SEMA ÖNER
Tarih: 31.05.2023 14:30
Günün yazısı
[19/1 18:49] Annem: Bir Ayet:
İyi sayılan bir söz ve bir bağışlama, arkasından eziyet gelen bir (Sad)akadan daha iyidir. Allah zengindir, halîmdir.
(Bakara, 2/263)
Bir Hadis:
Allah'a ve ahiret gününe iman eden, misafirine ikramda bulunsun.
(Buhârî, 'Edeb', 31, 85; Müslim, 'Îmân', 74, 75, 77)
Bir Dua:
Ey Nebî! Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinde olsun. Bize ve Allah'ın salih kullarına selam olsun. Ben; Allah'tan başka hiçbir ilah olmadığına, Muhammed'in (s.a.v.) Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ediyorum.
(Müslim, 'Salât', 60)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[19/1 18:49] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
İmam Şâfiî’nin (ra) Vefatı. (820)
Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve uyar! Sadece Rabbinin büyüklüğünü dile getir. Elbiseni tertemiz tut. Her türlü pislikten uzak dur. (Müddessir, 74/1-5)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
ALLAH TEMİZDİR, TEMİZLİĞİ SEVER
Hayatta her iyiliğin ve güzelliğin başı sağlık, sağlığın başı da temizliktir. Sevgili Peygamberimiz hastalıktan önce sağlığın kıymetini bilmeyi tavsiye etmiştir. (Hâkim, Müstedrek, IV, 341) Bazen Peygamberimizin bu uyarısını unutuyoruz. Sıhhatin değerini ancak onu kaybettikten sonra anlıyoruz. Oysa temiz olmak ve sağlığımızı korumak öncelikle bizim görevimizdir. Peygamberimiz “Allah güzeldir, güzel olanı sever; temizdir, temizliği sever; kerem sahibidir; cömertliği sever.” buyurur. (Müslim, Îmân, 147) Temizlenme imkânı olduğu hâlde üstü başı kirli, saçı sakalı bakımsız, evi barkı düzensiz olan kişi, insanların yanında olduğu gibi Allah’ın katında da makbul değildir. Çünkü Allah’a hakkıyla ibadet ederek rızasını kazanmak ancak temizlikle mümkündür. Eşsiz bir temizlik vesilesi olan abdest ve gusül, namazın yanı sıra birçok ibadetin ön şartıdır. Beden temizliğine, ağız ve tırnak bakımına özen göstermek, haftada en az bir defa yıkanmak Peygamberimizin sünnetidir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[19/1 18:49] Annem: Onların üzerine bir yağmur (gibi taş) yağdırdık. (Başlarına gelecekler konusunda) uyarılanların yağmuru ne kötüydü! - Neml - 58. Ayet
[19/1 18:49] Annem: Allahım! Yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi ahlâkımı da güzelleştir. - Ahmed b.Hanbel, Müsned, I, 403
[19/1 18:50] Annem: “Biz hangi topluma bir uyarıcı göndermişsek oranın sefahate dalmış olanları mutlaka şöyle demişlerdir: ‘Biz sizin tebliğ ettiklerinize inanmıyoruz.’” - Sebe’, 34/34
[19/1 18:50] Annem: Hz. Peygamber döneminde Fâtıma bint el-Esved isimli bir kadın hırsızlık yapmıştı. Bu kadın, o dönemin toplumunda saygın bir konuma sahip olan Kureyş kabilesinin Mahzumoğulları kolundandı. Kadının bu küçültücü davranışı mensup olduğu kabileyi üzmüş ve çevresindekiler, onun ceza almasını engellemek için bir çare aramaya başlamışlardı. Çözüm olarak, kadına aracılık etmesi için Hz. Peygamber’in çok sevdiği Üsâme’yi ona göndermeye karar verdiler. Ancak Resûlullah’ın Üsâme’ye karşı cevabı gayet netti: “Bizzat Allah tarafından belirlenen bir ceza hususunda aracı mı oluyorsun?” Allah Resûlü bu sözlerinin ardından, orada bulunan insanlara bir konuşma yaparak, kendilerinden önceki milletlerin doğru yoldan ayrılmalarının sebebi olarak toplumun ileri gelenleri bir suç işlediğinde onlara herhangi bir ceza vermediklerini, cezaları yalnız güçsüz kimselere uyguladıklarını zikretti. Ayrıca adaleti uygulama konusunda kimseye ayrıcalık tanınmayacağını, hırsızlık yapanın kızı Fâtıma dahi olsa onu mutlaka cezalandıracağını bildirdi. (Buhârî, Hudûd, 12) - HZ. PEYGAMBER’İN ADALETİ
[19/1 18:50] Annem: ÇARPITILAN MÜESSESE: HAREM
Batılı objektif yazarların ve tarihçilerimizin ifadelerine rağmen ne yazık ki toplumda hâlâ film, dizi ve romanlarla oluşturulan algıyı değiştirmek ve Harem’i doğru bir şekilde anlatabilmek mümkün olmamıştır. Çağatay Uluçay, Harem adlı eserinde şöyle der: “Harem dünya ile irtibatını kesmiş yasak bir şehirdi. Bu sebeple rivayet kabilinden duyulan haberleri çok dikkat ve ihtiyâtla kabul etmek lazımdır. Hareme ait hatıralar daha sonraları yazılmıştır.”
Ünlü Fransız seyyahı Jean Baptiste Tavernier 17. yüzyılda Topkapı Sarayı adıyla Türkçeye de çevrilen eserinde bu hususu şöyle nakleder: “Elli yılı aşkın süre boyunca içinde yaşadığı Enderun’u bana anlatan akağa, Harem’le ilgili kesin bilgiler veremedi. Yalnızca kapılarının haremağalarınca korunduğunu ve padişah ile -çok gerekli durumlarda- hekim dışında içeri ne bir erkek ne de Harem’de yaşayanlar hariç kadın girebildiğini ve kadınların buradan ancak Eski Saray’a götürülmek üzere çıkabildiklerini söyledi.”
Bununla birlikte Harem’de yaşayan kadınlar için serbestçe dolaşabilecekleri bir şekilde bahçelerde ve mesire yerlerinde “halvet” denilen gezintiler tertip edilirdi. Halvet günü üçüncü avlu tamamıyla boşaltılır, bahçenin görülebilecek yerleri halvet bezleri ile örtülürdü. Bahçede kadınların ve cariyelerin dolaşacağı yollar üzerine ve etrafına çadırlar kurulurdu. Böylece kapalı sokaklar ve oturma yerleri meydana getirilirdi. Ayrıca oturulacak, namaz kılınacak, eğlenilecek ve yemek yenilecek çadırlar da kurulurdu.
Haremağaları “halvet” diye bağırınca nöbetçilerden başka bütün saray halkı belirlenen gezinti alanına dağılırdı.
Bu gezintiler bahar ve yaz aylarında birkaç defa tekrarlanırdı. Bazen bu gezintiler İstanbul’un en ünlü mesire yerlerinden birinde yapılır ve burası genellikle Sadabad olurdu.
Gidilecek yerde çadırlar yine halvet sokaklarıyla birbirine bağlanırdı. Öyle ki kadınlar ve cariyeler serbestçe sokaklarda yürüyebilir, bir çadırdan öbürüne hiç kimseye görünmeden gidebilirlerdi.
(Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Valide Sultanlar ve Harem, s.17-18)
[19/1 18:51] Annem: Günün Ayeti
Ey iman edenler! Mallarınız ve evlatlarınız sizi, Allah’ı zikretmekten alıkoymasın. Her kim bunu yaparsa, işte onlar ziyana uğrayanların ta kendileridir.
