SEMA ÖNER
Tarih: 31.05.2023 14:06
Günün yazısı
[3/1 17:56] Annem: Bir Ayet:
Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.
(Yâsîn, 36/40)
Bir Hadis:
Akrabalık bağını koparan kimse, cennete giremez.
(Müslim, 'Birr', 19)
Bir Dua:
Allah'ım! Bizi bağışla. Bize merhamet eyle.
(İbn Mâce, 'Duâ', 2)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[3/1 17:56] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Ali Şir Nevâî’nin Vefatı (1441-1501) Dünyanın Güneşe En Yakın Olduğu Gün
Akrabalık bağını koparan kimse, cennete giremez. (Müslim, Birr, 19)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
İman Nedir?
İmanın kelime anlamı, “tasdik etmek, herhangi bir şüphe olmaksızın kesin olarak inanmak”tır. İman, Peygamberimizin Allah tarafından haber verdiği kesin olarak bilinen şeylerin doğru olduğuna içten ve yürekten inanmaktır. İman, icmali ve tafsili olmak üzere iki kısma ayrılır: a) İcmali İman: İman edilecek şeylere kısaca ve toptan inanmaktır. Kelime-i tevhid veya Kelime-i şehadeti diliyle söyleyip kalbiyle de tasdik eden kimse kısaca ve toptan iman etmiş olur.
Tafsili İman: Bu da iman edilecek şeylerin her birine ayrı ayrı inanmaktır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, cennet ve cehenneme, kaza ve kadere ayrı ayrı inanmak, bu bölüme girer. İmanda esas olan, kalp ile tasdiktir. Bir kimse Allah’ı ve O’nun peygamberi vasıtasıyla göndermiş olduğu şeyleri kalbiyle tasdik eder, doğru olduğuna yürekten inanırsa, mümin olur. Dil ile ikrar ise mümin olduğunun, insanlar tarafından bilinmesi, şehadet etmeleri için gereklidir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[3/1 17:56] Annem: İslam, her konuda olduğu gibi ibadet hayatında da dengeli ve tutarlı davranmayı tavsiye eder. Dinimiz, güç yetiremeyecekleri işler ve ibadetlerle insanları sorumlu tutmaz. Bu çerçevede Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de kulları için zorluk değil kolaylık istediğini (Bakara, 2/185), hiçbir kimseye gücünün yettiğinden fazla yük yüklemeyeceğini (Mü’minûn, 23/62; Bakara, 2/286), herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutacağını (En’âm, 6/152) beyan etmiştir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Güç yetirebileceğiniz amelleri yapmaya gayret ediniz.” (Ebû Dâvûd, Tatavvu’, 27) buyurmuştur. Eşi Hz. Âişe’nin hiç uyumadan namaz kılan bir kadını kendisine tanıtması üzerine de, “Olmaz ki! Gücünüzün yettiği kadar ibadet edin. Allah’a yemin olsun ki, Allah usanmaz da siz usanırsınız. Allah katında ibadetlerin en değerlisi, sahibinin devamlı yaptığıdır.” (Nesâî, Kıyâmü’l-leyl ve tatavvuu’n-nehâr, 17) diyerek insanları güç yetiremeyecekleri ibadetlere kalkışmamaları gerektiği konusunda uyarmıştır. - İBADETLERDE İTİDAL
[3/1 17:57] Annem: HZ. PEYGAMBER (S.A.V)’E SALAVÂT
Übeyy b. Ka’b (r.a.) şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.) gecenin üçte ikisi geçtiğinde kalkar: “Ey insanlar! Allâh (c.c.)’u zikrediniz! Allâh (c.c.)’u zikrediniz! Sûr’a birinci kez üfürüldü (râcife); bunun arkasından da ikincisi (râdife) gelecektir. Ölüm tüm acılarıyla gelip çatmıştır!” derlerdi. Bir gün “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Ben sana çok salât ü selâm getiriyorum. Duâlarımın ne kadarını size ayırayım?” dedim. “Dilediğin kadarını” buyurdular. “Dörtte birine ne dersiniz?” dedim. “Dilediğin kadarını ayırabilirsin. Ancak ne kadar çok ayırırsan senin için o kadar hayırlı olur!” dediler. Bu kez “Yarısına ne dersiniz?” diye sordum. O (s.a.v.) yine: “Dilediğin kadarını ayırabilirsin. Ancak ne kadar çok ayırırsan senin için o kadar hayırlı olur!” buyurdular. “Üçte ikisine ne buyurursunuz?” dediğimde yine aynı cevâbı verdiler. Bunun üzerine “Ey Allâh’ın Resûlü (s.a.v.)! Bütün duâlarımı (salevât getirmek) sana ayırıyorum” dedim. O zaman şöyle buyurdular: “Bu durumda bütün ihtiyaçlarından ve üzüntülerinden kurtulursun. Ayrıca günâhların da bağışlanır.”
