Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 22.05.2023 03:47
[5/1 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET......... KASÎDE-İ BÜRDE <p>Kasîde-i Bürde’nin yazılmasına sebep olan hâdise:<br /> “İmâm-ı Bûsırî hazretleri, ömrünün sonuna doğru felç hastalığın
[5/1 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET......... KASÎDE-İ BÜRDE
Kasîde-i Bürde’nin yazılmasına sebep olan hâdise:
“İmâm-ı Bûsırî hazretleri, ömrünün sonuna doğru felç hastalığına tutulup bedeninin yarısı hareketsiz kaldı. Allahü teâlâya, hastalığına şifâ vermesi için, Resûlullah Efendimizi vesîle edip çok duâ eyledi. Bu hâldeyken, Kâinâtın Efendisi, insanların en üstünü Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)’ı öven meşhûr kasîdesini yazdı. Rüyâda onu Resûlullah'a okuyup arz etti. Çok beğendi, hoşuna gitti. Hemen, üzerinde bulunan mübârek bürdesini çıkarıp, İmâm-ı Bûsırî'ye giydirdi. Bedeninin felçli olan yerlerini de mübârek eli ile sığadı.
[Bürde, hırka, palto demek.]
Uyanınca, sıhhate kavuştuğunu gördü. Ayrıca Peygamber Efendimizin rüyâda giydirdiği bürde de üzerinde idi. Bunun için bu kasîdeye Kasîde-i Bürde denildi.
İmâm-ı Bûsırî sevinerek sabah namazına giderken, yolda evliyâdan salah ve zühd sâhibi bir zâta rastladı. O zât İmâma;
- Ey Bûsırî! Kasîdeni dinlemek isterim.
- Benim kasîdelerim çoktur. Hepsini herkes bilir.
- Kimsenin bilmediği, bu gece Resûlullahın huzurunda okuduğunu dinlemek istiyorum.
- Ben bunu hiç kimseye söylemedim. Sen nereden bildin?
O zât da, İmâmın rüyâsını, olduğu gibi haber verdi.
Çeşitli dillerde doksandan fazla şerhi bulunan Kasîde-i Bürde, şu 10 kısımdan meydana gelmektedir:

*.*Resûlullaha olan sevginin kıymeti.
*.*İnsanların nefislerinin kötülüğü.
*.*Resûlullahın medhi.
*.*Dünyaya gelişi.
*.*Duâlarının kabûl olduğu.
*.*Kur’ân-ı kerîmin medhi.
*.*Resûlullahın Mîrâcı ve cihâdları.
*.*Allahü teâlâdan af ve mağfiret.
*.*Resûlullah’tan şefâat talebi.
*.*Resûlullahın derecesinin yüksekliği.
Prof. Dr. Ramazan Ayvallı TÜRKİYE GAZETESİ 16.11.2021
05.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[5/1 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis ve Sünnetin Önemi : Nasıl Pavlos tarafından Hristiyanlığın içi boşaltıldı, ardından da Yehova şahitleri tarafından bütün dînî hükümler iptal edildi ise, aynı şekilde İslâm’ı da, bilinmeyen, gözükmeyen bir güç, bu duruma doğru sürüklemeye çalışıyor. Kasıt; dînin içini boşaltma!.. Nasıl Hristiyanlık bir din olmaktan çıkıp bir rozet hâline geldiyse, İslâm’ı da o hâle getirmek istiyorlar.
SÜNNETİN DİNDEKİ YERİ
İmam Ahmed bin Hanbel; 33 âyet-i kerîmede, Allah ve Rasûl’üne itaatin tekrarlandığını hatırlatarak, Sünnet’in dindeki yerini tebârüz ettirmiştir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatı, Kur’ân’ın bir tefsiri mâhiyetindedir. Biz namazı, orucu, bütün ibadetleri, muâmelâtı, hak-hukuku, O’nun Sünnet’inden öğreniyoruz. O’nsuz nasıl din yaşanabilir?!.
Cenâb-ı Hak:
“Kim Rasûl’e itaat ederse, Allâh’a itaat etmiş olur...” (en-Nisâ, 80) buyuruyor.
Efendimiz’in hadislerinin mânâsını şu âyet-i kerîmeler ne güzel ifade eder:
“O, hevâsından / kendi arzusuna göre konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.” (en-Necm, 3-4)
Kur’ân-ı Kerîm’in hem lâfzı, hem mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır. Allah Rasûlü’nün hadîs-i şerîfleri ise, lâfzı Efendimiz’den, mânâsı Cenâb-ı Hak’tandır.
Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- diyor ki:
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ayağa kalktığını gördük, biz de kalktık; oturduğunu gördük, biz de oturduk.” (Ahmed, I, 83)
Ashâb-ı kirâm efendilerimiz çok iyi biliyorlardı ki, Allah Rasûlü’nün yaptıkları, Allâh’ın yapılmasını istediklerinden ibâretti. O’nun muallimi ve mürebbîsi Allah Teâlâ idi. O, hevâsından konuşmaz, ancak Allah’tan geleni tebliğ ederdi.
Bilhassa şu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın yanında Rasûlullâh’ın da dinde hüküm koyma salâhiyeti bulunduğunu, açıkça ifade etmektedir:
“…Peygamber onlara; iyiliği emreder, kötülüğü yasaklar, temiz şeyleri helâl kılar, pis şeyleri haram kılar.” (el-A‘râf, 157; ayr. bkz. et-Tevbe, 29)
Yine buyruluyor:
“…Peygamber size ne verdiyse onu alın; neyi de yasakladıysa ondan sakının…” (el-Haşr, 7)
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allâh’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın…” (Âl-i İmrân, 31)
KUR’AN VE SÜNNET
Kur’ân ve Sünnet, birbirinden ayrılmaz iki esastır. Kur’ân, Efendimiz’in hâl ve davranışlarıyla tefsir edilmiştir. Dolayısıyla bizler de, bilhassa günümüzde, güyâ sûret-i haktan görünerek “Kur’ân bize yeter!” diyen, böylece Kur’ân’ın canlı bir tefsîri demek olan Sünnet-i Seniyye’yi gözden düşürmeye çalışan gürûha karşı son derece uyanık olmalıyız.
Tâbiîn neslinin fıkıh ve hadis âlimlerinden Eyyûb es-Sahtiyânî Hazretleri buyuruyor ki:
“Bir kişiye Sünnet’ten bahsedildiğinde o; «Bırak bunları, sen bize Kur’ân’dan haber ver!» derse, bil ki o kişi kendisi sapıtmış olduğu gibi insanları da saptırmaktadır.”[1]
Tebe-i tâbiîn âlimlerinden İmâm Evzâî Hazretleri de:
“Bunun sebebi, Sünnet’in Kur’ân üzerinde hüküm koyucu olarak gelmesidir.” buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kalbine indirilmiştir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:
“Muhakkak ki o (Kur’ân), Âlemlerin Rabbinin indirdiği (kelâm-ı ilâhî)dir. Onu, Rûhu’l-Emîn; uyarıcılardan olasın diye, apaçık bir Arapça ile Sen’in kalbine indirmiştir.” (eş-Şuarâ, 192-195)
Kur’ân’ın ilk ve en salâhiyetli müfessiri de Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“…İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye Sana bu Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 44)
Kur’ân-ı Kerîm, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in 23 senelik nebevî hayatıyla tefsir edildi. Dolayısıyla Allah Rasûlü’nün gönül dokusundan hisse almadan, O’nun ahlâkıyla ahlâklanmadan, O’nun Sünnet’ine tâbî olmadan, Kur’ân’ı anlamak da yaşamak da mümkün değildir.
Nitekim namaz, oruç, zekât ve hac gibi İslâm’ın rüknü olan ibadetlerin bütün tafsilâtı hadîs-i şerîflerde ve Allah Rasûlü’nün tatbikâtında bildirilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm; namaz vakitleri, rekâtları, namazın rükünleri ve namazı bozan şeyleri bildirmemiş, bunu tamamen Peygamberimiz’in Sünnet’ine bırakmıştır.
Yine zekâtın hangi mallardan, hangi şartlarla ve hangi nisbetlerle verileceği, Kur’ân’da yer almamaktadır. Bunları bize Peygamber Efendimiz bildirmiştir.
Hakîkaten, Kur’ân’ın hayata nasıl tatbik edileceği, Sünnet’e bakılmadan bilinemez. Meselâ Kur’ân-ı Kerîm’de, ölü eti yemek yasaktır, haramdır. Fakat yakalandıktan sonra kendi kendine ölen balığı yiyoruz. Balığın istisnâ olduğunu, Sünnet-i Seniyye’den öğreniyoruz.