(Münafikûn, 63/9)
[19/1 18:51] Annem: Günün Hadisi
İbn Ömerin (r.ahm.) bildirdiğine göre: Hz. Peygamber (a.s.) alışverişte araya sahte müşteri sokarak fiyat yükseltip gerçek müşteriyi yanıltmayı yasaklamıştır.
(Muslim)
[19/1 18:51] Annem: Günün Duası
Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru.
(Bakara, 2/201)
[19/1 18:51] Annem: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Cebbar
Emir ve yasaklarını, hüküm ve kararlarını kullarına yaptırmaya gücü yeten, azgın ve zalimleri kahredici, dertlere derman olan, yaraları sarıp onaran, yarattıklarının hallerini düzelten
[19/1 18:51] Annem: Günün Hikayesi
Üç Şartım Var
Şöyle naklederler:
“Birisi bir gün Hâtim-i Esam'ı evine dâvet etmişti. Fakat kabûl etmedi. Isrâr edince ona:
“Gelirim ama üç şartım var. Nereye istersem oraya otururum. İstediğimi yerim. Ne dersem onu yapacaksınız.“ dedi.
Adam kabûl etti. Hâtim-i Esamdâvet edenin evine gitti ve ayakkabıların konulduğu yere oturdu.
Senin yerin orası değil dediklerinde,
“Ben önceden şart koştum.“ dedi.
Sofra gelince, yanında getirdiği ekmeği çıkarıp yedi. Efendim buradan yiyin dediklerinde;
“Ben ne istersem onu yerim diye şart koşmuştum.“ dedi.
Sofra kalktıktan sonra hizmetçiye;
“Demir tavayı ateşte kızdır getir.“ dedi.
Hizmetçi söyleneni yaptı. Hâtim-i Esam demir tavanın içine ayağını koydu ve;
“Somun yedim.“ dedi.
Sonra oradakilere;
“Yarın kıyâmet günü yaptığınız her işten ve yediğiniz her şeyden Allahü teâlânın sizden hesap soracağına inanıyor musunuz?“ diye sorunca, oradakiler
“Evet.“ dediler.
“Diyelim ki, burası Arasat meydanı, her biriniz sırayla gelip şu tavaya ayağınızı koyarak, burada yediklerinizin hesâbını veriniz.“ dedi.
Bunun üzerine oradakiler;
“Buna gücümüz yetmez.“ dediler.
“Yarın kıyâmet günü Allahü teâlâya nasıl cevap vereceksiniz. Arasat meydanının kızgın zemini üzerinde nasıl duracaksınız? Halbuki Allahü teâlâ meâlen; “Her nîmetin şükründen muhakkak sorulacaksınız.“ (Tekâsür sûresi: 8) buyurmaktadır.“ dedi.
Bunun üzerine orada bulunanların hepsi ağlamaya başladılar.“
[19/1 18:51] Annem: Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. (Âl-i İmrân 3/104)
Semerkand Takvimi
[19/1 18:52] Annem: Arşın Gölgelendirdiği Kişiler
Senetleriyle bize kadar ulaşan ve Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur: Yedi kişi vardır ki, Allah [celle celâluhû] onları hiçbir gölgenin olmadığı o kıyamet gününde arşının gölgesinde gölgelendirecektir:
1. Emri altındakilere âdil davranan imam (âmir, hükümdar).
2. Rabb’ine ibadet ile ömrünü geçiren genç.
3. Mescidden çıktıktan sonra, oraya dönene kadar kalbi mescide bağlı olan adam.
4. Birbirlerini Allah için seven, Allah için bir araya gelen ve yine Allah rızası için ayrılan iki kişi.
5. Yalnız başınayken Allah’ı [celle celâluhû] zikredip ağlayan kimse.
6. Sağ eli ile verdiği sadakayı, sol eli bilmeyecek kadar gizli veren kişi.
7. Nefsine hoş gelen, güzellik sahibi bir kadının kendisini zina için çağırmasına karşılık, ‘Ben Allah’tan korkuyorum’ diyen adam.
Semerkand Takvimi
[19/1 18:52] Annem: “İzzet, şeref, yücelik ve kudret benim gömleğim, büyüklük benim elbisem sayılır. Bunlardan biri kendisinde varmış gibi davranan bana ortak olmak isteyen olursa ona azab ederim.”
(Müslim, Birr 136)
[19/1 18:52] Annem: Rabbinden sana indirilenin hak olduğunu bilen kimse, (inkâr eden) kör kimse gibi olur mu? (Fakat bunu) ancak akıl sahipleri anlar.
er-RA'D Sûresi 19.Ayet
[19/1 18:52] Annem: Nefs-i Emmâre
“İnsanda iki ruh vardır: Birine hayvânî rûh denir ki, bu
Cenâb-ı Hakk’ın celal sıfâtının tecellîsi ile yaratılmıştır.
Birine de sultânî rûh denir. O da Cenâb-ı Hakk’ın cemâl
sıfatının tecellîsi ile yaratılmıştır. Beden ülkesinde bu iki
padişahın birer veziri ile birer şeyhulislâmları vardır ki,
vücût iklimini onlarla idare ederler. Hayvânî rûhun veziri
akl-ı maâş ve danışmanı, Şeytan’dır. O, Şeytanlarla istişâre
eder. Sultânî rûhun de veziri akl-ı maâd ve şeyhulislâmı
melektir. O da onlarla istişâre eder. Hayvânî
rûhun zevki, yiyip içmek, giyip kuşanmaktır.
Yani zahirde insana lezzet verecek ne varsa onların
hepsinden safâ ve kuvvet bulup, sultânî rûha galip gelir.
Sultânî rûhun zevki, zikir, fikir, ibadet ve Allâh’ın
emirlerine itaat ve yasaklarından kaçınmaktır. Sultânî
rûh, işte bunları yapmakla hayvânî rûha galip gelir.
Yukarıda anlatıldığı gibi, bunlar vücutta hükmederler.
Birinin sıfatı diğerinin sıfatına zıt olduğu için daima
birbirleriyle muhârebe ve mücâdele ederler. Hayvânî
rûhun aslı “emmâre bi’s-sû’” dur. Yani mübâlağa ve
şiddetle kötülüğü emredicidir. Ona “nefis” ismi verilir.
İşte bu sıfat Cenâb-ı Hakk’ın celâl sıfatının mazharıdır
ki, daima hakkın rızâsına muhâlif şeylerden lezzet ve
kuvvet bulur....Daha az
[19/1 18:53] Annem: İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.
[Rad Sûresi.11]
[19/1 18:53] Annem: GÜVENİLİR İNSAN: HZ. MUHAMMED
Kâbe, zaman içerisinde harap olmuştu. Bu sebeple Kureyşliler, Kâbe’nin tamirine karar verdiler. Kâbe’yi tamir ederek yeniden yaptılar. Ancak, Haceru’l-Esved’i yerine koyma hususunda anla- şamadılar. Çünkü her kabile bu şerefin kendisine ait olmasını is- tiyordu. Neredeyse kan dökülecekti. Ebu Ümeyye, harem kapısından ilk girenin hakem yapılarak anlaşmazlığın gideril- mesini önerdi. Öneri kabul edildi. Beklemeye başladılar. Kapı- dan ilk önce Peygamberimiz girdi. Buna çok sevinerek, “el-Emin, el-Emin, onun hakemliğine razıyız” dediler. Peygamberimize, peygamberlik verilmeden de güvenilir insan anlamında “el-emin” diyorlardı. Gerçekten İslâm medeniyeti güvenilirlik üzerine ku- rulmuştur. Nitekim Resûl-i Ekrem, bir hadislerinde Müslümanı, güvenilir insan olarak (Buhârî, “Îman”, 4) tanımlamıştır.
MERYEM SÛRESİ
Adını 16-40. âyetlerde anlatı- lan kıssadan alır. Sûrede Hz. Meryem’in -Allah’ın bir mûci- zesi olarak- Hz. İsâ’yı babasız dünyaya getirmesi ayrıntılarıyla yer alır.
Hz. Meryem ve oğlu Hz. İsâ hakkındaki iftiralar reddedilir.
Bazı peygamberlerin kıssaları ve tevhide davetleri anlatılır.
Daha sonra çeşitli öğüt/uyarı- lara yer verilerek âhiret halle- rinden bahsedilir ve tevhide vurgu yapılarak sona erer.
ÖZLÜ SÖZ
Bilesin ki, atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler. (Şeyh Edebali)
[19/1 18:53] Annem: Bağışlayıcı ve merhamet edici
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O Rahmân'dır ve Rahim'dir' (Fatiha, 3)
'O, öyle Allah'tır ki, O'ndan başka ilah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyendir, bağışlayandır.' (Haşr, 22)
Cennette bize cemalini Rahim sıfatının tecellisi ile gösterecektir. Bu muazzam isminden ve onun tecellisinden iman etmeyen ve imandan mahrum olarak bu dünyadan göçenler istifa edemiyeceklerdir. Besmelede ve Fatiha'da her zaman bu isimler sayesinde Cenab-ı Hak'tan rahmet ve merhamet istemekteyiz. (5)
Kur'an-ı Kerim'in 115 ayetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına gelen 'gafur' sıfatı ile birlikte olmak üzere 'rahim' sıfatı kullanılmıştır. Bu da Cenab-ı Hakk'ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir. Dört ayettede 'erhamü'r-rahimin (merhametlilerin en merhametlisi)' tamlaması kullanılmıştır.
Tenbih : Kul gücü yettiği kadar muhtaç durumda olan kimselerin ihtiyacını karşılamalı, yanında ve memleketinde ihtiyacını karşılamadığı hiç bir fakir bırakmamalı. Muhtaçların ihtiyaçlarını ya para ile ya da nüfuzu ile veyahut hayra delâlet etmekle, daha olmazsa zengin ve söz sahibi olan kişilere başvurmak suretiyle karşılamalıdır. Bu saydıklarımızdan aciz olursa, o zaman ona hayırlı dualar yapmak suretiyle onun hüzün ve kederini paylaşmalıdır. (4)
Her kimse bu ismi 'Yâ Râhim' her farz namazdan sonra yüz kere okursa gaflet ve unutkanlıktan, gönül pekliğinden emin olur. Yine demişlerki, bir kimse sabah namazından sonra Rahim ismini yüz kere okursa bütün yaratılanlar o kimseye merhamet eder. (2)
Kaynaklar
1) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
2) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) M. Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
3) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
4) Esma'ül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005
5) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[19/1 18:54] Annem: İslâm inancına göre dini vahiy yoluyla bildiren Allah'tır; bütün gerçek dinler Allah'tan gelmiş ve safiyetlerini korudukları sürece yürürlükte kalmıştır. İlk insan aynı zamanda ilk peygamberdir ve kendisine bildirilen din de tevhid dinidir. Allah'ın varlığı ve birliği ile nübüvvet ve âhiret inancı bütün ilâhî dinlerde değişmez ilkeler olarak yer alır. Bundan dolayı Hz. Âdem'den Hz. Muhammed'e kadar bütün peygamberlerin getirdiği hak dinlerin ortak adı İslâm'dır. Ancak tarihin akışı içinde insanlar hak dinden uzaklaşmış ve beşerî zaaf neticesinde yanlış yollara, bâtıl inanç ve yaşayışlara yönelmişler, dinde meydana gelen bu bozulma ve farklılaşma sebebiyle Allah peygamberler göndererek insanları ya eski dinlerini aslî şekilde öğrenip uygulamaya çağırmış veya yeni bir din ve şeriat göndermiştir.
Bu bakımdan İslâm'ın insan ve din telakkisi, insanın ve dinin evrim iddialarıyla bağdaşmaz. İslâm'a göre insan başlangıçta en güzel bir kıvamda yaratılmıştır (et-Tîn 95/4). Hz. Âdem'den itibaren bütün insanlar, Allah tarafından gönderilen tevhid dininin esaslarını kavrayıp benimseyecek ve hayatlarını bu esaslara göre düzenleyecek seviyede zihnî, ruhî ve bedenî kapasiteye sahip kılınmıştır. Allah'ın başlangıçtan itibaren insanlara bildirdiği dinin tevhid dini olduğu ve onların bu dini benimsemeye yatkın bir fıtratta yaratıldığı belirtilmiştir (er-Rûm 30/30).
İslâm bilginleri Kur'an'ın bu konudaki açıklamalarına dayanarak insanda hak dini benimseme temayülünün fıtrî olduğunu ifade ederler. Yine İslâm bilginlerinin çoğuna göre âyette (er-Rûm 30/30) geçen fıtratullah tabiri Allah'ın dini demektir ki o da İslâm ve tevhiddir. Âyet ve hadislerde hak dinlerin ilâhî kaynaklı olduğu ısrarla vurgulandığından İslâm âlimlerinin din tariflerinde de bu kayıt daima yer alır. Bu sebepledir ki herhangi bir hak dinin, peygamberine veya ortaya çıktığı kavme nisbet edilerek adlandırılması İslâmî literatürde pek kabul görmez.
Batı'da XVI. yüzyıldan başlayarak ilkel kabilelerin hayat ve dinlerine ilgi duyulmuş; XVIII. yüzyıldan itibaren dinin kaynağı konusunda kutsal kitapların verdiği bilgi dışında bazı kaynakların tesbitine çalışılmış; arkeolojik, antropolojik çalışmalarla elde edilen bulgular değerlendirilerek geçmişteki milletlerin, hatta tarih öncesi toplumların dinleri ve inançları üzerine bazı tezler ileri sürülmüştür. Meselâ ilk dönemlerde insanların tabiat olaylarının etkisi altında kalıp onlara kutsallık atfettiği (natürizm), ruhlara, özellikle de ecdat ruhlarına tapındığı (animizm), büyüye, bitki ve hayvanların kutsallığına inandığı (totemizm) veya kutsalı toplumun ve sosyal yaptırımın belirlediği, ilkel toplumlara ait bu inanışların ileri dönem dinlerinin temelini oluşturduğu gibi teori ve var sayımlar ileri sürülmüştür. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren Batı'da etkili olan pozitivist ve materyalist propagandalar ile evrim teorisinin, kutsal kitaplarla çatışan iddia ve faraziyelere kaynaklık ettiği söylenebilir. Dinin en basit, en yalın ve sade şekline ilkel kavimlerde rastlanabileceği fikrinden yola çıkan bu teoriler, zamanla bunu, araştırmalarının dayandığı bilimsel yöntem olarak da benimsediler. Söz konusu teoriler, tekâmül nazariyesini esas almakta ve dinin kaynağının hurafe türünden inançlar, bâtıl itikadlar ve çok tanrıcılık olduğunu, evrim neticesinde insanlığın tek Tanrı inancına ulaştığını savunmaktaydı.
Bu teorilerin yanında yine aynı bilimsel yolları takip eden ve fakat tümüyle farklı neticelere varan bir başka teori daha vardır ki o da ilkel monoteizm teorisidir. Bu teze göre insanoğlunun en eski inancı tek Tanrı inancıdır. Taylor'un animizm nazariyesine karşı ilk ciddi itirazda bulunan öğrencisi Andrew Lang, Güneydoğu Avustralya ilkel kabilelerinde animizme rastlanmadığını fakat insanların ahlâkî âdâba uyup uymadıklarını denetleyen ve gökte bulunan bir yüce Tanrı kavramına her yerde rastlandığını ortaya koydu. Buna benzer bir ilkel tek tanrıcılık Wilhelm Schmidt tarafından da savunuldu. O, bütün ilkel kabilelerde bir yüce varlık inancının delilleri bulunduğunu ispat etti. Bütün dinî gelişmelerin başlangıcında görülen her şeye kadir bir yüce varlık inancının tarihî-kültürel değişmeler sonucu daha sonraları politeizm, animizm gibi inançlara dönüştüğü, bununla beraber bu eski inancın izlerinin hâlâ mevcut olduğu tezi ilmî çevrelerce açıklandı.
