, kıskançlığa düşerse bu memduh, güzel bir davranıştır. Allah Teala hazretleri bu çeşit kıskançlığı sevmektedir. Ama, yakınlarını helallerine karşı  kıskanacak olursa bu caiz değildir. Allah  bundan memnun kalmaz. Zira Allah'ın  nikah gibi  meşru yolla helal kıldığı şeye rıza göstermemiz vacibtir. Bunun aksini düşünmek cahiliye  hamiyyetini Alah'ın  teşriatına tercih etmek olur, el-Iyazu billah.
 
Gurur meselesi de böyle: Kişinin, düşman karşısında kendine güvenerek  şecaata gelmesi, pervasızca atılması, düşmanı korkutur ve onu zafere götürür. Allah bu gururu sevmektedir. Keza sadaka sırasındaki gurur da daha çok  vermeye sevkedeceği için Allah indinde  makbul olmuştur.
 
Taşkınlıktaki gurur, kişinin yaptığı zulüm ve  tecavüzlerle, gasb ve yağmalama gibi yasak fiilleriyle övünmesidir. Allah'ın bunu sevmeyeceği açıktır.
 
Övünme sırasındaki gurur ise; kendi nesebi, şerefi, malı, makamı, şecaati ve sair varlık ve imtiyazlarıyla övünmesidir. Sırf övünmek için yaptığı ikram ve cömertlikler de bu gruba girer. Allah bu çeşit gururları da sevmez
[5/1 22:39] Annem: 
 
NEZR (ADAK) BÖLÜMÜ
UMUMİ AÇIKLAMA
NEZİRDEN NEHİY
TAATE YÖNELİK NEZİR
* NAMAZLA İLGİLİ NEZİR
* ORUÇLA İLGİLİ NEZİR
* HACCLA İLGİLİ NEZİR
* MALLA İLGİLİ NEZİR
MASİYETLE İLGİLİ NEZİR
 
 
NEZR (ADAK) BÖLÜMÜ
 
UMUMİ AÇIKLAMA
Dilimizde çoğunlukla adak kelimesiyle karşıladığımız nezr Arapça'da daha şümullü bir mana taşır. Nezrin cem'i nüzurdur; korkutma demek olan inzardan gelir. Râgıb el-İsfehanî, nezrin ıstılahî  manasını 'vacib olmayan bir şeyi bir emrin vukuu sebebiyle, vacib kılmak' diye tarif eder. Daha açık bir ifadeyle nezri 'Allah Teala hazretlerine ta'zim için mübah olan bir fiilin yapılmasını üzerimize almak, îfasını kendi kendimize vacib kılmaktır' diye tarif edebiliriz. Kul, Allah'ın rızasını kazanmak maksadıyla ibadet sayılacak bazı şeyleri kendi kendine vacib kılabilir, bu dinen makbul bir davranıştır. Sözgelimi 'yarın oruç tutacağım'  veya 'yarın şu kadar namaz kılacağım' diye nezirde bulunabilir. Kurtubî: 'Nezr îfa edilmesi emredilmiş olan akidlerdendir. Yerine getirene sena  edilmiştir' der.
Nezr kişinin bir şeyi yapmayı adaması olduğuna göre nezrin makbul olması, nezredilen şeyin, dinen makbul ve ibadet nevinden olması gerekir. Allah'a isyanı gerektiren haramı ve mekruhu işlemeyi gerektiren nezirler makbul değildir.
Nezr Allah rızası için olmalıdır. Dünyevî maksada yönelik nezirler, ibadette esas olan ihlasa münafi olduğu için değeri düşüktür. 'Şu işim olursa şu kadar namaz kılayım' veya '...şu kadar malı tasadduk edeyim'  şeklindeki nezirler gibi. Ancak İslam alimleri bu çeşitten  nezir yapıldığı takdirde yine uyulması gerektiğini belirtmişlerdir. İbnu Hacer en muteber, en kıymetli nezrin herhangi bir şarta bağlamadan yapılan nezir olduğunu belirtir ve 'hastalıktan afiyet bulanın 'Allah için şu kadar oruç  üzerime borç olsun' demesi gibi' der. İbnu Hacer devamla: 'Allah şifa verirse...' gibi bir şartla ibadete nezretmenin ikinci sırada yer  alan bir nezir olduğunu belirttikten sonra, Allah rızası gözetilmeyen  nezirlerin değersiz olduğunu söyler. 'İstiskal ettiği bir kölesinin sohbetinden kurtulmak için azab etmeye nezretmesi gibi' der. Kişiye yapmada  meşakkate düşeceği nezirde bulunmanın mekruh ve hatta haram olacağı yine alimlerce belirtilmiştir.
Nezirlere uyulması gerektiği Kur'an-ı Kerim'de temas edilmiş olan bir husustur. Şöyle buyrulur: 'Allah sizi yanlışlıkla veya yanılarak ettiğiniz yeminlerden dolayı mesul tutmaz, fakat kalbinizle kazandıklarınızdan,  yalan yere ettiğiniz yeminle ve  yeminlerinizi yerine getirmemekle kazandığınız günahtan mesul tutar. Allah gafurdur, günahları çok bağışlar, halimdir, hemen ceza vermeyip tevbe etmeniz için size fırsat verir' (Bakara 225). [1]
 