Bir gün sahabe Nebi (s.a.v.)’e nasıl salavât getirileceğini sordular. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed, kemâ salleyte alâ İbrahime ve bârik alâ Muhammedin ve alâ âl-i Muhammed kemâ bârekte alâ İbrahime fi’l-alemin, inneke hamîdün mecîd (Rabb’im! İbrâhim ve âline getirdiğin salevât gibi Muhammed (s.a.v.)’e ve O’nun âline de salavât getir. Âlemler arasında İbrâhim’i bereketlendirdiğin gibi Muhammed (s.a.v.)’i ve O’nun âlini de bereketlendir. Sen övülmeye lâyık yüce bir zât’sın)” deyiniz. Selâmsa bildiğiniz gibidir.”
Nesâi’de Ebû Talhâ (r.a.)’dan gelen bir rivâyet şöyledir: “Bir gün Resûlullâh (s.a.v.), yüzünde bir sevinç olduğu hâlde geldi. Kendisine: “Yüzünüzde bir sevinç görüyoruz!” dedik. “Bana melek geldi ve şu müjdeyi verdi: “Ey Muhammed (s.a.v.)! Râbbin diyor ki: “Sana salâvât okuyan herkese benim on râhmette bulunmam, selâm okuyan herkese de benim on selâm okumam sana (ikrâm olarak) yetmez mi?” (Nesai)
(M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, c.4, s.54-56)
[3/1 17:57] Annem: SOHBET.................... ÖNCE DOĞRU ÎMÂN
Her Müslümanın, önce itikâdını düzeltmesi, yâni Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi, inanması lâzımdır. Cehennemin ebedî azabından kurtulan, yalnız bunlar ve bunların izinde gidenlerdir. Îmânın şartı altıdır: Bunlar; Allahü teâlâya, meleklerine, Peygamberlerine, kitaplarına, âhıret gününe, kadere, yâni hayır ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.
Îmân; dinden olduğu, yâni inanılması lâzım olduğu bildirilen şeyleri, kalbin tasdik etmesi, kabul etmesi, inanması demektir. Kalbin inandığını, dil ile söylemek de lâzımdır. Dinde inanılması lâzım olan şeylerden, bir tanesine bile inanmamış veya şüphe etmiş ise veya beğenmemiş ise îmânı gider. Kâfir olur. Cehennemde ebedî kalır.
Îmânı, itikâdı düzelttikten sonra, fıkıh ahkâmını, yâni dînimizin emrettiği ve yasak ettiği işleri öğrenmek, muhakkak lâzımdır. Farzları, vacipleri, helâl ve haramları, şüphelileri, sünnet ve mekruhları... lüzûmu kadar öğrenmeli ve bu bilgiler ile hareket etmelidir. Fıkıh kitaplarını öğrenmek, her Müslümana lâzımdır. Bunları bilmeden Müslümanlık olmaz. Rahata, saâdete kavuşmak için, Müslümanım demek, Müslüman görünmek yetişmez. Müslümanlığı iyi öğrenmek, onu doğru anlamak ve yapmak ve ona uymak lâzımdır. İmâm-ı Rabbânî-Mektûbât (266. Mektup)
SAĞLIK................... ÇAYLARIN FAYDALARI
¥ Kuşburnu Çayı: Sindirim sistemine iyi gelir.
¥ Tarçın Çayı: Boğaz ağrısına iyi gelir.