Dinin kaynağı konusunda en son ilmî neticeler vahyin bildirdiğini desteklemekte ve dinin kaynağının tevhid inancı olduğunu ortaya koymaktadır.
[19/1 18:54] Annem: Hani siz (verilen nimetlere karsilik): Ey Musa! Bir tek yemekle yetinemeyiz; bizim için Rabbine dua et de yerin bitirdigi seylerden; sebzesinden, hiyarindan, sarimsagindan, mercimeginden, soganindan bize çikarsin, dediniz Musa ise: Daha iyiyi daha kötü ile degistirmek mi istiyorsunuz? O halde sehre inin Zira istedikleriniz sizin için orada var, dedi Iste (bu hadiseden sonra) üzerlerine asagilik ve yoksulluk damgasi vuruldu Allah'in gazabina ugradilar Bu musibetler (onlarin basina), Allah'in âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksiz olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi Bunlarin hepsi, sadece isyanlari ve taskinliklari sebebiyledir (BAKARA/61)
[19/1 18:55] Annem: ÂLEMİN YARATILIŞI
1656 - İmran İbnu Husayn (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Mescidde, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna girmiştim. (O sırada) Benî Temim kabilesinden bir grup insan geldi. Onlara:
'Ey Benî Temim, size müjde olsun!' diyerek söze başlamıştı. Onlar hemen:
'Bize müjde verdin. Öyle ise (beytü'l-mâlden) iki kere bağış yap!' diye talepde bulundular. Onların bu cevabı karşısında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yüzünden rengi attı. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın huzuruna (Hayber'in fethi sırasında) Yemen halkından bir grup (Eş'ârî) girmişti. Onlara:
'Ey Yemenliler! Benî Temim'in kabul etmediği müjdeyi siz bari kabul edin!' dedi. Onlar:
'Kabul ettik ey Allah'ın Resûlü!' dediler ve arkadan ilâve ettiler:
'Biz dinimizi öğrenmeye ve bu (yaratılış) işinin başı ne idi, onu senden sormaya geldik!' dediler. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), mahlükatın ve Arş'ın başlangıcını anlatmaya başladı:
'Bidayette Allah vardı, O'ndan önce başka bir şey yoktu. O'nun Arş'ı suyun üzerinde bulunuyordu. Sonra gökleri ve yeri yarattı. Sonra zikr (denen kader defterinde ebede kadar cereyan edecek) her şeyi yazdı.'
Buhârî, Megâzî, 67, 74, Bed'u'l-Halk 1, Tevhid 22; Tirmizî, Menâkıb, 3946.
1657 - Ebu Rezîn el-Ukeylî (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resûlü, dedim, mahlukatını yaratmazdan önce Rabbimiz nerede idi?' Bana şu cevabı verdi:
'el-Amâ'da idi. Ne altında hava, ne de üstünde hava vardı. Arşını su üzerinde yarattı.' Ahmed İbnu Hanbel dedi ki: 'Yezid şunu söyledi: el-Amâ, yani 'Allah'la birlikte başka bir şey yoktu' demektir.'
irmizî, Tefsir, Hud (3108).
1658 - Târık İbnu Şihâb (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Ömer İbnu'l-Hattâb dedi ki: '(Birgün) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) aramızdan doğrularak mahlükatın ilk yaratılışından başlayarak (geçmiş olan gelecek olan bütün safaları) cennet ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar anlattı. Bunu bir kısmı öğrendi, bir kısmı unuttu.'
Buharî, Bed'ul-Halk 1.
1659 - İbnu Mes'üd (radıyallâhu anh.) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah Teâlâ hazretleri aklı yarattığı zaman ona: 'Gel!' dedi, o da geldi. Sonra 'Geri dön!' diye emretti. O da geri döndü. Bunun üzerine akla şunu söyledi: 'Ben, kendime senden daha sevgili olan başka bir şey yaratmadım. Seni, nezdimde mahlükâtın en sevgilisi olana bindireceğim.'
Rezin ilavesi.
1660 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: 'Allah'ın meleklerinden olan Arş'ın taşıyıcılarından bir melek hakkında rivâyette bulunmam için bana izin verildi' dedi ve ilâve etti: 'Onun kulak yumuşağı. ile ensesi arasındaki uzaklık yedi yüz senelik mesâfedir'
Ebu Dâvud, Sünnet 19, (4727).
1661 - Hz.Abbas İbnu Abdilmuttalib (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Bathâ nâm mevkide, aralarında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın da bulunduğu bir grup insanla oturuyordum. Derken bir bulut geçti. Herkes ona baktı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
'Bunun ismi nedir bileniniz var mı?' diye sordu.
'Evet bu buluttur!' dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
'Buna müzn de denir' dedi. Oradakiler:
'Evet müzn de denir' dediler. Bunun üzerine Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) :
'Anân da denir' buyurdu. Ashab da:
'Evet anân da denir' dediler. Sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
'Biliyor musunuz, sema ile arz arasındaki uzaklık ne kadardır?' diye sordu.
'Hayır, vallahi bilmiyoruz!' diye cevapladılar.
'Öyleyse bilin, ikisi arasındaki uzaklık ya yetmiş bir, ya yetmiş iki veya yetmiş üç senedir. Onun üstündeki sema(nın uzaklığı da) böyledir.'
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) yedi semayı sayarak her biri arasında bu şekilde uzaklık bulunduğunu söyledi. Sonra ilâve etti:
'Yedinci semânın ötesinde bir deniz var. Bunun üst sathı ile dibi arasında iki sema arasındaki mesafe kadar mesafe var. Bunun da gerisinde sekiz adet yabâni keçi (süretinde melek) var. Bunların sınnakları ile dizleri arasında iki semâ arasındaki mesafe gibi uzaklık var, sonra bunların sırtlarının gerisirıde Arş var, Arş'ın da alt kısmı ile üst kısmı arasında iki sema arasındaki uzaklık kadar mesafe var. Allah, bütün bunların fevkindedir.'
Tirmizî, Tefsir, Hâkka, (3317); Ebû Dâvud, Sünnet 19, (4723); İbnu Mâve, Mukaddime 13, (193).
Bir rivâyette şu açıklama yer alır: 'Bu hadisi Câmiu'1-Usül sâhibi, Kütüb-i Sitte'ye dâhil kitaplardan hiçbirine nisbet etmemiştir.'
Katâde ve Abdullah'dan yapılan bir rivayet şöyle: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashalbıyla birlikte otururken bir kısım bulutlar geçmişti:
'Bunun ne olduğunu biliyor musunuz? Bu, el-anân (denen buluttur), bu arzımızın sakasıdır. Allah Teâlâ bunu kendisine hiç ibâdet etmeyen bir kavme göndererek (su ihtiyaçlarını görür)' dedi. Bir müddet sonra devamla:
'Bu sema nedir biliyor musunuz? Dürülmüş bir dalga, korunmuş bir tavandır. Bunun üstünde diğer bir sema vardır' dedi ve böylece üst üste yedi semanın olduğunu söyledi. Sonra konuşmasına devamla:
'İkisi arasında ne (kadar uzaklık) var biliyor musuzıuz?' diye sorduktan sonra 'Beş yüz yıl!' dedi. Sonra tekrar:
'Bunun gerisinde ne olduğunu biliyor musunuz? Bunun gerisinde su var. Suyun gerisinde Arş var. Allah, Arş'ın fevkindedir. Ademoğlunun ef'âlinden hiçbiri O'na gizli kalmaz' buyurdu. Sonra tekrar:
'Bu arz nedir, biliyor musunuz? Bunun altında bir diğer arz var, ikisi arasında beş yüz yıl var. Böylece yedi arzın varlığını birer birer saydı' hadisi zikretti.'
