Menü tarıkhaber
SEMA ÖNER

SEMA ÖNER

Tarih: 31.05.2023 14:08

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[6/1 21:30] Annem: Bir Ayet:
Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.
(A'râf, 7/31)
 
Bir Hadis:
Muhakkak ki Allah, her işi en güzel şekilde yapmayı emretmiştir.
(Müslim, 'Sayd', 57)
 
Bir Dua:
Allah'ım! Senden; doğru bir kalp, doğru söyleyen bir dil ve dosdoğru bir ahlak istiyorum.
(Hâkim, Müstedrek, 1, 688)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[6/1 21:31] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Allah’ım! Senden; doğru bir kalp, doğru söyleyen bir dil ve dosdoğru bir ahlak istiyorum. (Hâkim, Müstedrek, 1, 688)
Yiyin için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. (A’râf, 7/31)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Mükellef Kimdir?
İslam dini, mükellef olan insanlardan bazı şeyleri yapmalarını, bazı şeyleri yapmamalarını istemiş, bazı şeyleri de yapıp yapmamakta onları serbest bırakmıştır. Böylece, dinin emrettiği şeyleri yapmak ve yasakladığı şeylerden sakınmakla yükümlü olan, ergenlik çağına gelmiş akıllı insana mükellef denir. İslam dini akla hitap eder. Bu sebeple, aklı olmayan deliler ile ergenlik çağına gelmemiş çocuklar mükellef sayılmazlar. Görülüyor ki bir insanın dinî hükümlerle yükümlü olabilmesi için kendisinde iki şartın bulunması gerekir: akıl, buluğ. Akıl: İnsanda mevcut olan bir kuvvettir. İnsan, onunla bilgi sahibi olur, iyi ile kötüyü birbirinden ayırır ve eşyanın hakikatini onunla anlar. Akıl sahibi olan kimseye “Âkil” denir. Mükellef olan insanların dünyada yaptığı işler sekiz çeşittir. Bunlara mükellefin eylemleri anlamında “ef’âl-i mükellefin” denir. Bu sekiz fiil, farz, vacib, sünnet, müstehab, mübah, haram, mekruh ve müfsittir.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[6/1 21:31] Annem: “Ey iman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse derin bir sapıklığa düşmüş olur” (Nisâ, 4/136). “Haberci ve kuvvet” anlamlarına gelen melek, Allah’ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren, gözle görülmeyen, yemeyen, içmeyen, uyumayan, erkeklik-dişiliği olmayan, beşeri ihtirasları bulunmayan, günah işlemeyen nuranî ve ruhanî varlıktır. Melekler, Allah’ın emrine asla isyan etmezler yüce Allah’ı tesbih ve zikrederler (A’râf, 7/206). Melekler, insanları korurlar, mü’minlere yardımcı olurlar. Mü’minlerin ve tövbe edenlerin bağışlanması için dua ederler, onlar için Allah’tan af dilerler. Kirâmen kâtibîn adındaki melekler insanın yaptıklarını kaydederler. Meleklerden; Cebrail, Mikail, İsrafil ve Azrail büyük melek olarak bilinmektedir. Meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü dinî hükümler, peygamberlere melek aracılığıyla indirilmiştir. Bu sebeple meleklere iman İslam’ın temel şartlarındandır. - MELEKLERE İMAN
[6/1 21:31] Annem: İSLÂM’DA İKİ ANA KAYNAK 
 
Dalâlete düşmemek için Kur’an ve sünnete sarılmak; sünnete sarılmak için de sünneti mutlak müctehîd imâmlardan öğrenmek elzemdir. Bunun te’hiri câiz değildir. Sünnete sarılmak, bizzât Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’in kesin emr-i nebevîleridir.
İrbâz bin Sâriye (r.a.)’den rivâyetle şöyle denilir: Resûlullâh (s.a.v.) bir gün sabah namazını kıldırdıktan sonra bize yönelip öyle te’sirli bir va’z ettiler ki ondan kalbler ürperip titredi, gözlerden yaşlar aktı. Bunun üzerine Ashâb (r.a.e.)’den birisi: “Yâ Resûllallâh (s.a.v.)! Bu sanki bir vedâ edicinin va’zıdır, bize neleri tavsiye buyurursunuz?” dedi. Resûlullâh (s.a.v.):
“Ben sizi, gecesi bile gündüz gibi apaydınlık olan bir dîn üzerine bırakmış oluyorum. Benden sonra ancak helâk olacak kimse ondan sapar. Allâh (c.c.)’un emirlerine karşı gelmekten sakınınız. Başınızda kara bir köle de olsa, âmirinizin emirlerini dinleyiniz ve kendisine itâat ediniz. Sizden yaşayan kimse, pek çok ihtilâflar, anlaşmazlıklar görecektir. O zaman siz gerek benim sünnetimden bildiğiniz şeylere ve gerekse hidâyete erdirilmiş olan Hûlefâ-yı Râşidîn’in sünnetlerine, canınızı dişlerinize alarak, sımsıkı yapışınız. Sonradan ihdâs edilen, dînde yeri olmayan şeylerden de sakınınız. Çünkü dînde olmayan, sonradan ihdâs edilen şeyler bid‘attır. Her bid‘at dalâlettir” (Ebû Davud) buyurdular.
Ashâb-ı Kirâm’dan İmran bin Husayn (r.a.)’den şöyle rivâyet edilir: “Kur’ân indirildi. Resûlullâh (s.a.v.) de sünnetleri işlemeği sünnet kıldı. Sünnetleri işlemekte bize tâbi olunuz, uyunuz. Vallâhi bunu yapmazsanız dalâlete düşer, doğru yoldan saparsınız” (Ahmed ibn Hanbel) diye buyurmuştur. 
(M. Âsım Köksal, İslâm’da İki Ana Kaynak Kitâb ve Sünnet, s.163-164.)
[6/1 21:32] Annem: SOHBET................ ÎMÂN VE ÎMÂNIN ALÂMETİ

Îmân: Âmentü’de bildirilen altı esasa inanmaktır.

Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
“Îmân, Allaha, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhıret gününe, ölüme ve öldükten sonra dirilmeye, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana, kadere, hayrın ve şerrin Allahtan olduğuna inanmaktır.” 
Bunları kalb ile tasdik etmek şarttır. Îmânın kuvvetli olmasının alâmetleri çoktur. Bu husustaki hadîs-i şerîflerden birkaçı:
“İyilik edince sevinen, günah işleyince üzülen îmânlı demektir.” 
“Kalbde îmânı olan Allahü teâlâyı sever.” 
“Îmân çıplaktır. Elbisesi takva, süsü hayâ, sermayesi fıkıh, meyvesi ameldir.” 
“Îmân, namaz demektir. Kim namaz için kalbini hazırlar ve namazı itina ile, vaktine [diğer farzlarına] ve sünnetine riâyet ederek kılarsa, o mü’mindir.” 
“Müminlerin îmân bakımından en kuvvetli olanı, güzel ahlâka sâhip olanıdır. Yanlarına herkes kolayca yaklaşır, geleni gideni çok olur. Herkesle iyi geçinir. Kim etrafı ile iyi geçinemiyorsa, onda hayır yoktur.” 
“Kişinin nerede olursa olsun, Allahı unutmaması, îmânının kuvvetli olduğunu gösterir.”
“Şu üç şey kimde bulunursa, îmânın tadını bulur:
1- Allah ve Resûlünü herşeyden çok seviyorsa,
2- Bir kimseyi yalnız Allah rızâsı için seviyorsa,
3- Küfre düşmekten, ateşe düşmek kadar korkuyorsa.” 
“Îmândan olan üç şey:
1- Darlıkta infak etmek “Hayra harcamak”,
2- Rastladığı Müslümana selâm vermek,
3- Kendi aleyhine de olsa adâletli davranmak.” 
“Kötüleyen, lânet eden, fuhuş söz söyleyen ve hayâsı az olan kimse, mü’min-i kâmil,değildir.” 
“Beni, evlâdından, ana-babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmeyen, îmân etmiş olmaz.” 

 

KIBLE SAATİ VAKTİ

Takvimimizde her şehir için gösterilen Kıble Saati vaktinde, Güneş’e doğru dönen kimse, Kâbe yönüne dönmüş ve o yerin kıblesini bulmuş olur.

 

 

 
 
06.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[6/1 21:32] Annem: Günün Hikayesi
 
Başkalarının Kuyusunu Kazanlar
 
   İslâmiyet doğduktan sonra kısa zamanda yayılmaya ve kendine taraftar toplamaya başladı. Bu durum, Arap ileri gelenlerinden imana gelmemiş bulunan bazı kimseleri huzursuz ediyordu. Ebu Leheb ile Ebu Cehil de bunların başında gelmekteydi. Küfür ve inkârın melun bayrağını ellerinden düşürmeyen bu iki kişi büyük bir telaş ve endişeye kapılmışlardı. Çünki İslâmiyet bir gün zafere ulaşırsa, hem ata yadigarı (putperestliklerinden) hem de bir yığın menfaatlerinden olacaklardı. İslâmiyet meselâ Allah'a inanılmasını, içki içilmemesini ve iman eden herkese kardeş gözüyle bakılmasını, aynı zamanda da eşit muamele edilmesini şart koşuyordu.  
 
 Halbuki İslâm'dan önceki Arapların tüm üçyüz altmış tane putları vardı. Bunlara Allah diye tapıyorlardı. Varlıklı ailelerin sofralarında içki su yerine içilmekteydi. İleri gelen Araplar, fakir ve yoksul olanlara köle gözüyle bakıyordu. Kız çocuğu dünyaya gelenler bunu uğursuzluk sayarak bu masum yavrularını vahşice diri diri gömüyorlardı.  
 
 İşte İslâmiyet bütün bu vahşilik ve haksızlıklara dur diyordu. Bütün insanları Allah birdir, bayrağının altında toplanmaya çağırıyor ve bu birliğin içine girenleri de hep kardeş olarak ilan ediyordu. Haksızlıkların asla yapanların yanına kalmayacağını bildiriyordu. Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı ilâhi adâletin tecelli edeceği kıyamet hesaplaşmasından söz ediyordu.  
 
 Bu durum karşısında Arap ileri gelenlerinin çıkarları ve kurulu düzenleri nasıl bozulmaz, nasıl rahatsız olmazlardı. Elbette olurlardı. İslâmiyet'in günden güne artan bir hızla yayılıp güç kazanmasına hele Ebu Leheb ile Ebu Cehil çok içerliyordu. Ne yapıp edip bu dinin ilerlemesine engel olmalıydılar. Onun için de bir sürü plânlar hazırlıyorlardı. Başta iki cihan güneşi sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed'i ortadan kaldırmayı göze almışlardı.  
 
 Ebu Cehil bir gün şöyle bir tuzak hazırlamıştı: Evine girilen yolun üzerine bir kör kuyu kazdıracak, sonra da bir bahaneyle Hz. Peygamber'i evine çağırarak kör kuyuya düşmesini sağlayacaktı. Nitekim adamlarını toplayarak evin cümle kapısı önünde bir kör kuyu kazmalarını emretti. Kuyu kazılıp üstü de ince tahtalarla kapatıldıktan sonra ince kumlarla belli edilmez bir şekilde iyice örtülür. Lanetlik Ebu Cehil de çok hastayım diye Hz. Peygamber'e haber salar. Adamlarına da Hz. Peygamber (s.a.v.) gelip kuyuya düştükten sonra toprakla üzerini tamamen örterek orada helâk olmasını sağlamalarını emretti:  
 
 Hastalık haberini alan sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) baş düşmanı olduğunu bile bile belki imana gelir diye hemen Ebu Cehil'in evine koşup geldi. Tam ev kapısının önüne, kör kuyunun yanına yaklaşmıştı ki, karşısına Cebrail (a.s.) çıkarak hazırlanan tuzağı haber verdi ve kendisini içeriye girmekten men etti.  
 
 Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) hemen geri döndü. Hizmetçilerden durumu öğrenen Ebu Cehil de yatağından kalkarak ardına düştü. Güya neden döndünüz, ey Allah'ın elçisi? Diye soracak ve de gönlünü aldıktan sonra içeri buyur ederek kör kuyuya düşmesini sağlayacaktı. Fakat ne ilginç ilâhi tecellidir ki kör kuyunun varlığını unutarak içine düştü. Evet, boşuna dememişler, başkalarının kuyusunu kazan, kazdığı kuyuya bir gün kendi düşer diye.  
 
 Kuyu içinde, 'imdat kurtarın!' diye acı acı bağırmaya başlayan Ebu Cehil'i kurtarmak için kuyunun başına toplanan adamları ip attılar. Fakat ip yetişmedi. Ebu Cehil ipi bir türlü yakalayamıyordu. Çıkarıp ikinci bir ip ekledikten sonra ikinci defa ip attılar. Üçüncü, dördüncü defa ipi ekleyip saldılar, yine tutmadı. İpi her ekleyip saldıklarında kuyu da devamlı derinleşiyor ve Ebu Cehil de bir türlü ipi yakalayıp da dışarı çıkamıyordu. Baktı ki çıkacağına devamlı dibe doğru inmekt
[6/1 21:32] Annem: Bir Evi Yuva Yapan İlâhî Emir: Evlilik
 
Evlilik yüce Allah’ın emridir. Evlilik, ilâhî emre uyup yuva kurmaktır. Yuva, insanlık cemiyetinin temelidir. Evlilik, bu temeli Allah’ın adıyla atmak ve insanlık şerefine uygun bir bina yapmaktır.
 
Dünyada insanlık hayatı yuva üzerine kurulmuş ve aile düzenine göre şekillendirilmiştir. Bütün dinlerde aile yuvası temel birimdir; insanlık binasının esasıdır. Aile olmadan, nesep korunmadan din yaşanamaz, hukuk uygulanamaz, hayatın bir manası olmaz. Bunun için şu beş husus bütün dinlerin ortak hedefi olmuştur:
 
1. Tevhid inancını ve dini korumak. 2. Canı korumak. 3. Aklı korumak. 4. Namusu, aileyi ve nesli korumak. 5. Malı korumak.
 
Yüce Allah kullarına evlenmeyi emretmiştir. Çünkü erkek ve kadın fıtratı buna göre yaratılmıştır. Kulluk, fıtrata uyarak yapılınca güzel ve tamam olur. Yoksa din noksan yaşanır. Din noksan yaşanınca insan da noksan kalır. Kâmil olmak için evlenmek, yuva kurmak, yuva hukukunu ayakta tutmak şarttır. Evlenmeden kâmil olanlar da vardır fakat onlar çok azdır.
 
Semerkand Takvimi
[6/1 21:32] Annem: 'Allâhu Teâlâ güzeldir ve güzelliği sever. Kibir; hakkı inkâr etmek ve insanları küçük görmektir.'
 
(Müslim, iman, 147, I, 93)
[6/1 21:32] Annem: Sabah gidişi bir aylık mesafe, akşam dönüşü yine bir aylık mesafe olan rüzgârı da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimiş bakırı kaynağından sel gibi akıttık. Rabbinin izniyle cinlerden bir kısmı, onun önünde çalışırdı. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabı tattırırdık.
SEBE' Sûresi 11.Ayet
[6/1 21:33] Annem: Haksız İktisap 
Toplumsal huzuru ve güvenliği tehdit eden bir diğer yanlış davranış da
haksız iktisaptır. Bu tabirle, hukukî bir sebebe dayanmadan bir şahsın mal
varlığının başkası aleyhine çoğalması kastedilir.
İslâm hukuku şahıslar arası hukukî ve medenî ilişkilerde rızâ pensibine
büyük önem vermiş, izni ve rızâsı bulunmadan bir kimsenin malında tasarrufta
bulunmayı, ondan kazanç sağlamayı yasaklamıştır. Meşrû bir sebebe
dayanmaksızın bir mal edinme sadece yasaklanmakla kalmamış, Hz. Peygamber
tarafından, “Hiçbiriniz kardeşinin herhangi bir malını ciddi olarak
veya şaka yoluyla almasın. Biriniz arkadaşının bir değneğini bile alsa onu
iade etsin” (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 93; Tirmizî, “Fiten”, 3), “Bir şeyi alan el, onu
hak sahibine vermediği sürece tazminle mükelleftir” (Ebû Dâvûd, “Büyû‘“,
90) buyurarak haksız şekilde iktisap edilen şeylerin hak sahibine iadesi de
istenmiştir.
İslâm hukukçularının üzerinde durduğu haksız iktisap türleri olarak;
borç olmayan bir şeyin ödenmesi, başkası adına zarureten yapılan ödemeler,
meselâ ortak malı veya başkasının malını korumak için yapılan ödemeler,
akid olmadan ve bir ücret kararlaştırılmadan bir kimseyi çalıştırma, evinde
oturma, arazisini ekip biçme, iki malın birbirine karışması veya bitişmesi gibi
örnekler sayılabilir. Bu ve benzeri durumlarda başkasının malını veya yararını
hukukî bir sebep bulunmadan iktisap eden kimsenin, aldığı şeyi hak
sahibine iade etmesi dinî ve hukukî bir borçtur. Bu şekilde malı eksilen kimsenin
de bunu talep hakkı vardır. Böyle durumlarda yargı daha çok zâhirî
delillere göre hareket ettiği için, mağdur taraf çoğu zaman yargı yoluna gidemez
veya hakkını ispat edemez. Fakat malına haksız kazanç karıştığına
inanan kimsenin, yargı kararına bakmaksızın bu hakkı sahibine iade etmesi
gerekir. Bile bile bunu yapmazsa, başlangıçta olmasa bile sonuçta gasıp
hükmünü alır, malına haram karıştırmış olur. ...Daha az
[6/1 21:33] Annem: CUMA NAMAZI
Yüce dinimiz İslam, Cuma gününü müslümanlar için önemli bir gün olarak tayin etmiştir. Kur’an-ı Kerim’de; “Ey iman eden- ler! Cuma günü namaza çağrılınca Allah’ı anmaya (namaz kıl- maya) koşun ve alışverişi bırakın.” (Cum’a, 62/9)
Cuma günü camiye gelmeden önce beden temizliği yapmak ve manevi iklimden en iyi şekilde yararlanmak için kalbi ibadete hazırlamak ve camiye gelmek Peygamber Efendimizin sünnet- lerindendir.
Sevgili Peygamberimiz; “Kim Cuma günü boy abdesti alır, en güzel elbiselerini giyer, sonra da camiye gidip insanları rahatsız et- meden sükunet içinde hutbeyi dinler ve namazı kılarsa bu yaptığı o Cuma ile geçmiş Cuma arasındaki günahları için kefarettir.” (Ebu Davud, “Taharet”, 127) buyurmuştur.
 