BİRİNCİ FASIL
 
NEZİRDEN NEHİY
ـ5727 ـ1ـ عن سعيدِ بْن الْحَارثٍ قال سَمِعْتُ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّهُ عَنهُمَا يَقُولُ: ]أوَلَمْ تُنْهَوْا عَنِ النَّذْرِ؟ قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ النَّذْرَ َ يُقَدِّمُ شَيْئاً وََ يُؤَخِّرُهُ، وَإنَّمَا يُسْتَخْرَجُ بِهِ مِنَ الْبَخِيلِ[. أخرجه الخمسة إ الترمذي .
1. (5727)- Said İbnu'l-Haris anlatıyor: 'İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'i şöyle  söyler işittim: 'Siz nezr etmekten yasaklanmadınız mı? Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) demişti ki: 'Nezir, olacak bir şeyi ne öne alır ne de geriye bıraktırır. Ancak onunla cimriden mal çıkarılmış olur.' [Buharî, Kader 6, Eyman 26; Müslim, Nezr 3, (1639); Ebu Davud, Eyman 26, (3287); Nesâî, Eyman 24, (7, 15, 16).][2]
ـ5728 ـ2ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: إنَّ النَّذْرَ َ يُقَرِّبُ مِنْ ابْنِ آدَمَ شَيْئاً لَمْ يَكُنْ اللّهُ قَدَّرَهُ لَهُ، وَلكِنِ النَّذْرُ يُوَافِقُ الْقَدَرَ فَيُخْرَجُ بذلِكَ مِنَ الْبَخِيلِ مَالَمْ يَكُنْ الْبَخِيلُ يُرِيدُ أنْ يَخْرِجَ[. أخرجه الخمسة واللفظ لمسلم .
2. (5728)- Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
'Nezir, ademoğluna, Allah'ın kendisine takdir  etmediği hiçbir şeyi yakınlaştırmaz. Ancak nezir, kadere muvafık olur. Nezir sayesinde, cimrinin kendi arzusu ile çıkarmak istemediği, cimriden çıkarılır.' [Buharî,  Kader 6, Eyman 26; Müslim, Eyman 7, (1640); Ebu Davud, Eyman 26, (3288); Tirmizî, Nüzûr 10, (1538); Nesâî, Eyman 25, (7, 16).][3]
AÇIKLAMA:
1- Sadedinde olduğumuz birinci hadis, bir soruya verilen cevap kısmı aksettirmekte, soru kısmını göstermemektedir. Hakim'in Müstedrek'inde ve başka bazı kaynaklarda geldiğine göre, İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'e Mes'ud İbnu Amr adında bir zat gelerek sorar: 'Ey Ebu Abdirrahman! Oğlum, Ömer İbnu Ubeydullah İbni Ma'mer ile birlikte Fars diyarında idi. Oraya şiddetli bir veba ve taun salgını geldi. 'Oğlumu Allah bu musibetten salim kılarsa Beytullah'a yaya gidip tavafta bulunacağım' diye nezirde bulundum. Oğlum da yanıma hasta olarak geldi, sonra da öldü. Bu hususta ne dersiniz (bana tavaf vacib oldu mu)?' diye sordu. İşte bu soru üzerine yukarıdaki cevabı verir: 'Siz nezretmekten yasaklanmadınız mı?' Sonunda '...Nezrini îfa et!' der.
2- Alimler, bu hadiste ifade edilen yasaklama hususunda ihtilaf etmiştir.
* Bir kısmı, hadisin zahirini esas almış, nezrin mekruh olduğunu söylemiştir.
* Bir kısmı da hadisi te'vil etmiştir.
** İbnu'l-Esir en-Nihaye'de der ki: 'Hadislerde, nezirden nehiy tekrarla gelmiştir. Burada hadis, nezri îfaya bir te'kiddir ve nezir  yoluyla bir şeyi kendine vacib kıldıktan sonra bu vecibeyi küçümsemekten yasaklamadır (tahzir). Eğer hadisin manası, nezir yapmaktan zecr (yasaklama) olsaydı, hadiste  nezrin hükmünü iptal ve nezri îfa etmenin lüzumunu  iskat manası olurdu. Çünkü, nezir nehiyle  masiyet olur ve uyulması gerekmez. (Halbuki nezre uymak  ayetle sabit bir hâdisedir. Öyleyse) sadedinde olduğumuz hadisi şöyle anlamamız gerekmektedir: 'Nezirin onlara peşin bir fayda getirmeyeceğini, onlardan bir zararı da bertaraf etmeyeceğini, keza Allah'ın kaderdeki takdirini de değiştirmeyeceğini onlara bildirmektedir. Diyor ki: 'Sizler, Allah'ın size takdir etmediği bir şeye nezirle ulaşacağınız veya Allah'ın hakkıyla hükmettiği bir şeyi nezirle kendinizden bertaraf edeceğiniz inancıyla nezirde bulunmayınız. Böyle bir inanca düşmeden nezirde bulunursanız, nezrinize vefa gösterin, borcu üzerinizden  atın. Zira nezrettiğiniz şeye uymanız gerekir.'
İbnu Hacer, en-Nihaye'de kaydedilen bu görüşün, İbnu'l-Esir'den önce başka alimler tarafından da  paylaşıldığına dair serdedilen görüşeri de kaydeder. Mesela Ebu Ubeyd şöyle demiştir: 'Hadisin  nezirden nehyedip şiddet göstermesindeki gaye nezrin günah bir fiil olduğunu söylemek değildir. Nezir, bu şekilde yasak ve günah olsaydı Allah Teala hazretleri  nezri yerine getirmeyi emretmez, nezrini tutanları da övmedi. Bilakis, bana göre hadisin manası nezrin şanını yüceltmek, onun ciddiyetini tesbit etmektir; ta ki o hafife alınmasın, onun yerine getirilmesinde laubaliliğe kaçıp vaadedilen şeyin yapılmasını terke, söz verilen şeyi îfadan kaçmaya yer verilmesin.'
** İmam Malik, bir şeyi müebbeden yapmayı nezretmenin mekruh olacağına hükmetmiştir. Bu durumda o iş, gönül hoşluğu ile yapılmaz.
** İbnu'l-Mübarek: 'Taate müteallik nezir hayırdır, masiyete götürecek nezir mekruhtur, haramdır' demiştir.