1662 - Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh)'dan yapılan rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)şöyle buyurmuştur: 'Allah yedi semayı yarattı. Her birinin kalınlığı beş yüz yıl yürüme mesafesidir. '
Derim ki: 'Tirmizî'nin Câmi'inde yer alan Katâde hadisi, bazı takdim ve te'hirler, ziyâde ve noksanlarla Hasan Basri an Ebî Hüreyre tarikinden merfu olarak gelmiştir.
Allahu a'lem.
1663 - Cübeyr İbnu Mut'im (radıyallâhu anh) anlatıyor. 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir bedevî gelerek:
'Ey Allah'ın Resûlü, (kuraklıktan) insanlar meşakkate düştüler. Aile efradı zayiata uğradı. Hayvanlarımız da helâk oldular. Bizim için Allah'a dua et, su göndersin. Zîra biz Allah'a karşı senin şefaatini, sana karşı da Allah'ın şefaatini taleb ediyoruz!' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) adama şu mukabelede bulundu:
'Yazık sana, söylediğin şeyin idrakinde misin ? Sübhanallah!'
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sübhanallahları o kadar tekrar etti ki bunun tesiri Ashab'ın yüzünden okunmaya başladı. Sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözüne şöyle devam etti:
'Yazık sana, mahlukatından hiç kimseye karşı Allah şefaatçi kılınmaz. Allah'ın şânı böyle bir şey yapmaktan çok yücedir. Bak hele! Sen Allah'ın (azametinin) ne olduğunu biliyor musun? O'nun Arş'ı, semavatının' şöyle üzerindedir.-Parmaklarıyla işaret ederek- tıpkı üzerinde bir kubbe gibi. Arş Zat-ı Zülcelâl sebebiyle inleyip ses çıkarır, tıpkı süvarisi sebebiyle atın ses çıkarması gibi. '
Ebu Dâvud, Sünnet 19, (4726).
1664 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün elimden tuttu ve şu açıklamayı yaptı:
'Allah toprağı cumartesi günü yarattı. Ondaki dağları pazar günü yarattı; ağaçları pazartesi günü yarattı. Mekruhları salı günü yarattı. Nuru çarşamba günü yarattı ve onda hayvanları perşembe günü yaydı. Hz.Adem (aleyhisselam)'i cuma günü ikindi vaktinden sonra, ikindi ile gece arasındaki gündüz vaktinin en son saatinde en son mahluk olarak yarattı.'
Müslim, Sıfatu'1-Kıyâme 27, (2789).
1665 - Hz. Ebu Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Güneş batarken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte mescidde idim. Bana:
'Ey Ebu Zerr, biliyor musun bu Güneş nereye gidiyor?' diye sordu. Ben:
'Allah ve Resûlü daha iyi bilirler!' dedim.
'Arş'ın altına secde yapmaya gider, bu maksadla izin ister, kendisine izin verilir. Secde edip kabul edilmeyeceği, izin isteyip, izin verilmeyeceği zamanın (kıyametin) gelmesi yakındır. O vakit kendisine: 'Geldiğin yere dön!' denir. Böylece battığı yerden doğar. Bu durumu Cenâb-ı Hakk'ın şu sözü haber vermektedir. (Mealen): 'Güneş, duracağı zamana doğru yürüyüp gitmektedir. Bu aziz ve alîm olan Allah'ın takdiridir'(Yâsin 38).
Buhârî, Tefsir Yâ-sin 1, Bed'u'1-Halk 4, Tevhid 22, 23; Müslim, İmân 250, (159); Tirmizî, Tefsir, Yâ-sin, (4225).
1666 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki.: 'Güneş ve Ay kıyamet günü sarılırlar.'
Buhâî, Bed'ül-Halk 4.
1667 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Yahudiler, gök gürültüsünün ne olduğunu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den sordular:
'Bulutlara müvekkel olan melektir. Berâberinde ateşten kamçılar var. Bununla bulutları Allah'ın dilediği yere sevkeder'diye cevap verdi.
Onlar tekrar sordular:
'Ya şu işitilen ses, o nedir?'
'Bu, bulutların istenen yere gitmeleri için onlara yapılan bir sevkdir' dedi. Yahudiler:
'Doğru söyledin. Şimdi de İsrail'in Yakub (aleyhisselam)kendisine haram kıldığı şey nedir onu söyle?' dediler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) :
'Hz. Yakub (ırku'n-nesâ denen) uyluk mafsalından başlayıp dize, topuğa kadar inen. bir ağrıdan muzdarib idi. Deve eti ve sütü dışında kendine uygun gelen (ne yiyecek, ne içecek) münâsip bir şey yoktu. Bu sebeple o da bunları haram etti' dedi. Yahudiler: 'Doğru söyledin' dediler.'
Tirmizî, Tefsir Ra,d, (3116).
1668 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Cehennem, Rabbine şikâyet ederek dedi ki: 'Ey Rabbim, bir kısmım diğer kısmımı yiyor. ' Bunun üzerine ona iki nefes, izin verdi: Bir nefes, kışta, bir nefes de yazda. İşte bu (yaz nefesi), en şiddetli şekilde hissettiğiniz hararettir. Öbürü de (kışta) en şiddetli bulduğunuz soğuktur.'
Buhârî, Bed'ül-Halk 10; Müslim, Mesâcid 185, (617); Tirmizî, Sıfatu Cehennem 9, (2595); İbnu Mâce, Zühd 38, (4319); Muvatta, Yükûtu's-Salât 27, (1,15).
1669 - Katâde (rahimehullah) anlatıyor: 'Bu yıldızlar üç maksatla yaratıldı:
1- Allah onları semaya zinet (ve süs) kıldı.
2- Şeytanlara atılacak taş kıldı.
3- Geceleri istikamet tayin etmede işaretler kıldı. Kim yıldızlar hakkında bunlar dışında bir te'vil ileri sürerse (kendi ilâve ettiği) hissesinde hataya düşer, nasibini kaybeder, mânasız bir yükün altına girer ve hakkında bilgisi olmayan, peygamberler ve meleklerin bile bilmekte âciz kaldıkları bir şeye burnunu sokmuş olur. Allah'a yeminle söylüyorum: Allah hiç kimsenin ne hayatını, ne rızkını, ne de ölümünü herhangi bir yıldızla irtibatlı kılmamıştır. (Aksini iddia edenler) Allah hakkında yalan söyleyerek iftira ediyorlar...'
Rezîn ilavesidir. Ancak, (hakkında bilgisi olmayan) ibâresine kadar olan kısmı, Buhârî, Bed'ül-Halk'da (3. bab) senetsiz olarak kaydetmiştir.
1670 - Ebu Mûsa (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim, şunu söyledi: 'Allah Teâlâ hazret1eri, Adem'i, yeryüzünün bütün (cüzler)inden almış olduğu bir avuç topraktan yarattı. Âdem'in oğulları da arzın kısımlarına göre vücuda geldi. Bir kısmı beyazdır, bir kısmı kızıldır, bir kısmı siyahdır. Bunlar arasında orta (renkliler) de var. Ayrıca bir kısmı uysaldır, bir kısmı haşindir, bir kısmı habis (kötü kalbli), bir kısmı iyi kalblidir.'
Ebu Dâvud, Sünnet 17, Tirmizî, Tefsir, Bakara, (2948).
1671 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah Teâla, Hz. Âdem (aleyhisselâm)'ı yarattığı ve ruh üflediği zaman, Âdem hapşırdı ve elhamdülillah diyerek, izni ile Teâla'ya hamdetti. Rabbi de ona:
'Ey Âdem, yerhamukallah (Allah sana rahmet etsin), (mukarreb) meleklerden şu oturan gruba git ve 'Esselâmu aleyküm' de!' dedi. (Hz. Âdem öyle yaptı. Hitab ettiği melekler):
'Ve aleyke's-selamu ve rahmetullahi ve berekâtuhu!' diye karşılık verdiler. Sonra Âdem (aleyhisselam) Rabbine döndü. Rabbi ona:
'Bu cümle senin ve evlâdlarının aralarındaki selâmlaşmadır' dedi.
Allah Teâla hazretleri, elleri kapalı olduğu halde Âdem'e:
'Dilediğini seç!' dedi. Hz. Âdem:
'Rabbimin sağ elini seçtim! Rabbimin iki eli de sağdır, mübarektir' dedi. Sonra Allahu Teâlâ hazretleri sağ elini açtı. İçinde Hz. Âdem ve onun zürriyeti(nin emsâlleri) vardı. Hz. Âdem (aleyhisselâm):
'Ey Rabbim, bunlar nedir?' dedi. Rabb Teâla:
'Bunlar senin zürriyetindir' dedi. Her insanın iki gözünün arasında ömrü yazılıydı. Aralarında biri hepsinden daha parlak, daha nurlu idi. Hz. Âdem:
'Ey Rabbim ! Bu kimdir?' dedi. Rabb Telâla hazretleri:
'Bu senin oğlun Dâvud'dur. Ben ona kırk yıllık ömür takdir ettim' dedi. Âdem aleyhisselam:
'Ey Rabbim onun ömrünü uzat!' talebinde bulundu. Rabb Teâla:
'Bu ona takdir edilmiş olandır!' deyince, Âdem:
'Ey Rabbim, ben ona kendi ömrümden altmış senesini verdim'diye ısrar etti. Bunun üzerine Rabb Teâla:
'Sen ve bu (talebin berabersiniz).' buyurdu.
Sonra Âdem cennete yerleştirildi. Allah'ın dilediği kadar orada kaldı. Sonra cennetten (arza) indirildi. Âdem burada kendi ecelini yıl be-yıl sayıp hesaplıyordu. Derken ölüm meleği geldi. Hz. Âdem (aleyhisselam) ona:
'Acele ettin, erken geldin. Bana bin yıl ömür takdir edilmişti!' dedi.
Melek:
'İyi ama sen oğlun Dâvud a altmış senesini verdin' dedi. Ne var ki O bunu inkâr etti, zürriyeti de inkâr etti; o unuttu, zürriyeti de unuttu. '
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ilâve etti: 'O günderı itibaren yazma ve şahidlik emredildi.'
Tirmizî, Tefsir, Muavvizateyn (3365). Bu hadis A'raf süresinin tefsirinde geçti. Orada son cümle yoktur.
1672 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Melekler nurdan yaratıldılar, cinler dumanlı bir alevden yaratıldılar. Âdem de size vasfı yapılandan yaratıldı. '
Müslim, Zühd 60, (2996).
1673 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Hayır, Allah'a kasem olsun Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. İsa'nın kızıl çehreli olduğunu söylemedi. Ancak şunu söyledi: 'Ben bir keresinde uyumuştum. Rüyamda Beytullah'ı tavafediyordum. O sırada düz saçlı, kumral benizli, başından su akar vaziyette iki kişiye dayanıp ortalarında gitmekte olan birisini gördüm.
'Bu kim?' dedim.
'Meryem'in oğlu!' dediler.
Bunun üzerine daha yakından görmek için ilerledim. Kızıl, iri, kıvırcık saçlı, sağ gözü kör, gözü üzüm gibi pertlek bir adam daha vardı.
'Bu kim?' dedim.
'Bu, Deccâl !' dediler.
İnsanlardan en çok ona benzeyeni İbnu Katan'dı.'
Zührî der ki: 'İbnu Katan, câhiliye devrinde vefat eden Huzâalı bir kimseydi.'
Buhârî, Tabi 33, 11, Enbiya, 42, Libâs 68, Fiten 26, Müslim, İmam 275,(169); Muvatta, Sıfatu'n-Nebi 2, (2, 920).
1674 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Bana geçmiş peygamberler (aleyhimusselam) arzedildiler. Hz. Musa zayıfca bir erkekti. Sanki Şenûe kabilesinden (uzun boylu) birine benziyordu. Hz. İsa (aleyhisselâm)'yı da gördüm, gördüklerim içinde ona en çok benzeyen Ürve İbnu Mes'üd idi. Hz. İbrahim (aleyhisselâm)'i de gördüm, gördüklerim arasında ona en çok benzeyen, arkadaşınızdı -yani kendisini kastediyor- Hz. Cebrail (aleyhisselam)'i de gördüm. Gördüklerimden ona en ziyâde benzeyen Dıhye İbnu Halîfe idi.'
Müslim, İmam 271, (167); Menâkıb 27, (3651).
1675 - Semure İbnu Cündüb (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: 'Sâm, Arapların babasıdır.Yâfes, Rumların babasıdır. Hâm Habeşîlerin babasıdır.'
Tirmizî, Tefsîr, Sâffât, (3229), Menâkıb, (3927).
1676 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Zekeriyya (aleyhisselam) marangoz idi.'
Müslim, Fedâil 169, (2379).
[19/1 18:55] Annem: Ebu Sa'îd İbnu Mâlik İbni Sinân el-Hudrî (radıyallahu anh) hazretleri demiştir ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır.'
Ebu Sa'îd der ki: 'Kim (bu ihbarın ifade ettiği hakikatten) şüpheye düşerse şu ayeti okusun: 'Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz...' (Nisa, 40).
Tirmizî Sıfatu Cehennem 10, (2601).
Tirmizî hadis için 'sahihtir' demiştir.
[19/1 18:56] Annem: 'İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.'
[Bakara Sûresi.25]
[19/1 18:56] Annem: “Ödül ve ceza gününün tek hakimi. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha, 1/4-5)
[19/1 18:56] Annem: Acı söz tatlı bir dille güzel ve hoş gelir. Diken gül bahçesinden dolayı gönül çekici olur.[Mevlâna]
[19/1 18:56] Annem: Hûd Aleyhisselâm
Hûd Aleyhisselâmın Soyu Ve Mesleği:
Hûd (Âbir) b.Abdullâh, b.Rebah, b.Halud[1] b.Âd, b.Avs, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâmdır. [2]
Hûd Aleyhisselâm, Âd kavmi içinde Baba ve Ana soyu yönünden en üstün durumda idi. [3]
Kendisi, daha önce ticaretle uğraşırdı. [4]
Hud Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili Ve Bazı Faziletleri:
Hud Aleyhisselâm; orta boylu[5], esmer tenli, çok saçlı[6], güzel yüzlü idi. Âdem Aleyhisselâma benzerdi[7]
Güçlü, kuvvetli idi.[8]
Zühd´ü takva ve ibâdet ehli idi. Çok cömerd ve şefkatli idi. Yoksullara bol bol Sadaka verirdi. [9]
Hûd Aleyhisselâmın Kavmi:
Hûd Aleyhisselamın kavmi, Âd kavmi idi.
Âd kavmi, Birinci ve İkinci Âd diye ikiye ayrılır.
Birincisi: Âd b. Avs, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâm´dır.[10]
İkincisi: Semud b. Câir, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâmdır. [11]
İsmail Aleyhisselâmdan önceki Birinci Âd kavmi, on, on üç kabileden oluşan[12] üç dört bin kişilik bir topluluktu.
Âd, Semud, Cürhüm, Tasm, Cedis, Ümeym, Medyen, Imlak, Ubeyl, Câsim, Kahtan ve Kahtan oğullan gibi bir çok kabilelere Arabul´âribe,
İsmail Aleyhisselâmın oğullarından gelen kabilelere de, Arabulmüsta´rebe denir. [13]
Hûd Aleyhisselâmın Kavmi Olan Âd Kavminin Yurdları Ve Kötü Tutum Ve Davranışları:
Âd kavminin yurdları; Hudramevt´e ve Yemen´e kadar uzanan yerler olup Allah´ın yerlerinden, en genişi, en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi.[14]
Yerin üzerinde akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davar/arı[15], yer altında da, su depoları vardı. [16]
Başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de, onlara, verilmişti. [17]
Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de[18]: 'Kuvvetçe, bizden daha güçlü kim varmış?' diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa[19], memleketlerinde azgınlık ve fesadlarını artırmağa´[20], halka zulm etmeğe başladılar. [21]
Âhiret hayatını, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler. [22]
Şadda, Samud ve Henna´ adındaki üç puta tapmaktan da, geri durmadılar. [23]
Hûd Aleyhisselâmın Âd Kavmine Peygamber Gönderilişi:
Yüce Allah, âd kavmına, kardeşleri Hûd Aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderdi. [24]
O da, onları, Bir olan Allah´a iman ve ibadete, insanlara zulmetmekten vaz geç-meye() davet etti ise de, red ve tekzib ile karşılandı[25]
Bunun üzerine, Yüce Allah, üç yıl, onlardan, yağmuru, kesti. [26]
Onları, yağmur duası için, Mekke´ye bir heyet göndermek zorunda bıraktı. Yağmur yağdıracağını sandıkları bir kasırga ile de, yok olup gittiler. [27]
Kur´ân-ı Kerimin Âd Kavmi Hakkındaki Açıklaması:
Hûd Aleyhisselâmın, Âd kavmına gönderilişi ve onların, tutum ve davranışları ve akıbetleri Kur´ân-ı Kerimde şöyle açıklanır:
'Âd (kavmine)da, kardeşleri Hûd´u (gönderdik)
O, (kavmına):
'Ey kavmim! Allah´a, ibadet ediniz!
Sizin, O´ndan başka hiç bir ilâhınız, yoktur. [28]
(hâlâ, Allah´dan) korkmayacak mısınız? [29]
Siz, (Allah´a karşı) yalan düzenlerden başka (kimseler) değilsiniz!' dedi. [30]
Kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemâat ise:
'Biz, seni, muhakkak, bir beyinsizlik içinde görüyoruz!
Seni, muhakkak, yalancılardan sanıyoruz!' dediler.
(Hûd):
'Ey kavmim! Bende hiç bir beyinsizlik yoktur.
Fakat, ben, âlemlerin Rabb´ı tarafından gönderilmiş bir Peygamberim!
Size, Rabb´ımın Vahy ettiklerini tebliğ ediyorum.
Ben, sizin Emin bir hayrhâhınızım.
Size, o korkunç akıbeti haber vermek için, içinizden bir adam (vâsıtasile) Rabb´-ınızdan, size bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gidiyor?
Düşününüz ki: O (Rabb´ınız), sizi, Nuh kavmından sonra, Hükümdarlar yaptı. Size, yaratılışta, onlardan (Nuh kavmından) ziyâde boy bos (ve kuvvet) verdi.
O halde, Allah´ın nimetlerini (unutmayıp) hatırlayınız ki: kurtuluşa erebilesiniz!' dedi.
'Sen, bize, yalnız Allah´a ibadet etmemiz. Atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?!
O halde, doğruculardan isen, bizi, tehdid etmekte olduğun şeyi (azabı) getir bize!' dediler.
Hûd:
'Rabb´ınızdan, üzerinize bir azab, bir gazab hakk oldu muhakkak!
Kendinizin ve Atalarınızın takdığınız (düzme) bir takım adlar (putlar) hakkında, Allah, onlara bir Hüccet indirmemişken, benimle mücâdele mi ediyorsunuz?
Artık, bekleyiniz!
Şüphesiz ki, ben de, sizinle birlikte onu, bekleyenlerdenim[31]
Ey kavmim! Ben, buna (bu tebliğime) karşılık, sizden hiç bir ücret istemiyorum.
Benim mükâfatım, ben´i Yaratan´dan başkasına âid değildir.
Hâlâ, akıllanmayacak mısınız?!
Ey kavmim! Rabb´ınızdan yarlıganmak dileyiniz.
Sonra, yine, Ona tevbe ve rücu ediniz ki, üstünüze bol bol (feyzini) göndersin. Kuvvetinize, daha fazla kuvvet katsın!
Günahkârlar olarak yüz çevirmeyiniz!' dedi.
'Ey Hûd! Sen, bize açık bir Mucize getirmedin!
Biz de, senin sözünle, İlahlarımızı bırakıcı değiliz!
Sana, inanıcılar da, değiliz! [32]
Sen, bize, İlâhlarımız(a tapmak)tan, bizi döndürmek için mi geldin?!
Öyle ise, bizi tehdid etmekte olduğun şeyi -eğer (iddianda) doğru söyleyenlerden isen- getir bize!' dediler.
Hûd:
'(Bunun) İlmi, ancak, Allah katındadır.
Ben, size, gönderildiğim şeyi, tebliğ ediyorum.
Fakat, ben, sizi, bilmezler güruhu olarak görmekteyim [33]
Allâh´dan korkunuz ve bana, itaat ediniz! [34]
Ben, cidden, üstünüze (gelecek) büyük bir günün azabından korkuyorum!' dedi. [35]
Onlar:
'Va´z etsen de veya va´z edicilerden olmasan da, bize göre, birdir.
Bu, öncekilerin âdetinden başka (bir şey) değildir.
Biz, azaba uğrayacaklar da, değiliz!' dediler. [36]
Onun (Hûd´un) kavminden -kendi/erine dünya hayatında refah verdiğim/z halde, küfr (ve inkâr) eden- bir güruh da:
'Bu, sizin gibi bir beşerden başkası değildir.
Sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden, içiyor!
Eğer, kendiniz gibi bir insana boyun eğerseniz, and olsun ki: o takdirde, mutlaka, hüsrana düşenlersinizdir.
Öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz vakit, sizin herhalde (diri olarak kabirlerinizden) çıkarılmış olacağınızı mı va´d (ve tehdid) ediyor o?
Tehdid olunageldiğiniz o şey, ne kadar uzak! Ne kadar uzak!
O (hayat), bizim (şu) dünya hayatımızdan başkası değildir.
Yaşarız, ölürüz.
Fakat, biz (tekrar) dirilecekler değiliz!
O (Hûd), Allâha karşı, yalan düzen bir adamdan başkası değildir.
Biz, onu, tasdik edici değiliz!' dediler.
(Hud):
'Rabb´ım! Beni, yalanlamalarına karşı, Sen, bana yardım et!' dedi.
(Allah) Buyurdu ki:
Az bir (zamanda) her halde, onlar, pişman olacaklardır!
İşte, onları, o müthiş (azab) Sayha(sı), Allah´ın bir adâletfi) olmak üzre, hemen yakalayıverdi de, onları, bir çörçöp haline getirdik!
Artık, uzak olsun o zâlimler güruhu! [37]
Onlar, onu, (azabı), vadilerine yönelerek gelen bir bulut haline görmüşlerdi de;
'Bu, bize yağmur verici bir buluttur!' demişlerdi.
Hayır! Bu, çarçabuk gelmesini istediğiniz şeydir! Kasırgadır ki, onda, elem verici bir azab vardır.
O, Rabb´ının emriyle, her şeyi helak edecektir!
İşte, onlar, o hale geldiler ki, meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu!
Biz, işte, günahkârlar güruhunu, böyle cezalandırırız! [38]
.....Alay ede geldikleri şey, kendilerini, çepçevre kuşatıverdi. [39]
.....Her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka, onu, kül gibi savuruyordu. [40]
Çünki, biz (haklarında) uğursuz (ve uğursuzluğu) sürekli bir günde, onların üstüne, çok gürültülü bir kasırga saldık.
(Öyle bir kasırga ki) insanları, sanki, onlar, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri imiş gibi, tâ temelinden koparfıp helake uğratıyordu. [41] (Allah) onu, yedi gece, sekiz gün ardı ardınca, üzerlerine musallat etti.
Öyle ki (eğer, sen de, hâzır olsaydın) o kavmin (bu müddet) içinde (nasıl) ölüp yıkıldığını görürdün!
Sanki, onlar, içleri bomboş hurma kütükleri idiler! Şimdi, onlardan bir kalan görebiliyor musun? [42]
(Hûd´un) kendisini de, onunla birlikte olan (Müslümanları da, katımızdan bir Rahmet ile kurtardık.
Âyetlerimizi yalan sayıp iman etmemiş olanların ise, kökünü kestik!´[43]
Hud Aleyhisselâmın Hacca Gidişi:
Peygamberimiz, Veda haccında, Osfan vadisine vardığı zaman, Hz.Ebu Bekr´e: 'Ey Ebû Bekr! Bu, hangi vadidir?' diye sormuş, Hz.Ebû Bekr', Osfan vadisidir!' deyince, Peygamberimiz: Hud Aleyhisselâmın da, beline Aba tutunmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaşla bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma lifinden örülmüş dişi bir deve üzerinde olduğu halde, Hacc için buradan Telbiye ederek geçmiş olduğunu haber vermiştir. [44]
Hud Aleyhisselâmın Mekke´ye Gidişi Ve Vefat Edişi:
Rivayete göre: Peygamberlerden, ümmeti helak olan Peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte Mekke´ye gelir, vefatına kadar orada, Yüce Allah´a ibadetle meşgul olurdu. [45]
Âd kavmi helak olunca, Hud Aleyhisselâm da, kendisine iman etmiş olan kimseleri yanına alarak Mekke´ye gitti ve oradan ayrılmadı. [46]
Mekke´de vefat eden Peygamberlerden, Zemzem ile Hacerülesved arasında yetmiş[47], diğer rivayette doksan dokuz Peygamber gömülüdür.
Hud Aleyhisselâm da, orada gömülü Peygamberler arasındadır. [48]
Hud Aleyhisselâmın Hadramevt´te vefat ettiği ve kabrinin, orada kızıl kumdan bir tepe üzerinde bulunduğu[49] ve vefatında dört yüz altmış dört yaşında olduğu da, rivayet edilir. [50]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun![51]
[1] Veya Carud (Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.12O)
[2] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, Yâkubî-Tarih c.1,s.22, TaberMarih c.1 ,s.110, Sâlebi-Arais s.62, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.1.S.120.
[3] Dîneverî-El´ahbar s.5, Sâlebî-Arâis s.62.
[4] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, İbn.Asâkir-Tarih c.2,s.361.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117.
[5] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s. 146.
[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.14.
[7] İbn.Kuteybe-Maarif s.14, Hâkim-Müstedrek c.2,s.564, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.123, Mîr Hâ-vend. Ravzatussafa Terceme s.146, 147.
[8] Hâkim-Müstedrek c.2,s.563.
[9] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.147.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117.
[10] Taberî-Tarih c.1,s.109-110, Sâlebî-Arais s.61, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[11] Taberî-Tarih c.1,s.11O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.89 .
[12] ibn.Kuteybe-Maarif s.14.
[13] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.120-121.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117-118.
[14] İbn.Kuteybe-Maarif s.14.
[15] Şuarâ: 133,134.
[16] Şuarâ: 129.
[17] Araf: 69, Ahkaf: 26, Salebî-Arâis s.61, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[18] Hûd: 59
[19] Fussilet: 15
[20] Hıcr: 11, 12
[21] Taberî-Tarih c.1,s.110, Sâlebî-Arais s.62, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85
[22] Mü´minun: 35-37.
[23] Taberî-Tarih c.1,s.11O.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/118.
[24] İbn.Kuteybe-Maarif s.13, Dîneverî-El´ahbar s.5, Yâkubi-Tarih c.1,s.22 (*) Yüz yıl (Mîr Hâvend Ravzatussafa, Terceme s.147).
[25] Taberî-Tarih c.1,s.110, Sâlebî-Arais s.62, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[26] Yâkubî-Tarih c.1,s.22, Taberî-Tarih c.1,s.110, Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.81, Sâlebî-Arais s.62, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.78.
[27] Yâkubîc.1,s.22, Taberîc.1,s.11O, Mes´udîs.81, Salebîs.62, Ebülferec ibn.Cevz!c.1,s.78, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/118-119.
[28] Ârâf: 65, Hûd: 50.
[29] Ârâf: 65, Şuarâ: 124.
[30] Hûd: 50.
[31] Ârâf: 66-71
[32] Hûd: 51-53.
[33] Ahkaf: 22-23.
[34] Şuarâ: 131.
[35] Şuarâ: 135, Ahkaf: 21.
[36] Şuarâ: 135-138.
[37] Mü´minun: 33-41.
[38] Ahkaf: 24-25.
[39] Ahkaf: 26.
[40] Zâriyat: 42.
[41] Kamer: 19-20.
[42] 40) Elhakka: 7-8.
[43] Ârâf: 72.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/119-122.
[44] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.232, ibn.Kayyım-Zâdülmaad c.3,s.239, Heysemî-Mecmuazzevaid c.3,s.32O.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/122.
[45] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1, s.68, Hâkim-Müstedrek, c.2,s.563, Sâlebî-Arais s.66.
[46] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, Sâlebî-Arais s.66, Mîr Havend-Ravzatussafa Tercemesi s.146.
[47] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.73.
[48] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.68, Hâkim-Müstedrek c.2,s.563-654.
[49] Hâkim-Müstedrek c.2,s.564, Aliyyülmüttakî-Kenzülummal c.12,s.48O, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Tercemesi s. 146-147.
[50] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Tercemesi s.147.
[51] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/122.
[19/1 18:57] Annem: HİCRETİN İSLÂM TARİHİNDEKİ ÖNEMİ
Hicret, Müslümanları müşriklerin zulüm ve baskılarından kurtarmış, İslâm'a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının başlangıcı olmuştur. Bu itibârla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in hilâfeti esnâsında Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz 622 tarihi, Hicrî-Kamerî Takvim için 'takvim başı' olarak kabûl edilmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hicreti Peygamberliğin 13'üncü yılında, 12 Rebiulevvel / 23 Eylül 622'de olmuştur. Bu tarih aynı zamanda Peygamber Efendimizin 53'üncü doğum yıldönümüdür.
Hicretle, 23 yıl süren Peygamberlik devrinin 13 yıllık Mekke Devri sona ermiş, 10 yıllık Medine devri başlamıştır.
[19/1 18:57] Annem: Dünyaya Gelişi, Lakabı ve Künyeleri
Hz.Ali Oniki İmâmın ilkidir, aynı zamanda Hz.Muhammed’in dâmâdı ve amcasının oğludur. Hz.Ali
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N