Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 22.05.2023 04:01
[16/1 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE........... YENİ YILDAKİ BEKLENTİLER <p>Dünya ağır bir buhranla girdi 2022’ye. Başta enerji ve gıda tedariki olmak üzere, birçok kalemde sıkıntı arttı. Sosyal patlamalara karşı bütün
[16/1 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE........... YENİ YILDAKİ BEKLENTİLER
Dünya ağır bir buhranla girdi 2022’ye. Başta enerji ve gıda tedariki olmak üzere, birçok kalemde sıkıntı arttı. Sosyal patlamalara karşı bütün ülkeler alarmda.
Pandemide dünya yangın yerine dönmüşken, ülkemizi en az hasarla bu belâdan kurtarmaya çalışan hükûmet, sağlık sistemine büyük yatırımlar yaparak krize çok önceden hazırlandığını ispatladı.
Buna Doğu Akdeniz’deki rezerv paylaşımı gibi başlıklar eklendiğinde, Türkiye’nin de problemlerin tam göbeğinde olduğunu anlamak zor olmasa gerek. Böylesine tehlikeli bir zamanda asıl meselemiz ise ne yazık ki içeride birliği temin edemememiz. Kolay bir dönemden geçmiyoruz. Tarihin yeni bir kırılma noktasında bulunduğumuz muhakkak. Türkiye’nin bu zamanda en büyük şansı, gücünü dışarıdaki herhangi bir merkezden değil, doğrudan halktan almasıdır. Bu farkı, terör örgütleri ile mücadelede, Doğu Akdeniz’de, Suriye’de, Irak’ta, Libya’da, Ege’de, Kafkaslarda kimin nerede durduğuna bakınca görürsünüz zaten.
Her seçim önemliydi, 2023 daha önemli. Neden mi? En üst lige çıkmak için. Burun kıvıranlar olursa onlara şunu anlatın;
Türkiye geçtiğimiz son 19 yılda yapması gereken büyük yatırımların hemen hemen hepsini tamamladı. Köprüler, otoyollar, tüneller, lîmânlar, havaalanları, barajlar, hastaneler… Neyi sayarsan say. Büyük yatırım olarak sadece Kanal İstanbul kalacak.
Yatırım noktasında ihtiyacı kalmamış Türkiye, 2023 sonrası neye mi odaklanacak? En üst ligdeki ülkelerin yaptığı gibi, daha fazla teknoloji geliştirmeye ve ihraç etmeye yönelecek… Uzay çalışmaları, yerli hava araçları, yerli otomobil, yüksek silah teknolojisi gibi noktalarda dünya devleri ile rekabet eder hâle geleceğiz. Doğalgaz, petrol ve diğer yer altı kaynaklarına ulaşımla refahın artırılması da bir başka önemli kalem. Bunlara daha şimdiden hızlı bir giriş yaptık zaten. Bunca şeye rağmen, toplum; “Yok biz heykel isteriz.” derse, ona da diyecek bir şey yok elbet.
Yücel Koç TÜRKİYE GAZETESİ 02.01.2022
16.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[16/1 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: 170 Bakara Suresi
Onlara: 'Allah'ın indirdiğine uyun.' dendiği vakit de: 'Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız.' dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?
[16/1 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: Hadisi Şerif
Kardeşinle münakaşa etme, zira münakaşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz, tutamayacağın bir vaadde de bulunma.
[16/1 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: El-Vedûd: İyi kullarını seven, sevilmeye ve dostluğa hakkıyla layık olan.
[16/1 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: İslam olmadan İslam olmaz! : Allah Teâlâ, insanlar arasından seçtiği 'Nebî' veya 'Rasul' denilen peygamberleri kendisiyle kulları arasındaki irtibatı kurmak ve mesajını onlara açıklamakla görevlendirmiştir. Bütün peygamberler, Allah'ın emir ve nehiylerini O'nun kullarına ulaştırmak ve onlara doğru yolu göstermekle görevlendirilmiş hidayet rehberleridir. Peygamberler bu kutsal elçilik görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışmışlardır. Peygamberimiz Hazreti Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de Allah Teâlâ’dan aldığı bu görevini yerine getirmiş ve ümmetine hayatıyla örnek olmuştur.
'Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer bunu yapmazsan, O'nun elçiliğini yerine getirmemiş olursun' [1]
“Eğer o peygambere itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz.” [2]
“Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da kaçının!” [3]
SÜNNETSİZ BİR İSLAM MÜMKÜN DEĞİL
Peygamber Efendimiz vahiy yoluyla Allah'tan aldığı Kur'an ayetlerini, vazifesi gereği, insanlara sadece ulaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda onları açıklıyor, anlatıyor ve bizzat yaşıyordu. Tebliğ ettiklerini açıklamak, anlatmak ve yaşamak onun aslî vazifesidir.
Gerçek şu ki, yüce kitabımız yeterli derecede açık ve açıklayıcıdır. Ancak, insanların anlayış seviyeleri farklı olduğu için onu her zaman tam olarak anlamaları mümkün olmayabilir. İnsanları anlamadıkları şeylerden sorumlu tutmak da mümkün değildir. Bu sebeple herkese ihtiyacı olan şeyleri anlatmak lazımdır. En iyi, en güzel, en doğru ve en doyurucu açıklamayı da elbette Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem yapacaktır. Allah'a kul olmaktan başka görevleri bulunmayan insanlar, ancak bu açıklamalar sayesinde O'na nasıl kulluk edeceklerini öğrenmiş olacaklardır. Bu sebeple, Sünnet’siz bir İslam’ mümkün değildir. Zira Sünnet, Kur’an’ın evrensel planda Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem tarafından yorumlanması ve hayata geçirilmesidir.
PEYGAMBERE VE SÜNNETE NEDEN İHTİYACIMIZ VAR?
Bunun böyle olduğunu hem Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e itaati emreden Kur'an-ı Kerîm, hem de Hazreti Peygamber'in bizzat kendisi ifade etmektedir.
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmaktadır:
“De ki: Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” [4]
“Allah'a ve kıyamet gününe kavuşacağını uman sizler için Allah'ın Rasûlü'nde güzel bir örnek vardır” [5]
“Allah'a ve Rasûlü'ne inanıyorsanız, anlaşmazlığa düştüğünüz konuları Allah’a ve Rasûlü'ne arz ediniz.” [6]
“Hayır, Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem tayin edip verdiğin hükmü, içlerinde hiç bir sıkıntı duymadan kabul edip teslim olmadıkları sürece tam mü'min olamazlar.” [7]
Hazreti Peygamber efendimiz de şöyle buyurmaktadır:
“...Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” [8]
ÖĞRENELİM
Bid’at: Dinin aslından olmadığı halde dinden kabul edilen inanç, ibadet ve adetlere denir.
Örneğin; Nazar boncuğunun insanı koruyacağına inanmak, baykuş öttüğünde birinin öleceğine inanmak veya mezarlara kurban adamak gibi.
DİPNOTLAR
[1] Maide, 67 [2] Nur, 54 [3] Haşr, 7 [4] Ali İmran, 31 [5] Ahzab, 21 [6] Nisa, 59 [7] Nisa, 65 [8] Buharî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5
[16/1 22:46] Ömer Tarık Yılmaz: (Hakim, 'Deavat', No: 1973)
Allah’ım! Helâl olan nimetlerinle yetinmemi,haramlardan müstağni olmamı ihsan eyle, fazlı kereminle beni Senden başkasına muhtaç eyleme.
[16/1 22:46] Ömer Tarık Yılmaz: Son derece cömertti
Hz. Peygamber, son derece cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman ona çok ihtiyacı da olsa verirdi. Bir defasında yamaçta yayılan koyun sürüsünü görüp birkaç koyun isteyen bedevîye bütün sürüyü vermişti. (Buhârî, “Cenâiz”, 28; “Edeb”, 39)
Düşmanları bile Resûl-i Ekrem’in üstün şahsiyetini övmek zorunda kalırdı. Ebû Süfyân, ticaret için gittiği Suriye’de Bizans İmparatoru Herakleios’un Peygamber hakkındaki sorularına cevap verirken onun en belirgin özelliklerinin doğruluk, iffet, ahde vefa ve emanete riayet olduğunu söylemişti. (Buhârî, Bedü’l-vaĥy, 7)
[16/1 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hümeze Suresi
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
﴾1-2﴿ Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur.
﴾3﴿ (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.
﴾4﴿ Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.
﴾5﴿ Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?
﴾6-7﴿ Allah’ın, tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateşidir.
﴾8-9﴿ Onlar (bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar ve o vaziyette o (ateş) üzerlerine kapatılmıştır.
Hümeze Sûresi, Mekke döneminde inmiştir. Sûre, 9 âyettir. Hümeze, insanları arkadan çekiştiren, ayıplayan kimse demektir.
Hümeze Sûresi, Mushaftaki sıralamada yüz dördüncü, iniş sırasına göre otuz ikinci sûredir. Kıyâmet Sûresi’nden sonra, El-Mürselât Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir.
Hümeze Sûresi’nin Adı/Ayet Sayısı
Sûre adını 1. âyette geçen ve “arkadan çekiştirme” anlamına gelen hümeze kelimesinden almıştır.
Hümeze Sûresi’nin Konusu
Sûrede insanları küçümseme, kusur arama gibi davranışlar eleştirilmekte; servete güvenme ve onu yanlış yolda kullanmanın kişiye ne büyük zararlar getireceği anlatılmaktadır.
[16/1 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: Cemel Vakası
36/656 tarihinde dördüncü halife emirü'l-Müminin Hz. Ali ile Hz. Âişe taraftarları arasında Basra dolaylarında meydana gelen çatışma.
Üçüncü Raşid halife Hz. Osman (r.a.)'ın şehit edilmesinden sonra üç-beş gün anarşi hüküm sürdü. Hz. Osman'ı şehit eden âsiler ortama hâkimdiler. Bunlar bir an önce, Hz. Osman'ın yerine birini hilâfete getirmek istiyorlardı. Fakat kime müracaat ettilerse hep red cevabı aldılar. Hz. Ali de, kendisine geldikleri zaman onları huzurundan uzaklaştırmıştı: Âsiler hayrete düşmüşler, ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Devlet başkanı tayin olunmadan dönecek olurlarsa ihtilafın çok daha fazla alevleneceğini biliyorlardı. Bunun üzerine Medine ahalisini toplayarak, onlara bir halife seçmelerini, aksi takdirde Hz. Ali, Talha, Zübeyr ve daha başka kimseleri de öldüreceklerini söyleyerek, onlara bir gün mühlet verdiler. Bunun üzerine Medine halkı Hz. Ali'ye müracaat edip, ona bey'at etmek istediklerini bildirdiler. Hz. Ali, Muhâcirler'le Ensâr'ın bu teklifini reddetmek istediyse de devamlı ısrarlar karşısında bunu kabul etmek zorunda kaldı. Neticede Hz. Ali'ye bey'at edildi ve âsiler Hz. Talha ile Hz. Zübeyr'i de getirterek onların da Hz. Ali'ye bey'at etmelerini sağladılar. Bu sûretle, hicretin otuzbeşinci yılı yirmibir Zilhicce Pazartesi günü Hz. Ali'ye bey'at edildi.
Hz. Ali'ye bey'at edildikten sonra yapılacak ilk iş; Hz. Osman'ın katillerini bulmak ve bunların cezalarını vermekti. Bu hususta tahkikata başlanmıştı. Fakat katiller kesin olarak belirlenemediği için, Şer'an cürüm sabit olamamıştı. Bu durum karşısında bir şey yapılamazdı. Hz. Talha ile Hz. Zübeyr, Hz. Ali'yi ziyaret ederek ondan katillerin yakalanmasını istemişlerdi. Hz. Ali, onlara durumu izah etmiş, fakat ikisi de ikna olmamışlardı. Ortam son derece karışıktı. Bu arada Numan b. Beşir, Hz. Osman'ın şehadeti esnasında giydiği gömlek ile o sırada zevcesi Nâile'nin doğranan parmaklarını alıp Şam'a götürdü. Muaviye, bu kanlı gömleği ve kesik parmakları teşhir ederek, herkesin galeyanını kat kat artırmak maksadıyla mescide astı. Diğer taraftan Hz. Osman'ın katline sebep olanlar hâlâ Medine'de bulunuyorlardı. Bunların bir an evvel oradan uzaklaştırılması gerekiyordu.
Hz. Ali'nin karşı karşıya kaldığı zorluklar gerçekten çok büyüktü. Diğer taraftan Medine'de toplanan âsilerin mühim bir kısmı 'Sebeiyye' fırkasına mensuptu. Bu İslâm düşmanı grubun reisi olan Abdullah b. Sebe, İslâm'ı içinden yıkmayı hedef alan bir Yahudi dönmesi idi. Bunun maksadı; İslâmiyet'in saf, berrak, akıl ve kalbi tatmin eden akidelerini ifsat edip müslümanlığı çığırından çıkarmak müslümanları türlü türlü gruplara ayırarak birbirleriyle didişmeye ve boğuşmaya sevketmekti. Hz. Osman (r.a.) devrindeki karışıklık, bu müfsidin ifsatları için uygun bir zemin teşkil etmişti. Hz. Ali'nin âsileri dağıtmak istemesi İbn Sebe taraftarlarının hoşuna gitmediği için bunlar Hz. Ali'nin emrine muhalefet etmişler; diğer Araplar da onlara uymuşlardı.
Bu karışık durum karşısında problemleri artıran ve buhranın vehâmetini doruğuna vardıran bir hareket daha başladı. Hz. Âişe, hac farizasını ifâ etmek üzere Medine'den Mekke'ye gitmiş, hac ibadetini ifâ ederek Medine'ye dönerken, Hz. Osman'ın şehit edildiği haberini almıştı. Bunun üzerine Medine'ye gideceği yerde Mekke'ye geri döndü. Çünkü Medine'de facianın doğurduğu karışıklıklar, bocalamalar devam ediyordu. Mekkeliler, Hz. Âişe'ye durumu sordukları zaman, Hz. Âişe, Hz. Osman'ın mazlum olarak öldürüldüğünü, Medine'de fesat ocağının bütün ufku karartacak şekilde tüttüğünü, mazlum ve şehit Osman'ın kanının heder olmaması gerektiğini, katillerin mutlaka cezaya çarptırılmaları ve şer'i hüküm ve kısas emirlerinin uygulanmasının icap ettiğini söylemişti.
Hz. Talha ile Hz. Zübeyr de Mekke'ye gelmişler, Medine'deki durumu Hz. Âişe'ye anlatmışlardı. Bu olaylar Hz. Âişe'nin fikir ve kanaatini kuvvetlendirmiş, o da mazlum ve şehid Hz. Osman'ın intikamını almak için herkesi toplanmaya ve bir araya gelmeye çağırmıştı.
Hz. Ali, muhaliflerinin Mekke'deki hazırlıklarından haberdar olunca, onlardan evvel Irak'a varmak, Irak'a hâkim olmak, Beytû'l-Mal'in muhalifler eline düşmesini engellemek istedi. Ensâr, Hz. Ali'nin Medine'den ayrılmasını uygun görmüyordu. Hz. Ali, muhâlifler kendisinden önce Irak'a girecek olurlarsa yeni yeni problemlerin ortaya çıkmasından endişe ettiğini, Irak'ın nüfuzca kesif ve beytü'l-mâl'inin zengin olmasından ötürü bir müddet orada bulunmanın daha iyi olacağını söylemişti.
Bundan sonra Hz. Ali yola çıkmış, Zukar mevkiine geldiği zaman, Hz. Talha ile Hz. Zübeyr'in Basra'ya yaklaştıklarını, Benu Saad kabilesi ile hemen hemen bütün Basra'nın onlara iltihak ettiğini haber almıştı. Hz. Ali, Zukar'da kalarak oğlu Hasan'ı Ammâr b. Yâsir ile birlikte Kûfe'ye gönderdi. Hz. Hasan, Kûfe'ye varınca, vali Ebû Musa el-Eş'arî onu iyi karşıladı. Hz. Hasan, mescidde minbere çıkarak Hz. Ali'nin dâvâsını müdafaa etti ve Talha ile Zübeyr'in ona bey'at ettiklerini söyledi. Bu konuşmasının sonunda kendisinin Basra'dan gideceğini, katılmak isteyenlerin onunla birlikte gelebileceğini ilân etti. Hz. Hasan, kendisine iltihak eden dokuz bin kişilik bir kuvvetle geri döndü. Bu dönüş ve hareket esnasında karşılıklı mücadeleler, şiddetli tartışmalar meydana gelmişti.
Hz. Ali, ordusunu bu şekilde takviye ettikten sonra Zukar mevkiinden Basra'ya doğru hareket etti. Hz. Ali, maiyetinde olan el-Ka'ka' b. Amr'ı çağırarak Basra'ya gönderdi. Ona iki taraf arasında mücadele ve çatışmanın meydana gelmesine engel olacak çareyi bulmasını tavsiye etti. el-Ka'ka' b. Amr, Hz. Âişe, Talha ve Zübeyr ile görüşmüş, onları ümmetin birliğini bozmama konusunda ikna etmişti. Hz. Âişe ile Hz. Talha ve Hz. Zübeyr, el-Ka'ka'ın önerilerini kabul ettiler. Hz. Ali de bu fikirdeyse, bu işin barış ile neticeleneceğini söylediler. Hz. Ali, el-Ka'ka'ın bu başarılarından son derece memnun oldu. Diğer taraftan bu sırada Basralılar Kûfelilerle temas etmiş, iki tarafta da barış ve fitneyi yok etme düşüncesi hakim olmuştu.
Ertesi gün, Hz. Ali hareket ederek Abdülkaysoğulları kabilesine uğradı. Bu kabile de ona ittihak etti. Oradan Zaviye'ye vardı. Zaviye'den de Basra'ya hareket etti. Esasen herkes barışı gayet tabii bir durum olarak görüyordu. Onun için Hz. Ali'nin Basra'ya gelişi, barışın tahakkukuna yönelik bir hareket olarak telakki olunmuş, herkes son derece huzurlu bir şekilde uyumuştu. İbn Sebe ile yandaşları, herkes uyuduktan sonra Hz. Âişe'nin tarafına hücum etti. İki taraf ta kendilerini karşı hücumuna uğramış gibi görmüşlerdi. Hz. Ali, her tarafa memurlar gönderdi. Ne olduğunu anlamak istiyordu. Diğer taraftan Kâab b. Sûr Hz. Âişe'yi uyandırmış, Hz. Âişe, devesine binerek çarpışmaların başladığı yere gelmişti. Hz. Ali kendi tarafını savaşmaktan alıkoyuyor, Hz. Âişe kendi tarafını teskin etmeye çalışıyordu. Fakat bir kere ok yaydan fırlamış bulunuyordu. Vuruşmanın en hararetli anında Hz. Ali atını sürerek savaş meydanının ortasına geldi. Hz. Zübeyr'i çağırıp, ona Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in: Bir gün Ali ile Zübeyr arasında bir ihtilafın meydana geleceğini ve bu ihtilafta Zübeyr'in haksız olacağını' söylediğini hatırlatmıştı. Bunun üzerine Hz. Zübeyr geri çekildi. Hz. Talha da Zübeyr'in bu davranışı üzerine çatışma meydanından çekilmek istemişti. Onun savaş alanından uzaklaşması üzerine kendisine zehirli bir ok atılmış ve bu ok Hz. Talha'nın ölümüne neden olmuştu.
Nihayet ortalıkta yalnız Hz. Âişe ile etrafında bulunan bir grup kimse kalmıştı. Çatışmalar şiddetle devam ediyordu. Bütün bu kanların dökülmesine neden olan münafıkların hedefi; bizzat Hz. Âişe idi. Bunlar Hz. Âişe' ye kadar ilerleyerek onu tevkif etmek, ona hakarette bulunmak istiyorlardı. Sebeîlerin bu maksadını anlayan Dâbbeoğulları Hz. Âişe'yi son derece büyük fedakârlıklarla korumuşlardı. Bekr b. Vâil, Ezd ve Dâbbeoğulları kabîleleri Hz. Âişe ile beraberdiler. Bunların onu korumada gösterdikleri cesaret herkesi hayrete düşürmüştü. Hz. Âişe'nin devesini koruyanlardan biri yere düştükçe bir başkası onun yerini alıyor, o da aynı fedakârlık ve aynı kahramanlık ile dövüşüyordu. Hz. Âişe'nin önünde şehit düşenlerin sayısı yetmişe varmıştı.
Bu çatışmalara bir son vermek için birisi deveye arkasından saldırarak onu yere yıkmış, bu arada da, Hz. Ebu Bekir'in oğlu Muhammed, Hz. Ali tarafından koşarak Hz. Âişe'nin korunmasına hizmet etmişti. Hz. Ali de Hz. Âişe'nin yanına gelerek hatırını sormuş, birkaç günlük istirahatten sonra onu, kardeşi Muhammed b. Ebu Bekir ile birlikte Medine'ye göndermişti. Hz. Âişe ile beraber Basra'nın ileri gelen ailelerine mensup kırk kadar kadın refakat etmişti. Hz. Âişe Basra'dan ayrılırken, kendisi ile Hz. Ali arasındaki mücadelenin yanlış anlaşılmadan ileri geldiğini söyledi. Hz. Ali de Rasûl-i Ekrem'in muhterem haremine her türlü tazim ve hürmeti göstermenin bir görev olduğunu belirtti. Hz. Âişe, hicretin otuzaltıncı yılı Recep ayında Medine'ye doğru. hareket etti.
Nihayet Hz. Ali 4 Aralık 656 tarihinde bu problemi de atlattı. Bu olaydan sonra hilâfet merkezini Kûfe'ye taşıyarak, şehadetine kadar orada kaldı. (Bu konuda geniş bilgi için bk. İbnü'l-Esir, el-Kâmil fi't-Tarih, Beyrut 1965, III, 205-263).
