Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 22.05.2023 03:41

[28.12.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE.............. OSMANLI KÂBUSU <p>&ordm; Cumhurbaşkanı Erdoğan, (Azerbacan&rsquo;ın Ermenistan Savaşı&rsquo;nı kazanma kutlamalarına katıldığı t&ouml;rende) Bak&uuml;&rsquo;de Aras şiirini okuyor İran&rsquo;da;

Facebook Twitter Linked-in

[28.12.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE.............. OSMANLI KÂBUSU

º Cumhurbaşkanı Erdoğan, (Azerbacan’ın Ermenistan Savaşı’nı kazanma kutlamalarına katıldığı törende) Bakü’de Aras şiirini okuyor İran’da; “Osmanlı halîfesinin kuruntuları” diye manşetler atılıyor.

º Türkiye, Azerbaycan’a destek veriyor; Ermenistan Başbakanı; “Türkiye Osmanlı imparatorluğunu diriltmeye çalışıyor.” diye feryat ediyor.
º Türkiye, Yunan haydutluğuna izin vermeyeceğini duyuruyor; Yunan Başbakan; “Türkiye’nin yeni Osmanlı hayalleri var.” açıklamasında bulunuyor. Yunan gazeteciler; “Türkler hâlâ Osmanlı gibi” yorumunu yapıyor.
º Türkiye, Kudüs’e ve Filistin dâvâsına sâhip çıkıyor; İsrail gazetesi; “Erdoğan halîfeliği yeniden getirmeye çalışıyor.” diye yazıyor.
º Türk gemileri Akdeniz’de devriye geziyor, Fransız basını; “Türkler geri döndü. Erdoğan Osmanlı’yı geri getirmek istiyor, durdurulmalı.” manşetlerini atıyor.
º Türkiye, Libya ile anlaşmaya varıyor; Alman gazetesi; “Erdoğan Osmanlı’nın güç politikalarını devam ettiriyor.” yorumunu yapıyor.
º Türkiye, Türk dünyasını sâhipleniyor, Kırım’ın işgalini kabul etmediğini söylüyor; Rus gazetelerinde; “Türkiye eski Sovyet topraklarının birçoğunda güçlü bir mevzi kazandı. Erdoğan için prensipler, dostlar, düşmanlar yok. Yalnızca yeniden Büyük Osmanlı İmparatorluğu hâline dönüştürmek istediği Türkiye’nin çıkarları var.” şeklinde yazılar çıkıyor.
º Türkiye, Somali’de esir bir İtalyan’ı kurtarıyor İtalyan basını; “Erdoğan, Afrika dünyasındaki ilişkilerini nasıl koruyup güçlendireceğini bilen Osmanlı rûhunu taşıyıp canlandıran tek lider.” diye övgüler sıralıyor.
º Türkiye’nin aslî hinterlandındaki her kritik adımında akıllara son yüzyıla âit bir şey değil, hep Osmanlı geliyor.
º Belki günümüz Türkiyesi için Osmanlı bir hülyâ olmaktan uzak ama, bâzıları için hâlâ korku sebebi...
Bu bile Osmanlı’yı sevmek için yeter.       Fatih Selek TÜRKİYE GAZETESİ 14.12.2020 

 
 
28.12.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Oturma Adabı : Hayatın her alanını en güzel şekilde tanzim eden İslâm dini, oturuş tarzları ile alakalı da bir kısım edeb kâideleri koymuştur. Bir Müslümanın rastgele yerlerde yine rastgele oturamayacağını, her hareketinin bir kâideye bağlı olduğunu bildirmiştir.
 
Oturma Şekilleri
Muhtelif oturma şekilleri vardır. Diz çökerek, bağdaş kurarak, çömelerek, bacakları dikerek, elleri ayaları üzere arkaya atıp ayakları uzatarak oturmak gibi. Bunlardan hangisinin nerede ve ne şekilde münâsip olduğunu bize gösteren, şüphesiz ki Peygamber Efendimiz’dir.
 
PEYGAMBER EFENDİMİZİN OTURUŞ ŞEKİLLERİ
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mûtad olan oturuş tarzı, diz üstü oturma şeklinde idi. (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân 37) Fakat bunun haricinde de oturuş şekilleri vardı.
 
Bunlardan biri bağdaş kurarak oturmasıdır. Câbir bin Semure (r.a.), Resûlullah’ın, sabah namazını kıldıktan sonra güneş iyice yükselinceye kadar, bağdaş kurarak oturduğunu haber vermektedir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 26)
 
Bağdaş Kurmak ve Bağdaş Kurarak Oturmanın Hükmü Nedir?
Bağdaş kurarak oturmak, Peygamber Efendimiz’in hoşlandığı ve çokça yaptığı oturuş biçimlerinden biriydi. Çünkü bu oturuş, insanı rahat ettiren, avret mahallinin açılmasını engelleyen ve edep kâidelerine uygun düşen bir oturuş tarzıdır. Allah Resûlü, sâdece mescidde değil, başka meclislerde de çoğu zaman böyle otururdu. Sahâbenin de Peygamberimiz’in bu oturuş tarzına uyduklarını ve onun gibi oturmayı tercih ettiklerini görmekteyiz.
 