EN'ÂM SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir.
Kuvvetli görüşe göre, 91, 92, 93, 151, 152 ve 153. âyetler Me- dine’de inmiştir. 165 âyettir.
Adını 136, 138 ve 139. âyetlerde yer alan “el-En’âm” kelimesinden almıştır.
En’âm, koyun, keçi, deve ve sığır cinsi ehli hayvanları ifade eden bir kelimedir. Sûrede başlıca tev- hide, adalete, peygamberliğe, ahi- rete dair meseleler ile, küfrün ve batıl inançların reddi, ve bazı temel ahlâk kuralları konu edil- mektedir.
 
ÖZLÜ SÖZ
Ehil olmayanlara sabretmek ehil olanları parlatır. (Mevlana)
[6/1 21:33] Annem: Tarihte Bugün
 
•  Sultan IV. Mehmed’in Vefatı 1693
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[6/1 21:33] Annem: Günün Ayeti
 
“Bilerek hakkı bâtıl ile karıştırmayın, hakkı gizlemeyin.” 
 
Bakara 42
[6/1 21:34] Annem: Günün Hadisi
 
“Mümin, mümin kardeşi için birbirine sımsıkı kenetlenmiş tuğlalardan oluşan bir bina gibidir.” 
 
Buhârî, Edeb, 36
[6/1 21:34] Annem: Vazgeçemeyeceğimiz Temel Değer: ADALET
 
Kur’an-ı Kerim’e göre adaletin ölçüsü hakkaniyettir. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi hâlinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi durumunda bu hükmü tanımayan insanlar için “işte bunlar zalimlerdir” (Nur, 24/48-51) denilmiştir. Bu itibarla kişisel menfaat temini, akrabalık, düşmanlık gibi hissi durumlar, taraflardan birinin soylu veya alt tabakadan olması, bedenî veya ruhî bakımdan kusurlu bulunması gibi ahlakî ilkeleri ilgilendirmeyen sebepler bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini ve sonuç olarak adalet ilkesinden sapmayı mazur gösteremez (Maide, 5/8; Nisa, 4/3; Âl-i İmran, 3/75). Zira “Eğer hak onların keyfi arzularına uysaydı göklerin, yerin ve bunlarda bulunanların düzeni bozulurdu.” (Mü’minun, 23/71) buyurularak, adaletin objektif esaslara oturtulmaması durumunda karşı karşıya kalınacak tehlikeye işaret edilmiştir.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[6/1 21:34] Annem: Evlâdım Mehmed Ali’ye 
yâdigâr-i vedâdımdır .
 
Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim 
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım : 
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri; 
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım. 
Şi’r için “göz yaşı” derler, onu bilmem, yalnız, 
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım ! 
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem; 
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım ! 
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa; 
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.
[6/1 21:35] Annem: “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye 
şahit olması yetmez mi?”[10]
“İnsan neden yaratıldığına bir baksın? Atılan bir sudan yaratıldı. (O su) sırt ile göğüs kafesi arasından çıkar. İşte Allah (başlangıçta bu 
şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir.”[11]
“Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.”
“Gecenin karanlığı onu kaplayınca bir yıldız gördü, ‘Rabbim budur.’ dedi. Yıldız batınca, ‘Batanları sevmem.’ dedi.
“Ayı doğarken görünce, ‘Rabbim budur’ dedi. O da batınca, ‘Rabbim bana doğru yolu göstermezse elbette yoldan sapan topluluklardan 
olurum.’ dedi.”
“Güneşi doğarken görünce de, ‘Rabbim budur, zira bu daha büyük.’ dedi. O da batınca, dedi ki: Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak 
koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben hanif olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.”[12]
Sonuç olarak ilahî dinlere göre âlem, fizik ve metafizik varlıkların sentezinden meydana gelen bir bütündür ve ikisi arasında tam bir 
uyum söz konusudur. Dünya, ay, güneş, yıldızlar, canlı ve cansız varlıklar âlemin fizikî kısmını temsil ettiği gibi ruh, melek, cin, şeytan gibi 
varlıklar da onun metafizik kısmını temsil etmektedir.
Varlık Âleminin Çeşitleri
Duyulur Âlem
Kâinatın Cenâb-ı Hak tarafından yaratıldığını vurgulu bir şekilde belirten Kur’ân-ı Kerim, onun nasıl yaratıldığı konusunda çok şey 
söylememesine rağmen, tabiat ve onda vuku bulan olaylar hakkında çeşitli beyanlarda bulunmuştur. Yüce kitabımız Kur’an, tabiatla ilgili 
ifadelerinde hep onu Allah’a nispet etmiş, Allah-tabiat-insan arasındaki ilgiye dikkat çekmiştir. Söz konusu ilişkiyi ortaya koyarken de hem 
tabii hem de ilahî sebepliliği kullanmıştır.
Yüce Allah ilim, kudret, irade ve yaratma gibi sıfatlara sahiptir. O, murat ettiği her şeyi yaratmaya kâdirdir. Kur’an’da Allah’ın, “Bir şey 
yaratmak istediği zaman O’nun yaptığının ‘ol!’ demekten ibaret olduğu ve hemen oluverdiği” haber verilmektedir (bk. Yâsîn 36/82). Ancak 
dünyada olup bitenlere ve çevremizde cereyan eden hadiselere baktığımızda, mükemmel bir işleyişin mevcut olduğunu, güneş, dünya 
ve ayın kendi konumlarını devam ettirmek için birbirlerine destek olduklarını, canlıların belli biyolojik sebeplere bağlı olarak nesillerini 
devam ettirdiklerini, canlı cansız bütün varlıkların bir maksat ve gaye için yaratıldığını görmekteyiz. Dolayısıyla âlemde sebep ve gayeler 
birbirine kenetlenmiş vaziyettedir. Sistemdeki “mükemmellik” de buradan gelmektedir.
Şüphesiz Allah, böyle bir mükemmel sistem oluşturmak için sebeplere muhtaç olmamakla beraber bu işleyişte bize de bir yer açmak ve 
bizi tabiatta etkin kılmak için bu yolu murat etmiştir. O, zorunlu olmadığı halde dünyanın düzenini sebeplere bağlı olarak devam ettirmeyi 
tercih etmiştir. Yani O, zorunlu olduğu için değil, hikmetine uygun olduğu için yapıp ettiklerinde sebepleri kullanmaktadır.
Şu halde O’nun aksini murat etmesi de mümkündür. Buna bilim lisanında “vesilecilik” (okasyonalizm/ara nedencilik) denilir. Kâinatta 
tabii olan ve sürekliliği sağlayan bu yöntemdir. Sistem, normal şartlarda bu şekilde işlemektedir. Bununla beraber zaman zaman tabiatta 
âdet dışı bazı uygulamaların olduğu da bir realitedir. Şüphesiz bu tür uygulamalar değişik şekillerde tasnif edilebilir. Meselâ âdet dışı de-
diğimiz şey aslında âdet olmasına rağmen nâdir olduğu için tarafımızdan böyle algılanmış olabileceği gibi bir tevâfukun, bir tabii uyumun 
sonucu da olabilir.
Nitekim havas ehlinin ve büyücülerin elinde vuku bulduğu ileri sürülen âdet dışılıkların çoğu bu şekildedir. İnsanoğlu tabiattaki sır 
perdesini araladıkça ve gizemi çözdükçe bu tür olayların sebeplerini anlayabiliyor. Bununla beraber tabiatta yine de olağanüstü diyeceği-
miz birtakım uygulamalar söz konusudur ve yüce yaratıcı bu olaylar yoluyla kendisinin fâil-i muhtâr olduğunu ve sebeplere bağlı kalmak 
zorunda bulunmadığını bize göstermektedir. İslâmî literatürde bu tür olaylara mûcize denilmektedir.
Bekir Topaloğlu, Kelâm Araştırmaları Üzerine Düşünceler adlı eserinde (s. 17), Kur’an’ın varlık konusuna bakışını şu şekilde değerlen-
dirmektedir: “Kur’ân-ı Kerim, duyularla algılanabilen ve dolayısıyla bilim alanına da giren tabiat ünitelerine sık sık atıfta bulunur: Gök 
cisimleri, yer küresi, onunla ilişkisi olan güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bitkiler, hayvanlar vb. (el-Hacc 22/18). Onun atıfları daha çok 
tabiatın mükemmel işleyişine ve bu işleyişi idare eden yüce yaratıcının tanınmasına yöneliktir.
Bazı kelâmcılar, Allah’ın kudret ve irade sıfatlarına tam yetkinlik kazandırma düşüncesiyle tabiatın işleyişinde kuralların (tabiat kanun-
ları) bulunmadığını ileri sürmüşse de, bu iddianın, Kur’an’ın beyanlarıyla bağdaşmadığını söylemek gerekir. Çünkü âyetlerden özellikle bu 
[10] Fussılet 41/53. Kur’ân-ı Kerim’de beşer tabiatından çıkan delillere işaret eden diğer âyetler için bk. el-A‘râf 7/172; en-Nahl 16/53; er-
Rûm 30/30, 33; Lokmân 31/32; Fussılet 41/51; Kâf 50/16.
[11] Târık 86/5-8.
[12] En‘âm 6/75-79.
[6/1 21:36] Annem: Ravi: Aişe (ra)
Müslim'in diğer bir rivayeti şöyledir: 'Bana kavuşmada en çabuğunuz kolu en uzun olanınızdır!' Hz. Aişe devamla der ki: 'Kol yönüyle kim daha uzun diye uzunluk ölçüşmesi yaptılar. En uzunumuz Zeyneb [Bintu Cahş] idi. Çünkü o, eliyle çalışır ve kazandığını sadaka olarak fukaraya verirdi.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Müslim, Fezailü's-Sahabe 101, (2452)
 