¥ Papatya Çayı: Uykusuzluğa iyi gelir.
¥ Ihlamur Çayı: Soğuk algınlığına iyi gelir.
¥ Zencefil Çayı: Baş ağrısına iyi gelir.
¥ Nane Çayı: Şişkinlik problemine iyi gelir.
¥ Yeşil Çay: Sivilce problemlerine iyi gelir.
¥ Zerdeçal Çayı: Sinüzite iyi gelir.
¥ Arpa Çayı: Grip, nezle, soğuk algınlığına iyi gelir.
¥ Ballı ve Limonlu Çay: Soğuk algınlığına iyi gelir.
¥ Fesleğen Çayı: Anksiyete bozukluğuna iyi gelir.
03.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[3/1 17:57] Annem: Günün Hikayesi
Bir Gencin Tevbesi
Allahü Teala, Peygamberi Musa Aleyhisselama hitap edip:
- “Ey Musa! Filan mahallede, bizim dostlarımızdan biri vefat etti. Git onun işini gör. Sen gitmezsen, bizim rahmetimiz onun işini görür“ buyurdu.
Hazreti Musa, emir olunduğu mahalleye gitti. Ordakilere:
- “Bu gece, burada Allahü Tealanin dostlarından biri vefat etti mi?“diye sorunca.
- “Ey Allahın peygamberi! Allahü Tealanın dostlarından kimse vefat etmedi. Ama filan evde zamanını kötülüklerle geçiren fasık bir genç öldü. Fışkının çokluğundan hiç kimse onu defnetmeye yanaşmıyor“ dediler.
Musa Aleyhisselam: “Ben onu arıyorum“ buyurdu. Gösterdiler.
Hazreti Musa, o eve girdi. Rahmet melekleri gördü. Ayakta durup, ellerinde rahmet tabakları olup. Allahu Tealanın rahmet ve lütfunu saçıyorlardı. Hazreti Musa, yalvararak münacaat etti:
- “Ey Rabbim! sen buyurdun ki, “O benim dostumdur“. İnsanlar ise fasık olduğuna şahitlik ediyorlar. Hikmeti nedir?“
Allahü Teala: “Ey Musa! İnsanların onun için fasık demeleri doğrudur, ama günahından haberleri var, tövbesinden haberleri yok. Benim kulum, seher vakti, toprağa yuvarlandı ve tövbe etti. Bizim huzurumuza sığındı. Ben ki Allah'ım! Onun sözünü ve tövbesini kabul ettim. Ona rahmet ettim ki, bu dergahın ümitsizlik kapısı olmadığı anlaşılsın“ buyurdu.“
[3/1 17:58] Annem: İbadetleri İhlâs ile Yapmanın Önemi
Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmaktadırlar: Nice oruç tutanlar vardır ki, onların bundan nasipleri sadece aç ve susuz kalmaktır. Yine nice gece kalkıp da ibadet edenler vardır ki, onların bundan nasipleri de sadece uykusuzluk ve meşakkattir. Yani, insan orucunu Allah rızası için tutmaz ve namazını da Allah rızası için kılmazsa, bunlara verilecek sevap yoktur. Hikmet ehli bazı zatlar, hadis-i şerifte ifade edilen manayı şu temsille açıklamışlardır: İbadetlerini görsünler, duysunlar diye riya için yapan kişinin misali, çarşıya çıkarken cüzdanını taşlarla dolduran kişi gibidir. Onu görenler, ‘Bakın bakın, şu adamın cüzdanında ne de çok para var’ derler. Fakat bu adam dükkânın birinden bir şeyler almak istese, cüzdanındakilerle hiçbir şey alamaz. Adamın eline, boş övgü dolu sözlerden başka bir şey geçmez. İşte, riya ile yapılan ameller de böyledir. İnsanlar, Bu adam ne güzel ibadet ediyor, âbid bir kişi derler ancak o kişinin eline geçen, insanların bu boş övgü dolu sözlerinden başka hiçbir şey değildir.
Semerkand Takvimi
[3/1 17:58] Annem: Aşûre
Aşûre (âşûrâ), kamerî takvime göre muharrem ayının onuncu günüdür.