[16/1 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: Oysa şeytanın onlar üzerinde hiçbir hakimiyeti yoktu. Ancak ahirete inananları, onun hakkında şüphe içinde bulunanlardan ayırt edelim diye (ona bu fırsatı verdik). Senin Rabbin her şey üzerinde hakiki bir koruyucudur. - Sebe' - 21. Ayet
[16/1 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: Kişi Müslüman kardeşine arkasından (gıyabından) dua ederse, melekler, ‘Âmin! Aynısı sana da olsun!’ derler. - Müslim, Zikr, 88, Ebu Dâvud, Vitr, 29, Tirmizi, Birr, 50
[16/1 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah yolunda sevdiğiniz şeylerden harcamadıkça iyiliğe asla eremezsiniz. Ne harcarsanız Allah onu hakkıyla bilir.” - Âl-i İmrân, 3/92
[16/1 22:47] Ömer Tarık Yılmaz: Sevgili Peygamberimiz, Allah’ın yarattığı kâinata hikmet, rahmet ve sevgi nazarıyla bakmış ve tabiatın korunmasına büyük önem vermiştir. Ağaç dikme ve yeşillendirme faaliyetlerinde bulunmak kadar onları korumak ve sahiplenmek de sünnettir.##Peygamberimiz (s.a.s.), genel olarak ağaçların gereksiz yere kesilmesini ve bitkilere zarar verilmesini yasaklamıştır. Hatta çeşitli ihtiyaçlarla zorunlu olarak ağaç kesmek isteyenlere, kestikleri ağaçların yerine yenilerini dikmeleri şartını koşmuştur (Belâzürî, Fütûhu’l-büldân, s. l7). Hz. Peygamber, en zor şartlarda bile olsa yeryüzünün ağaçlandırılmasını teşvik etmiş, “Birinizin elinde bir hurma fidanı varken kıyamet kopuyor olsa bile derhâl onu diksin!” (İbn Hanbel, III, 184) buyurmuştur.##Hz. Peygamberin teşvikleri bununla da sınırlı kalmamış, o (s.a.s.) dikilen ağaçların sevabından, diken kişinin ölümünden sonra da yararlanmaya devam edeceğini, “Bir kimse bir ağaç diktiğinde Yüce Allah mutlaka bu ağacın meyvesi oldukça ona sevap yazar.” (İbn Hanbel, V, 416) sözleriyle belirtmiştir. - PEYGAMBERİMİZİN ÇEVREYE VERDİĞİ ÖNEM
[16/1 22:48] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Namazları ve orta namazı aksatmadan kılın, huşû içinde Allah'ın huzurunda durun.
(Bakara, 2/238)
Bir Hadis:
Akrabalık bağını gerçekten sürdüren kimse, bu bağı zaten gözetene karşı bağını sürdüren kimse değil de kendisi ile bağını koparmasına rağmen akrabasıyla bağını sürdüren kimsedir.
(Buhârî, 'Edeb', 15; Ebû Dâvud, 'Zekât', 46)
Bir Dua:
Allah'ım! Senden; doğru bir kalp, doğru söyleyen bir dil ve dosdoğru bir ahlak istiyorum.
(Hâkim, Müstedrek, 1, 688)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[16/1 22:48] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer hakikaten inanıyorsanız (iman etmişseniz) muhakkak üstün olan sizlersiniz. (Âl-i İmrân, 3/139)
“Allah buyurdu ki: Ey Âdemoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım. (Tirmizî, Deavât, 109)”
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
İBADET BİLİNCİ
İbadetin Türkçe karşılığı kulluktur. Kul olma hâli, sonsuz-sınırsız kudretin ve hikmetin sahibi Yüce Yaratıcı tarafından insana bahşedilen bir tür üst kimliktir. Resûlullah’ın vasıfları sıralanırken “kulu ve elçisi” denmesi de bu yüzdendir. Kul olmak insan olmakla aynı anlamdadır. Bu bilgiyi tasdik edip hayatın temeline yerleştirmek, insanın âlemdeki yerini de belirler.
İbadet denilince Müslüman bir fert olarak aklımıza gelen şeyler, kulluk bilincini tam karşılamaz. Bunun sebebi ‘ibadet’in Müslümanın ifa etmesi gereken belirli yükümlülüklere hasredilmesidir. Kuşkusuz namaz kılmak, oruç tutmak ibadettir. Fakat ibadet sadece bunlar değildir. Esasında ibadet bütün bu yükümlülükleri ve bunların arka planında yer alması gereken şuur hâlini kapsayan, kuşatıcı bir kimliktir. Bu açıdan “Ben insanları ve cinleri sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) ayetini, akıl sahibi bütün mahlukatın her an kendilerini yaratan mutlak gücün farkında olmaya çağrılması olarak anlamak mümkündür.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[16/1 22:48] Ömer Tarık Yılmaz: Her kim Allah'a itaat etmek üzere
adak adarsa, ona itaat etsin; isyan etmeyi adayan da adağından vazgeçip Allah'a karşı gelmesin.
(Buhari, 6696)
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[16/1 22:51] Ömer Tarık Yılmaz: En üstün insanlar
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı
Sahabe en üstün mertebededir. Çünkü onlar doğrudan doğruya peygamberlik güneşinden ışık almışlardır. Ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, evliyanın onlara yetişememelerinin sebebi, Sahabenin Peygamber sohbetindeki sırra ermiş olmalarıdır. Sohbetin başka bir özelliği vardır. Sohbette yıkanma vardır, boyanma vardır. Bir dakikacık dahi olsa o sohbette bulunmanın o kadar büyük manevi feyiz ve kazancı vardır ki, en büyük evliya dahi onu tadanlara ulaşamaz.
Uyanıkken Resûlullah ile sohbet eden, yerdeyken Arş’ı seyreden Celâleddin-i Suyutî gibi büyük veliler bile ancak Sahabeden sonra yerlerini alabilmişlerdir.
Sahabeyle evliya arasındaki bu farkın en önemli sebebi, Sahabenin doğrudan Peygamber güneşinden, diğerlerinin ise o güneşin aynadaki aksinden faydalanmış olmalarıdır.
Sahabe, peygamberlerden sonra Allah’a manen en yakın olan insanların adıdır. Çünkü onları bizzat Resûlullah terbiye etmiş, ruh ve kalplerini kötü düşüncelerden arındırmıştır.
Sahabiler bütün duygularını İslam toprağında iman suyuyla sulamış, inkişaf ettirmişlerdir. Onların bütün duygu ve latifeleri uyanıktır. Mesela sahabiler, “Sübhanallah, elhamdülillah” dediklerinde, kelimenin tam manasıyla söylerlerdi. Namaz kıldıklarında bütün dünyadan el etek çeker, her şeyi unutur, âdeta fâni olurlardı. Ceset olarak görünür, fakat manen yüce âlemlere uçarlardı.
İşte bu sır içindir ki, birçok duygu ve kabiliyeti körelmiş veya başka taraflara yönelmiş günümüz insanının duygularını uyandırabilmesi, büyük ve devamlı bir gayreti gerektirmektedir. Sözler’de denildiği gibi, bir Sahabenin 40 dakikada kazandığı fazilete ve makama, başkasının 40 günde, hattâ 40 senede yetişebilmesindeki sır burada saklıdır.
Sahabenin bütün meselesi Allah’ın rızasını kazanmaktı. Günleri, saatleri “Allah’ın rızasını nasıl kazanabiliriz?” sorusuna cevap bulmak ve o yolda olmakla geçerdi. Dikkatleri ona yönelmiş, kalpleri ona bağlanmıştı. Niyetler, sohbetler ve bütün münasebetler o çerçeve etrafından dönerdi. Onların gözünde dünya saadeti ancak ebedî saadete basamak olabildiği ölçüde mana ifade ederdi.
Geçim derdi içinde boğulmuş, bütün meselesi dünya hayatı, menfaat ve siyaset olmuş; fikir ve kalpleri dağılmış, zihni maneviyata yabancılaşmış, himmet ve gayretleri parçalanmış günümüzün insanının Sahabeye yetişmesi elbette ki mümkün değildir.
Sevap noktasında da onlara yetişmek imkân dışıdır. Nasıl bir asker bazı şartlarda, mesela bir harp hâlinde önemli bir mevkide nöbet tutar veya savaşırken şehit düşer, bir dakikada yüksek mevki olan şehitliğe ulaşır. İşte Sahabenin bütün dakikası o erin şehit olduğu dakika gibidir. Dünyanın her türlü menfaatini ayaklar altına alıp İslam’ın bir tek meselesini dahi dünyanın en büyük menfaatine feda etmeyen, bin bir türlü korku ve tehdide rağmen imanından ve hak yoldan ayrılmayan Sahabeye kim yetişebilir? Sonra “Essebebü kelfâil [Bir şeye sebep olan, onu işlemiş gibidir].” sırrınca sevap açısından da yine onlara yetişilemez. Çünkü onların açtığı çığırda yürüyen bütün ümmetin sevaplarının bir misli onların defterine de yazılır.
Fazilet bakımından sahabilere erişilemeyeceği gerçeğini Aşere-i Mübeşşere’den Sâid bin Zeyd (r.a.) şöyle anlatır:
“Bir kimsenin Resûlullah ile (a.s.m.) birlikte yaşayıp cihatta yüzünün tozlanması, sizden birinizin Nuh Aleyhisselam kadar yaşasa bile bu müddet içinde hayırlı amellerinin hepsinden hayırlıdır.”
Manevi derece bakımından bu durumda olan sahabilerin aleyhinde konuşmak, onlara dil uzatmak, şüphesiz, kişiye büyük bir mesuliyet yükleyecektir. Bu hususu Hatîb-i Bağdadî (1002-1071) şöyle ifade eder:
“Sahabe doğrudur, adildir. Çünkü onların doğruluğunu, dürüstlüğünü, temizliğini Allah bildirmiştir. Resûlullah’ın Ashâbından birisine kimin kem gözle baktığını görürsen, bil ki, o zındıktır! Çünkü Kur’ân da, Peygamber de (a.s.m.) ve onun getirdikleri de haktır. Bunları bize tebliğ eden ve aktaranlar ise sahabilerdir.”[1]
___________________________________
[1]el-İsâbe, 1: 10.
[17/1 23:03] Ömer Tarık Yılmaz: 4- Zayıf Râvilerden Rivâyette Bulunmaktan Nehîy Ve Rivâyetleri Alırken İhtiyat Gösterilmesi Bâbı.
15- Bana Muhammed b. Abdillah b. Nümeyr ile Züheyr b. Harb rivâyet ettiler. Dediler ki: bize Abdullah b. Yezid rivâyet etdi.
Dedi ki: Bana Saîd b. Ebi Eyyûb rivâyet etti.
Dedi ki: Bana Ebû Hâni , Ebû Osman Müslim b. Yesâr'dan o da Ebû Hüreyre'den, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet etti ki şöyle buyurmuşlar:
« Ümmetimin sonunda öyle bir takım insanlar zuhur edecek ki, size ne sizin ne de babalarınızın işitmediği şeyleri rivâyet edecekler. Aman onlardan sakının»
16- Bana Harmeletü'bnü Yahya b. Abdullah b. Harmele b. îmrân et-Tücîbî de rivâyet etti.
Dedi ki: Bize İbn Vehb rivâyet etti.
Dedi ki: Bana Ebû Şureyh , Şerâhîl b. Yezîd'den şunları söylerken işittiğim rivâyet eyledi: Bana Müslim b. Yesâr, Ebû Hüreyre'yi şöyle derken işittiğini haber verdi:
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Ahir zamanda bir takım deccallar, yalancılar çıkacak. Size, sizin ve babalarınızın işitmediği hadîsler getirecekler. Aman onlardan sakinini Sizi sapıtarak fitneye düşürme sinleri» buyurdular.
17- Bana Ebû Saîd el-Eşecc dahi rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Vekî' rivâyet etti.
Dedi ki: Bize A'meş, Müseyyeb b. Râfi'den o da Âmir b. Abede'den naklen rivâyet etti. Âmir Şöyle dedi:
«Abdullah dedi ki:
Muhakkak şeytan insan kılığına girerek cemâate gelir de onlara yalandan hadîs söyler. Az sonra o cemâat dağılırlar. Onlardan bazısı:
— Bir adam dinledim; yüzünü tanıyorum ama adının ne olduğunu bilmiyorum; hadîs söylüyordu; der.»
18- Bana Muhammed b. Râfi' de rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Abdurrazzâk rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Ma'mer, İbn Tâvûs'dan o da babasından, o da Abdullah b. Amr b. Âs'dan naklen haber verdi, Abdullah Şöyle dedi:
«Gerçekten deryada mahpus bir takım şeytanlar vardır. Onları Süleyman (aleyhis-selâm) bağlamıştır. Bunların çıkması ve insanlara Kur'ân (diye bir şeyler) okuması yakındır.»
19- Bana Muhammed b. Abbâd ile Saîd b. Amr el-Eş'asî hep beraber İbn Uyeyne'den rivâyet ettiler. Saîd dedi ki: Bize Süfyân, Hişâm b. Huceyr'den, o da Tâvus'dan naklen haber verdi. Tavus, Büşeyr b. Kâ'bı kasdederek
Dedi ki:
— «Bu zât, İbn Abbâs'a geldi de ona hadîs rivâyet etmeğe başladı. Bunun üzerine İbn Abbâs kendisine:
— Filân ve filân hadîsi tekrarla! dedi. O da tekrarladı. Sonra yine ona hadîs rivâyet etti. İbn Abbâs yine:
— Filân ve filân hadîsi tekrar eyle! dedi. O da tekrar etti. Bu sefer İbn Abbâs'a hitaben:
— Bilmiyorum; acaba benim bütün hadîslerimi bildin de yalnız bunu mu tanımadın? Yoksa bütün hadîslerimi bilmedin de yalnız bunu mu tanıdın? dedi.
İbn Abbâs ona şu cevabı verdi:
Filhakika biz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in üzerinden yalan uydurulmazken ondan hadîs rivâyet ederdik. Fakat insanlar hırçın deveye de uysal deveye de binmeğe başlayınca (yani insanlar iyi kötü demeyecek her mesleğe girmeye başlayınca) biz de ondan hadîs rivâyet etmekten vaz geçtik.»
20- Bana Muhammed b. Râfi'de rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Abdurrezzâk rivâyet etti.
Dedi ki: Bize Ma'mer, İbn Tavûs'dan o da babasından, o da İbn Abbâs'dan naklen haber verdi. İbn Abbâs şöyle dedi:
«Biz hadîsi ancak ve ancak Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den bellenirken bellerdik. Ama sizler her boyayı boyamağa başlayalı heyhat!..»
21- Bana Ebû Eyyûb Süleyman b. Ubeydillâh el-Gaylânî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû Âmir yânî el-Akadî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Rabâh, Kays b. Sa'd'dan, oda Mücâhid'den naklen rivâyet etti. Mücâhid Şöyle dedi:
— Büşeyr el-Adevî İbn Abbâs'a geldi; ve hadîs rivâyet ederek: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) böyle buyurdu...» demeye başladı. İbn Abbâs ise onun hadîs rivâyetine kulak vermiyor; ona bakmıyordu. Bunun üzerine Büşeyr:
Ey İbn Abbâs! Aceb neden senin benim hadîsime kulak astığını görmüyorum! Ben sana Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den hadîs okuyorum. Halbuki sen dinlemiyorsun? dedi. İbn Abbâs (radıyallahü anh) şu cevabı verdi:
— Bir zamanlar biz bir kimseyi:
«Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu...» derken işittik mi gözlerimiz hemen ona yönelir; ve kulaklarımızı ona verirdik. Vakta ki insanlar her boyayı boyamağa başladılar: artık biz de tanıdığımız şeylerden başkasını onlardan almaz olduk.
22- Bize Dâvûd b. Amr ed-Dabbî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Nâfi' b. Ömer, İbn Ebî Müleyke'den naklen rivâyet etti. İbn Ebî Müleyke
Şöyle dedi:
— İbn Abbâs'a mektup yazdım. Bana bir nâme yazmasını ve bazı şeyleri benden gizli tutmasını istiyordum. Bunun üzerine benim hakkımda:
«O samimî, çocuktur; ben onun namına her şeyi adam akıllı seçiyor;
bazılarını da kendisinden gizliyorum.» demiş. Râvî diyorki: Bir ara Ali (radıyallahü anh)'ın mahkeme kararlarını istedi. Ve onlardan bazı şeyler yazmağa başladı. Bazen bir şeye takılıyor ve:
«Vallahi bu hükmü Alî vermemiştir; meğer ki sapmış ola!...» diyordu.
23- Bize Amru'n-Nâkıd rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Süfyân b. Uyeyne, Hİşâm b. Huceyr'den, o da Tâvus'dan naklen rivâyet eyledi: Tavus şöyle dedi:
İbn Abbâs'a Alî (radıyallahü anh)'in hükümlerini hâvi bir kitap getirdiler. Ancak şu kadar yeri müstesna olmak üzere, İbn Abbâs onu hemen yok etti (Râvi Süfyan b. Uyeyne, istisna edilen yerin bir arşın olduğuna kolu ile işaret etmiştir):
24- Bize Hasen b. Alî el-Hulvânî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Yahya b. Âdem rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize İbn İdris, A'meş'den o da Ebû İshâk'dan naklen rivâyet etti. Ebû İshâk Şöyle dedi:
— Alî (radıyallahü anh)'dan sonra bu şeyleri îcâd ettikleri vakit Alî'nin arkadaşlarından bir zât:
«Allah belâlarını versin! Ne kadar muhteşem bir ilmi ifsâd ettiler!...» dedi
25- Bize Alî b. Haşrem rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû Bekr yani İbn Ayyaş haber verdi.
Dedi ki:
— Muğire'yi şunları söylerken işittim:
«Ali (radıyallahü anh)'dan hadîs rivâyeti hususunda Abdullah b. Mes'ûd'un arkadaşlarından başka doğru söyleyen yoktu.»
[17/1 23:03] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Galata Tüneli’nin Açılışı 1875
• Körfez Savaşı’nın Başlaması 1991
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[17/1 23:03] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Sakın onlardan bazı sınıflara verdiğimiz dünya malına göz dikme, onlardan dolayı üzülme ve müminlere alçak gönüllü ol.”
Hicr 88
[17/1 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Dini dünyaya alet eden insan ne kötüdür! Arzu ve isteklerinin kendisini saptırdığı insan ne kötüdür!”
Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 17
[17/1 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: KIŞ AYLARINDA BESLENME
Kış aylarında genellikle meydana gelen beslenme alışkanlıklarının başında, daha yağlı yiyecekleri tüketmeye olan eğilimdir. Yağ tüketimine özellikle dikkat edilmeli, katı margarinden kaçınılmalı, aşırı yağlı etler tüketilmemelidir.
Kış aylarında vücut ağırlığı kontrolünün sağlamasında; basit karbonhidrat olan saf şeker ve şekerli besinler yerine kepekli ekmek, makarna, bulgur gibi tam tahıl ürünlerinin tüketilmesine özen gösterilmesi, enerjisi yüksek hamur tatlıları yerine sütlü tatlılar, meyve tatlılarının tercih edilmelidir.
Hareketsizlik nedeniyle artan sindirim problemlerinin önlenmesinde posa içeriği yüksek kuru baklagillerin tüketilmesi ve düzenli fiziksel aktivite yapılması önemlidir.
Vücut ısısını dengede tutabilmek için bol sıvı alımı gerekmektedir. Yeterli sıvı alımı vücutta oluşan toksinlerin (zararlı öğeler) atılması, vücut fonksiyonlarının düzenli çalışmasında, metabolizma dengesinin sağlanmasında son derece önemlidir. Bu nedenle, her gün en az 2-2.5 litre su içilmeli, sıvı alımının karşılanmasında ıhlamur, adaçayı, kuşburnu çayı, açık çay gibi içecekler tercih edilmelidir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[17/1 23:06] Ömer Tarık Yılmaz: HAYAT VE TASARRUF
Tasarruf; genel anlamıyla yarınlarımız için gerekli olan ve şu- anda elimizde mevcut bulunan kaynakların idareli harcanma- sıdır. Üzerinde yaşadığımız dünyanın kaynaklarının hayati değerinin olduğunu, gelecek nesilleri de düşünerek itinalı tü- ketmek gerektiğini çok iyi bilmeliyiz.
Yüce Allah; “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik eden- lerdir. Onların harcamaları bu ikisi arası dengeli bir harcama- dır.” (Furkan, 25/67) buyurarak tabiattaki dengenin korunmasını ve orta bir yolun tutulmasını emreder. İsraf, lüks, gösteriş gibi aşırı tüketim maddi ve manevi birçok sıkıntıyı da doğurur.
Elimizde bulunan her şeyin imtihan vesilesi birer emanet ol- duğunu, bunları ölçülü bir şekilde kullanmamız gerektiğini unutmamalıyız.
İSRÂ SÛRESİ
Kur'an-ı Kerîm'in 17. sûresidir. 26,32,33,57. ayetler ile 73-80. ayetler Medine döneminde, di- ğerleri ise Mekke döneminde nazil olmuştur. 111 ayettir.
Sûre, adını ilk ayette geçen “İsrâ” kelimesinden almıştır. “İsrâ” ise “geceleyin yürütmek” anlamına gelir ve Mîrac yolcu- luğunda, Peygamber (s.a.s.)'in bir gece, Mekke-i Müker- reme’den Kudüs’e götürülme- sini ifade eder.
ÖZLÜ SÖZ
Gördün söyleme, bildin bilme. (Şeyh Edebali)
[17/1 23:06] Ömer Tarık Yılmaz: 1
اَلدِّينُ النَّصِيحَةُ قُلْنَا: لِمَنْ )يَا رَسُولَ اللَّهِ ؟( قَالَ: لِلَّهِ وَلِكِتَابِهِ وَلِرَسُولِهِ وَلأئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ وَعَامَّتِهِمْ
(Allah Rasûlü) “Din nasihattır/samimiyettir” buyurdu. “Kime Yâ Rasûlallah?” diye sorduk. O da; “Allah’a, Kitabına, Peygamberine, Müslümanların yöneticilerine ve bütün müslümanlara” diye cevap verdi.
Müslim, İmân, 95.
2
اَلإِسْلاَمُ حُسْنُ الْخُلُقِ
İslâm, güzel ahlâktır.
Kenzü’l-Ummâl, 3/17, HadisNo: 5225.
3
مَنْ لاَ يَرْحَمِ النَّاسَ لاَ يَرْحَمْهُ اللَّهُ
İnsanlara merhamet etmeyene Allah merhamet etmez.
Müslim, Fedâil, 66; Tirmizî, Birr, 16.
4
يَسِّرُوا وَلاَ تُعَسِّرُوا وَبَشِّرُوا وَلاَ تُنَفِّرُوا
Kolaylaştırınız, güçleştirmeyiniz, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.
Buhârî, İlm, 12; Müslim, Cihâd, 6.
5
إنَّ مِمَّا أدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلاَمِ النُّبُوَّةِ: إذَا لَمْ تَسْتَحِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ
İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür.
Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.
6
اَلدَّالُّ عَلىَ الْخَيْرِ كَفَاعِلِهِ
Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir.
Tirmizî, İlm, 14.
7
لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ
Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz.(Mümin, iki defa aynı yanılgıya düşmez)
Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63.
