Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 05.06.2023 02:01
GÜNÜN YAZISI
Bu görüşün hem kozmolojik hem de ahlâkî açıdan zaafları bulunmaktadır.
Kozmolojik açıdan taşıdığı zaaflar şu şekilde ifade edilebilir: Fizik ve astronomi bilim dallarında meydana gelen gelişmeler, insan-
lığın var oluşundan bu yana merak ettiği “evrenin başlangıcı ve sonu” problemini bilimsel bir çerçevede cevaplayabilme imkânına kavuş-
turdu. Meselâ 1921 yılında Edwin Hubble’nin (ö. 1953), galaksilerin çok yüksek hızla birbirinden uzaklaşıp uzayda dışa doğru yayıldığını
keşfetmesi, uzak geçmişteki bir zamanda galaksilerin çok küçük bir topakta birleşik olduğu, her nasılsa bu topağın patladığı (big bang) ve
sonunda şu anda birbirinden yüksek bir hızla uzaklaşmakta olan galaksilerin oluştuğu sonucuna ulaştırmıştır. Sonra kozmik mikrodalga
fon ışınımı, hidrojen ve helyum gibi elementlerin orantısal bolluğu, yıldızların oluşum ve yaşam süreci gibi deliller de bu sonucu destek-
ledi. Günümüzde “büyük patlama” olarak bilinen bu model evrenin 13.7 milyar yıl önce gerçekleşen bir başlangıca sahip olduğu anlamına
gelmektedir.
Diğer taraftan “entropi” diye isimlendirilen termodinamiğin ikinci kanunu, fiziğin en önemli yasalarından biridir. Buna göre evrendeki
düzensizlik, geri dönüşü mümkün olamayacak şekilde sürekli artmakta, var olan her şeyin yıprandığına ve başlangıcından itibaren evrenin
nihaî bir sona doğru yol aldığına işaret etmektedir. Sonuç olarak bugünkü fizik ve astronomi bilimleri tarafından ortaya konulan başta “big
bang teorisi” ve “entropi yasası” olmak üzere birçok bilgi ve bulgu, ezelî ve ebedî evren iddiasındaki materyalizmin tam aksine başlangıcı
ve sonu olan bir evren resmi çizmekte, böylelikle de ilahî dinlerin yaratılış ve kıyamet tezlerini desteklemektedir.
Materyalizmin ahlâkî ve sosyolojik açılardan taşıdığı zaaflara gelince, burada öncelikle şuna temas edilmelidir: Dünya hayatının
bir sınav dönemi oluşturduğunu, insanın dünyada imtihan edildiğini, buradaki davranışların karşılığının dünyada tam olarak verilmediği,
dolayısıyla adaletin tam olarak tecelli etmediğini, bu sebeple ikinci bir hayatın zaruri bulunduğunu benimseyenler, zamanın başlangıç ve
sonu meselesine bağlı olarak iki gruba ayrılmışlardır.
Aztek, Maya, Eski Mısır, Sümer dinleri ile Hinduizm ve Budizm’e göre zaman, birbirini izleyen devrelerden oluşur ve bu devrî hareket,
geçmişten geleceğe sonsuza kadar sürüp gider. Bu inancı paylaşanlar, beklenen ceza ve mükâfatın tenasüh (ruh göçü, reenkarnasyon) yo-
luyla gerçekleşeceğini savunurlar. Tenasüh, “Ölüm münasebetiyle bir bedenden ayrılan ruhun insan, hayvan ve bitki türünden başka bir
bedene geçtiğini kabul eden inanış.” diye tanımlanabilir.
Genel olarak dinî ve felsefî sistemler “ölümsüzlük” doktrinlerini temellendirirken, bunu Tanrı, evren ve insan tasavvurlarına paralel bir
sistem dahilinde gerçekleştirirler. Bu bağlamda âlemle münasebeti söz konusu olmayan “mutlak” bir tanrı anlayışını benimseyen din ve
düşünce sistemleri, kendi mantığı içinde ebediyete “ölümsüz ruh” nazariyesiyle ulaşabilmiştir. Meselâ ruh göçü inancının yaygın olarak
görüldüğü Hint kozmolojisinde tanrı, evrendeki varlıkların ötesinde bulunan bir güç değildir. Her türlü anlam içeriğinden yoksun “mut-
lak” bir tanrı anlayışının benimsendiği böyle bir sistemde, Tanrı’nın âleme iradî müdahalesi olamayacağından, ölümsüzlük konusunda
“ruh merkezli” bir yaklaşım sergilenir. Ruhun bozulmaz, parçalanmaz mücerret bir cevher olduğu, fiziksel bedenin ölmesiyle kendi başına
varlığını sürdürebileceği gibi esaslar, hareket noktası olarak kabul edilir.
İslâmiyet’in de içinde bulunduğu ilahî dinlerde ise ölümsüzlük konusunda “Tanrı merkezli” bir yaklaşım benimsenmiştir. Buna göre in-
sanı ölümsüz kılacak, ruhun mahiyetine yönelik spekülasyonlar değil, ilim, irade ve kudret sahibi Tanrı’dır. Bir kere Allah’a inanıp, kendisi
de dahil bütün bu evreni O’nun yarattığını kabul eden kimse, Tanrı’nın bütün bunları tekrar yaratmaya muktedir olduğuna da inanır. Bir
başka deyişle mümin, dünya hayatının gerçekleştiğini kabul ettiği gibi, âhiret âleminin gerçekleşeceğini de kabul eder.
Bu sebeple ruhun mahiyetinden hareketle ölümsüzlüğü ispatlama yöntemleri, dinî çevrelerde fazla itibar görmemiştir. İslâm kelâmında
ölüm sonrasına dair meselelerin “sem‘iyyât” (nassa bağlı) olarak isimlendirilmesinden de anlaşılacağı üzere kelâm âlimleri, meada dair
konularda doğru habere dayalı bir yöntem izlemişler; rasyonel mesailerini ölümsüzlüğü ispatlamaya değil, kendilerine bunu sağlayacak
Tanrı inancını temellendirmeye ayırmışlardır.
Öte yandan ruh göçünü savunanların bu inanca gerekçe olarak gösterdikleri “karma yasası” da kendi içinde çelişkili görünmektedir,
çünkü karma doktrini, toplumdaki farklılıkların kaynağını, ilk olarak nasıl ortaya çıktığını açıklayamamaktadır. İddia edildiği gibi her
varlığın kaderi kendisinden önceki varoluş formlarında belirleniyorsa, ilk varlık formu neye göre ve nasıl belirlenmiştir? Ayrıca şu anda
değişik statü ve formlarda bulunan varlıklar başlangıçta eşit durumda mıydı? Eşit olmadıkları kabul edildiği takdirde, onların sorumlu
olmadıkları bir eşitsizliğin ve bunun sonuçlarının peşinen kabul edilmesi gerekir. Şayet başlangıçta eşit idiyseler, tekâmüllerinin bir devre-
sinde eşitsizliklerinin başlaması sonucu gündeme gelir ki, bu durumda da eşitliğin niçin ve nasıl bozulduğu sorusu ortaya çıkar.
Dolayısıyla evrene ve onun işleyişine yön veren karma sisteminin ezelî kabul edildiği bir anlayışla bu sorulara cevap vermek mümkün
değildir. İslâm dinine göre bireyin sonsuza kadar yaşamasını garanti altına alan ilim, kudret ve irade sahibi bir Tanrı’nın mevcudiyeti ve
buna bağlı olarak öte dünya inancının bulunması, ruh göçü iddiasının cazibesini ortadan kaldırmıştır.
Bütün ilahî dinlerin temel inançları arasında yer alan âhirete iman esasını ortadan kaldırmaya çalışan tenasüh anlayışı, bu dinler tara-
fından reddedilmiştir. Yaratılmışların en değerlisini teşkil eden “insan”ın olgun ve ergin vasfına ulaşmak suretiyle davranışlarını kontrol
altına almasında çok önemli bir âmil olan âhiret hayatı, bütün insanların ölümünden sonra üzerinde yaşadığımız yer küresinin başka bir
arza dönüşmesi neticesinde başlayacaktır. Orada herkes hem yaratıcıya hem de birbirlerine karşı sorumlu olacak, hesap görüldükten son-
ra, dünyadakinden apayrı, iyi veya kötü (cennet ve cehennem) fakat her ikisi de ebedî bir hayata intikal edecektir.
Kur’ân-ı Kerim’in açık beyanlarıyla ifade edilen bu hususu tenasüh veya reenkarnasyonla bağdaştırmak mümkün değildir. Çünkü
İslâm’a göre âhiret hayatı, bir defaya mahsus ve tamamen farklı bir âlemde devam edecektir. Ayrıca yeniden diriliş sadece ruhla değil, ruh
ve bedenle beraber olacaktır; hem de söz konusu beden başka bir beden değil, dünyadaki bedendir, en azından temel unsurlarından (eczâ-i
asliyye) oluşturulacak bir bedendir.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —