Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 22.05.2023 03:59
[15/1 21:52] Ömer Tarık Yılmaz: 3- Her İşittiğini Söylemekten Nehîy Bâbı 7- Bize Ubeydullah b. Muâz el-Anberî rivâyet etti. (Dedi ki) Bize babam rivâyet etti H. Bize Muhammed b. el-Müsennâ da rivâyet etti. Dedi ki: Bize Abdurrahman b. Mehdi rivâyet et
[15/1 21:52] Ömer Tarık Yılmaz: 3- Her İşittiğini Söylemekten Nehîy Bâbı
7- Bize Ubeydullah b. Muâz el-Anberî rivâyet etti.
(Dedi ki) Bize babam rivâyet etti H.
Bize Muhammed b. el-Müsennâ da rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Abdurrahman b. Mehdi rivâyet etti. (Anberî'nin babasıyla İbn Mehdî) demişler ki: Bize Şu'be, Hubeyb b. Abdirrahmân'dan oda Hafs b. Âsım’dan o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Şöyle dedi:
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
— “Her işittiğini söylemek, insana yalan olarak yeter.” buyurdular.
8- Bize Ebû Bekr b. Ebi Şeyde de rivâyet etti.
Dedi ki: Ali b. Hafs rivâyet etti.
(Dedi ki) Bize Şu'be, Hubeyb b. Abdirrahmân'dan o da Hafs b. Âsım'dan, o da Ebû Hüreyre'den, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den bunun mislini rivâyet etti.
9- Bize Yahya b. Yahya dahi rivâyet etti. (Dedi ki;) Bize Hüşeym Süleyman et-Teymî'den , o da Ebû Osman en-Nehdi'den naklen haber verdi. Şunu söyledi:
— Ömerü'bnü'l-Hattâb (radıyallahü anh):
« Her işitimini söylemek, kişiye yalan olarak yeter.» dedi.
10- Bana Ebû-Tâhir Ahmed b. Amr b. Abdillâh b. Amr b. Şerh rivâyet etti.
Dedi ki: Bize İbn Vehb haber verdi. Dedi ki: Bana Mâlik şunu söyledi:
Bilmiş ol ki, her işittiğini söyleyen kimse selâmete eremez. Her işittiğini söyleyip dururken o ebediyyen İmâm da olamaz.»
11- Bize Muhammed b. el-Müsennâ rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Abdurrahman rivâyet etti ki: Bize Süfyân Ebû İshâk'dan o da Ebû' ahvas'dan o da Abdullah'dan naklen rivâyet etti. Şöyle dedi:
«Her işittiğini söylemek insana yalan nâmına kâfidir.»
12- Bize Muhammed b. el-Müsennâ dahi rivâyet etti.
Dedi ki: Abdurrahman b. Mehdî'yi:
«Bir adam işittiği şeylerin bazısından dilini tutmadıkça, kendisine uyulacak bir İmâm olamaz» derken işittim.
13- Bize Yahya b. Yahya da rivâyet etti. (Dedi ki;) Bize Ömer b. Ali b. Mukaddem , Süfyan b. Hüseyin'den naklen haber verdi. Süfyân Şöyle dedi:
— Bana İlyâs b. Muvâviye sordu.
Dedi ki:
— Gerçekten ben senin Kur'ân ilmine pek düşkün olduğunu görüyorum. Bana bir sûre oku ve tefsir et ki, ben de ilmini bir göreyim.»
Ben de istediğini yaptım. Bunun üzerine bana şunları söyledi:
«Sana söyleyeceklerimi iyi belle! Sakın hadîse şenaat yapmayasın! Çünkü şeni' hadisleri kim nakletti ise mutlaka şahsen rezîl olmuş; hadîsi hususunda da yalancı sayılmıştır.»
14- Bana Ebû’t-Tâhir ile Harmeletü'bnü Yahya dahi rivâyet ettiler
Dediler ki: Bize İbn Vehb haber vererek şunu söyledi: Bana Yunus İbn Şihâb'dan o da Ubeydullah b. Abdillah b. Utbe'den naklen haber verdi ki, Abdullah b. Mes'ud:
«— Eğer bir kavme, akıllarının ermeyeceği bir hadîs rivâyet edersen, o hadîs onların bazısı için ancak bir fitne olur.» demiş.
[15/1 21:52] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Sarıkamış Harekatı Tamamlandı 1915
• İmam Hatip Liseleri’nin Açılışı 1949
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[15/1 21:52] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin, sakın bana nankörlük etmeyin.!”
Bakara 152
[15/1 21:53] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Sizin en hayırlınız Kur’an’ı öğrenen ve öğretendir.”
Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15
[15/1 21:53] Ömer Tarık Yılmaz: MİKROBU KEŞFEDEN AKŞEMSEDDİN (1390-1459)
Akşemseddin’in adı Şemseddin Mehmed’dir. Teni beyaz olduğundan Akşemseddîn olarak meşhur olmuştur. Akşemseddin, Türk siyasi ve tıp tarihinde önemli bir yere sahiptir.
Akşemseddin’in tıp bilimine katkısı, hastalıkların nedenlerini açıklama konusundadır. O, hastalıkları ikiye ayırmıştır. Birincisi irsî veya kalıtımsal hastalıklardır. Bunların babadan oğla geçtiğini ve tedavisinin zor olduğunu söyler. Böylece o bazı hastalıkların ırsî ve kalıtımsal olduğunu açıklamıştır.
İkinci tür hastalıklar, “tohum” yoluyla geçerler ve bunların tedavisi kolaydır der. Akşemseddîn’in “tohum” dediği şey, bugün mikrop ve virüs dediğimiz şeyin aynısıdır. Böylece Akşemseddîn, mikroptan haber vermesi bakımından Louis Pasteur (1822–1893) ve Robert Koch (1843–1910) gibi bilginlerin öncüsü olmuştur. Ne yazık ki kendisinden sonraki Türk ve diğer Müslüman tıpçılar, Akşemseddîn’in açmış olduğu bu yol üzerinde yürüyememişlerdir. Eğer Akşemseddin’in tıp anlayışı geliştirilmiş olsaydı, Türk tıbbı, dönemine göre çok daha ileri seviyelere götürülürdü.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[15/1 21:53] Ömer Tarık Yılmaz: İnsanların neye nasıl sevindikleri, kalitelerini gösteren bir ölçüdür.[Mevlâna]
[15/1 21:53] Ömer Tarık Yılmaz: PEYGAMBERİMİZİN YAŞLILARA KARŞI TUTUMU
Yaşlılık, insanın gücünde, sıhhatinde, bilgi vb. yönlerinde za- yıfladığı hatta başkalarına muhtaç olduğu bir zaman dilimidir. (Nahl, 16/70; Yâsîn, 36/68) Hz. Peygamber (s.a.s.), yaşlılara karşı son derece müşfik idi. O pek çok yerde yaşlılara öncelik tanı- mış (Müslim, “Rü’yâ”, 19); ayrıca “Küçüğüne acımayan, büyüğüne saygı göstermeyen bizden değildir.” (Tirmîzî, “Birr”, 15) buyurarak yaşlılara saygılı olmamızı istemiştir. Peygamberimizin, “yaşlı- lara saygının, Allah’a duyulan saygı ve tazimden ileri geldiğini” belirtmesi (Ebû Dâvûd, “Edeb”, 20) son derece manidardır. Yine O, “Zayıf ve düşkünlerinize dikkat ediniz! Zira siz ancak düş- künleriniz sayesinde yardım görür ve rızıklanırsınız” (Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 69) buyurmuştur.
HİCR SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 99 ayettir. Sûre, adını 80. ayette geçen “Hicr” kelimesinden al- mıştır.
Hicr, Medine’nin kuzeyinde vaktiyle Semûd kavminin yaşa- dığı bir yerin adıdır.
Sûrede başlıca Allah’ın birliği, peygamberlik, öldükten sonra dirilme ve hesap konuları ile peygamberlerin, çeşitli zaman- larda inkârcılara karşı verdikleri mücadeleler ele alınmıştır.
ÖZLÜ SÖZ
Şu üç kişiye; yani cahiller arasındaki alime, zengin iken fakir düşene ve hatırlı iken, itibarını kaybedene acı! Unutma ki, yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değillerdir. (Şeyh Edebali)
[15/1 21:54] Ömer Tarık Yılmaz: Kısaca 'davranış bilgisi' demek olan ilmihal, Rabbine, kendine ve içinde yaşadığı toplum ve çevreye karşı sorumlulukları olan ve bunu yerine getirme gücüne sahip bulunan insanın, kendisinden beklenenleri yerine getirmesinde ona kılavuzluk etmeyi hedefleyen derli toplu bilgilerden ibarettir. Bu bilgiler hem dinî metinlerin doğrudan belirlemelerini hem de bu belirlemeler etrafında oluşan yorumları, tecrübe birikimlerini ve uzun dönemlerden süzülüp gelen bir dinî yaşayış geleneğini temsil eder.
Ferdî ve sosyal hayatı dinin emir ve önerilerine uygun şekilde yaşayabilmeyi mümkün kılan bir bilgilenmeye olan ihtiyaç, İslâm toplumlarında ilk dönemlerden itibaren değişik usullerde karşılanmış, fakat hem çalışma hayatının ve meşguliyetlerin arttığı hem de asırlardır oluşan dinî bilgi ve yorum mirasının iyice zenginleşip çoğaldığı ve âdeta bir kargaşanın yaşandığı günümüzde bu ihtiyaç daha mübrem hale gelmiştir.
Elinizdeki bu ilmihalde akaid, ibadetler, haramlar ve helâller, aile hayatı, ticarî ve sosyal hayat da dahil olmak üzere günlük hayatı kuşatan bütün dinî ve fıkhî konu ve problemler, dinin aslî kaynaklarına ve genel kabul görmüş bilimsel metotlara bağlı kalınarak, fakat günümüzdeki gelişme ve değişim de göz ardı edilmeksizin ele alınmıştır. Böylece bu çalışmada, ilmihal kültürü çerçevesindeki problemleri güncelleştirmek ve günceli de problem edinmek, dinî-fıkhî hükümlerin anlatımında klasik doktrindeki farklı görüşlerin ve şeklî tartışmaların arasına sıkışıp kalmadan fakihlerin yaklaşım tarzlarını ve demek istediklerini araştırmak, hem geleneksel fıkıh kültürünü vermek hem de bu bağlamda mâkul ve uygulanabilir bir çözüm önerisi getirmek amaçlanmıştır. Konuların anlatımında dinin aslî kaynaklarında yer alan hükümler ile İslâm toplumunda bu hükümler etrafında oluşan fıkıh kültür ve geleneğini, yorumları ve farklı bakış açılarını birbirinden titizlikle ayırt etmek de bu çalışmada izlenen temel bir metot olmuştur.
Eserin telifinde Hanefî mezhebinin görüşleri esas alınmış olmakla birlikte bu konuda sağlıklı bir muhakeme yapabilmeye zemin hazırlaması için çoğu zaman diğer fıkıh mezheplerinin ve çağımız İslâm bilginlerinin görüşlerine de yer verilmiş, gerektiğinde bunlar arasında gerekçesi de açıklanarak tercihlerde bulunulmuştur. Bununla birlikte bir konuda fıkıh kültüründe farklı görüşlerin bulunmasının birey açısından ne anlama geldiği ve bunlardan nasıl ve hangi ölçülerde yararlanılabileceği hususu hem başlangıçta bir metodoloji sorunu olarak işlenmiş hem de yer yer özel olarak belirtilmiştir.
Özellikle ibadet konuları incelenirken, ilk önce, ibadetin anlam ve gayesini genel olarak bildirmek üzere söz konusu ibadetin ilke ve amaçlarından bahsedilmiş, daha sonra verilecek birtakım şeklî bilgilerin hangi anlam çerçevesi içerisinde yer aldığı gösterilmeye çalışılmıştır. Ayrıca, ibadetlerin yapılışına ilişkin mevcut bilgi ve hükümlerin anlamına da yer yer işaret edilmiştir. İbadet konularında verilen ilke ve amaçlar ile çizilen anlam çerçevesi, diğer birçok ilmihalde yer alan ve mükellefi düşünme, kavrama ve bilinçli ifada bulunma konumundan uzaklaştıran gereksiz ayrıntı ve bilgi yığınını tekrar etmemize gerek bırakmamıştır. Yazım konusunda izlenen bu metot, netice itibariyle bireyin, ibadetlerin ifasına ilişkin soru ve sorunlar konusunda Allah karşısında sorumluluk üstlenmesini ve bu sorumluluk çerçevesinde inisiyatif kullanmasını mümkün ve gerekli kılmaktadır.
Eserin telifinde fıkıh kültüründeki ağırlıklı görüşlerin yanı sıra, büyük bir ilmî mesai ile hazırlanan Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'nden, yine araştırma ürünü bilimsel bir eser olan İslâm'da İnanç İbadet ve Günlük Yaşayış Ansiklopedisi'nden, merhum Ömer Nasuhi Bilmen'in Büyük İslâm İlmihali'nden ve kaynak belirtilmemekle birlikte genel fıkıh literatüründen âzami ölçüde yararlanılmıştır.
Birinci ciltte, din ve İslâm dini, İslâm dininin tarihî süreçteki anlaşılma tarzı ve ekolleşmeler, fıkıh ilminin gelişim seyri, ilmihal kültürünün iyi kavranabilmesi için anahtar konumundaki temel fıkıh ve fıkıh usulü kavramları üzerinde durulduktan sonra İslâm'ın beş esası işlenmiştir. I. cilt müslümanın yaratan karşısındaki konum ve sorumluluğunun işlenmesine tahsis edilmiştir. II. ciltte ise, sosyal içerikli bazı ibadetler, helâller ve haramlar, aile hayatı, sosyal ve siyasal hayat, hukukî ve ticarî hayat, ferdî ve toplumsal ahlâk da dahil müslümanın toplum içindeki konumu ve ilişkileri ele alınmıştır.
Konuların çatısı, telif heyetinde yer alan sahasının uzmanı ilim adamlarınca oluşturulmuştur. Heyetimiz, bu tür çalışmaların kolektif bir çalışma sonucu daha verimli hale geleceğinin idraki içinde ortak mesai ile her bir konuyu aralarında tartışarak bazı tercih ve çözüm önerileri geliştirmiş ve eserin nihaî ilmî sorumluluğunu yazarlarla birlikte üstlenmiştir. Bu itibarla eserin hazırlanmasında bilimsel katkılarda bulunan ilim adamlarına, bu projenin gerçekleşmesini aktif olarak destekleyen İSAM ve DİVANTAŞ yetkililerine ve personeline teşekkür ederiz.