Cuma namazı Kur’ân-ı Kerîm’de emrediliyor. Fakat onun ne vakit ve nasıl kılınacağını, Sünnet’ten öğreniyoruz.
Dolayısıyla; Sünnet’i hafife alanların gizli maksadının, dînin içinden ahkâmı çıkarmak olduğu anlaşılmaktadır.
Hâlbuki; sahâbenin de Sünnet-i Seniyye’yi aslî bir kaynak gördüğünde hiçbir şüphe yoktur.
Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın halifeliğinde Basra kadılığı yapan İmrân bin Husayn -radıyallâhu anh-’a bir adam gelerek:
“–Siz bize bazı hadisler rivâyet ediyorsunuz ama biz Kur’ân’da onların kaynağını bulamıyoruz?” der.
Bunun üzerine İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Her kırk dirhemde bir dirhem, şu kadar koyunda bu kadar koyun, şu kadar devede bu kadar deve zekât vermek gerektiğini Kur’ân’da buluyor musunuz?” der. Adam:
“–Hayır.” deyince, İmrân -radıyallâhu anh-:
“–Peki, kimden öğrendiniz bunları? Bizden öğrendiniz. Biz de Allâh’ın Nebîsi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’den öğrendik.” diyerek buna benzer başka misaller de zikreder.[2]
Zaten Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, hadis ve Sünnet’i dışlayanların zuhûr edeceğini, daha evvel bildirerek şöyle buyurmuşlardır:
“Sizden biri, (rahat) koltuğuna kurulup Allâh’ın, Kur’ân’dakilerin hâricinde haramlarının bulunmadığını mı zannediyor? Haberiniz olsun, vallâhi ben nasihatte bulundum, emrettim, birçok şeyi de yasakladım. Bunlar, Kur’ân’ın bir misli kadar, belki de daha fazladır...” (Ebû Dâvûd, Harâc, 31-33/3050)
“Şunu iyi biliniz ki bana Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte (onun bir) benzeri de verilmiştir. Dikkatli olun; koltuğuna kurulan karnı tok bir adamın: «Siz sadece şu Kur’ân’a sarılın! Onda bulduğunuz helâli helâl, haramı da haram kabul ediniz yeter!» diyeceği (günler) yakındır...” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604; Ahmed, IV, 131)
Bunlar, hakîkaten mûcizevî hadîs-i şerîfler… Zira bizler, Peygamber Efendimiz’in haber verdiği o günlere, yani Sünnet-i Seniyye’nin gözden düşürülmek istendiği zamana ulaşmış bulunuyoruz. Bu zamanın fitnelerinden kendimizi ve neslimizi muhafaza için, dînimizi doğru öğrenmeye gayret etmeliyiz.
Bu hususta da Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Abdullah bin Ömer -radıyallâhu anhumâ-’ya şöyle buyurmuştur:
“Ey İbn-i Ömer! Dînine iyi sarıl, dînine iyi sarıl! Zira o senin hem etin, hem kanındır. Dînini kimden öğrendiğine çok dikkat et! Dînî ilimleri ve hükümleri, istikâmet ehli âlimlerden al, sağa-sola (dünyevî menfaatlere) meyledenlerden alma!”[3]
Unutmamalıyız ki Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i, Kur’ân ile nasıl amel edileceğini gösteren yegâne rehberdir. Dolayısıyla Sünnet’e yapılan îtirazların ucunun, Kur’ân-ı Kerîm’e ve netice itibariyle de İslâm’a ve Cenâb-ı Hakk’a varacağını, aslâ hatırımızdan çıkarmamalıyız.
Nitekim tâbiîn neslinin büyük âlimlerinden Abdullah bin Deylemî Hazretleri der ki:
“Bana ulaştığına göre dînin yok olup gitmesi, Sünnet’in terkiyle başlayacaktır. Halatın tel tel çözülüp nihayetinde tamamen kopması gibi, din de sünnetlerin bir bir terk edilmesiyle elden gidecektir.” (Dârimî, Mukaddime, 16/98)
Dolayısıyla sünnetlerin birer birer hayatımızdan çıkması, -Allah korusun- ebedî kurtuluşumuzu da pamuk ipliğine bağlı hâle getirir.
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz;
“Size iki emânet bırakıyorum; Kitap ve Sünnet’imdir.” buyuruyor. (Bkz. Hâkim, I, 171/318)
Onun için kardeşler; Sünnet düşmanlığının kasıtlı bir hâdise olduğunu unutmayalım. Onun için Sünnet-i Seniyye’ye çok dikkat edeceğiz. Zira Sünnet düşmanlarının hedefi, İslâm’ın içini boşaltmaktır.
HRİSTİYANLIK NASIL TAHRİF EDİLDİ?
Nitekim dinler tarihinde Yahudîlik ve Hristiyanlığın bozulması da böyle başlamıştır. Önce peygamberlerin sünnetleri terk edilmiş, daha sonra da îtikad ve ibadetler tahrif edilmiştir.
Meselâ Abdülehad Davud Efendi var. Bu zât, Hristiyanlığın en eski nüshalarını ve Pavlos’un mektuplarını inceleyen kişi. Müslüman oluyor ve Abdülehad ismini alıyor. Diyor ki:
“Hristiyanlıktaki tahrif şöyle başladı:
Sünnet kaldırıldı yerine vaftiz geldi.
Namaz kaldırıldı yerine âyin geldi.
Oruç kaldırıldı yerine perhiz geldi.”
Daha sonra tesettür terk edilerek yalnızca râhibelere mahsus bırakıldı. Hattâ günümüzde râhibelerin dahî tesettürü kaldırılmaya başlandı.
Böylece Hristiyanlık, ilâhî bir din olmaktan çıktı. Tahrif oldu, bozuldu. Bir hayat nizâmı olmaktan çıkarılıp bir marka, bir tabelâ hâline geldi. Günümüzde Yehova Şahitleri neredeyse Hristiyanlığın hükmünü tamamen sona erdirmektedir.
Buna dâir misaller çok. Yani din, ham ve nâdan nefisleri rahatsız ettiği zaman, hemen karşı çıkılıyor. Meselâ eski Yunan’da, Sokrates (Sokrat) “Allah birdir.” dedi. Tevhid akîdesine ait birtakım hükümler bildirince, Atina Konsülü hemen karşı çıktı ve Sokrat’a zehir içirildi. Çünkü din, rahatsız etti onları…
Velhâsıl bazı kesimler de kasıtlı olarak Sünnet’ten rahatsız oluyorlar. Bunların gayesi, Hristiyanlık’ta olduğu gibi, dînin içini boşaltmak…
Bugün yegâne hak dîn olan İslâm’a da aynı tuzak kurulmaya çalışılıyor. Sünnet-i Seniyye’yi dışlamak sûretiyle İslâm’a da bu hristiyanî tahrifat yapılmak isteniyor. Mü’minler olarak bu nevî gizli ve açık din düşmanlarına karşı son derece uyanık olmamız şarttır. Unutmayalım ki mezhepler Sünnet’in, Sünnet de Kur’ân’ın muhâfızıdır.
Bunun için;
İslâmî ilimlerin ihlâs ve takvâ içinde tahsil edilebileceği müesseseleri kurmak ve yaşatmak şarttır.
Hadis usûlü ve benzeri ilimleri hakkıyla bilen ve müdâfaa edebilen takvâlı âlimler yetiştirmek elzemdir.
Dipnotlar:
[1] Hâkim, Maʻrifetü Ulûmi’l-Hadîs, s. 65; Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, s. 16.
[2] Ebû Dâvûd, Zekât, 2/1561; İbni Ebî Âsım, es-Sünne, II, 386; Taberânî, el-Muʻcemü’l-Kebîr, XVIII, 219.
[3] Hatîb el-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, el-Medînetü’l-Münevvere, el-Mektebetü’l-İlmiyye, s. 121.
[5/1 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: Nasıl Bir Öğretmendi?
Efendimiz, bizzat gösterdiği gibi; ashâbına da evlâtlarını terbiye usûlünü öğretiyor ve şöyle buyuruyordu:
“Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel yapın!” (İbn-i Mâce, Edeb, 3)
KURAN ESASLI AHLAK
Cihanın bir benzerini görmediği bir muallim olan Efendimiz; muhabbet dolu sohbetiyle, hikmet dolu nasihatleriyle, Kur’ân esaslı ahlâkıyla; temel harcını ensar ve muhâcirlerin oluşturduğu bir nesli mükemmelen yetiştirmişti. Bu öyle bir terbiyeydi ki, hükmü ilelebed idi; O kıyâmete kadar hükmü bâkî kalacak son Nebî idi. Fakat O da her can gibi vefât edecekti.
İşte risâletinin vahiy almak dışında kalan vazifelerini tevârüs edecek ve onlar da bu cihandan ayrıldıklarında, meş‘aleyi sonrakilere devretme endişesini taşıyacak bir nesil yetiştirdi.
[5/1 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: El-Asr Suresi
“Zamana andolsun ki insan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak, inanıp yararlı iş işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.” (El-Asr sûresi, 1-3)
Asr sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in en kısa sûrelerinden biridir. Müfessirler, lafız itibariyle kısa olan bu sûre ile ilgili uzun tefsirler yapmayı yeğlemişlerdir. Onların birtakım tercihlerine burada temas etmeyeceğiz.
Sûre-i celîlede, insanların çoğunun, her asırda, her zamanda ve özellikle son zamanda, yani Resûl-i Ekrem Efendimiz’in gelişinden kıyamete kadar geçecek zamanda, bir hüsran içinde olacağı haber verilir. Ancak hüsranda olmayanlar da vardır; bunlar inanan, sâlih amel işleyen, birbirlerine hakkı tavsiye eden, sabrı tavsiye eden kimselerdir.
Hüsrân, kazanacak yerde zarar etmek, sermayeyi zayi etmek, neticede iflâs edip mahrumiyet içinde kalmak anlamına gelir.
İnsanın sermayesi ömrüdür. Ömür ise her gün, her saat, her an ve her nefes tükenip gitmektedir. Bu giden ömür, insanın kendi mülkü de değildir. Allah’ın mülkü olup onun adına güzel kullanarak, kârından faydalanması için insana sayılı ve hesaplı olarak verilmiş ödünç bir sermaye gibidir. İnsanın gerçek saadeti, âhireti sevmekte, dünya lezzetle-rine, elem ve kederlerine değer vermemek ve bunlara bağlanıp kalmamaktadır. Fakat insanların çoğu yaratılışı gereği, dünya ile meşgul ve onu istemeye aşırı derecede düşkündür. Bundan dolayı da hüsrandadırlar. Ancak şu vasıfları taşıyanlar hüsranda değil, kârdadırlar:
İman edenler: Bunlar, Allah’a hakkıyla inanıp, indirdiğini tasdik eden, ona ihlâs ile ibadet ve taate söz verenlerdir.
Sâlih ameller işleyenler: İmanları sadece gönüllerinde ve dillerinde kalmayıp bütün hislerine, akıllarına ve varlıklarına işleyerek iradelerine sahip olan, yaptıkları işleri iman ve itikadlarına, Allah’ın rızasına ve indirdiği ahkâma uygun şekilde yapanlardır.
Birbirlerine hakkı tavsiye edenler: Bütün kararlılıkları ve gayretleri hakka yönelik, imanları, amelleri, sözleri hep haktan yana olanlardır. Onun için bunlar insanlara riyâkârlık, münafıklık yapmazlar. Başkalarına zarar vermez, insanlarla ilişkilerini kesmezler. Başkalarına yaltaklanmaz, dalkavukluk etmezler. Hep hakka dâvet eder, iyiliği emir, kötülükten nehiy vazifesini yerine getirirler. İnsanları hayra çağırır ve dinin nasihat olduğu gerçeğini bir an bile unutmazlar.
Birbirlerine sabrı tavsiye edenler: İman edip gereğini yerine getirmek, sâlih ameller işlemek, hakkı tavsiye görevini yapmak hiç de kolay değildir. Bunun için zamanın belalarına, nefislerin yönelişlerine, hayır yapmak, hak yolda gitmek için karşılaşılacak eziyetlere, zorluklara katlanmak gerekecektir. Bunlar ancak sabırla mümkündür. Sabır, nefsin iyi bir iş yapmak veya fenalıklardan kaçınmak için acıya, güçlüklere göğüs gerebilme kuvvetidir. Sabır, ya elem ve kederlere, acı ve üzüntülere karşı gösterilen tahammül cinsinden olur; veya dünyalık lezzetlere ve şehvetlere karşı direnme cinsinden olur. Bütün bunlar birer iyilik ve hayırdır.
Lafız olarak kısa, fakat mahiyeti çok geniş olan bu sûrenin burada zikredilmesinin sebebi özetle bu sayılanlardır. İmam Şâfi bu sûreyle ilgili olarak:
“İnsanların tamamı veya çoğunluğu, bu sureyi düşünme hususunda gaflettedirler” demiştir.
Kaynak: Riyazüs Salihin
[5/1 23:32] Ömer Tarık Yılmaz: Bedir Savaşı
Müslümanların ilk savaşı
624 yılında Kureyşlilerden birçok kimsenin katıldığı büyük bir ticaret kervanı Ebû Süfyân idaresinde Şam’a gitti. Peygamber Efendimiz bunu haber alınca ashabını topladı ve Mekke’de bıraktıkları mallarına karşılık bu kervanın mallarını ele geçirmeye davet etti.
İslam Ordusunun Sancaktarları
Sancaktarlık görevine Musab Bin Umeyr, Hz. Ali ve Sad Bin Muâz’ın tayin edildiği İslâm ordusunun sayısı, yetmiş dördü muhacir, geri kalanı ensardan olmak üzere 305 idi. Orduda yetmiş deve ve iki de at bulunuyordu.
Suriye’den dönmekte olan Ebû Süfyân Hicaz’a yaklaştığı sırada Müslümanların baskın yapacağını haber aldı ve Kureyşlilerden yardım istemek üzere Mekke’ye bir haberci gönderdi. Kendisi de kervanın pusuya düşmemesi için Bedir’den uzak olan ve nâdiren kullanılan sahil yolunu kullandı. Ebû Süfyân’dan gelen haber üzerine Kureyş kabilesinin hemen bütün kollarından toplanan bin kişi Ebû Cehil kumandasında Mekke’den yola çıktı. Müşrik ordusunda 700 deve, 100 de at vardı. Kureyşliler Cuhfe’ye geldiklerinde Ebû Süfyân’ın habercisinden kervanın kurtulduğunu öğrenmelerine ve içlerinden bazılarının savaşa gerek kalmadığını söyleyerek geri dönmelerine rağmen hazırladıkları ordunun büyüklüğünü ve gücünü Müslümanlara göstermek için yollarına devam ettiler.
Bedir Savaşı Nerede Oldu?
14 Mart 624 Cuma sabahı her iki ordu erken saatlerde Bedir’e doğru yola çıktı. Hz. Peygamber Bedir kuyularına Kureyşlilerden daha önce ulaştı. Savaştan önce Hz. Peygamber, Hz. Ömer’i Kureyşlilere göndererek savaş yapılmadan Mekke’ye dönmelerini teklif etti. Fakat Kureyşliler savaşmakta ısrar ettiler. Eski Arap âdetine göre savaşı kızıştırıp başlatmak üzere Kureyşlilerden Esved b. Abdülesed el-Mahzûmî, Müslümanlardan da Hz. Hamza meydana çıktılar. Hamza hasmını öldürdü. Bunun üzerine Kureyşlilerden Utbe, kardeşi Şeybe ve oğlu Velîd, İslâm ordusundan da Ubeyde Bin Hâris, Hz. Hamza ve Ali meydana çıktılar. Hz. Hamza ile Ali hasımlarını öldürdükten sonra, ağır yaralanan ve daha sonra aldığı yaralardan dolayı şehit düşen Ubeyde’nin yardımına gidip Utbe’yi öldürdüler.
Bedir Savaşı’nın Sonuçları
Bedir Savaşı ikindiye doğru Müslümanların kesin zaferiyle sona erdi. Başta İslâm’ın ve Hz. Peygamber’in en büyük düşmanı Ebû Cehil olmak üzere yetmiş müşrik öldürüldü, yetmiş kişi de esir alındı. Buna karşılık Müslümanlar sadece on dört şehit verdiler. Hz. Peygamber şehitlerin namazını kılarak onları defnettirdi, Kureyş’in ölülerini de gömdürdü.
Esirlere Mualeme ve Ganimetlerin Taksimi
Esirlere karşı iyi davranılmasını emreden Hz. Peygamber onlardan sadece Ukbe Bin Ebû Muayt ile Nadr Bin Hâris’i, vaktiyle Müslümanlara yaptıkları işkenceye karşılık ölüme mahkûm etti. Diğer esirlerin malî durumlarına göre fidye ve Müslümanlara okuma-yazma karşılık, bazı esirlerin karşılıksız olarak serbest bırakılmaları kararlaştırıldı. Ganimetler savaşa katılanlar arasında eşit şekilde bölüştürüldü.
Bedir Savaşı’nın Önemi
Bedir Gazvesi, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) askerî dehasını, strateji ve taktik kabiliyetini gösterdi. İslâm Devleti’nin başta Medine olmak üzere bütün Arap yarımadasında büyük bir itibar kazanmasını sağladı. Peygamber Efendimiz İslâmiyet’i tebliğ için daha geniş imkânlara sahip oldu. Bedir Savaşı’na katılanların günahları Allah tarafından bağışlandı.
BEDİR SAVAŞI
Hicretin ikinci senesinde Kureyş’ten kadın-erkek herkesin katıldığı, yaklaşık 50 bin dinar sermâyeli, bin deveden müteşekkil büyük bir ticâret kervanı, Şam’ın Gazze pazarına gönderilmişti. Kervanda, Mekke’nin önde gelenlerinden Ebû Süfyân, Muhammed bin Nevfel ve Amr bin Âs gibi otuz veya kırk müşrik bulunuyordu.
BEDİR SAVAŞI’NIN NEDENLERİ
Kureyş müşrikleri, Müslümanların hac yapmalarına mânî oldukları için, Müslümanların da buna bir nevî misilleme olarak Mekkeli müşriklerin Şam ticâret yolunu kesmek isteyeceklerini biliyorlardı. Nitekim, Şam’dan korku içinde yola çıktılar. Ebû Süfyân, kervanda bulunan Damdam bin Amr’ı yirmi miskal altın ücretle kiralayıp Tebük’ten çok acele olarak Mekke’ye gönderdi.[1]
PEYGAMBERİMİZİN HALASI ATİKE’NİN (R.A.) DUASI
Allâh Resûlü’nün halası Âtike, Damdam’ın Mekke’ye gelmesinden üç gece önce bir rüyâ gördü ve çok korktu. Kardeşi Abbâs’a:
“–Kardeşim! Gördüğüm rüyâ beni çok sarstı. Kavminin başına bir felâket gelmesinden korkuyorum! Sana anlatacağım bu rüyâyı gizli tut, kimseye söyleme!” dedi. Hazret-i Abbâs:
“–Ne gördün, anlat?” dedi. Hazret-i Âtike:
“–Deveye binmiş bir adam gelip Ebtah’ta (Muhassab ile Mekke arasında) durdu ve yüksek sesle:
«–Ey vefâsız cemaat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!» diye üç kere bağırdı. Onu gören insanlar başına toplandılar. Sonra o adam Mescid-i Harâm’a girdi. Halk da kendisini tâkip ediyordu. İnsanlar etrâfını sarmış olduğu hâlde Kâbe’nin arkasında yine aynı şekilde üç kere bağırdı. Sonra Ebû Kubeys Dağı’nın üstüne çıkıp orada da aynı şeyi yaptı. Sonra da bir kayayı tutup yuvarladı. Kaya yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanarak dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden o parçaların isâbet etmediği ne bir ev ne de bir mahal kaldı!” dedi. Hazret-i Abbâs:
“–Vallâhi bu çok mühim bir rüyâdır! Sakın rüyânı hiç kimseye anlatma!” dedi. Hazret-i Abbâs, Hazret-i Âtike’nin yanından ayrılınca dostu Velîd bin Utbe ile karşılaştı. Ona rüyâyı anlatıp gizli tutmasını söyledi. Velîd de babasına nakletti. Böylece rüyâ Mekke’de yayıldı. Kureyşlilerin toplantılarında konuşulmaya başladı. Hazret-i Abbâs şöyle anlatır:
“Ebû Cehil bana:
«–Ey Abdülmuttaliboğulları! Sizin şu kadın Peygamberiniz de ne zaman türedi?! Siz erkeklerinizin Peygamberliğine kanaat etmediniz de kadınlarınız da mı Peygamberliğe kalkıştı?! Gûyâ Âtike rüyâsında, birinin «Üç güne kadar vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!» dediğini duymuş. Üç gün bekleyeceğiz. Eğer söylemiş olduğu söz doğru ise elbette bir şey zuhûr edecektir. Eğer üç gün dolar da bir şey zuhûr etmezse hakkınızda yazacağımız bir yazıyla Araplar arasında sizin kadınlarınızdan daha yalancısının bulunmadığını yayacağız.» dedi.
Böyle bir şey olmadığını söyledim. Vallâhi benim için bunu inkâr etmemden daha ağır bir şey olmamıştır. Âtike’nin rüyâsının üçüncü günü sabahleyin, kaçırdığım fırsatı elde etmek arzusu ile çok kızgın ve hiddetli bir hâlde Mescid-i Harâm’a girdim. Evvelce söylediklerinden bâzılarını tekrarlayıp Ebû Cehil’e çatacaktım. O Mescid-i Harâm’ın Sehmoğulları kapısına doğru fırlayıp çıkınca, kendi kendime: «Allâh’ın lânetine uğrayasıca, kendisine hakâret edeceğimden korktu da benden kaçıyor.» dedim. Hâlbuki o, Damdam’ın sesini işitmiş! Ben onu duymamıştım. Bir de baktım ki Damdam, devesinin burnunu kesmiş, semerini tersine çevirmiş, gömleğini parçalamış, Mekke vâdisinin ortasında, deve üzerinde avazının çıktığı kadar bağırıyor:
«–Ey Kureyş cemaati! Kervan! Kervan! Muhammed ve ashâbı Ebû Süfyân’ın yanındaki mallarınıza taarruz etti! Ona yetişebileceğinizi sanmıyorum! İmdât! İmdât!» diye haykırıyordu. Başımıza gelen bu iş, beni de onu da birbirimizle uğraşmaktan alıkoydu.” (İbn-i Hişâm, II, 244-247; Vâkıdî, I, 29-31)
Kureyşliler alelacele hazırlandılar. Hazırlıklarını iki veya üç günde bitirdiler. Silâhsızlar için silâh satın aldılar. Zenginler, zayıflara ellerinden gelen yardımı yaptı. Süheyl bin Amr, Zem’a bin Esved gibi ileri gelenler:
“–Deve isteyene, işte deve! Yiyecek isteyene, işte yiyecek! Hepiniz çarpışmaya çıkınız! Sizden hiç kimse geri kalmasın! Şâyet Muhammed ticâret kervanınızı ele geçirecek olursa, muhakkak onunla üzerinize yürür, Mekke’ye de girer!” dediler.
Sefere bütün erkekler katıldılar, katılamayanlar da yerlerine adam tutup gönderdiler. Bedr’e çıkılacağı gün, Ebû Cehil insanlara; “Develerinize binin!” tâlimâtını verdiğinde Ümeyye bin Halef, Mekke’den çıkmak istemedi. Çünkü o zâlim müşrik, kendisinin Müslümanlar tarafından öldürüleceğini, Sâdıku’l-Va’di’l-Emîn olan Allâh Resûlü’nün haber verdiğini duymuş ve:
“−Vallâhi Muhammed konuştuğunda hiçbir zaman yalan söylemez!” diyerek şiddetli bir korkuya kapılmıştı. Ebû Cehil geldi ve onu kendileriyle gelmeye iknâ edinceye kadar yanından ayrılmadı. O da hemen hazırlanıp sefere çıktı.
KÖLENİN MÜŞRİKLERE UYARISI
Utbe bin Rebîa ile kardeşi Şeybe, savaş âletlerini düzeltmeye başladıkları zaman, köleleri Addas:
“–Ne yapıyorsunuz?” diye sordu.
“–Tâif’teki üzüm bağımızda kendisine üzüm ikrâm ettiğin zâtı bilmiyor musun?” dediler. Addas (r.a.):
“–Evet, biliyorum!” dedi.
“–İşte biz gidip O’nunla çarpışacağız!” dediler. Addas sıçrayıp onların ayaklarına sarılarak:
“–Gitmeyiniz! Muhakkak ki O, Peygamberdir! Siz ancak vurulup düşeceğiniz yerlere gidiyorsunuz!” diyerek ağladı ve gözyaşları yanaklarına döküldü. Fakat, Utbe ve Şeybe dinlemeyip gittiler.
BEDİR SAVAŞI’NDA MÜSLÜMANLAR VE MÜŞRİKLER KAÇ KİŞİYDİ?
Müşriklerin sayısı 950 veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve Müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar.[2]
Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Resûlü, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehirden çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler.[3]
Peygamber Efendimiz, Medîne’ye bir mil uzaklıkta bulunan Buyûtu’s-Sukyâ’da mücâhidleri durdurdu. Yaşı küçük olanları geri çevirdi. Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.a.) şöyle anlatır:
“Resûlullâh’ın yaşı küçük olanları çevirmesinden az önce kardeşim Umeyr’i saklanmaya çalışırken gördüm:
«–Sana ne oldu kardeşim?» dedim.
«–Allâh Resûlü beni küçük görür de geri çevirir diye korkuyorum! Hâlbuki ben sefere çıkmayı çok istiyorum ve Allâh’ın bana şehîtlik nasîb etmesini ümîd ediyorum!» dedi. Gerçekten de kardeşim Resûlullâh’a arz edilince onun henüz küçük olduğunu görüp:
«–Sen geri dön!» buyurdu. Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de müsâade buyurdu. Umeyr küçük olduğu için kılıcını ben bağlayıveriyordum. Bedir’de şehît düştüğü zaman 16 yaşlarında idi.” (Vâkıdî, I, 21; İbn-i Sa’d, III, 149-150)
Resûlullâh ashâbıyla birlikte yola çıktığında, deve sayısı yetersiz olduğundan, bir deveye sırayla üç kişi biniyordu. Resûlullâh Efendimiz de, devesine Hazret-i Ali ve Ebû Lübâbe ile nöbetleşe biniyordu. Yürüme sırası Peygamber Efendimiz’e gelince arkadaşları:
“–Yâ Resûlâllah! Lütfen Siz binin! Biz, Siz’in yerinize de yürürüz.” dediler. Allah Resûlü ise:
“–Siz yürümeye benden daha tahammüllü değilsiniz. Ayrıca ben de sevap kazanma husûsunda sizden daha müstağnî değilim.” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 21; Ahmed, I, 422)
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu tavrıyla, Allâh’a duyduğu engin muhabbetini, ibâdet ve hizmetle Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmaya ne kadar iştiyaklı olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, -kim olursa olsun- herkes için adâlete, hak ve hukûka son derece riâyetkâr olmak gerektiğini tâlim buyurmuştur.
Allah Resûlü bir müddet sonra Ebû Lübâbe’yi (r.a.) kendisine vekâlet etmesi için Medîne’ye geri gönderdi.[4]
PEYGAMBERİMİZİN BEDİR SAVAŞI’NA GİDERKEN YAPTIĞI DUA
Allâh’tan başka sığınak tanımayan ve her ihtiyâcını O’na arz eden Resûlullâh Efendimiz, Bedir’e giden ümmetini zayıf ve muhtaç bir hâlde görünce, dayanamayıp şöyle duâ etti:
“Allâh’ım! Bunlar bineksizdirler, Sen onlara binecekleri hayvanlar ver! Allâh’ım! Bunlar çıplaktırlar, Sen onları giydir! Allâh’ım! Bunlar açtırlar, Sen onları doyur!”
Gerçekten de Allâh Teâlâ, Bedir’de fetih ve zafer müyesser kılınca, onların her biri, bir veya iki deve ile döndüler, elbiseler giydiler ve karınlarını doyurdular. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 145/2747)
Allah Resûlü, Ramazan ayına rastlayan bu zor günlerde askerin oruçlarını bozmalarını emretti. Zîrâ Müslümanların savaşta bedenen de güçlü olmaları gerekiyordu. Nitekim sefere iştirâk eden bütün mü’minler, sonradan kazâ etmek üzere oruç tutmadılar.
“ALLAH BİZE YETER”
İslâm’ın bu ilk ordusu, Bedir’e doğru ilerledi. Ordu Akîk Vâdisi’ne varmıştı. Bu sırada Hubeyb bin Yesâf ve Kays bin Muharris adında iki kişi, savaşa katılıp ganîmetten pay alabilmek maksadıyla orduya yetişmişlerdi. Allâh Resûlü bu iki kişiden Hubeyb’e:
“–Siz bizimle mi çıktınız?” diye sordu. Hubeyb:
“–Hayır, Sen bizim kızkardeşimizin oğlusun ve komşumuzsun. Biz kavmimizle ganîmet için sefere çıktık!” dedi. Allâh Resûlü bu defâ:
“–Sen, Allâh’a ve Resûlü’ne îmân ettin mi?” diye sordu. Hubeyb:
“−Hayır!” cevâbını verince Hazret-i Peygamber:
“–Öyle ise geri dön! Biz, bir müşriğin yardımını istemeyiz!..” buyurdu. Hubeyb ısrâr etti:
“–Kavmim benim harpte ne kadar şecaatli ve düşman bağrında yaralar açan bir bahadır olduğumu iyi bilir. Müslüman olmasam da ganîmet mukâbili Sen’in yanında çarpışsam olmaz mı?” dedi. Allâh Resûlü:
“–Hayır, sen önce Müslüman ol, sonra çarpış!” buyurup yollarına devâm etti.
Bir müddet sonra Hubeyb yine geldi. Tekrar aynı teklifte bulundu. Fakat cevap da aynı idi. Hubeyb bu duruma çok şaşırdı. Çünkü kendisi Araplar arasında çok cesur bir savaşçı olarak tanınıyordu. Ancak Allâh Resûlü, onun müşrik olması sebebiyle orduya katılmasına râzı olmamıştı. Müşriklerin kalabalık ordusuna karşılık, asker sayısı az olan Resûlullâh’ın bu hareketi, Hubeyb’i derinden sarstı. Gönül âleminin derinliklerine dalarak daha önce hiç farkına varmadığı bir âlemin hakîkat nûrlarını seyretti. Heyecân içinde tekrar Allâh Resûlü’nün arkasından koştu. Bu seferki mürâcaatı öncekilerden farklı idi. Nitekim Allâh Resûlü’nden tekrar sâdır olan:
“–Allâh’a ve Resûlü’ne îmân ettin mi ey Hubeyb?” suâline büyük bir coşku içinde cevap verdi:
“–Evet yâ Resûlallâh!..” Bunun üzerine Allâh Resûlü çok sevindiler ve:
“–İşte şimdi dilediğini yap!” buyurdular. (Müslim, Cihâd, 150; Tirmizî, Siyer 10/1558; Vâkıdî, I, 47; İbn-i Sa’d, III, 535)
Bu hâdise, şer’î bir gâyeye ulaşmak için, şartlar ne kadar zor olursa olsun, gayr-i şer’î bir metod ve vâsıtanın kullanılamayacağına dâir, bir îmân ölçüsü sergilemektedir. Kula düşen, gerekli tedbirleri aldıktan sonra Cenâb-ı Hakk’a tevekküldür ki, Resûlullâh Efendimiz de, Hubeyb’in îmân etmeden orduya katılmasını kabûl etmemek sûretiyle bu îmân hassâsiyetini göstermiş, ümmete bu istikâmette de güzel bir numûne olmuştur. Çünkü O yüce Peygamber, her işinde yalnız Allâh’a sığınıyor, sâdece Hakk’a yöneliyor ve her türlü nusret ve inâyetin, yalnızca Cenâb-ı Mevlâ’dan olduğunu biliyor ve bildiriyordu. Resûlullâh bu tavırlarıyla:
“…Allâh bize yeter, O ne güzel vekildir!” (Âl-i İmrân, 173) âyetinde ifâde edilen tevekkülün en güzel ve canlı bir misâlini sergilemiş oldular.
İSLAM’DA VERİLEN SÖZÜ TUTMANIN ÖNEMİ
Huzeyfe (r.a.) şöyle anlatır:
“Babam Hüseyl ile yola çıkmıştık. Kureyş kâfirleri bizi tuttular ve:
«–Siz muhakkak Muhammed’in safına katılmak istiyorsunuz.» dediler. Biz de:
«–Hayır, Medîne’ye bu sebeple değil, başka bir iş için gidiyoruz.» dedik. Bunun üzerine bizden, Allâh Resûlü’nün safında yer alıp O’nunla birlikte savaşmayacağımıza dâir Allâh adına söz aldılar. Medîne’ye gelip durumu Resûlullâh’a arz edince Efendimiz:
«–Haydi gidin. Biz sizin verdiğiniz sözü tutar, onlara karşı da Allâh’tan yardım dileriz!» buyurdular. İşte benim Bedir Harbi’ne iştirâk etmememin sebebi budur.” (Müslim, Cihâd, 98)
Bu hâdise, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, düşmanlarını dahî ihâta eden ahde vefâsının en güzel misâllerinden biridir.
“ŞEHİDE” ADIYLA MEŞHUR SAHABİ
Bedir savaşına kadınlardan da katılmak isteyenler çıkmıştı. Bunlardan biri olan Ümmü Varaka (r.a.), Resûlullâh’a koşmuş:
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Bana müsâade buyurunuz, yaralıları tedâvî eder, hastalarınıza bakarım. Olur ki Allâh, beni şehîtliğe erdirir!” demişti. Allâh Resûlü de ona:
“–Sen evinde oturup Kur’ân oku; muhakkak ki Allâh, sana şehîtlik nasîp eder!” buyurdu.
Bundan sonra Ümmü Varaka (r.a.), ashâb arasında “Şehîde” adıyla meşhûr oldu. O da şehâdete karşı büyük iştiyâk sâhibiydi. Nihâyet Hazret-i Ömer’in halîfeliği devrinde hizmetçileri tarafından üzerine kadife örtü bastırılarak şehît edildi. Bunu öğrenen Hazret-i Ömer:
“–Allâh ve Resûlü doğru söylemiş!” dedi ve suçluları bularak cezâlandırdı. (Ebû Dâvûd, Salât, 61/591; İbn-i Hacer, el-İsâbe, IV, 505)
EBÛ CEHİL’İN İŞİ
Ebû Süfyân, Müslümanların Bedr’e yöneldiklerini anlayınca kervanın yönünü çevirdi. Bedr’i solunda bırakarak sâhile doğru hızla ilerledi.[5] Ticâret kervanını kurtardığında da Kureyş ordusuna adam gönderdi ve:
“–Siz kervanınızı, adamlarınızı ve mallarınızı korumak için yola çıkmıştınız. İşte Allâh onları kurtardı. Artık geri dönünüz!” dedi. Ebû Süfyân’ın haberi üzerine Ahnes bin Şerîk’in tavsiyesi ile kavmi Zühreoğulları ve Adiyy bin Ka’b Oğulları geri döndüler. Ebû Cehil:
“–Bedir’e varmadan geri dönmeyeceğiz! Biz orada üç gün oturacağız. Develer keseceğiz, yiyip içeceğiz. Kadınlar oynayacak ve şarkılar söyleyecekler. Civarda bulunan Araplar bizi işitecek, bundan sonra hep bizden korkup duracaklar! Haydi yürüyün!” dedi. Ebû Süfyân Kureyş ordusunun Ebû Cehil’e uyarak geri dönmediğini duyduğunda:
“–Vâh kavmime! Bu Amr bin Hişâm’ın (Ebû Cehil’in) işidir! Geri dönmek istemeyişi, insanlara baş olma sevdâsındandır, azgınlıktır! Azgınlık ise noksanlık ve uğursuzluktur!” dedi. (Vâkıdî, I, 43-45; İbn-i Hişâm, II, 258)
Allâh Resûlü, gelişen siyâsî seyri adım adım tâkip ettiklerinden, artık kaçınılmaz bir ölüm-kalım savaşıyla karşı karşıya olduklarını anladılar ve ashâb-ı güzîni toplayıp sordular:
“–Sizce kervanı tâkip etmek mi, Kureyş ordusunu karşılamak mı daha münâsiptir?”
Muhâcirler adına Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer ayağa kalktılar ve Kureyş ordusunu karşılamaya hazır olduklarını ifâde buyurdular. Daha sonra Mikdâd bin Esved (r.a.) ayağa kalkarak şu konuşmayı yaptı:
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Bizler, Yahûdîlerin Hazret-i Mûsâ’ya (a.s.) dediği gibi «Sen ve Rabbin gidip savaşın!» (el-Mâide, 24) demeyiz. Bizler, Sana Akabe’de verdiğimiz söze sâdık kalarak Sen’in sağında, solunda, önünde ve ardında düşman ile sonuna kadar çarpışmaya her an hazırız!..”[6] (Buhârî, Meğâzî, 4; Tefsîr, 5/4)
Allah Resûlü, Ensâr’ın da fikrini öğrenmek istedi. Bunun üzerine Sa’d bin Muâz (r.a.) ayağa kalktı:
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Bizler Sana inandık. Getirdiğin Kur’ân’ın hak olduğuna şehâdet ettik. Nasıl dilersen öyle yap! Şâyet denize dalsan, bizler de Sen’inle berâber dalarız. Ensâr’dan bir tek kişi bile geri dönmez!”
Bu sadâkat ve teslîmiyet dolu sözler üzerine Hazret-i Peygamber’in mübârek sîmâları tebessümle doldu, hayır duâ ederek şöyle buyurdu:
“–Öyleyse, haydi Allâh’ın bereketiyle yürüyünüz! Size müjdeler olsun ki Allâh iki tâifeden gayr-i muayyen olan birini va’detti.[7] Vallâhi ben, sanki Kureyşlilerin harp sâhasında yıkılacakları yerleri görüyor gibiyim...” (Müslim, Cihâd, 83; Vâkıdî, I, 48-49; İbn-i Hişâm, II, 253-254)
İslâm ordusu Bedr’e geldiğinde, Kureyş ordusu daha önce gelip bir kum tepesinin arkasındaki Yelyel Vâdisi’nin Medîne’ye en uzak tarafında konaklamışlardı. Su kuyuları ise vâdinin Medîne’ye en yakın tarafında idi.[8]
BEDİR SAVAŞI ÖNCESİ YAPILAN İSTİŞARE
Allâh Resûlü mücâhidlerle berâber Bedir’e en yakın olan suyun başına geldiğinde, karargâh yerinin tespiti husûsunda Ensâr ile istişâre etti. Hubâb bin Münzir (r.a.):
“–Yâ Resûlallâh! Burası karargâh için münâsip değildir. Kureyşlilere en yakın olan bir suyun başına gidelim ve orada konaklayalım. Başında konakladığımız suyun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. O suyun üzerinde bir havuz yapalım ve içini su ile dolduralım.” dedi. Resûlallâh de bu teklîfi kabûl etti. (İbn-i Hişâm, II, 259-260; İbn-i Sa’d, II, 15)
Hakîm bin Hizâm’ın da bulunduğu bir kısım müşrikler, Müslümanların havuzundan su içmeye geldiler. Müslümanlar onlara mânî olmak istedikleri zaman Allâh Resûlü:
“–Bırakınız içsinler!” buyurdu. Gelip içtiler. Hakîm hâriç su içenlerin hepsi Bedir’de öldürüldü. Hakîm ise sonradan Müslüman oldu. Hakîm, sözünü yeminle kuvvetlendirmek istediğinde:
“–Hayır! Beni Bedir’de öldürülmekten kurtararak îman nîmetine kavuşturan Allâh’a yemin ederim ki!” derdi. (İbn-i Hişâm, II, 261)
Allâh Resûlü, biraz sonra savaşacağı düşmanının su içmesine izin vererek bizlere bir insanlık düstûru ve hidâyet üslûbu tâlim buyurmuştur. Zîrâ bunun gibi âlicenap hareketler, nice katı kalplerin yumuşamasına, daha sonra da o kalpte hidâyet nûruna kapı açılmasına vesîle olmuştur.
MÜSLÜMANLARIN BEDİR HAZIRLIKLARI
İslâm ordusu karargâha yerleştikten sonra Sa’d bin Muâz Hazretleri:
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Biz Sana bir gölgelik yapalım. Bineklerini de yanında bulunduralım. Sonra biz düşmanla çarpışırız. Eğer Allâh kuvvet verip zafer nasîb ederse ne âlâ! Aksi takdirde Sen atına biner ve geride bıraktığımız kardeşlerimizin yanına varırsın! Ey Allâh’ın Peygamberi! Onlar da Sen’i bizim kadar çok severler. Eğer Sen’in savaşa gireceğini bilselerdi asla geride kalmazlardı. Allâh Sen’i onlarla korur. Onlar Sana candan bağlıdırlar ve Sen’in yanında cihât ederler.” dedi.
Peygamber Efendimiz, Hazret-i Sa’d’ı senâ etti ve ona hayır duâda bulundu. Sa’d (r.a.) kılıcını sıyırıp yapılan gölgeliğin kapısında nöbet tuttu. (İbn-i Hişâm, II, 260; Vâkıdî, I, 49)
Resûlullâh, Hazret-i Ömer’i son bir defâ daha Kureyşlilere göndererek:
“–Geri dönüp gidiniz! Sizden başkasıyla çarpışmak bana sizinle çarpışmaktan daha sevimli gelir!” buyurdu. Hakîm bin Hizâm:
“–Bu insaflı bir davranıştır! Onu hemen kabûl ediniz! Vallâhi, bundan sonra size insaflı davranılmaz!” dedi. Ebû Cehil ise:
“–And olsun ki Allâh[9] bize fırsat verdikten sonra öcümüzü almadıkça geri dönmeyeceğiz! Onlara hadlerini bildireceğiz ki, bundan sonra ne gözcü çıkarabilsinler ne de kervanımızın önüne geçebilsinler!” dedi ve müşrikleri harbe teşvîk etti. (Vâkıdî, I, 61-65)
Kureyş, Umeyr bin Vehb ve süvârîlerinden Ebû Üsâme’yi İslâm ordusunu teftiş etmek için ayrı ayrı gönderdiler. İslâm ordusunun etrâfını dolaşan bu iki gözcü de, şu minvalde beyanlarda bulundu:
“Vallâhi biz, ne kısır ve iri develer ne atlar ne sayıca çok asker ve ne de büyük bir hazırlık gördük! Fakat öyle bir cemaat gördük ki, onlar âilelerine dönüp gitmeyi değil, ölmeyi arzu ediyorlar! Kılıçlarından başka ne kendilerini savunacakları bir şeyleri ne de bir sığınakları var!” (Vâkıdî, I, 62)
Hazret-i Ömer der ki:
“Resûlullâh Bedir’de akşamleyin:
«–Şurası inşâallâh yarın filânın vurulup düşeceği yerdir!» diye müşriklerden ileri gelenlerin öldürülecekleri mekânları tek tek gösterdi. O’nu hak Peygamber olarak gönderen Allâh’a yemin ederim ki, onlardan hiçbiri Allâh Resûlü’nün gösterdiği sınırları aşamadı. Sonra da bir kuyuya üst üste atıldılar.” (Müslim, Cennet 76, Cihâd 83)
Müslümanların Bedir’deki karargâhları kumluktu, bu sebeple kolaylıkla yürünemiyordu. Ayrıca mevcut su azaldığından, su sıkıntısı da baş göstermişti. Abdest ve gusül için yeterli su bulmakta güçlük çekiliyordu. Şeytan da gerek bu sıkıntılarla gerekse de müşriklerin çok ve kuvvetli olması ile mü’min yüreklere korku salmaya çalışıyordu.
O gece Allâh Teâlâ yağmur yağdırdı. Vâdiden seller aktı. Müslümanlar kaplarını doldurdular, abdest aldılar, guslettiler ve hayvanlarını suladılar. Yağan yağmur, aynı zamanda tozları yatıştırdı ve zemini sağlamlaştırdı. Kureyş müşrikleri ise yağmur sebebiyle yerlerinden ayrılamadılar, hareketsiz kaldılar. Ayrıca Allâh Teâlâ Müslümanlara sükûnet verici, dinlendirici bir uyku hâli bahşetti.[10]
BEDİR SAVAŞI’NI ANLATAN SURE
Cenâb-ı Hak bu hususta şöyle buyurmaktadır:
“Allâh, kendi katından bir emniyet işâreti olarak sizi hafif bir uykuya daldırmıştı. Sizi arındırmak, sizden şeytanın pisliğini (verdiği vesveseyi) gidermek, kalplerinizi pekiştirmek ve sebâtınızı artırmak için gökten size su indirmişti.” (el-Enfâl, 11)
Peygamber Efendimiz ise bütün gece namaz kıldı ve Allâh’a duâ etti. Nitekim Hazret-i Ali şöyle demektedir:
“İyi biliyorum, Bedir günü Allâh Resûlü hâriç hepimiz uyumuştuk. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise sabaha kadar bir ağaç altında namaz kılıp ağlamıştı.” (İbn-i Huzeyme, II, 52)
Allâh Resûlü şafak sökünce de:
“Ey Allâh’ın kulları! Namaza!” diyerek seslendi ve sabah namazını kıldırıp Müslümanları cihâda teşvik buyurdu. (Ahmed, I, 117)
Kureyş müşrikleri Müslümanların karşısında yer almadan önce Resûlullâh, elindeki ok ile mücahidleri; “Beri gel, geri git!” gibi tâlimatlarla hizâya getirdikten sonra, saydırdı. Bu esnâda saftan ileri çıkmış bulunan Sevâd bin Gaziyye’nin karnına dokunup:
“–Ey Sevâd! Hizâya gel!” buyurdu. Sevâd ise:
“–Yâ Resûlallâh, canımı acıttın! Allâh Sen’i hak ile gönderdi. Kısas isterim!” dedi. Peygamber Efendimiz hemen karnını açtı. Ensâr:
“–Ey Sevâd! O Allâh’ın Resûlü’dür!” dediler. Sevâd:
“–Adâlette hiçbir beşerin diğerine karşı üstünlüğü yoktur!” dedi. Allâh Resûlü:
“–Haydi, kısas yap!” buyurdu. Sevâd, boynunu uzatıp Resûlallâh’ın karnını öptü. Resûlallâh:
“–Ey Sevâd! Niçin böyle yaptın?” diye sordu. Sevâd:
“–Görüyorsunuz ki savaşa hazırlanmış bulunuyoruz! İstedim ki, benim en son ânım, Sen’inle olan ân olsun!” dedi. Bunun üzerine Resûlallâh ona hayır duâda bulundu. (İbn-i Hişâm, II, 266-267; İbn-i Sa’d, II, 15-16)
İki ordu, Ramazan ayının 17’sinde bir Cuma günü Bedir sahrâsında karşı karşıya saf bağladı. Çok sıcak bir gündü. O zamana kadar Araplar hep neseb, ırk ve akrabâlık gibi kavmiyet sâikıyla harb ederlerdi. Şimdi ise kavmiyetin yerini dîn almıştı. Dînî hamiyet duygusu, Araplarda çok güçlü olan akrabâlık asabiyetini bertarâf etmişti. Öyle ki; baba, amca, dayı, evlât, kardeş, amcaoğlu gibi yakın akrabâlar bile farklı taraflarda idiler. O gün Hazret-i Ebûbekir, oğlu ile; Ebû Ubeyde bin Cerrâh, babası ile; Hazret-i Hamza, kardeşi ile kılıç kılıca geldi. Büyük bir ibret tablosu sergileniyordu. Allâh Teâlâ buyurur:
“(Bedir’de) karşı karşıya gelen şu iki grubun hâlinde sizin için büyük bir ibret vardır. Biri Allâh yolunda çarpışan bir grup, diğeri ise bunları apaçık kendilerinin iki misli gören kâfir bir grup. Allâh dilediğini yardımı ile destekler. Elbette bunda basîret sâhipleri için büyük bir ibret vardır.” (Âl-i İmrân, 13)
Harp sâhasına mağrur bir edâ ile gelen müşrikler böbürleniyor, kendilerini yenilmez bir topluluk olarak görüyorlardı. Allâh Teâlâ, müşriklerin bu hâlini âyet-i kerîmelerde şöyle bildirir:
“Çalım satmak, insanlara gösteriş yapmak ve (insanları) Allâh yolundan alıkoymak için yurtlarından çıkanlar gibi olmayın! Allâh onların işlediklerini çepeçevre kuşatmıştır (her yönüyle bilmektedir). Şeytan onlara yaptıklarını güzel gösterdi ve: «Bugün insanlardan size gâlip gelecek kimse yoktur. (Sakın korkmayın!) Şüphesiz ben de sizin yardımcınızım.» dedi. Fakat iki tarafı karşı karşıya görünce, ardına döndü ve: «Ben sizden uzağım! Ben sizin görmediklerinizi (melekleri) görüyorum, ben Allâh’tan korkuyorum, Allâh’ın azâbı şiddetlidir.» dedi.” (el-Enfâl, 47-48)
Onların gururlarını da ilâhî izzet, yüce bir meydan okuyuşla alt-üst etti:
“Şüphesiz inkâr edenler, mallarını, (insanları) Allâh yolundan alıkoymak için harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. Ama sonunda bu, onlara yürek acısı olacak ve en sonunda mağlûb olacaklardır. Kâfirlikte ısrâr edenler, cehenneme sürüleceklerdir.” (el-Enfâl, 36)
BEDİR SAVAŞI’NDA KAÇ MELEK GÖNDERİLMİŞTİR? - Bedir Savaşı’nda Meleklerin Yardım Etmesi
Resûlullâh müşriklere baktı; onlar bin kişi civârındaydılar. Ashâbı ise 313 kişi idi.[11] Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak, şöyle yalvarmaya başladı:
“Ey Allâh’ım! Bana olan va’dini yerine getir! Bana zafer ihsân eyle! Ey Allâh’ım! Eğer ehl-i İslâm’ın bu topluluğunu helâk edersen, artık yeryüzünde Sana ibâdet edecek kimse kalmayacak!”
Peygamber Efendimiz mübârek ellerini semâya açmış olarak yalvarmasına öyle devâm etti ki, ridâsı omzundan düştü. Bunu gören Ebûbekir (r.a.), yanına gelerek ridâsını aldı, omuzuna koydu ve:
“–Ey Allâh’ın Resûlü! Rabbine olan yalvarman kâfîdir. Allâh Teâlâ Sana olan vaadini mutlakâ yerine getirecektir.” dedi. Bütün mü’min gönüller de niyâz hâlinde idi. İlâhî kelâmda lutf-i Rahmânî şöyle müjdelendi:
“Hani siz, Rabbinizden imdat taleb ediyordunuz, O da; «Muhakkak ki Ben size meleklerden birbiri ardınca bin(lercesi) ile imdâd edeceğim.» diyerek duânızı kabul buyurmuştu. Allâh bunu, sâdece müjde olsun ve onunla kalpleriniz yatışsın diye yaptı. Zâten yardım yalnız Allâh tarafındandır. Çünkü Allâh, mutlak gâliptir, yegâne hüküm ve hikmet sâhibidir.” (el-Enfâl, 9-10)
“And olsun, sizler güçsüz olduğunuz hâlde Allâh size Bedir’de yardım etmişti. Allâh’tan sakının ki, O’na şükretmiş olasınız. O zaman Sen mü’minlere; «Rabbinizin, indirilmiş 3 bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?» diyordun. Evet, sabreder ve (Allâh’tan) korkarsanız, onlar ansızın üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı nişanlı beş bin melekle yardım eder.” (Âl-i İmrân, 123-125)
Allah o gün mü’minlere meleklerle yardım etti.[12] Mü’minlerin ihlâsına göre meleklerin sayısını bin, 3 bin, nihâyet beş bine kadar artırdı.[13]
BEDİR SAVAŞI MUCİZELERİ
Peygamber Efendimiz, daha önceden müşriklerin ileri gelenlerinden kimin nerede öldürüleceğini bildirdiği hâlde ve Allâh’ın kendilerine zafer nasîb edeceğini lutf-i ilâhî ile öğrenmiş olmasına rağmen, gece sabaha kadar Allâh’a yalvarmış, kendisini helâk edercesine duâ etmişti. Bu hâl, kulluk şuurunun mühim tezâhürlerinden biridir. Allâh Teâlâ da bizden kulluktan başka bir şey istememektedir. Allâh’a yaklaşmak için, tezellül ve tazarrû ile O’na yalvarmak kadar sağlam bir yol mevcut değildir. Resûlullâh Bedir günü:
“İşte Cebrâîl! Atının başından tutmuş, üzerinde de savaş techizâtıyla (yardımınıza gelmiş durumda)!” buyurdular. (Buhârî, Meğâzî, 11)
Huvaytıb bin Abdüluzza der ki:
“Ben Bedir’de müşriklerle birlikte bulunmuş, ibret verici şeyler müşâhede etmiş ve melekleri görmüştüm. Onlar gökle yer arasında Kureyşlileri öldürüyor, esir ediyorlardı. O zaman kendi kendime; «Bu zât (Peygamber Efendimiz) muhakkak Allâh tarafından korunuyor!» dedim. Gördüğüm şeylerden hiç kimseye bahsetmedim.” (Hâkim, III, 562/6084)
Ebû Dâvûd el-Mâzinî şöyle der:
“Bedir gününde, müşriklerden bir adamı vurup öldüreyim diye tâkip ettim. Kılıcım daha ona dokunmadan başının yere düştüğünü gördüm! Anladım ki onu benden başkası (yâni bir melek) öldürdü!” (Ahmed, V, 450)
“NE İYİ, NE ÂLÂ!”
Enes’in (r.a.) bildirdiğine göre müşrikler yaklaştığında Resûlullâh:
“–Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennete girmek üzere ayağa kalkınız!” buyurdu. Ensâr’dan Umeyr bin Hümâm (r.a.):
“–Yâ Resûlallâh! Genişliği göklerle yer arası kadar olan cennet mi?” diye sordu. Efendimiz:
“–Evet.” buyurdu. Umeyr:
“–Ne iyi, ne âlâ!” dedi. Resûlullâh:
“–Niye öyle söyledin?” diye sordu. Umeyr (r.a.):
“–Allâh’a yemîn ederim ki yâ Resûlallâh, cennet ehlinden olmayı istediğim için öyle söyledim, başka maksadım yok.” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz:
“–Şüphesiz sen cennetliksin.” buyurdu. Umeyr, bu söz üzerine torbasından birkaç hurma çıkartıp onları yemeye başladı. Sonra:
“–Eğer şu hurmalarımı yiyinceye kadar yaşarsam, bu gerçekten uzun bir hayattır.” diyerek elindeki hurmaları attı ve cihâda koştu. Sonra şehît oluncaya kadar müşriklerle savaştı. (Müslim, İmâre, 145; Ahmed, III, 137)
BEDİR SAVAŞI’NDA ÖNE ÇIKAN 3 KİŞİ
Bedir harbi, mübâreze, yâni teke tek vuruşma ile başladı. Müslümanların çıkardıkları mübâreze erleri olan Hazret-i Hamza, Hazret-i Ali ve Hazret-i Ubeyde rakiplerini öldürdüler. Ancak Ubeyde (r.a.) bacağı kopmuş olarak döndüğünden, bir müddet sonra Allâh Resûlü’nün:
“–Sen o yüce makâma erdin!” müjdesini alarak şehît oldu. (Vâkıdî, I, 69-70)
Bundan sonra iki ordu yavaş yavaş birbirlerine yaklaşmaya başladı. Allâh Resûlü, ashâbın birdenbire hücûma kalkmasına izin vermedi. Çünkü Kureyşli müşrikler arasında, kervanın tehlikeyi atlattığı düşüncesiyle savaşmak istemeyenler de vardı. Müslümanların hemen hücûm etmemesiyle onların bu isteksizlikleri daha da artıyor, müşrik saflarında savaşma azminin sarsılmasına sebep oluyordu. Zâten mübârezeye çıkan savaşçılarının mağlûbiyeti onları bir hayli tedirgin etmişti. Fakat mel’ûn Ebû Cehil, bütün kiniyle haykırıyor:
“–Siz bir iki kişinin ölmesine aldırmayın! Yürüyün!” diyordu. (Vâkıdî, I, 71)
Bunun üzerine müşrikler, umûmî taarruza geçtiler. Müslüman saflarından Hak katına ulaşan samîmî niyazlar, küfür saflarına doğru ürkütücü bir nârâ hâlinde yükselen “Tekbîr ve Lafza-i Celâl” sesleri hiç durmuyor, îmanlı yürekleri coşturdukça coşturuyordu.
Nihâyet Resûlullâh da hücûm emrini verdi. İki ordu birbirine girdi. Çarpışma şiddetli başladı. Gittikçe de şiddetlendi. Allâh Resûlü, Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ile birlikte ashâbının gayret ve coşkusunu artırmak için aralarında koşup duruyor ve sık sık:
“O cemaat hezîmete uğrayacak ve arkalarını dönüp kaçacaklar!” (el-Kamer, 45) âyet-i kerîmesini okuyordu. Ardından da müjdeliyordu:
“–Her kim, bugün düşmandan yüz çevirmeyip sebât eder, şehît düşerse, Cenâb-ı Hak elbette onu cennete koyacaktır. Bugün şehît olanlara Cennetü’l-Firdevs hazırdır. Hücûm ve hamle ediniz!” (İbn-i Hişâm, II, 267-268)
Bu sözlerden sonra yanındaki Hz. Ebûbekir’e dönerek:
“–Müjde! Cebrâîl ve melekler imdâda geldi.” buyurdu.
Bir ara yerden küçük taşlar alıp; «Yüzleri kara olsun!» diyerek düşman üzerine attı.[14] O anda düşman tarafına doğru şiddetli bir rüzgâr çıktı. Müthiş bir kasırga esti; göz gözü görmez oldu.
BEDR’İN ARSLANLARI
Hz. Ali şöyle demiştir:
“Biz Bedir’de Allâh Resûlü’ne sığınıyorduk. O gün kendileri, düşmana en yakın duranımız, insanların en cesur ve metânetli olanı idi.” (Ahmed, I, 86)
Habîb-i Ekrem’in cesâreti husûsunda Berâ (r.a.) da:
“Vallâhi, biz savaş kızıştı mı Resûlullâh’a sığınırdık. Bizim en cesûrumuz, Resûlullâh’la aynı hizâda durabilendi.” demiştir. (Müslim, Cihâd, 79)
Ashâb-ı Kirâm, bu gazvede çok büyük fedâkârlık ve kahramanlıklar gösterdi. Bilhassa Allâh’ın Arslanı Hazret-i Hamza büyük bir şecaat ve cengâverlik numûnesi sergiledi. Nitekim müşriklerin ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halef, ashâbdan Abdurrahmân bin Avf’a (r.a.):
“–Savaşta alâmet olarak sadrına deve kuşu kanadı takan zât kimdi?” diye sormuş:
“–O, Hamza bin Abdulmuttalib’dir!” cevâbını alınca da:
G-H1BEN5KZ8N