Hadisin Açıklaması:
1- Bu iki hadiste, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinin, kendisine ahirete kavuşmada hangisinin erken davranacağını sorduklarını görmekteyiz.  Aleyhissalâtu vesselâm mucize olarak 'kolu en uzun olanınız' der. Muhatapları, zahire göre anlayarak kollarını ölçerler. Halbuki Aleyhissalâtu vesselâm mecaz kasdetmiştir. Buradaki kol uzunluğundan  maksad cömertliktir, sehavettir. Allah yolunda yapılan tasaddukun çokluğudur. Bu durum, Allah Resulü'nün vefatından sonra ilk vefat edenin Zeyneb Bintu Cahş olmasıyla anlaşılır. Çünkü Zeyneb, deri ustasıdır, hem işliyor, hem de dikiyordu. Mamulatını satıp kazandığı parayı Allah yolunda tasadduk ediyordu.
 
Önceki rivayette, kolu en uzun olanın Sevde (radıyallahu anhâ) olduğu zikredilmiştir. Ancak alimler, bunda bir hata olduğunu, doğrusunun Zeyneb olması lazım geldiğini, hem erken ölme ve hem de cömertlik yönüyle vak'aya da bunun mutabık olduğunu belirtirler.
 
2- Hadisin aslında 'eli uzun' tabiri geçer. Biz, tercümeyi 'kolu uzun'  diye  yaptık. Aslında tam karşılığı 'eli açık' tabiridir. Ancak bu takdirde ifadeyi tamamen bozmak gerekecekti. Dilimizde eli uzun, hırsız demektir. Şu halde hükmü, lafza göre değil, maksada göre vermek gerekir
[6/1 21:36] Annem: 
 
AF VE MAĞFİRET BÖLÜMÜ.. 2
UMUMİ AÇIKLAMA: 2
GÜNAHLA MANEVÎ MERTEBE KAZANMAK.. 3
KULLUK EDEBİ: 3
TEVBENİN EDEBİ: 3
TEVBENİN MAKBUL OLMASININ DİGER ŞARTLARI 4
 
 
AF VE MAĞFİRET BÖLÜMÜ
 
UMUMİ AÇIKLAMA:
 
Af ve mağfiret bahsinin günah, tevbe gibi başka bahislerle de ilgisi vardır. Bilhassa günah mefhumu olmak üzere bu tabirlere, geçmiş bahislerde zaman zaman  temas edilmiştir. Esasen bunları birbirinden ayrı mütalaa etmek mümkün değildir. Sözgelimi insan günah işleme fıtratında yaratılmıştır, ama tevbe emredilmiştir. Cenab-ı Hakk tevbe edenleri sevmekte ve tevbeleri kabul etmekte, günahkârı affetmektedir. Böylece kul da kulluğunu anlamak suretiyle manevi yükseklik kazanmaktadır.
Şu halde bu mefhumları, İslam'ın bu meseledeki umumi telakkileri çerçevesinde kavramaya çalışmak daha uygun olacaktır. Öyleyse meselenin anlaşılmasını, yaratılışla başlatıp insanın kemaliyle sonuçlanan bir vetire çerçevesinde anlamak gerekecektir.
Yaratılış: İnsanoğlu, hayvan ve melek dediğimiz iki sınıf şuur ve hayat sahipleri arasında orta bir mevkidedir: Hayvanlar, şehvet (arzular)  sahibi fakat aklı olmayan bir tabaka  teşkil ederler. Akılları olmadığı için davranışlarını tabiî insiyaklarla -ki buna içgüdü diyoruz- yürütürler, bu yüzden sorumlulukları yoktur. Melekler ise, şuur ve hayat sahibi olmakla birlikte şehvetleri yoktur. Onların şerre kabiliyetleri de yoktur.Verilen vazifeleri yaparlar. Dereceleri ne düşer ne de yükselir, hep sâbit kalır. İnsanlar ise, orta bir tabakadır. Hayvanlarla müşterek olan şehvetlere de sahip, meleklerle müşterek olan akla da... Kendisine içgüdüye bedel şeriat verilmiştir, irade verilmiştir. İradesi ile şeriata uyarak aklını o yolda kullanırsa melekleri geçebilir. İradesi ile şehvete uyar aklını o yolda kullanırsa hayvanlardan aşağı düşer. Şu halde Cenâb-ı Hakk insana sonsuzca  alçalma ve sonsuzca yükselme imkanı tanıyan bir fıtrat, bir mertebe vermiştir. Yükselmenin yolu, ihtiyar da denen irade-i cüz'iyyesini kullanarak, şuurla dinin emrettiği şeyleri tercih etmekten, aklını bu yolda kullanmaktan geçer. Alçalmanın yolu ise, şeriata değil, şehvetlere uymaktan, aklını o yolda kullanmaktan geçer. İnsanoğlunun bu kaçınılmaz kaderi en  veciz şekilde Tîn suresinde beyan edilmiştir: 'Biz insanı en güzel şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına çevirdik. Ancak iman edip de güzel güzel amellerde, bulunanlar başka. Çünkü onlar için kesilmez mükâfatlar vardır' (4-6).
İnsanın, hayır-şer arasında imtihana maruz bir fıtrata sahip olduğunu Gazali şöyle ifade eder: 'Şer, insanın yaratılış toprağına katılıp yoğurulmuştur, çok nadir hallerde onu terkeder. Öyleyse insanın gayretlerinin hedefi, hayrını şerrine gâlib kılmak olmalıdır.'
Diğer mahluklar arasında böyle bir durumda yaratılan insan, şehvete uymakla şeriata uymak, inanmakla-inanmamak, hayır yapmaklaşer yapmak, iradesini iyi veya kötü istikamette kullanmak arasında imtihan edilecektir.
Bu imtihan onun kaçınılmaz kaderidir. Zira o, ne hayvandır ki, sadece şehvetine tabi olsun, ve ne de melektir ki sâdece hayra va akla tâbi olsun.
İmtihan müddeti, yani hayatı boyunca, insan, kötülük işlemekle imtihanı ebediyyen kaybetmiş olmadığı gibi, iyi iş yapmakla da kurtuluşu garanti etmiş değildir. İyilikten sonra kötülüğe düşebileceği gibi, kötülükten sonra da tekrar iyiliğe geçebilir.
İnsan bu iyilik-kötülük cepheleri arasında bir saat rakkâsesi durumunda olduğu için, Cenâb-ı Hakk tevbe emretmiştir. Kötülük yapınca tevbe etmelidir, Allah tevbeleri kabul eder, affeder, Allah'ın bellibaşlı sıfatları arasında rahmet (kullara acıma) vardır. Tevvâb, yani tevbeleri kabul edici olmak O'nun bir diğer vasfıdır.
Gafûr (günahları örtücü) olmak, Afuvv (bağışlayıcı, cezayı terkedici) olmak gibi, Allah başka sıfatlara da sahiptir.
Şu halde, bu sıfatlarıyla da Cenâb-ı Hakk'ın kullar tarafından idrak edilebilmesi için, o sıfatlarıyla Allah'a müracaatlarımızı gerektirecek hallere düşeceğiz demektir. Tıpkı hastalanınca Şâfi, rızka muhtaç olunca Rezzâk, âciz kalınca Kadîr... isimlerine müracaat ettiğimiz ve o sıfatlarıyla Allah'ı tanıdığımız gibi...
Şu halde günah, Allah'ın, insanlar tarafından bütün sıfatlarıyla tanınmasında zaruri olan vâsıtalardan biridir. İslâm'ın günah görüşünün hristiyanlarınki ile karıştırılmaması gerek. Onlar, insanoğlunun, Hz. Âdem'le Havvâ'nın cennette yasak meyveden yemekle işledikleri günahı tevarüs ettiğine ve bu sebeple günahkar olarak doğduğuna inanır. İslâm böyle demez, 'Her insan günahsız doğar ama günah işleyecek fıtrattadır. Büluğa kadar günahsız sayılsa da, günah işlemesi kaçınılmazdır' der. Bu telakkinin devamında, hristiyanlar doğuştan gelen aslî günahtan kurtuluşu vaftiz (hristiyan) olmaya bağlar. İslâm işlenen günahın tevbe ile affedilebileceğini söyler. Ayrıca tevbe doğrudan Allah'a yapılmalıdır, araya hiçbir mahluk konmaz, kişi her zaman her yerde tek başına tevbe edebilir. Şu günah affedilir, bu günah affedilmez diye bir ayırım yoktur. İhlasla, sıdkla, azimle, kesin kararla yapılan tevbe ile en büyük günahlar dahi affedilir. İslâm'a göre en büyük günah, küfür veya şirktir. Küfür ve şirk'ten dönüş, tevhîde geliş demek olan tevbe en makbul tevbedir, mutlaka kabul edilebileceğine inanılan tevbedir. Şu halde İslâm'a göre, af dışı tutulan bir günah yoktur. '...Ey kendilerine kötülük edip (günahta) aşırı giden kullarım! Allah'ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, merhametlidir' (Zümer 53).[1]
 