12.09.l998
Bağlarbaşı-İstanbul
Prof. Dr. Hayreddin Karaman
Prof. Dr. Ali Bardakoğlu
Prof. Dr. H. Yunus Apaydın
[15/1 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anh) anlatıyor: Biz mescidde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le birlikte otururken, devesine binmiş olarak bir adam girdi ve mescidin avlusuna devesini ıhıp bağladıktan sonra: 'Muhammed hanginizdir?' diye sordu. Biz: 'Dayanmakta olan şu beyaz kimse' diye gösterdik. -Nesâî'deki Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'ın rivayetinde: 'Şu dayanmakta olan hafif kırmızıya çalan renkteki kimse' diye tasvîr mevcuttur.-
Adam: 'Ey Abdulmuttalib'in oğlu! diye seslendi.
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): 'Buyur seni dinliyorum' dedi.
Adam: 'Sana birşeyler soracağım. Sorularımda aşırı gidebilirim, sakın bana darılmayasın' dedi.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Haydi istediğini sor!'
Adam: 'Rabbin ve senden öncekilerin Rabbi adına soruyorum: Seni bütün insanlara peygamber olarak Allah mı gönderdi?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Kasem olsun evet!'
Adam: 'Allahu Teâla adına soruyorum: Gece ve gündüz beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Adam: 'Allah adına soruyorum, senenin şu ayında oruç tutmanı sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Adam: 'Allahu Teâla adına soruyorum: Bu sadakayı zenginlerimizden alıp fakirlerimize dağıtmanı Allah mı sana emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah'a kasem olsun evet!'
Bu soru-cevaptan sonra adam şunu söyledi: 'Getirdiklerine inandım. Ben geride kalan kabîlemin elçisiyim. Adım: Dımâm İbnu Sa'lebe'dir. Benu Sa'd İbni Bekr'in kardeşiyim.' (Bunu beş kitap rivayet etmiştir. Metin Buhârî'den alınmıştır).
Müslim'in rivayetinde şöyle denir: 'Bir adam geldi ve şöyle dedi:
'Bize senin gönderdiğin elçi geldi ve iddia etti ki sen Allah tarafından gönderildiğine inanmaktasın.'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Doğru söylemiş' dedi.
Adam tekrar: 'Öyleyse semayı kim yarattı?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah!' dedi.
Adam: 'Peki bu dağları kim dikti ve içindekileri kim koydu?' dedi.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Allah!' dedi.
Adam: Peki semayı yaratan, arzı yaratan ve dağları diken Zât adına söyler misin, seni peygamber olarak gönderen Allah mıdır?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!' dedi.
Adam: 'Elçin iddia ediyor ki biz gece ve gündüz beş vakit namaz kılmalıyız, bu doğru mudur?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Doğru söylemiştir!'
Adam: 'Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!' dedi.
Adam sonra zekâtı, arkasından orucu, daha sonra da haccı zikretti ve bu şekilde sordu.
Râvi der ki: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de her sualde 'Doğru söylemiş' diye cevap veriyordu. Adam (son olarak) sordu: 'Seni gönderen adına doğru söyle. Bunu sana Allah mı emretti?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Evet!'
Adam sonra geri döndü ve ayrılırken şunu söyledi: 'Seni hakla gönderen Zât'a kasem olsun, bunlar üzerine hiç bir şey ilâve etmem, bunları eksiltmem de.'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Bu kimse sözünde durursa cennetliktir!' buyurdu.
Buhârî, İlm 6; Müslim, İman 10, (12); Tirmizî, Zekât 2, (619); Nesâî, Siyâm 1, (4, 120); Ebu Dâvud, Salât 23, (486).
[15/1 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin ki, Allah’a karşı gelmekten sakınasınız.
[Bakara Sûresi.21]
[15/1 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Bize imanı sevdir, kalplerimizi imanla süsle. Bize küfrü, itatsizliği ve isyanı sevdirme, kerih göster, bizi doğru yolu bulanlardan eyle.” (Hâkim, Deavât, No:1868)
[15/1 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır.[Mithat Cemal Kuntay]
[15/1 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: Şis Aleyhisselâm
Şis Aleyhisselâmın Soyu:
Şis Aleyhisselâmın Babası: Âdem Aleyhisselâm, Annesi de, Hz. Havvâ´dır.[1]
Şis Aleyhisselâmın Doğuşu:
Âdem Aleyhisselâmın oğlu Kabil, kardeşi Hâbil´i kıskanarak öldürdükten beş yıl sonra[2], Şis (Hibetullâh) Aleyhisselâm[3] doğdu.
Cebrail Aleyhisselâm, Hz. Havva´ya: 'Allah, bunu (Şis´i), sana, Hâbil´in yerine verdi' dedi.[4] (Hibetullâh)a: Arabcada Şes, Süryancada Şas, İbrancada Şis denir.[5] Şis Aleyhisselâm, doğunca, Âdem Aleyhisselâm da:
'Bu, Hibetullâh´dır (Allah´ın Hibesidir) demiş ve Hâbil´den dolayı yemin etmiştir.[6]
Alınlardan Alınlara Geçen Peygamberlik Nuru:
Hz.Havva, Şis´e hâmile olunca, alnında parıldamağa başlayan Nûr, Şis´i doğurduğu zaman, onun alnına geçmişti.
Âdem Aleyhisselâm, bundan, Şis´in kendisinden sonra, yerini tutacağını anlamıştı.[7]
Şis Aleyhisselâmın alnında parlayan Peygamberlik Nûr´u, zevcesine, oğlu Enuş doğduğu zaman da, Enuş´un alnına, ondan da, oğlu Kaynanın alnına geçmiş, asırlar boyunca, alından alına geçmiş durmuş ve nihayet, Abdulmuttalibden Abdullâh´a, ondan da, Muhammed Aleyhisselâma geçip son temelli sahibinde karar kılmıştır.[8]
Şis Aleyhisselâmın Bazı Faziletleri Ve Peygamberliği:
Şis Aleyhisselâm; Âdem Aleyhisselâmın oğullarının en ulusu, en üstünü, Âdem Aleyhisselâma, en sevgilisi ve ona, en çok benzeyeni idi.[9]
Âdem Aleyhisselâm; vefatından on bir gün önce[10], Şis Aleyhisselâma:
'Ey oğulcuğum! Sen, benden sonra, Halîfem´sin!' diyerek vazifesini takva üzere yürütmesini tavsiye etti.[11]
Onu, bir Vasiyetname ile yerine Vekil bıraktı.[12]
Bunu, Kabil´den ve Kabil oğullarından gizli tutmasını, ona emretti.[13]
Gece ve gündüz saatlerini ve her mahlukun, Allâha, hangi saatlerde, ne gibi ibadetler yaptıklarını bildirdi.
Vuku bulacak Tufan hakkında da, bilgi verdi.[14]
Âdem Aleyhisselâm; Kabil oğullarının zina ve içkiye düştüklerini, bozulduklarını görünce de, Şis Aleyhisselâmın oğullarına da, Kabil oğullarile evlilik bağlantısı kurmamalarını tavsiye etti.[15]
Yüce Allah; Âdem Aleyhisselâma, yirmi bir[16], Şis Aleyhisselâma da, yirmi dokuz sahife indirip[17] Şis Aleyhisselâmı, bu elliyi bulan sahifelere göre[18] hareket ve amel etmekle mükellef kıldı.[19]
Yüce Allah´ın; Âlâ sûresinin on sekizinci âyetinde andığı Suhufu Ûlâ, Hibetul-lâh Sis b.Âdem Aleyhisselâm ile İdris Aleyhisselâm´a indirilmiş olan Sahi-fe´lerdi.[20]
Peygamberlik, Din, İbâdet ve Yüce Allah´ın Hak ve Şeriatlarına göre hareket, Şis Aleyhisselâm´da ve oğullarında bulundu.
