SEMA ÖNER
Tarih: 31.05.2023 14:18
Günün yazısı
[16/1 18:07] Annem: Bir Ayet:
Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşû içinde Allah'ın huzurunda durun.
(Bakara, 2/238)
Bir Hadis:
Akrabalık bağını gerçekten sürdüren kimse, bu bağı zaten gözetene karşı bağını sürdüren kimse değil de kendisi ile bağını koparmasına rağmen akrabasıyla bağını sürdüren kimsedir.
(Buhârî, 'Edeb', 15; Ebû Dâvud, 'Zekât', 46)
Bir Dua:
Allah'ım! Senden; doğru bir kalp, doğru söyleyen bir dil ve dosdoğru bir ahlak istiyorum.
(Hâkim, Müstedrek, 1, 688)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[16/1 18:07] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Allah’ım! Senden; doğru bir kalp, doğru söyleyen bir dil ve dosdoğru bir ahlak istiyorum. (Hâkim, Müstedrek, 1, 688)
Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşû içinde Allah’ın huzurunda durun. (Bakara, 2/238)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
Dilin Afeti: Gıybet
Dinimizin şiddetle yasakladığı günahlardan biri gıybettir. Efendimizin tanımlamasıyla gıybet, “Kişinin, kardeşinin arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmasıdır.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 35). Arkadan konuşulan kusurlar o kişide var olsa bile, arkadan konuşmak gıybettir ve kişiyi vebal altına sokar.
Kur’an-ı Kerim’de gıybet, “ölü kardeşinin etini yemek” (Hucurât, 49/12) gibi değerlendirilmiştir. Çünkü gıybeti yapılan kişi, o esnada kendini savunamayacağı için ölü gibidir. Gıybet eden kişi ise kardeşini başkaları gözünde küçük düşürdüğünden yaptığı iş onun etini yemek kadar iğrençtir. Peygamberimiz, arkasından konuşarak başkasının haysiyetini zedeleyen insanların, cehennemde kendi tırnaklarıyla yüzlerini parçalayarak ceza göreceklerini bildirmiştir (Ebû Dâvûd, Edeb, 35).
İnsanı böyle büyük vebal altına sokan bu günahtan kaçınabilmek için, mümin kardeşimizle yaşadığımız sorunu kendisiyle yüzyüze konuşarak halletmeyi denemeliyiz.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[16/1 18:07] Annem: Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra da O'na tövbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye (ömrünüzün sonuna) kadar güzel bir şekilde yararlandırsın ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum. - Hûd - 3. Ayet
[16/1 18:07] Annem: Allahım! Senin rızan için oruç tuttum. Senin rızkınla orucumu açıyorum. - Ebu Dâvûd, Savm, 22
[16/1 18:08] Annem: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse hakkında bağışlar. Allah’a ortak ko-şan kimse büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur.” - Nisâ, 4/48
[16/1 18:08] Annem: Hind b. Ebû Hâle anlatıyor: “Resûlullah daima hüzünlü ve düşünceliydi. Umursamaz ve rahat değildi. Sessizdi, gerekmedikçe konuşmazdı. Söze Yüce Allah’ın adıyla başlayıp onunla bitirirdi. Az sözle çok şey ifade ederdi. Konuşması açık ve netti. Sözlerinde ne fazlalık ne de eksiklik vardı. Kaba davranışlı, hakaret eden biri değildi. Nimete hürmet eder, ufak bir nimet de olsa onu hafife almazdı. Hiçbir yemeği yermediği gibi övmezdi de. Ne dünya ne de dünyalık şeyler onu kızdırabilirdi. Ancak bir hak çiğnendiğinde, o alınıncaya kadar öfkesini hiçbir şey dindiremezdi. Şahsı için kimseye sinirlenmez ve intikam almazdı.##Bir şeye işaret edeceği zaman (parmağıyla değil) elini uzatarak gösterirdi. Bir şeye hayret ettiğinde ellerini yukarı çevirirdi. Konuşurken ellerini birleştirir, sağ elinin avucu ile sol elinin başparmağının içine vururdu. Sinirlendiği zaman (o kişiden) yüz çevirir, onu bırakırdı. Sevindiği zaman (aşırıya kaçmaz) gözlerini kısardı. Çoğunlukla tebessümle gülerdi ve güldüğünde dişleri dolu tanesi gibi bembeyaz görünürdü.” (Tirmizî, Şemâil, 97). - RESûLULLAH’IN KONUŞMA TARZI
[16/1 18:08] Annem: DİNE HİZMET GENÇLERLE SAĞLANIR
Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “Sizlere gençlere karşı hayırlı olmanızı tavsiye ederim. Çünkü onların gönülleri pek yufkadır. Dikkat edin! Allâhü Teâlâ beni şahit, müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdi. Gençler benim yanımda oturdu, bana destek verdi, yaşlılar tavır koydular.”
Bu konu bir beyitte mefhum olarak şöyle dile getirilir: “Fidan, yaş iken eğilir, odun haline geldiklerinde eğilip bükülmezler.”
Enes (r.a.) şu gözlemini aktarıyor: “Gençler Allâh Rasûlü (s.a.v.)’in sağlığında daha az ibâdet ediyorlardı. Rasûlullah (s.a.v.) vefât edince ibâdetlerini artırıp şu gerekçeyi ileri sürdüler: “Allâh Resûlü (s.a.v.) hayatta iken üzerimize azâp inmeyecek diye güvencedeydik, ama o ölünce bu güvence de kalmadı!”
Ahmed b. Harb (r.âleyh) şöyle der: “İnsan kırk yaşına bastığında, saçlarına ak düştüğünde, Allâh (c.c.)’un evini ziyaret edip hac görevini yerine getirdiğinde ve evlendiğinde artık elini eteğini boş şeylerden ve ma’siyetlerden çekmelidir. Hele evli kişinin zina yapması çirkinliklerin en fenâsıdır.”
Pek tabîî Ahmed b. Harb (r.âleyh)’in bu sözleri ma’siyetlere bulanmış ve hâlâ ma’siyetlerini sürdüren kişilere yönelik bir uyarıdır. Artık hiç değilse kırk yaşından sonra tevbe edin anlamındadır. Yoksa kırk yaşına varmayanlar için işaret edilen günâhları irtikâp etmek mubâhtır anlamında değildir. Bu da tıpkı “Oruçlunun gıybet yapmaması müstahâptır” sözünü andırır ki aslında oruçlu için de oruçlu olmayan için de gıybet yasaktır. Ancak özellikle oruçlunun bu hususta titizlik göstermesi, orucu noktasından daha bir anlam taşır.
Yahya b. Muâz (r.âleyh) şöyle diyordu: “Ne kadar uzun olursa olsun, insanın şu dünyada geçirdiği ömür Cennet yaşamı yanında yalnız bir nefes gibi kalır. O halde ebedî bir hayat sürmesinin vesilesi olacak bir nefesi boşa harcayan, vallâhi hüsrana uğrayanlar gürûhundandır.”
Ka’bu’l-Ahbâr (r.âleyh) şöyle demiştir: “Kendini ibâdete vermiş bir genç Allâh (c.c.) katında âbid bir ihtiyardan daha makbuldür.”
(İmâm Şa’rânî, Tenbihü’l-Muğterrin Tercümesi, s.118-119)
[16/1 18:08] Annem: MAKALE........... YENİ YILDAKİ BEKLENTİLER
Dünya ağır bir buhranla girdi 2022’ye. Başta enerji ve gıda tedariki olmak üzere, birçok kalemde sıkıntı arttı. Sosyal patlamalara karşı bütün ülkeler alarmda.
Pandemide dünya yangın yerine dönmüşken, ülkemizi en az hasarla bu belâdan kurtarmaya çalışan hükûmet, sağlık sistemine büyük yatırımlar yaparak krize çok önceden hazırlandığını ispatladı.
Buna Doğu Akdeniz’deki rezerv paylaşımı gibi başlıklar eklendiğinde, Türkiye’nin de problemlerin tam göbeğinde olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Böylesine tehlikeli bir zamanda asıl meselemiz ise ne yazık ki içeride birliği temin edemememiz. Kolay bir dönemden geçmiyoruz. Tarihin yeni bir kırılma noktasında bulunduğumuz muhakkak. Türkiye’nin bu zamanda en büyük şansı, gücünü dışarıdaki herhangi bir merkezden değil, doğrudan halktan almasıdır. Bu farkı, terör örgütleri ile mücadelede, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Ege’de, Kafkaslarda kimin nerede durduğuna bakınca görürsünüz zaten.
Her seçim önemliydi, 2023 daha önemli. Neden mi? En üst lige çıkmak için. Burun kıvıranlar olursa onlara şunu anlatın;
Türkiye geçtiğimiz son 19 yılda yapması gereken büyük yatırımların hemen hemen hepsini tamamladı. Köprüler, otoyollar, tüneller, lîmânlar, havaalanları, barajlar, hastaneler… Neyi sayarsan say. Büyük yatırım olarak sadece Kanal İstanbul kalacak.
Yatırım noktasında ihtiyacı kalmamış Türkiye, 2023 sonrası neye mi odaklanacak? En üst ligdeki ülkelerin yaptığı gibi, daha fazla teknoloji geliştirmeye ve ihraç etmeye yönelecek… Uzay çalışmaları, yerli hava araçları, yerli otomobil, yüksek silah teknolojisi gibi noktalarda dünya devleri ile rekabet eder hâle geleceğiz. Doğalgaz, petrol ve diğer yer altı kaynaklarına ulaşımla refahın artırılması da bir başka önemli kalem. Bunlara daha şimdiden hızlı bir giriş yaptık zaten. Bunca şeye rağmen, toplum; “Yok biz heykel isteriz.” derse, ona da diyecek bir şey yok elbet.
Yücel Koç TÜRKİYE GAZETESİ 02.01.2022
16.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[16/1 18:09] Annem: Günün Ayeti
Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma.
(A’râf, 7/205)
[16/1 18:09] Annem: Günün Hadisi
Âdemoğlu ihtiyarlayıp çöker. Fakat kendinden iki şey gençleşir: Mal üzerine hırs, ömür üzerine hırs.
(Muslim)
[16/1 18:09] Annem: Günün Duası
Rabbimiz! Şüphesiz sen, gizlediğimizi de, açığa vurduğumuzu da bilirsin. Yerde ve gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.
(İbrahim, 14/38)
[16/1 18:09] Annem: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Afüvv
Çok affedici, çok bağışlayan
[16/1 18:09] Annem: Günün Hikayesi
Kutup Görme Arzusu
Yûsuf Halveti hocasının bereketli sohbetleriyle yetişip, velî bir zât olunca, Rum diyârındaki insanları irşâd için oraya gitmeye memur edildi. Niğde şehrine gelip, insanlar arasında Tepeviran denilmekle meşhur olan yere yerleşti. Orada bir dergâh ve bir câmi inşâ etti. İnsanlara hak yolun bilgilerini, edebini öğretmekle meşgûl oldu. Çok kerâmetleri görüldü.
Yûsuf Halvetî'nin önceleri bir zaman, kendi kendine;
“Şu anda dünyâda kutup kimdir. Onunla görüşsem.” diye hatırına geldi. O zaman hocası onu teselli etti ve;
“Yûsuf evlâdım! Sen bir türlü kutup görme arzusundan vazgeçmezsin. Mâdemki öyle, şimdi filan yere git. İnşâallah arzun gerçekleşir.” buyurdu.
O gece hocasının işâret ettiği yere gitti. Orada altı sâlih kimse gördü. Lâkin arzusunu ve hocasının dediklerini unuttu ve onlara nereye gittiklerini ve kimler olduklarını sordu. Onlar da;
“Bizler yediler denen Allahü teâlânın sevgili kullarıyız. Az önce içimizden biri vefât etti. Onun yerine geçecek kimseyi istişâre için kutb-ı âlemin yanına gidiyoruz.” dediler.
Yûsuf Halvetî de kendileriyle berâber gitmek istedi. Onlar da;
“Peki gel!” dediler.
Tayy-i mekân edip bir anda Kâbe-i muazzamaya geldiler. Tavâftan sonra bir eve gidip içeri girdiler. İçeride yüzü örtülü birisi vardı. Ona selâm verdiler. Hiçbir şey söylemeden bir meyyiti tabutuyla ortaya getirip namazını kıldılar. Sonra tabut semâya yükseldi. Sonra;
“Bunun yerine kimi münâsib görürsünüz?” diye yüzü örtülü kişiden sordular.
O zaman Yûsuf Halvetî onlara;
“Bu işi bizimle istişâre etseniz olmaz mı?” dedi.
Onlar da;
“Bu nasıl söz. Sen kendi hocanın dediğini bile unutmuşsun?” deyip sonra da başka birisini getirdiler ve onun yedilere tâyini yapıldı. Sonra da yediler oradan çıkıp, herbiri bir tarafa gitti. O yüzü örtülü zât da bir tarafa yöneldi. Yûsuf Halvetî onun peşinden gitmek isteyince, o;
“Yûsuf ne oldun nedir derdin?” diye seslendi.
O zaman Yûsuf Halvetî bu sesi tanıdı ve başını kaldırıp baktığında onun kendi hocası Zâhid Efendi olduğunu anladı. Özürler dileyip ağladı. Hocası onun özrünü kabûl edip bir anda Şirvan’daki dergâhlarına döndüler.
[16/1 18:09] Annem: Avrupa’nın ahlâk ve âdetleriyle temizlik mümkün değildir. Onların ahlâkı, şeytanın ahlâkıdır. Sen görüntüye bakma, onlar gösteriştir. Müslümanları aldatmak için düşünülmüş, kurulmuş dolaplardır, tuzaklardır. Osman Bedreddin Erzurûmî [rahmetullahi aleyh]
Semerkand Takvimi
[16/1 18:10] Annem: Korku Akıllı İnsan İşidir
Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurur: Sizin akılca en mükemmel olanınız, Allah’tan en fazla korkanınızdır.
Açıklama: Allah Teâlâ’dan çok korkmak; O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini güzelce düşünebilmekten geçer. Böyle bir düşünce ise aklın mükemmelliğine delildir. Allah Teâlâ’dan korkmak en büyük fazilettir. İnsan bu sayede hayatını düzenler, bütün insanlığa karşı şefkatli ve merhametli davranır, böylelikle maddi ve manevi alanda ilerler. Aksi takdirde felaketten felakete uğrar. Bir insan ki Allah Teâlâ’dan korkmaz, O’nun emir ve yasaklarına uymaz, dinin gösterdiği yoldan gitmez, yasaklanmış şeyleri işlemeye devam ederse artık o kimse er veya geç türlü türlü felaketlere uğramaz mı? Artık böyle bir kimsenin faziletten ve yüce duygulardan mahrum olmasını, mensup olduğu ilâhî dine dayandırmak doğru olur mu? O halde her insana lazım olan Allah Teâlâ’dan korkmak ve istikbalini düşünmektir. Akıp gitmekte olan şu hayat bir nehire benzer, asla durmaz akar gider. Artık bu hayatı boş yere sarfetmemelidir. Sonra fayda vermez.
Semerkand Takvimi
[16/1 18:10] Annem: “Asıl sabır felaketin ilk anında olanıdır”
(Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 14)
[16/1 18:10] Annem: Allah'a ve Resülüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükafat vardır.
Hadîd Sûresi 7.Ayet
[16/1 18:10] Annem: Aile Hayatı
I. İLKE ve AMAÇLAR
Kur’ân-ı Kerîm, erkek ve kadının bu dünyadaki yalnızlığının karşı cins
ile giderildiğini belirtmektedir: “Size onlar sayesinde veya onlarla huzur ve
sükûnete ermeniz için kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda sevgi ve
merhamet halketmesi O’nun kudretinin alâmetlerindendir. Bunda düşünen
bir topluluk için işaretler vardır” (er-Rûm 30/21). Fakat bu rahatlama ve sükûnet
bulmayı sadece cinsel ihtiyacın karşılanması ve zevk alma anlamında
değerlendirmek uygun değildir. Böyle bir yaklaşım, insanın ruhî ve mânevî
boyutlarının ihmal edilerek sadece bedenî ihtiyaçlarıyla tanıtılması anlamına
gelir. Evlenme ve aile hayatı eşlerin hem düzenli ve meşrû tarzda cinsel ihtiyaçlarını
karşılamasına hem de birbirlerine maddî ve mânevî destek olarak
hayat arkadaşlığı kurmasına vesile olduğundan çok yönlü yarar ve hikmetler
taşır. Âyette de bu farklı yönlere işaret vardır. Her iki yön ile irtibatı bulunan
üçüncü bir nokta ise, aile hayatını bütün canlıların tabiatlarında saklı
bulunan “neslini devam ettirme” güdüsünü en tabii ve mâkul biçimde karşılıyor
olmasıdır. İşte evlilik kurumunu ve aile hayatını, bu üç yönün meşrû
ve mâruf, yani dinin ve aklın yadırgamadığı ilkeler ve kurallar çerçevesinde
karşılanması şeklinde değerlendirmek gerekir. Meşrû bir evlilik içerisinde insan
bu üç ihtiyacını da karşılama imkânını elde eder. Evlenen taraflar, bu sayede
kendi hayatlarıyla ilgili olarak cinsel arzu ve ihtiyaçlarını ve mânevî huzur,
sükûn ile dayanışma ve paylaşım ihtiyacını karşıladıkları gibi, bütün canlıların
fıtrî özeliği olan nesli devam ettirme eğilimlerini de gerçekleştirmiş olurlar.
Bu sebeple de evlilik kurumu, kısaca değinilen bu üç yönlü arzu ve isteklerin
insanlık onuruna uygun tarzda ve meşrû bir şekilde tatmini amacına yönelik
olarak tarih boyunca değişik din, kültür ve medeniyetlerde -farklı şekil
ve kurallarla da olsa- tanınan ve toplumun çekirdeği olarak varlığını koruyan
bir kurum olmuştur. ...Daha az
[16/1 18:10] Annem: Kibir ve gurur ile tahsil olunan ilimde felâh yoktur.[İmam-ı Şafii]
[16/1 18:11] Annem: HZ. LUT VE AZGIN KAVMİ
Hz. İbrahim zamanında yaşayan Hz. Lût, önce ona iman etmiş ardından Sodom şehrinde peygamberlikle görevlendirilmiştir. Kendisine Allah tarafından ilim ve hikmet verilmiş, halkını hi- dayete çağırmış ancak homoseksüellikle meşhur olan kavmi, bundan vazgeçmemiştir. Allah Teâlâ, meleklerini birer erkek suretinde Hz. Lût’a gönderdiğinde, bu misafirlere de iffete ay- kırı davranışlarda bulunmaya kalkışan bu kavim, gökten taş yağması şeklindeki bir azap ile yok edilmiştir (Hicr, 15/51-77).
Bu ibret verici durum, iffet anlayışımızı kişisel arzularımıza göre değil Yüce Allah’ın buyrukları doğrultusunda oluşturmamız ge- rektiğini ve, Allah’ın koyduğu kesin dinî sınırları çiğnemenin gerek ahirette gerekse dünyada cezasız kalmayacağını öğret- mektedir.
NAHL SÛRESİ
Adını sûrenin 68. âyetinde geçen ve “Bal arısı” anlamına gelen ‘Nahl’ kelimesinden al- mıştır. Balın insana Allah’ın lutfettiği bir şifâ kaynağı ol- duğu anlatılan sûrede ayrıca Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren deliller, vahiy, öldük- ten sonra dirilme ve Allah’ın huzurunda hesap verme gibi dinin temel konularına yer ve- rilmektedir.
Kur’an-ı Kerim’deki sırasına göre 16, nüzul sırasına göre 70. sûredir. 128 âyetten oluşmakta- dır.
ÖZLÜ SÖZ
Faydalı ile faydasızı ayırt edebilenler, bilgi sahibi olanlardır. (Şeyh Edebali)
[16/1 18:11] Annem: (9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitab etti:
'Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.'
'Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.
Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
Ey mü'minler! Size iki emanet bırakıyorum, onlara sarılıp uydukça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanetler, Allah'ın kitabı Kur-ân-i Kerim ve Peygamberin sünnetidir.
Mü'minler! Sözümü iyi dinleyiniz ve iyi belleyiniz! Müslüman Müslüman'ın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Bir Müslüman'a kardeşinin kanı da, malı da helal olmaz. Fakat malını gönül hoşluğu ile vermişse o başkadır.
Ey insanlar! Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Her insanın mirastan hissesini ayırmıştır. Mirasçıya vasiyet etmeye lüzum yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zina eden kimse için mahrumiyet vardır.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz. Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz.
Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:
- Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
- Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
- Zina etmeyeceksiniz.
- Hırsızlık yapmayacaksınız.
İnsanlar! Yarın beni sizden soracaklar, ne diyeceksiniz? '
Sahabe-i Kiram birden söyle dediler:
'Allah'ın elçiliğini ifa ettiniz, vazifenizi hakkıyla yerine getirdiniz, bize vasiyet ve nasihatte bulundunuz, diye şahadet ederiz!'
Bunun üzerine Resul-i Ekrem Efendimiz (S.A.V.) şahadet parmağını kaldırdı, sonra da cemaatin üzerine çevirip indirdi ve söyle buyurdu:
'Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! Şahit ol yâ Rab! '
[16/1 18:12] Annem: Din insanın Tanrı, diğer insan ve varlıklarla münasebetlerini düzenleyen ve hayatına yön veren, onlarla ilgili davranışlarına esas olacak kurallar bütününe verilen addır. İnsanla beraber var olan, tarihin bütün devirlerinde ve bütün topluluklarında karşılaşılan din olgusu, çeşitli şekillerde kendini göstermektedir. Bütün bu çeşitliliği kuşatacak bir tanım zor olmakla birlikte bu müesseseye verilen isimlerden yola çıkarak dinin mahiyeti hakkında bilgi sahibi olunabilir.
[16/1 18:12] Annem: Ebu Sa'îd İbnu Mâlik İbni Sinân el-Hudrî (radıyallahu anh) hazretleri demiştir ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır.'
Ebu Sa'îd der ki: 'Kim (bu ihbarın ifade ettiği hakikatten) şüpheye düşerse şu ayeti okusun: 'Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz...' (Nisa, 40).
Tirmizî Sıfatu Cehennem 10, (2601).
Tirmizî hadis için 'sahihtir' demiştir.
[16/1 18:12] Annem: 'İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.'
[Bakara Sûresi.25]
[16/1 18:13] Annem: “Ödül ve ceza gününün tek hakimi. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha, 1/4-5)
[16/1 18:13] Annem: Acele tohumu eken, pişmanlık başağı biçer.[Süleyman Tevfik]
[16/1 18:13] Annem: İdris Aleyhisselâm
İdris Aleyhisselâmın Soyu:
İdris (Ahnuh veya Unhuh veya Hanuh) b.Yerd (yahud Yarid)b.Mehlâil b.Kaynarı (yahud Kaynen) b.Enuş, b.Şis, b.Âdem Aleyhisselâm.[1]
İdris Aleyhisselâma İdris Denilmesinin Sebebi:
idris Aleyhisselâma; Yüce Allâhın kitabından ve İslam Dininin Sünnetinden[2], Kitaplardan, Âdem ve Şis Aleyhisselamların Sahifelerinden[3] çok çok ders yaptığı için[4] İdris adı verildiği rivayet edilir.[5]
İdris Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
İdris Aleyhisselâm; beyaz tenli[6], uzun boylu, büyük karınlı, geniş göğüslü[7],
kaba Sakallı, İri kemikli, güzel yüzlü İdi.[8]
Yürürken, adımını, kısa atar[9], önüne bakardı.[10]
Vücudu, az kıllı, başı, çok saçlı idi. Vücudunda, yaratılıştan beyaz bir nokta vardı.[11] Sesi, ince ve konuşması mülayimdi.[12]
İdris Aleyhisselâmın Özelliklerinden Bazıları:
İdris Aleyhisselâm; Âdem Aleyhisselâmdan sonra[13], kalemle ilk kez yazı yazan [14],
İlk kez yıldızlar ve hisab ilmini gözden geçiren zat idi.[15]
Geçmiş devirlerin bütün ilimleri kendisinde toplanmıştı.[16]
Bütün ilimler kendisine öğretilmiş, Şis Aleyhisselâmdan sonra hiç kimseye gizli ilimlerin Mushafı da ona teslim edilmişti.[17]
Kendisi terzi idi..[18]
İlk kez, iğne ile dikiş diken[19], ilk kez elbise dikip giyen de İdris Aleyhisselâmdı.
Halbuki, ondan önceki insanlar, hayvanların derilerini giyerlerdi[20]
Babası Yerd b. Mehlâil, İdris Aleyhisselâmı yerine bıraktığı ve kavmin oturdukları mukaddes dağdan , Kabil oğullarının yanına inmemeleri için[21] yaptığı va?z ve nasihata kulak asamadıkları zaman[22] İdris Aleyhisselâm, ayağa kalkıp onlara:
?İyi biliniz ki: içinizden kim Babamız Yerd?i , dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz, onun bir daha dağaımıza çıkmasına meydan bırakmayacağız!? demiş, fakat onlar, dağdan inmekten başkasına yanaşmamışlar, inecekleri yere inmişler, Kabil oğullarının kadınları ile düşüp kalkmışlardır.[23]
İdris Aleyhisselâm, çok ibadet edici bir zat idi. Kendisinin, bir günde yükselen ameline, zamanındaki Âdem oğullarını bir ayda yükselen amelleri denk gelmezdi.[24]
İdris Aleyhisselâmın Peygamberliği, Mücadele Ve Mücâhedesi:
Âdem, Şis Aleyhisselâmlardan sonra[25], İdris Aleyhisselâma , Yüce Allah tarafından peygamberlik verildi.[26]
Ve kendisine otuz sahife indirildi.[27]
İdris Aleyhisselâm; kavmini, putlara tapmaktan men ve yüce Allaha ibadete davet etti.
Fakat, onlar, onu, yalanladılar.[28]
İdris Aleyhisselâm; Şis oğullarından olan kavmim yanına çağırıp onlara, öğütler vermiş, Yüce Allâha itaat, Şeytana ise, isyan etmelerini ve Kabil oğulları ile düşüp kalkmamalarını emr etmiş ise de, onlar, dinlememişler[29], Kabil oğullarının yanına, birbiri ardınca, kafile kafile inmeğe başlamışlar[30], İdris Aleyhisselâmın dâvetine, ancak, bin kişi icabet etmiştir.[31]
İdris Aleyhisselâm, ilk kez, Allah yolunda Kabil oğulları ile savaşmış, onlardan esirler alıp âzad etmiştir.
İdris Aleyhisselâm; göğe yükseltilmeden önce, oğlu Mettu Şelah´ı, kendisine Halef ve Ev halkına Vasi tayin etti.
Yüce Allah´ın; Kabil oğullarını, onlarla düşüp kalkanları ve onlara meyi edenleri azaba uğratacağını bildirdi ve kendilerini, onlarla düşüp kalkmaktan nehy etti.[32]
Allâha ibadette İhlaslı olmalarını, doğruluk ve yakîn üzere amel etmelerini tavsiye etti.[33]
Bundan sonra, Yüce Allah, İdris Aleyhisselâmı, pek yüce bir yere kaldırıp yükseltti. [34]
O zaman, kendisi, yüz altmış beş yaşında idi.[35] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere Selâm olsun![36]
Cehennem Ve Cennetin İdris Aleyhisselâma Gösterilişi:
Hz.Ümmü Seleme´nin, bildirdiğine göre:
İdris Aleyhisselâm, Ölüm Meleğinin dostu idi. O´ndan, Cennet´i ve Cehennem´i, kendisine göstermesini istedi.
O da, onu, yükseltti.
İdris Aleyhisselâm, Cehennem´i görünce, ondan korktu. Az kalsın bayılacaktı.
Ölüm Meleği, onun üzerine kanadını gerip:
'Gördün onu, değil mi?' dedi.
İdris Aleyhisselâm:
'Evet! Bu güne kadar, onu, hiç görmemiştim!' dedi.
Ölüm Meleği, Cennet´i görünceye kadar onu götürüp Cennet´e girdi ve jdris Aleyhisselâma:
'Cennet´i de, gördün değil mi?' dedi. İdris Aleyhisselâm:
'Evet! Vallahi, burası, Cennet´tir!' dedi.
Ölüm Meleği:
'Haydi, gördüğüne git!' dedi.
idris Aleyhisselâm:
'Nereye gideyim?' diye sordu.
Ölüm Meleği:
'Nerede olmak istersen, oraya git!' dedi.
İdris Aleyhisselâm:
'Hayır! Vallahi, ben, oraya girdikten sonra, çıkmam!' dedi.
Ölüm Meleğine:
'Sen, onu, oraya koyma!
oraya girince, hiç kimse için, bir daha oradan çıkmak yoktur!' denildi.[37]
Peygamberimiz Muhammed Aleyhisselâmın Mîrac Gecesinde İdris Aleyhisselâmla Selamlaşması:
Peygamberimiz Aleyhisselâm, Miraç gecesinde, Cebrail Aleyhisselâmla birlikte dördüncü kat göğe yükseldiği zaman, orada, İdris Aleyhisselâmla karşılaştı.
Cebrail Aleyhisselâma:
'Kim bu?' diye sordu.[38]
Cebrail Aleyhisselâm:
'Bu, İdris (Aleyhisselâm)dır! Selâm ver ona!' dedi.
Peygamberimiz, selâm verdi.
O da, peygamberimizin selâmına mukabele ettikten sonra:
'Hoş geldin, safa geldin sâlih kardeş, sâlih Peygamber!' dedi ve hayır dua etti.[39]
İdris Aleyhisselâmla Nuh Aleyhisselâm Arasındaki Soy Direği Atalar:
İdris Aleyhisselâmdan sonra, oğlu Mettu Şelah; Yüce Allâha ibadet ve tâata devam etti.[40]
Kendisi; ata binip savaşmakta Babasını örnek edinen[41] ve Allâha tâat ve ibadet olan günlük amellerinde de, Baba ve Atalarının yolunu tutan mübarek bir Zat idi.[42]
Alnında peygamberlik nuru parıldardı.[43]
Mettu Şelah, vefat edeceği sırada, oğlu Lemek´i, yerine bıraktı ve Allah´a tâat ve ahidleri korumak gibi Atalarının, kendisine tavsiye etmiş oldukları ve kendisinin de, yerine getirmiş olduğu şeyleri ona da, tavsiye etti ve dokuz yüz on yedi yaşında vefat etti.[44]
Lemek b.Mettu Şelah da, Allâha ibâdet ve tâata devam etti.[45]
Kavmim, öğütledi ve onları, Kabil oğullları ile düşüp kalkmaktan nehy etti.
Kavmi ise, Lemek´in sözünü dinlemediler. Hepsi, oturdukları dağdan, Kabil oğullarının yanına indiler.[46]
Şis oğulları, Kabil oğullarının kızları ile düşüp kalktıkları zaman, Cebâbire diye anılan Zorbalar doğdu ve çoğaldı.
Lemek; ölüm döşeğine düştüğü zaman, oğlu Nuh Aleyhisselâmla torunları Sam, Ham ve Yâfes´i ve onların kadınlarını yanına çağırdı.
Dağda, Şis oğullarından sekiz candan başka kimse kalmamış, hepsi, Kabil oğullarının yanına gitmişlerdi.
Lemek, yanına gelenler için, Bereket duası yaptı ve ağladı: 'Demek, Cinsimizden, şu sekiz candan başka kimse kalmamış!
Âdem ve Havva´yı yaratan, sonra, o ikisinden çocuklarını çoğaltan Allâh´dan dilerim ki: sizi, şu kötü kadın hastalığından korusun!
Çocuklarınızı, yer yüzünü dolduracak kadar çoğaltsın!
Size, Atamız Âdemin bereketini versin!
Oğullarınıza Hükümdarlık nasîb etsin![47]
Ey Nuh! Bildiğin gibi, şuracıkta, bizden başka kimse kalmamıştır.
Sakın bundan ürkme ve şu günahkâr kavmin ardına düşme![48]
Öldüğüm zaman, beni, Kenz mağarasının içine koy!
Allah, Gemiye binmeni irâde buyurduğu zaman, Babamız Âdemin Cesedini de, yükle ve Gemiden inerken de, yanında indir.
Onu, Gemide, üst katın ortasına koy.
Sen ve oğulların, Geminin şark tarafında bulununuz.
Kadının ve oğulların da, geminin garp tarafında bulunsunlar.
Fakat, Âdemin cesedi, aranızda bulunmalıdır.
Ne siz kadınlarınıza tecavüz edeceksiniz, ne de, kadınlarınız size tecavüz edecekler.
Gemiden çıkıncaya kadar onlarla birlikte yemeyeceksiniz, içmeyeceksiniz ve onlara yaklaşmayacaksınız.
Tufan, çekilip gittiği ve siz, Gemiden, yer yüzüne çıktığınız zaman, Âdemin cesedi yanında namaz kıl!
Sonra, büyük oğlun Şam´a vasiyet et:
Âdemin cesedini götürüp yer yüzünün ortasına, üstününe koysun.
Oğullarından birisini de, kendisinin yanında bulundurup onun bakımı ile vazifelendirsin.
Hayatını, Allah için vakf etsin. Ne bir kadınla evlensin, ne bir ev yapsın. Ne bir kan döksün, ne yürüyenlerden, ne de uçanlardan birisine bir yaklaşımla yaklaşsın!
Hiç şüphesiz, Allah, Meleklerinden bir Meleği gönderir, yer yüzünün ortasını, üstününü, ona gösterir ve onunla üsniyet eder!' dedi.
Lemek, vefat edince, Nuh Aleyhisselamla oğulları, onun üzerine cenaze namazı kıldılar.
Lemek, vefat ettiği zaman, yedi yüz yetmiş yedi yaşında idi.[49]
[1] ibn.Hişam-Sîre c.l,s.3, ibn.Sa´d-Tabakat c.l,s.54, Belâzürî-Ensabüleşraf c.l,s.3, ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s.8-11, Taberî-Tarih c.l,s.82, Sâlebî-Arais s.49, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.54-55.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.
[2] İbn.Kuteybe-Maarif s.10, Mes´udî-Ahbaruzzaman s.54.
[3] Şâlebî-Arais s.49.
[4] İbn.Kuteybe-Maarif s. 10, Dineverî-Elahbar s.l, Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.54, Sâlebî-Arais s.49.
[5] ibn. Kuteybe-Maarif s.10, Dineveri-Elahbar s.l, Mes´udî-Ahbaruzzaman s.54, Sâlebî-Arais s.49.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.
[6] Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.
[7] ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.
[8] Mîr Haâvend-Ravza.Terceme s.121.
[9] ibn.Kuteybe-Maarif s.10.
[10] Mir Havend-Ravzatussafa Terceme 5 121.
[11] ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Hâkim-Müstedrek c.2,s.549.
[12] ibn.Kuteybe-Maarif c.10.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79.
[13] ibn.Abd-i Rabbih-lkdülferid c.4,s.157.
[14] ibn.Hişam-Sîre c.l,s.3, ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s. 11, Taberî-tarih c.İ,s.86, ibn.Abd-i Rabbih-lkdülferid c.4,s.157, Sâlebî-Arais s.49, Deylemî-Firdevs c.1,s.32, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.59, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c.1, s. 99.
[15] Sâlebî-Arais s.49, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s.59.
[16] Taberî-tarih c.1 ,s.86, İbn.Esîr-Kâmil c.l,s. 60.
[17] Mes? Udi-Ahbaruzzaman s. 54.
[18] Hâkim-Müstedrek c.2,s.596.
[19] Mes? Udi-Murucuzzeheb c.1, s. 40.
[20] İbn.Kuteybe-Maarif s.10.
[21] Yâkubî-Tarih c.l,s. 11.
[22] Taberî-tarih c.1,s.83, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.57.
[23] Yâkubî-Tarih c.l,s. 11.
[24]İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s. 40, Sâlebî-Arais s. 50.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/79-80.
[25] Ebulfida-Elbidaye vennihaye c.1, s. 99.
[26] Meryem:56, İbn Hişam sire c.1, s. 3, ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.l,s. 11, Dineveri-El?ahbar s.1, Taberî-Tarih C.1.S.85, Mes? Udi-Ahbaruzzaman s. 54, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.59, Ebulfida-Elbidaye vennihaye c.1, s. 99.
[27] ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Taberî-Tarih C.1.S.86, Mes? Udi-Murucuzzeheb c.1, s. 40.
İbnünnedim-Fihrist s.39, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s. 60.
[28] Ebülmünzir Hişam-Kitabul esnam s. 52, Yakut-Mucemülbülden c.5, s. 367.
[29] Taberî-tarih c.İ,s.85, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.59.
[30] Taberî-Tarih C.1.S.85.
[31] ibn.Kuteybe-Maarif s.10.
[32] Taberî-Tarih c.1,s.85, 86, 87, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.59-62.
[33] Yâkubî-Tarih c.1,s.11.
[34] Meryem: 57.
[35] İbn.Habîb-Kitabülmuhabber s.3.
[36] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/80-81.
[37] Deylemî-Firdevs c.1,s.224-225
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/81-82.
[38] ibn.İshak, İbn.Hişam-Sîre c.2,s.48, Buharî-Sahih c.4,s.1O7
[39] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.4,s.2O9, Buharî-Sahih c.4,s.1O7
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/82.
[40] Yâkubî-Tarih c.1,s.12
[41] Taberî-Tarih c.1,s.86-87, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.62
[42] Taberî-Tarih c.1,s.87
[43] Mes´ûdî-Murûcuzzeheb c.1,s.4O
[44] Taberî-Tarih c.1,s.87
[45] Yâkubî-Tarih c.1,s.12
[46] Taberî-Tarih c.1,s.87, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.62
[47] Yâkubî-Tarih c.1,s.12-13
[48] Taberî-Tarih c.1,s.87, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.63
[49] Yâkubî-Tarih c.1,s.13
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/82-84.
[16/1 18:14] Annem: MEKKE VE KÂBE
MEKKE VE KÂBE
Yeryüzünde Allah'a ibâdet için yapılan ilk binâ, bütün namazlarda kıblegâh olarak yönelmekte olduğumuz Kâbe'dir.(5) Allah'ın emriyle Hz. İbrâhim ve oğlu Hz. İsmâil tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar önce Mekke'de yapılmıştır.(7) Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Kâbe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i Hacer-i Esved) nde bulunan 'Hacer-i Esved' denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu Kubeys dağından getirerek hâlen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le beraber yapmış, bütün insanları hacca, Kâbe'yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in büyük dedelerinden Kusayy tarafından, Kâbe'nin inşâsından çok sonra kurulmuştur. Allah'a ibadet için yapılmış olan Kâbe, zamanla 'Tevhid İnancı'nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke puperestliğin merkezi hâline gelmiştir.
a) Mekke ve Kâbe ile İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin idâresi, Kâbe'nin bakımı ve Kâbe'yi ziyârete gelenlere hizmetle ilgili bazı görevler ihdâs etti. Bu hizmetler Hz. İsmâil'in neslinden olan kimseler tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet ve görevlerden bir kısmı şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe'nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke'ye gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan 'Dâru'n-Nedve' adlı istişâre meclisi binâsında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında meydana gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri muhâfaza etme görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı putun yanında üç fal oku vardı. Birinde: 'emeranî rabbî' (Rabbım bana emretti); diğerinde 'nehânî rabbî' (Rabbım bana yasak kıldı), yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen kişi, ezlâm işiyle görevli kimse aracılığı ile bu oklardan birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi yapar, ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl erteler, ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve muâyene ettikten sonra 'taşıma ruhsatı' verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin hepsi Kusayy'ın elinde toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık 2000 yıl kadar önce, Irak'ta Sümer şehirlerinden 'Ur' sitesinde dünyaya geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı tek Allah'a imâna dâvet ettiği için, Bâbil Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat Allah'ın emri ile ateş onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden İbrâni'lerle Filistin'e göçtü. Birara Mısır'a gitti, orada da kendisine imân eden kimse bulamadığı için, tekrar Filistin'e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile henüz annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil'i Allah'ın emri ile Filistin'den alıp, Mekke'ye, Kâbe'nin bulunduğu yere götürdü. Onlara bir dağarcık hurma ve bir kırba su bırakarak yanlarından ayrılıp Filistin'e döndü. O esnâda, henüz Kâbe yapılmamış, Mekke şehri kurulmamıştı. Etrâfta ne insan, ne su, ne de hayat işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan sonra, Kâbe'nin bulunduğu yere yönelerek:
'Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez (çorak), bir vâdi içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde) namaz kılmaları için, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları meyvelerle rızıklandır...'(10) diye duâ etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra, Hâcer çocuğunu olduğu yerde bırakıp, bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç yudum su bulabilmek ümidiyle Safâ ile Merve tepeleri arasında gidip geldiği esnâda bir melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya çıkarmıştı. Hâcer bu sudan kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah'a hamdetti.
c) Mekke Şehrinin Kurulması
Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye yerleşen 'Cürhümîler' den bir kızla evlendi. Kendisi İbrânî, Cürhümîler Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple İsmâiloğullarına 'müsta'rabe (arablaşmış) arabları' denilir.
Yemen'de 'Seylü'l-arim'(11) denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen Huzâa Kabîlesi, İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke'den sürüp çıkardılar. Cürhümîler, Kâbe'ye hediye edilmiş olan altın geyik heykelleri ile diğer kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan sonra, kuyuyu belirsiz hâle getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu uzun müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve Kâbe muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda kaldıktan sonra Kilâb (Hâkim)' in oğlu Kusayy, milâdî 5 inci asırda Kâbe muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına geçerek, Huzâalıları bu bölgeden çıkardı. Kâbe'nin etrâfında bugünkü Mekke şehrini kurdu. Ölümünden sonra kabîle başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu Abdimenâfa, ondan da oğlu Hâşim'e kaldı. Haşim ticâret için gittiği Şam seferinde Gazze'de ölünce, rifâde (ziyâretçileri ağırlama ve barındırma) ve sikaye (ziyâretçilere su temin etme) vazifelerini küçük kardeşi Muttalib üzerine aldı.
d) Şeybe'nin adı Abdülmuttalib kaldı
Hâşim, Medine'de Hazrec kabîlesinin Neccâr oğulları kolundan Amr kızı Selmâ ile evlenmiş, 'Şeybe' adında bir oğlu olmuştu. Selmâ Medine'den ayrılmadığından, Şeybe de Medine'de dayılarının yanında büyümüştü. Hâşim'in vefâtından sonra, amcası Muttalib O'nu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin yanında tanımadıkları bir çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak, Ona 'Abdülmuttalib' dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah için kurban etmeyi adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize Hz. İbrâhim'in gördüğü bir rüyâ üzerine oğlu Hz.İsmâil'i kurban etmek istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur'a çekerek adağını yerine getirmek istedi. Kur'a sonucuna göre, ileride Rasûlullah (s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın kurban edilmesi gerekiyordu. Bir arrafe (kadın kâhin)nin tavsiyesine uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah arasında kur'a çekildi. Kur'a Abdullah'a düştükçe, develerin sayısı onar onar arttırılarak, yeniden çekildi. 10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin sayısı 100 olunca nihâyet develere isâbet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine 100 deve kurban edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
'Ben iki kurbanlığın oğluyum' (15) buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10 deve olan diyet (öldürülen bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100 deveye yükselmiştir.(16) İslâm Hukuku'nda kan bedelinin 100 deve olması, zamanla örf hâline gelen bu olaya dayanmaktadır.
f) Zemzem Kuyusunun Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabîle başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye hizmetleri Abdülmuttalib'e verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem'in yerini bulup yeniden kazdırdı. Cürhümîlerin Mekke'den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem kuyusunun idâresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.
(5) Bkz.Âl-i İmrân Sûresi, 96
(6) Bkz. el-Bakara Sûresi, 127
(7) Kâbe, Hicretten, yaklaşık 2793 yıl önce yapılmıştır. (Mahmut Esad, Tarih-i Din-i İslâm,2/7)
(8) Bkz. el-Hacc Sûresi, 27-29
(9) Bkz. el-Enbiyâ Sûresi, 69-70
(10) Bkz. İbrâhim Sûresi, 37
(11) Bkz. es-Sebe' Sûresi,16
(12) İbn Hişâm, 1/160; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/5; İbn Sa'd, et-Tabakat, 1/88
(13) Bkz. Saffât Sûresi, 102-110
(14) İbn Hişâm, 1/160-164; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2 /6-7
(15) el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafa, 1/199 (Hadis No.606), Beyrut 1351
(16) İbn Hişâm, 1/163
[16/1 18:14] Annem: İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)'in verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-gâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-gâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, islâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'i öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'in nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: 'Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır' diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'in iki yakasını tutarak; 'Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!' dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-gâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.). Rivayetlere göre Ömer (r.a)'in müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)'in yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt' şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-isâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).
Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; 'Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti' (Üsdül-gâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, secaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'in yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir. O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: 'Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; 'Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin' dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud; 'Onun hicreti bir zaferdi' (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-gâbe, IV, 153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca islamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: 'Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı' (Üsdül-gâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların başında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, islâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.
Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'in fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; 'Rabbin seni Ömer'i halife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir' demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; 'Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım' karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-gâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).
Hz. Ömer Döneminde İslam Devleti ve Fetihler : Resulullah (s.a.s)'ın sağlığında Arap yarı
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N