** Bazı alimler: 'Allah  için şunu yapmak üzerime borç olsun'  şeklinde şarta bağlanmadan yapılan nezirlerde mahzur görmemiş, bunun sevap olduğunu belirtmiştir. Çoğunluk nezirde keraheti şarta bağlamada görür: 'Allah şifa verirse şu kadar namaz kılacağım' ifadesi gibi. Böyle bir nezirde bulunan kimsenin cehaletle: 'Bu nezr, arzu ettiği şeyin olmasını sağlayacağı' veya bu vaadi ve nezri sebebiyle Allah'ın, onun dilediğini yerine getireceği inancına düşerse bunun büyük hata olacağı, hatta küfre yaklaşan bir hata olacağı ifade edilmiştir. Kurtubî bu endişededir.
** Hadisteki nehyin, nezrettiği şeyi yerine  getirmeyeceği halinden belli olan kimselerle ilgili olduğunu söyleyenler de olmuştur.
** Bazıları: 'Hayra vesile olan şeyin de hayır, şerre vesile olan şeyin de şer olduğu' prensibinden hareket ederek hadisi yorumlamıştır.
3- İbnu'l-Arabî, hadiste, nezreden kimsenin nezrini yerine getirmesinin vacib olduğuna hüccet bulunduğunu söyler. Ona göre hadiste 'Nezirle  cimriden  mal çıkarılmış olur' ifadesi, nezri yerine getirmenin vacip olduğunu ifade etmektedir. 'Çünkü der, eğer cimri, bunda muhayyer olsaydı, cimriliği sebebiyle, malı çıkarmama hali üzere devam ederdi.'
4- Bu hadisle 'Sadaka kötü ölümü defeder'  hadisi arasında zahirî bir tenakuz  gözükmektedir. Bunu alimler şöyle açıklamıştır: 'Sadaka kötü ölümün def'ine bir sebep olmaktadır. Sebepler de müsebbebat gibi mukadderdir (önceden belirlenmiştir,  takdir edilmiştir). Nitekim Aleyhissalâtu vesselâm, kendisine: 'Rukye Allah'ın kaderinden bir şeyi geri çevirir mi?' diye soran kimseye: 'O da Allah'ın kaderindendir' diye cevap vermiştir. Nitekim Hz. Ömer'in vebalı yere girmeme kararı üzerine 'Allah'ın kaderinden mi kaçıyorsun?' itirazına verdiği 'Allah'ın kaderinden Allah'ın kaderine kaçıyoruz' cevabı da Resulullah'ın cevabının bir  benzeri olmaktadır.'
5- İbnu'l-Arabî, nezri 'dua'ya benzetir: 'Dua da kaderi değiştirmez, ama  dua kaderdendir' der. Bununla  beraber,  dua mendub kılınmış, nezir nehyedilmiştir. Bunun sebebi, dua peşin, acil bir ibadettir, duada Allah'a teveccüh, tazarru, hudu açıkça görülür. Nezirde böyle değildir, bunda ibadet, dileğin husulüne te'hir edilmektedir, amel zaruret anına  terkedilmektedir.
6- Hadis, iyilik niyetiyle yapılan amellerin nezir suretiyle yapılanlardan efdal olduğunu göstermektedir. Bu sebeple hadiste hayır amelde ihlasa, sırf Allah rızası için yapmaya teşvik var.
7- Hadis cimriliği de kötülemektedir. Ayrıca emredilenleri yapıp, nehyedilenlerden kaçınan kimseye bahil (cimri) denemeyeceği anlaşılmaktadır. [4]
 