Bir diğeri “kurfusâ” veya “ihtibâ” denilen oturuş şeklidir. İbn-i Ömer (r.a.); “Resûlullah’ı Kâbe’nin avlusunda elleriyle dizlerini tutarak şöyle otururken gördüm.” demiş ve uyluklarını karnına dayayıp kolları ile dizlerini tutarak, kaba etleri üzerine oturmuştur. (Buhârî, İsti’zân, 34)
 
Kayle bint-i Mahreme (r.a.) de; “(Müslüman olmak için geldiğimde) Resûlullah’ı dizlerini karnına dayamış, dizlerini elleriyle tutup kaba etleri üzerine oturmuş vaziyette gördüm. Onu böyle huşû ve huzûr içinde mütevâzi bir vaziyette oturur görünce, heybetinden irkildim.” demektedir. (Ebû Dâvud, Edeb, 22) Bu tarz, Peygamber Efendimiz’in çokça yaptığı, hatta Kâdî İyâz’a (r.a.) göre bağdaş kurarak oturmaktan daha çok tercih ettiği bir oturuştur. Tesettürün tam sağlanması ve avret yerinin açılma ihtimali gibi bir durumun olmaması, bu oturuş şeklinin tercih sebebidir. Sahâbe-i kirâm da çoğu kere böyle otururlardı. Toplumumuzda bu oturuş biçiminin yaygın oluşu, her halde bu sünnetin uygulanışından kaynaklanmaktadır.
 
Yalnız Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cuma günü imam hutbe okurken bu şekilde oturup hutbe dinlemeyi yasaklamıştır. (Ebu Dâvûd, Salât, 228) Çünkü bu oturuş biçimi uyuklamaya sebep olur ve kişiyi hutbeyi dinleme vecibesinden alıkoyar. En kötüsü de abdestin bozulmasına sebep olabilir.
 
İhtifaz veya İka Nedir?
Allah Resûlü çömelerek de oturmuştur. “İhtifâz” veya “ik‘a” kelimeleri ile ifade edilen bu tarzı, daha çok bir şey yerken kullanmıştır. Enes bin Mâlik (r.a.):
 
“Ben, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’i çömelerek oturmuş olduğu hâlde hurma yerken gördüm.” demiştir. (Müslim, Eşribe, 148-149)
 
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in müşâhede edilen bir diğer oturuş şekli de havuz veya kuyunun kenarına oturup ayaklarını aşağıya doğru sarkıtmasıdır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin (r.a.) anlattığı bir hâdisede Allah Resûlü, bir kısım ashabıyla birlikte Erîs kuyusunun kenarına oturarak ayaklarını kuyu boşluğuna sarkıtmıştır. (Buhari, Ashâbu’n-Nebi, 5)
 
PEYGAMBER EFENDİMİZİN TASVİP ETMEDİĞİ OTURUŞ ŞEKİLLERİ
Fahr-i Cihân Efendimiz’in beğenmediği ve hoş karşılamadığı oturuş biçimleri de vardır. Meselâ tek elini arkaya uzatıp elinin ayasına yaslanarak ve vücudunu da ona göre biçimlendirerek oturmak Efendimiz tarafından makbul karşılanmamıştır. İki elini arkaya koyup ayalarına yaslanmak sûretiyle oturmak da aynı şekilde uygun görülmeyen oturuş tarzlarından biridir. Çünkü bu oturuş, insanlara karşı büyüklük taslayan ve kendilerini herkesten üstün görenlerin oturuş biçimi olarak nitelendirilmiştir. Şerîd bin Süveyd (r.a.) şöyle anlatıyor:
 
“Bir gün sol elimi arkaya atmış ve elimin ayasına dayanmış otururken, Resûlullah yanıma geldi ve:
 
«– Allah’ın gazabına uğramış olanlar gibi mi oturuyorsun?» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 24)
 
Burada önemli olan nokta, İslâm gibi en büyük nimete sâhip olan Müslümanların, nimetten mahrum bırakılmış ve Allah’ın kızgınlığını haketmiş olan gayri müslimlere, oturuşlarında bile benzememeleri gerektiğidir. Şayet bir oturuş, yürüyüş, yatış ve benzeri davranışlar gayri müslimlerin şiârı ise, yani bu davranışlar görüldüğünde onlar hatıra geliyor ve onların hâli zihinde canlanıyorsa, bunlardan sakınmak Müslümanların görevidir.
 