Bu günde tutulması tavsiye edilen oruca “âşûrâ orucu” denir.
Tüm Sâmî dinlerde özel bir yere sahip görünen aşûre günü, Câhiliye
Arapları’nca da önemli sayılmıştır. Hatta Resûl-i Ekrem’in de peygamberlik
öncesi ve sonrası dönemde bir süre bu günde oruç tuttuğuna dair rivayetlere
de rastlanır. Medine döneminde bu orucu müslümanlara tavsiye ettiği bilinen
bir husustur (Buhârî, “Savm”, 69; Müslim, “Sıyâm”, 134; Tirmizî,
“Savm”, 50; Müsned, VI, 29-30).
Sağlam belgelere dayanmamakla birlikte bugünde gerçekleştiğine inanılan
birtakım olaylar bulunmaktadır. Hz. Mûsâ ve İsrâiloğulları’nın Firavun’un
zulmünden kurtulmaları, Hz. Nûh’un gemisinin Cudi dağına oturması,
Hz. Âdem’in tövbesinin kabul edilmesi, Hz. Yûnus’un balığın karnından
çıkarılması, Hz. Mûsâ’nın ve Hz. Îsâ’nın doğumları, inanışa göre aşûre
gününde gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber, “Biz Mûsâ’ya sizden daha lâyıkız”
(Müslim, “Sıyâm”, 202; İbn Mâce, “Sıyâm”, 31) diyerek yahudilerin aşûre günü
tuttukları orucu, bir gün öncesi veya sonrasıyla tutmayı tavsiye etmiştir.
Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehid edilmesi de muharremin onuncu günü
gerçekleştiği için, aşûre günü aynı zamanda, İslâm tarihinde son derece acı,
acıklı ve üzücü bir olayı hatırlatma özelliği de taşımaktadır. Bu sebeple
Şiîler, aşûre gününü Hz. Hüseyin’in intikamını alma sözünü tazeledikleri bir
matem günü kabul ederler; hatta dövünerek ve kendilerine işkence yaparak
bu oruca başlarlar. Gerek bu uygulama gerekse bu uygulamaya karşılık
Emevîler’in bu günün bir bayram sevinci ile kutlanmasını sağlama yönündeki
gayretleri temelde siyasal bakış ve görüş farklılığı ile ilgilidir.
Müslüman Türkler’deki muharrem ayında ve özellikle bu ayın onuncu
gününden itibaren “aşûre” adı verilen bir tatlı pişirilerek dağıtılması geleneği,
hayır işlemek ve gönül almak için güzel bir vesile olagelmiştir. Bu tür
uygulamalarda, -dinde bir dayanağı bulunmadığı sürece- bir matem veya
kutlama niyeti ve şeklinin bulunmamasına dikkat edilmeli; İslâmiyet’in
daima teşvik edegeldiği hayır ve hasenat işlemek için, dinde oruç tutulması
tavsiye edilen böyle bir günü iyi vesile sayma niyetinin dışına çıkılmamalıdır.
...Daha az
[3/1 17:59] Annem: HZ. ZEKERİYYA
Davud (a.s.) soyundan olup Yahya (a.s.)’nın babasıdır. Kur’an’da ismi geçen peygamberlerdendir. Yaşı ilerlediği bir zamanda Allah’a şöyle dua etti “...Rabbim katından bana bir oğul bağışla ki, bana ve Yâkub oğullarına mirasçı olsun! Rabbim! Onun, senin rızanı kazanmasını da sağla!” (Meryem, 19/4-6) “ Ya Rabbi! Bana kendi katından temiz bir soy bahşet!” (Âli İmran, 3/38)
Allah Teala duasını kabul ederek, O’na Yahya (a.s.)’yı evlat olarak verdi. Kur’an’da Zekeriyya (a.s.) ile ilgili ayetlerin çoğu dua mahiyetindedir.
Zekeriya (a.s.) kavmini Allah’a inanmaya davet etti. İnsanları dünya ve ahiret saadetine çağırdı. Azgınlık eden, küfre dalan insanlar tarafından şehit edildi.
ÂL-İ İMRÂN SÛRESİ
Medine döneminde inmiştir. 200 âyettir. Sûre, adını 33. âyette geçen “Âl-i İmrân” tam- lamasından almıştır.
