Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 29.06.2023 21:18
Günün yazısı
[22/6 00:00] Ömer Tarık Yılmaz: , o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inadcı ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşi kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı mürşidin (A.S.M.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşi insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (A.S.M.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celbetmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbi ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
SEKİZİNCİ REŞHA: Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryakisinden ref’etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim ile küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inadcı kavimlerden, cüz’î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.
Evet Hazret-i Ömer İbn-ül Hattab (Radıyallahü teâlâ anh)ın İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu mes’eleye güzel bir misaldir. Bunun gibi icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar vardır. O zâtın o zamandaki icraatına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşileri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!..
DOKUZUNCU REŞHA: Arkadaş! Aklı başında olan bir adam münazaralı davalarda yalan söyleyemez. Çünki bilâhere yalanının açığa çıkıp mahcub olmasından korkar. Ve keza bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübali bir tarzda söyleyemez. Ve keza serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. Velev âdi bir mes’ele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun.
Acaba büyük bir vazife ile vazifedar, pek büyük bir mes’elede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedid hasımların karşısında iddia ettiği bir davada yalan ve hilaf-ı hakikat söyleyebilir mi?
İşte o zât-ı nuranî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor; ne tereddüdü var ne hicabı, ne korkusu var ne teessürü… Hem samimî bir safa-i kalble, hâlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir davada, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskal bir hilenin bu mes’eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ, اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحَى Evet hak hileye muhtaç değil, hakkı söylemekte hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikatı gören bir nazar halkı iğfal etmez, hilaf-ı hakikat söylemez, hayal ile hakikatı temyiz eder; aralarında iltibas olamaz
[22/6 00:00] Ömer Tarık Yılmaz: kardeşlerim!
Benim bu dünyada medar-ı tesellim ve sürurum sizlersiniz. Eğer sizler olmasaydınız, bu dört sene azaba dayanamazdım. Sizin sebat ve metanetiniz, bana da kuvvetli bir sabr u tahammülü verdi. Birden hatıra gelen dört nokta:
Birincisi: Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımda Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur’andır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eder bir vaziyete girdi.
İkincisi: Eski zamandan beri hiçbir cemaat, Risale-i Nur’un şakirdleri kadar hak ve hakikat mesleğinde pek çok iş görmekle beraber, pek az zahmetle kurtulmamışlar. Bizim hizmetimizin ondan birini yapanlar, zahmetimizin on mislini çekmişler. Demek biz, daima şükür ve Elhamdülillah dedirten bir haldeyiz.
Üçüncüsü: Ben gönderilen risaleleri mütalaa ettim. Bir kısım hakikatları mükerrer gördüm. Makam münasebetiyle tekrar edilmiş. Benim arzu ve belki ihtiyarım olmadan ne için böyle olmuş, kuvve-i hâfızama gelen nisyandan sıkıldım. Birden şiddetli bir ihtar ile “Ondokuzuncu Söz’ün âhirine bak!” denildi. Baktım, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Mu’cize-i Kur’aniyesinde tekraratının çok güzel hikmetleri, tam tefsiri olan Risalet-ün Nur’da tamamıyla tezahür etmiş. O tekrarat, o hikmetler için tam yerinde ve münasib ve lâzım olmuş.
Hem Lütfü, hem Abdurrahman, hem Hâfız Ali hükmünde Küçük Ali sizin namınıza da Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’nin tefsir ve tercümesini istemiş. Benim şimdi onun ile meşgul olmaya ne vaktim var, ne de halim müsaade eder. İnşâallah ileride Risalet-ün Nur’un başka bir şakirdi o vazifeyi yapacak.
Hem Yirminci Mektub ile Otuzikinci Söz bir derece o Lem’ayı izah ederler. Hazret-i Ali (R.A.) iki defa تُقَادُ سِرَاجُ النُّورِ سِرًّا sırrıyla, perde altında gizli parlamasına işareti bizi ihtiyata sevk ve emreder.
Bir mes’eleye gayet kısacık bir remz ile, zekâvetinize fehmini havale ediyorum.
Sual: Yerin korkudan titremesi ve hiddeti neden Rus’a gelmiyor ve yalnız…?
Cevab: Çünki nesholup tahrif olmuş bir dine karşı, dinsizlik ile ihanet başkadır. Ve hak ve ebedî bir dine karşı ihanet ise yeri titretiyor, kızdırıyor.
Mukaddeme-i Haşriye’nin Makamatını istiyorsunuz. Şimdiki vaziyetim hiçbir vecihle müsaade etmediği gibi, haşre dair yazılan hakikatlar, bürhanlar umuma nisbeten ihtiyaca tam kâfi olduğundan, çabuk yazmasına manen icbar edilmiyorum. Bir parça te’hir edildi ve ta’cil edilmedi. Hem ben, burada kayıdlar altındayım.
اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ وَ السُّرُورِ
* * *
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ
Aziz, sebatkâr, fedakâr, sıddık kardeşlerim!