Peygamber Efendimizin Oturmayı Yasakladığı Yerler
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hangi tarzda olursa olsun, uygun olmayan yerlere oturmayı yasaklamıştır. Bunlardan biri, sokaklara ve yol kenarlarına oturmaktır. Efendimiz ashâbına:
 
“– Yollarda oturmaktan kaçının!” buyurmuştur. Onlar:
 
– Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz, dediklerinde ise Allah Resûlü:
 
“– Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz, o hâlde yolun hakkını verin!” buyurdu.
 
– Yolun hakkı nedir ey Allah’ın Resûlü? dediklerinde ise:
 
“– Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehyetmektir.” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim, 22; Müslim, Libâs, 114)
 
Diğer bazı rivayetlerde de Peygamberimiz, “yol sorana yol göstermek, imdat isteyene yardım etmek” gibi birkaç hakka daha işaret etmiştir.
 
İnsanların gelip geçtiği yerlere lüzumsuzca oturarak sohbet etmek, insanları seyretmek ve rahatça geçmelerine mâni olmak çirkin bir harekettir. Ancak zarûreten oturulduğunda Efendimiz’in işaret ettiği hususlara dikkat edilmelidir. Sokaklarda oturmanın bu mahzurunu bilen Müslümanlar, öteden beri câmi avlularında oturmayı âdet edinmişlerdir.
 
MECLİSLERDE VE İNSANLARIN BULUNDUĞU YERLERDE OTURMA
Allah Resûlü, meclislerde oturma âdâbı ile alakalı da çok güzel esaslar koymuştur. O, “Sizden biriniz bir kimseyi oturduğu yerden kaldırıp yerine kendisi oturmasın. Fakat açılarak halkayı genişletiniz.” buyurmuştur. (Buhârî, Cum’a, 20) Bir başka hadis-i şerifinde de oturduğu yerden kalkan kimsenin geri döndüğünde, önceki oturduğu yere oturmaya herkesten fazla hak sâhibi olduğunu ifâde etmiştir. (Müslim, Selâm, 31) Bu şekilde nebevî bir terbiye alan sahabe-i kiram, Efendimiz’in huzuruna vardıkları zaman, buldukları boş yere otururlardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 14)
 
Ashâbın bu güzel âdeti, bizler için de örnek alınacak davranışlardan biridir. Çünkü bir toplulukta sonradan gelen birinin başa veya öne geçmek istemesi, birtakım kırgınlık ve dargınlıklara hatta düşmanlıklara sebep olabilir. Meclise sonradan gelen bir kimse için oturacak yer yoksa, halkayı genişletmek ve safları sıklaştırarak ona yer açmak gerekir. Böyle davranmak meclisin âdâbındandır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu konunun önemine dikkat çekilerek şöyle buyrulmaktadır.
 
“Ey îmân edenler! Size, «Meclislerde yer açın!» denildiği zaman hemen yer açın ki Allah da size genişlik versin.” (el-Mücâdele 58/11)
 
Bütün bu prensipler, insanlar arasında bu sebeplerle ortaya çıkabilecek ihtilâfları önlemek, topluma çeki düzen vermek ve onları belli edeplere riâyet etmeye alıştırmak için konulmuştur. Toplumumuzda, bütün bu edep kâidelerine hassasiyetle uyulmaktadır. Birçok mecliste, yaşça küçük olanlar gönülden, sevabına inanarak ve hürmet göstererek yerlerini âlimlere ve büyüklere verirler. Bu davranışlar, Efendimiz’in sünnetinin Müslüman milletimizin günlük hayatına ne kadar tesir ettiğinin bir tezâhürüdür.
 
Meclislerde riâyet edilmesi gereken edeplerden birisi de müsâade almadan iki kişi arasına oturmamaktır. Zira bu mevzuda Fahr-i Kâinât Efendimiz:
 
“Kendileri müsâade etmedikçe, iki kişinin arasına oturmak bir kimseye helâl olmaz.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 21)
 
Yanyana oturan iki kimseyi birbirinden ayırarak aralarına girmek yahut onların omuzlarından atlayarak ileri geçmek, edebe uygun bir hareket değildir. Çünkü her iki durumda da insanlara eziyet verilir. Çünkü o kişilerin arasında özel bir muhabbet veya başkasının duymasını istemedikleri bir sır söz konusu olabilir. Buna fırsat vermemek için özellikle camide saf tutan cemaatin, öncelikle ön safları doldurmaları ve aralarına başkalarının sokulup giremeyeceği kadar sık oturmaları gerekir. Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle anlatıyor:
 
“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz birgün hutbe okurken birisi geldi, insanların omuzlarına basarak ilerledi ve Efendimiz’in yakınına oturdu. Sevgili Peygamberimiz namazı bitirince adama:
 
“– Ey falan seni bizimle birlikte Cuma namazını kılmaktan alıkoyan nedir?” dedi. O şahıs:
 
– Yâ Resûlallâh! Şu gördüğün yere oturabilmek için böyle yaptım, dedi. Allah Resûlü:
 
“– Fakat seni insanların omuzlarına basarken ve onlara eziyet ederken gördüm. (Şunu bil ki) bir Müslümana eziyet eden bana eziyet etmiştir; bana eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur.” buyurdu. (Heysemî, II, 179)
 
Bu zat namazı Peygamberimiz’in görebileceği bir yerde kıldığı halde Efendimiz’in ona “Cumayı niçin kılmadın?” diye sorması, yaptığı bu hareketin yanlışlığının şiddetini vurgulamak içindir. Yoksa bu hareket, yanlışlığına rağmen fıkhen namazın kabul olmasına mâni değildir.
 
Sohbet veya vaaz dinlemek yahut ders yapmak üzere teşkil edilmiş bir halkanın tam ortasına oturmak da edebe muğâyir bir davranıştır. Zira Huzeyfe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah, halka hâlindeki bir topluluğun ortasına oturan kimsenin doğru bir davranışta bulunmadığını ifâde etmiştir. (Ebû Dâvud, Edeb, 14)
 
Peygamberimiz’in şiddetle sakındırdığı bu hareket, iki bakımdan sakıncalıdır. Birincisi, ileri geçebilmek için oturanları rahatsız edip aralarından veya omuzlarından atlaması icap eder ki bu zâten yasaklanmıştır. İkincisi de halkanın ortasına geçip oturan kimse o meclistekilerin birbirlerinin yüzlerini görmelerine engel olur ki bu da oradaki insanlara bir eziyettir. Bu hareketin son derece kötü görülmesinin bir başka sebebi de, böyle bir davranışta bulunan kişinin olgunlaşmamış ruh hali ve ciddiyetsiz kişiliğidir.
 
Dinimizce, uygun olmayan şeylerin konuşulduğu ortamlarda Müslümanların bulunması yasaklanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
 
“Allâh’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, (bu konuşmayı bırakıp) başka bir söze geçinceye kadar onlarla beraber oturmayın! (Böyle yaptığınız takdirde) elbette siz de onlar gibi olursunuz.” (en-Nisâ 4/140)
 
Âyet-i kerimeye göre Allah Teâlâ’nın âyetlerinin inkâr edilmesi ve Resûlullah ile alay edilmesi gibi hâllerin bulunduğu meclislerde oturulması îmân açısında büyük bir tehlike teşkil etmektedir.
 
Ancak hayat şartları gereği insan bazen malayani şeylerin konuşulduğu meclislere de tevafuk edebilir. Dikkat etmesine rağmen bu tür meclislerde bulunan bir Müslüman için Merhamet Peygamberi Efendimiz, bir mağfiret kapısı aralayarak:
 
“Kim mâlayâni konuşmaların çok olduğu bir yerde oturur da, oradan kalkmazdan önce şu duayı okursa, işlemiş olduğu günahlarından arınmış olur:
 
“Allâhım! Sen’i hamdinle tesbih eder, Sen’den başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. Sen’den mağfiret diliyor ve Sana tevbe ediyorum.” buyurmuştur. (Tirmizi, Deavât, 39)
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Çobanlık Mesleğindeki Hikmet
Bir başka hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
 
“Mûsâ (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, kendisi koyun güderdi. Davut (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, O da koyun güderdi. Ben de Peygamber olarak gönderildim ve Ecyad’da âilemin koyunlarını güderdim.” (İbn-i Sa’d, I, 126)
 
Rahmet Peygamberi bu sıralarda yirmi yaşlarında bulunuyordu.
 
Peygamber Efendimiz:
 
“En hayırlı maîşet yolunu tutanlardan biri, bir tepenin başında veya vâdinin içinde koyunlarını otlatan kimsedir. Bu zât namazını kılar, zekâtını verir, ölünceye kadar Rabbine ibâdet eder ve insanlara hep iyilik yapar.” (Müslim, İmâret, 125; İbn-i Mâce, Fiten, 13) buyurarak çobanlığın fazîletli mesleklerden biri olduğunu ifâde etmiştir.
 
