AHMET YILMAZ
Tarih: 05.06.2023 09:33
Günün yazısı
[1/6 19:19] Babam: 'Yeryüzünde ıslaha çalışmayıp fesat çıkaran haddi aşmışların emrine itaat etmeyin.' (151-152) - Şu'arâ - 151. Ayet
[1/6 19:20] Babam: Hiç kimse elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir. - Buharî, Büyu' , 15
[1/6 19:20] Babam: '...Allah’ım! Yaparak ve geciktirerek işlediğim, açıktan ve gizli olarak işlediğim kusurlarımı bağışla. Sen, öne alan ve önce olansın. Sen, geriye bırakan ve sonsuz olansın. Senin her şeye gücün yeter.' - (Buhârî, 'De’avât', 60; Müslim, 'Dua', 70)
[1/6 19:20] Babam: Dünyanın bazı bölgelerinde avcılar maymun yakalamak için şöyle bir tuzak kullanırlarmış: İçini oyup bir iple ağaca bağladıkları Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açarlarmış. Daha sonra o yarıktan Hindistan cevizinin içine maymunların seveceği tatlı bir yiyecek koyarlarmış. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokabileceği büyüklükteymiş. Maymun elini yumruk yaptığında ise buradan çıkarması mümkün olmazmış. Böylece Hindistan cevizinin içindeki yiyeceği fark eden maymun, elini o küçük yarıktan içeri sokup yiyeceği aldıktan sonra, yiyecekle birlikte elini dışarı çıkaramazmış. Avcılar geldiğinde elini dışarı çıkarıp kaçmak için kendini parçalar, kan ter içinde kalır ama bir türlü kaçamazmış. Oysa elini açıp yiyeceği bıraksa kaçıp kurtulacak kendisini bekleyen kötü akıbetten! Kıssadan hisse şudur ki; bu maymunu sadece kendi açgözlülüğü tutsak etmiştir. Biz insanoğlunu tuzağa düşüren şey de aslında arzularımıza, heveslerimize tutkuyla bağlı olmamız, onları her şeye rağmen elde etmeye veya elimizde tutmaya çalışmamızdır. - MAYMUNU TUTSAK EDEN…
[1/6 19:46] Babam: Çirkin Huylar
17) İttika: Yüce Allah'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale 'Takva' denir. Bunun sahibine de 'Müttakî' denilir. Müttakî olan bir zat, güvenilir ve itimat edilir bir insan demektir. Ondan hiç bir kimseye zarar gelmez.
İslam önünde insanlar esasen birbirine eşittirler. Bunların seçkinliği ancak takva iledir. Kur'an-ı Kerîm'de buyurulmuştur:
'Şüphe yok ki, Allah yanında en iyiniz, en çok müttakî olanınızdır.'
İttikanın karşıtı fısk'dır, fücur'dur. Daha açığı, doğru yoldan çıkmak, Allah'a asi olmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin sonucu da felakettir, azabdır.
18) Edeb: Güzel terbiye ve güzel huylarla vasıflanmaktır, utanılacak şeylerden insanı koruyan bir hal demektir.
Edeb, insan için büyük bir şereftir. Edebin karşıtı İsaet'dir ki, kötülük yapmak ve terbiyeye aykırı davranmak demektir.
Edeb, insanın süsüdür. Edeb, insanı nefsin arzusuna uymaktan korur ve kurtarır.
'İnsanın edebi, zehebinden (altınından) iyidir' denilmiştir.
Edebden yoksun olan bir insan, bir toplum için zararlı mikroplardan daha tehlikelidir.
19- İhsan: Bağışlama, iyilik etme, bahşiş verme, hayır olarak yapılması uygun olan bir şeyi yapma demektir. İhsan, adaletin üstünde bir faziletdir. Bir ayet-i kerimede buyurulmuştur:
'İhsan ediniz; şübhe yok ki, Allah ihsan edenleri sever.'
Diğer bir ayet-i kerimede de buyurulmuştur:
'Yüce Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de ihsan et.'
20- İhlas: Herhangi bir işi güzel bir niyetle ve saf bir kalb ile yapmak, işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle bir hale, 'Hulûs' da denir. Yapılan görevlerin değerleri ihlasa göre artar. İhlasın karşıtı Riya (gösteriş) 'dır. Bir görevi yalnız bir gösteriş için veya maddi bir yarar için yapmaktır.
Riyakar bir insan, temiz ruhlu, iyi bir insan değildir. Yaptığı işlerin mükafatını Allah'dan dilemeğe yüzü olmaz. Bir hadîis-i şerifde buyurulmuştur:
'Şüphe yok ki, Allah, sadece kendisi için yapılan ve kendi rızası için istenen bir işi kabul eder.'
21- İstikamet: Her işte doğruluk üzere bulunmak, adaletten ve doğruluktan ayrılmayıp din ve akıl çerçevesi içinde yürümek demektir. Din ve dünya görevlerini olduğu gibi yapmaya çalışan bir müslüman, tam istikamet sahibi bir insandır. Böyle bir insan toplumun en önemli bir organı sayılır.
İstikametin karşıtı, hıyanettir ki, doğruluğu bırakıp verilen sözü gözetmemek, caymak, emanete riayet etmemektir, insanların haklarına
[1/6 19:46] Babam: : 'er-Rahmân'; Bu da yüce Allah'a mahsus bir isimdir. Bunun özel bir mânâsı vardır. Fakat zat ismi değil, sıfat ismidir. Hem vasıflanarak hem vasıflanmadan kullanılır. Bundan dolayı katıksız isim ile katıksız sıfat arasında bir kelimedir. Bunun için cer edatı ile geçişli olmaz, fiil gibi amel yapmaz. 'Buna rahmandır.' denilmez. Fakat izafetle (tamlama ile) 'Dünya Rahmânı' gibi amel eder. Böyle olması bu kelimenin fiil sıfatı değil, zat sıfatı olduğunu gösterir. Ve böyle sıfatlara sıfat-ı galibe (üstün sıfat) ismi verilir. Aslında içerdiği niteliğe sahip olan her şahsı nitelemek uygun olduğu halde o sıfatla seçkin olan özel bir kişi için kullanılması çokça görüldüğünden yalnız onun sıfatı olarak kullanılmış demektir. Üstünlük bir derece daha kuvvet bulunca isim olarak da kullanılır ki, Rahmân böyledir. Ve bu
[1/6 20:32] Babam: mürşidine yazılmışdır. Kurb ve bu’d ve firâk ve vaslın bilinmeyen ma’nâlarını arz etmekdedir:
Kapınız hizmetçilerinin en aşağısı olan Ahmed, yüksek huzûrunuza sunar ki, çok zemân oluyor, o yüksek kapı hizmetçilerinden haber gelmedi. Gözlerimiz yoldadır. Fârisî beyt tercemesi:
Şaşmayınız! Rûhuma hayât veriyor her ân,
Haber geldikce hep, uzakda kalan dostumdan.
Huzûrunuza kavuşmak ni’metine lâyık olmadığımı biliyorum. Fârisî mısra’ tercemesi:
Hayvanlarınızın çanını uzakdan işitmek bana yeter!
Şaşılacak şeydir. Çok uzakda kalmağa yakınlık adını vermişler. Ayrılığın en çoğuna kavuşmak demişler. Sanki bu yakınlık ve kavuşmak kelimeleriyle uzaklığı ve ayrılığı bildirmek istemişler. Arabî beyt tercemesi:
Sevgiliye kavuşmak ele geçer mi acaba?
Yüksek dağlar ve korkunç tehlükeler var arada.