Şis Aleyhisselâmın yurdu, Dağın başında; Kabil oğullarının yurdu ise, vadinin altında idi.[21]
Şis Aleyhisselâm; Allah´ı, takdis ve tenzihden geri durmaz, kavmına da; Allah´ın buyruklarını yerine getirmemekten sakınmalarını, Allah´ı, her türlü noksan, eksik sıfatlardan uzak tutmalarını ve dâima iyi işler işlemelerini emrederdi.
Bunun için, Şis oğulları ve kadınları arasında ne düşmanlık, ne kıskançlık olur, ne kin tutulur, ne suçlama yapılır, ne yalan söylenir, ne de, boş yere yemin edilirdi.
Onlardan, her hangi biri, yemin etmek istediği zaman, ancak: 'Hâbil´in kanı üzerine yemin olsun ki!' derdi.[22]
Âdem Aleyhisselâm´dan sonra, oğullarından, Kabe´nin onarımını ilk defa, taşla ve çamurla yapan da, Şis Aleyhisselâm idi.[23]
Şis Aleyhisselâm; vefat edinceye kadar, Mekke´de kalmaktan Hacc ve Umre yapmaktan geri durmadı.[24]
Şis Aleyhisselâmın Vefatı:
Şis Aleyhisselâm; vefat edeceği sırada, yerine oğlu Enuş´u bırakıp ona; Âdem Aleyhisselâmın, tâbut içindeki cesedini, korumasını, Allah´ın buyruklarını yerine
getirmemekten sakınmasını ve kavmına da, bunu ve Allah´a güzelce ibâdet etmelerini emr etmesini emr etti.
Oğullarına Bereket duası yaptı.
Oturdukları mukaddes dağdan inmemeleri, çocuklarının da, oradan inmelerine engel olmalarını ve lanetlenmiş Kabil´in çocuklarile düşüp kalkmamaları hakkında da, Hâbil´in kanı üzerine and verdi. Sonra, vefat etti.[25] Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun!
Şis Aleyhisselâm, vefat ettiği zaman, dokuz yüz on iki yaşında idi.[26] idris Aleyhisselâm da, o zaman yirmi yaşında bulunuyordu.[27]
Şis Aleyhisselâmın oğlu Enuş, babasının cesedini özel ağaç zamkı ile ve dar-çın gibi kokan ağacın kokusu ile kokuladı.[28]
Şis Aleyhisselâmın cenaze namazını; oğulları, oğullarının oğulları ile kızları ve kızlarının oğulları gelip kıldılar.[29]
? ? ?
Âdem Aleyhisselâmın oğullarından, Şis Aleyhisselâmdan başkasının nesli devam etmeyip kesilmiş, Şis Aleyhisselâm, böylece, Ebülbeşer olan Âdem Aleyhisselâmla birlikte[30], bütün insanların soylarının varıp dayandığı Soy direği ol-muştur.[31]
Şis Aleyhisselâmdan sonra, bütün Şis oğullarının nesebleri, Şis Aleyhisselâ-ma ulaşmadığı gibi, İdris Aleyhisselâma kadar da, onlarda Vahy ve Peygamberlik te, bulunmamıştır.[32]
Rivayete göre: Şis Aleyhisselâm da, Mekke dağlarından Ebû Kubeys dağındaki mağaraya gömülen Ebeveyninin yanına gömülmüştür.[33]
Şis Aleyhisselâmla İdris Aleyhisselâm Arasındaki Soy Direği Atalar :
Şis Aleyhisselâmdan sonra, oğlu Enuş, Babasının ve Dedesinin vasiyetini korudu.
Allah´a, en güzel şekilde ibadet etti.
Kavmine de; Allah´a, güzel şekilde ibâdet etmelerini emr etti.[34]
Yer yüzünde ilk kez hurma ağacı diken, Enuş idi.[35]
İlk kez, Sadaka veren ve vermeyi teşvik eden de, o idi.[36] Enuş, vefat edeceği sırada, bütün oğulları için Bereket duası yaptı.
Onları, oturdukları mukaddes dağlarından aşağıya inmekten ve içlerinden hiç bir kimsenin, lanetlenmiş Kabil´in oğullarile düşüp kalkmasına meydan vermekten nehy etti.
Oğlu Kaynan´ı da, yerine bıraktı ve kendisini Âdem Aleyhisselâmın, tâbut içindeki cesedi ile de, ilgilenmekle görevlendirdi.
Onun yanında namaz kılmalarını ve Allâhı, çokça takdis etmelerini emr ettikten sonra, vefat etti.
Vefat ettiği zaman, dokuz yüz altmış beş yaşında idi.[37] Enuş´un alnında peygamberlik Nuru parıldardı.[38] Hâbil´in katili Kabil de, onun zamanında öldürülmüştür.[39]
Enuş´un oğulları ve oğullarının oğulları Kaynan, Mehlâil, Yerd, Uhnuh (İdris), Mettu Şelah ile kadınları ve onların oğulları toplanıp Enuşun cenaze namazını kıldılar.
Kaynan; latîf, müttakî ve Allah´ı çok takdis edici bir zat idi.
Kavmim; Allah´a itaat ve güzelce ibadet etmeye, Âdem ve Şis Aleyhisselamla-rın vasiyetlerini tutmaya davet ve teşvik etti.[40]
Kaynan´ın alnında da, Peygamberlik Nûr´u, parıldardı.[41] Kaynan, vefat edeceği sırada, oğulları için, Bereket duası yaptı.
Aralarından, hiç bir kimsenin, oturdukları mukaddes dağdan, lanetlenmiş Kabil oğullarının yanına inmemeleri için, onlara, Hâbil´in kanı üzerine-and verdi.
Yerine, oğlu Mehlâil´i, bıraktı.[42]
Kaynan, dokuz yüz yirmi yaşında vefat etti.[43]
Kaynan vefat edince; oğulları ve oğullarının oğulları Mehlâil, Yerd, Mettu Şe-lah ve lemek ile kadınları ve onların oğulları toplandılar, Kaynan´ın üzerine, cenaze namazı kıldılar.
? ?
Mehlâl; zamanında Âdem oğullarının Seyyid´i ve Ulu kişisi idi.[44]
Mehlâil; kavmini, Yüce Allah´a ibâdet ve tâata devam ettirdi. Onlara, Babasının vasiyetini, yerine getirtti.
vefatı yaklaştığı sırada Mehlâil; oğlu Yerd´i, kendisine halef tayin ve Âdem Aley-hisselâmın tâbutunu, ona vasiyet etti.[45]
İlimleri öğretti. Âlemde cereyan edecek şeyleri haber verdi.
Âdem Aleyhisselâma indirilmiş olan (Hükümdarların Sırrı) kitabı Mehlâil´de bulunuyordu. [46]
Mehlâil, sekiz yüz doksan beş yaşında vefat etti.[47]
?
? ?
Mehlâil´in vefatından sonra, yerine geçen oğlu Yerd; imanlı, tam amelli, kendisini, Allah´a ibadet ve tâata vermiş, gece, gündüz çok çok namaz kılan bir zat idi.[48]
Kabil oğullarında, ötedenberi içki, zina düşkünlüğü[49], hayasızlık ve ateşe tapmak gibi türlü kötülükler vardı.