[22/6 00:01] Ömer Tarık Yılmaz: hiç olan bu talebenize de yine lütuf ve fazl ve inayet-i İlahî ile bu âlî memuriyetini îfa eden aziz ve muhterem hocasına ve Hazret-i Kur’an hesabına pek cüz’î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır, fahre zerre kadar hakkım yoktur. Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatiat ve kusurattan dolayı afvımı niyaz ve istirham ediyorum. Fena şahsiyetimi tarif eylemekliğim gerçi manasızdır. Fakat mürasele ve mülâkatta bu bâbda pek çok büyük iltifatlarınızı gördüğümden mütehassıl hicab sevkiyle ufak bir tasdi’de bulundum.
Son iki mektubunuzda sual buyurulan hususa cevab vermekliğim ısrar ile emir buyuruldu. سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا Fakat bu ağır suale, acz u fakrın en müntehasında bulunan bu kardeşiniz hak ve hakikata muvafık ve mutabık bir cevab verebilmek için inayet ve kerem-i İlahî ve meded-i ruhaniyet-i Peygamberîye iltica eyledi. Şöyle ki:
Mübarek Sözler şübhesiz Kitab-ı Mübin’in nurlu lemaatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde hissemend ve faidemend olurlar. Şimdiye kadar tenkid olunmaması, her meslek ve mezheb ve meşreb ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanaatımızın sıhhatine delalet etmeğe kâfidirler.
Vazifenizin bitmediğine dair düşünebildiğim bürhanlar:
Evvelâ: Bid’atların çoğaldığı bir zamanda ülemanın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair
[22/6 00:01] Ömer Tarık Yılmaz: Evvelâ: Son parçada, başta بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى 1344 sehivdir. Eğer okunmayan iki hemze ve medde sayılmazlarsa sehiv değil; hem çok manidardır. Doğrusu 1347’dir ki, parçanın âhirinde tekrar doğru yazılmış. Hem bâki kalan kısmı hem ehemmiyetli, hem dünyaya baktığı için ve “Alak”taki اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى o parçadaki taguta baktığından şimdilik yazdırılmadı.
Ve sâniyen: Fihriste’de Âyet-i Hasbiye olan “Dördüncü Şua”ın fihristesi, “İhtiyar Lem’ası”nın Ondördüncü Ricası yerinde yazılsın. Hakikaten münasib görünüyor, tam bir ricadır.
Sâlisen: Yirmisekizinci Lem’anın Yirmisekizinci Nüktesinin aynı (fihristesi değil), Onbeşinci Söz’ün âhirinde yazılsın. Çünki ikisi aynı hakikatten bahsediyor
[22/6 00:01] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara
Sual: Îcaz ile i’caz sıfatlarını hâvi Kur’an-ı Azîmüşşan’da بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ ve فَبِاَىِّ آلاَءِ رَبِّكُمَا ve وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ الخ... gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Halbuki bu tekrarlar, belâgata münafîdir, usanç veriyor?
Cevab: Ey arkadaş! Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet tekrar ve tekerrür bazan usanç veriyor, fakat umumî değildir. Her yere, her kelâma ve her kitaba şamil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zahirî tekrarlar, belâgatça istihsan ve takdir edilmektedir. Evet insanın yediği yemekler; biri gıda, diğeri tefekküh (meyve) olmak üzere iki kısımdır. Birinci kısım tekerrür ettikçe memnuniyet verir, kuvvet verir, kat kat teşekkürlere sebeb olur. İkinci kısmın tekerrüründe usanç, teceddüdünde lezzet vardır. Kezalik kelâmlar da iki kısımdır. Bir kısmı ruhlara kut, fikirlere kuvvet verici hakikatlardır ki, tekerrür ettikçe güneşin ziyası gibi, ruhlara, fikirlere hayat verir. Meyve kabîlinden iştihayı açan kısımda tekerrür makbul değildir, istihsan edilmez. Buna binaen Kur’an heyet-i mecmuasıyla kalblere kut ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verdiği gibi, Kur’anın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin ruhu hükmünde olup tekerrür ettikçe daha ziyade parlar, hak ve hakikat nurlarını saçar. هُوَ الْمِسْكُ مَا كَرَّرْتَهُ يَتَضَوَّعُ
Ezcümle: بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ gibi âyetlerde bulunan ukde-i hayatiye ve nurani esaslar, tekerrür ettikçe iştihaları açar; misk gibi, karıştırıldıkça kokar. Demek tekerrür zannedilen, hakikatte tekerrür değildir. Ancak وَ اُتُوا بِهِ مُتَشَابِهًا kabîlinden, o ayrı ayrı hikmetleri, nükteleri, gayeleri ifade eden tekrarlı kelâmlar yalnız ibarece, lafızca birbirine benzedikleri için tekrar zannedilir. Hattâ kıssa-i Musa, çok meziyetleri ve hikmetleri müştemildir. Her makamda o makama münasib bir vecihle zikredilmesi, ayn-ı belâgattır. Evet Kur’an-ı Azîmüşşan, o kıssa-i meşhureyi, gümüş iken yed-i beyzasına alarak altun şekline ifrağıyla öyle bir nakş-ı belâgata mazhar etmiştir ki, bütün ehl-i belâgat, onun belâgatına hayran olmuşlar, secdeye varmışlardır. Ve keza teyemmün, teberrük ve istiane gibi çok vecihleri hâvi; ve tevhid, tenzih, sena, celal ve cemal ve ihsan gibi çok makamları tazammun; ve tevhid ve nübüvvet, haşir ve adalet gibi makasıd-ı erbaaya işaret eden Besmele, zikredilen yerlerin herbirisinde bu vecihlerden, bu makamlardan biri itibariyle zikredilmiş ve edilmektedir. Maahâza hangi surede tekerrür varsa, o surenin ruhuyla münasib olan bir vecih bizzât kasdedilmekle, öteki vecihlerin istitradî ve tebaî zikirleri, belâgata münafî değildir
[22/6 00:02] Ömer Tarık Yılmaz: Mukaddeme
Temhid: Şu gelen uzun mukaddemeden usanma. Zira nihayeti, nihayet derecede mühimdir. Hem de şu gelen mukaddeme, her kemali mahveden ye’si öldürür. Ve herbir saadetin mayesi olan ümidi hayatlandırır. Ve mazi başkalara ve istikbal bize olacağına beşaret verir. Taksime razıyız. İşte mevzuu: Ebna-yı maziyle ebna-yı müstakbeli müvazene etmektir. Hem de mekatib-i âliyede elif ve bâ okunmuyor. Mahiyet-i ilim bir dahi olsa, suret-i tedrisi başkadır. Evet mazi denilen mekteb-i hissiyatla, istikbal denilen medrese-i efkâr bir tarzda değildir. Evvelâ: Ebna-yı maziden muradım, İslâmların gayrısından onuncu asırdan evvel olan kurûn-u vustâ ve ûlâdır. Amma millet-i İslâm, üçyüz seneye kadar mümtaz ve serfiraz ve beşyüz seneye kadar filcümle mazhar-ı kemaldir. Beşinci asırdan onikinci asra kadar ben maziyle tabir ederim, ondan sonra müstakbel derim. Bundan sonra malûmdur ki: İnsanda müdebbir-i galib, ya akıl veya basardır. Tabir-i diğer ile ya efkâr veya hissiyattır. Veyahut ya haktır veya kuvvettir. Veyahut ya hikmet veya hükûmettir. Veyahut ya müyulat-ı kalbiyedir veya temayülat-ı akliyedir. Veyahut ya heva veya hüdadır. Buna binaen görüyoruz ki: Ebna-yı mazinin bir derece safi olan ahlâk ve hâlis olan hissiyatları galebe çalarak, gayr-ı münevver olan efkârlarını istihdam ederek şahsiyat ve ihtilafat meydanı aldı. Fakat ebna-yı müstakbelin bir derece münevver olan efkârları heves ve şehvetle muzlim olan hissiyatlarına galebe ederek emrine müsahhar eylediğinden, hukuk-u umumiyenin hükümferma olacağı muhakkak oldu. İnsaniyet bir derece tecelli etti. Beşaret veriyor ki: Asıl insaniyet-i kübra olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşan olacaktır.
Vakta ki mazi derelerinde hükümferma olan garaz ve husumet ve meyl-üt tefevvuku tevlid eden hissiyat ve müyulat ve kuvvet idi. O zamanın ehlini irşad için iknaiyat-ı hitabiye kâfi idi. Zira hissiyatı okşayan ve müyulata tesir ettiren, müddeayı müzeyyene ve şaşaalandırmak veyahut hâile veya kuvve-i belâgatla hayale me’nus kılmak, bürhanın yerini tutar idi. Fakat bizi onlara kıyas etmek, hareket-i ric’iyye ile o zamanın köşelerine sokmak demektir. Herbir zamanın bir hükmü var. Biz delil isteriz, tasvir-i müddea ile aldanmayız.
Vakta ki hal sahrasında istikbal dağlarına daima yağmur veren hakaik-i hikmetin maden-i tebahhuratı efkâr ve akıl ve hak ve hikmet olduklarından ve yeni tevellüde başlayan meyl-i taharri-i hakikat ve aşk-ı hak ve menfaat-ı umumiyeyi menfaat-ı şahsiyeye tercih ve meyl-i insaniyetkâraneyi intac eyleyen berahin-i katıadan başka isbat-ı müddea birşeyle olmaz… Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz. Tasvir ve tezyin-i müddea, zihnimizi işba’ etmiyor. Bürhan isteriz.