Bundan dolayı, sonsuz üzülmek ve durmadan düşünmek lâzımdır. İstenilenlerin de, sonunda isteyeni arayıcı, isteyici olması lâzımdır. Sevilenin de, seviciyi sevmekle sevici olması lâzımdır. O, dînin büyüğü “minessalevâti ekmelühâ ve minettehıyyâti efdalühâ” arananların ve sevilenlerin makâmında olduğu hâlde, sevicilerden oldu. Arayanlardan oldu. Bunun için,
o Serverin hâlini bildirenler: (Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, hep üzüntülü, hep düşünceli idi) dediler. O Server “aleyhissalâtü vesselâm” (Benim çekdiğim sıkıntı gibi hiçbir Peygamber sıkıntı çekmemişdir) buyurdu. Sevenlerin, muhabbet yükünü taşımaları lâzımdır. Sevilmişlerin bu yükü kaldırmaları güçdür. Dahâ söylersek, sonu gelmez. Arabî mısra’ tercemesi:
Aşk hikâyesinin sonu gelmez.
Mektûbu getiren Şeyhullah Bahş, biraz cezbe ve muhabbete mâlikdir. Onun zorlamasıyla, yüksek kapınızın hizmetçilerine birkaç kelime yazıldı. Kendisi, yüksek hizmetinizde bulunmağı çok istiyor. Bunun için yola çıkdı. Önce burada birşeyler istedi. Fekat fakîrin çekindiğini anlayınca, yalnız görüşmeğe râzı oldu. Bu birkaç kelimeyi yazdırdı. Mektûbu dahâ uzatarak saygısızlık yapmak edebsizlik olur
[1/6 20:32] Babam: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)da, biz de ondan yedik. Sonra akşam namazına kalktı. Ağzını mazmaza etti. Biz de ağızlarımızı mazmaza ettik. Fakat abdest almadı.'
Buhari, Vudü 51, 54, Cihâd 123, Megazi 35, 38, Et'ime 7, 9, 51; Muvatta, Tahâret 20, (1, 26); Nesâi, Tahâret 124, (1, 108, 109).
3660 - Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm süt içti. Ne mazmaza yaptı, ne abdest aldı; namazını kıldı.'
DEVE ETLERİ
3661 - Câbir İbnu Semure (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Bir adam Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek:
'Koyun eti sebebiyle abdest alayım mı?'' diye sordu.
'Dilersen abdest al, dilemezsen alma!' diye cevap verdi. Adam bunun üzerine:
'Deve eti sebebiyle abdest alayım mı?'' diye sordu. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer:
'Evet, deve eti sebebiyle abdest al!' cevabını verdi. Adam tekrar
[1/6 21:35] Babam: Saçları Tıraş Etmek veya Kısaltmak
Ana Sayfa
Hac ve Umre
Saçları Tıraş Etmek veya Kısaltmak
İlgili
D) SAÇLARI TIRAŞ ETMEK veya KISALTMAK
İlmihal dilinde saçların tıraş edilmesi “halk”, kısaltılması ise “taksir” olarak anılır. Halk, saçların dipten tıraş edilmesi, taksir ise uçlarından kesilip kısaltılması demektir. Saçların dipten tıraş edilmesi, kısaltmaktan evla görülmektedir.
a) Zamanı ve Yeri
Hacda saçları tıraş etme veya kısaltmanın zamanı, bayramın ilk günü fecr-i sadıktan, ömrün sonuna kadar devam eden süredir. Ancak Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre, bayramın üçüncü günü güneş batıncaya kadarki süre içinde yapılması vaciptir. Daha sonraya geciktirilmesi durumunda ceza (dem) gerekir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ile Şafii ve Hanbeliler’e göre ise bu vecibenin bayramın ilk üç gününde yapılması vacip değil, sünnettir Geciktirilmesi mekruh ise de ceza gerekmez. Ancak tıraş olmadıkça ihramdan çıkılmış olmaz ve ihram yasakları devam eder. Umrede saçları tıraş etme veya kısaltmanın vakti, umre tavafının dört şavtını tamamladıktan sonra başlar. Fakat umre sa‘yini ihramlı olarak yapmak vacip olduğu için sa‘yi de yaptıktan sonra tıraş olmak gerekir. Hac için ihrama girenler, bayramın ilk günü fecr-i sadıktan önce, umre için ihrama girenler ise, umre tavafının en az dört şavtını tamamlamadan tıraş olmakla ihramdan çıkmış olmazlar, ihram yasağı işlemiş olurlar.
Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre, ister hac, ister umre için olsun, saçları tıraş etmenin veya kısaltmanın yeri Harem bölgesidir. Harem bölgesi dışında yapılması sahih ise de vacip terkedildiği için ceza gerekir. Ebu Yusuf ve İmam Züfer’e göre, bu vecibenin Harem bölgesinde yapılması vacip değil, sünnettir.
b) Tıraş Edilecek veya Kısaltılacak Saçın Miktarı
Hanefiler’e göre saçların tıraş edilmesi veya kısaltılmasında vacip olan miktar, başın en az dörtte birindeki saçlardır. Başın sadece dörtte birinde veya daha az kısmında saç varsa, hepsinin tıraş edilmesi veya kısaltılması gerekir. Ne kadar kısmında olursa olsun, saçların tamamının tıraş edilmesi veya kısaltılması ise sünnettir. Şafiiler’de, vacibin ifası için üç tel saçın tıraş edilmesi veya kısaltılması yeterlidir. Maliki ve Hanbeliler’e göre ise saçların tamamının tıraş edilmesi veya kısaltılması vaciptir. Mezheplerin her birinde başın tıraş edilecek miktarı ile abdestte meshi gereken miktarı aynıdır.
Erkeklerin saçlarını dipten tıraş etmeleri, kısaltmaktan efdaldir. Kadınlar ise saçlarının en az dörtte birinin uçlarından bir miktar keserler. Onların saçlarını dipten tıraş etmeleri mekruhtur. Saçların kısaltılması halinde kesilen miktar, parmak ucu (parmağın uç boğumu) uzunluğundan daha az olmamalıdır.
c) Tıraş ile Diğer Menasik Arasında Tertip
Hz. Peygamber Veda haccında bayramın ilk günü Mina’da önce Akabe Cemresi’ne yedi taş attı, sonra kurbanlarını kesti, daha sonra tıraş oldu ve aynı gün Mekke’ye gidip ziyaret tavafını yaptı ve tekrar Mina’ya döndü. Bu dört menasik yerine getirilirken, Hz. Peygamber’in yaptığı sıralamaya uymanın vacip veya sünnet oluşu konusunda müctehidler arasında görüş ayrılığı vardır. Ebu Hanife’ye göre, bunların ilk üçünde Hz. Peygamber’in yaptığı sıralamaya uymak vaciptir. Aksi halde ceza (dem) gerekir. Ancak, ifrad haccında şükür kurbanı vacip olmadığından, nafile olarak kesenlerin kurban konusunda tertibe uymaları vacip değil, sünnettir. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed ile diğer üç mezhebe göre ise sıralamaya riayet sünnettir. Uyulmaması mekruh ise de ceza gerekmez. Ancak Maliki mezhebinde Akabe Cemresi’ne taş atmanın tıraş ve tavaftan önce olması gerekir. Ziyaret tavafında ise Ebu Hanife dahil, bütün müctehidlere göre tertip vacip değil, sünnettir. Tertibe uyulduğu takdirde ifrad haccı yapanl
[1/6 21:36] Babam: Ayakkabı Denemek
Ana Sayfa
A
Ayakkabı Denemek
Rüyada Ayakkabı Görmek
Rüyada Ayakkabı Giymiş olup Yürüdüğünüzü Görmek
Rüyada Renkli Ayakkabı Görmek
Rüyada Bir Çift Ayakkabı Görmek
Rüyada Ayakkabının Ayağınızdan Çıktığını Görmek
Rüyada ayakkabı denemiş olmak, ara sıra kadınla yorumlanır. Bu rüyayı gören yakında, giydiği ayakkabıya nispet eden bir kadınla evlenir. Huzur ve cici ayakkabı iyi geçimli ve güzel tabiatlı bir bayana, dar ve huzursuz ayakkabı ise kötü fıratlı devamlı şikayet eden bir bayana delalet etmektedir. Ara sıra bu rüya hizmette bulunmuş olan bir şahıs, iş yaşamında itaat eden memur, kuvvet ve azamet maliki olma, eline gelecek mala ve geçime yorulabilmektedir. Güzel bir ayakkabı geçimin genişlemiş olmasına, dar bir ayakkabı ise zorluklarla çabaya işarettir.