Çobanlık yapan kimselerde, tefekkür ufku, vakar ve merhamet duygusu gelişir. Allâh Resûlü buna işâretle:
 
“Sükûnet ve vakar, koyun besleyenlerdedir.” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, Îman, 84/52)
 
Koyunları sevk ve idâre edip yırtıcı hayvanlardan korumaya çalışmak, insanda sabır ve tesâhüb duygusunu geliştirir. Nitekim yaratılmış her varlığa merhamet etmek, onların kaba ve anlayışsız hâllerine sabretmek, Peygamberlerde bulunması gereken en mühim husûsiyetlerdendir.
 
[1] Hadîs-i şerifte geçen “Karârît” kelimesinin, Mekke’de bir yere verilen isim olduğu söylendiği gibi bir para birimi olan “kîrât”ın çoğulu olduğu da ifâde edilmiştir. İkinci görüşe göre Hazret-i Peygamber, her gün koyun başına dinarın yirmide biri olan bir kîrât karşılığında Mekkelilerin koyunlarını güttüğünü bildirmiştir.
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Kadir Sûresi
Kadir suresi Mekke’de nâzil olmuştur. 5 âyettir. Kadir gecesinden bahsettiği için bu ismi almıştır. Kuran tertîbine göre 97, iniş sırasına göre ise 25. sûredir. Kadir gecesinin faziletinden, Kur’ân-ı Kerîm’in o gecede inzâle başlanmasından ve o gece tüm kâinatı saran selâmet ve esenlikten bahseder.
Kadir gecesinin faziletinden, Kur’ân-ı Kerîm’in o gecede inzâle başlanmasından ve o gece tüm kâinatı saran selâmet ve esenlikten bahseder.
 
Kadir Suresi İniş Sebebi
Rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’e ümmetinin ömrü gösterilmişti. Efendimiz, bunu önceki insanların ömrüne nispetle çok kısa buldu. Ümmetinin, onlar kadar sâlih amel işlemekten mahrum kalacağını düşündü. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, ona ve ümmetine, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini lûtfetti. (Muvatta’, İ‘tikâf 15)
 
Diğer bir rivayet de şöyledir: Bir gün Allah Resûlü (s.a.s.) ashâbına, İsrâiloğulları’ndan bir kişiyi anlatmıştı. Şem’ûn-i Gâzî isimli bu zât, bin ay Allah yolunda silah kuşanarak cihâd etmiş, gecelerini de ibâdetle geçirmişti. müslümanlar hayretler içinde kalarak ona gıpta ettiler. Bunun üzerine Allah Tealâ, ümmet-i Muhammed’e olan lutuf ve merhametini beyân etmek üzere Kadir sûresini indirdi. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 486)
1. Biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.
2. Sen Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin?
3. Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.
“Kadir gecesi”, Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecedir. Kur’an, ya toplu olarak Cenâb-ı Hakk’ın katından vahiy meleklerine inzal buyrulmuştur. Ya da Alak sûresinin ilk beş âyetiyle o gece Kur’ân-ı Kerîm Peygamberimiz (s.a.s.)’e indirilmeye başlamıştır. Her iki ihtimâle göre de, bu gecenin Kur’an’ın inzâline sahne olduğu ve şerefini ondan aldığı anlaşılır. Bakara sûresi 185. âyette de Kur’an’ın Ramazan ayında indiği beyân buyrulur.
 
Lügat olarak “kadr”, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi mânalara gelir.
 
Kadir gecesinin bir ismi, “mübârek gece”dir. Bu, onun hayrı bol, çok bereketli ve şerefli bir gece olduğunu bildirir. Nitekim El-Duhan sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyrulur:
 
“Hâ. Mîm. Gerçekleri açıklayan bu apaçık kitaba yemin olsun! Biz onu kutlu, şerefli ve bereket yüklü bir gecede indirdik.” (El-Duhân 44/1-3)
 
Bu gece aynı zamanda takdir ve hüküm gecesidir. O gecede nice hikmetli mühim işler karara bağlanır. Âyet-i kerîmede: “O gecede, belli hikmetlere binâen Allah tarafından olmasına karar verilmiş her bir iş belirlenir. Tarafımızdan buyrulacak bir emir olarak” (El-Duhân 44/4-5) buyrularak buna işaret edilir. Nitekim Kur’an’ın nüzûlünün başlamasıyla, o gecede bütün dünyanın kaderini değiştirecek mühim bir işe karar verilmiştir. Kur’an’ın inişiyle, dünyanın o güne kadar ki makus talihi tersine çevrilmiş, her şey yepyeni bir tanzimle tanzime başlanmıştır. Zira indirilen bu Kur’an ile her türlü hikmetli iş açıklığa kavuşturularak, Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından insanlığa ulaştırılmıştır.
 