Çeşid çeşid çalgı âletleri de, edinmişlerdi.[50]
Kadın, erkek, genç, ihtiyar, sık sık toplanıp davul, düdük, zurna, def çalarlar, güler, oynarlar, nâra atarlardı.
Hattâ, onların seslerini, dağda oturan Şis oğullarından bazıları duyarlardı. Onların, bu meclislerine, gençlerinden ziyade, yaşlılar, düşkündüler. Günah olan her kötülüğü işlemekte birleşmişlerdi.
Zaman, uzayınca, Şis oğulları da, aralarında gereğini titizlikle yerine getire geldikleri Ahd ve mîsaklarını bozdular.[51]
İçlerinden, yüz erkek, oturdukları mukaddes dağlarından inip amuca oğullarının, ne yaptıklarını görmek istediler.[52]
Yerd b.Mehlâil, bunu, haber alınca, hemen yanlarına vardı. Onlara 'Allah aşkına yapmayınız!' dedi.
Atalarının bu husustaki vasiyetini ve kendilerinin, Hâbil´in kanı üzerine, yaptıkları And´ı hatırlattı.[53]
Kendilerine, va´z ve nasihatta bulundu ise de, dinlemediler.[54] Oğlu Uhnuh (İdris Aleyhisselam), ayağa kalkıp:
'İyi biliniz ki: içinizden, kim Babamız Yerd´i, dinlemeyerek dağımızdan inerse, biz de onun bir daha dağımıza çıkmasına meydan vermeyiz!' dedi.
Fakat, onlar, yine de, inmekten başkasına yanaşmadılar.[55] Dağdan, Kabil oğullarının yanına indiler.
Kabil oğullarının kadınları, Şis oğullarını yanlarında tutup bırakmadılar.
Bundan sonra, Şis oğullarından yüz kişilik ikinci bir erkek kafilesi daha 'Kardeşlerimiz, ne yapıyorlar?' diyerek dağdan, onların yanına indiler.
Onları da, Kabil oğullarının kadınları tutup bırakmadılar.
Daha sonra, bütün Şis oğulları, dağdan, onların yanına indiler.
Azgınlık ve onlarla evlilik yapıldı, birbirlerine karıştılar.
Kabil oğulları, yeryüzünü dolduracak kadar çoğaldılar.
Fakat, Tufanda hepsi boğulup yok oldular.[56]
Yerd b.Mehlâil, vefat edeceği sırada, oğulları için, Bereket duası yaptı.
Onları; oturdukları mukaddes dağdan aşağıya inmekten nehy etti.
'Siz, her halde, er geç aşağı yere ineceksinizdir.
İçinizden, hanginiz, en son inecek olursa, Atamız Âdem´in, içinde cesedi bulunan tâbutunu, indirsin. Sonra da, bize tavsiye edildiği gibi, onu, arzın ortasına yerleştirsin.' dedi.
Oğlu Uhnuh´u (İdris Aleyhiselâmı) yerine bırakıp Kenz mağarasında namaz kılmaktan ayrılmamasını, ona emr etti.
Yerd b.Mehlâil, vefat ettiği zaman, dokuz yüz altmış iki yaşında idi.
Yerd b.Mehlâil, vefat edince, oğulları ve oğullarının oğulları Uhnuh, Mettu Şe-lah, Lemek ve Nuh Aleyhisselâmlar toplandılar. Babalarının üzerine, cenaze namazı kıldılar.[57]
Âdem Oğulları Arasında Putperestlik Ne Zaman Ve Nasıl Başladı?
Rivayete göre: Kabil, kardeşi Hâbil´i öldürünce, Babası Âdem Aleyhisselâm-dan korkarak Yemen´e kaçtı.
Şeytan, ona:
'Hâbil´in kurbanını ateşin yakması ve kurbanının kabul olunması, onun, ateşe hizmet ve ibadet etmesi yüzündendi.
Sen de, öyle yap!' diye telkinde bulundu.
Bunun üzerine, Kabil, bir ateş evi yapıp içinde ateş yakarak ona tapmağa başladı.[58]
Put, ağaçtan veya altun veya gümüşten insan şeklinde yapılırsa, ona: Sanem, taştan yapılırsa, ona da, Vesen denir.[59]
Şis oğulları, önceleri gelir, Âdem Aleyhisselâmın Nevz veya Bevz dağındaki mağarada bulunan cesedini, ziyaret eder ve ona, tazimde bulunurlar, kendisi için, Allâhdan rahmet dilerlerdi.[60]
Kabil b.Âdem oğullarından bir adam:
'Ey Kabil oğulları! Şis oğulları, Âdemin cesedinin çevresinde dönüp dolaşarak ona tazimde bulunuyorlar.
Sizin ise, böyle bir şeyiniz yok!' dedi, ve onlar için bir put yonttu. Tarihde ilk put yapan adam, bu, oldu.[61]
Kur´an-ı kerimde Vedd, Süva´, Yağus, Yauk ve Nesr diye adları anılan put-lar[62], rivayete göre: Âdem Aleyhisselâmın oğulları[63] veya oğullarının oğulları idiler.[64]
Bunlar, iyi amelli kişilerdi.[65] Halk, bunlara uyarlardı.[66]
Süva´ın, Şis Aleyhisselâmın oğlu olduğu, Yağus, Yauk ve Nesr´in de, Süva´ın oğulları oldukları da, rivayet edilir.[67]
Bunlar, öldükleri zaman, adamları:
'Kâşke, onların suretlerini, bize bir yapan olsaydı da, kendilerini hatırladıkça, bizi, ibadete teşvik etmiş olurdu.' dediler.[68]
Onlara, yakınları, çok ağladılar. Kabil oğullarından bir adam:
'Ey kavmim![69] Ben, can vermeye güç yetiremem amma, size, onların suretlerine göre beş tane put yapsam, yontsam olmaz mı?' dedi.
Onlar da: 'Olur!' dediler.
Bunun üzerine, Kabil oğullarının put yapıcısı, onlar için, Vedd, Süva´, Yağus, Yauk ve Nesr´in suretlerine göre beş tane put yonttu, dikti.
Adlarına put dikilenlerin kardeşleri, amucaları ve amuca oğulları gelip bu putların çevrelerinde koşarak dolaşırlar ve onlara tazimde bulunurlardı.
O asır, böylece geçti.
Yerd b.Mehlâil b.Kaynan b.Enuş, b.Şis, b.Âdem zamanında da, böyle yapıldı.[70]
Bazı kîmseter, İslâmiyetten döndü.[71]
İkinci asır gelince, bu putlara, ilk çağdakinden daha çok tazimde bulundular.
Üçüncü asır gelince:
'Bizden öncekilerin şu putlara tazimleri, ancak, Allah katında, şefaat etmelerini umdukları içindi!' diyerek onlara tapmağa başladılar, küfürlerini artırdılar.
Bunun üzerine, Yüce Allah, onlara İdris Aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderdi.
İdris Aleyhisselâm, onları, putlara tapmaktan men ve Yüce Allâha ibadete davet etti.[72]
Fakat, onlar, İdris Aleyhisselâmı, yalanladılar. Yüce Allah da, onu, yüksek bir Makama kaldırdı.
Putperestlik, Nuh Aleyhisselâmın zamanına kadar artmakta devam etti. Yüce Allah, Nuh Aleyhisselâmı, Peygamber gönderdi. Nuh Aleyhisselâm, onları, Yüce Allâha ibadete, uzun zaman davet etti. Fakat, onlar, Nuh Aleyhisselâma karşı koydular ve kendisini, yalanladılar.[73]
Nuh Aleyhisselâm, onlarla başa çıkamayınca, kendisini ve yanındaki Mü´min-leri, onlardan kurtarması için, Allah´a dua etti.(70)
Yüce Allah da, onları, Tufan suyunda boğdu.[74] Tufan suları, Nevz veya Bevz dağından beş putu sürükleyip yere indirdi. Suların, şiddetli akışları, onları, ülkeden ülkeye sürükledi. Nihayet, Cüdde toprağına attı. Sonra, sular, çekildi.
Esen rüzgârlar, putların üzerine toprak yığdı.[75]
[1] İbn.İshak, İbn.Hişam-Sîre c.1,s.3, İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.39, Belâzürî-Ensabüleşraf c.1,s.3, İbn.Kuteybe-Maarif s.10, Dineverî-Kitabülahbar s.1, Yâkubî-Tarih c.1,s.8, Taberî-Tarih c.1,s.76.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/67.
[2] Taberî-Tarih c.1,s.76, Sâlebî-Arâis s.47, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.47
[3] İkiz olarak değil, yalnız olarak (Mir Hâvend-Ravzatussafa. Terceme s.115)
[4] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.37, Taberî-Tarih c.1,s.76, Sâlebî-Arâis s.47 İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.354
[5] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.37, Taberi-Tarih c.1,s.76, İbn.Asâkir-Tarih c.6,s,354
[6] Belâzürî-Ensabüleşraf c.1,s.3
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/67.
[7] Mes´ûdî-Murûcuzzeheb c.1,s.37
[8] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.38-39
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/67-68.
[9] ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubî-Tarih c.1,s.7, Mir Hâvend-Ravzat Terceme s.115
[10] Taberî-Tarih c.1,s.79, Salebî-Arâis s.47, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.49
[11] İbn.Asâkir-Tarih c.6,s.359
[12] Taberî-Tarih c.1,5.79, Mesûdî-Murucuzzeheb c.1,s.49
[13] Taberî-Tarih c.1,s.79, Sâlebî-Arâis s.47, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.49
[14] Taberî-Tarih c.1 ,s.76, Sâlebî-Arais s.47, İbn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.47 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1 ,s.98, Mir Hâvend-Revzatussafa Terceme s. 115
[15] İbn.Sa´d Tabakat c.1,s.39, Taberî-Tarih c.1,s.84, İbnünnedûn-Fihrist s.39
[16] On sahife indirildiği rivayeti de, vardır. (Taberî-Tarih c. 1 ,s. 161, Ebû Nuaym-Hilyetülevliya c. 1 ,s. 167, Zemahşerî-Keşşaf c.4,s.245, Sâlebî-Arâis s.100, Fahrurrazî-Tefsir c.31,s.15O, İbn.Asakir Tarih c.6,s.357, Ebüssuud-Tefsir c.9,s.143-Aliyyülmüttakî-Kenzür Ummal c.16,s.132)
Taberî-Tarih c.1,s.75, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.40, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.47
[17] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.4O, Ahbaruzzeman s.86. ibn Nedîm-Fihrist s.39
[18] İbn.Kuteybe-Maarif s.10, Taberî-Tarih c.1,s.76, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.47, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.99
[19] Taberî-Tarih c.l,s.81, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.54
[20] Taberî-Tarih c.1,s.86
[21] Mes´ûdî-Ahbaruzzeman s.86
[22] Yâkubî-Tarih c.1,s.8
[23] lbn.Kuteybe-Maarifs.10, Taberî-Tarihc.1,s.81, İbn.Esîr-Kamilc.1,s.54, Mir Hâvend-Ravzatussafatercemes.115
[24] Taberî-Tarih c.1,s.81, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.54
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/68-69.
[25] Yâkubî-Tarihc.1,s.8
[26] Ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Yâkubi-Tarih c.1,s.8, Mes´ûdî-Murûcuzzeheb c.1,s.39, İbn.Asakir-tarih c.6,s.36O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.54
[27] ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.359-360
[28] ibn.Asâkir-Tarih c.6,s.260
[29] Yâkubî-Tarih c.1,s.8, Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.86
[30] Taberî-Tarih c.1,s.76,83, ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.56, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.98
[31] ibn.Kuteybe-Maarif s.10, Taberî Tarih c.1 ,s.76, İbn.Esîr-Kâmil c.1 ,s.47-4§, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1 ,s.98
[32] Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.87
[33] Zehebî´dan naklen Ebüttayıb.-Şifâülgaram c.1,s.442
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/69-70.
[34] Yakubî-Tarih c.ı, s.8.
[35] Süheylî-Ravdulünüf c.1,s.81, Mir Hâvend-Ravzatussafa terceme s.117
[36] Mîrhand-Rayzatussafa Tercemesi s. 117.
[37] Yâkubî-Tarihc.1,s.8-9
[38] Me´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.38
[39] Yâkubî-Tarih c.1,s.8, Mesûdî-Murucuzzeheb c.1,s.39.
[40] Yâkubî-Tarih C.1.S.9
[41] Mes´ûdî-Murucuzzeheb C.1.S.39
[42] Yâkubî-Tarih c.1,s.9, Dineverî-Elahbar s.1
[43] Yâkubî-Tarih c.1,s.9, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.39
[44] Dineverî-Kitabül´ahbar s.1
[45] Yâkub-ı Tarih c.1,s.10
[46] Mes´ûdî Ahbaruzzaman s.87
[47] Yâkubî-Tarih c.1,s.10, Mes´üdî-Ahbaruzzaman s.87
[48] Yâkubî-Tarih c.1,s.10
[49] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.38, Taberî-Tarih c.l.s.84, Salebi-Arais s.47
[50] Sâlebî-Arâis s.47
[51] Yâkubî-Tarih c.1 ,s.10-11
[52] ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.39, Yâkubî-Tarih c.1,s.11, Taberî-Tarih c.1,s.84
[53] Yâkubî-Tarih c.1,s.11
[54] Taberî-Tarih c.1,s.83, Ibn.Esîr-Kâmil c.1,s.57
[55] Yâkubî-Tarih c.1,s.11
[56] İbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.39, Taberî-Tarih c.1,s.84
[57] Yâkubî-Tarih c.1,s.11
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/70-73.