Biraz da iki sultan hükmünde olan mazi ve istikbalin hasenat ve seyyiatlarını zikredelim. Mazi ülkesinde ekseriyetle hükümferma, kuvvet ve heva ve tabiat ve müyulat ve hissiyat olduğundan; seyyiatından biri, herbir emirde, -velev filcümle olsun- istibdad ve tahakküm var idi. Hem de meslek-i gayra husumete, kendi mesleğine iltizam ve muhabbetten daha ziyade ihtimam olunur idi. Hem de bir şahsa husumetin, başkasının muhabbeti suretinde tezahürü idi. Hem de keşf-i hakikata mani olan iltizam ve taassub ve tarafdarlığın müdahaleleri idi. Hasıl-ı kelâm: Müyulat muhtelife olduklarından tarafdarlık hissi, herşeye parmak vurmak ile ihtilafatla ihtilâl çıkarıldığından, hakikat ise kaçıp gizlenirdi. Hem de istibdad-ı hissiyatın seyyielerindendir ki: Mesalik ve mezahibi ikame edecek, galiben taassub veya tadlil-i gayr veya safsata idi. Halbuki üçü de nazar-ı şeriatta mezmum ve uhuvvet-i İslâmiyeye ve nisbet-i hemcinsiyeye ve teavün-ü fıtrîye münafîdir. Hattâ o derece oluyor; bunlardan biri taassub ve safsatasını terkederek nâsın icma’ ve tevatürünü tasdik ettiği gibi, birden mezheb ve mesleğini tebdil etmeye muztar kalıyo
[22/6 00:02] Ömer Tarık Yılmaz: Seyyid Nur Muhammed, küçük Said’in bu mertliğinden hoşlanarak:
-Sen benim talebemsin, kimse sana ilişemez! buyurdu.
(Resim: Seyyid Nur Muhammed Hazretleri'nin Medresesi)
Bu hâdiseden sonra “Şeyh Talebesi” diye yâdedildi. Burada bir müddet kaldıktan sonra, biraderi Molla Abdullah ile beraber Nurşin köyüne geldiler. Yaz olması dolayısıyla, ahali ve talebelerle birlikte Şeyhan yaylasına gittiler. Orada biraderi Molla Abdullah ile bir gün döğüşmüş. Tagî Medresesi müderrisi Mehmed Emin Efendi, küçük Said’e
[22/6 00:02] Ömer Tarık Yılmaz: Hem Üstadımız diyor ve biz de tasdik ediyoruz ki: Ben son zamanda anladım; şimdiye kadar hem ben, hem dostlarım bir hakikatın suretini başka şekilde görmüşüz. Şöyle ki: Hapishanede bir tek ekmek, sekiz ve bazan on gün bana kâfi geldiği gibi, burada da aynen o tarzda yaşıyordum. Hem ben, hem kardeşlerim, bunu benim az yemek ve iştahsızlığıma veriyorduk. Halbuki çok emarelerle kat’iyyen anladık ki, o acib hal bereket neticeleri imiş. Birkaç defa sekiz günde bana kâfi gelen bir ekmeği aynı iştiha ile -çalışmadığımdan berekete mazhar olmadığım zaman- iki günde, bazan bir buçuk günde bitiriyordum. Demek bu onaltı ve onyedi seneden beri benim mükemmel tayinatım, Risalet-ün Nur’un hizmetinden gelen bir bereket idi.
Evet, bize de aynelyakîn derecesinde kanaat gelmiş ki, bu kesretli hâdisat-ı bereket, Kur’an
[22/6 00:03] Ömer Tarık Yılmaz: Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
اَللّهُ لاَ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ ❊ اِنَّ الدِّينَ عِنْدَ اللّهِ اْلاِسْلاَمُ
Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini ve eğer din-i hak olmazsa, dünya bir zindan olması ve dinsiz insan, en bedbaht mahluk olduğunu ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümattan kurtaran يَا اَللّهُ ve لاَ اِلهَ اِلاَّ اللّهُ olduğunu anlamak istersen; şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle:
Eski zamanda iki kardeş, uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide tâ yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise, serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihabdaki ihtiyar sizdedir.
Bunu dinledikten sonra güzel huylu kardeş sağ yola تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّهِ deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, manen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takib ediyoruz:
İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, gitgide tâ hâlî bir sahraya girdi. Birden müdhiş bir sadâ işitti. Baktı ki: Dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı. Tâ altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rastgeldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp, elleri bir ağaca rastgeldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı gördü ki: Arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı gördü ki: Dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüb etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı gördü ki: Isırıcı muzır haşerat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı gördü ki: Bir incir ağacıdır. Fakat hârika olarak muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar başında yemişleri var. İşte şu adam, sû’-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu âdi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acib işler içinde garib esrar var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı, şu elîm vaziyetten gizli feryad u fîgân ettikleri halde; nefs-i emmaresi, güya bir şey yokmuş gibi tecahül edip, ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak, bir bahçede bulunuyor gibi o ağacın meyvelerini yemeğe başladı. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadîs-i kudsîde Cenab-ı Hak buyurmuş: اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِى Yani “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim.”
İşte bu bedbaht adam, sû’-i zan ile ve akılsızlığı ile, gördüğünü âdi ve ayn-ı hakikat telakki etti ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek! Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor, böylece azab çekiyor. Biz de şu meş’umu, bu azabda bırakıp döneceğiz. Tâ, öteki kardeşin halini anlayacağız.
İşte şu mübarek akıllı zât gidiyor. Fakat biraderi gibi sıkıntı çekmiyor
[22/6 00:21] Ömer Tarık Yılmaz: 15- Misvak Bâbı
612 - Bize Kuteybetü'bnü Said ile Amr en-Nâkıd ve Züheyr b. Harp rivâyet ettiler. Dediler ki; Bize Süfyan, Ebû'z-Zinad'dan, o da A'rac'dan, o da Ebû Hüreyre'den o da, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet etti. Şöyle buyurmuşlar:
«Eğer mü'minlere —Züheyr'in rivâyetinde ümmetime— meşakkat vermeseydim her namaz için misvak tutunmalarını onlara mutlaka emrederdim”.
613 - Bize Ebû Küreyb Muhammed b. Alâi rivâyet etti
(Dedi ki): Bize İbn Bişr, Mis'ardan, o da Mikdam b. Şurayh dan o da babasından naklen rivâyet etti. Babası Şöyle dedi, Âişe'ye sordum «Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) eve girdiği vakit ilk işe neden başlardı?» dedim.
— «Misvaktan» cevabını verdi.
614 - Bana Ebi Bekr b. Nâfi'el-Abdî de rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Abdurrahman, Süfyân'dan, o da Mikdam b. Şüreyh'dan, o da babasından, o da Âişe'den naklen rivâyet ettiki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), evine girdiği zaman ilk işi misvak tutunmak olurmuş.
615 - Bize Yahya b. Habib el-Hârisî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Hammad b. Zeyd Gaylân'dan —ki İbn Cerîr ma'velidir— O da Ebû Bürde'den, o da Ebû Mûsa'dan naklen rivâyet etti. Ebû Mûsa:
— «Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına girdim, Misvakinin bir ucu dilinin üzerinde idi» demiş.
616 - Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Hüşeym Husayn'dan. o da Ebû Vail'den, o da Huzeyfe'den naklen rivâyet etti. Huzeyfe:
«Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) teheccüd namazı kılmaya kalktığı zaman ağzını misvakla ovalardı» demiş.
617 - Bize İshak b. İbrahim rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Cerir Mansur'dan naklen haber verdi. H.
Bize İbn Nümeyr'de rivâyet etti.
(Dedi ki) ; Bize babamla Ebû Muâviye A'meş'ten rivâyet ettiler. Mansurla A'meş'in ikiside Ebû vail'den, o da Huzeyfe'den naklen rivâyet etmişler. Huzeyfe:
«Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin kalktığı vakit...» diyerek bu hadisin mislini rivâyet etmiş. (Yalnız) bu raviler: «Teheccüd namazı kılmak için» dememişler.
618 - Bize Muhammed b. el-Müsenna ile İbn Beşşar rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Abdurrahman rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Süfyân, Mansur'dan, Husayn ile A'meş'de Ebû Vail'den, o da Huzeyfeden naklen rivâyet ettiler ki Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin (namaza) kalktığı zaman ağzını misvakla ovalarmış.»
619 - Bize Abd b. Humeyd rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû Nuaym rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize İsmail b. Müslim rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû'l Mütevekkil rivâyet etti. O’nada İbn Abbâs anlatmış. İbn Abbâs bir akşam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in evinde yatmış gecenin sonuna doğru Nebiyullah (sallallahü aleyhi ve sellem) kalkarak dışarı çıkmış ve gökyüzüne bir bakmış. Sonra Al-i îmran süresindeki şu âyeti okumuş:
'Şüphesiz ki göklerle yerin yaradılışında gece ile gündüzün gelip geçişinde akıl sahipleri İçin alınacak ibretler vardır.' Ta 'Bizi cehennemin azabından koru.' cümlesine kadar. Sonra eve dönerek misvaklanmiş ve abdest almış. Sonra kalkarak namaz kılmış. Ve yatmış, sonra tekrar kalkarak dışarı çıkmış ve almış ve semaya bakmış da bu âyeti yine okumuş, sonra dönerek misvaklanmış, abdest almış kalkıp namaz kılmıştır.
[22/6 00:21] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalatu vesselam güneş doğmazdan önce alış-veriş pazarlığı yapmaktan ve süt vermekte olan hayvanları kesmekten men etti.'
Kütüb-i Sitte
[22/6 00:22] Ömer Tarık Yılmaz: 81. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:'Sizden biriniz esnediği zaman eliyle ağzını tutsun.Çünkü şeytan onun ağzına girer.'(Hadisi şerifte,esnerken 'ha,ha,gibi sesler çıkarmak yasaklanmıştır.').(Müslim,Zühd 57-58,Ebu Dâvud,Edep 89)
[22/6 00:22] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• İbni Sina’nın Vefatı 1037
• Sultan II. Süleyman’ın Vefatı 1691
• Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Vefatı 1780
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[22/6 00:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“...Söz söylediğiniz zaman, yakınlarınız dahi olsa adaletli olun, Allah’a verdiğiniz sözü tutun...”