GÜNAHLA MANEVÎ MERTEBE KAZANMAK
 
İslâm'ın günah telakkisinde son derece ehemmiyetli bir nokta var ki, buna diğer dinlerde net olarak rastlamak imkansızdır. Kişi işlediği günahla, Allah'a daha ciddi bir ilticaya, daha ihlaslı bir yönelişe geçebildiği için, işlemiş olduğu günah sebebiyle mânevî yükselişe erebilmektedir. Âyet-i kerîme bu mühim hakikatı 'günahların sevaba dönüştürülmesi' diye ifâde etmiştir: 'Meğer ki (şirkden) tevbe edip iyi amel (ve hareket)de bulunan kimseler ola. İşte Allah bunların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah gafûr ve rahîmdir' (Furkân 70).
Bu ma'nâyı açıklayan hadîsler var. Bunlardan biri 4142 numarada gelecektir: Resûlullah orada kişinin, yapmakta olduğu güzel ameller sebebiyle 'günah işlemiyorum' havasına düşmesini, onun tevbe istiğfar gibi kulluğunu idrak ettirici son derece kıymeli bir ibadetten uzak kalmasına sebep olacağı için, günah işlemekten daha kötü bir ruh hali yani ucûb olarak tavsif etmekte, ümmeti için bundan korktuğunu ifâde buyurmaktadır. Evet, bu dinin sahibi, günah, sevab meselelerinde Allah namına beyanda bulunma yetkisine sahip yegane söz sahibi, Şârî olarak 'ucb' un günahtan daha kötü bir şey olduğunu haber veriyor.
Bu, üzerinde durulması, düşünülmesi, hakkıyla anlaşılması gereken bir husustur.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) günahlara karşı mâsum (korunmaya mazhar) olmasına ve hatta Tevbe sûresinde geçmiş ve gelecek günahlarının affedildiği müjdesinin verilmiş olmasına rağmen, günde en az yüz sefer tevbe ettiğini ifade etmiş, günah işlemediği, tevbeye ihtiyacı olmadığı hatırlatılınca da, 'Allah'ın çok şükreden (şekûr) bir kulu olmayayım mı?' diye cevap vermiştir. 4143 numaralı hadîsin şerhinde zikri gelecek olan 'En hayırlınız, tekrar tekrar günah işlediği halde tevbe edendir' hadisi de burada zikre değer.
Bazı ârifler demişlerdir ki: 'Resûlullah, burada, ümmetinin hayırlılarının, işlediği günahın aldatamadığı, Allah'ın affedici olduğunu unutturamadığı böylece tevbe ile O'na dönen kimseler olduğunu haber veriyor.' Bazı âlimler de: 'Bazı günahlar vardır, mü'min için, birçok ibadetten daha faydalıdır. Böylece, çok tevbe eden biri olur. Tevbeden ayrılmayan kimse ise, bu sayede Allah'ın sevdikleri arasında yer alır. Nitekim âyet-i kerime'de 'Muhakkak ki Allah tevbe edenleri sever' (Bakara 222) buyrulmuştur.'
Şu halde tevbede herkesin anlayamayacağı bir sır, insanı makbûl kullukta muvaffak eden bir iksir var. Bu sırrı anlayıp da günah lekelerine bulaşmadan tevbeyi kendine şiar edinenler mânevî kazançların bereketine ererler. Bunu idrak edemeyenler, günahlarla kirlendikten sonra bu kirliliğin şuuruna erip, ondan arınmak için tevbeye koşarsa, işte bunlara Cenâb-ı Hakk rahmetiyle yüce mertebeler vaadetmekte ki, bunlardan biri de günahların sevaba dönüşmesidir. Bu nasıl olur? diye tereddüte gerek yok, ilâhî ihbar öyledir, ilâhî rahmet bu kadar geniştir; bize, inanıp teslim olmak, o zanla O'na koşmak gerek. Zira Rab Teâlâ Hazretleri, -bir hadîs-i kudsîde tebliğ edildiği üzere- kuluna, o kulun Allah hakkında beslediği zanna göre muamele edecektir. Öyleyse bize düşen, işlediğimiz günahların sevaba çevrilebileceğine inanarak sıdk ile, ihlas ile, tevbe-i nasuh ile tevbe etmek, yalvarmak, dergah-ı ilahide gözyaşı dökmektir.[2]
 
KULLUK EDEBİ:
 
Burada şunu belirtmemiz gerekir: Yukarıda yapılan açıklamaları menfi istikamette anlayıp, bir kısım günahlara fetva yapmak da mümkündür: 'Öyle ya, madem günahlar sevaba dönüşebiliyor, önce günah işleyip sonra da tevbe etsek olmaz mı?'
Böyle bir düşünce, her şeyden önce kulluk edebine yakışmaz. Cenâb-ı Hakk'ı imtihan etmek, dinin ahkâmıyla alay etmek, ciddiye almamak gibi birma'nâ taşır. Bu halet-i ruhiye ile işlenen günahların tevbesi makbul olur mu; Cenab-ı Hakk'ın rahmetini celbedebilir mi, garantimiz yok. Zira bir başka âyet-i kerime, affedilecek günahın cehaletle işlenmiş olma şartını zikretmektedir. 'Allah, kötülüğü cehaletle (bilmeyerek) yapıp da hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hakîm olandır' (Nisâ 17).
Bu âyetle, daha önce kaydettiğimiz 'bütün günahları affeder' âyeti arasında  tezat mevcut değildir. Zira orada her çeşit, yani bilerek işlenen günahları da affedebileceği ifade edilmekte ise de bu âyette, cehaletle işlenen günahların affına 'garanti' verilmektedir. Ayrıca 'tevbe ederim'  düşüncesi ile günah işleyen kimse, tevbe etme fırsatı  bulabilecek mi, ömrü vefa edecek mi, davranışı gadab-ı ilahiye dokunduğu takdirde Allah kendisine tevbeye dönüş fırsatı verecek mi, bunları da düşünmesi gerekir.
Hangi açıdan bakarsak bakalım, Allah'ın affedici oluşunu gözönüne alarak günah işlemek büyük bir aldanmadır. Kulluk edebine hiç uymamaktadır, böyle bir durumdan Allah'a sığınırız.[3]
 
TEVBENİN EDEBİ:
 
Tevbemizin kabul olması hepimizin arzusudur. Bu sebeple âlimlerimiz, âyet ve hadislerde gelen açıklamaları gözönüne alarak makbul tevbenin şartlarını tesbit etmeye çalışmışlardır.
Nevevî hazretleri şöyle der: 'Tevbe, lügat olarak dönüş (rucû) demektir. Öyleyse tevbe de günahtan dönüştür. Bu dönüşün (tevbenin) üç rüknü vardır:
* Günahtan kopmak, kesinlikle terketmek.
* Bu günahı işlediğine pişman olmak.
* Bir daha o günahı işlememeye azmetmek, kesin karar vermek.'
Nevevî devamla der ki: 'Eğer tevbe edilen günah, bir insanın hukukuna karşı işlenmiş ise, bir dördüncü rükün daha var:
* Bu hak sahibi ile helallaşmak.'
Nevevî şu kıymetli bilgileri vermeye devam eder: 'Tevbenin aslı nedamettir, pişmanlıktır. Bu, onun en büyük rüknünü teşkil eder. Ülemâ, bütün günahlardan tevbe etmenin vacib olduğunda ittifak eder. Ve tevbeyi, günah işler işlemez yapmak gerekir, geleceğe bırakmamalıdır. Günah büyük olmuş, küçük olmuş farketmez. Tevbe, İslam'ın en mühim prensiplerinden te'kid edilmiş esaslarından biridir. Ehl-i Sünnete göre şer'an, Mu'tezile'ye göre aklen vacibtir. Bütün şartlarına uyularak yapılmış olsa bile, Ehl-i Sünnet'e göre, tevbenin kabul edilmesi Allah'a vacib değildir. Ancak Allah'ın kerem ve fazlı ile kabul edeceği umulur. Allah'ın kabul edeceğini Mutezile'nin aksine şeriatla ve icma ile biliyoruz. Bir kimse bir günahına tevbe etse, o günahı, bilahare tekrar hatırlayınca tevbeyi yenilemek gerekir mi; bu hususta Ehl-i Sünnet ihtilaf etmiştir. İbnu'l-Enbarî: 'Vacibtir' der, İmamu'l-Harameyn 'Vacib değildir' der. Bir kimse bir başka günahta musır olsa bile, bir günahtan yapacağı tevbe sahihtir. Bir kimse bir günaha karşı şartlarına uyarak sahih bir tevbe yapsa, sonra bu günaha tekrar dönse, ona bu ikinci günah yazılır, önceki tevbesini  ibtal etmez. İki meseledeki Ehl-i Sünnetin  görüşü budur...
Ayrıca, kafirin küfründen tevbesi, kesinlikle makbuldür. Diğer çeşit tevbeler kesinlikle makbul müdür, yoksa zannî midir, Ehl-i Sünnet bu hususta ihtilaf eder. İmamu'l-Haremeyn zannî olduğunu kabul etmiştir. Esahh olan görüş de budur.'[4]
 