Rüyada Ayakkabı Görmek
Rüyada görmüş olunan ayakkabı bayan ya da cariyedir. Bu rüya bekârlar için evlenmiş olmaya, haneliler için maddi sorunlardan feraha ermeye, geçimini temin etmeye ve sorunların hafiflemiş olmasına delalet etmektedir. Güz sezonunda görmüş olunan ayakkabı rüyası, kudretli bir kimseden ihsan ve çıkar görmek; yaz sezonunda görmüş olunan ise zorluk ve hüzündür.
Rüyada Ayakkabı Giymiş olup Yürüdüğünüzü Görmek
Rüyada ayakkabı giymiş olup yürümüş olan şahıs yakında bir yolculuğa çıkar. Çıkmış olacağınız bu yolculuğun mesafesini rüyada attığınız adım belirler.
Rüyada Renkli Ayakkabı Görmek
Rüyası esnasında ayakkabılar görülüş rengine göre tabir edilir. Kara ayakkabı görmüş olan kişi, zengin ve varlıklı biriyle evlenir. Kırmızı ayakkabı, namuslu, ahlakını korumuş olan güzel bir bayandır. Sarı ayakkabı hasta ve muhtaç bir kadınla evlenmiş olmaya delalet etmektedir. Yeşil ayakkabı, ahlaklı, dindar ve namuslu bir bayandır.
Rüyada Bir Çift Ayakkabı Görmek
Rüyada görmüş olunan bir çift ayakkabı mal, mülk edinmiş olma, para kazanma, iş yaşamında yapacağı çalışmalardan oldukça çok kar sahip olma, tüm manalarda rahata erme, rahatlamış olma ve bütün sorunlarından kurtulmadır.
Rüyada Ayakkabının Ayağınızdan Çıktığını Görmek
Rüyada ayaktan çıkmış olan ayakkabı yakınlarla tabir olunur. Bu şekilde bir rüya görmüş olan kimse, kız ya da erkek kardeşinden ayrılmış olarak gurbete düşer. Bu rüya yakınlarla ilişiği kesmiş olmaya, yakın ziyaretlerini terk etmeye yorulmuş olmaktadır.
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azık
Azil
Azmetmek
Azrail
[1/6 21:37] Babam: AKÂİD
Ana Sayfa
A
AKÂİD
Akîdeler. Akîde kelimesinin çoğulu. İslâm dîninde inanılacak şeyler, îmân bilgileri. Âkıl ve baliğ olan (ergenlik yaşına ulaşan) erkek ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları akâid bilgilerini öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır.
Kıyâmette Cehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya bağlıdır.
(İmâm-ı Rabbânî)
Ehl-i sünnetin akâidde iki kolu vardır: 1) Mâturîdiyye mezhebi. 2. Eş’ariyye mezhebi.
Birincisinin imâmı Ebû Mansur Mâturîdî, ikincisininki İmâm-ı Ebü’l-Hasen Eş’arî hazretleridir. İkisinin bildirdiği îmân esasları aynıdır. Yalnız aralarında, teferruatla ilgili, îzah, ifâde ve uslub tarzından doğan cüz’î farklılıklar vardır. (Taşköprüzâde)
Hudâ Rabbim nebim hakkâ Muhammeddir Resûlüllah
Hem İslâm dînidir dînim, kitâbımdır kelâmullah
Akâidde, Ehl-i sünnet oldu mezhebim, hamdolsun
Amelde, Ebû Hanîfe mezhebi, mezhebim vallah
(İbrâhim Hakkı Erzurumî)
İlgili
MÂTÜRÎDÎ
9 Eylül 2021
Benzer yazı
ZÜRRİYYET
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Ehl-i Sünnet Âlimleri
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[1/6 21:37] Babam: Ve o ağacın birliğiyle beraber muhtelif başka başka meyveler vermesi ise, kudret-i Samedaniyenin sikkesine ve rububiyet-i İlahiyenin hâtemine ve saltanat-ı uluhiyetin turrasına işarettir. Çünki “Bir tek şeyden her şeyi yapmak” yani bir topraktan bütün nebatat ve meyveleri yapmak; hem bir sudan bütün hayvanatı halketmek; hem basit bir yemekten bütün cihazat-ı hayvaniyeyi icad etmek; bununla beraber “Her şeyi bir tek şey yapmak” yani zîhayatın yediği gayet muhtelif-ül cins taamlardan o zîhayata bir lahm-ı mahsus yapmak, bir cild-i basit dokumak gibi san’atlar; Zât-ı Ehad-i Samed olan Sultan-ı Ezel ve Ebed’in sikke-i hâssasıdır, hâtem-i mahsusudur, taklid edilmez bir turrasıdır. Evet, bir şeyi her şey ve her şeyi bir şey yapmak; her şeyin Hâlıkına has ve Kādir-i Küll-i Şey’e mahsus bir nişandır, bir âyettir. Ve o tılsım ise, sırr-ı iman ile açılan sırr-ı hikmet-i hilkattir ve o miftah ise, يَا اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ dur. Ve o ejderha ağzı bahçe kapısına inkılab etmesi ise, işarettir ki: Kabir ehl-i dalalet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, ehl-i Kur’an ve iman için zindan-ı dünyadan bostan-ı bekaya ve meydan-ı imtihandan ravza-i Cinana ve zahmet-i
[1/6 21:39] Babam: Onbirinci Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
(Bu mektub, mühim bir ilâç olup, dört âyetin hazinesinden dört küçük cevherine işaret eder.)
Aziz kardeşim!
Şu dört muhtelif mes’eleyi muhtelif vakitlerde Kur’an-ı Hakîm nefsime ders vermiş. Arzu eden kardeşlerim dahi bundan bir ders veya bir hisse almaları için yazdım. Mebhas itibariyle başka başka dört âyet-i kerimenin hazine-i hakaikından birer küçük cevher nümune olarak gösterilmiştir. O dört mebhastan herbir mebhasın ayrı bir sureti, ayrı bir faidesi var.
Birinci Mebhas: اِنَّ كَيْدَ الشَّيْطَانِ كَانَ ضَعِيفًا Ey sû’-i vesveseden me’yus nefsim! Tedai-yi hayalât, tahattur-u faraziyat, bir nevi irtisam-ı gayr-ı ihtiyarîdir. İrtisam ise, eğer hayırdan ve nuraniyetten olsa, hakikatın hükmü bir derece suretine ve misaline geçer. Güneşin ziyası ve harareti, âyinedeki misaline geçtiği gibi… Eğer
[1/6 21:39] Babam: Hem madem biz gözümüzle görüyoruz: Öyle ihatalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok suretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esma-i İlahiyeye karşı lisan-ı hal ile tesbihatına dair sahife-i a’malini misalî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh-i mahfuzun nümunecikleri olan kuva-yı hâfızalarında ve bilhâssa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhanesi olan kuvve-i hâfızasında ve sair maddî ve manevî in’ikas âyinelerinde kaydeder, yazdırır; zabtederek muhafaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misaller ve deliller ve nümuneler kuvvetiyle وَ اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetindeki en acib bir hakikat-ı haşriyeyi, kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek-i ekberinde milyarlar dil ile kâinata ilân eder. Ve başta nev’-i insan olarak bütün zîhayatlar ve bütün eşya, fenaya düşmek ve ademe sukut etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev’-i beşer olarak zîhayatlar i’dam edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekaya terakki ile ve devama tasaffi ile ve sermedî
[1/6 21:39] Babam: Birincisi: Nebiyy-i Ümmi’ye nisbeten gayb hükmünde olan, İncil’in Sahabeler hakkındaki ihbarını ihbardır. Evet İncil’de, âhirzamanda gelecek Peygamber’in (A.S.M.) vasfında مَعَهُ قَضِيبٌ مِنْ حَدِيدٍ وَاُمَّتُهُ كَذلِكَ gibi âyetler var. Yani: Hazret-i İsa (A.S.) gibi kılınçsız değil, belki sahib-üs seyf bir peygamber gelecek, cihada memur olacak ve onun sahabeleri dahi, kılınçlı ve cihada memur olacaklardır. O kadîb-i hadîd sahibi, reis-i âlem olacak. Çünki İncil’in bir yerinde der: “Ben gidiyorum, tâ âlemin reisi gelsin.” Yani: Âlemin Reisi geliyor. Demek oluyor ki; İncil’in bu iki fıkrasından anlaşılıyor ki: Sahabeler, çendan mebdede az ve zaîf görünecekler. Fakat çekirdekler gibi neşvünema bularak yükselip kalınlaşıp kuvvetleşerek, küffarın gayzlarını onlara yutkundurup boğduracak vakitte, kılınçlarıyla nev’-i beşeri kendilerine müsahhar edip, reisleri olan Peygamber’in (A.S.M.) ise, âleme reis olduğunu isbat edecekler. Aynen şu Sure-i Feth’in âyetinin mealini ifade ediyor.
İkinci Vecih: Şu fıkra ihbar ediyor ki: Sahabeler çendan azlığından ve za’fından Sulh-u Hudeybiye’yi kabul etmişler
[1/6 21:40] Babam: Ve keza bir zâtın cevahirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arzetmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için ancak o zâtın müsaadesiyle ve iradesiyle emir ve tayin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resuldür.
Arkadaş! Bu sıfatları haiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi’, en kâmil, en fâzıl o zâttır. Tam tamına teşhir, tebliğ, tarif, tavsif, izhar, ilân eden o zâttır.
Aziz arkadaş! “İman-ı Billah” ile “Âhiret imanı” arasındaki telazuma geldik. Hazır ol, dinle!
Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücazat etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve keza bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücazatı ister. Mükâfat ve mücazat menzilleri âhirettir
[1/6 21:40] Babam: Aziz, sıddık ve fedakâr ve vefakâr kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede kuvvetli ve kıymetli ve çalışkan ve muktedir arkadaşlarım!
Bu dünyada benim için medar-ı teselli sizlersiniz ve hakkınızda büyük ümidlerimi doğru çıkardınız. Cenab-ı Hak sizden ebeden razı olsun, âmîn!
İrsalatınız ve bilhâssa Onuncu Söz buraya o derece faide verdi ki, herbir sahifesine mukabil elimden gelseydi büyük bir hediye verirdim. Çoktan beri görmediğim için ben hangisini okursam “En birinci budur.” derdim. Ötekine bakardım, “Bu birincidir.” Daha öbürüsüne baktıkça hayret ederek kat’î kanaatım geldi ki; Risalet-ün Nur’un kitabları birbirine tercih edilmez. Her birinin, kendi makamında riyaseti var. Ve bu zamanı tenvir eden bir mu’cize-i maneviye-i Kur’aniyedir.
Evet bu asrın ehemmiyetli ve manevî ve ilmî bir mürşidi olan Risalet-ün Nur’un heyet-i mecmuası, sair şahsî büyük mürşidler gibi kendine muvafık ve hakikat-ı ilmiyeye münasib olarak, birkaç nevide ve bilhâssa hakaik-i imaniyenin izharında, intişarında azîm kerametleri olduğu gibi; üç keramet-i zahiresi bulunan Mu’cizat-ı Ahmediye, Onuncu Söz ve Yirmidokuzuncu Söz ve Âyet-ül Kübra gibi çok risaleleri dahi herbiri kendine mahsus kerametleri bulunduğunu çok emareler ve vakıalar bana kat’î bir kanaat vermiş. Hattâ sekeratta bulunan talebelerine imanını kurtarmak için bir mürşid gibi yetiştiğine müteaddid vakıalar şübhe bırakmıyor.
Bir saat tefekkür, bir sene ibadet-i nafile hükmünde… Bir misali “Nur’un Hizb-i Ekberidir.” diye müşahede ettim ve kanaat getirdim. 2(Haşiye)
Sizlere Risalet-ün Nur’un Hizb-i Ekber’ini ve Kur’anın Hizb-i A’zamını göndermek isterdim. Fakat Hizb-i A’zam çok uzun olduğundan daha yazdıramadım. Hizb-i Ekber ise, tercüme etmek istedim; şimdilik vazgeçtim. Sizin gibi kardeşlerin tercümeye muhtaç olmadığını düşünüp, yalnız Arabî suretini göndereceğim, inşâallah
[1/6 21:42] Babam: Bizler ki, elhamdülillahi teâlâ âhiret kardeşiniz, Kur’an hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrar-ı Kur’aniyenin beyanında, eşşükrü lillahi teâlâ “Ashab-ı Kehf” gibi musahibiniziz. Liyakat ve kifayetimizin çok fevkinde mahza bir lütuf ve inayet-i Samedanî olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam-ı Sübhaniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz.
Hulusi
* * *
Otuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfını, Ramazan hediyesini ikmale muvaffak oldum. Tevfik-i Huda yoldaşım olursa diğerlerini de inşâallah emir buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nurlu Sözler’in en hüsünlü hatt ile ve hattâ altun ile yazılması lâyık ve muktezi iken, hasb-el kader bu bîçare kardeşinizin perişan ve belki ancak okunabilir, hatalı hattı ile yazılması da, hamd ve şükrümü artırmağa vesile oluyor. Ve her vasıta ile aldığım meserretbahş selâm ve iltifatat-ı fâzılanelerinin ve her biri Risale-i Nur’a bir zeyl ve tefsir ve haşiye makamındaki cihandeğer emirname-i ârifanelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım.
Fakat manevî ciheti böyle düşünmüyorum ve nerede bulunursam bulunayım, inayet-i Bâri ile aldığım dersi dinletecek bir muhatab bulmağa çalışacak ve neşr-i hakikat yolunda acz u fakrıma bakmayarak, duanızla elimden gelen her çareye başvuracağım için müteselli oluyorum.
Yalnız, dünyevî vazifeler ile uğraşmak ise, fıtraten hoşlandığım ve hakaikına meclub olduğum nurlu Sözler’le iştigalime kısmen mani’ oluyor. İşte buna müteessifim, fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fena ve fâni yüzünü daha ziyade üryanlığıyla göstermekte ve bu hayatta bâki ve sermedî hayat için bir şey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hasıl ettirmektedir. Sureten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhâssa sevgili Üstadın son dersi, bu fâni dünyanın en zevkli halinden pek çok yukarı derecede bir bâki hayat olduğunu kat’iyyetle müjde etmektedir.
Hulusi
* * *
Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevab yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kabiliyetimin azlığı, istidadımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazifelerin taht-ı tesirinde dimağım meşgul ve âdeta meşbu’ olduğundan, o mübarek cevherlerinize mukabil âdi boncuk bile ibraz edemeyeceğim.
Biliyorsunuz ki, çok ifadelerimde sizi taklid ettiğim birinci sebebi, merbutiyet-i hâlisanemin; ikinci sebebi, kudret-i kalemiyemin kifayetsizliğidir. Fakat mübarek Yirmidördüncü Söz’de misali geçen fakir gibi, ben de derim: Ey sevgili Üstadım, eğer gücüm yetse, elimden gelse bütün o nurlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size maruzatta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muamele buyurunuz.
Hulusi
* * *
Eser, emsali gibi nurlu ve hikmetlidir. İnşâallah temenni buyurduğunuz vecihle ümmet-i Muhammed’in içtimaî ve pek mühim bir yarasına kat’î deva olur. Doğrudan doğruya nur-u Kur’an olan mübarek Sözler’in kasd ve işaret edilmek istenildiğini arzettim ve makam-ı tasdikte şimdiye kadar kendisine birkaç Söz’ü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyüadd ve lâyuhsa niam-ı Sübhaniyesine mazhar olduğum Allah-u Zülcelal tebareke ve teâlâ ve tekaddes hazretlerine hamd ü şükürden âciz, isyan ile âlûde iken zât-ı üstadaneleri bizi izn-i Rabbanî ile o mübarek münevver Sözler ile irşad edip zulmetten nura çıkardınız.
Taharri-i hakikat ile ömür geçirir iken mukadderat bu âsi bîçareyi de beş sene evvel Şah-ı Nakşibend Hazretlerinden Muhammed-ül Küfrevî Hazretlerine doğru açılan tarîk-ı Nakşibendîye idhal eylemişti. Sonra muvakkat bir küsuf neticesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve dikenler içinde kalınmış iken nurlu Sözler’inizle zulmetten nura, girdabdan selâmete, felâketten saadete çıktım. اَلْحَمْدُ لِلّهِ هذ�
[1/6 21:42] Babam: Denizli tüccarı, aslı Burdur’lu Hâfız Mustafa’ya hitabdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ النُّورِ
Aziz, sıddık kardeşim ve hizmet-i Kur’aniye’de muvaffakıyetli arkadaşım!
Sen binler safalarla geldin, beni ebedî minnetdar ettin. Ve sadık arkadaşlarınla Risale-i Nur’un serbestiyetine hizmetiniz o derece büyük ve kıymetlidir, değil yalnız bizi ve Risale-i Nur’un şakirdlerini, belki bu memleketi, belki âlem-i İslâm’ı manen minnetdar ettiniz ki; ehl-i imanın imdadına yetişmeye Risale-i Nur’un yolunu serbestçe açtınız. Ben, bir seneden beri seni ve seninle beraber bu serbestiyetine çalışanları, Merhum Hâfız Ali ve Hüsrev gibi Risale-i Nur’un kahramanlarıyla beraber manevî kazançlarıma, dualarıma şerik etmişim; hem devam edecek. Buraya kadar herbir dakika yoldaki, bir gün Risale-i Nur’un hizmetinde bulunduğun gibi beni minnetdar eyledin. Hâkim-i âdil namını alan malûm zâtı ve lehimizde onunla beraber çalışanları, bu hakikî adalete hizmetleri için âhir ömrüme kadar
[1/6 21:43] Babam: 3- Beşerin san’atı olan bir şey, bidayette çirkin ve gayr-ı muntazam olur, sonra yavaş yavaş intizama sokulur. Kur’an ise, ilk zuhurunda gösterdiği halâveti, güzelliği, gençliği şimdi de öylece muhafaza etmektedir.
Ey belâgat letafetinin kokusunu koklayan arkadaş! Zihnini şu mebahis-i erbaaya gönder ki, bal arısı اَشْهَدُ اَنَّ هذَا كَلاَمُ اللّهِ balını çıkarsın
[1/6 21:43] Babam: İşte bu noktaya binaen mesalik-i nübüvvet dörttür. Beşincisi meşhur ve mesturdur.
Birinci Meslek
Yani, mes’ele-i âliye-i zâtiyeyi temaşa etmekte dört nükteyi bilmek lâzımdır:
Birincisi: لَيْسَ الْكَحْلُ كَالتَّكَحُّلِ kaidesine binaen sun’î ve tasannuî olan şey, ne kadar mükemmel olsa da, tabiî yerini tutmadığından heyetinin feletatı, müzahrefiyeti îma edecektir.
İkincisi: Ahlâk-ı âliyenin, hakikatın zeminiyle olan rabıta-i ittisali ciddiyettir. Ve deveran-ı dem gibi hayatlarını idame eden ve imtizaclarından tevellüd eden haysiyete kuvvet veren, heyet-i mecmuasına intizam veren yalnız sıdktır. Evet şu rabıta olan sıdk ve ciddiyet kesildiği anda, o ahlâk-ı âliye kurur ve hebaen gidiyor.
Üçüncüsü: Umûr-u mütenasibede temayül ve tecazüb ve mütezâdde olan eşyalarda tenafür ve tedafü’ kaide-i meşhuresi, maddiyatta nasıl cereyan ediyor; maneviyat ve ahlâkta dahi cereyan eder.
Dördüncüsü: لِلْكُلِّ حُكْمٌ لَيْسَ لِكُلٍّ
[1/6 21:43] Babam: Vahdaniyetin ikinci muktezisi: Vahdette vücub derecesinde bir sühulet, bir kolaylık ve şirkte, imtina’ derecesinde bir suubet ve müşkilât bulunmasıdır. Bu hakikat ise; İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın tabirince Siracünnur’un çok risalelerinde ve bilhâssa Yirminci Mektub’da tafsilen ve Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesinde icmalen gayet kat’î ve parlak bir surette isbat ve izah edilmiş ve gayet kuvvetli bürhanlar ile gösterilmiştir ki: Bütün eşya bir tek zâta verilse, bu kâinatın icadı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay ve bir ağacın halkı ve inşası, bir meyve kadar sühuletli ve bir baharın ibdaı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân ve hadsiz efradı bulunan bir nev’in terbiyesi ve tedbiri, bir ferd kadar müşkilâtsız olur. Eğer şirk yolunda esbab ve tabiata verilse; bir ferdin icadı, bir nevi belki neviler kadar ve bir çiçeğin hayatdar ibdaı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar ve bir meyvenin inşa ve ihyası bir ağaç, belki yüz ağaç kadar ve bir ağacın icadı ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye ve tedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müşkil olur.
Madem Siracünnur’da hakikat-ı hal böyle isbat edilmiş ve madem bilmüşahede gözümüz önünde görüyoruz ki, gayet derecede san’atlı ve kıymetdarlık ile beraber nihayet derecede bir mebzuliyet var. Ve her bir zîhayat fevkalâde mu’cizane ve hârika ve çok cihazatları bulunan birer makine-i acibe olmakla beraber, sehavet-i mutlaka içinde kibrit çakar gibi bir sür’at-i hârika ile gayet derecede kolaylık ve sühulet ve külfetsiz bir surette vücuda geliyorlar. Elbette bizzarure ve bilbedahe gösterir ki, o mebzuliyet ve o sühulet, vahdetten ve bir tek zâtın işleri olmasından ileri geliyor. Yoksa değil ucuzluk ve çokluk ve çabukluk ve kolaylık ve kıymetdarlık, belki şimdi beş para ile alınan bir meyve, beşyüz lira ile alınmayacaktı; belki bulunmayacak derecede nâdir olacaktı. Ve şimdi saati kurmak ve elektriğin düğmelerine dokunmakla işleyen muntazam makineler gibi vücudları, icadları kolay ve âsân olan zîhayat şeyler; imtina’ derecesinde suubetli, müşkilâtlı olacak ve bir günde ve bir saatte ve bir dakikada bütün cihazat ve şerait-i hayatıyla vücuda gelen bir kısım hayvanlar bir senede, belki bir asırda, belki hiç gelmeyecek idi.
Siracünnur’un yüz yerinde en muannid bir münkiri dahi susturacak bir kat’iyyetle isbat edilmiş ki: Bütün eşya bir tek Zât-ı Vâhid-i Ehad’e verilse, bir tek şey gibi kolay ve çabuk ve ucuz olur. Eğer esbaba ve tabiata dahi hisse verilse, bir tek şeyin icadı bütün eşya kadar çetin ve geç ve ehemmiyetsiz ve bahalı olacak
[1/6 21:44] Babam: Bunun üzerine hocalarının; hangi ilim tab’ına muvafık olduğu sualine cevaben:
-Bu ilimleri birbirinden tefrik edemiyorum. Ya hepsini biliyorum veyahut hiçbirisini bilmiyorum, der.
Herhangi bir kitabı eline alırsa, anlardı. Yirmidört saat zarfında “Cem’-ül Cevami’”, “Şerh-ül Mevakıf”, “İbn-ül Hacer” gibi kitabların ikiyüz sahifesini, kendi kendine anlamak şartıyla mütalaa ederdi. O derece ilme dalmıştı ki, hayat-ı zahirî ile hiç alâkadar görünmezdi. Hangi ilimden olursa olsun sorulan suale tereddüdsüz derhal cevab verirdi.
* * *
O Zamanki Hayatına Kısa Bir Bakış
Evvelâ: Hükema-yı İşrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete başladı. Hükema-yı İşrakiyyun, tedric kanunu mûcibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı. O ise tedrice riayet etmiyerek birdenbire riyazete daldı. Gün geçtikçe, vücudu tahammül etmeyerek zaîf düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ülema-yı
[1/6 21:45] Babam: -i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm rü’yada Risale-i Nur’la münasebetdar görülmesi ve mektub da aynı vakitte gelmesi, o günlerde te’lif edilen hastalara ait yirmibeş deva-yı maneviyeyi beyan eden Yirmibeşinci Lem’a ve iktisada ait Ondokuzuncu Lem’a ve onların akabinde ihtiyarlara ait yirmialtı ricayı beyan eden Yirmialtıncı Lem’anın te’lif zamanlarına tevafuk etmesi şübhe bırakmıyor ki; bu üç risale, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın makbuliyetine mazhar olmuş.
Yine Risale-i Nur’la münasebeti tahakkuk eden hâdiselerden birisi de şudur ki: Risale-i Nur’un Isparta’ya medar-ı bereket olduğunu çok emarelerle gördük ve görüyoruz. Ezcümle:
Şükrü Efendi hem kendi köşkünü, hem merhum kardeşi Nuri Efendi’nin köşkünü Risale-i Nur’un ders ve te’lifine verdiği bir zamanda, onun şehirdeki evine muttasıl büyük bir haliçe binası ateş aldı. Bütün o büyük bina yandığı halde, Şükrü Efendi’nin evine sirayet etmedi, hattâ yanan haliçe binasının müştemilatından olup, haliçe binası ile Şükrü Efendi’nin hanesine bitişik olan ahşap odunluk dahi yanmadı. Bu vaziyeti gören herkes hayret içinde kaldı. Fakat Risale-i Nur ile alâkaları olanların şübheleri kalmadı ki; Şükrü Efendi Risale-i Nur’un te’lifine bu iki köşkü verdiği için, onun bereketiyle hârika bir surette hem kendi hanesi, hem merhum kardeşinin hanesi o müdhiş yangından kurtuldu.
Hem Risale-i Nur yazın nasılki büyük bir yağmur ve rahmete sebeb olduğu delillerle beyan edilip, Gavs-ı Geylanî’nin (K.S.) kerametine dair risalede kaydedilen hâdise Risale-i Nur’un bir kerameti olduğu gibi; bu seneki kışta Risale-i Nur’un merkez-i faaliyeti, Barla’dan Isparta’nın bağlarına nakledilmiş idi. Bağlarda soğuk ve fırtına, şehirden çok şiddetli oluyordu. Bu şiddetli kışta Risale-i Nur’un dersi ta’til olmamak ve naşiri de dayanabilmek için, bir eser-i rahmet olarak bu senenin kışı gayet mutedil geçti. Evet herkes biliyor ki, şimdiye kadar böyle mutedil ve bazı günleri yaza benzer tarzda bir kış, bu yakın zamanlarda görülmemişti. İşte bugün, yeni mart oniki, eski şubat yirmiyedidir. Sitte-i Sevr denilen fırtınalı altı meşhur günün üçüncü günü olan bugün, nevruz günü gibi açıktır, güzeldir. Nasılki Risale-i Nur’un bereketi yüzünden rahmet-i İlahiye yaz ortasında bir bahar getirdiğini kanaat verecek emareler ile görmüştük; öyle de bu kış ortasında Risale-i Nur’un bereketi yüzünden bir güz mevsimi olmasına bir vesile olduğuna kanaat ettik.
Hem Risale-i Nur eczasından İktisad Risalesi’nin te’lifine çok yakın bir zamanda, Üstadımın maişetindeki iktisadı ifrat derecesine girmişti. Ben ve Hüsrev ve daha diğer arkadaşlarımız bütün biliyoruz ki: Üstadımızın hasta olmadığı halde bütün Ramazanda yediği gıdayı hesab ettik, bir tek fıranca ekmeği, yarım okka kese yoğurdu, yüz elli dirhem pirinç idi. Biz tahmin ettik ki, yirmidört saatte üç hurma tanesi kadar gıda ile külfetsiz idare etti. Fazlaya iştihası olmadığı için yemiyordu. Bu hal, Ramazandan sonra ona yazdırılacak olan İktisad Risalesi’nin bereketine ve mübarekiyetine ve kerametine bir işaret idi.
Ve bir de Risale-i Nur’un takviye-i din hakkında hizmetine işaret eden bir diğer hâdise şudur ki: Isparta’nın mühim bir âliminin, takriben otuz-kırk sene evvel yazdığı istikbale dair kasidesinin fıkraları, Risale-i Nur’a tam tevafuk ediyor ve Risale-i Nur’u gösteriyor. Şöyle ki:
Allah rahmet etsin ve kabri pür-nur olsun, Topal Şükrü Efendi namında ehl-i kalb ve Isparta’nın bir medar-ı fahri olan zâtın kerametkârane buraca meşhur bir şiirini gördüm, getirip arkadaşlarıma gösterdim. Dedim: Bu zât bu dalaletli zamanımızdan bahsettiği gibi, bir fıkrası da harb-i umumîden bahsediyor gibi görünüyor. Çünki bu şiirinde diyor:
“Âferin çarha ki, çattırdı kuduzu kuduza.”
Yani, bütün dünya k�
[1/6 21:45] Babam: Sözün İkinci Makamı
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
(Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesatın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız?” diye, Risale-i Nur’dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi namına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda üç yoldan başka yol yok.
Birinci yol: O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir i’dam-ı ebedî kapısı… Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i’dam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür.
Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında bîçare insan; o i’dam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.
Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğunda ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sadık, ellerinde nişane-i tasdik olan mu’cizeler bulunan enbiyalar ve o enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhud ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat’î delilleriyle -o enbiya ve evliyanın verdikleri aynı haberleri- aklen ilmelyakîn derecesinde 1(*) isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimal-i kat’î ile “İ’dam ve zindan-ı ebedîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız iman ve itaat iledir.” diye ittifaken haber veriyorlar.
Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebeb olduğunu ve iman, ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emarelerini ve âsârlarını gösterdikleri halde, bu acib ve garib ve dehşetli ve azametli mes’ele karşısında bulunan bîçare insan ve bahusus müslüman eğer iman ve ubudiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse; acaba o göz önündeki, her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
Madem ihtiyarlık, hastalık, musibet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalalet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o manevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
Madem ehl-i iman ve taat, göz önünde gördüğü kabri bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piy
[1/6 21:47] Babam: 4- ' Sarahat-ı Kur'aniye te'vil kaldırmaz. ' (Osmanlıca Lemalar sh: 125)
4.1- 'Ey aklı nakl üzerine tercih eden mütefelsif, bil ki! Sen kendi felsefî aklınla nakli tevil ediyor, belki de tahrif ediyorsun. Öyledir, zira gururdan ve felsefiyatta tegalguldan tefessüh etmiş olan aklın ona dar gelir.' (Mesnevî-i Nuriye sh: 208, Tercüme: A. Badıllı)
4.2- 'Risale-i Nur'un mesleği, sair tarikatlar, meslekler gibi mağlûp olmayarak, belki galebe ederek pek çok muannidleri imana getirmesi, pek çok hâdisâtın şehadetiyle, bu asırda bir mucize-i mâneviye-i Kur'âniye olduğunu isbat eder. O dairenin haricinde, ekseriyetle, bu memlekette, bu hususî ve cüz'î ve yalnız şahsî hizmet veya mağlûbane perde altında veya bid'alara müsamaha suretinde ve te'vilât ile bir nevi tahrifat içinde hizmet-i diniye tam olamaz diye, hâdisat bize kanaat vermiş. ' (Emirdağ Lâhikası-I sh: 63)
(Esasat-ı Nuriye 17.sh)
[1/6 21:48] Babam: Hayır Söylemek veya Susmak
Kulağımız var, duymamız için; gözümüz var, görmemiz için... Bu organlarımıza rağmen her şeyi duymamak, her şeyi görmemek ve dolayısıyla duyduğumuz ve gördüğümüz her şeyi başkalarına söylememek...
Her istediğimizi herkese söylemeye devam edersek, istemediklerimizi de işitmeye katlanmalıyız. Bu bağlamdaki ilâhî uyarıya dikkat etmemiz gerekiyor: Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur (İsrâ 17/36).
Ebû Şüreyh el-Huzâî, Hz. Peygamber’den [sallallahu aleyhi vesellem] rivayetle şöyle demiştir: Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse komşusuna iyilik etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse misafirine ikram etsin. Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun (Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, 12/131).
Kulluğun Temeli
Tasavvufun büyüklerinden İmam Gazâlî hazretleri [kuddise sırruhû] şöyle der: Kulluğun temeli üç şeydir:
1. İslâm’ın belirlediği hükümlere uymak,
2. Allah Teâlâ’nın takdirine razı olmak,
3. Allah Teâlâ’nın rızasını kazanma yolunda, nefsin arzu ve isteklerini terketmek.
Semerkand Takvimi
[1/6 21:48] Babam: • Gavs Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî Hazretlerinin Vefatı (1972)
• Ayasofya’da İlk Cuma Namazı Kılındı (1453)
• Arılarda Yazlık Bakımların Başlaması
Semerkand Takvimi
[1/6 21:48] Babam: “Ölü tabuta konup ta insanlar veya erkekler onu yüklendiği zaman cenaze iyi bir kişi ise: Gideceğim yere beni hemen ulaştırın, hemen ulaştırın, der. Ölen kimse iyi bir kimse değilse: Eyvah nereye götürüyorsunuz beni diye bir çığlık atar. Onun sesini insanlardan başka her şey duyar eğer insan bu sesi duysaydı bayılıp düşerdi.”
(Buhari, Cenaiz 50)
[1/6 21:49] Babam: Onların mallarından Allah'ın, savaşılmaksızın peygamberine kazandırdığı mallar için siz, at ya da deve koşturmuş değilsiniz. Fakat Allah, peygamberlerini, dilediği kimselerin üzerine salıp onlara üstün kılar. Allah'ın her şeye hakkıyla gücü yeter.
Haşr Sûresi 6.Ayet
[1/6 21:49] Babam: Câiz
Câiz sözlükte 'geçip gitmek, mümkün, serbest ve geçerli olmak' anlamlarına
gelen 'cevâz' kökünden türetilmiş bir isim olup fıkıh terimi olarak,
dinen veya hukuken yapılmasına müsaade edilen fiilleri ifade eder. Bu anlamdaki
müsaadeyi belirtmek üzere de 'cevâz' kavramı kullanılır.
Kur'ân-ı Kerîm'de birçok fiilin serbest olduğu ve yasak olmadığı değişik
ifade tarzlarıyla belirtilmiş olmakla beraber 'câiz' lafzı geçmemektedir. Hadislerde
ise bu kelime az da olsa kullanılmıştır (Ebû Dâvûd, “Akzıye”, 12,
“Dahâyâ”, 6).
Câiz kelimesi daha çok sonraki devirlerde karşılarına çıkan yeni meseleleri
Kur'an ve Sünnet'in hüküm ve ilkeleri ışığında değerlendirmeye ve çözmeye
çalışan İslâm hukukçularınca dinî bir terim olarak geliştirilmiş ve
'câiz-câiz değil' hükmü olayın dinî açıdan değerlendirmesini ifadede kullanılmaya
başlanmıştır. Bu anlamda câiz, ibadetlerde 'sahih' ile eş anlamlı ise
de muâmelâtta daha farklı bir anlam kazanmış, sahih (geçerli) tabiri meselenin
dünyevî-hukukî yönünü, 'câiz' tabiri de uhrevî-dinî yönünü ifade etmiştir.
Meselâ şarap imalâtçısına üzüm satmanın veya başkasının evlenme
teklif ettiği bir kıza (henüz o konudaki kararını vermeden) tâlip olup onunla
evlenmenin dinen câiz olmayıp hukuk düzeni açısından geçerli olması böyle
izah edilebilir.
Öte yandan, ilk devir İslâm hukukçuları bilhassa 'haram' hükmünü Allah'ın
yetkisinde gördüklerinden haram ve helâl tabirlerini çok az ve dikkatle
kullanmışlar, kendi ictihad ve yorumları sonucu ulaştıkları serbestliği
veya sakıncayı ise 'câiz ve câiz değil' tabirleriyle ifade etmişlerdir. Çünkü
haram ve helâl kesin ve açık bir nassa dayanan ve sadece Allah'ın tayin ve takdir yetkisinde olan dinî bir hükümdür. İslâm müctehidlerinin kanaat ve
hükmü ise, o meseleyi bu haram ve helâl kapsamında görüp görmeme anlamı
taşıdığından, dinen kesinlik taşımayan bir yorum niteliğindedir. Bu
sebeple olmalıdır ki, mezhep imamlarının da dahil olduğu ilk devir İslâm
âlimleri karşılaştıkları her ihtilâflı meseleyi haram veya helâl değer hükümleriyle
çözmemişler, 'bence doğru değil', 'mahzurlu', 'sakıncası yok', 'çirkin'
gibi daha esnek tabirleri kullanmayı tercih etmişlerdir. İşte 'câiz' ve
'câiz değil' tabirleri de bu ortamda gelişmiş ve yoğunluk kazanmış terimler
arasındadır. ...Daha az
[1/6 21:49] Babam: Bir Ayet:
... İşte onların Allah yolunda bir susuzluğa, bir yorgunluğa ve bir açlığa dûçar olmaları, kâfirleri öfkelendirecek bir yere (ayak) basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları, ancak bunların karşılığında kendilerine salih bir amel yazılması içindir...
(Tevbe, 9/120)
Bir Hadis:
Yoksula verilen sadaka bir, yoksul akrabaya verilen sadaka ise hem sadaka hem de sıla-i rahim olmak üzere iki sadaka sayılır.
(Nesâî, 'Zekât', 82)
Bir Dua:
Allah'ım! Fakirlikten Sana sığınırım.
(Ebû Dâvud, 'Vitr', 32)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[1/6 21:50] Babam: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Ayasofya-i Kebir Camii’nde Fetihten Sonra İlk Cuma Namazı Kılındı. (1453)
“Gaybın anahtarları Allah”ın yanındadır; onları O”ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O”nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi dahi bilir.”(En’âm, 6/59)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
ALÎM ALLAH
Ne zaman sözümüzün doğruluğunu teyit etmek istesek, “Alîm Allah” ifadesini kullanırız. Bu, her şeyi bilen Allah’ın ilminin şahitliğine başvurmak demektir. Allah biliyor ki o dediğimiz doğrudur veya dediğimizi yapacağızdır. Ülkemiz insanının iç dünyasındaki samimiyete Rabbinin “Alîm” ismini şahit gösterişi dikkate şayandır. Samimi Müslüman’ın, kalbinde olana ne kadar güvendiğini gösterir. Şimdi, bu ismi anlamaya çalışalım. Alîm, “zaman ve mekân kaydı olmaksızın büyük-küçük, gizli-aşikâr, her şeyi hakkıyla bilen” anlamına gelir. Alîm ismine iman eden insan, içinde bulunduğu durum ne olursa olsun kendi gücünü aşan konularda onu bilen ve her şeye gücü yeten bir zatın himayesinde olduğunu bilir. Allah’ın Alîm olduğunu bilen O’ndan hiçbir şey gizlenemeyeceğini de bilir. Bu inancın ahlakımızın güzelleşmesindeki katkısına paha biçilemez. Zira içimizle, dışımızla her hâlimizin Allah’a malum olduğunu bilmek ve bunu hep hatırlamak bize sapasağlam bir iç kontrol sağlar.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[1/6 21:51] Babam: SORUMLULUK BİLİNCİ
Sorumluluk, bireyin üzerine düşen görevleri yerine getirmesi, başkalarının haklarına saygı göstermesi ve kendi davranışının sonuçlarına sahip çıkabilmesidir.