8
اِتَّقِ اللَّهَ حَـيْثُمَا كُنْتَ وَأتْبِـعِ السَّـيِّـئَةَ الْحَسَنَةَ تَمْحُهَا وَخَالِقِ النَّاسَ بِخُلُقٍ حَسَنٍ
Nerede olursan ol Allah’a karşı gelmekten sakın; yaptığın kötülüğün arkasından bir iyilik yap ki bu onu yok etsin. İnsanlara karşı güzel ahlakın gereğine göre davran.
Tirmizî, Birr, 55.
9
إنَّ اللَّهَ تَعَالى يُحِبُّ إذَا عَمِلَ أحَدُكُمْ عَمَلاً أنْ يُتْقِنَهُ
Allah, sizden birinizin yaptığı işi, ameli ve görevi sağlam ve iyi yapmasından hoşnut olur.
Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275; Beyhakî, fiu’abü’l-Îmân, 4/334.
10
اَلإِيمَانُ بِضْعٌ وَسَبْعُونَ شُعْبَةً أفْضَلُهَا قَوْلُ لاَ إِلهَ إِلاَّاللَّهُ وَأدْنَاهَا إِمَاطَةُ اْلأذَى عَنِ الطَّرِيقِ وَالْحَيَاءُ شُعْبَةٌ مِنَ اْلإِيـمَانِ
İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü “Lâ ilâhe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur)” sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.
Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.
11
مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِلِسَانِهِ فَإِنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ فَبِقَلْبِهِ وَذَلِكَ أضْعَفُ اْلإِيـمَانِ
Kim kötü ve çirkin bir iş görürse onu eliyle düzeltsin; eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse, kalben karşı koysun. Bu da imanın en zayıf derecesidir.
Müslim, Îmân, 78; Ebû Dâvûd, Salât, 248.
12
عَيْنَانِ لاَ تَمَسُّهُمَا النَّارُ: عَيْنٌ بَـكَتْ مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ وَعَيْنٌ بَاتَتْ تَحْرُسُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ
İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz, bir de gecesini Allah yolunda, nöbet tutarak geçiren göz.
Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 12.
13
لاَ ضَرَرَ وَلاَ ضِرَارَ
Zarar vermek ve zarara zararla karşılık vermek yoktur.
İbn Mâce, Ahkâm, 17; Muvatta’, Akdıye, 31.
14
لاَ يُؤْمِنُ أحَدُكُمْ حَتَّى يُحِبَّ لأخِيهِ مَا يُحِبُّ لِنَفْسِهِ
Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü’min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.
Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.
15
اَلْمُسْلِمُ أخُو الْمُسْلِمِ لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِمًا سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.
Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58.
16
لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا
İman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de (gerçek anlamda) iman etmiş olamazsınız.
Müslim, Îmân, 93; Tirmizî, Sıfâtu’l-Kıyâme, 56.
17
اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ النَّاسُ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ
Müslüman, insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir.
Tirmizî, Îmân, 12; Nesâî, Îmân, 8.
18
لاَ تَبَاغَضُوا وَلاَ تَحَاسَدُوا وَلاَ تَدَابَرُوا وَكُونُوا عِبَادَ اللَّهِ إخْوَانًا وَلاَ يَحِلُّ لِمُسْلِمٍ أنْ يَهْجُرَ أخَاهُ فَوْقَ ثَلاَثِةِ اَيَّامٍ
Birbirinize buğuz etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize arka çevirmeyin; ey Allah’ın kulları, kardeş olun. Bir müslümana, üç günden fazla (din) kardeşi ile dargın durması helal olmaz.
Buhârî, Edeb, 57, 58.
19
إنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إلَى الْبِرِّ وَ إنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إلَى الْجَنَّةِ وَإنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ صِدِّيقًا وَ إنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إلَى الْفُجُورِ وَ إنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إلَى النَّارِ وَ إنَّ الرَّجُلَ لَيَـكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللَّهِ كَذَّابًا
Hiç şüphe yok ki doğruluk iyiliğe götürür. İyilik de cennete götürür. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğru sözlü) diye yazılır. Yalancılık kötüye götürür. Kötülük de cehenneme götürür. Kişi yalan söyleye söyleye Allah katında kezzâb (çok yalancı) diye yazılır.
Buhârî, Edeb, 69; Müslim, Birr, 103, 104.
20
لاَ تُمَارِ أخَاكَ وَلاَ تُمَازِحْهُ وَلاَ تَعِدْهُ مَوْعِدَةً فَتُخْلِفَهُ
(Mümin) kardeşinle münakaşa etme, onun hoşuna gitmeyecek şakalar yapma ve ona yerine getirmeyeceğin bir söz verme.
Tirmizî, Birr, 58.
21
تَبَسُّمُكَ فِي وَجْهِ أخِيكَ لَكَ صَدَقَةٌ وَأمْرُكَ بِالْمَعْرُوفِ وَ نَهْيُكَ عَنِ الْمُنْكَرِ صَدَقَةٌ وَإِرْشَادُكَ الرَّجُلَ فِي أرْضِ الضَّلاَلِ لَكَ صَدَقَةٌ وَإِمَاطَتُكَ الْحَجَرَ وَالشَّوْكَ وَالْعَظْمَ عَنِ الطَّرِيقِ لَكَ صَدَقَةٌ
(Mümin) kardeşine tebessüm etmen sadakadır. İyiliği emredip kötülükten sakındırman sadakadır. Yolunu kaybeden kimseye yol göstermen sadakadır. Yoldan taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırıp atman da senin için sadakadır.
Tirmizî, Birr, 36.
22
إِنَّ اللَّهَ لاَ يَنْظُرُ إِلَى صُوَرِكُمْ وَأمْوَالِكُمْ وَلـكِنْ يَنْظُرُ إِلَى قُلُوبِكُمْ وَأعْمَالِكُمْ
Allah sizin ne dış görünüşünüze ne de mallarınıza bakar. Ama O sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.
Müslim, Birr, 33; ‹bn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539.
23
رِضَى الرَّبِّ في رِضَى الْـوَالِدِ وَسَخَطُ الرَّبِّ في سَخَطِ الْـوَالِدِ
Allah’ın rızası, anne ve babanın rızasındadır. Allah’ın öfkesi de anne babanın öfkesindedir.
Tirmizî, Birr, 3.
24
ثَلاَثُ دَعَوَاتٍ يُسْتَجَابُ لَهُنَّ لاَ شَكَّ فِيهِنَّ: دَعْوَةُ الْمَظْلُومِ، وَدَعْوَةُ الْمُسَافِرِ ، وَدَعْوَةُ الْوَالِدِ لِوَلَدِهِ
Üç dua vardır ki, bunlar şüphesiz kabul edilir: Mazlumun duası, yolcunun duası ve babanın evladına duası.
İbn Mâce, Dua, 11.
25
مَا نَحَلَ وَالِدٌ وَلَدًا مِنْ نَحْلٍ أَفْضَلَ مِنْ أدَبٍ حَسَنٍ
Hiçbir baba, çocuğuna, güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez.
Tirmizî, Birr, 33.
26
خِيَارُكُمْ خِيَارُكُمْ لِنِسَائِهِمْ
Sizin en hayırlılarınız, hanımlarına karşı en iyi davrananlarınızdır.
Tirmizî, Radâ’, 11; ‹bn Mâce, Nikâh, 50.
27
لَيْس مِنَّا مَنْ لَمْ يَرْحَمْ صَغِيرَنَا وَيُوَقِّرْ كَبِيرَنَا
Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.
Tirmizî, Birr, 15; Ebû Dâvûd, Edeb, 66.
28
كَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أوْ لِغَيْرِهِ أنَا وَ هُوَ كَهَاتَيْنِ فيِ الْجَنَّةِ وَأشَارَ بِالسَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى
Peygamberimiz işaret parmağı ve orta parmağıyla işaret ederek: “Gerek kendisine ve gerekse başkasına ait herhangi bir yetimi görüp gözetmeyi üzerine alan kimse ile ben, cennette işte böyle yanyanayız” buyurmuştur.
Buhârî, Talâk, 25, Edeb, 24; Müslim, Zühd, 42.
29
اِجْتَنِبُوا السَّبْعَ الْمُوبِقَاتِ قَالُوا يَا رَسُولَ للهِ وَمَا هُنَّ قَالَ: اَلشِّرْكُ بِاللَّهِ وَالسِّحْرُ وَ قَتْلُ النَّفْسِ الَّتِي حَرَّمَ اللَّهُ إلاَّ بِالْحَقِّ وَأكْلُ الرِّبَا وَأكْلُ مَالِ اْليَتِيمِ وَالتَّوَلِّي يَوْمَ الزَّحْفِ وَقَذْفُ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلاَتِ الْمُؤْمِنَاتِ
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah’a şirk koşmak, sihir, Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.
30
مَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلاَ يُؤْذِ جَارَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيُكْرِمْ ضَيْفَهُ وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أوْ لِيَصْمُتْ
Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, komşusuna eziyet etmesin. Allah’a ve ahiret gününe imân eden misafirine ikramda bulunsun. Allah’a ve ahiret gününe imân eden kimse, ya hayır söylesin veya sussun.
Buhârî, Edeb, 31, 85; Müslim, Îmân, 74, 75.
31
مَا زَالَ جِبْرِيلُ يُوصِينِي بِالْجَارِ حَتَّى ظَنَنْتُ أنَّهُ سَيُوَرِّثُهُ
Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki;ben (Allah Teâlâ) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.
Buhârî, Edeb, 28; Müslim, Birr, 140, 141.
32
اَلسَّاعِي عَلَى الأرْمَلَةِ وَالْمِسْكِينِ كَالْمُجَاهِدِ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أوِ الْقَائِمِ اللَّيْلَ الصَّائِمِ النَّهَارَ
Dul ve fakirlere yardım eden kimse, Allah yolunda cihad eden veya gündüzleri (nafile) oruç tutup, gecelerini (nafile) ibadetle geçiren kimse gibidir.
Buhârî, Nafakât, 1; Müslim, Zühd, 41; Tirmizî, Birr, 44; Nesâî, Zekât, 78.
33
كُلُّ ابْنِ آدَمَ خَطَّاءٌ وَخَيْرُ الْخَطَّائِينَ التَّوَّابُونَ
Her insan hata eder. Hata işleyenlerin en hayırlıları tevbe edenlerdir.
Tirmizî, Kıyâme, 49; İbn Mâce, Zühd, 30.
34
عَجَبًا لأمْرِ الْمُؤْمِنِ إِنَّ أمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ وَلَيْس ذَاكَ لأحَدٍ إِلاَّ لِلْمُؤْمِنِ: إِنْ أصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَـكَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ وَإِنْ أصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَـكَانَ خَيْرًا لَهُ
Mü’minin başka hiç kimsede bulunmayan ilginç bir hali vardır; O’nun her işi hayırdır. Eğer bir genişliğe (nimete) kavuşursa şükreder ve bu onun için bir hayır olur. Eğer bir darlığa (musibete) uğrarsa sabreder ve bu da onun için bir hayır olur.
Müslim, Zühd, 64; Dârim”, Rikâk, 61.
35
مَنْ غَشَّـنَا فَلَيْس مِنَّا
Bizi aldatan bizden değildir.
Müslim, Îmân, 164.
36
لاَ يَدْخُلُ الْجَنَّةَ نَمَّامٌ
Söz taşıyanlar (cezalarını çekmeden ya da affedilmedikçe) cennete giremezler.
Müslim, Îmân, 168; Tirmizî, Birr, 79.
37
أعْطُوا الأجِيرَ أجْرَهُ قَبْلَ أنْ يَجِفَّ عَرَقُهُ
İşçiye ücretini, (alnının) teri kurumadan veriniz.
İbn Mâce, Ruhûn, 4.
38
مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا أوْ يَزْرَعُ زَرْعًا فَيَـأكُلُ مِنْهُ طَيْرٌ أوْ إِنْسَانٌ أوْ بَهِيمَةٌ إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ
Bir müslümanın diktiği ağaçtan veya ektiği ekinden insan, hayvan ve kuşların yedikleri şeyler, o müslüman için birer sadakadır.
Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Müsâkât, 7, 10.
39
إِنَّ فِي الْجَسَدِ مُضْغَةً إِذَا صَلَحَتْ صَلَحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ وَإِذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ ألاَ وَهِيَ الْقَلْبُ
İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O, kalptir.
Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107.
40
اِتَّقُوا اللَّهَ رَبَّـكُمْ وَصَلُّوا خَمْسَـكُمْ وَصُومُوا شَهْرَكُمْ وَأدُّوا زَكَاةَ أمْوَالِكُمْ وَأطِيعُوا ذَاأمْرِكُمْ تَدْخُلُوا جَنَّةَ رَبِّـكُمْ
Rabbinize karşı gelmekten sakının, beş vakit namazınızı kılın, Ramazan orucunuzu tutun, mallarınızın zekatını verin, yöneticilerinize itaat edin. (Böylelikle) Rabbinizin cennetine girersiniz.
Tirmizî, Cum’a, 80.
[17/1 23:06] Ömer Tarık Yılmaz: (9 Zilhicce l0 H./8 Mart 632 M. Cuma)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Vedâ haccında, 9 Zilhicce Cuma günü zevâlden sonra Kasvâ adlı devesi üzerinde, Arafat Vâdisi'nin ortasında 124 bin Müslümanın şahsında bütün insanlığa şöyle hitab etti:
'Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder, O'ndan yardım isteriz. Allah kime hidâyet ederse, artık onu kimse saptıramaz. Sapıklığa düşürdüğünü de kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki; Allah'dan başka ilâh yoktur. Tektir, eşi ortağı, dengi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve Rasûlüdür.'
'Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mübarek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecâvüzden korunmuştur.
Ashabım! Muhakkak Rabbinize kavuşacaksınız. O'da sizi yaptıklarınızdan dolayı sorguya çekecektir. Sakin benden sonra eski sapıklıklara dönmeyiniz ve birbirinizin boynunu vurmayınız! Bu vasiyetimi, burada bulunanlar,bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki, burada bulunan kimse bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.
Ashabım! Kimin yanında bir emanet varsa, onu hemen sahibine versin. Biliniz ki, faizin her çeşidi kaldırılmıştır. Allah böyle hükmetmiştir. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmutallib'in oğlu (amcam) Abbas'ın faizidir. Lakin anaparanız size aittir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız.
Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Iyas bin Rabia'nın kan davasıdır.
Ey insanlar! Muhakkak ki, şeytan şu toprağınızda kendisine tapınmaktan tamamen ümidini kesmiştir. Fakat siz bunun dışında ufak tefek işlerinizde ona uyarsanız, bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız.
Ey insanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah'tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah'ın emaneti olarak aldınız ve onların namusunu kendinize Allah'ın emriyle helal kıldınız. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, kadınların da sizin üzerinizde hakkı vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınızı; yatağınızı hiç kimseye çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kimseleri izniniz olmadıkça evlerinize almamalarıdır. Eğer gelmesine müsaade etmediğiniz bir kimseyi evinize alırlarsa, Allah, size onları yataklarında yalnız bırakmanıza ve daha olmazsa hafifçe dövüp sakındırmanıza izin vermiştir. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru örf ve adete göre y
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N