TEVBENİN MAKBUL OLMASININ DİGER ŞARTLARI
 
Yaptığımız tevbenin makbul olması için ülemânın koyduğu dört şartı Nevevî'den naklen kaydettik. Burada şunu da ilave etmemiz gerekmektedir: Tevbe, duanın bir çeşididir. Öyleyse dua bahsinde belirtilen şartlara da tevbe sırasında riayet etmek, tevbemizin makbul olma şansını artıracaktır.
* Önce maddi sadaka vermek.
* Mübarek mekanlarda (Ravza-i Mutahhara, Ka'be, Mescid-i Aksa, camiler, ön saf... gibi) yapmak.
* Mübarek zamanlarda (Ramazanda, Kadir gecesinde, diğer mübarek gün ve gecelerde, cuma gününde, saat-ı icabe'de, her gün seher vaktinde, ilk vaktinde kılınacak farz namazların arkasında, abdest alınca  kılınacak iki rekat nafilenin peşinde... vs.) yapmak.
* Tevbeye salavatla başlamak, salavatla bitirmek.
* Kur'an ve hadiste gelen (me'sur) tevbelerle tevbe etmek.
* Abdestli olarak tevbe etmek... vs.[5]
ـ4141 ـ1ـ عن أبي أيوب رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال:  ]قَالَ رَسُولَ اللّهِ #: لَوَْ أنَّكُمْ تُذْنِبُونَ لَذَهَبَ اللّهُ تَعالى بِكُمْ وَخَلَقَ خَلْقاً يُذْنِبُونَ فَيَغْفِرُ لَهُمْ[. أخرجه مسلم والترمذي .
1. (4141)- Ebu Eyyub (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği  kimseler yaratırdı.' [Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizî, Da'avât 105, (3533).][6]
ـ4142 ـ2ـ ولمسلم عن أبي هريرة قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَوْ لَمْ تُذْنِبُوا لَخَشِيتُ عَلَيْكُمْ مَا هُوَ أشَدُّ منْهُ، وَهُوَ الْعُجْبُ« .
2. (4142)- Müslim'de Ebu Hüreyre'nin bir rivayeti şöyledir: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Nefsim kudret elinde olan Zat'a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.' [Müslim, Tevbe 9, (2748).]
Rezîn şu ziyadede bulundu: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: 'Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb'e düşeceğinizden korkarım.' [Bu rivayet, Münzirî'nin et-Terğîb ve't-Terhîb'inde kaydedilmiştir (4, 20).][7]
AÇIKLAMA:
Tîbî der ki: 'Hadiste, Allah hususunda aldananların vehmettikleri gibi, günah işlemekte berdevam olanlara teselli mevcut değildir. Zira, Peygamberler aleyhimüsselam, insanları günahlara banmaktan kurtarmak için gönderildiler. Hadis, Allah Teâlâ Hazretlerinin affını, günahkârları tevbeye teşvik için onlara olan mağfiretini beyan etmektir. Öyleyse hadisten murad olan ma'nâ şöyle olmalıdır: Allah Teâlâ, muhsin olanlara  vermeyi sevdiği gibi, günahkar olanları da affetmeyi sevmektedir. Buna, Allah'ın birçok ismi delalet eder: 'Gaffâr, Halîm, Tevvâb, Afüvv gibi. Yahud, kullarını tek bir şe'n üzere yaratmamıştır,  nitekim melekler günah işlemekten uzak olarak yaratıldığı halde, insanlar farklı meyillerle yaratılmıştır. Bir kısmı hevâya meyyaldir, onun gereklerini yapma durumundadır. Allah, bu fıtratta olanları hevaya uymaktan kaçınmakla mükellef kılar ve ona yaklaşmayı yasaklar. Hevâ ile mübtela ettikten sonra tevbeyi öğretir. Eğer ibtilaya rağmen hevaya uymazsa ecri Allah'a aittir. Eğer yolu şaşırırsa, önünde tevbe vardır.'[8]
ـ4143 ـ3ـ وعن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: فىمَا يَحْكِي عَنْ رَبِّهِ عَزَّ وَجَلَّ. قَالَ أذْنَبَ عَبْدٌ فقَالَ: اللَّهُمَّ اغْفِرْ لِي ذَنْبِي. فقَالَ اللّهُ تَعالى: أذْنَبَ عَبْدِي ذَنْباً، فَعَلِمَ أنَّ لَهُ رَبّاً يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَيَأخُذُ بِالذَّنْبِ. ثُمَّ عَادَ فَأذْنَبَ. فقَالَ: أيْ رَبِّ اغْفِرْ لِي ذَنْبِي. فقَالَ اللّهُ تَعالى: أذْنَبَ عَبْدِى ذَنْباً، فَعَلِمَ أنَّ لَهُ ربّاً يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَيَأخُذُ بِالذَّنْبِ. ثُمَّ عَادَ فَأذْنَبَ فقَالَ: يَا رَبِّ اغْفِرْ لِي. فقَالَ اللّهُ تَعالى: أذْنَبَ عَبْدِي، فَعَلِمَ أنَّ لَهُ رَبّاً يَغْفِرُ الذَّنْبَ وَيَأخُذُ بِالذّنْبِ. اعْمَلْ مَا شِئْتَ فَقَدْ غَفَرْتُ لَكَ[. أخرجه الشيخان .
3. (4143)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hadis-i kudsî'de) Rabbinden naklen buyururlar ki: 'Bir kul günah işledi ve: 'Ya Rabbi günahımı affet!' dedi.
Hak Teâlâ da: 'Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.'
Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: 'Ey Rabbim günahımı affet!' der.
Allah Teâlâ Hazretleri de:
'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.'
Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: 'Ey Rabbim beni affeyle!' der. Allah Teâlâ da:
'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâheze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!' buyurdu.' [Buhârî, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29, (2758).][9]
AÇIKLAMA:
1- Âlimler umumiyetle tevbe ile istiğfar arasında bir fark gözetirler ve bu hadisin açıklaması sadedinde bu farkı belirtmeye çalışırlar. İbnu Hacer'den kaydedeceğimiz müteakip nakiller ve yorumlarda bu husus görülecektir.
İbnu Battal demiştir ki: 'Bu hadis, günahta ısrar eden kimsenin durumunun Allah'ın meşîetine kaldığını gösterir: Allah dilerse azab verecek, dilerse affedecektir. Affı, onun yaptığı haseneleri galib kılarak olacaktır. O haseneler de kendini affeden ve azab eden bir Rabbinin var olduğuna olan inancı ve buna binaen O'ndan mağfiret dilemesidir. Bu hususa şu âyet delâlet eder:  'Kim bir hasene getirirse ona on misli ecir vardır' (En'âm 160). Tevhid'den daha büyük bir hasene yoktur. Denirse ki: 'Kişinin Rabbine istiğfarı kuldan vâki olan bir tevbedir.' Cevaben deriz ki: 'İstiğfar mağfiret talebinden daha ileri bir şey değildir. Onu, bazan günahta ısrarlı olan kimse de, tevbekâr da taleb eder. Hadiste, affedilmesini istediği günahta tevbekâr olduğuna delil yoktur. Zira tevbenin tarifi: Günahtan vazgeçmek, bir daha geri dönmemeye azmetmek ve ondan  tamamen kopmaktır. Tek başına istiğfardan bu ma'nâ anlaşılmaz.' Başka âlimler de şöyle demiştir: 'Tevbenin şartı üçtür: 'Günahtan ayrılmak, pişman olmak, bir daha dönmemeye azmetmek.' Günahtan  vazgeçme tabiri nedamet ma'nâsını ifade etmez, bilakis o, kopma ma'nâsına  daha yakındır.' Bazı âlimler de: 'Tevbede, kendinden günahın vâki olması üzerine nedametin tahakkuk etmesi kafidir, zira, bu (nedamet) ondan kopmayı ve bir daha dönmeme azmini gerektirir. Bu iki şey, nedametten  neş'et eder, onunla birlikte bulunan diğer iki asıl değildir. Bu sadedde olmak üzere hadiste 'Nedamet tevbedir' hükmü gelmiştir.'
Kurtubî, el-Müfhim'de der ki: 'Bu hadis, istiğfarın faydasının büyüklüğüne, Allah'ın fazlının büyüklüğüne, rahmetinin, hilminin, kereminin genişliğine delalet eder. Fakat bu istiğfar, günahta ısrar düğümlerini çözen ve nedameti hâsıl eden bir dile mukârin olarak, ma'nâsı kalbte sabit olan istiğfardır. İşte bu, tevbenin tercümesidir. Buna şu  hadis şehadet eder: 'Hayırlınız günaha düşmüş tevbekârdır.' Müfetten'in ma'nâsı, 'günahı tekerrür edip[10] tevbe eden kimse' demektir. Yani her ne zaman günah işlerse derhal tevbeye koşan kimsedir. Diliyle 'estağfirullah' deyip kalbiyle o günahta ısrar eden değil; böyle birisi, istiğfarı da istiğfara muhtaç olan kimsedir.'
İbnu Hacer, bu hususa İbnu Ebi'd-Dünya'nın İbnu Abbâs'tan tahriç ettiği şu merfu hadisi şahid olarak kaydeder: '  'Günahtan tevbe eden, günah işlememiş kimse gibidir, günahtan istiğfar edip işlemeye devam eden, Rabbi ile istihza (alay) eden gibidir.' Râcih olan şu ki, 'Günahtan istiğfar edip...' diye başlayan kısım İbnu Abbâs'ın sözüdür. Evvelki kısım, İbnu Mâce ve Taberânî'de İbnu Mes'ud hadisi olarak kaydedilmiştir.   خِيَارِكُمْ كُلُّ مُفَتَّنٍ تَوَّابٍ  hadisini de Deylemî, Müsnedü'l-Firdevs'te Hz. Ali'den kaydetmiştir. Kurtubî der ki: 'Bu hadisten elde edilen fâide şudur: 'Günaha tekrar bulaşmaya yönelmek, tevbeyi bozmak olması haysiyetiyle ikinci sefer işlenen günah her ne kadar yeni başlamaktan daha kötü ise de, tevbeye avdet, onu ilk defa yapmaktan daha iyidir, çünkü tevbeye ikinci kere meyil, kerim olan Allah'tan talebe devam  ve istediğinde ısrar ve O'ndan başka affedicinin olmadığını itiraftır.' Nevevî de şunu söyler: 'Hadiste şu hüküm vardır: Günahlar, yüz kere, hatta bin ve daha çok kere tekrar edilse de kişi her seferinde tevbe etmişse tevbesi makbuldür. Veya bütün günahlardan bir tek tevbe ile tevbe etse yine de tevbesi sahihtir.