[58] Taberî-Tarih c.1,s.82, Sâlebî-Arais s.47, Ebülferec İbn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.36
[59] Ebülmünzir Hişam-Kitüblasnam s.53
[60] Ebülmünzir Hişam-Kitabülasnam s.50
[61] Ebülmünzir Hişam-Kitabülasnam s.51, Yâkut-Mûcemülbüldan c.5,s.367
[62] Nuh: 23
[63] Ebülfida-Tefsir c.4,s.426, Diyar.Bakrî-Hamis c.2,s.97
[64] Taberî-Tefsir c.23,s.99
[65] Ebülmünzir Hişam-Kitabülasnam s.51, Taberî-Tefsir c.29,s.99, Ebülferec İbnülcevzî-Tabsıra c.1,s.35
[66] Taberî-Tefsir c.29,s.99
[67] Zürkam-Mevahibüttedünniye Şerhi c.2,s.348
[68] Taberî-Tefsir c.29,s.99
[69] Taberî-Tefsir c.29,s.99, Ebülferec İbn.cevzî-Tabsıra c.1,s.35
[70] Ebülmünzir Hişam-Kitabülasnam s.51-52, Yâkut-Mûcemülbüldan c.5,s.367
[71] Ibn.Sa´d-Tabakat c.1,s.39, Taberî-Tarih c.l,s.85, Ibn.Esfr-KâmıY c.t,s.29
[72] Ebülmünzir Hişam-Kitabülasnam s.52, Ebülferce-Tabsıra c.1,s.35, Yâkit-Mucemülbüldan c.5,s.367
[73] Ebülmünzir Hişam-Kitabülasnam s.52-53, Yâkut-Mücemülbüldan c.5,s.367 70)Şuarâ: 118
[74] Nuh: 25
[75] Ebülmünzir Hişam-Kitabülasnam s.53, Yâkut-Mucemülbüldan c.5,s.367
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/73-75.
[15/1 21:57] Ömer Tarık Yılmaz: MEKKE VE KÂBE
MEKKE VE KÂBE
Yeryüzünde Allah'a ibâdet için yapılan ilk binâ, bütün namazlarda kıblegâh olarak yönelmekte olduğumuz Kâbe'dir.(5) Allah'ın emriyle Hz. İbrâhim ve oğlu Hz. İsmâil tarafından(6) Milattan 2000 yıl kadar önce Mekke'de yapılmıştır.(7) Tavâfa başlama yerinin işâreti olmak üzere, Kâbe'nin güney-doğu köşesi (Rükn-i Hacer-i Esved) nde bulunan 'Hacer-i Esved' denilen siyah taşı Hz. İbrâhim, Ebu Kubeys dağından getirerek hâlen bulunduğu köşeye koymuştur. İnşaatın tamamlanmasından sonra Hz. İbrâhim ilk tavâfı oğlu Hz. İsmâil'le beraber yapmış, bütün insanları hacca, Kâbe'yi ziyârete dâvet etmiştir.(8)
Mekke şehri, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in büyük dedelerinden Kusayy tarafından, Kâbe'nin inşâsından çok sonra kurulmuştur. Allah'a ibadet için yapılmış olan Kâbe, zamanla 'Tevhid İnancı'nın unutulmasıyla, putlarla doldurulmuş; Mekke puperestliğin merkezi hâline gelmiştir.
a) Mekke ve Kâbe ile İlgili Özel Vazifeler
Mekke şehrini kuran Kusayy, şehrin idâresi, Kâbe'nin bakımı ve Kâbe'yi ziyârete gelenlere hizmetle ilgili bazı görevler ihdâs etti. Bu hizmetler Hz. İsmâil'in neslinden olan kimseler tarafından yerine getiriliyordu. Bu hizmet ve görevlerden bir kısmı şunlardır:
1- Hicâbe: Kâbe'nin perdedarlığı ve anahtarlarını taşıma görevidir.
2- Sikâye: Kâbeyi ziyârete gelenlerin suyunu temin etme ve Zemzem kuyusuna bakma görevidir.
3- Rifâde: Kâbeyi ziyâret için Mekke'ye gelenleri ağırlama, barındırma ve muhtaçlara yardımcı olma hizmetidir.
4- Nedve: Kusayy tarafından yapılan 'Dâru'n-Nedve' adlı istişâre meclisi binâsında yapılan toplantılara başkanlık etme görevidir. Savaş, sulh ve memleketin diğer bütün önemli işlerinin kararı, burada yapılan toplantılarda verilirdi. Kırk yaşından küçük olanlar, bu meclise alınmazlardı.
5- Livâ: Savaş zamanında ve askerin toplanmasında sancağı taşıma görevidir.
6- Kıyâde: Savaşta askere komuta etme görevidir.
7- Sefâre: Aynı toplum içindeki fertler veya kabîleler arasında meydana gelen çekişmelerde hakem olarak arabulma hizmetidir.
8- Hazine-i emvâl: Savaş için hazırlanan silâh, mal ve âletleri muhâfaza etme görevidir.
9- Ezlâm: Oklar ile fal bakma işidir.
Kâbe'nin üzerine konulmuş olan Hubel adlı putun yanında üç fal oku vardı. Birinde: 'emeranî rabbî' (Rabbım bana emretti); diğerinde 'nehânî rabbî' (Rabbım bana yasak kıldı), yazılıydı. Üçünçüsü ise boştu.
Yapacağı iş konusunda karar veremeyen kişi, ezlâm işiyle görevli kimse aracılığı ile bu oklardan birini çekerdi. Birinci ok çıkarsa, tasarladığı işi yapar, ikincisi çıkarsa o işten vazgeçerdi. Üçüncüsü çıkarsa, o işi bir yıl erteler, ertesi sene falı yenilerdi.
10- Nezâre: Bir yerden başka bir yere nakledilecek eşyayı kontrol ve muâyene ettikten sonra 'taşıma ruhsatı' verme görevidir.
Araplar arasında her biri büyük bir şeref sayılan bu hizmet ve görevlerin hepsi Kusayy'ın elinde toplanmışken daha sonra Kureyş arasında dağılmıştır.
b) Zemzem Suyu
Hz. İbrâhim, Milâttan yaklaşık 2000 yıl kadar önce, Irak'ta Sümer şehirlerinden 'Ur' sitesinde dünyaya geldi. Peygamber olduktan sonra, halkı tek Allah'a imâna dâvet ettiği için, Bâbil Hükümdârı Nemrut tarafından ateşe atıldı. Fakat Allah'ın emri ile ateş onu yakmadı.(9) Kendisine imân eden İbrâni'lerle Filistin'e göçtü. Birara Mısır'a gitti, orada da kendisine imân eden kimse bulamadığı için, tekrar Filistin'e döndü.
Hz. İbrâhim, karısı Hâcer ile henüz annesini emmekte olan oğlu Hz. İsmâil'i Allah'ın emri ile Filistin'den alıp, Mekke'ye, Kâbe'nin bulunduğu yere götürdü. Onlara bir dağarcık hurma ve bir kırba su bırakarak yanlarından ayrılıp Filistin'e döndü. O esnâda, henüz Kâbe yapılmamış, Mekke şehri kurulmamıştı. Etrâfta ne insan, ne su, ne de hayat işâreti vardı.
Hz. İbrâhim, eşi ve çocuğundan ayrılıp onları göremeyecek kadar uzaklaştıktan sonra, Kâbe'nin bulunduğu yere yönelerek:
'Rabbımız, zürriyetimden bir kısmını senin kutsal evinin yanında, ekin bitmez (çorak), bir vâdi içinde yerleştirdim. Rabbımız, (beyt'inde) namaz kılmaları için, insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, şükretmeleri için onları meyvelerle rızıklandır...'(10) diye duâ etti ve uzaklaşıp gitti.
Yanlarındaki hurma ve su bittikten sonra, Hâcer çocuğunu olduğu yerde bırakıp, bir can yoldaşı görebilmek ve birkaç yudum su bulabilmek ümidiyle Safâ ile Merve tepeleri arasında gidip geldiği esnâda bir melek, ökçesiyle Zemzem suyunu ortaya çıkarmıştı. Hâcer bu sudan kana kana içti, çocuğunu emzirdi ve Allah'a hamdetti.
c) Mekke Şehrinin Kurulması
Hz. İsmâil, daha sonra bu bölgeye yerleşen 'Cürhümîler' den bir kızla evlendi. Kendisi İbrânî, Cürhümîler Yemenli Âribe (halis) Arablarındandı. Bu sebeple İsmâiloğullarına 'müsta'rabe (arablaşmış) arabları' denilir.