İKİNCİ FASIL
 
TAATE YÖNELİK NEZİR
ـ5729 ـ1ـ عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنها قالت: ]سَمِعْتُ رَسُولَ اللّهِ # يَقُولُ: مَنْ نَذرَ أنْ يُطِيعَ اللّهَ فَلْيُطِعْهُ، وَمَنْ نَذَرَ أنْ يَعْصِيَ اللّهَ فََ يَعْصِهِ[. أخرجه الستة إ مسلماً .
1. (5729)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle söylediğini işittim:
'Kim Allah'a itaat etmeye nezrederse hemen itaat etsin. Kim de Allah'a isyan etmeye nezrederse, sakın isyan etmesin.' [Buharî, Eyman 28; Muvatta, Nüzur 8, (2, 476); Ebu Davud, Eyman 22, (3289); Tirmizî, Nüzûr 2, (1526); Nesaî, Eyman 28, (7, 17); İbnu Mace, Kefarat 16, (2126).][5]
AÇIKLAMA:
1- Hadis, Allah'a itaatle ilgili nezirlerin yerine getirilmesini  emretmektedir. Bu itaat hangileridir belli değil. Yani farz, vacib, mendub gibi farklı taatlerimiz var. Şu halde, nezredilmişse,  taate giren bütün fiiller farz, vacib, mendub ayırımı yapılmaksızın yerine getirilecektir. Sözgelimi farzlarla ilgili bir vakit tayini yapılsa 'ilk  vaktinde kılacağım' gibi, buna da uyması vacib olur. Alimler, malî veya bedenî müstehab amellerle ilgili bir nezrin, o amelleri vacibe çevireceğini söylerler. Çünkü, hadis taate giren amellerde nezre uyulması hususunda pek açıktır, te'vile gitmeye gerek yok.
Keza masiyete giren ameller nezredilmişse bunun yerine getirilmemesi emri  de hadiste açıktır. Alimler, bu ikinci  durumda, bir noktayı münakaşa etmişlerdir. Masiyete nezreden kimse, bu nezrini yerine getirmeyecek, ama bu durumda kendisine yemin kefareti gerekecek mi gerekmeyecek mi?  Bu hususta iki görüş ileri sürülmüştür:
* Cumhura göre kefaret gerekmez.
* Bazı alimlere göre kefaret gerekir. Ahmed, Sevrî, İshak, Şafiîlerden bazıları ve Hanefîler böyle hükmetmiştir. Tirmizî, Ashab'ın da bu iki görüşte ihtilaf ettiğini kaydeder.
Ulema, masiyete nezretmenin haram olduğunda ittifak eder. İhtilaf edilen husus, böyle bir yemin durumunda kefaret vacib mi değil mi noktasındadır. Hz. Aişe'nin bir rivayetine göre 'Masiyette nezir yoktur; bunun kefareti yemin kefaretidir'  buyrulmuştur. 'Kefaret gerekir' diyenler bunu esas almıştır, ancak hadisin  illetli olduğu söylenmiştir.
2- Hadiste, yapılması mübah olan bir şeyle ilgili nezir hakkında bir şey söylenmemiştir. Bunu cevaplarken, alimlerden bazılarının, ibadetleri farz-ı ayn, farz-ı kifaye  olarak ikiye ayırdıklarını bilmede fayda var. Farz-ı ayn olan bu ibadetin yapılması üzerine nezir, nezir sayılmaz, zaten yapmakla mükellef. Ama onunla ilgili bir sıfat üzerine nezir mümkün: İlk vaktinde kılmak gibi. Bu takdirde îfa etmesi gerekir. Farz-ı kifaye üzerine yapılan  nezir yerine getirilir. Cihad gibi mendub ibadet için yapılan nezir de yerine getirilmelidir. İbadet sayılmayan mendublar için yapılan nezirler de  böyledir. Cumhura göre yerine getirilmelidir; hasta ziyareti gibi.[6]
* NAMAZLA İLGİLİ NEZİR
ـ5730 ـ1ـ عن ابنِ عبّاسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنهُما: ]أنَّ امْرَأةً اشْتَكَتْ شَكْوى، فَقَالَتْ: إنْ شَفَاني اللّهُ تَعالي ‘خْرُجَنَّ وَ‘صَلِّيَنَّ في بَيْتِ الْمَقْدِسِ. فَبَرَأتْ فَتَجَهَّزَتْ لِلْخُروجِ، فََجَاءَتْ مَيْمُونَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنها تُسَلِّمُ عَلَيْهَا، فأخْبَرَتْهَا بذلِكَ، فَقالَتْ لَهَا: اِجْلِسِي فَكُلِي مِمَّا صَنَعْتِ وَصَلِّي في مَسْجِدِ الرَّسُولِ # فإنِّى سَمِعْتُهُ يَقُولُ: صََةٌ فيهِ أفْضَلُ مِنْ ألْفِ صََةٍ فِيمَا سِوَاهُ مِنَ الْمَسَاجِدِ إَّ مَسْجِدَ الْكَعْبَةِ[. أخرجه مسلم .
1. (5730)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 'Bir kadın hastalanmıştı. Şöyle bir nezirde bulundu: 'Allah Teala hazretleri bana şifa verirse, buradan gidip M
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N