2- Hadisin sonunda geçen 'Dilediğini yap...' ibaresinin  ma'nâsı: 'Günah işlemeye devam edip arkadan da tevbe ettikçe seni affederim'  demektir. Kitabu'l-Ezkar'da er-Rebî İbnu Haysem'in şu sözü kaydedilmiştir: 'Estağfirullah ve etubu ileyhi (Allah'tan mağfiret  diliyor, O'na tevbe ediyorum)' deme. Bu söz, yapmadığın takdirde yalan ve günah olur. Bilakis şöyle  söyle: 'Allahümmağfir lî ve tüb aleyye. (Allah'ım, beni mağfiret et ve bağışla.)' Nevevî der ki: 'Bu güzeldir, ancak estağfirullah demenin mekruh olması ve bunu 'yalan'la tesmiye muvafık olmaz. Zira, estağfirullah'ın ma'nâsı Allah'ın mafiretini taleb ediyorum demektir, bu yalan olamaz.' İbnu Hacer, bu meselede Nevevî'ye değil, er-Rebî'ye hak verir ve 'Tevbe edip de tevbesini yerine gtirmemek Rebînin  dediği üzere 'yalan'dır der. Ayrıca Rebî'nin sadece estağfirullah kısmını değil her iki lafzı da  kasdetmiş olmasının muhtemel olduğunu ve sözünün tamamının sahih olduğunu belirtir.
3- İstigfar'la da ilgili olarak İbnu Hacer şu açıklamayı kaydeder:'es-Sübkî el-Kebîr'in, Hulbiyat'ında gördüm, diyordu ki: 'İstiğfar, mağfiret talebidir, bu lisanla veya kalble veya her ikisiyle de olur. Birincisi faydalıdır, zira söylemek sükuttan hayırlıdır, hem de dil hayırlı söze alışır. İkincisi de cidden faydalıdır. Üçüncü ise, her ikisinden daha faydalıdır, ancak kalb ve lisan, tevbe olmadıkça günahı temizleyemezler. Zira günahta musır olan âsi mağfiret diler de, bu, ondan tevbenin de olmasını  gerekli kılmaz.' Sübkî, sözünü şöyle noktalar: 'İstiğfarın 'tevbe'den farklı bir ma'nâ taşıdığı hususunda söylediğim söz, kelimenin  vaz'edilişi itibariyledir. Ancak pek çok âlim nazarında gâlib olan husus estağfirullah lafzının tevbe  ma'nâsında olduğudur. Öyleyse kimin inancı böyle ise, bu kimse şüphesiz estağfirullah'la tevbe murad ediyor  demektir.'
Sübkî son olarak der ki: 'Bazı âlimler, 'Tevbenin, istiğfâr olmadıkça eksik olacağını, tamam olması için mutlaka istiğfar da gerektiğini söylerler ve bu kanaatlerine şu âyeti delil gösterirler: 'Rabbinizden mağfiret dileyin ve Ona tevbe edin ki...' (Hud 3).[11]
ـ4144 ـ4ـ وعن أنس رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: يَقُولُ اللّهُ تَعالى: يَا ابنَ آدَمَ، إنَّكَ مَا دَعَوْتَنِي وَرَجَوْتَنِي غَفَرْتُ لَكَ عَلى مَا كَانَ مِنْكَ وََ أُبَالِي، يَا ابنَ آدَمَ لَوْ بَلَغَتْ ذُنُوبُكَ عَنَانَ السَّمَاءِ ثُمَّ اسْتَغْفَرْتَنِي غَفَرْتُ لَكَ وََ أُبَالِي يَاابْنَ آدَمَ إنَّكَ لَوْ أتَيْتَنِي بِقُرَابِ ا‘رْضِ خَطَايَا ثُمَّ لَقَيْتَنِي َ تُشْرِكُ بِي شَيْئاً َتَيْتُكَ بِقُرَابِهَا مَغْفِرَةً[. أخرجه الترمذي.»والعنانُ« السحاب، وقيل ما عنّ لك منها. أى ظهر.»وقُرَابُ ا‘رض« ما يقارب ملئها .
4. (4144)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah Teâlâ Hazretleri diyor ki: 'Ey âdemoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey âdemoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey âdemoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.' [Tirmizî, Da'avât 106, (3534).][12]
ـ4145 ـ5ـ وعن جندبَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: قَالَ رَجُلٌ وَاللّهِ َ يَغْفِرُ اللّهُ لِفَُنٍ. وَإنَّ اللّهَ تَعالى قَالَ: مَنْ ذَا الَّذِي يَتَألَّى عَليَّ أنْ َ أغْفِرُ لِفَُنٍ. فَإنِّي قَدْ غَفَرْتُ لَهُ وَأحْبَطْتُ عَمَلَكَ[. أخرجه مسلم.و»التَّألِّي« الحلف واليمينو»إحباطُ العَمَلِ« إبْطَاله وترك الجزاء عليه .
5. (4145)- Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Bir adam: 'Vallahi Allah falancayı mağfiret etmiyecek!' diye kesip attı. Allah Teâlâ  Hazretleri de: 'Falancaya mağfiret etmiyeceğim hususunda yemin eden de kim?  Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!' buyurdu.' [Müslim, Birr 137, (2621).][13]
AÇIKLAMA:
Nevevî der ki: 'Hadiste, Ehl-i Sünnet'in, Allah affetmek isteyince, tevbesiz de günahı affedebileceğine dair görüşüne delil vardır. Mutezile ise, bu hadisle büyük günahların ameli  ibtal edeceğine istidlal etmişlerdir. Ehl-i Sünnet, amelin ancak küfürle düşeceğine hükmetmiştir. Bu hadisteki adamın amelinin ibtali meselesi 'seyyiatının mukabili olarak düşmüştür de, mecazi olarak ibtal  diye isimlenmiştir' şeklinde te'vil edilmiştir. Ehl-i Sünnet, ayrıca, adamın küfrü gerektiren bir başka amelin cereyan etmiş olma ihtimalini de ileri sürmüştür. 'Mamafih, bu haber bizden önceki şeriatlerin birine aittir ve o şeriatte hüküm böyledir (büyük günahlar da ameli iptal ederdi).'[14]
ـ4146 ـ6ـ وَعَنْ أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسولُ اللّهِ #: كَانَ فى بَنِي إسْرَائِيلَ رَجَُنٍ مُتَوَاخِيَانِ أحَدُهُمَا مُذْنِبٌ وَاŒخَرُ
فِي الْعِبَادَةِ مُجْتَهِدٌ. فَكَانَ الْمُجْتَهِدُ َ يَزَالُ يَلْقى اŒخَرَ عَلى ذَنْبٍ. فَيَقُولُ: أقْصِرْ. فَوَجَدَهُ يَوْماً عَلى ذَنْبٍ. فقَالَ: أقْصِرْ. فقَالَ: خَلِّنِي وَرَبِّي، أبُعِثْتَ عَليَّ رَقِيباً؟ فقَالَ لَهُ: وَاللّهِ َ يَغْفِرُ اللّهُ لَكَ، أوْ قَالَ َ يُدْخِلُكَ الْجَنَّةَ. فقَبَض اللّهُ أرْوَاحَهُمَا فَاجْتَمَعَا عِنْدَ رَبَّ الْعَالَمِينَ. فقَالَ الرَّبُّ تَعالى لِلْمُجْتَهِدِ: أكُنْتَ عَلى مَا فِى يَدَيَّ قَادِراً؟ وَقََالَ لِلْمُذْنِبِ: اذْهَبْ فَادْخُلِ الْجَنَّةَ بِرَحْمَتِي، وقَالَ لِŒخَرِ: اذْهَبُوا بِهِ إلى النَّارِ قَالَ أبُو هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: تَكَلّم واللّهِ بِكَلِمَةٍ أوْ بَقَتْ دُنْيَاهُ وَآخِرَتَهُ[. أخرجه أبو داود.ومعنى »أوْبقت« أهلكت .
6. (4146)- Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Benî İsrail'de birbirine zıd maksad güden iki  kişi vardı: Biri günahkârdı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Âbid olan diğerine günah işerken rastlardı da: 'Vazgeç!' derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, 'vazgeç' dedi. Öbürü:
'Beni Allah'la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?' dedi. Öbürü: 'Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: 'Allah seni cennetine koymaz!' dedi. Bunun üzerine Allah ikisininde ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabbülâlemînin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâlâ Hazretleri ibadette gayret edene: 'Sen benim elimdekine  kâdir misin?' dedi. Günahkâra da dönerek: 'Git, rahmetimle cennete gir!' buyurdu. Diğeri için de: 'Bunu ateşe götürün!' emretti.'
Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)  der ki: '(Adamcağız Allah'ın gadabına dokunan münâsebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, âhiretini de  heba etti.' [Ebu Dâvud, Edeb 51, (4901).][15]
AÇIKLAMA:
1- Bu hadis, amele güvenmemek gereğinde canlı bir örnek sunmaktadır. Yapılan hayırlı amellere rağmen  nasıl bir sonla karşılaşacağını kimse bilemez. Keza şer üzere olan kimselere karşı da peşin hükümlü olmamak, onların da hayırlı bir sonla bahtiyarlar zümresinden olabileceğini nazar-ı dikkate almak gerekmektedir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir Müslim hadisinde  'Kendisinden başka ilah olmayan zata yemin olsun, biriniz cennet ehlinin amelini işler işler, cennetle arasında bir zira'lık bir mesafe kala, kader galebe çalar, ateş ehlinin amelini işleyiverir ve ateşe gider. Biriniz cehennem ehlininin amelini işler işler, cehennemle arasında bir zirâ mesafe kala kader galebe çalar ve cennet ehlinin amelini işler ve cennete girer.'
Şu halde dinimizde amele güvenmemek, ölünceye kadar, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetinden ümid, gadabından da korku üzere olmak esastır. Âlimler, kesinlikle 'cennetliğim' veya kesinlikle 'cehennemliğim' demeyü büyük günahlardan addetmişlerdir. Bir başkası hakkında verilecek  hüküm de böyle. Kimse hakkında kesinlikle 'cennetliktir', 'cehennemliktir'  gibi kesin hüküm verilemez. Bu gayba âşinâlık iddası olur. Dinimizde kesinlikle cennetlik olduğu belirtilen belli sayıda insan vardır, onlara Aşere-i Mübeşşere (on müjdelenmişler) denir.
Şu halde sadedinde olduğumuz rivayet, bu islâmî prensibi tesbit ve takrir etmektedir.[16]
ـ4147 ـ7ـ وعنه رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ #: كَانَ رَجُلٌ يُسْرِفُ عَلى نَفْسِهِ فَلمَّا حَضَرَهُ الْمَوْتُ قَالَ لِبَنِيهِ: إذَا أنَا مِتُّ فَأحْرِقُونِي ثُمَّ اسْتَحْقُونِي ثُمَّ ذَرُّونِي فِي الرِّيحِ. فَوَاللّهِ لَئِنْ قَدَرَ عَليَّ رَبِّي لَيُعَذِّبَنِي عَذَاباً مَا عَذَّبَهُ أحَداً. فَلَمَّا مَاتَ فُعِلَ بِهِ ذلِكَ. فَأمَرَ اللّهُ ا‘رْضَ فَقَالَ: اجْمَعِي مَا فِىكِ مِنْهُ. فَفَعَلَتْ: فَإذَا هُوَ قَائِمٌ. فَقَالَ: مَا حَمَلَكَ عَلى مَا فَعَلْتَ؟ فَقَالَ: مَخَافَتُكَ يَا رَبِّ. فَغَفَرَ لَ
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N