Yemen'de 'Seylü'l-arim'(11) denilen sel felâketinden sonra bu bölgeye gelen Huzâa Kabîlesi, İsmâiloğullarının da yardımı ile, Cürhümîleri Mekke'den sürüp çıkardılar. Cürhümîler, Kâbe'ye hediye edilmiş olan altın geyik heykelleri ile diğer kıymetli eşyayı Zemzem kuyusuna atıp, üzerini toprakla doldurduktan sonra, kuyuyu belirsiz hâle getirerek Mekke'den kaçtılar. Bu yüzden Zemzem kuyusu uzun müddet kapalı kaldı.
Mekke bölgesinin hâkimiyeti ve Kâbe muhafızlığı üç asır kadar Huzâalılarda kaldıktan sonra Kilâb (Hâkim)' in oğlu Kusayy, milâdî 5 inci asırda Kâbe muhafızlığını ele geçirdi. Kureyş'in başına geçerek, Huzâalıları bu bölgeden çıkardı. Kâbe'nin etrâfında bugünkü Mekke şehrini kurdu. Ölümünden sonra kabîle başkanlığı ve Kâbe muhâfızlığı oğlu Abdimenâfa, ondan da oğlu Hâşim'e kaldı. Haşim ticâret için gittiği Şam seferinde Gazze'de ölünce, rifâde (ziyâretçileri ağırlama ve barındırma) ve sikaye (ziyâretçilere su temin etme) vazifelerini küçük kardeşi Muttalib üzerine aldı.
d) Şeybe'nin adı Abdülmuttalib kaldı
Hâşim, Medine'de Hazrec kabîlesinin Neccâr oğulları kolundan Amr kızı Selmâ ile evlenmiş, 'Şeybe' adında bir oğlu olmuştu. Selmâ Medine'den ayrılmadığından, Şeybe de Medine'de dayılarının yanında büyümüştü. Hâşim'in vefâtından sonra, amcası Muttalib O'nu Mekke'ye getirdi. Mekkeliler Muttalibin yanında tanımadıkları bir çocuk görünce, Şeybeyi Muttalib'in kölesi sanarak, Ona 'Abdülmuttalib' dediler. Bu yüzden Şeybe, Abdülmuttalib adıyla anıldı.
e) İki Kurbanlığın Oğlu
Abdülmuttalib, 10 oğlu olduğu takdirde, bunlardan birini Allah için kurban etmeyi adamıştı.(12) Bu eski âdet, bize Hz. İbrâhim'in gördüğü bir rüyâ üzerine oğlu Hz.İsmâil'i kurban etmek istemesini(13) hatırlatmaktadır.
Abdülmuttalib, çeşitli zevcelerinden 10 oğlu olunca aralarında kur'a çekerek adağını yerine getirmek istedi. Kur'a sonucuna göre, ileride Rasûlullah (s.a.s.)'in babası olacak olan Abdullah'ın kurban edilmesi gerekiyordu. Bir arrafe (kadın kâhin)nin tavsiyesine uyularak, belirli sayıda deve ile Abdullah arasında kur'a çekildi. Kur'a Abdullah'a düştükçe, develerin sayısı onar onar arttırılarak, yeniden çekildi. 10 deve ile başlayan kur'a çekimi, develerin sayısı 100 olunca nihâyet develere isâbet etti.(14) Böylece Abdullah'ın yerine 100 deve kurban edildi. Bu olaya ve neslinden geldiği Hz. İsmail'in kurban edilmesi teşebbüsüne işâretle Rasûlulllah (s.a.s.) Efendimizin:
'Ben iki kurbanlığın oğluyum' (15) buyurduğu nakledilmiştir. O zamana kadar 10 deve olan diyet (öldürülen bir kimsenin kan bedeli) de, bu olaydan sonra, 100 deveye yükselmiştir.(16) İslâm Hukuku'nda kan bedelinin 100 deve olması, zamanla örf hâline gelen bu olaya dayanmaktadır.
f) Zemzem Kuyusunun Temizlenmesi
Muttalib'in ölümünden sonra, kabîle başkanlığı ile Rifâde ve Sikâye hizmetleri Abdülmuttalib'e verilmişti. Abdülmuttalib, Zemzem'in yerini bulup yeniden kazdırdı. Cürhümîlerin Mekke'den kaçarken kuyuya attıkları altın geyik heykelleri, kılıç ve zırhlar çıkarılarak kuyu temizlendi. Zemzem kuyusunun idâresi, Abdülmüttaliboğullarında kaldı.
(5) Bkz.Âl-i İmrân Sûresi, 96
(6) Bkz. el-Bakara Sûresi, 127
(7) Kâbe, Hicretten, yaklaşık 2793 yıl önce yapılmıştır. (Mahmut Esad, Tarih-i Din-i İslâm,2/7)
(8) Bkz. el-Hacc Sûresi, 27-29
(9) Bkz. el-Enbiyâ Sûresi, 69-70
(10) Bkz. İbrâhim Sûresi, 37
(11) Bkz. es-Sebe' Sûresi,16
(12) İbn Hişâm, 1/160; İbnü'l-Esîr, el-Kâmil, 2/5; İbn Sa'd, et-Tabakat, 1/88
(13) Bkz. Saffât Sûresi, 102-110
(14) İbn Hişâm, 1/160-164; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2 /6-7
(15) el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafa, 1/199 (Hadis No.606), Beyrut 1351
(16) İbn Hişâm, 1/163
[15/1 21:57] Ömer Tarık Yılmaz: İkinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (s.a.s)'in verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (r.a), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-gâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).
Kaynaklar Hz. Ömer (r.a)'in müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-gâbe, IV, 146).
Hz. Ömer, sert bir mizaca sahip olup, islâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)'in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti: Ömer, Resulullah (s.a.s)'i öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)'in nerede olduğunu sordu. O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (s.a.s)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza: 'Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır' diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)'in iki yakasını tutarak; 'Müslüman ol ya İbn Hattab! Allahım ona hidayet ver!' dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-gâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.). Rivayetlere göre Ömer (r.a)'in müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)'in yapmış olduğu; Allahım! İslâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt' şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-isâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).
Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).
Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; 'Ömer'in müslüman oluşu bir fetihti' (Üsdül-gâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, secaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.
Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)'in yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir. O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer, gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (r.a), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır: 'Ömer'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; 'Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin' dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi (Suyûtî, a.g.e., 130). Bunun içindir ki İbn Mes'ud; 'Onun hicreti bir zaferdi' (İbn Sa'd, aynı yer; Üsdül-gâbe, IV, 153) demektedir.
Ömer (r.a), Medine dönemi boyunca islamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (s.a.s)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (r.a) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (s.a.s) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi: 'Allah, hakkı Ömer'in dili ve kalbi üzere kıldı' (Üsdül-gâbe, IV, 151).
Ömer (r.a), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların başında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.
Ömer (r.a), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, islâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.
Resulullah (s.a.s)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (r.a) olmuştur.
Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (r.a)'in fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; 'Rabbin seni Ömer'i halife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer oldukça sert bir kimsedir' demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; 'Derim ki: Allahım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım' karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıka
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N