En’am 152)
[22/6 00:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Yolculuğa çıkınız, sıhhat bulursunuz.”
Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 380
[22/6 00:22] Ömer Tarık Yılmaz: SURRE ALAYI
Sözlükte para kesesi, para çıkını manalarının yanında, hac zamanında Osmanlılar tarafından Haremeyn-i Şerifeyn diye isimlendirilen Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere ahâlisine dağıtılmak üzere gönderilen para ve diğer hediyelere verilen isimdir. Padişah tarafından gönderden bu hediyelere Surre-i Hümâyûn, bunları götüren kafileye de Surre Alayı denilmektedir.
Tarih boyunca İslam devletlerinin hükümdarları Haremeyn-i Şerifeynde bulunan yoksullar, seyyidler, şerifler mücâvirler ve hizmet eden imam, müezzin, hatib, bevvâb, ferrâş, kâtib gibi vazifelilere her sene hac mevsiminden bir müddet evvel çeşitli hediyeler ile değişik miktarda para göndermekteydi.
Surre alayı hediyeleşmenin güzel bir numunesiydi ve isteyen herkes hediye gönderebilirdi. Hediyenin konulduğu feraset çantalarının bir yüzüne gönderenin, diğer yüzüne de alacak kimsenin adresi yazılırdı. Gönderilenleri alanlar, bunun karşılığında çantalara zemzem, hurma, misvak, akik, yüzük, ödağacı ve kına gibi küçük hediyeler koyarak Surre ile geri gönderir, duaların müştereken devamı için mektuplaşırlardı.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[22/6 00:22] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَنْ خَرَجَ حَاجًّا فَمَاتَ كُتِبَ لَهُ أَجْرُ الْحَاجِّ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ. (طب)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Haccetmek için evinden çıkan bir kimse (yolculuk esnasında) ölürse ona kıyamete kadar haccediyormuş gibi sevap yazılır.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr)
22 Haziran 2023
Fazilet Takvimi
[22/6 00:22] Ömer Tarık Yılmaz: HACCA GİDEMEYEN MÜSLÜMAN NE YAPMALI?
Hacca gidemeyen Müslüman, Arefe günü öğle namazı ile ikindi namazı arası, kendini Arafat’ta kabul ederek Allah rızası için 2 rekât namaz kılar. Her rekâtte; 1 Fâtiha-i şerîfe, 3 Kul yâ eyyühel-kâfirûn, 10 İhlâs-ı şerîf okur.
Namaza şu niyetle başlar: “Yâ Rabbi! Bugün şu saatlerde Arafat’ta milyonlarca Müslümanın ‘Lebbeyk’ diye ilticâ ettiği zamanda, âciz kulun orada bulunamadı. Bu kulunun rûhunu onlarla beraber kılıp, benim ilticâmı da onların ilticâsına ilhâk buyur. Orada aff-ı umûmîye mazhar kıldığın kullarına, beni de ilhâk eyle!..” Allâhü Ekber. Namazdan sonra:
• 70 İstiğfâr-ı şerîf,
• 11 veya 70 adet, “Lâ ilâhe illallâhü vahdehû lâ şerîke leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü yuhyî ve yümît ve hüve Hayyün lâ yemût, biyedihi’l-hayr ve hüve alâ külli şey’in Kadîr” tevhîdini okur.
• 3 veya 11 yahut 70 adet, “Allâhü ekber, Allâhü ekber, Lâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, Allâhü ekber ve lillâhi’l-hamd” diyerek tekbîr getirir.
• 100 defa şu tesbihi okur: “Sübhânellezî fi’s-semâi arşühû, Sübhânellezî fi’l-ardı sültânühû, Sübhânellezî fi’l-ardı hukmühû, Sübhânellezî fi’l-cenneti rahmetühû, Sübhânellezî fi’l-kabri kazâühû, Sübhânellezî fi’l-kıyâmeti adlühû, Sübhânellezî fi’l-bahri sebîlühû, Sübhânellezî rafea’s-semâe, Sübhânellezî beseta’l-arda, Sübhânellezî lâ melce’e ve lâ mence’e minhü illâ ileyh.”
Arefe günü öğleden sonra, Hızır aleyhisselâm ile İlyâs aleyhisselâm’ın Arafat’ta buluştuklarında okudukları şu duayı da mümkünse 100 defa okumalıdır: “Bismillâhi mâşâallâhü lâ yasrifü’s-sûe illallâh, Bismillâhi mâşâallâhü lâ yesûku’l-hayra illallâh, Bismillâhi mâşâallâhü lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-azîm.”
Bundan sonra dua edilir. (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)
İSİMLERİMİZ: Erkek: Yakub, Kız: Yasemin
22 Haziran 2023
Fazilet Takvimi
[22/6 00:23] Ömer Tarık Yılmaz: Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!
[Ankebut Sûresi.64]
[22/6 00:23] Ömer Tarık Yılmaz: ZÜBDE-İ ÂLEMSİN SEN
Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insanın, yaratılışındaki duruluğu zaman zaman kaybettiği durumlar olmuştur. Safiyetten bu uzaklaş- ma insanı esfel-i safilin’e yani aşağıların en aşağı derecesine kadar indirmiştir. Şeyh Galip şu beytinde, insanın âlemdeki bu müstesna yerine şöyle işaret eder:
“Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen, Merdumu dide-i ekvan olan âdemsin sen.”
İnsan kâinatın bir özü, zübdesi, süzülmüşü, iksiri ve bütün kâinatın göz- bebeğidir. Mehmet Akif bu durumu Safahat’ta şu şekilde dile getirir:
“Haberdar olmamışsın kendi zâtından da hâlâ sen, Muhakkar (hakir görülen, aşağılık) bir vücudum!” dersin ey insan, fakat bilsen...
Senin mahiyyetin hatta meleklerden ulvîdir:
Avâlim (âlemler) sende pinhandır (gizlenmiştir), cihanlar sen- de matvîdir.(dürülmüş)
DİNÎ KAVRAMLAR
FARZ-I KİFÂYE
Farz-ı kifâye, toplumsal, sosyal bir vazife mahiyetin- de olup, bazı mükelleflerin yapmasıyla diğerlerinin yapması gerekmeyen farz demektir. Cenâze ile ilgili vazifeler ve cenâze namazı, bazı mesleklerin icrası bu- nun örneğini teşkil eder.
Farz-ı kifâyenin sevabı, yalnız onu işleyene aittir. Toplumda farz-ı kifâyeyi ifa edecek ikinci bir kişi bulun- mazsa, artık bu farz, o kişi için farz-ı ayına dönüşür.
ÖZLÜ SÖZ
Eskimiş fikirler paslanmış çivilere benzer. Söküp atmak çok güçtür. (Cenap Şahabettin)
[22/6 00:23] Ömer Tarık Yılmaz: Yukarıda zekâtın vücûb ve sıhhat şartları ile hangi mallardan ne oranda verilmesi gerektiği üzerinde duruldu. Şimdi ise bu zekâtın ne zaman ve ne şekilde ödeneceği üzerinde durulacaktır.
A) ZEKÂTIN ÖDENME ZAMANI
Fakihler şartları gerçekleşen malda zekâtın derhal (fevrî) yani sene biter bitmez ödenmesi gerektiğinde görüş birliğine varmışlardır. Çünkü malda gerçekleşen zekât borcu, artık kul hakkıdır. Bu borcun ödenmesini -özürsüz olarak- geriye bırakmak câiz değildir. Hanefî mezhebinde fetvaya esas olan görüş bu olduğu gibi, İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve Ahmed b. Hanbel'in görüşü de bu yöndedir.
İslâm'da prensip olarak ibadetler hemen yerine getirilmesi istenen bir husustur. Çünkü Cenâb-ı Allah, 'Hayırlar(ı işlemede) yarış yapınız' (Âl-i İmrân 3/133) buyurur. Bütün hayır işlerinde acele etmek övüldüğüne göre, malda gerçekleşen fakir hakkının bir an önce hak sahiplerine ödenmesi de övülmeye değer bir iştir.
Altın, gümüş ve parada, ticaret malları ve hayvanlarda zekât, bir kamerî yılın tamamlanması ile farz olur ve bu mallardan zekât her senede bir defaya mahsus olmak üzere ödenir.
Toprak ürünlerinden zekât, senede kaç kere ürün alınırsa o kadar verilir. Yani bir araziden bir senede iki kere mahsul alan kişi iki kere zekât verir.
Toprak ürünlerinde zekâtın vücûb vakti konusunda farklı görüşler bulunmakla birlikte ağırlıklı görüş, bunun hasat esnasında olduğu yönündedir. Bununla birlikte olgunlaşmaya başladığı andan itibaren takriben hesaplanıp verilebileceği gibi, hasattan kısa bir müddet sonra vermek de mümkündür. Toprak ürünleri hasattan sonra sahibinin kusuru olmaksızın helâk olsa veya çalınsa zekâtı düşer. Bu tarihleme meyveler için de geçerlidir.
Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler madenlerde zekâtın, nisab miktarı maden istihsal edilmesiyle, Hanefî ve Hanbelîler de balda zekâtın, nisab miktarı bal elde edilmesiyle vâcip olacağı görüşündedir. Ancak toprak ürünlerinden zekât, ekinler sürülmeden, meyveler de toplanmadan alınmaz.
Görüldüğü gibi toprak ürünlerinden zekât tahsili güneş takvim sistemine göre 'hasat zamanı'; hububat harmanlanıp sapından çıkarılınca, meyveler toplanınca yapılmaktadır. Madenlerin de elde edilince zekâtı ödenmektedir. Bunların dışındaki mallar; altın, gümüş, para, ticaret malları ve hayvanlar ise üzerinden bir kamerî yıl geçmekle zekâta tâbi olmaktadır. Acaba bu ikinci grup malların zekât borçlarını mükellef isterse sene dolmadan da verebilir mi? Veya bunun aksi olarak zekât borcu ertesi yıla tehir edilebilir mi?
