SEMA ÖNER
Tarih: 31.05.2023 14:11
Günün yazısı
[9/1 18:34] Annem: Bir Ayet:
Şüphe yok ki iman edip dünya ve âhiret için yararlı şeyler yapanlar, namaz kılanlar ve zekât verenlerin rableri katında ecirleri vardır; onlara ne korku vardır ne de üzüleceklerdir.
(Bakara, 2/277)
Bir Hadis:
Bir şeyler satarken, satın alırken ve birinden borcunu tahsil ederken kolaylık gösterene Allah rahmetiyle muamele etsin.
(Buhârî, 'Buyû', 16; İbn Mâce, 'Ticârât', 28)
Bir Dua:
Allah'ım! Bizi bağışla. Bize merhamet eyle. Bizden razı ol. Yaptığımız iyi amelleri ve dualarımızı kabul eyle.
(İbn Mâce, 'Duâ', 2)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[9/1 18:35] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Sarıkamış Harekâtı (1915) 3. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin Vefatı (1887-1951)
Bir şeyler satarken, satın alırken ve birinden borcunu tahsil ederken kolaylık gösterene Allah rahmetiyle muamele etsin. (Buhârî, Buyû, 16)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Sarıkamış Şehitleri
Tarihimizdeki en acı olaylardan biridir Sarıkamış Harekatı. Birinci Dünya Savaşı’nda açılan pek çok cephede düşmanla mücadele eden Osmanlı askeri, Sarıkamış’ta hastalık ve soğukla mücadeleye girişti. Askerimiz, 22 Aralık 1914’te başladıkları harekatı yalnızca 18 gün sürdürebildi. 9 Ocak 1915’te sona eren harekâtın ardından 60 bin askerimiz şehit oldu. Enver Paşa’nın emriyle başlatılan harekâtta Kars Sarıkamış, Ardahan gibi Doğu illerimizi geri almak amaçlanmıştı. Askerler harekâtın ilk iki gününde Rus birliklerine karşı zor şartlar altında olmalarına rağmen kahramanca mücadele ettiler. İlk iki günü başarıyla geçen taarruz sonrasında olumsuz hava koşulları harekâtın seyrini değiştirdi. 3-4 Ocak 1915 gecesi fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca 60 bin askerimiz ya donarak ya da dizanteri ve tifo gibi hastalıklara yenik düşerek şehit oldu. Vatanımız için canlarını veren aziz şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[9/1 18:35] Annem: Öfke insani bir duygudur. Ancak, kontrol edilemeyen öfkenin aile, akraba ve komşuluk ilişkilerinin bozulmasından kavga ve cinayetlere kadar pek çok kötü duruma yol açtığı bir gerçektir. Öfkelenen kişinin, karşısındakini cezalandırabilecek konumdayken öfkesini yutup sabredebilmesi son derece önemlidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de öfkesine hâkim olanlar cennet nimetleriyle müjdelenmişlerdir (Âl-i İmrân, 3/134). Hz. Peygamber de kendisinden nasihat isteyen bir sahabiye tek kelimeyle: “Öfkelenme.” (Buhârî, Edep, 76) buyurmuştur.##Öfkeyi yenebilmek için Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde önemli bazı tavsiyelere yer verilmiştir. Hayatın başlı başına bir imtihan olduğu bilinciyle sabırlı olmak, öfke anında “Eûzü billahi mine’ş-şeytâni’r-racîm” diyerek Allah’a sığınmak, abdest almak, bulunulan mekânı ve pozisyonu değiştirmek bu tavsiyelerin başında gelmektedir.##Unutmamalılıdır ki, “Gerçek pehlivan güreşte rakibinin sırtını yere getiren değil, öfkelendiğinde öfkesini yenip, kendisini kontrol edebilen kimsedir.” (Buhârî, Edeb, 76). - Öfkeyi yenebilmek
[9/1 18:35] Annem: ÖRNEK DEVLET ADAMI ÖMER B. ABDULAZİZ
İslâm dünyasında beşinci halife diye anılan Ömer b. Abdülaziz zamanında hilâfet müessesesi kuvvet bulmuş ve Dört Halife devrindeki canlılığına kavuşmuştur. Bu canlılığı sağlayabilmek için Ömer b. Abdülaziz, önceki kötü idarecileri görevden uzaklaştırmış ve ümmet içinde takvasıyla ve vazifeye “ehil” oluşuyla tanınan kimseleri iş başına getirmiştir
Ömer b. Abdülaziz, İslâm toplumunun arzulanan bir şekilde olması ve Allâh (c.c.)’un emirlerinin bu cemiyette tatbîk edilmesi için, elinden gelen gâyreti göstermiştir. Onun kısa hilâfeti döneminde İslâm toplumunda köklü anlayış değişiklikleri meydana gelmiştir.
Bilindiği gibi İslâm dünyasında Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinin tedvini onun emri iledir. Daha önce dağınık bir şekilde bulunan hadislerin toplanması için ilk defa valilerine emirler yazan odur. Bu bakımdan hadis tarihi, tedvin işini ona borçlu olduğunu belirtmekle bir hakşinâslık örneği vermiş olmaktadır. O, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerine o kadar düşkündü ki, çöllerde yaşayan insanlara bile hadis öğretmek için görevliler tayin eder, böylece Hz. Peygamber (s.a.v.)’in hadislerinin her tarafta bilinip yayılmasını sağlardı.
Ömer b. Abdülaziz, diğer konularda olduğu gibi, emrindeki insanlara karşı davranışlarında da adâlet ve merhameti elden bırakmazdı.
Onun, “İyiliği emredip kötülükten sakındırmak” konusunda her türlü gayreti sarfettiği de kaynakların sözbirliğiyle verdiği bilgiler arasındadır.
O, Allâh (c.c.)’dan korkan ve takvâ sahibi bir kimse idi. Her hareketinde i’tidalli davranan Ömer b. Abdülaziz’in gençliği zenginlik ve bolluk içinde geçmişti. Fakat iş başına geçtikten sonra her zaman düşünceli ve çok az yemek yiyen bir kimse olmuştur. Hanımı Fâtıma, onun kadar oruç tutan ve namaz kılan kimseyi görmediğini söyleyerek, halife Ömer b. Abdülaziz’in durumunu ve Allâh (c.c.)’un emirleri karşısındaki tavrını ortaya koyar. (rahmetullahi âleyh)
(Büyük İslâm Tarihi, c.2, s.405-408)
[9/1 18:36] Annem: İSTANBUL İÇİN YILLIK ASR-I SÂNÎ VAKİTLERİ
09.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[9/1 18:36] Annem: Günün Hikayesi
Dua Aynı Dua Ama
Muhyiddîn-i Arabî (kuddise sırruh) hazretlerinden:
Fakirin biri, bir ağaç dibinde gölgelenmekte olan Hz. Ali (r.a.)'ye gelir, ihtiyaçlarını arz eder:
- Çoluk-çocuk sıkıntı içindeyim, ne olur bana biraz yardımda bulunun, der.
Hz. Ali (r.a.) hemen yerden bir avuç kum alır, üzerine okumaya başlar. Sonra da avucunu açar ki, kum tanecikleri altın külçeleri hâline gelmiş...
- Al, der fakire. İhtiyacını karşıla!
Fakirin gözleri yerlerinden fırlayacak gibi olur:
- Allah aşkına söyle yâ Emîre'l-mü'minîn! Ne okudun da kum tanecikleri altın oluverdi? der. Hz. Ali (r.a.) anlatır:
- Kur'ân-ı Kerîm, Fâtiha sûresine gizlenmiştir. Bende Kur'an-ı Kerîm'i okudum, yani Fâtiha sûresini okudum bu kumlara...
Bunu öğrenen fakir durur mu? O da bir avuç kum alır ve başlar okumaya. Okur, okur, okur... Ama kumlarda bir değişiklik yoktur. Altın filan olmuyor, aynen duruyor. Tekrar gelir ve İmam Ali kerremallâhü vechehû hazretlerine:
- Ben de okudum, ama birşey değişmiyor; kumlar altın olmuyor, der. Emîrü'l- Mü'mînin Hz. Ali (r.a.) boynunu büker, mahcup bir edâ ile cevap verir:
- Ne yapayım, der. Duâ aynı duâ; ama, okuyan ağız aynı değildir! Duâ tamam; lâkin, okuyanın ihlâsı ve teveccühü tamam değildir!..
İşte bütün mesele buradadır. Okuyanın ihlâsında ve teveccühünde... Aynı duâ; aynı îman, aynı İhlâs ve aynı teveccühle okunacak ki, aynı netice elde edilebilsin. Yoksa kumu altın yapmak gibi bir iksire sahip olabilmek mümkün olmaz.
[9/1 18:36] Annem: Günün Ayeti
Eğer eşlerinizden biri kafirlere kaçar ve siz de onlarla çarpışıp ganimet alırsanız eşleri gidenlere sarfettikleri (mehir) kadarını verin ve inandığınız Allah'a karşı gelmekten sakının.
Mümtehine - 11. Ayet
[9/1 18:36] Annem: Günün Hadisi
Kendinize beddua etmeyiniz; çocuklarınıza beddua etmeyiniz; mallarınıza da beddua etmeyiniz. Dileklerin kabul edildiği zamana denk gelir de Allah bedduanızı kabul ediverir.
(Muslim)
[9/1 18:36] Annem: Günün Duası
Kimi yüzlerin kara, kimi yüzlerin ak olacağı o günde, mahcup yüzlerimizi karartma Allah’ım!
[9/1 18:36] Annem: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Veli
Dost, seven, görüp gözeten, yardım eden
[9/1 18:37] Annem: Annenin yavrusuna faydası olmadığı (annenin yavrusundan kaçacağı) kıyamet günü için, hazırlık yapmayana yazıklar olsun! İmâm-ı Rabbânî [kuddise sırruhû]
Semerkand Takvimi
[9/1 18:37] Annem: Her Durumda İhlâsı Muhafaza Etmek
Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur: Kıyamet günü, insanlardan bir gruba cennete yaklaşmaları emredilir. Cennete yaklaşmaya başladıkça onun kokusunu hissetmeye; daha da yaklaştıkça saray ve köşklerini ve cennet ehli için hazırlanmış diğer şeyleri görmeye başlarlar. Sonra onlara geri dönmeleri için seslenilir: ‘Onları geri götürün; zira onların nasibi yoktur!’ denilir. Bu kimseler geri dönerken, hasret ve pişmanlık duyguları içerisinde geri dönerler. Rab’lerine,
- Ey Rabbimiz! Keşke bizi, dostların için hazırladığın mükâfatları göstermeden önce cehenneme atsaydın, derler. Allah Teâlâ onlara şöyle der:
- Bunu sizin için ben istedim. Çünkü sizler, yalnız kaldığınız zamanlarda bana karşı apaçık büyük günahlar işlediniz. İnsanlarla karşı karşıya geldiğinizde ise mütevazi tavırlar takındınız. Kalplerinizde gizlediklerinizin aksine ameller yaparak insanlara karşı riyakârlık yaptınız. İnsanlardan sakındınız ama benden sakınmadınız. Amellerinizi gösteriş için yaparak büyüklüğü onlarda bildiniz, beni büyük bilmediniz. Onlar için terkettiklerinizi benim için terketmediniz. İşte bugün, sizi sevaptan mahrum bırakmak bir yana o acıklı azabımı da tattıracağım.
Semerkand Takvimi
[9/1 18:37] Annem: “Kehf suresinin başından on ayet ezberleyen kimse deccal şerrinden korunmuş olur.”
(Müslim Musafirin 257)
[9/1 18:37] Annem: (Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allah'tan başka bir tanrı mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz!
en-NEML Sûresi 62.Ayet
[9/1 18:38] Annem: Nisab
. Sözlükte 'sınır, işaret, asıl ve kök' anlamlarına gelen nisab
kelimesinin terim anlamı; zekâtın vücûbuna alâmet ve ölçü olmak üzere
tesbit edilen belirli bir miktardır.
Zengin olmanın asgari sınırı veya asgari zenginlik ölçüsü diyebileceğimiz
nisab, zekâta tâbi her mal için, Hz. Peygamber tarafından gösterilmiştir.
Bu asgari sınırlar bir açıdan o dönem İslâm toplumunun ortalama hayat
standardını ve zenginlik ölçüsünü göstermekle birlikte ileri dönemlerde de
şer‘î belirleme (mukadderât–ı şer‘iyye) sayılarak zekât nisabı adıyla aynen
korunmuştur. Bu itibarla fakihler, toprak ürünleri hariç, zekâta tâbi bütün
mallarda nisabın şart olduğunda görüş birliğine varmışlardır. Hadislerde
nisab miktarları şu şekilde gösterilmiştir:
Gümüşte nisab miktarı 200 dirhem, altında 20 miskal, hayvanlarda 5
deve, 30 sığır, 40 koyun, toprak ürünlerinde ise (cumhura göre) 5 vesktir
(=buğdayda 653 kg.). Ebû Hanîfe'ye göre ise toprak ürünlerinin azı da çoğu
da zekâta tâbidir. Toprak ürünlerinin zekâtında nisab aranmaz.
Nisab miktarlarının belirlenmesinde kullanılan bu malların, o dönemin
en yaygın zenginlik aracı olduğu açıktır. Nisabın bu mallar üzerinden belirlenmesi usulü, sosyal ve ekonomik şartların fazla değişmediği ileriki dönemlerde
de aynen korunmuş ve bu nisab miktarları 'belirlenmiş şer‘î ölçüler'
olarak nitelendirilmiştir. Kaynaklar yukarıda ayrı ayrı sayılan ve bugün
için aralarında önemli bir değer farkı ortaya çıkmış bulunan nisab miktarlarının
Hz. Peygamber döneminde birbirine denk olduklarını belirtir. O dönemde
değişik mallar için belirlenen bu nisab miktarının bir ailenin yıllık
ortalama harcamaları tutarı, âdeta asgari geçim standardı olduğu düşünülecek
olursa, günümüzde nisab miktarının karı, koca ve çocuklardan oluşan
en küçük bir ailenin yıllık asgari harcamaları tutarı olarak belirlenmesi ve
böyle bir ölçünün esas alınması isabetli olur. Aylık ücretlendirmenin geçerli
olduğu kesimler için yıllık ortalama yerine aylık ortalama geçim standardının
esas alınması ve buna göre bir çözüm getirilmesi yerinde olur. ...Daha az
[9/1 18:38] Annem: İSRAF
Aşırıya kaçmak, haddi aşmak veya nimetleri gerektiği yerde gerektiği ölçüde kullanmamak anlamına gelen israf dinimizce yasaklanan ahlâkî davranışlardan biridir. Harcamalarımız, zo- runlu bir ihtiyacımızı veya yaşamımızı kolaylaştıran bir ge- reksinimimizi karşılamıyorsa israf ediyoruz demektir. Nitekim bir hadisinde “Kibre düşmeden ve israfa kaçmadan yiyin, sadaka verin ve giyinin!” (Nesâî, “Zekât”, 66) buyuran Efendimiz (s.a.s.) gururlanma ve gösterişe yol açacak tüketimin israf olacağını belirtmiştir. Bilinçsiz tüketim sadece bireysel ahlâkı yozlaştır- makla kalmaz, toplumsal refahı ve huzuru da olumsuz etkile- yen boyutlara ulaşır. Özellikle millî kaynakların fütursuzca tüketimi, hem millî serveti hem de bunun için harcanan enerji ve zamanı zayi etmektedir.
TEVBE SÛRESİ
Kur’an-ı Kerim’in dokuzuncu sûresi- dir. 129 ayettir. Son iki ayeti hariç Medine’de, Hz. Peygamber’in irtiha- line yakın bir zamanda nâzil kılın- mıştır. Adını, Allah’ın kullarının tövbesini kabul edeceğini bildirdiği 104. ayetinden almıştır. İlk ayette geçen “berâet” kelimesinden dolayı bu adla da anılmıştır. Başında bes- mele olmayan tek sûredir. Bu sûrede yaptıkları anlaşmalara bağlı kalan ve bağlı kalmayan kesimlerle gerçekleş- tirilecek ilişkilerden yola çıkılarak bütün Müslümanlara mesajlar veril- mekte, muhtelif vesilelerle tevhit ve ahiret inancıyla Allah’a ibadet ve ita- atten bahsedilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Pisler, pisliklerini yapar ama sular da temizlemeye çalışır. (Mevlana)
[9/1 18:38] Annem: Tarihte Bugün
• Kırım’ın Ruslar’a Bırakılması 1792
• Ahmed Hamdi Akseki’nin Vefatı 1951
• Halide Edip Adıvar’ın Vefatı 1964
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/1 18:38] Annem: Günün Ayeti
“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz, hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.”
Bakara 48
[9/1 18:38] Annem: Günün Hadisi
“İnsan ölünce şu üçü dışında bütün amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye yani faydası kalıcı hayır, kendisinden istifade edilen ilim ve arkasından dua eden hayırlı evlât.”
Müslim, Vasiyyet, 14
[9/1 18:39] Annem: VİCDAN DİNİN YERİNİ TUTABİLİR Mİ?
Bazı filozoflar vicdanın din makamına kaim olabileceğini söylemişlerse de bu doğru değildir. Evet, insanlarda fıtrî bir istidat vardır. İyiyi kötüden, hayrı şerden ayırt etmek istidâdı insanda fıtridir. Fakat vicdan dediğimiz bu istidât, tâlim ve terbiye ile tekemmül edeceği gibi, kötü itiyatlarla, fenâ muhitlerin kötü telkinleriyle körleşeceği ve hatta büsbütün yok olabileceği de şüphe götürmez bir hakikattir. Bu fıtri istidâdın herkeste aynı derecede tecellî etmemesi buna en büyük delil değil midir? Ufak bir şefkatsizlikten, ufak bir suçtan müteessir olan insanlarla, ebeveynini boğazlayan ve hattâ evlâtlarını diri diri mezara gömmüş olan insanların hâline ne diyeceğiz?
İyi vicdana sâhip olabilmek için iyi bir din terbiyesi almış, ahlâkan çok yükselmiş, terbiyeli muhitlerde yaşamış olmak lâzımdır. Binâenaleyh, yalnız başına vicdân, insana, ne gaye-i hilkatini bildirir, ne gideceği yolu gösterebilir, ne de hayır ve şerri ayırt edebilir. Vicdan, dalâlete düşmemek ve yolunu şaşırmamak için kendisine yol gösterecek bir rehbere muhtaçtır ki, o da vahy-i ilâhîdir; dindir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/1 18:39] Annem: Eyvâh, ıssız diyâr-ı dilber ...
Her hatvesi bir mezâr-ı muğber!
Uçmuş da içindeki terâne
Kalmış sessiz bir âşiyâne.
Yer yer medfûn durur emeller...
Gûyâ ki kıyâm-ı haşri bekler!
Yâ Rab! Niye böyle bir yığın hâk
Olmuş yatıyor o buk’a-i pâk?
Yâ Rab, ne için o lem’a nâbûd ?
Yâ Rab, ne için bu sâye memdûd ?
Yâ Rab, ne demek harîm-i cânan
Üstünde bu perde perde hicran?
Lâkin görünen kimin hayâli?
Cânan gibi tıpkı yâl ü bâli...
Gîsû-yi siyâh-ı târumârı,
Altında cebîn-i lem’adârı,
Zulmetler içinde subh-i mahmûr;
Yâ gözbebeğinde nazra-i nûr;
Yâ ebr-i bahâr içinde cevvâl
Bârân şeklinde dürr-i seyyâl;
Yâ sînede her zaman coşan yâd,
Yâ kayd-i bedende rûh-i âzâd.
Ey tayf-ı nigeh-firîbi yârın,
Olmaz mı bir ân için karârın?
Heyhât, serâb-ı şavka döndün...
Karşımda parıldamanla söndün...
Kimden sorayım ki nerde dilber?
Makber gibi samt içinde her yer.
Cânan! Cânan!.. dedim, arandım...
“Bir aks-i nidâ” dedikçe, yandım!
Yâ Rab, neye hem sağır, hem ebkem,
Dağlar, dereler, bütün şu âlem?
Ey sevdiğimin sevimli yurdu,
Hâlin bana şimdi pek dokundu!
Aç sîneni; yâd-ı nükhetinden
Bir şemmeye kâilim bugün ben.
Bir vakt o şemîm-i nâz-perver
Tâ subha kadar yanımda bekler,
-Ümmîde verip bekâ sabûhu -
Sermest-i safâ ederdi rûhu.
Heyhât o nesîm-i sâf şimdi
Nâzan, nâzan semâya gitti.
Ey lâne-i târumâr söyle,
Cânan sana artık inmiyor mu?
Ey mâtem-i pâyidâr söyle,
Sâhandaki nevha dinmiyor mu?
Ey ebr-i semâ-güzîn-i seyyâr,
Yâdında mıdır o nazlı reftâr ?
Ey darbe-i bâda karşı, ra’şân ,
İnşâd-ı enîn eden nihâlân !
Bir şi’r-i revân olup da cânan,
Geçmez mi bu gölgeden hırâman ?
Ey dilber-i mihriban, zuhûr et!
Ömrüm gibi ansızın mürûr et!
Yâ kalb-i fezâya bir hutûr et:
Âfâkımı lem’a lem’a nûr et.
Bin nevha-i cân içimde pür-cûş
Geldim bu garîb yurda, medhûş.
Feryâdımı yok mu eyliyen gûş?
Yâ Rab, bu nasıl cihân-ı hâmûş:
Bir “yok!” diyecek sadâ da yokmuş!..
[9/1 18:40] Annem: olduğunu belirtmektedir. Allah, onun bedenini toprak ile su karışımından yaratmış, kendisine nezdinden ruh üflemek suretiyle beşer
hüviyetine kavuşturmuş,[21] birçok şey ile isimlerini öğretmiş ve meleklerden ona secde etmelerini istemiştir. Daha sonra onu eşiyle bir-
likte cennete koymuştur. Yasak meyveden yemeleri üzerine onları cennetten çıkararak, Âdem’i yeryüzünü ıslah ve imar etmesi için halife
kılmıştır. Öte yandan göklerde ve yerde bulunan her şeyi onun hizmetine vermiştir. İnsana verilen organlar ve kabiliyetler bu görevi icra
edecek niteliktedir.
Duyular Ötesi Âlem
Akıl ve duyular yoluyla bilinemeyen ve hakkında Allah’tan başka kimsenin bilgisi bulunmayan varlıklara, “duyuların algı alanı dışında
kalmak” anlamında “gayp âlemi” denilir. Bu âlemin mahiyeti beşerî imkânlarla bilinemez. Bazı İslâm bilginleri Allah’ın varlığı, sıfatlarının
mahiyeti ve âhiret ahvali gibi hususların akılla bilinebileceğini gerekçe göstermiş ve gayp kapsamına giren şeyleri (mugayyebât) sadece
duyularla bilinemeyen varlık ve olaylarla sınırlandırmıştır.
Kur’an, bazı insanların gözlerinin birtakım gerçeklere perdelendiğini (gıtâ, hicâb, setr, gışâve) bildirmekte, insana verilen bilgilerin, ona
verilmeyenlerin yanında çok az olduğunu belirtmektedir.[22] Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyduğu varlık anlayışı çerçevesinde idrak ve algı-
larımızın dışında kalan başka bir âlemin varlığı söz konusudur. Allah’ın varlığı, sıfatlarının mahiyeti, âlemin başlangıcı, ölümden sonraki
hayat, ruh, melek, cin, şeytan gibi duyuların idraki dışında bulunan varlıkları kabul etme bu alana giren inançlardan bazılarıdır. Kur’an,
metafizik varlıklar yanında, fizik âlemin duyularla algılanmayan kısmını da mugayyebât alanı içine dahil eder.[23] Yedi kat gök, kürsî ve
arşın ontolojik varlıklar olduğunu kabul eden Ahmed Naim, bunların aynı zamanda bizim için gaybî varlıklar olduklarını kaydeder.[24]
Zaman ve mekân engeli ve yaratılış özellikleri açılarından sınırlı bir varlık olan insan, gayp denilen alanla her zaman karşı karşıyadır.
Onun için duyulur âlem yanında zaman, mekân ve duyuların yetersizliği gibi sebeplerle bilgi sahibi olunamayan varlık alanları da mev-
cuttur.
Sonuç olarak gerek nasslarda gerekse İslâmî terminolojide dile getirilen varlık anlayışı, kadim ve ezelî olan Allah ve hâdis (yaratılmış)
varlıklardan oluşan âlem (Allah dışında her şey) olmak üzere iki kısma ayrılır. Hâdis varlıklar da kesif ve latif veya görünen ve görünmeyen
şeklinde tasnif edilir. Kesif varlıklar insanlar dahil fizikî yapıya sahip maddî varlıklardan oluşmaktadır. Bunlar yoğun oldukları ve duyu-
larla algılandıkları için varlıkları tartışma konusu değildir ve itikat alanına girmezler.
Latif olanlarına gelince, bunların en azından bizim duyularımızla algılayabileceğimiz bir biçimde bir maddî yapıları yoktur. Bu sebeple
de gayp âlemine aittirler. Haklarında duyularla değil, peygamberlerin verdikleri haberlerle bilgi sahibi olmaktayız. İşte latif yapıdaki bu
varlıklar da kendi aralarında ulvî, süflî ve bir kısmı ulvî bir kısmı ise süflî olmak üzere üç sınıfa ayrılır. Birinciler meleklerden, ikinciler
şeytanlardan ve üçüncüler de cinlerden oluşur.
DİN - İMAN VE İSLÂM
Din
“De ki: İşte benim yolum... Ben insanları körü körüne değil şuurla ve basiretle Allah’a davet ediyorum. Ben de bana uyanlar da
böyleyiz.”[25]
Dinin Tarifi
Dinin tarifi ile meşgul olanların başında dinler tarihi, sosyoloji ve psikoloji uzmanları ile filozoflar gelir. Bunlar, tarih boyunca insanın
dinle olan münasebetlerini göz önünde bulundurarak din olgusunu anlatmaya veya kendi düşünce sistemleri içinde inanç duygusunu
açıklamaya çalışmışlar, fakat yaptıkları tanımlar konusunda birbirini tenkit etmekten kurtulamamışlardır.
İslâm âlimleri ise mutlak mânada “hak din”i göz önünde bulundurarak şöyle bir tanım yapmışlardır: “Din Allah tarafından kurulan
bir sistem olup, akıl sahiplerini kendi irade ve tercihleriyle, bizzat hayırdan ibaret bulunan ve peygamber tarafından tebliğ edilen şeylere
sevkeder.”
[21] el-En‘âm 6/2; Meryem 19/67; el-Hacc 22/5; es-Secde 32/7; er-Rahmân 55/14.
[22] el-İsrâ 17/85.
[23] Maddenin en küçük parçasını oluşturan atom, Grekçe’de “görünmeyen” anlamına gelmektedir.
[24] Ahmed Naim, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-î Sarîh Tercemesi, Ankara 1978, II, 261 (1 nolu dipnot).
[25] Yûsuf 12/108.
[9/1 18:40] Annem: Ravi: Ebu Said el-Hudri (ra)
Cibril aleyhisselam Resulullah (sav)'ın yanına geldi ve: 'Ey Muhammed, hasta mısın?' diye sordu, 'Evet!' cevabını alınca, Cibril aleyhisselam şu duayı okudu. 'Bismillahi erkike, min külli dain yü'zike ve min şerri külli nefsin ev aynin hasidin. Allahu yeşfike, bismillahi erkike, (Seni Allah'ın adıyla, sana eza veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve hasedce gözlere karşı sana okuyorum. Allah sana şifa versin, ben Allah'ın adıyla sana dua ediyorum).'
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Müslim, Selam 40, (2186), Tirmizi, Cenaiz 4, (972)
Hadisin Açıklaması:
1- Burada geçen 'nefs'ten maksad insan nefsi (= kötü insanlar) ma'nâsına gelebileceği gibi, 'göz' ma'nâsına da gelir. Göz ma'nâsına alındığı takdirde göz demek olan ikinci kelime ayn, te'kiden gelmiş olur.
[9/1 18:40] Annem: Hz. Peygamber (sav) buyurdular ki: 'Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sadece misliyle yazılır. Bu hal, Allah'a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.'
Kaynak: Buhari, İman 31; Müslim, İman 205, (129)
Rivayet: Ebu Hüreyre
[9/1 18:41] Annem: 1- Mevsuklardan Rivâyet ve Yalancıları Terk Etmenin Vücubu Bâbı
—Allahü teâlâ seni muvaffak kılsın— Bilmiş ol ki, rivâyetlerin sahih ile sakîmini onları nakledenlerin mu'temed olanlarıyla, müttehemlerini birbirinden ayırmayı bilen herkese vâcib olan:
1- O rivâyetlerden mahreçlerinin sahîh, ravîlerinin mu'temed olduklarını bildiklerinden başkasını rivâyet etmemek;
2- Töhmet altında olan aşırı bid'atçıların rivâyetlerinden sakınmaktır.
Söylediklerimizin aksinin değil, asıl bizim söylediklerimizin lâzım geldiğine delil: Allah Zülcelâl'in şu kavl-i kerîmidir:
'Ey iman edenler! Eğer fâsığın biri size bir haber getirirse, aslı olup olmadığını araştırın. Yoksa bilmeyerek bir kavme sataşırsınız da yaptığınıza pişman olursunuz'
Teâlâ Hazretleri:
'Razı olduğunuz şahitleri (getirin) ve 'Sizden iki adaletli kimseyi şahid getirin.' buyurmuştur. Zikrettiğimiz bu âyetler, fâsığın haberinin itibârdan sakıt olup kabul edilmediğine; âdil olmayanın da şahitliğinin reddedileceğine delâlet etmektedirler.
Haberin manası bâzı rivâyetlerde şahâdetin manasından ayrılırsa da birçok manalarında her ikisi birleşirler. Çünkü fâsığın haberi ulemâya göre makbul değildir. Nitekim şahâdeti dahi bütün ulemâca merduddur. Fâsığın haberi kabul edilmeyeceğine Kur'ân delâlet ettiği gibi, münker haber rivâyetinin kabul edilmeyeceğine de sünnet delâlet etmiştir. O da, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den meşhur olarak nakledilen şu eserdir:
1- «Her kim yalan olduğu zannedilen bir sözü benden (olmak üzere) rivâyet ederse, kendisi de yalancılardan biridir.»
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe anlattı.
Dedi ki: bize Veki’ Şu'be'den o da el-Hakem'den o da Abdurrahmân b. Ebî Leylâ'dan o da Semuretü'bnü Cündeb'den naklen rivâyet etti.
Bize yine Ebû Bekir b. Ebî Şeybe anlattı.
Dedi ki: Bize Veki' Şu'be ile Süfyan'dan onlar da Habib'den o da Meymûn b. Ebî Şebîb’den o da Muğîreti'bni Şu'be'den işitmiş olarak rivâyet etti. Semure ile Mugîre:
«Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu söyledi.» demişler.

[9/1 18:42] Annem: ABDESTEN SONRA KILINAN İKİ REKAT NAMAZ
1147: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)'den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), Bilal-ı Habeşi’ye:
“Ey Bilal! Sen İslam’a girdikten sonra yaptığın sevabı çok en ümid verici amelini bana anlat. Çünkü ben Miraç gecesi cennette senin ayakkabılarının tıkırtısını önümde duydum.” diye sordu.
Bilal’de: Gece olsun gündüz olsun abdest aldığım zaman o abdestle kılabildiğim kadar namaz kılarım. En fazla ümid bağladığım ibadet budur, dedi. (Buhari, Teheccüd 17, Müslim, Fezailüssahabe 108)
[10/1 15:31] Annem: Bir Ayet:
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hab
(Mâide, 5/8)
Bir Hadis:
Kıyamet günü Allah'a en sevimli gelen ve makam olarak O'na en yakın kişi, adil yönetici; Allah'ın en çok gazabına uğrayacak ve makamı O'na en uzak olacak kişi ise zalim yöneticidir.
(Tirmizî, 'Ahkâm', 4)
Bir Dua:
Ey Rabbim! Göğsüme genişlik ver.
(Tâ-Hâ, 20/25)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[10/1 15:31] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Medine Müdafaası Sona Erdi (1916-1919) Birinci İnönü Zaferi (1921)
Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hab
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Müslümanın Zorluklara Karşı Takınacağı Tavır
İnsan, yaradılışı gereği sevinci, hüznü, neşeyi, kederi birlikte yaşayan bir varlıktır. Hayatı boyunca sevincine vesile olan birçok olayla karşılaştığı gibi üzülmesine yol açacak olaylarla da yüz yüze kalır. İşte böyle durumlarda insan, kendini ayakta tutabilecek bir inanca ve dirence sahip olmalıdır. Müslüman başına gelen musibetlerin birer imtihan ve sınanma olduğunu Yüce Allah’ın Kitabı’ndan öğrenmiştir. “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155) Müslüman musibetlerden hem dünya hem de ahiret hayatına dönük dersler çıkartmalıdır. Yaşanan felaketlerde, insanların ihmalleri, tedbirsizlikleri veya dikkatsizlikleri söz konusu ise, tekrar maruz kalmamak için tedbirler alınmalı, aynı acılar yeniden yaşanmamalıdır. Aynı şekilde yaşanan felaketler karşısında güçlü olmak için de sabır, metanet ile Yüce Allah’a tevekkül ve
sığınmada bulunulmalıdır.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[10/1 15:32] Annem: Gayb, gözle görülmeyen, akıl ve duyular yoluyla bilinemeyen, ancak nakle dayalı bilgi ile hakkında bilgi sahibi olunabilen varlık alanıdır.##Allah için gayb söz konusu değildir. O’na hiçbir şey gizli kalmaz, yerde, göklerde, tüm kâinatta olanları bilir. Geçmişe, şimdiye, geleceğe dair insanlara gizli kalanları, olayların içyüzünü bilir.##Peygamberler de Allah’ın kendilerine bildirmesiyle gayb hakkında bilgi sahibi olurlar. Mesela müşrikler bir mucize istediklerinde mucizelerin Peygamberin istediği zaman değil de Allah’ın dilediği zamanda gerçekleşeceği bir ayette şöyle anlatılmaktadır: “…De ki: “Gaybı bilmek Allah’a mahsustur; bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.” (Yûnus, 10/20).##Fizikötesi âlemle görünmeyen varlıklar da gayb alanına girerler. Mesela melekût âlemi, cinler, kıyamet ve ahiretle ilgili bize Kur’an’da ve hadislerde bildirildiği kadarını bilebiliriz. Bunlar hakkında bilgi sahibi olduğunu söyleyip insanları fal, kehanet gibi yollarla kandırmaya çalışmak dinimizce yasaklanmıştır. - GAYB: AKIL VE DUYULAR YOLUYLA BİLİNEMEYEN ALAN
[10/1 15:32] Annem: BİR VAKİT NAMAZ KILMADAN
CENNETE GİREN SAHÂBÎ
Amr ibn-i Sabit (r.a.)’in Câhiliye devrinde halk üzerinde alacağı ribâ (faiz) paraları vardı. Onları almadıkça müslüman olmak istemedi. Uhud savaşına çıkıldığı gün, gelip amcalarının oğullarını göremeyince: “Amcamın oğulları neredeler?” diye sordu. “Uhud’dadır!” dediler. “Filan kişi nerededir?” diye sordu. “Uhud’dadır!” dediler. “Filan kişi nerededir?” diye sordu. “Uhud’dadır!” dediler. Bunun üzerine, Amr b. Sabit (r.a.), hemen zırhını giyinip atına binerek onlara doğru yöneldi, gitti.
Amr (r.a.), Uhud’da, Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanına varıp: “Yâ Resûlullâh (s.a.v.)! Önce savaşayım mı, yoksa müslüman mı olayım?” diye sordu. Peygamberimiz (s.a.v.): “Önce müslüman ol, sonra savaş!” buyurdu. Bunun üzerine, Amr (r.a.) müslüman oldu. Müslümanlar, onu Uhud’da görünce: “Sen bizden uzak dur!” dediler. Amr b. Sabit (r.a.): “Ben imân ettim, müslüman oldum!” dedi ve müslümanların yanında yaralanıncaya kadar çarpıştı. Uhud’dan, ailesinin yanına ağır yaralı olarak getirildi.
Sâ’d b. Muaz (r.a.), Amr (r.a.)’i ziyarete gelip, onun kız kardeşine: “Amr’a bir sor bakalım” dedi ve şunu sormasını istedi: “Sen kavmine olan hamiyetinden dolayı mı; yoksa Kureyş müşriklerine kızdığın için mi; ya da Allâh (c.c.) için mi kızarak onlarla çarpıştın?” Amr (r.a.): “Ben Allâh (c.c.) ve Resûlullah (s.a.v.) için kızarak onlarla çarpıştım!” dedi. Kuşluk vakti müslüman olup öğle vakti girmeden şehit olduğu için, Allâh (c.c.)’e bir vakit bile namaz kılamadan vefât etti ve Cennet’e girdi. Peygamberimiz (s.a.v.), onun hakkında: “Az amel etti, çok ecre erdi!” buyurmuştur.
Ebû Hüreyre (r.a.) de, bir gün, çevresindeki kişilere: “Allâh (c.c)’a bir vakit bile namaz kılmadan, secde etmeden Cennet’e giren adamı bana haber veriniz?” deyip herkesin sustuğunu görünce:
“O, Abduleşhel oğullarının kardeşi Amr ibn-i Sabit’tir!” dedi. Allâh (c.c.) ondan razı olsun!
(M. Asım Köksâl, İslâm Tarihi, c.10, s.109)
[10/1 15:32] Annem: SAĞLIK............. KIŞ SEBZELERİ
Aşağıdaki kış sebzelerinden her biri birer sağlık deposudur. Kışın bu beş sebzeyi sofralardan eksik etmemelidir.
LAHANA: Bu sebze tam bir protein ve vitamin deposudur. B, C ve E vitaminlerini bünyesinde barındırır ve mineralden oldukça zengindir. Kalori açısından da oldukça düşüktür. Sindirime yardımcı olur, romatizmanın azaltılmasında etkilidir.
KARNABAHAR: Yüksek miktarda fosfat ve potasyum vardır. Göğüs kanserinden koruyucu ‘indol-3 karbonal’ bulunmaktadır. Düşük yağ ve düşük kalori olduğu için de kilo verdirir. A vitamini bol olduğundan, sindirimi düzenliyor ve zararlı bakterileri atıyor.
TURP: C vitamini, folik asit ve potasyumca çok zengindir. Magnezyum ve B vitaminleri açısından da oldukça zengindir. Özellikle siyah turpta yüksek oranda antioksidan bulunur. Metabolik hastalıklardan ve kanserden koruyucu etkiye sâhiptir.
PANCAR: Lif, mineral ve vitaminler bakımından zengindir. İçerisindeki ‘betalain’ maddesi, metabolik hastalıklardan koruyucu tesiri göstermektedir. Kan basıncını düşürür ve kalbi korur.
HAVUÇ: Bolca A ve C vitamini vardır. Göz rahatsızlığı olanlar, çok yemelidir. Rendelenmiş havuç salatası mideyi dinlendirir. Kalp krizini ve felç tehlikesini % 70 oranında azaltıyor. Kolesterolü azaltır. Anne sütünü artırır, yüz ve boyun kırışıklıklarını giderir.
HÂTIRA.......ESKİDEN BÖYLE İDİ
Gazete muhabiri, meşhur bir artiste sorar: Çocukluğunuzda yokluğunu en çok çektiğiniz şey nelerdi?
Cevap: “Her şeyin yokluğunu çekiyorduk. Ben tek değildim, o devirde yaşayanların hepsi öyle yetişti. Bir de galiba, böyle bir sıkıntıda büyüyünce bir yere ulaşılıyor. Meselâ; bize bayramdan bayrama elbise alınırdı ve bayram sabahını bitmeyen gecelerle çekerdik. Ve sabahın köründe, onları giymek ve Bayram Namazına gitmek için kalkardık. Yeni alınan giyeceklerimiz başucumuzda yatardık zaten. Çok güzel şeylerdi bunlar. Şimdi tatminsiz çocuklar var. Çünkü her şeyi bayramdan önce ve her an elde ediyorlar. Dolayısıyla her şeye doymuş oluyorlar. Yeni alınan bir şeyin sevincini bizim gibi yaşayamazlar...” Basın
10.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[10/1 15:32] Annem: Günün Hikayesi
Fakirlikten Vezirliğe
Dört mezhep fıkhıyla ilgili iki ciltlik “el-İfsâh” adlı kıymetli eserin de müellifi olan Abbasî vezirlerinden ve alimlerinden İbn Hübeyre (ö.560/1165), vezirliğe yükseliş macerasını şöyle anlatıyor:
Yoksulluktan elim çok daralmıştı. Hatta günlerce yiyecek bulamamıştım. Bazı yakınlarım bana Maruf-i Kerhî hazretlerinin (ö.200/8159) mezarını ziyaret ederek orada Allah’a dua etmemi, çünkü onun yanında yapılan duanın makbul olacağını söylediler. Ben de onun kabrini ziyarete gittim, orada namaz kılarak dua ettim. Sonra çıkıp şehre (Bağdat’a) yöneldim. Katufta mahallesine geldiğim zaman, orada işlek olmayan terk edilmiş bir mescit gördüm. İki rekât namaz kılmak için girdim. Bir de baktım, hasır üstünde yatan bir hasta…
Hastanın başucuna oturdum ve “Ne istersin?” dedim. “Ayva isterim.” dedi. Civardaki bir bakkal gittim, peştemalımı rehin bırakarak iki ayva ve bir elma alıp getirdim. Hasta ayvayı yedikten sonra, “Mescidin kapısını kapatıver.” dedi. Kapattım. Hasırdan bir tarafa çekilerek “Şurayı kaz!” dedi. Orayı kazınca (altın para dolu) bir kap çıktı! “Bunu al, çünkü sen buna daha layıksın.” dedi. “Senin mirasçın yok mu?” dedim. “Hayır. Resafe’de bir kardeşim vardı, haber aldığıma göre o da ölmüş.”
Adam benimle konuşurken ömrü bitti ve ölüverdi. Onu yıkayıp kefenledim ve namazını kılıp defnettim. Sonra kabı elime aldım. İçinde 500 dinar/altın varmış. Karşıya geçmek için Dicle kenarına geldim. Baktım ki eski bir gemide eski elbiseler içinde bir kaptan, “Yanıma gel, yanıma!” diyor. Ben de yanına gittim. Gördüm ki yanındaki adamların çoğu da (kıyafetçe) bu adama benziyor. “Sen nerelisin?” dedim. “Resafe’denim.” dedi. “Senin kimsen yok mu?” dedim. “Hayır.” dedi. “Bir kardeşim vardı, görüşmeyeli hayli zaman geçti. Allah ona ne yaptı bilemiyorum.” Durumu anlamıştım. Adama, “Kucağını aç.” dedim. Açınca kaptaki altınları kucağına döküverdim. Gemici şaşırıp kaldı. Onun kardeşiyle aramızda geçen hadiseyi olduğu gibi anlattım. Bu malın yarısını benim almamı istedi. Ben de, “Vallahi bir tane bile almam!” dedim ve hepsini verdim. Ben daha sonra halifenin sarayında kâtiplik ve hazine memurluğu yaptım. Sonra da vezirliğe yükseldim.
[10/1 15:33] Annem: Dünya sevgisi kulun kalbine girdiği zaman Allah bundan hoşnut olmaz. Bu hoşnutsuzluğu kul ondan ayrılıncaya kadar devam eder. Hz. Ebû Bekir [radıyallahu anh]
Semerkand Takvimi
[10/1 15:33] Annem: İmanın Şartları
İslâm dininde yüce Allah’a, meleklere, Allah’ın kitaplarına, peygamberlere, ahiret gününe, kazâ ve kadere iman etmek esastır. Bunları bilip kabullenmek imanın temel şartıdır. Onun için, İmanın şartları altıdır denilir. Bunlar, inanılması zorunlu din ilkeleridir. İnanılması zorunlu olan bu ilkeler âmentü cümlesinde özetlenmiştir.
Âmentünün Okunuşu: Âmentü billâhi ve melâiketihi ve kütübihi ve rusülihi ve’l-yevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi hayrihi ve şerrihi minallâhi teâlâ ve’l-ba‘sü ba‘de’l-mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.
Manası: Ben Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayrın ve şerrin Allah’tan [celle celâluhû] olduğuna ve öldükten sonra dirilmenin hak olduğuna iman ettim. Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed [sallallahu aleyhi vesellem] O’nun kulu ve elçisidir.
İman kalpteki tasdik, İslâm ise tatbiktir, eylemdir. İman tasdiktir, İslâm ise teslimiyettir. Bu da emredilenlere ve yasaklananlara riayet etmekle mümkün olur.
Semerkand Takvimi
[10/1 15:33] Annem: Günün Ayeti
Herhangi birinize ölüm gelip de; Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam! demesinden önce, size verdiğimiz rızıktan harcayın.
(Münâfikûn, 63/10)
[10/1 15:33] Annem: Günün Hadisi
Übey b. Kâ’b’ın naklettiğine göre; müşrikler Hz. Peygamber’e (sav), “Yâ Muhammed! Rabbini bize tanıt.” dediler. Bunun üzerine Allah Tebâreke ve Teâlâ İhlâs Sûresi’ni indirdi: “De ki, O Allah tektir, Allah Samed’dir. (O hiçbir şeye muhtaç değildir ama bütün varlıklar O’na muhtaçtır.) O, doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.”
(İbn Hanbel)
[10/1 15:33] Annem: Günün Duası
Allahım! Şüpheden, şirkten, İslâm’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten, münafıklıktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.
[10/1 15:34] Annem: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Gaffar
Çok affeden, çok bağışlayan, günah ne kadar çok olursa olsun yine bağışlayan
[10/1 15:34] Annem: “Başa gelen bir sıkıntı sebebiyle hiç biriniz ölmeyi istemesin. Eğer ölümü istemek zorunda kalırsa şöyle desin: Allah’ım yaşamak benim için hayırlı ise bana hayat ver, ölmek benim için hayırlı olduğu zaman canımı al.”
(Buhari, Merda 19, Müslim, Zikir 10)
[10/1 15:34] Annem: Onlara bir âyet geldiği zaman: 'Allah'ın peygamberlerine verilenin aynısı bize de verilmedikçe iman etmeyiz' derler. Allah peygamberliğini kime vereceğini daha iyi bilir. Suçlu olanlara, yaptıkları hilelerinden dolayı Allah katından bir zillet ve şiddetli bir azap erişecektir.
EN'ÂM Sûresi 124.Ayet
[10/1 15:34] Annem: Hukukî ve Ticarî Hayat
İman ve ibadetler, hatta bir dereceye kadar haram ve helâller ağırlıklı
olarak kişilerin dindarlıklarını ve buna bağlı olarak bireysel hayat ve tercihlerini
ilgilendirdiği halde, sosyal hayatın ve insan ilişkilerinin önemli bir
parçasını oluşturan hukukî ve ticarî ilişkiler, karşı tarafın ve üçüncü şahısların
haklarıyla ve toplum düzeniyle yakından ilgilidir. Bu sebeple de hukukî
ve ticarî hayat, bu alanları ilgilendirdiği ölçüde, objektif ve genel, hatta cebrî
ve şeklî kurallara bağlanmıştır. Toplumsal hayatta istikrar ve güven ortamının
kurulabilmesi için buna ihtiyaç vardır. Bu alanda bireysel tercihin, niyet
ve iradenin belirleyici bir öneme sahip olmayışı da bundan kaynaklanır.
Hatta ibadetlere ve bireysel dinî yükümlülüklere ilişkin hükümlerde
diyanî yön (kişinin dindarlığıyla ve Allah katındaki sorumluluğuyla ilgili yön),
hukukî ve ticarî ilişkileri konu alan hükümlerde ise kazâî yön (objektif ve
şeklî adalet) daha ön plandadır.
Bununla birlikte iki alanın arasını net ve kalın bir çizgiyle ayırmak da
her zaman doğru olmaz. Çünkü iman ve ibadet hayatıyla ilgili dinî hükümler, ...Daha az
[10/1 15:35] Annem: HZ. YUNUS (A.S.)
Yunus (a.s.), Kur’an’da adı geçen peygamberlerdendir. Diğer peygamberler gibi, Hz. Yunus’un kıssası da inananların ibret alması için Kur’an’da anlatılmıştır.
Yunus (a.s.), yüz bini aşkın nüfusu olan bir şehre insanları tev- hide çağırmak için peygamber olarak gönderilmiştir. Yunus (a.s.), putperest olan kavmini Allah’a inanmaya çağırmış ancak içlerinden çok azı ona tâbi olmuştur. Kavmine öfkelenen Yunus Peygamber de Rabbinden izin almadan bir gemiye bi- nerek şehri terk etmeye kalkışmış, ancak sonra bu yaptığın- dan pişman olarak Allah’a tevbe etmiş ve O’ndan bağışlanma dilemiştir.
Neticede Allah Teâlâ onu bağışlamış ve kavmini de hidayete erdirmiştir. (bkz. Enbiya, 21/ 87-88; Saffat, 37/143-147)
YÛNUS SÛRESİ
40,94,95 ve 96. âyetler Medine döneminde, diğerleri Mekke döneminde inmiştir. 109 âyet- tir.
Sûrede temel konu olarak Al- lah’ın rahmetinin gazabına üstün olduğu vurgulanmakta- dır.
Sûrede, Yûnus, Nûh ve Mûsâ peygamberler ile bunların ka- vimlerinin kıssalarına yer veril- mektedir. Sûre, adını içindeki Yûnus kıssasından almıştır.
ÖZLÜ SÖZ
Genişlik, sabırdan doğar. (Mevlana)
[10/1 15:38] Annem: Tarihte Bugün
• Milletler Cemiyeti Kuruldu 1920
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[10/1 15:38] Annem: Günün Ayeti
“Namazı kılın, zekatı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah’ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah yapmakta olduklarınızı noksansız görür.”
Bakara 110
[10/1 15:39] Annem: Günün Hadisi
“Kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmezse kalbi ile o kötülüğe tavır koysun. Bu da imanın asgarî gereğidir.”
Müslim, Îmân, 78
[10/1 15:39] Annem: FİNANSAL OKURYAZARLIK
Ekonomi ve para günlük hayatımızda önemli bir rol oynar. Bu nedenle toplumda yaşayan her insanın finansal okuryazarlık hakkında temel bilgilere sahip olması ve hayatını bu doğrultuda düzenlemesi beklenir.
Finansal okuryazarlık kavramı kişinin bütçesiyle ya da geliriyle alakalı yeterince bilgi sahibi olmasını ve onu etkili bir şekilde yönetebilmesini ifade eder. Finansal okuryazarlıkla kişi, gelirini en akıllıca biçimde finanse edebilirken aynı zamanda tasarruf ve yatırım konusunda da doğru tercihler yapar.
Finansal okuryazarlık, parayı yönetirken ya da kullanırken maddi gerçeklikler doğrultusunda hareket edebilmeyi sağlayan yetkinliğe verilen bir başka isimdir. Finansal okuryazar olmak için çeşitli eğitimlere katılıp bu konuda detaylı bilgi almak mümkündür. Ancak bunun yanı sıra birkaç okuma yapıp yeterince doğru yönlendirme alındığında da finansal okuryazar olunabilir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[10/1 15:39] Annem: Derler ki: Ümeyye’den Hişâm’ın
Devrinde, yakınlarında Şâm’ın,
Üç yıl ekin olmamış kuraktan.
Can kaydına düşmüş artık urban .
Her hayme mezâr olup kapanmış:
Altında beş on kadîd uzanmış!
Bakmış ki meşâyih-i kabâil :
Sıyrılmayacak bu derd-i hâil;
Bir karyede toplanıp, demişler:
Durdukça helâkimiz mukarrer.
Mâdem ki şüyûhuyuz bu halkın,
Kalkın gidelim Hişâm’a, kalkın.
Bir duysa Halîfe’miz bu hâli;
Var merhamet etmek ihtimâli.
Hiç ak sakalıyla bir alay pîr,
Eyler de Emîr’e hâli tasvir,
Görmez mi o, halkı rahme şâyan?
Sultansa da taş değil ya: İnsan!
Teklîfi kabûl eder bütün nâs ;
Derler, yalınız: “Bulunsa Dirvâs.
Sinnen daha pek çocuktur amma
Olmaz o kadar talâkat aslâ.”
Vaktâ ki girer şüyûh Şâm’a,
Derhâl haber gider Hîşâm’a:
Derler ki, beş on kabîle geldi.
Der: Gelsinler sarâya şimdi.
Birlikte çocuk dalar huzûra,
Evvelce duâ eder de sonra,
Hiç pervâsız girer kelâma ...
Lâkin bu tuhaf gelir Hişâm’a:
Der: Sus a çocuk, büyük dururken,
Söz sâdır olur mu hiç küçükten?
Dirvâs o zaman kelâmı tekrar
Teshîr ile der: “Nedir bu âzâr!
Mikyâsı mıdır zekâvetin sin ?
Dirvas’ı çocuk mu zannedersin?
Bir dinle de sonra gör çocuk mu?
İnsâf nedir o sizde yok mu?
Ben söyleyeyim de bir efendim,
Susturmak elindedir efendim.”
Dirvâs bakar Melik’te ses yok;
Mecliste değil ki ses, nefes yok;
Mu’tâdı olan talâkatıyle
Başlar söze eski şiddetiyle:
“Üç yıl mütemâdiyen kuraklar,
Emsâli görülmemiş sıcaklar,
Sâmânımızı kuruttu gitti;
Mezrûâtın umûmu bitti.
Binlerce çadır kapandı kaldı,
Çöl, mahşer-i mevt şekli aldı!
Şehrîleri besleyen kabâil,
Köy köy geziyor zelîl ü sâil!
Hâtemlere cûd eden o urban,
Nan-pâreye can verir bugün, can!
Çıplakları giydiren de üryan,
Gömleksizdir zükûr ü nisvân !
Açlık ecelin zahîri oldu:
Baştan başa çöl cesedle doldu.
Her kûşede bin acıklı feryâd...
Yok bir yerden sadâ-yı imdâd.
Şubbân bütün ihtiyâra döndü!
Pîrân görsen, mezâra döndü!
Yok vâlidelerde süt ki: Tutsun,
Evlâdını emzirip uyutsun.
Zannım, bize münfail ki Mevlâ:
Bir bâdiye halkı yandı, hâlâ,
Bir damla su inmiyor semâdan,
Şebnem bile düşmüyor duâdan!
Binlerce duâya bir icâbet
Göstermedi bârgâh-ı rahmet.
Artık sana ilticâya geldik,
Reddetmez isen ricâya geldik:
Görmekteyiz ey Emîr-i âdil,
-İnkârı bunun değil ya kâbil -
Yok sendeki ihtişâma pâyân;
Bizlerse alay alay sefîlân!
Bir yanda demek ki fazla var çok;
Hayfâ ki öbür tarafta hiç yok.
Öyleyse biraz tevâzün ister.
Evvel beni dinle, sonra hak ver:
Nerden buldun bu ihtişâmı?
Halkın mı, senin mi, Hâlik’ın mı?
Allah’ın ise eğer bu servet,
Bizler de onun kuluyken, elbet
Bir pay talebinde hakkımız var...
İnsâf olamaz bu hakkı inkar.
Halkınsa şu bî-nihâyet emvâl ;
Ver, etme hukûk-i gayrı pâmâl.
Yok; böyle de olmayıp da kendi
Mâlin ise -çünkü fazla- şimdi
Bî-vâyelere tasadduk eyle...
Dördüncüsü varsa haydi söyle!”
Mebhût ederek bu söz Hişâm’ı,
Huzzâra demiş: “Görün kelâmı!
Yok bende cevâb-ı redde kudret...
Hayret, bu civan-dehâya hayret!
İcâb ediyor ki şimdi insâf:
Mes’ûlü hemen olunsun is’âf .”
[10/1 15:40] Annem: Şimdi bu tanımı açmaya çalışalım:
1. Din her şeyden önce Allah Teâlâ tarafından konulmuş bir kanun ve bir nizamdır. İnsanların ortaya koyduğu fikirler, düzenlediği sis-
temler belki bir felsefe sistemi, bir doktrin olabilir fakat din olamaz. Dinin kaynağı mutlaka beşer üstü, tabiat üstü, madde ötesi olmalıdır.
Bu varlık da sadece Allah Teâlâ’dır.
2. Akıl sahipleri demek erginlik çağına gelmiş, şuuru yerinde mükellefler (insanlar ve cinler)[26] demektir. Buna göre aklî yeteneğini
kullanamayan çocuklar ile şuuru yerinde olmayan kişiler, dinin mükellefiyet alanına girmez.
3. Dinde “akıl” şartından başka bir de “irade” şartı vardır. Dinin hükümlerini ve tâlimatını benimsemek ve hayata tatbik edebilmek için
sadece akıllı olmak kâfi değildir. “Her akıl sahibi mutlaka dindar olur.” demek mümkün değildir. Dindar olabilmek için kişinin, iradesini
de din alanına çevirmesi ve gönlüyle ona bağlanması gerekmektedir. İman konuları kesin gerçeklerdir. Fakat bunların bazıları vardır ki
(Allah’ın zatı, meleklerin varlığı, kıyamet halleri gibi) duyu organlarıyla idrak edilemez. Onları kavrayıp anlayacak olan akıl, aklı bu sahaya
çevirip çalıştıracak olan ise iradedir. Ayrıca dinî vazifeleri yerine getirirken bazan insanın bedenî arzuları ve nefsânî duyguları karşı çıkıp
direnebilir. Bu sebeple dinin esaslarına inanmak, gerekli kıldığı hususları yerine getirmek, başka bir deyişle dindar olabilmek için iradenin
harekete geçmesine mutlaka ihtiyaç vardır.
4. İslâm âlimlerinin sundukları din tarifinde yer alan “bizzat hayır” ifadesine gelince, bunun mânası şudur: Dinin insanlara benimset-
mek istediği gerçekler, nisbî ve şartlı olarak değil, her bakımdan hayırdır, iyi ve güzeldir.
“Hayır” mefhumu tarih boyunca insanların anlayışına göre çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kimine göre fayda sağlayan, kimine göre
haz veren şey... hayırdır. Tabii bunlar fayda sağlamadığı veya haz vermediği takdirde hayır olmaktan çıkar. Bizim tarifimizde yer alan hayır
ise her bakımdan ve daima bu vasfını korur, İslâm âlimleri buna “ebedî saadet” veya “dünyada dirlik, âhirette mutluluk” demişlerdir.
Burada konuyla ilişkili bir hususa daha işaret etmek gerekir. Hak dinin temel ilkelerinden biri âhirete inanmaktır. Âhiret hayatı dünya-
daki sınırlı hayatın devamı olup, ölümsüz ve sonsuzdur. Dünya inanç ve eylem, başka bir deyişle iman ve amel ülkesi iken âhiret, önceki
kazanımların karşılığını bulma, ceza veya mükâfata ulaşma âlemidir. Bazı insanlar dünya hayatında elden gelen gayreti sarfettikleri halde
bu olumlu davranışlarının mükâfatını, bu “mutlak hayr”ın karşılığını bulmayabilirler. Şüphe yok ki böylelerinin ölüm ötesi âlemindeki
mükâfatları büyük olacaktır. Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir kuluna zulmetmesi söz konusu değildir. Bu açıdan bakılıp da hayır-şer, mükâfat-
ceza mukayesesi yapılırken dünya ile âhiret arasındaki sınırın kaldırılması gerekmektedir.
Dinin sunduğu bu gerçekler, insanlara iletmek istediği bu hayırlar peygamber tarafından vahiy yoluyla Allah’tan alınmış ve topluluklara
tebliğ edilmiştir. Dini koyan (vazeden) Allah Teâlâ’dır, onu insanlara tebliğ eden ise peygamberlerdir. Bu yönüyle din peygamberlere de
nispet edilmiştir: “İbrâhim peygamberin dini, Muhammed aleyhisselâmın dini” gibi.
“Mutlak hayır, her bakımdan iyi ve güzel” diye vasıflandırılan ve peygamberler tarafından insanlara haber verilip öğretilen gerçekler,
hak dinin konusunu ve muhtevasını teşkil eder. Biz bu gerçeklere “dinî hükümler” diyecek ve aşağıda kısaca onlardan bahsedeceğiz.
Şüphe yok ki kâinatı yaratan, onu başlangıçta koyduğu bir tekâmül çizgisi üzerinde geliştiren, belli bir hedefe doğru yürüten Cenâb-ı
Hak’tır. Kâinatın bir parçasını ve yaratılmışların en şereflisini teşkil eden insanın da elbette bir yaratılış gayesi ve bir tekâmül çizgisi vardır.
Kur’ân-ı Kerim’de bu yaratılış gayesi “Allah’a kulluk” olarak belirtilmiştir.[27] Kulluk, aklın Allah’ı tanıması, bilmesi ve iradenin O’na yöne-
lip bağlanmasıyla gerçekleşir. İnsanın tekâmül hedefi, “sırât-ı müstakîm” (dosdoğru yol) olarak vasıflandırılan hak dinin kılavuzluğuyla
Allah’a ulaşmak, kurtuluşa ermektir.
İşte İslâm âlimlerinin sunduğu din tarifi, bütün bu önemli noktalara işaret etmekte ve Hz. Âdem’den başlayıp Muhammed aleyhisselâmla
sona eren peygamberler kafilesinin insanlığa tebliğ ettiği hak dini açıklamaktadır. Bu dinin adı İslâm’dır.[28]
Dinin Lüzumu
Dinin gerek fertler gerek toplumlar için lüzumlu bir müessese olduğu şüphesizdir. İnsan, bedenden ve ruhtan oluşan bir varlıktır. Yine
insan tabiatta yaşayan yüz binlerce canlı türü içinde yegâne şuurlu canlıdır. Yani insan akıl sahibidir; gerek kendi benliğinde, gerek dış
dünyada olup biten davranış ve hadiselerden haberdardır. Başka bir deyişle insan fiilen vardır ve mevcudiyetini bilmektedir. Bu bakımdan
insan düşünen bir canlıdır. O, geçmişini, şu andaki durumunu ve geleceğini düşünür: “Ben nereden geldim, dünyadaki görevim nedir ve
sonum ne olacaktır?” diye.
Maddeyi incelemekle meşgul olan pozitif bilimler, insana ne geçmişi, ne geleceği hatta ne de dünyadaki görevi hakkında bir şey söyle-
mek yetkisine sahiptir. Bu bilimler ona, yalnız içinde yaşadığı tabiatı tanıtır, ondan faydalanma yollarını gösterir. Geriye felsefe ile din kalır.
Tarih boyunca düşünürler, ortaya koydukları sistemlerle insanın bu sorularına cevap vermeye çalışmışlar, fakat tatminkâr, açık, tutarlı ve
kalıcı çözüm şekilleri bulamamışlardır. Bu tür izahlar karşısında, doğuştan bir sonsuzluk duygusuna sahip bulunan insan ruhu ve düşün-
cesi aynı soruları sormaya devam etmiştir: “Ben nereden geldim, görevim nedir, sonum ne olacak?”
İşte bu sorulara cevap bulan, insan düşüncesini aydınlığa kavuşturan, ona ruh sükûneti ve gönül huzuru sunan dindir. O, diyor ki: Ey
insanoğlu! Bütün kâinatı ve onun bir parçası olan seni yaratan Allah’tır. Seni yeryüzüne yerleştiren, oradaki her nimeti senin için yaratan,
[26] Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli âyetlerinden anlaşılacağı üzere cinler de insanlar gibi dinen mükelleftir. Son peygamber Muhammed
aleyhisselâmın tebligatı hem insanlara hem de cinlere yönelikti. Ancak biz insanların sözlü ve yazılı ifadeleri sadece insanlara hitap etti-
ğinden dinî eserlerde sadece onların söz konusu edilmesi âdet olmuştur.
[27] Bk. ez-Zâriyât 51/56.
[28] Dinin tarifi için bk. Cürcânî, et-Ta‘rîfât; Tehânevî, Keşşâf, “Dîn” md.; A. Hamdi Akseki, İslâm, s. 53-59.
G-H1BEN5KZ8N