Bu gece çok şerefli bir gecedir. Bin aydan daha hayırlı olduğu Cenâb-ı Hak tarafından haber verilmiştir. O gecede yapılan ibâdet ve hayırlar, içinde kadir gecesi bulunmayan tam bin ayda yapılanlardan daha çok sevaplıdır. Allah Teâlâ, mü’minlere böyle büyük bir lutuf ve ihsanda bulunmuştur. Buradaki “bin ay” ifadesinin kesretten kinâye olması da mümkündür. O gecenin gerçekten çok faziletli, eşi benzeri olmayan mukaddes ve mübârek bir zaman dilimi olduğunu gösterir.
 
Öyle bir gece ki:
 
4. O gecede melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için yeryüzüne iner de iner.
5. Bütünüyle esenliktir o gece, tâ şafak atıncaya kadar.
O gece melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner dururlar. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği vazifeleri yerine getirirler. Ruh’tan
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Taif Yolculuğu
Ebû Tâlib’in vefatından sonra Kureyş’in mukâvemeti şiddetlenince Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) İslâm dâvetine yeni bir merkez bulmak için gayret ettiler
Sakîf kabilesinden yardım istediler, fakat Sakîf bu fırsatı kaçırdı, “Dâru’l-Hicre: Hicret yurdu” olma şerefine eremedi. “Ensâr” olmanın erişilmez şeref ve faziletini kazanamadı. Efendimiz (s.a.v)’e müsbet cevap vermediği gibi bir de akılsızlarını ve çocuklarını kışkırtarak Efendimiz (s.a.v)’i taşlattılar.
 
PEYGAMBERİMİZ TAİF YOLCULUĞUNA NE ZAMAN ÇIKTI?
Tâif, Benî Saʻd yurduna çok yakındı. Aralarında Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in süt akrabâları vardı. Allah Rasûlü (s.a.v), Tâiflilerin kendisini kabul edebileceğini ümit etmişlerdi.
 
Bu yolculuk, Ebû Tâlib ve Hz. Hatîce’nin vefatından sonra bi’setin 10. senesinde gerçekleşti. Efendimiz’in orada 10 gün kaldığı rivâyet edilir.
 
Hz. Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü (s.a.v)’e:
 
“–Uhud Harbi’nden daha fazla daraldığınız bir gün oldu mu yâ Rasûlallah?” diye sormuştu.
 
PEYGAMBERİMİZİN TAİF YOLCULUĞUNDA YAŞADIĞI HADİSELER
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:
 
“–Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenâsı, onların bana Akabe Günü[1] yaptığıdır. Tâifli Abdükülâl’in oğlu İbn-i Abdiyâlîl’e sığınmak istemiştim de, beni kabûl etmemişti. (Beni ayak takımına taşlatarak her tarafımı kan revân içinde bırakmıştı.) Ben de geri dönmüş, derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnü’s-Seâlib mevkiine varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâîl (a.s)’ı fark ettim. Bana:
 
«−Allah Teâlâ, kavminin Sana ne söylediğini ve Sen’i himâye etmeyi nasıl reddettiğini duymaktadır. Onlara dilediğini yapması için de Sana, Dağlar Meleği’ni gönderdi.» diye seslendi.
 
Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:
 
«−Ey Muhammed! Kavminin Sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitmektedir. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teâlâ beni Sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı (Mekke’deki Ebû Kubeys ile Kuaykıân dağlarını) onların başına geçireyim.» dedi. O zaman:
 
«−Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların nesillerinden sâdece Allâh’a ibâdet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler getirmesini dilerim.» dedim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)
 
Seneler geçmesine rağmen Allah Rasûlü (s.a.v) bu acı hâtırayı unutamamışlar, hayatlarının sonuna doğru Hz. Âişe validemize anlatmışlardır.
 
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) lisân-ı hâlleriyle sanki şöyle buyuruyorlardı:
 
“Ben nasıl sabrediyorsam aynı şekilde siz de, Allah Teâlâ’nın dînini tebliğ ederken karşılaştığınız meşakkatlere sabredin!”
 
Meşakkatler karşısında hiçbir zaman ümitsizlik ve tembellik yok!
 
Mâdem ki emreden O’dur, hiç şüphe yok ki yardım edecek olan da yine O’dur.
 
Dipnotlar:
 
[1] Burada bahsedilen Akabe, Tâif’teki bir yerdir. Efendimiz (s.a.v)’in Ensâr ile bir araya geldiği Minâ’daki Akabe değildir. (Zürkânî, Şerhu’l-Mevâhib, I, 298)
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Bizim Yunus ne güzel söylemiş:##Söz ola kese savaşı##Söz ola kestire başı##Söz ola ağulu aşı##Bal ile yağ ede bir söz.##Evet, söz ağızdan bir kez çıkar ama bıraktığı tesir çok uzun sürer. Düşmanı dost eylediği gibi, dostunu da düşman eder bir söz. Bundan dolayı atalarımız bir söylerken bin kere düşünmeyi, ölçüp biçip de konuşmayı tavsiye etmişlerdir. Aklına eseni söyleyenler kadar, düşünerek yerinde ve zamanında konuşanların ibret dolu nice hikâyeleri kitaplarda mevcuttur. Efendim, hikâye bu ya, padişahın biri öfkelenmiş, bir anlık öfkenin tesiriyle esirinin öldürülmesini ferman eylemiş. Cellatlar esiri yakalayıp padişahın hükmünü icra etmeye hazırlanırlarken, esir ümitsizlik içinde padişah hakkında nahoş sözler sarf ediyormuş. Padişah kulak kabartsa da esirin sözlerini duyamamış ve yakında olan vezirine sormuş. Vezir acımış zavallının hâline ve; “Öfkelerini yenenler ve insanları affedenler cennetliktir.” diyor “padişahım” diye cevap vermiş. Bu söz padişahın çok hoşuna gitmiş ve esiri affetmiş.  - SÖZ OLA KESE SAVAŞI
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Allah'a saygısızlıktan sakınanlar ise, rablerinin kendilerine verdiğiyle mutluluk bularak cennetlerde ve nimetler içinde olacaklardır. Rableri onları cehennem azabından da korumuş olacaktır.
(Tûr, 52/17-18)
 
Bir Hadis:
Sizden kim bedeni sıhhat ve afiyette, canı ile malı emniyette ve günlük azığı yanında olarak sabaha ulaşırsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.
(İbn Mâce, 'Zühd', 9; Tirmizî, 'Zühd', 34)
 
Bir Dua:
Allah'ım! Senden; güven, iman, sabır, şükür, zenginlik ve iffet istiyorum.
(İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6, 25)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[28.12.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir? Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O’dur. (En’âm, 6/101)
Kim üç kız çocuğu yetiştirir, güzel terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa bu amelinin karşılığı cennettir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 129, 131)
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
MEDENİYETİN BİR TEZAHÜRÜ: ŞİFAHANE
Allah’ın insana emanet ettiği en önemli nimetlerden biri sağlıktır. Yaratılmışların en şereflisi olan insanın bu nimeti koruyabilmesi için kadim zamanlardan günümüze tedavi yöntemlerine hep önem verilmiştir. Dârülmerza, dârülâfiye, dârüşşifâ, dârüssıhha, şifâhâne, bîmârhâne, tımarhane, hastahane... Bunlar, hastaların şifa bulması amacıyla gece gündüz canla başla gayret gösterilen mekanlara geleneğimizde verilen isimlerden bazılarıdır.
İslam tarihinde ilk şifahanenin Hz. Peygamber tarafından, Hendek Gazvesi sırasında yaralanan Sa‘d b. Muâz ve diğer yaralılar için seyyar hastahane olarak kurulduğu kaynaklarda yer almaktadır. İnsana gösterilen saygının, verilen değerin bir gereği olarak farklı coğrafyalarda çeşmeler, ibadethaneler, eğitim kurumları, kervansaraylar gibi pek çok yapı inşa eden ecdadımız sayısız şifahaneyi de rengine, diline ve inancına bakmaksızın insanların hizmetine sunmuştur. Milletimiz geçmişten günümüze pek çok alanda olduğu gibi bu hususta da insanlığa örnek olmuştur.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[28.12.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: *El-Latîf isminin Anlamı ve Tecellileri*
 
El-Latîf; kullarına karşı lütuf ve ihsan sahibi, en küçük şeylere dahi ilmiyle nüfuz eden Allah, demektir.
Yüce Allah lütuf ve ihsan sahibidir. O (cc) kullarından dilediğine lütfeder. O’nun lütfu; iyilik (berr), güzellik (ihsan), nimet ve hibesinden farklıdır. Evet, bunların her biri O’nun (cc) bir isminin tecellisidir ve her birine genel anlamda iyilik/nimet diyebiliriz; ancak El-Latîf ismiyle gelen iyilik, özel bir iyiliktir. Özel sebepleri, incelikle planlanmış bir süreci ve sahibini ayrıcalıklı kılan özel bir yönü vardır.
Yusuf kıssası bunun en güzel örneğidir. Nimet; Yusuf’un (as) önemli bir mevkiye gelmesi, zindandan çıkması, anne ve babasıyla buluşması, kardeşleriyle karşılaşması ve kardeşlerinin yaptığı kötülüğü affetmiş olmasıdır. Bu cümleyi sondan başa doğru okuyun. Şayet Yusuf’la kardeşlerinin arası bozulmasa onu kuyuya atmayacaklardı. Kuyuya atılmasa Mısır’a köle olarak gidip saraya girmeyecekti. Saraya girmese iftiraya uğrayıp zindana düşmeyecekti... Bunlar olmasa mülk sahibi bir peygamber olmayacaktı. Tüm bunlar özel bir takdirin, ince ince işleyen bir sürecin ve hayalleri zorlayan bir yaşamın neticesinde elde edilmiştir. Bu sebeple İbni Kesir (rh) der ki: “Allah (cc) bir şeyin olmasını istediğinde; onun sebeplerini oluşturur, onu kolaylaştırır ve takdir eder.” 
El-Latîf isminin bu tecellisini bilmek, insanın olaylara bakışını değiştirir. Nice zorlu imtihanın Allah’ın (cc) lütfu olabileceğini; Allah’ın, imtihanları ayrıcalıklı bir nimete/lütfa sebep kılmış olabileceğini düşünür. Bu da zorlu imtihanlara karşı sabır, rıza ve teslimiyet duygusunu pekiştirir.
 
(bk. El-Esmau'l Husna, 1/568-569)
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız. 
 
(Rum 19)
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: null
 
Bir köyde üç kişi bulunur da ezan okunmaz ve orada namaz kılınmazsa, şeytan onlara musallat olur. Sen cemaate devam et. Çünkü sürüden ayrılanı kurt kapar. 
 
İbn Hanbel, VI, 445
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: KİTRE BEBEK SANATI
 
Anadolu, zaman içerisinde pek çok sanatın doğmasına ve gelişmesine şahitlik etmiş bir coğrafyadır. Kitre bebek sanatı da Anadolu’da Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ve geçmiş kültürü, gelecek nesillere üç boyutlu bir şekilde aktaran, bir dönem okul müfredatlarında bile öğrencilere ders olarak öğretilmesi suretiyle yaygınken sonrasında unutulmaya yüz tutan bir sanat olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kitre bebek sanatında ilk eserleri ortaya çıkaran kişi, Türk kadın ressamlarından Zehra Müfit Hanım’dır. 1900’lü yılların başında şimdiki ifadesi ile “diarama” çalışmaları yapan sanatçı, katıldığı sergilerde pek çok sanatkâr tarafından iltifat almıştır.
Kitre bebekler, her ne kadar minyatür heykel olma özelliği taşısa da heykel alanına dâhil olmamış ve biblo olarak nitelendirilmiştir. Açık alanda sergilenememesi ve figürlerin giydirilmesi zorunluluğunun bu sınıflandırmada etkili olduğunu söylemek mümkündür. Geleneksel kıyafetler giydirme eğiliminden dolayı bu sanatın modern ya da geleneksel sanatlar alanının hangisi içerisinde değerlendirilmesi gerektiği konusu ise hâlâ tartışılmaktadır.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: (Bir Hadis-Bir Yorum)
İNSANLARA FAYDALI OLMAK
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunanı- dır.” (Suyuti, Camiu’s-Sağir, H. No: 4044)
En hayırlı insan, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygam- berimizdir. Onun insanlara ulaştırmış olduğu iyilikler, bizlere bu hadis-i şerifi anlamada kolaylık sağlar ki, bunlar; maddi iyilikler yanında, ebedî saadet kazandıran iman, salih amel ve güzel ahlakı da kapsar.
Öyle ki bir insanın hidayetine vesile olmak, ona yapılacak en büyük iyiliktir ve sevabı da o denli büyüktür. Nitekim Peygam- berimiz, Hz. Ali’ye “...Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi, senin için kırmızı deve- lere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, “Fedailü’s-Sahabe”, 9) diye belirtmiştir. Kuşkusuz Hak katında “İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir.” (Rahmân, 55/ 60)
 
DİNÎ KAVRAMLAR
İMAMET
Sözlükte “kendine uyulan, önder, halife, ordu komutanı, delil” gibi anlamlara gelen imâm, devlet başkanı, bir ekolün veya hareketin önde- ri, cemaate namaz kıldıran kimse demektir. İmâmet de, imamlık yapmak demektir. Fı- kıh literatüründe imâm, dev- let başkanı, halîfe anlamında kullanılmakta olup, cemaate namaz kıldıran imamdan ay- rılması için imâmet-i kübrâ denilmiştir.
 
ÖZLÜ SÖZ
Yaradan rahmetini kahrından üstün saydı. Ne olurdu hâlimiz göz yaşı olmasaydı. (Necip Fazıl Kısakürek)
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ اللهُ تَعَالَى: اَللهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ. (سورة الزمر، 62)
 
Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu (meâlen): “Allâhü Teâlâ, her şeyin yaratıcısıdır ve O her şey üzerine vekîldir (her şey onun muhafazası ve hâkimiyeti altındadır).” (Zümer Sûresi, âyet 62)
 
29 Aralık 2022
Fazilet Takvimi

Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N