İnsanın yaratılışı sorumluluk esası üzerine kuruludur.
“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi.” (Ahzâb,33/72) ayetinde geçen emanet en geniş mana- da sorumluluk anlamına gelmektedir. Burada emanet kelime- si Allah’a karşı yükümlü olduğumuz ödev ve sorumlulukları ifade ettiği gibi, başta kişinin kendisine, diğer insanlara, tüm canlılara ve çevreye karşı sorumluluğunu da kapsamaktadır.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Hepiniz yönetensiniz ve hepiniz gözetiminiz altında bulunanlardan sorumlusunuz.” (Buhârî, “Cum’a”, 11)
DİNÎ KAVRAMLAR
MUKTEDÎ
Cemaatle namaz kılınır- ken imama uyan kimseye muktedî denir.
Muktedi’nin imama uy- masının geçerli olabilmesi için, namaz kılmaya niyet ederken imama uymaya da niyet etmesi, imamdan geride durup, aynı hizaya veya önüne geçmemesi ge- rekir. Muktedî imamla aynı namazı kılıyor olmalı ve imam ile muktedî arasında fizikî irtibatı kesecek bir engel olmamalıdır.
ÖZLÜ SÖZ
Âlem büyük bir insan, insan da küçük bir âlemdir. (Farabi)
[1/6 21:51] Babam: Hac sözlükte 'kastetmek, yönelmek' anlamına gelen bir kelimedir. Fıkıh terimi olarak ise hac, 'Mekke şehrindeki Kâbe'yi ve civarındaki kutsal sayılan özel yerleri, özel vakit içinde, usulüne uygun olarak ziyaret etmek ve yapılması gereken diğer menâsiki yerine getirmek' demektir. Bunların hepsine birden hac törenleri anlamında 'menâsikü'l-hac' denir.
İslâmiyet'in beş esasından biri olan hac, hicretin IX. yılında farz kılınmıştır. Haccın farz olduğu hükmü, Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet'te bildirilmiş ve bu hüküm konusunda müslümanların görüş birliği (icmâ) gerçekleşmiştir. Kur'ân-ı Kerîm'de: 'Yoluna gücü yetenlerin evi (Kâbe) hac ve ziyaret etmeleri, insanlar üzerinde Allah'ın bir hakkıdır' (Âl-i İmrân 3/97) buyrulmuştur. Peygamberimiz de haccı Müslümanlığın beş esasından birisi olarak saymış, haccın önemini ve yararlarını belirtmiş ve bu törenlerin nasıl yapılacağını fiilen göstermiştir.
Gücü yeten, yani sağlık ve servet yönünden haccetme imkânına sahip olan müslümanların, ömründe bir defa haccetmeleri farz olup imkân elde edilince, geciktirmeden yerine getirilmesi gerekir. Hayatında bir defa hac yapmış olan müslüman bu farzı yerine getirmiş olur. Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Mâlik ve Ahmed b. Hanbel gerekli şartları taşıyan hac yükümlüsünün bu ibadeti önündeki ilk hac mevsiminde eda etmesi gerektiği, sonraki yıllara tehir etmesinin günah olduğu, hatta bu ibadeti uzun süre geciktiren kişinin şahitliğinin kabul edilmeyeceği görüşündedirler. Şâfiî ve İmam Muhammed ise ileride yerine getirmeye azmedilmesi ve eda imkânının normal şartlarda elden çıkması gibi bir endişenin bulunmaması şartıyla haccın tehir edilebileceğini söylemişlerdir. Bununla birlikte, bunlar da hac ibadetinin bir an önce ve ilk fırsatta yerine getirilmesinin sünnete uygun ve daha ihtiyatlı bir tutum olduğunu belirtmişlerdir.
Kâbe'yi ziyaretle ilgili ibadetlerden biri de 'umre'dir. Ziyaret belirli zamanda ve Arafat vakfesiyle birlikte olursa 'hac'; belirli bir zamana bağlı olmayarak vakfesiz yapılırsa 'umre' adını alır. Hac ve umreyi birbirinden ayırmak için hacca, 'hacc-ı ekber' (büyük hac), umreye 'hacc-ı asgar' da (küçük hac) denir. Halk arasında ise arefesi cumaya rastlayan haccın hacc-ı ekber olduğuna dair yaygın bir kanaat bulunmaktadır.
Umrenin faziletiyle ilgili olarak Resûl-i Ekrem 'Umre, daha sonraki umreye kadar, ikisi arasında işlenen günahlar için kefârettir. Allah katında makbul haccın karşılığı ise ancak cennettir' (Buhârî, 'Umre', 1; Müslim, 'Hac', 437) ve 'Hac ve umreyi birbirine ekleyin (peş peşe birlikte yapınız); çünkü bunlar körüğün demir, altın ve gümüşteki kiri, pası gidermesi gibi, yoksulluğu ve günahları giderir. Makbul bir haccın karşılığı ancak cennettir' (Tirmizî, 'Hac', 2: Nesâî, 'Hac', 6) buyurmuştur.
[1/6 21:51] Babam: Ey insanlar! Eger yeniden dirilmekten süphede iseniz, sunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (asilanmis yumurtadan), sonra uzuvlari (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmis canli et parçasindan (uzuvlari zamanla olusan ceninden) yarattik ki size (kudretimizi) gösterelim Ve diledigimizi, belirlenmis bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak disari çikaririz Sonra güçlü çaginiza ulasmaniz için (sizi büyütürüz) Içinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çagina kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir sey bilmez hale gelsin Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yagmur indirdigimizde o, kipirdanir, kabarir ve her çesitten (veya çiftten) iç açici bitkiler verir (HAC/5)
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (asilanmis yumurtadan) yaratan sonra bebek olarak çikaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çaga erismeniz, sonra da ihtiyarlamaniz -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardir- ve belli bir vakte ulasmaniz için sizi yasatan O'dur Umulur ki düsünürsünüz (MÜ'MİN/67)
[1/6 21:52] Babam: UMRÂ VE RUKBA
4189 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim bir başkasına hayat boyu ev bağışında bulunursa, artık bu ev onun ve varislerinin olur. Bu söz, o maldaki hakkını keser. Ev, kendine ömür boyu bağışlanana ve onun varislerine aittir.'
Buhari, Hibe 32, Müslim, Hibat 21, (1625); Muvatta, Akdiye 43, (2, 752); Ebu Davud, Büyü 87, 88, 89, (3550-3558); Tirmizi, Ahkam 15, (1350); Nesai, Umra 2, 3, 4, (6, 272-278).
Sahiheyn'de gelen bir diğer hadiste: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm umra hakkında 'kendisine bağışlananın lehinde hükmetti' şeklinde gelmiştir.
Bir başka rivayette: 'Umra caizdir' denmiştir.
Müslim'in bir rivayetinde: 'Umra onun ehline mirastır' denmiştir.
4190 - Zeyd ibnu Sabit radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim bir şeyi umra kılarsa o şey artık mu'mer'e (umre kılınan şahsa) aittir, hayatta iken de ölmüş iken de. Malı rukba kılmayın. Kim de rukba kılarsa (bu mal miras) yolundadır.'
Ebu Davud, Büyü 89, (3559); Nesai, Rukba 1, (6, 269).
4191 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Mallarınızı rukba kılmayın. Kim rukba kılarsa mal artık rukba kılınan kimsenin olur.'
4192 - Bir başka rivayette: 'Umra, umra kılınan şahıs için caizdir. Rukba da rukba kılınan kimse için caizdir. Hibesinden dönen, kusmuğuna dönen gibidir' buyrulmuştur.
4193 - Yine Nesai'nin bir diğer rivayetinde İbnu Abbas der ki: 'Ne rukba ne de umra helal değildir. Kime bir şey umra kılınmışsa bu onundur, kime de bir şey rukba kılınmışsa o şey onundur.'
Nesai, Rukba 1-2, (6, 269).
G-H1BEN5KZ8N