İmrân, Hz.Mûsâ ile Hz.Hâ- rûn’un babasıdır. Âl-i İmrân, İmrân ailesi demektir.
Sûre’de Allah katında yegane geçerli dinin İslam olduğu vur- gulanmakta, İslam’ın inanç esasları ile bazı temel ahlak kavramları üzerinde durul- makta, Meke’deki kutsal evden (Kabe) söz edilmekte, hac veci- besine ve bazı ameli konulara değinilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok.
(Mevlana)
[3/1 18:04] Annem: Tarihte Bugün
• Divan Şairi Şeyh Galib’in Vefatı 1799
• Verem Savaş Haftası
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[3/1 18:04] Annem: Günün Ayeti
“Onlar kendi akıllarınca güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.”
Bakara 9
[3/1 18:04] Annem: Günün Hadisi
“Akıllı kişi, nefsine hâkim olan ve ölümden sonrası için çalışandır.”
Tirmizî, Sıfatü’l-kıyame, 25
[3/1 18:05] Annem: ZÂTI MÜKERREM İNSAN
Şeyh Galip insana değerini hatırlatarak; “Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen. / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.” Yani “Kendine hoşça bak ki, sen kâinatın özüsün, bütün yaratıkların gözbebeği olan insansın.” der.
Yaratılış gayesini idrak eden insan buna uygun davranabildiği takdirde kendisine secde eden meleklerden daha üstün olabilir. Kul bu hedefe vasıl olabilmek için bütün donanımıyla istikamet üzere olmalıdır. Nereden gelip nereye gitmekte olduğunu hesap ederek kendisine gösterilen peygamber yolundan sapmadan hedefe varmak için say ü gayret etmeli; yoluna çıkan caydırıcı, saptırıcı her ne olursa aldanmadan azimle yola devam etmelidir.
İnsanı insan yapan değerler sayesinde dünya yaşanası bir yer olabilir. Doğruluğu, dürüstlüğü, adaleti, merhameti ayakta tutarsa barış hâkim olabilir. Bunun için de her anlamda güçlü olmak gerekmektedir. Güçlü olmak için ise çalışmak, ümit var olmak, azmetmek gerekmektedir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[3/1 18:05] Annem: Sa’dî, o bizim Şark’ımızın rûh-i kemâli,
Bir ders-i hakîkat veriyor, işte meâli:
“Vaktiyle beş on kâfile sahraya dizildik;
Gündüz yürüdük hep, gece bir menzile geldik.
Çok geçmedi, baktım, bir adam hâsir ü hâib
Koşmakta... Meğer eylemiş evlâdını gâib .
Bîçâre gidip haymelerin hepsine sormuş;
Bir taş bile görmüşse, hemen oğluna yormuş.
Âvâre peder, nerde bulursun onu! derken...
Gördüm ki ciğer-pâresinin tutmuş elinden,
Lebrîz-i meserret geliyor bizlere doğru,
Taşmış da gözünden akıyor şimdi sürûru!
Yaklaştı şütürbâna nihayet, dedi yekten:
“Evlâdımı buldum... Nasıl amma? Onu bilsen...
Karşımda ne görsem, “O!” dedim geçmedim aslâ.
Aldatsa da tahmînimi binlerce heyûlâ,
Azmimde fütûr eylemedim, ye’si bıraktım...
Mâdâm ki dünyâdadır elbet bulacaktım...
Kumlarda yüzüp, zulmetin a’mâkına daldım;
Hep rûh kesildim... Ne boğuldum, ne bunaldım.
Tevfîk-i İlâhî edip en sonra inâyet,
Gördüm gözümün nûrunu karşımda nihâyet.”
İm’ân ile baksak oluyor işte nümâyan.
Sa’dî bize göstermede bir meslek-i irfan
Bir gâye-i maksûda şitâb eyleyen âdem,
Tutmuşsa bidâyette eğer azmini muhkem,
Er geç bulacak sa’y ile dil-hâhını elbet.
Zîrâ bu şu’un-zâr-ı tecellîde, hakîkat,
Tevfîk, taharrîye; taharrî ona âşık;
Azmin de emel lâzımıdır, gayr-i müfârık .
Olsun da emel azm ü taharrîye mukârin ;
Tevfîk zuhûr eylemesin sonra... Ne mümkin!
Ba’zen iki üç haybet olur rehzen-i ümmîd...
İnsan o zaman etmelidir azmini teşdîd...
Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen
Hüsrâna düşersin, çıkamazsın ebediyyen !
Mahkûm olarak ye’se şu bîçâre peder de,
Evlâdını şâyed o karanlık gecelerde,
Vazgeçmiş olaydı aramaktan, ne bulurdu?
Elbet biri candan, biri cânandan olurdu!
[3/1 18:07] Annem: Bilgi Edinme Yolları
İslâm’a göre insan, Allah’ın verdiği duyular yoluyla etrafında olup bitenleri algılar ve bunların zihninde hâsıl olan suretlerini aklıyla id-
rak eder. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan özellik, onun çevresindeki şeyleri sadece gören, işiten değil, görüp işittiklerini aynı zamanda
anlayan ve değerlendiren bir varlık oluşudur. Duyuların dış dünyada algıladıklarının yanı sıra, doğru sözlü olduğundan emin olunan ki-
şilerin verdikleri haberler de akıl için veri oluşturur. Zihnimiz duyular veya haber yoluyla kendine ulaşan verileri değerlendirir, sonuçlara
ulaşır. Bu sonuçlara bilgi diyebilmek için, onların realiteye uygun, açık ve kesin olmaları gerekir. Bu özellikleri taşımayan idrak sonuçları
bilgi değil zan, şek, vehim ve cehil diye anılır.
İslâm’da bilgi edinmenin yolları üç olarak kabul edilmektedir. Birincisi duyular, ikincisi doğru haber, üçüncüsü de akıldır. İnsanın bil-
gisi bu üç yoldan biriyle elde edilir. Bunlara kelâm ilminde esbâb-ı ilm (bilgi edinme yolları) denilmiştir. Şimdi bunları ayrı ayrı ele alalım.
Duyular
Duyular (havâss-ı selîme) görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma olmak üzere beş çeşittir. Göz görmeyi, kulak işitmeyi, burun
koklamayı, dil tat almayı ve deri de dokunmayı gerçekleştiren organlardır. Bunların doğru bilgi verebilmeleri için sağlıklı ve kusursuz
olmaları gerekir.
Kur’an, insana göz, kulak gibi organların verildiğini, onun bunları yeryüzüne, hayvan ve bitkiler âlemine çevirerek içinde yaşadığı
âlemde nasıl bir düzen ve gayeliliğin bulunduğunu kavratmak ister. Kişinin bunlardan sorumlu olduğunu bildirir. Duyuları ile söz konusu
düzen ve gayeyi idrak edemeyen kişiyi kör, sağır, dilsiz ve kalbi mühürlü olarak niteler. Duyular yoluyla elde edilen bilgiler zaruri yani
kesindir.
Duyu organları hayvanlarda da vardır. Onlar da gözleriyle görür, kulaklarıyla işitir ve burunlarıyla koku alırlar, hatta bazılarında bu
organlar insanlardan çok daha hassastır. Ancak akılları olmadığı için algıladıkları şeyleri insanlar gibi değerlendiremezler.
Doğru Haber
Haber, “Geçmişte meydana gelmiş veya gelecekte vuku bulacak bir olayı bildiren söz.” demektir. Haberin kesin bilgi ifade edebilmesi
için haberi veren kişinin o konuda zaruri bilgiye dayanması ve haberin yalan üzerinde ittifak etmeleri imkânsız kişiler tarafından rivayet
edilmiş olması gerekir. Doğru haber İslâmî literatürde mütevâtir haber ve haber-i resûl olmak üzere iki kısımda ele alınır:
ba) Mütevâtir Haber. Yalan söylemek üzere ittifak etmelerini aklın imkânsız gördüğü bir topluluğun, yine kendileri gibi kalabalık top-
luluklardan verdiği habere denir. Meselâ Sümerler, Hititler, Roma İmparatorluğu, Endülüs Emevîleri gibi millet ve devletlerin; Hz. Îsâ, Hz.
Muhammed gibi peygamberlerin tarihte yaşadığını mütevâtir haberlerle bilmekteyiz. Bir haberin mütevâtir olabilmesi için oluştuğu andan
itibaren, kesintisiz olarak yalan söylemek üzere birleşip anlaşmaları imkânsız olan kalabalık topluluklar tarafından rivayet edilmesi gerekir.
Bu topluluğun sayısı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada haberi duyanların, onun doğruluğunda ittifak etmeleri önem-
lidir. Şüphesiz haberi nakledenlerin sayısı kadar onların nitelikleri de önem arzeder. Mütevâtir haberler kendi içinde lafzî ve mânevî diye
ikiye ayrılır. Aynı lafızlarla nakledilen mütevâtir haberlere lafzî mütevâtir, anlam korunmakla birlikte farklı lafızlarla rivayet edilen haber-
lere mânevî mütevâtir denilir. İslâm bilginleri mütevâtir haberle sabit bilginin zaruri ve kesin olduğunu kabul etmektedir.
bb) Haber-i Resûl. Peygamber oldukları mûcize ile kanıtlanmış kişilerin verdikleri haberlerdir. Bir haber peygamber kimliği ile bil-
dirilmişse yani peygamberin üstlendiği görevin bir parçası ise doğruluğunda tereddüt yoktur. Peygamberden nakledilen haberlerin ona
aidiyeti önemli bir meseledir. Bu husus hadis ilminde “isnad” diye anılır. Hadis bilginleri haberleri isnad açısından üçe ayırmaktadırlar:
Mütevâtir. Yalan üzerinde ittifak etmelerini aklın kabul edemeyeceği bir topluluğun Hz. Peygamber’den duyup naklettikleri, daha son-
ra da aynı şekilde topluluklar tarafından rivayet edilen haberdir. Namazın vakit ve rekâtlarına ilişkin haberler bu türdendir.
Meşhûr. Başlangıçta tevâtür derecesine ulaşmamışken sonradan tevâtürle nakledilen haberlerdir. Mest üzerine meshetmeye ilişkin
haberler bu türdendir.
Âhâd. Hz. Peygamber’den duyanlardan son nesle kadar tevâtür derecesine ulaşmayan kişiler tarafından rivayet edilen haberlerdir. Ha-
dis kitaplarında yer alan rivayetlerin büyük kısmı bu türdendir.
Mütevâtir dışında kalan haberleri Resûlullah’ın söyleyip söylemediği kesin olmadığı için bu tür haberler yakîn (kesin bilgi) ifade etmez.
Bu sebeple de akait konularında kesin delil olarak kullanılamaz.
Akıl
Akıl, insanda doğuştan mevcut bir yetenek (garîze) olup, kişi onunla iyiyi kötüden ayırır. Bazı kelâmcılar onu insanda mevcut bilgi biri-
kimi olarak tanımlamaktadır. İnsan bu sayede gördüklerinden ve bildiklerinden hareketle bilmediklerine ulaşır. Bu yönteme akıl yürütme
denir. Söz gelimi ayın ışığını güneşten aldığını, bütün insanlar gibi Hz. Îsâ’nın da ölümlü olduğunu akıl yürüterek öğreniriz. Akıl, mantık
ilminin ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde çıkarımlarda bulunur.
Değişik akıl yürütme çeşitleri vardır. Genel hükümlerden özel hükümlere ulaşmaya “tümdengelim” (ta‘lîl), özel hükümlerden genel
hükümlere ulaşmaya “tümevarım” (istikrâ) ve özel bir hükmü bir başka özel hükümle kıyaslayarak sonuç çıkarmaya da “kıyas” denilir.
Aklın bu yollarla verdiği hükümler vâcip (zorunlu), mümkün (câiz) veya muhal (imkânsız) olur. Meselâ akla göre Allah’ın varlığı ve bir-
liği, 2x2’nin 4 etmesi zorunlu (vâcip), bunların aksi muhal, Allah Teâlâ’nın bu âlemi ve onda bulunan canlıları yaratması mümkün olan
hükümlerdir.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —