Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 22.05.2023 03:54
[14/1 00:55] Ömer Tarık Yılmaz: YABANCI GÖZÜYLE................. İSLÂM DİNİ <p>Dünyaca tanınmış sosyologlardan, İsviçreli Defatsch Willy'nin bir Müftülüğe giderek söylediği sözler:<br /> “Kur'ân&#
[14/1 00:55] Ömer Tarık Yılmaz: YABANCI GÖZÜYLE................. İSLÂM DİNİ
Dünyaca tanınmış sosyologlardan, İsviçreli Defatsch Willy'nin bir Müftülüğe giderek söylediği sözler:
“Kur'ân'ın, İslâmlığın ve Hazret-i Muhammed'in âşığıyım. Ömrümün büyük kısmını, İslâm âlemini incelemekle geçirdim, hâlâ da incelemekteyim. Avrupa'da her uğradığım şehirde, kiliseye giderek, Hıristiyanlıkta yapılacak ıslâhat için İslâm dininden örnek almalarını tavsiye ediyorum. Kur'ân-ı Kerîm çok kültürlü aydınlara hitap eder. Terbiye hususunda da eşsiz bir kitaptır. Bu kitabı anlatabilecek bilginleri yetiştirdiğimiz gün, İslâmlık, dünyaca hemen benimsenecektir. Çünkü Hıristiyan dininin bâzı mensupları da kendilerini kurtaracak yeni bir inanç bekliyorlar. Şunu da kesin olarak belirtmek isterim:
“Bugün Dünya üstünde mevcut bir ahlâk varsa, o da İslâm ahlâkıdır.”
GÜNÜN TARİHİ............. İLK CEP UYDUMUZ FIRLATILDI
Bülent Ecevit Ünviversitesi Mühendislik Fakültesi öğrencileri tarafından geliştirilen ve 3 Mart 1992'de meydana gelen grizu patlamasında hayatını kaybeden madencilerin isimleriyle birlikte Grizu-263A Uzay Takımı'nın hazırladığı ve Türkiye’nin ilk haberleşme cep uydusu, ABD’deki Cape Canaveral Fırlatma Üssü'nden, Elon Musk'ın şirketi SpaceX'in Falcon 9 roketiyle 13 Ocak 2022 18:25’de uzaya başarı ile fırlatıldı.
SpaceX'in Transporter-3 görevi kapsamında Grizu-263A dâhil toplam 105 uzay aracı aynı anda fırlatıldı. Fırlatmanın ardından Falcon 9 roketi başarılı şekilde Dünya'ya geri döndü.
Yaklaşık 525 kilometre yükseklikte dünya yörüngesinde 4 yıl 8 ay görev yapması plânlanlandı. 5x5x5 santimetre boyutlarındaki Türkiye'nin ilk “Pocketqube Uydusu” için 25 bin euro fırlatma maliyeti bulunuyor.
Grizu-263 Uzay Takımı'nın danışmanı Prof. Dr. Bülent Ekmekçi, öğrencilerin bu başarısının, yeni başarılarının habercisi olacağını söyledi. Bir hayali gerçekleştirmek için yola çıktıklarını söyleyen Ekmekçi, “Hikâyemiz 5 yıl önce başladı. Büyük emekler vererek bugüne geldik. Öğrencilerimiz çalıştıkları zaman neleri başarabileceklerini bizlere gösteriyor, onlarla gurur duyuyoruz.”
13.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[14/1 00:55] Ömer Tarık Yılmaz: Ali İmran Suresi 127
(Allah bu yardımı) inkâr edenlerden bir kısmını kessin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler (diye yaptı).
[14/1 00:56] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim, Tirmizi
dünya, mü'mine hapishane, kafire cennettir.
[14/1 00:56] Ömer Tarık Yılmaz: Zü’l- Celal-i ve’l-İkram: Her türlü büyüklüğün, her türlü keremin sahibi olan.
[14/1 00:56] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnetin Korunmasıyla İlgili Ayet ve Hadisler : 1. “Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının.” Haşr sûresi (59), 7
Bu âyet-i kerîmenin baş tarafında ganimetlerden bahsedilir. Bunu dikkate alan bazı âlimler, Resûl-i Ekrem’in verdiği şeyden maksadın ganimet olduğunu söylerler. Ancak pek çok müfessir, âyetteki hükmün umûmî olduğunu, ganimetlerin de bu umûmî hükmün bir parçasını teşkil ettiğini ifade ederler. Bu durumda, âyetten Hz. Peygamber’in bütün emir ve nehiylerine uymanın farz olduğu anlaşılır. Çünkü Resûlullah’ın emrettiği ve yasakladığı şeyler, Allah’ın emredip yasakladıklarıdır. Bu durum aşağıdaki âyetlerden de açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
2. “Resûlullah, nefsinin arzû ve istekleri doğrultusunda konuşmaz. Onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir.” Necm sûresi (53), 3-4
Kureyşliler, Resûl-i Ekrem’in üstün niteliklerini, ahlâkî güzelliklerini, faydalı işler yaptığını biliyorlardı. Bu niteliklere sahip bir peygamber, nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz, söyledikleri vahiy eseridir. Dolayısıyla bu âyetin muhtevası öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’e yöneliktir. Çünkü o gün kâfirlerin, inkârcıların itirazı Kur’ân-ı Kerîm’e idi. Hz. Peygamber hakkında fazla söz söyleyemiyorlar, fakat onun şâir ya da cinnet getirmiş veya cinlerin ve şeytanların kendisine musallat olmuş biri, yahut kâhin olabileceğini söylemekle yetiniyorlardı.
Bu âyetle kastedilen ikinci mâna, Hz. Peygamber’in sahih sünnetidir. Dârimî’nin Sünen’inde nakledilen bir rivayete göre, Cebrâil aleyhisselâm Resûlullah’a Kur’an’ı getirdiği gibi sünneti de getiriyordu (Dârimî, Sünen, Mukkadime 49). Bu sebeple bazı âlimler sünnetin de vahiy eseri olduğunu söylerler. Bütün mezhepler, Kur’an’dan sonra dinin ikinci kaynağı olarak sünneti kabul ederler. Hangi çeşit hadislerin delil olarak alınacağı münakaşa konusu yapılmış, bu hususta farklı görüşler ortaya atılmıştır. Ancak sünnetin dinde ikinci delil kabul edilmesinin münakaşa edilmediği bir gerçektir. Bir kaide olarak şu söylenebilir: Sünneti kabul etmeyen fertler görülmüş, ancak böyle bir hak mezhep bugüne kadar görülmemiştir.
3. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” Âl-i İmrân sûresi (3), 31
Yahudilerin, “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz”, Hristiyanların “Biz Allah’a sevgimiz sebebi ile Mesih’i mâbud tanıyoruz”, müşriklerin de, “Biz putlara sadece Allah’ı sevdiğimiz ve bizi Allah’a yaklaştırdığı için kulluk ediyoruz” demeleri üzerine bu âyet nâzil oldu. Allah Teâla kendisini sevdiğini iddia edenlere, eğer bu sözlerinde samimi iseler, Resûlullah’a uymalarını ve ona muhalefet etmemelerini emretti. Peygamber’e uymak demek onun emrettiklerini yapmak, yasakladıklarından kaçmak, her konuda onu örnek almak demektir. Bunun aksi, ben Allah’ı severim, ama O’nun emrini dinlemem, O’nun sevdiğini, O’nu sevenleri, O’nun yolunu göstermek için gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem demektir ki, bu da kendimden başkasını sevmem, tevhid yolunda yürümem demektir.
Bu âyet nâzil olduğu zaman münafık Abdullah İbni Übey:
“Muhammed kendine itaat ve ibadeti Allah’a itaat yerine koyu-yor. Hıristiyanların İsâ’yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevme-
mizi istiyor” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:
“De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin, eğer dönerlerse muhakkak ki, Allah kâfirleri sevmez” [Âli İmrân sûresi (3), 32].
Allah, kendisine ibadet ve tâatin en doğru ölçüsünün, Peygamber’e uymak olduğunu bildirdi. Çünkü Allah’ın emir ve yasaklarını en iyi bilip uygulayanlar peygamberlerdir. Onlar, uyulması gereken yolu eksiksiz uyguladılar. İfrat ve tefrite düşmediler. Dinin bütün emirlerinin itidal yolu, orta yol ve ölçülü davranış olduğunun en mükemmel örneğini gösterdi-ler. Son peygamber Hz. Muhammed, kıyamete kadar hükmü devam edecek olan İslâm dini’nin aydınlık yolunu, Kur’an’ı her planda hayata uygulayarak çizdi. İşte Peygamberimiz’in sınırlarını çizdiği bu ferdî ve ictimâî hayat tarzı, sözleri, davranışları, başkalarının davranışlarını tasvibi ya da tasvip etmeyişi sünnet olarak adlandırıldı. O halde sünneti ve sünnetin ortaya koyduğu edebleri koruma, İslâm’ı koruma ve yaşama anlamına gelir.
4. “Sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar, Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın peygamberinde en mükemmel örnek vardır.” Ahzâb sûresi (33), 21
Bu âyet-i kerîme, çok büyük bir hakikati, Peygamberimiz’in en önemli vasfını ifade eder. Hz. Peygamber, mü’minler için en mükemmel örnek ve yegâne önderdir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnek ve önderliği hayatın her alanını kapsayıcı niteliktedir. Hz. Peygamber bu dünyada yaşayan insanlara pratik kaideler öğretti. Kendi yaşayışı ile bu pratik kaideleri hayata geçirdi, izah etti ve tanıttı. Ordulara kumanda ederek komutanlara, bizzat muharebe ederek hak, adalet, hürriyet, nâmus gibi kutsal duygular için canını feda eden askerlere, kanunlar vaz ederek ve hükümler vererek kanun yapanlara, kendisine gelen davaları hallederek hâkimlere, aile reisi olarak kocalara ve babalara mükemmel bir örnek ve önder oldu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zâlimleri, cânileri, mütecâvizleri, haksızları cezalandırarak adalet timsali oldu. Kazandığı savaşlarda esir düşenleri affederek, kendisine karşı son derece kötü davrananlara iyi davranarak merhamet, şefkat ve âlicenaplık örneği verdi.
Hz. Peygamber, ahlâkî yaşayışıyla, davranışlarıyla, sıkıntılara göğüs germesi, güçlüklere ve belâlara sabretmesiyle de eşsiz bir örnek sergiledi.
Onun hayatının bütün safhaları, mü’minler için takip edilecek yegâne örnek olma özelliğini kıyamete kadar sürdürecektir. Ancak o, âyetten açıkça anlaşıldığı üzere, mü’minler, Allah’ı ve âhiret gününü uman ve Allah’ı çokça ananlar için örnektir.
5. “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” Nisâ sûresi (4), 65
Allah Teâlâ bu âyette sahâbîlere, dolayısıyle bütün müslümanlara, aralarında ihtilâfa düştükleri işlerde, içinden çıkamadıkları problemlerde Resûlullah’ın hakemliğine başvurmaları gerektiğini emreder. Onun hakemliğine başvuran müslümanlara düşen en önemli görev, verdiği hükme tam ve gönülden razı ve teslim olmaktır. Ancak bu sayede hakiki mü’min olunabilir.
Sahâbeden sonraki müslümanlar ve dolayısıyla bizler, Peygamber’in hakemliğine nasıl başvuracağız? Allah Resulû, bir hadislerinde şöyle buyurur:
“Size iki şey bıraktım. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece sapıklığa düşmezsiniz. Allah’ın Kitabı Kur’an ve Resûlü’nün sünneti” (Muvatta’, Kader 3).
O halde problemlerimizi Kur’an ve Sünnet’in ışığında çözmek zorundayız. Bu şu demektir: Hükmü Kur’an ve Sünnet’te bulunan meseleleri bu iki kaynağa göre halledeceğiz. Şayet aradığımız konu, Kur’an ve Sünnet’te bulunmuyorsa, onu nasıl halledeceğimizi Kur’an ve Sünnet’in emir ve tavsiye ettiği doğrultuda karara bağlayacağız.
Zübeyr İbni Avvâm, Medine dışındaki bir arazinin sulanması konusunda ensardan bir kişi ile münakaşa etmişti. Konu Hz. Peygamber’e arzedildi. Allah Resûlü’nün verdiği hüküm ensardan olan müslümanın hoşuna gitmedi, hatta Peygamber Efendimiz’i taraf tutmakla itham etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu (Bilgi için bk. Buhârî, Tefsîru sûre (4), 12, Müsâkât 8, Sulh 12).
AYETTE DİKKAT ÇEKEN NOKTALAR
Bu âyette dikkat çeken bir kaç noktaya açıklık getirmemiz, konunun önemini ve daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Şöyle ki:
Allah Teâlâ, gerçek mü’min olmayı birtakım şartlara bağlamıştır:
1. Mü’minler, aralarında çıkan problemlerde, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hakemliğine başvurmak zorundadırlar. Onun hükmünü kabul etmeyen kimse, mü’min olamaz.
2. Mü’minlerin, Resûl-i Ekrem’in verdiği hükme karşı içlerinde bir burukluk duymamaları gerekir. Bu hükme rızâ gösteren kişi, kalben değil de zâhirde razı olmuş görünebilir. Âyet, rızânın mutlaka kalben olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
3. Mü’minler, Resûlullah Efendimiz’in verdiği hükme tam anlamıyla teslim olmalıdırlar. Hükmün hak ve doğru olduğuna kalben inanan bir kimse, bazan hakkı kabul etmemekte ayak diretir veya tereddüt eder. İşte Allah Teâlâ, iman konusunda kalbde mutlaka yakînin hasıl olmasını, bununla birlikte, zâhirde de teslimiyetin mutlaka bulunmasını açıkça beyan eder. Bu sebeble âyette hem “içlerinde bir burukluk duymamayı” hem de “tam anlamıyla teslim olmayı” ayrı ayrı zikretmişdir. Birincisi kalben teslimiyeti, ikincisi de görünürde hükmün gereğini yerine getirmeyi ifade eder.
Bu mânasıyla âyet Resûlullah’dan gelen her sahih hadise şamildir. Sahih sünnetin bulunduğu bir konuda, sünnetteki ahkâmın dışında bir yol takip etmek câiz olmaz. Şayet bilmeyerek böyle yapılmışsa, sahih sünnet veya hadise vakıf olununca onlara dönülür. Sahâbe zamanından itibaren, bunun pek çok misali görülmüştür. Ömer ibni Hattâb, Ömer ibni Abdülaziz başta olmak üzere sahâbe, tâbiûn ve onlardan sonraki nesillerden seçkin ulemânın tavrı bu idi.
Müctehid bir hâkimin hükmü, Kitab ve Sünnet’in nassına muhalif olduğunda, o hükmü ortadan kaldırmak ve yürürlükte kalmasına engel olmak vâcip olur. Kitab’ın ve sahih sünnetin nasları, aklî ihtimaller, nefsânî ve şeytânî yorumlarla birbiriyle çelişkili gösterilemez.
Abdullah İbni Ömer, Resûl-i Ekrem’in:
“Sizden izin istediklerinde kadınların camiye gitmesine engel olmayınız” buyurduğunu rivâyet etmişti. Bunun üzerine oğlu Bilâl:
“Vallahi biz onları engelliyoruz” dedi. Babası Abdullah;
“Ben Resûlullah şöyle buyurdu diyorum; sen, biz onları engelliyoruz diyorsun” diye oğlunu azarladı ve hatta rivâyet edildiğine göre onunla ölünceye kadar konuşmadı (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 90; Ali el-Kârî, el-Mirkât, I, 339).
Nevevî, fâsık ve bid’atçılarla hayat boyunca konuşmamanın câiz olduğunu söyler. Üç günden fazla konuşmamanın yasaklanmış olması, bid’atçi ve fâsıklarla ilgili değildir.
Katâde’nin naklettiğine göre, İbni Sîrîn, bir adama Resûlullah Efendimiz’den bir hadis rivâyet etmişti. Bunun üzerine adam: “Filan ve filan da şöyle dediler” deyince, İbni Sîrîn:
“Ben sana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bahsediyorum, sen filan ve filan da şöyle dedi diyorsun, seninle ebediyen konuşmayacağım” diye karşılık verdi.
Mâlik İbni Enes’in yanına bir adam geldi ve kendisinden bir mesele sordu. Mâlik ona: “Resûlullah şöyle şöyle buyurdu, deyince, adam: Senin görüşün ne? dedi. Bunun üzerine Mâlik, “Peygamberin emrine muhalefet edenler, fitneye ve can yakıcı azaba uğramaktan, korksunlar” [Nûr sûresi (24), 63] âyetini okudu.
İbni Teymiye’ye göre: Allah Teâlâ’nın kendisine ve Resûlü’ne itaatı, kulları üzerine farz kıldığı, kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir. Resûlullah Efendimiz dışında, emrettiği ve nehyettiği her konuda, bir kimseye, ümmetin itaat etmesi vâcip değildir. Ümmetin sıddîki ve en faziletlisi olan Hz. Ebû Bekr şöyle der: “Allah’a itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Şâyet Allah’a isyan edersem, bana itaat etmeniz söz konusu olamaz.” Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hariç, emrettiği ve nehyettiğinde masum olan bir tek fert yoktur. Bu sebepledir ki, bütün imamlar, Resûlullah Efendimiz dışında her insanın sözü alınır da terk de edilir demişlerdir.
Dört büyük mezhep imamı, söyledikleri her şeyde insanların kendilerini taklid etmesini yasaklamışlardır. Vâcip olan budur. Ebû Hanîfe: Bu benim görüşümdür ve gördüğümün en iyisidir. Kim benim görüşümden daha iyisini getirirse, onu kabul ediniz, demiştir. Ebû Hanîfe’nin önde gelen talebesi Ebû Yûsuf, Medine’li büyük muhaddis Mâlik İbni Enes’le bir araya gelince, ona bazı konular hakkında kanaatini sordu. Mâlik de ona bu konudaki hadisleri okudu. O zaman Ebû Yûsuf dedi ki:
“Kendi görüşümden vazgeçip senin söylediklerine döndüm. Şayet üstadım Ebû Hanîfe benim gördüklerimi görseydi, o da benim gibi görüşünden vazgeçip okuduğun rivâyetlere dönerdi.”
İmam Mâlik şöyle derdi:
“Ben bir beşerim, isabet de ederim, hatâ da edebilirim. Benim sözlerimi Kur’an ve Sünnet’e arz ediniz.”
İmam Şâfiî: “Benim sözümün aksini ifade eden sahih bir hadis bulunca, benim sözümü duvara çalın. Yolunca vaz olunmuş bir hüccet gördüğüm zaman, benim sözüm odur” der.
Demek oluyor ki, Allah ve Resûlü bir konuda hüküm vermişse, bir başka seçenek yoktur. Başka sözler ve görüşler, Resûlullah’ın hadis ve sünnetine uymazsa, onları terketmek vâcip olur.
6. “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resûlüne götürün.” Nisâ sûresi (4), 59
Bir önceki âyetin açıklamasında da belirtildiği gibi, mü’minler, herhangi bir konunun hükmü hakkında görüş ayrılığına düştüklerinde, problemin çözümü için Allah’ın kitabı Kur’an’a ve O’nun Resûlü’nün sünnetine baş vurmak zorundadırlar. Resûl-i Ekrem hayatta iken, sahâbe-i kirâm, ihtilafa düştükleri her meseleyi Peygamberimiz’e sorarlardı. Onun vefatından sonra sahâbe ve daha sonraki nesiller, meselelerini Kur’an ve Sünnet’in ışığında çözdüler.
Mü’minler arasında problem olan konu, ister inanç ister günlük hayat ile ilgili olsun, onu Kitap ve Sünnet’e göre halletme mecburiyeti vardır. Bu Allah Teâlâ’nın emridir: “Ayrılığa düştüğünüzde herhangi bir şey hakkında hüküm vermek, Allah’a aittir” [Şûrâ sûresi (42), 10]. Kur’an ve Sünnet’e göre hükmeden, doğru ve hakkaniyetli bir hüküm vermiş olur. Problemlerini Kitap ve Sünnet’e baş vurarak halletmeyen, hükmünü o ikisine göre vermeyen kimsenin, Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş sayılmayacağı da böylece anlaşılmış olur.
Bu âyet, Abdullah İbni Huzâfe hakkında nazil oldu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Abdullah’ı bir orduya kumandan tayin etti ve askerlere komutanlarını dinleyip itaât etmelerini emretti. Abdullah bazı sebeplerle askerlere kızdı ve bir ateş yakmalarını sonra da içine girmelerini emretti ve: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni dinlemenizi ve bana itaat etmenizi size emretmedi mi?” dedi. Askerlerden bir kısmı bu emre uymadı, bir kısmı ise uymaya kalktı. Esasen Abdullah onların kendisine itaat edip etmeyeceklerini denemek istemişti. Sonra gelip durumu Peygamber Efendimiz’e sordular. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem :
“Şâyet girseydiniz ondan artık çıkamazdınız. İtaat yalnızca dinin uygun gördüğü konulardadır” buyurdu (Müslim, İmâre 39-40).
Askerler, komutanın emrine uyup uymama konusunda münakaşa etmişlerdi. İşte “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah ve Rasûlüne götürün” âyeti bunun üzerine nazil oldu.
7. “Kim Resûle itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” Nisâ sûresi (4), 80
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ’nın emir ve nehiylerinin tebliğcisidir. Daha önceki âyetlerde açıklandığı gibi, o kendiliğinden bir şey söylemez. Söyledikleri Allah’ın kendisine bildirdiklerinden ibarettir. Dolayısıyla itaat ve itaatsizlik sadece Allah’a karşı söz konusudur. Resûl-i Ekrem’e itaati emreden ve ona itaati kendine itaat sayan Cenâb-ı Hak’dır.
8. “Şüphesiz ki sen doğru yola, Allah’ın yoluna götürüyorsun.” Şûrâ sûresi (42), 52-53
Hz. Peygamber’in insanları vahiyle davet ettiği yol, doğru yol, sırât-ı müstakîmdir. Bu yol, Allah’ın yoludur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanları İslâm’a davet etti. O halde, İslâm dininin bütün emir ve yasakları, yani Kur’an ve Sünnet, sırat-ı müstakîm dediğimiz doğru yolu oluşturur. İslâm’a gerektiği gibi inanıp, onu hayatına uygulayan kimse doğru yolda sayılır. Resûl-i Ekrem Efendimiz peygamberlikle görevlendirildiği günden, dünya hayatına veda ettiği ana kadar insanları Allah’ın yoluna davetle meşgul oldu. Bu yola davet etmenin bütün yol ve yöntemlerini ashâba, dolayısıyla ümmetine öğretti. Kendisinden sonra gelen halifeleri de, aynı yolu izledi. O halde insanlığı doğru yola davet etmenin yol ve yöntemini öncelikle öğrenmek gerekir. Bu ise İslâm’ı bilmekle olur. Kur’an ve Sünnet bilgisi ilk temeli oluşturur. Hz. Peygamber’in hayatını ayrıntılarıyla bilmek, öğrenmek dine davetin en önemli merhalelerinin başında gelir. Mademki Allah Teâlâ “Sen doğru yola, Allah’ın yoluna götürüyorsun” buyuruyor, o halde o yolu ve o yolun önder ve örneğini iyi bilip tanımak gerekir.
9. “Allah Resûlü’nün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından, yahut acı bir azabın uğramasından sakınsınlar.” Nûr sûresi (24), 63
Şimdiye kadar açıklamaya çalıştığımız âyetlerden, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrettiklerini yapmak, nehyettiklerinden sakınmak gerektiğini, onun kendiliğinden konuşmadığını, söylediklerinin vahye dayandığını, Allah’ı sevdiğini iddia edenlerin Resûlullah’a uyacaklarını, Allah Resûlü’nün mü’minlere en güzel örnek olduğunu, mü’minlerin aralarında çıkan ihtilaflı meselelerde Resûlullah’ı hakem yapmalarını, ihtilafa düştükleri konuları Allah ve Resûlü’ne götürmelerini, Resûlullah’a itaatın Allah’a itaat olduğunu, Resûlullah’ın Allah yolunda kılavuzluk ettiğini öğrendik. Bu âyet ise, bütün bu niteliklere sahip bir Resûle muhalefet edilmemesi, karşı çıkılmaması gereğini kuvvetle vurguluyor. Şâyet karşı çıkılırsa, böyle yapanlara Allah’ın dünyada bir belâ göndereceği, onları âhirette de can yakıcı bir azaba uğratacağı beyan edili-yor.
Esasen iyi bir mü’min, peygamberine asla muhalefet edemez. Çünkü peygambere karşı gelmek, insanı imansızlığa götürür. Bu âyetteki muhalefet, bu sebeple münâfıkların davranışı olarak tefsir edilmiştir. Şâyet bir mü’min böyle davranırsa, onda nifak alâmeti var demektir.
Allah, insana dünyada çeşit çeşit belâ ve musibetler verir. Her türlü dünya meşakkati ve sıkıntısı bir belâ, bir musibettir. İnsanların birbirlerini öldürmeleri, terör ve anarşi, zelzeleler, yangınlar, seller, insanoğlunun başına gelen ve bir çoğu beşerî tedbirlerle önlenemeyen belâ ve musibetlerdir. Bunların her birini bir günahın, bir isyanın mutlak neticesi şeklinde anlamak veya böyle bir sebebe bağlamak, isabetli bir yorum sayılmaz. Zira Allah, her isyanın ve günahın cezasını anında, kişiye ve topluma yönelik bir belâ ve musibete döndürmez. Hatta bizim inancımıza göre, Allah kullarını cezalandırmakta acele de etmez. Günahkâr kulların tövbeye yönelmesi ve bir daha günah işlememesi için onlara mühlet verir. Ancak günahta ısrar edenleri bazı musibetlerle imtihan eder. Bu imtihanda başkalarının alacağı dersler ve ibretler de bulunur. Bu belâ imtihanı, ferdi olabileceği gibi, ictimâî de olabilir. Çünkü günahkâr fertler gibi günaha dalmış toplumlar da vardır. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şe-
rîflerde bunların örneklerine rastlarız. İnsanlığın bilinen tarihi de buna şahitlik eder. Bütün kutsal kitaplar, dinler ve örfler günah ile musibetler arasında bir ilginin varlığından söz eder. Bazı kere musibetler mükâfatları da beraberinde getirir. Çünkü fertlerin ve toplumların ıslaha yönelmeleri, çoğu kere büyük musibetler sonrasına rastlar. “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” atasözümüz bunu çok veciz bir şekilde ifade eder.
Toplumun başına zâlim bir yöneticinin gelmesi de dünyalık musibetlerdendir.
10. “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.” Ahzâb sûresi (33), 34
Bu âyette kastedilen mânayı daha iyi anlayabilmek için, bundan önceki iki âyetin anlamını bilmemiz gerekir. O âyetlerde şöyle buyurulmaktadır:
“Ey peygamber kadınları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’dan) korkarsanız, erkeklerle konuşmanızda yumuşak davranmayın ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin, güzel, şüpheden uzak bir biçimde, söz söyleyin. Evlerinizde oturun, ilk Câhiliye çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak, kırıla döküle yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden her türlü kiri gidermek, sizi tertemiz yapmak ister” [Ahzâb sûresi (33), 32-33].
Bu emirler, Peygamberimiz’in eşlerine yönelik ise de, bunların bütün islâm kadınlarına şâmil olduğunda şüphe yoktur. Bu âyetler, erkeklerle kadınlar arasında iffetin, nezâhet ve nezâketin hâkim olması gerektiğini göstermektedir. Allah’ın âyetleri ve Resûlü’nün sünneti, aile hayatımızın nasıl olması icab ettiğini bize öğretmektedir. Peygamberimiz bunun en mükemmel uygulayıcısı olmuştur. Âyette geçen “hikmet”ten maksat, Hz. Peygamber’in sünnetidir.
Allah Teâlâ, kişilerin ve ailenin saadetinin Kur’an ve Sünne’tte olduğunu, edebin ve ahlâkın en üstününün de bu iki kaynakta bulunduğunu, peygamber ailesinin şahsında bütün müslümanlara, hatta bütün insanlığa beyan etmiştir. Özellikle peygamber ailesinin zikredilmesinin sebebi, onların evlerinin vahyin beşiği olmasından ve en mükemmel uygulamanın onların evinde yapılmasından dolayıdır.
Dikkat edilirse, burada arka arkaya sıralanan âyetler, birbirinin anlam ve muhtevasını tamamlayıcı bir nitelik arzeder. Bu durum, aynı zamanda bize bir usul, üslûp ve sistemi de öğretip kavratıyor. O da, Kur’an’ı bir bütünlük içinde ele alma, anlama ve kavrama yoludur. Bu âyetlerin her biri çeşitli yönleri ile Peygamberimiz’i bize anlatıp tanıtmaktadır.
SÜNNETİN KORUNMASIYLA İLGİLİ HADİSLER
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Herhangi bir konuyu size emredip yasaklamadığım sürece, siz de beni kendi halime bırakınız. Sizden önceki ümmetleri çok sual sormaları ve peygamberlerine karşı münakaşaya dalmaları helâk etti. Size herhangi bir şeyi yasakladığım zaman ondan kesinlikle sakınınız, bir şeyi emrettiğimde de onu, gücünüz yettiği ölçüde yerine getiriniz.” (Buhârî, İ’tisâm 2; Müslim, Hac 412, Fezâil 130-131. Ayrıca bk. Tirmizî, İlim 17; Nesâî, Hac 1; İbni Mâce, Mukaddime 1)
Kur’ân-ı Kerim’in bazı sûre ve âyetlerinin nâzil oluş sebebi bulunduğu gibi, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bazı hadislerinin de bir söyleniş (vürûd) sebebi vardır.
Açıklamaya çalıştığımız bu hadisin vürûd sebebini Ebû Hüreyre’nin şu rivayetinden anlamak mümkündür:
Resûl-i Ekrem Efendimiz bize hitap etti ve şöyle buyurdu:
- “Ey müslümanlar! Size hac farz kılınmıştır, o halde hac yapınız”. Bir adam:
– Her sene mi, Ya Resûlallah? dedi.
Resûlullah cevap vermeyip sustu. Adam sorusunu üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:
– “Şâyet “evet” desem, mutlaka farz olurdu, tabiî sizin de buna gücünüz yetmezdi” buyurdular (Müslim, Hac 412). Sonra da bu hadisi söylediler.
Hz. Peygamber’e bu soruyu soran sahâbî Akra İbni Hâbis’tir. O, namazın, zekâtın, orucun tekrar tekrar yapıldığını bildiği için, hac ibadetini de bunlara kıyas ederek bu soruyu sormuştu. Bütün mükelleflere her sene bu ibadeti tekrar etmenin zorluğunu, hatta imkânsızlığını düşünememişti. Peygamber Efendimiz, önce onun bu sualine cevap vermedi. Çünkü susmak, bilgisize cevap teşkil eder. Faydalı ve güzel soru ise, ilmin yarısıdır, denir.
Hz. Peygamber ümmete açıklanması gereken ve insanların ihtiyacı olan bir konuda susmazdı. Şâyet sorulan soru bu çeşit bir ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa, onu mutlaka en açık şekilde cevaplandırırdı. Fakat, Akra’ın sorusunu böyle değerlendirmediğini, aksine tekrar tekrar sorduğu halde sorusunu cevaplandırmadığını görüyoruz. Ne var ki, susmasının cevap teşkil etmediğini görünce, bu soruyu da açık bir şekilde cevaplamıştır. Resûl-i Ekrem’in cevap tarzından soru soranı pek hoş karşılamadığı anlaşılmaktadır. Çünkü Akra İbni Hâbis, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sözlerini tamamlamadan ve ilgili açıklamaları yapmadan bu soruyu sormuş olabilir. Oysa Allah Teâlâ, bu konudaki davranış edebini mü’minlere şöyle bildirmişti:
“Ey inananlar! Allah’ın ve Resûlü’nün huzurunda öne geçmeyin. Onların önüne kendiniz geçmediğiniz gibi, onlardan önce konuşmaya, bir iş hakkında hüküm beyan etmeye de kalkmayın” [Hucurât sûresi (49), 1].
Peygamber Efendimiz, özellikle itikat, ibadetlerin farz oluşu, helâl ve haram gibi vahiyle tesbit edilen konularda kendisinin bildirdikleri ile ye-tinmeyi, ince eleyip sık dokumamayı, çok ve gereksiz soru sormaktan sakınmayı tavsiye ederlerdi. Bu sebeple: “Benim sizin anlayış ve kavrayışınıza bıraktığım konularda siz de beni kendi halime bırakın” buyurmuşlardır. Niçin böyle yapılması gerektiğini de, geçmiş ümmetlerin, yahudi ve hıristiyanların helâk oluşlarını örnek göstererek açıklamışlardır. Çünkü onlar, peygamberlerine çok ve yersiz sorular sorarlardı. Ayrıca peygamberlerinin verdiği cevabı kabullenmek yerine, onu aralarında münakaşa ederler, ihtilafa düşerlerdi. Bu nitelikleri, yani çok ve yersiz sorular sormaları, aldıkları cevapları münakaşa konusu yapıp çok ihtilafa düşmeleri onların helâkine sebeb oldu. Çünkü ihtilaf, ayrılıkları ve grup-laşmaları doğurur. Bunun neticesinde toplumun birlik ve beraberliği ortadan kalkar. Birlik ve beraberliği bünyelerinde sağlayamayan milletler ve ümmetler ise helâke sürüklenirler. Bütün bunlar zaruret olmaksızın soru sormanın, Allah ve Resûlü tarafından hükümleri belirtilmiş konularda ihtilaf etmenin haram kılındığını gösterir. Çünkü, bir işin sonu helâk olursa, o işin haram veya büyük günah olduğu âşikârdır. Özellikle ihtilaflar, kalplerin ayrılmasına ve dinin zayıflamasına sebeb olur. Bunlar nasıl haramsa, bunlara yol açan sebebler de aynı şekilde haram olur.
Dinin yasak ettiği şeylerden kesinlikle sakınılması, uzak durulması gerekir. Bu konuda müsamaha yoktur. “Gücüm yetmiyor” veya “Alıştığım için bırakamıyorum” gibi mazeretler de geçerli değildir. Tabii ki, ızdırar hali denilen zorunlu durumlar her zaman istisna teşkil eder. Bu ise, zaman, mekân ve şahıslara göre değişiklik arzeden ve geniş açıklamaları gerektiren bir konudur. Kişinin dindarlığı ve takvâsı, yaptığı ibadetlerden çok, yasaklardan kaçınması ile değerlendirilir. Çünkü yasaklardan uzak durmak, bir riyâ, gösteriş ve başkalarına hoş görünme konusu olamaz. İbadetlerde ise, bunlar şu veya bu ölçüde bulunabilir.
Yasaklardan kesin olarak kaçınılmasına karşılık, dindeki emirler herkesin gücünün yettiği ölçüde uyması gereken bir özellik arzeder. Çünkü bir işi yapmanın, yapabilmenin çeşitli şartları ve sebebleri vardır. Bu şart ve sebebler, herkeste aynı oranda bulunmayabilir veya hiç olmayabilir. O halde herkes gücünün yettiğinden sorumludur. Çünkü Allah Teâlâ, hiç kimseye gücünün üstünde bir yük yüklememiştir [Bakara sûresi (2), 286]. Kimileri bir işi yapmaya güç yetirirken, kimileri yetiremeyebilir. Sorumluluk güç yettiği orandadır. Cenâb-ı Hak da “Allah’a karşı vazifelerinize gücünüz yettiği kadar dikkat edin. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak (mallarınızı Allah uğrunda) harcayın” [Teğâbün sûresi (64), 16] buyurur.
Farz olan ibadetlerin yapılmasında herkes aynı mükellefiyeti taşır. Nâfile ibadetler ise, daha önce de geçtiği gibi, her ferdin gücü ile, kudreti ile sınırlı ve ihtiyârîdir. Bu kâide sadece ibadetlerimizde değil, bütün dînî emirlerde geçerlidir.
HADİSTEN ÖĞRENDİKLERİMİZ
1. Ortaya problemler çıkaracak, şüphelerin doğmasına, münakaşalarla ihtilafların artmasına sebep olacak sorular sormak haramdır.
2. Birtakım ciddî boyuttaki münakaşa ve ihtilaflar, fertlerin ve toplumların yıkılışına sebep olur.
3. Dinin kesin olarak yasakladığı şeylerden mutlaka uzak durmak, uyulması gereken farzlardandır.
4. Dinî yasaklarda müsamaha ve gevşeklik câiz değildir.
5. Dinî emirler, güç yettiği nisbette yerine getirilir.
6. Peygamber’in sünneti üzerinde münakaşaya dalmak doğru değildir.
[14/1 00:56] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Allahım! Bana helâl rızık nasib ederek haramlardan koru! Lutfunla beni senden başkasına muhtaç etme!
[14/1 00:56] Ömer Tarık Yılmaz: Nasıl Bir Öğretmendi?
Efendimiz, bizzat gösterdiği gibi; ashâbına da evlâtlarını terbiye usûlünü öğretiyor ve şöyle buyuruyordu:
“Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel yapın!” (İbn-i Mâce, Edeb, 3)
KURAN ESASLI AHLAK
Cihanın bir benzerini görmediği bir muallim olan Efendimiz; muhabbet dolu sohbetiyle, hikmet dolu nasihatleriyle, Kur’ân esaslı ahlâkıyla; temel harcını ensar ve muhâcirlerin oluşturduğu bir nesli mükemmelen yetiştirmişti. Bu öyle bir terbiyeydi ki, hükmü ilelebed idi; O kıyâmete kadar hükmü bâkî kalacak son Nebî idi. Fakat O da her can gibi vefât edecekti.
İşte risâletinin vahiy almak dışında kalan vazifelerini tevârüs edecek ve onlar da bu cihandan ayrıldıklarında, meş‘aleyi sonrakilere devretme endişesini taşıyacak bir nesil yetiştirdi.
[14/1 00:56] Ömer Tarık Yılmaz: Maun Suresi
Âhirete, ilâhî huzurdaki hesap ve cezaya iman, İslâm’ın önemle üzerinde durduğu bir esastır. Dolayısıyla burada geçen “din” kelimesinden maksat, dinin bizzat kendisi olabileceği gibi, daha ziyade “hesap ve ceza” mânası tercih edilir. Kur’an, insanın her türlü inanç, söz ve fiillerini oraya bağlar. Bir gün mutlaka bunların hesabının görüleceğini ısrarla tekrar eder.
İnsanın dünyadaki hal ve hareketleri, hesap ve cezaya inanıp inanmamasına göre şekillenir. Buna inanan kişi, hayatını Allah’ın dinine göre yaşamaya son derece dikkat gösterirken, inanmayan için bağlayıcı bir şey söz konusu değildir. O, kendisini bir kısım haramlardan kaçınmaya ve bir kısım buyrukları yapmaya mecbur tutan dini kabul etmez. Nefsinin istediği gibi yaşamayı arzu eder. Burada âhirete, hesap ve cezaya imanı olmayan kişinin, pek çok yanlışı arasından sadece örnek olması için iki mühim özelliği öne çıkarılır:
Birincisi; din, yetimlerin haklarını korumayı, onlara şefkat ve merhametle muameleyi emrederken, onun yetimlere olan muamelesi çok kötüdür. Yetimin hakkını yer. Babasından kalan mirasa el koyarak yetimi kovar. Yetim ona yardım için gelse merhamet etmez, hatta yanından defeder. Yetim çaresizlik dolayısıyla gitmeyip beklese bu kez iterek kovalar. Yetime zulmeder. Mesela bakmak üzere yetimi evine aldıysa evin bütün işlerini ona yaptırır. Yetim evde herkesin kahrını çekmek zorunda kalır. Böyle davranmak, artık o yalancının çirkin ahlâkı ve mezmûm karakteri olmuştur. Hep böyle davranır. Yaptığı işin kötü olduğunu bile düşünmez. Hiçbir şey hissetmeden bu tavrına devam eder. Yetimin yalnız olduğunu, yardım edeninin olmadığını zanneder. Onun için yetimin hakkını yemekte bir sakınca görmez.
Halbuki yetimlerin hakları konusunda Kur’an’ın beyânı çok keskin ve serttir:
“Yetimlere mallarını verin. Helâli haram olanla değiştirmeyin; onların mallarını kendi malınıza katarak yemeyin. Çünkü böyle yapmanız, gerçekten çok büyük bir günahtır.” (En-Nisâ 4/2)
“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınlarına sadece ateş doldurmuş oluyorlar. Onlar pek yakında çılgın alevli bir ateşe gireceklerdir.” (En-Nisâ 4/10)
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de, yetimlere zulmedenleri ikaz ederken, bir taraftan da onlara şefkatle muamele edenleri en büyük mükâfatla müjdeler. Nitekim birgün:
“Yetimi koruyup kollayan kişi ile ben cennete şu ikisi gibiyiz” buyurmuş, aralarını biraz açarak işaret ve orta parmağını göstermiştir. (Buhârî, Edeb 24)
Efendimiz (s.a.s.) yine, ümmetini toplumdaki kanadı kırıklarla meşgul olmaya teşvik ederek şöyle buyurmuştur:
“Müslümanlara ait en hayırlı ev; içinde yetime iyi muamele edilen evdir. müslümanlara ait en kötü ev de yetime kötü muamele edilen evdir.” (İbn Mâce, Edeb 6)
“Bir kimse, Müslümanların arasında bulunan bir yetimi alarak yedirip içirmek üzere evine götürürse, affedilmeyecek bir suç işlemediği takdirde, Allah Teâlâ onu mutlaka cennete koyar.” (Tirmizî, Birr 14/1917)
Hak dostlarından Dâvûd-i Tâî Hazretleri’nin şu hâli bu konuda pek güzel bir numûnedir:
Hizmetine bakan mürîdi birgün ona:
“– Biraz et pişirdim; buyurmaz mısınız?” dedi ve üstâdının sükût etmesi üzerine eti getirdi. Ancak Dâvûd-i Tâî (k.s.), önüne konan ete bakarak:
“– Falanca yetimlerden ne haber var evlâdım?” diye sordu. Mürîd, durumlarının yerinde olmadığını izhâr sadedinde içini çekip:
“– Bildiğiniz gibi efendim!” dedi. O büyük Hak dostu:
“– O hâlde bu eti onlara götürüver!” dedi. Hazırladığı ikrâmı üstâdının yemesini arzu eden samîmî mürîd:
“– Efendim
[14/1 00:56] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Vefatı
Allah’ın son elçisi: Hz. Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- 13 gün kadar süren bir hastalığın ardından 8 Haziran 632’de
8 Haziran 632’de (Hicrî 11, Rabîulevvel 12) Pazartesi günü Medine’de bulunan evinde ve 63 yaşında vefat etti. Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in kabri Yeşil Kubbe’nin (Kubbe-i Hadra) içinde Ravza-i Mutahhara’dadır.
PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFAT EDECEĞİNİ BİLDİREN AYET
Nebîler silsilesinin ilk ve son halkası, Seyyidü’l-Kevneyn, Rasûlü’s-Sekaleyn, İmâmü’l-Harameyn, Varlık Nûru, Âlemlere Rahmet Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Vedâ Haccı’ndan sonra ateşli bir hastalığa tutuldular. Bu hastalık, O’nu ümmetinden ayıracak, ömrü boyunca arzu ettiği Refîk-ı A’lâ’sına kavuşturacak olan vefât hastalığı idi. Zâten “Nasr Sûresi”nin nüzûlü ile ecelinin yaklaştığını öğrenmiş bulunan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, artık son yolculuğa hazırlanıyorlardı. Ölülerle de dirilerle de îmâlı bir şekilde vedâlaşmaktaydılar. Nitekim hastalanmadan bir gün önce Medîne’nin Cennetü’l-Bakî‘ denilen mezarlığına gitmişler, ölüler için:
“–Ey büyük Allâh’ım! Burada yatanlardan mağfiretini esirgeme!” diyerek duâ buyurmuşlardı. (Ahmed, III, 489)
PEYGAMBER EFENDİMİZİN SON HUTBESİ
Kabristan’dan döndükten sonra minbere çıkarak ashâbına da âdeta vedâ mâhiyetinde şu hutbeyi îrâd ettiler:
“Ben sizin Kevser Havuzu’na ilk erişeniniz olacak ve sizi orada karşılayacağım! Sizinle buluşma yerimiz Havuz’dur. Ben şu an onu görüyorum! Ben sizin hakkınızda şehâdet edeceğim! Şu an bana yerin hazîneleri ve onların anahtarları verildi. Vallâhi, sizin için benden sonra, müşrikliğe dönersiniz diye korkmam! Fakat ben, sizin için dünyâ ihtirâsına kapılır ve onun üzerinde birbirinizi kıskanırsınız, birbirinizi öldürürsünüz ve sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi siz de yok olur gidersiniz diye korkarım!..” (Buhârî, Cenâiz, 73; Müslim, Fedâil, 31)
PEYGAMBER EFENDİMİZİN SON GÜNLERİ
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, minberden indikden sonra bîtâb bir hâlde Hâne-i Saâdetleri’ne çekildiler. Gün geçtikçe hastalıkları daha da şiddetlendi. İyice ağırlaştıklarında da nezâket timsâli Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ezvâc-ı tâhirâtından izin alarak Hazret-i Âişe’nin odasında kalmaya karar verdiler. (Buhârî, Tıb, 22; Ahmed, VI, 34, 38; Belâzurî, I, 545)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, o âna kadar böyle ağır bir hastalık geçirmemişti. Esâsen O’nun yaşadığı nezih ve temiz hayâtı, kendisine hastalığı yaklaştırmayan emsâlsiz bir hayattı. Ancak yirmi üç yıl süren ve beşer tâkatinin üzerinde olan en ulvî ve sıkletli bir nübüvvet vazîfesi,[1] O’nu bir hayli yormuş, bu arada başlangıçtan beri çeşitli düşmanların bin bir kötülükleri de mübârek bedenlerini yıpratmıştı. Bütün bunlar da, kendilerine hastalık isâbet etmesini mümkün kılmıştı.
Diğer taraftan da bu hastalık, kendisi için büyük bir makâma ve yüksek derecelere nâiliyet olacaktı. Bunda Hayber’deki zehirleme hâdisesinin tesiri de büyük olmuştur. Nitekim Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hastalığının ağırlaştığı bir vakitte Hazret-i Âişe vâlidemize:
“–Ey Âişe! Hayber’de tatmış olduğum zehirli etin elemini devamlı hissedip durdum. Şu anda kalbimin damarının koptuğunu duymaktayım.” buyurmuşlardır. (Buhârî, Meğâzî, 83) Nitekim Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- da:
“–Rasûlullâh’ın küçük dili üzerinde bu zehrin izini ve tesirini görür dururdum!..” demiştir. (Müslim, Selâm, 45)
Varlık Nûru -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu zehir sebebiyle şehîd olarak vefât etmiş, kendisini peygamberlikle şereflendiren Allâh Teâlâ, O’nu bir de şehîdlikle müşerref kılmıştır. (İbn-i Hişâm, III, 390; Vâkıdî, II, 678-679; Heysemî, VI, 153)
PEYGAMBER EFENDİMİZİN HASTALIĞI
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, tutulduğu hummânın harâretinden sanki asılı bir kırbadan üzerine su damlıyor gibiydi. Ziyâretine gelen Ebû Saîd el-Hudrî:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Hummânız ne kadar da şiddetli!” demekten kendisini alamamıştı. Ebû Saîd -radıyallâhu anh- sözlerine şöyle devâm ediyor:
“Elimi üzerine koydum; harâretini, örtünün üstünden hissediyordum.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü, harâretiniz çok fazla!» dedim.
«–Biz (peygamberler) böyleyiz. Belâlar bize kat kat gelir, buna mukâbil mükâfâtları da kat kat verilir.» buyurdu.
«–Ey Allâh’ın Rasûlü! İnsanların en çok belâya mâruz kalanları kimlerdir?» diye sordum.
«–Peygamberler!» buyurdu.
«–Sonra kimler?» dedim.
«–Sonra sâlihler!” buyurdu ve şu açıklamayı yaptı:
«Onlardan biri fakirliğe öylesine mübtelâ olur ki, kendini örten bir abâdan başka bir şey bulamaz. Onlar, sizin bolluğa sevindiğiniz gibi belâya sevinirler.»” (İbn-i Mâce, Fiten, 23) Son günlerinde hastalıkları, cemaate çıkmaya müsâade etmedi. Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-’ı, cemaate kendi yerine imâmlık yapması için tâyin buyurdular. Bir ara kendilerini biraz iyi hissederek mescide çıkmışlardı. Ashâb-ı kirâma nasîhatlerde bulundular ve:
“Şânı yüce olan Allâh, bir kulunu, dünyâ ve onun zîneti ile kendi katındaki nîmetler arasında muhayyer bıraktı. O kul da Allâh katındakileri tercîh etti!..” buyurdular.
Bu sözler üzerine hassas ve rakîk kalpli Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kendilerine bir vedâ hitâbında bulunduğunu hissetti. Büyük bir hüzne kapıldı. Yüreği mahzunlaştı; gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı. Hıçkıra hıçkıra:
“–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Sana babalarımızı, analarımızı, canlarımızı, mallarımızı ve evlâtlarımızı fedâ ederiz!..” dedi. (Ahmed, III, 91)
Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in derin hissiyâtını kavrayamamış, bu inceliği hissedememişti. Çünkü âyet-i kerîmede bahsedilen Sevr’deki “ikinin ikincisi” yalnız Ebûbekir -radıyallâhu anh- idi. Rivâyete göre Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, O’nun hakkında:
“Kalbimde ne varsa, Ebûbekir’e ilkâ ettim!” buyurmuştu.[2] Sahâbî, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in bu azîz arkadaşının ağladığını görünce, büyük bir hayretle birbirlerine:
“–Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Rabbine kavuşmayı tercîh eden sâlih kişiden bahsederken, şu ihtiyarın ağlamasına şaşmaz mısınız?!.” dediler. (Buhârî, Salât, 80) Oysa Ebûbekir -radıyallâhu anh-’ın hassas ve rakîk kalbi, büyük vedâyı sezmiş ve ayrılıklardan şikâyet eden bir ney gibi feryâda başlamıştı. Ancak Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hastalığı ciddî bir hâl alınca, diğer ashâb da yaklaşan büyük firkat ve vuslatı sezerek gözyaşı dökmeye başladılar. Muhâcir ve Ensâr meclisleri mâteme büründü. Etrâfındakiler:
“–Yâ Rasûlallâh! Şifâ için Allâh’a duâ etsen!” dediklerinde, her zaman sıhhat için duâ eden Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu defâ duâ etmediler. Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- şöyle anlatır:
“Rasûlullâh -aleyhissalâtü vesselâm- hastalandığı zaman, Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs) sûrelerini okuyup ellerine üfler ve vücûdunu meshederdi. Hastalığının şiddetlendiği sırada ben de aynı şekilde bu sûreleri okuyup ellerime üfledim ve O’nun mübârek vücûdunu meshetmeye başladım. Cebrâîl’in, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e daha evvelki bir hastalığında okumuş olduğu istiâze duâsını da:
«–Ey insanların Rabbi! Şu hastalığı gider! Şifâ ancak Sen’in elindedir. Sen’den başka şifâ verici yoktur. Öyle bir şifâ ver ki, hiçbir hastalık kalmasın!» diyerek okudum. Fakat bunun üzerine Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, (mübârek başlarını bana çevirerek):
«–Üzerimden elini kaldır! Bu okuman (artık) bana bir fayda sağlamaz! Ben, müddetimi bekliyorum...» buyurdular.” (Ahmed, VI, 260-261; İbn-i Sa’d, II, 210)
Hz. Fatıma’yı Ağlatan ve Sevindiren Şey
Hazret-i Âişe vâlidemiz devamla şöyle buyurur:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, muhtereme kızı, derin ve ince rûhlu Fâtıma’yı çağırttı. O gelince, «Merhabâ kızım!» buyurduktan ve onu, yanına oturttuktan sonra kendisine gizlice bir şey söyledi. Fâtıma ağladı. Sonra ona yine gizlice bir şey söyledi. Bu defâ da Fâtıma sevinerek tebessüm etti. Ben, gülmenin ağlamaya, sevinmenin üzülmeye bu derece yakın olduğunu o günkü gibi hiç görmemiştim. Fâtıma’ya bu ağlama ve gülmesinin sebebini sorduğumda:
«–Tutulduğu hastalık netîcesinde vefât edeceğini haber verdi. Buna ağladım. Sonra da ev halkından kendisine ilk kavuşanın ben olacağımı haber verdi. Buna da sevindim.» dedi.” (Buhârî, Meğâzî, 83)
Peygamberimizin Ashabına Vasiyeti
Hastalığı esnâsında Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hafiflediği zamanlar cemaate birkaç vakit namaz kıldırabildi. Bunların birinde, gönüllerini peygamberlerinin irtihâl edeceği hissiyle büyük bir hüzün burukluğu kaplayan ashâb-ı kirâma şöyle buyurdu:
“Ey insanlar!
Duydum ki sizler, peygamberinizin vefât edeceğinden korkuyormuşsunuz! Benden evvel gönderilip de ümmeti içinde dâimî olarak kalmış bir peygamber var mıdır ki ben de sizin içinizde sürekli kalayım? İyi biliniz ki ben Rabbime kavuşacağım! O’na siz de kavuşacaksınız! Muhakkak ki bütün işler, yüce Allâh’ın izni ile cereyân eder. İyi biliniz ki ben sizden önce gidecek ve sizi bekleyeceğim! Dikkat ediniz; (yarın âhirette) sizinle buluşma yerimiz Kevser Havuzu’nun başıdır. Yarın benimle buluşmak isteyen elini ve dilini günâhtan çeksin! Ey insanlar! Günah, nîmetlerin değiştirilmesine sebep olur. Halk iyi olduğunda idârecileri de iyi olur. Halk kötü olduğu zaman ise idârecileri de kötü olur. Varlığım kudret elinde bulunan Allâh’a yemin ederim ki ben, şu saatte Havuz’umun üzerinde duruyor, şu bulunduğum yerden Havuz’uma bakıyorum...”
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, sözlerinin burasında hıçkırarak ağlayan Ebûbekir -radıyallâhu anh-’a baktı ve:
“–Ey Ebûbekir! Ağlama!..” buyurarak devâm etti:
“Ey insanlar! İnsanlardan canında, malında, dostluğunda, bana karşı Ebûbekir’den daha fedâkâr ve cömert davranan kimse yoktur! Eğer Rabbimden başka, insanlardan bir dost edinmiş olsaydım, muhakkak ki Ebûbekir’i dost edinirdim. Mescide açılan şu kapıları kapayınız! Yalnız Ebûbekir’in kapısı açık kalsın! Ben Ebûbekir’in kapısının üzerinde bir nûr görüyorum.” (Buhârî, Salât, 80; İbn-i Sa’d, II, 227)
“Ashâbım!
Nihâyet ben de bir insanım. Aranızda bâzı kimselerin hakları geçmiş olabilir. Ben hangi kişinin tenine dokunmuş isem, işte tenim! Gelsin, o da dokunsun, hakkını alsın! Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım! Gelsin, vursun! Kimin malından sehven almışsam, işte malım! O da gelsin alsın! Ey Allâh’ım! Ben, ancak bir beşerim. Müslümanlardan hangi kişiye ağır bir söz söylemiş veya vurmuş, ya da lânet etmiş isem, Sen bunu, onun hakkında bir temizlik, ecir ve rahmet vesîlesi kıl!” (Ahmed, III, 400)
“Allâh’ım! Hangi mü’mine ağır bir söz söylemişsem, Sen o sözümü, kıyâmet gününde o mü’min için Sana yakınlığa vesîle kıl!” (Buhârî, Deavât, 34; Dârimî, Mukaddime, 14; İbn-i Sa’d, II, 255; Taberî, Târîh, III, 191; Halebî, 463-464)
Böylece Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, âdeta bir “hakk-ı ibâd” helâlleşmesi yapıyordu. Bu ifâdelerden sonra yorgun bir şekilde tekrar odalarına döndüler. Bir daha namaza çıkamadılar. Yalnız bir defâsında kendilerinde biraz hafiflik hissederek Hazret-i Ebûbekir’in ardında namaz kıldılar.
Nihâyet son olarak 12 Rabîulevvel Pazartesi sabahı, yine kendilerinde bir hafiflik hissetmişlerdi. Ancak bedenî tâkatleri cemaate çıkmaya yetmedi. Bunun üzerine oda kapısının perdesini kaldırdılar ve o esnâda Hazret-i Ebûbekir’in imamlığında sabah namazı kılan sevgili ashâbını son kez seyrettiler. Onları yan yana saf tutmuş, cemaatle namaz hâlinde görmekten memnun kalarak sürûr içinde tebessüm buyurdular. Bir taraftan şiddetli hastalığın acısını çekerken diğer taraftan da geride sâlihlerden oluşan bir cemaat bırakmanın ve Allâh tarafından verilen vazîfeyi îfâ etmenin sürûrunu yaşıyorlardı. (Buhârî, Meğâzî 83, Ezân 46, 94; Müslim, Salât 98; Nesâî, Cenâiz 7) Nitekim bu hâdiseyi anlatan Hazret-i Âişe vâlidemiz diyor ki:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbının namaz kılışını tebessüm ederek izliyordu. Allâh Rasûlü’nü hiçbir vakit böylesine sevinçli bir hâlde görmemiştim.” (İbn-i Hişâm, IV, 331)
Allâh Teâlâ, daha önceki peygamberlerine vermediği büyük bir nîmeti Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e verdi. Allâh Rasûlü, vefâtından önce teblîğ vazîfesinin muvaffakıyyetini gördü. Arap Yarımadası’nı şirkten temizledi. Putlar, bizzat onlara tapanlar tarafından kırıldı ve yok edildi. Kızlarını diri diri toprağa gömen insanlar, merhamette zirve hâline geldiler. Çünkü Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- insan eğitimini zirveleştiren ve insanı bir yaratılış hârikası hâline getiren en büyük terbiyeci idi. O sabah Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha evvel hazırladığı, ancak rahatsızlığı dolayısıyla hareketi geciken ordunun yola çıkmasını emir buyurdu. Tâyin ettiği genç kumandan Üsâme bin Zeyd’e:
“Allâh’ın bereketi üzere kuşluk vakti yola çıkınız!” tembihinde bulundu. (Vâkıdî, III, 1120)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Âişe -radıyallâhu anhâ-’nın yanında bulunan altı-yedi dinarı fakirlere dağıtmasını emrettiler. Bir müddet sonra da dinarların ne olduğunu sordular. Hazret-i Âişe’nin hastalık telâşıyla onları dağıtmayı unutmuş olduğunu öğrenince, dinarları isteyip avuçlarına aldılar. Sonra:
“Allâh’ın Peygamberi Muhammed, bunları fakirlere dağıtmadığı, yanında bulundurduğu hâlde Rabbine kavuşmayı uygun görecek değildir.” ifâdelerinin ardından, onların hepsini Ensâr’ın fakirlerinden beş ev halkına dağıttılar da:
“İşte şimdi rahatladım!..” buyurarak hafif bir uykuya daldılar.[3] (Ahmed, VI, 104; İbn-i Sa’d, II, 237-238) İşte ardı arkası kesilmeyen bir infak... O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Ehl-i Beyt’ine şöyle seslendi:
“Ey insanlar! Ateş alevlendi. (Dikkat edin), karanlık gece kıt’aları gibi fitneler geliyor!.. (Sanki istikbaldeki hâdiseleri, gözler önüne seriyordu.) Ben, ancak Allâh’ın Kitâbı olan Kur’ân’ın helâl kıldığını helâl; onun haram kıldığını haram kıldım! Ey Rasûlullâh Muhammed’in kızı Fâtıma! Ey Safiyye! Allâh katında makbûl ameller işleyiniz! (Sâlih amelleriniz yoksa, bana güvenmeyiniz.) Çünkü ben (kulluk yapmadığınız takdirde) sizi Allâh’ın azâbından kurtaramam!” (İbn-i Sa’d, II, 256; Buhârî, Menâkıb, 13-14; Müslim, Îman, 348-353)
Namaza Devam Ediniz!
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Aman! Namaza! Namaza devâm ediniz! Aman! Ellerinizin altındaki insanlara iyi davranınız! Onlar hakkında Allâh’tan korkunuz! (Onların giyimlerini ihmâl etmeyiniz! Karınlarını doyurunuz! Onlara yumuşak söz söyleyiniz!)” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1)
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, iştiyakla misvak kullandı. Hazret-i Âişe vâlidemiz buyurur ki:
“Rasûlullâh dişlerini misvaklarken, O’nun daha önce bu kadar güzel misvak kullandığını görmemiş gibiydim!” (Buhârî, Meğâzî, 83; İbn-i Sa’d, II, 261) Bir de Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanında ufak bir su kabı vardı. Fahr-i Kâinât Efendimiz zaman zaman ellerini bu kabın içine batırıp yüzünü sıvazlıyor ve:
“Lâ ilâhe illâllâh, şüphesiz ölümün sekerâtı (aklı gideren şiddetleri ve sadmeleri) vardır!” buyuruyordu. (Buhârî, Meğâzî, 83) O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cenâb-ı Hakk’a şöyle niyâz etti:
“Ey Allâh’ım! Beni merhametinle ihâta et! Beni, Refîk-ı A’lâ’ya kavuştur! Ey Allâh’ım! Beni merhametinle ihâta et! Bana, rahmetini ihsân et! Beni Refîk-ı A’lâ’ya kavuştur!” (Buhârî, Meğâzî, 83; Ahmed, VI, 126) O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kızı Hazret-i Fâtıma’yı tesellî etti:
“–Ey kızım! Sakın ağlama! Ben öldüğüm zaman: اِنَّا ِللهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ de!” (İbn-i Sa’d, II, 312) O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Uhud’un en sıkıntılı zamanlarında “Rasûlullâh öldü” feverânı üzerine dağılmaya yüz tutan ashâba ihtar sadedinde kendisi hakkında nâzil olan şu âyet-i kerîmeyi okudu:
“Muhammed, bir Rasûl’dür. O’ndan önce de rasûller gelip geçmiştir. Şimdi O, ölür veya öldürülürse, ökçenizin üzerinde gerisin geriye dönecek misiniz? Kim, böyle iki ökçesi üzerinde ardına dönerse, elbette ki Allâh’a hiçbir şeyle zarar vermiş olmaz. Allâh, şükür ve sebât edenlere mükâfat verecektir.” (Âl-i İmrân, 144)
PEYGAMBER EFENDİMİZİN CEBRAİL ALEYHİSSELAM İLE KONUŞMASI
O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e, vahiy meleği Cebrâîl -aleyhisselâm- gelerek:
“Sana selâm olsun ey Allâh’ın Rasûlü! Bu, Sen’in için yeryüzüne ayak basışımın sonuncusudur!” dedi. (İbn-i Sa’d, II, 259) O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, daha evvel buyurduğu:
“Hiçbir peygamberin rûhu, cennetteki durağını görmedikçe alınmaz! Sonra durağına gitmesi, arzusuna bırakılır!” sözlerinin tecellîsini yaşadı. (Buhârî, Meğâzî, 83, 84; Ahmed, VI, 89) O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e Azrâîl -aleyhisselâm- geldi ve yanına girmek için izin istedi. Müsâade aldıktan sonra Âlemlerin Efendisi’nin önünde durarak:
“–Yâ Rasûlallâh! Ey Ahmed! Yüce Allâh beni Sana gönderdi. Sen’in her emrine itaat etmemi de emir buyurdu. Eğer Sen arzu edersen rûhunu alacağım! Arzu etmezsen rûhunu Sen’de bırakacağım!” dedi. O sırada yanlarında bulunan Cebrâîl -aleyhisselâm- da:
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Yüce Allâh Sen’i özlemektedir!” dedi. O gün Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kendisinden müsâade isteyen ölüm meleğine:
“–(Ey Azrâîl!) Allâh katında olan daha hayırlı ve daha devamlıdır! Ey ölüm meleği! Haydi, emrolunduğun şeyi yerine getir; rûhumu al!” buyurdu. (İbn-i Sa’d, II, 259; Heysemî, IX, 34-35; Belâzûrî, I, 565)
PEYGAMBER EFENDİMİZİN SON SÖZLERİ VE VEFATI
Ardından mübârek ellerini yanındaki su kabına batırıp ıslatarak yüzlerine sürdü ve ilâhî hasretle dolu hayâtının vuslat kapısından geçerken kelime-i tevhîdi terennüm ederek:
“Ey Allâh’ım! Refîk-ı A’lâ, Refîk-ı A’lâ” diye diye mübârek rûh-i şerîflerini teslîm eyledi. Yüzlerini ıslattıkları mübârek eli, yanındaki su kabının içine düştü!.. (Buhârî, Meğâzî, 83) Yıllar önce inzâl buyrulan:
“(Ey Rasûlüm!) Sen de öleceksin, onlar da ölecekler!” (ez-Zümer, 30) âyet-i kerîmesi tecellî etti.
PEYGAMBER EFENDİMİZİN VEFATI SONRASI
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in rûh-i şerîfini teslîm etmesinden sonra hâne halkı gözyaşı seline gark oldu. Bu sırada hiçbir kimseyi görüp sezmedikleri hâlde, kendilerini tâziye ve tesellî eden bir ses duydular:
“Allâh’ın selâmı, rahmet ve bereketleri üzerinize olsun!” Ehl-i Beyt de aynı şekilde mukâbelede bulunduktan sonra o ses, tekrar duyuldu:
G-H1BEN5KZ8N