Hz. Ali'den rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber, amcası Abbas'ın zekâtını vaktinden önce ödeyip ödeyemeyeceğini sorması üzerine ona ödeyebileceğini söylemiş, Abbas da iki senelik zekât borcunu peşin ödemiştir (Ebû Dâvûd, 'Zekât', 22, 37; İbn Mâce, 'Zekât', 7).
Fakihlerin çoğunluğu, bu uygulamadan hareketle, zekâtın vücûb sebebi nisab bulunduğu takdirde kişinin zekâtını vaktinden önce ödeyebileceğini söylemişlerdir. Ebû Hanîfe, Şâfiî ve Ahmed b. Hanbel bu görüştedir.
İmam Mâlik ile Dâvûd ez-Zâhirî ise, mal ister nisaba ulaşsın ister ulaşmasın vaktinden önce zekâtının verilmesinin câiz olmadığı görüşündedir. Bu iki müctehide göre, sene geçme şartı (havl) nisab gibi zekâtın vücûb şartlarından olup, nasıl namaz vaktinden önce kılınmazsa zekât da vaktinden önce ödenemez.
Zekâtın zamanında ödenmesi, ihtiyaç sahiplerinin haklarını doğrudan ilgilendirdiğinden, mükellefin haklı ve geçerli bir sebep bulunmaksızın zekât borcunu geciktirmesi doğru bulunmaz. Hatta fıkıh kitaplarında, zaruret olmaksızın zekâtı vaktinde ödemeyen kişinin şahitliğinin kabul edilmeyeceği, onun bu fiiliyle tıpkı, istendiğinde emaneti sahibine iade etmeyen emanetçi konumunda olacağı ifade edilerek zekâtın vaktinde ödenmesinin önemi vurgulanmak istenmiştir.
�
[22/6 00:24] Ömer Tarık Yılmaz: Kadin, onlarin dedikodusunu duyunca, onlara dâvetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastiklar hazirladi Herbirine bir biçak verdi (Kadinlar meyveleri soyarken Yusufa): 'Çik karsilarina!' dedi Kadinlar onu görünce, onun büyüklügünü anladilar (Saskinliklarindan) ellerini kestiler ve dediler ki: Hâsâ Rabbimiz! Bu bir beser degil Bu ancak üstün bir melektir! (YUSUF/31)
[22/6 00:24] Ömer Tarık Yılmaz: GADAB (ÖFKE)
4281 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor. 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün):
'Siz aranızda kimi pehlivan addedersiniz?' diye sordu. Ashab radıyallahu anhüm:
'Erkeklerin yenmeye muvaffak olamadığı kimseyi!' dediler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
'Hayır, dedi, gerçek pehlivan öfkelendiği zaman nefsine hakim olabilen kimsedir.'
Müslim, Birr 106, (2608); Ebu Davud, Edeb 3, (4779).
4282 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Kuvvetli kimse, (güneşte hasmını yenen) pehlivan değildir. Hakiki kuvvetli, öfkelendiği zaman nefsini yenen kimsedir.'
Buhari, Edeb 76, Müslim, Birr 107, (2760); Muvatta, Hüsnü'l-Halk 12, (2, 906).
4283 - Ebu Vail radıyallahu anh anlatıyor: 'Urve İbnu Muhammed es-Sa'di'nin yanına girdik. Bir zat kendisine konuştu ve Urve'yi kızdırdı. Urve kalkıp abdest aldı ve:
'Babam, dedem Atiyye radıyallahu anh'tan anlattı ki, o, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın şöyle söylediğini nakletmiştir:
'Öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söndürülmektedir; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın.'
Ebu Davud, Edeb 4, (4784).
4284 - Ebu Zerr el-Gıfari radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize buyurmuştu ki:
'Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun. Öfkesi geçerse ne ala geçmezse yatsın.'
Ebu Davud, Edeb 4, (4782).
4285 - Hz. Mu'az İbnu Cebel radıyallahu anh anlatıyor. 'İki kişi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın huzurunda küfürleştiler. (Öyle ki) birinin yüzünde (diğerine karşı) öfkesi gözüküyordu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
'Ben bir kelime biliyorum, eğer onu söyleyecek olsa, kendinde zuhur eden öfke giderdi: Eûzu billahi mineşşeytanirracim' buyurdular.'
Tirmizi, Da'avat 53, (3448); Ebu Davud, Edebb 4, (4780).
4286 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Bir adam: 'Ey Allah'ın Resûlü! Bana kısa bir nasihatta bulun, uzun yapma! Tâ ki nasihatini unutmayayım' demişti (ve birkaç kere tekrar etmişti). Aleyhissalatu vesselam (bir kelimeyle):
'Öfkelenme!' cevabını verdi!'
Buhari, Edeb 76; Tirmizi, Birr 73 (2021); Muvatta, Hüsnü'l-Hulk 11, (2, 906).
4287 - Sehl İbnu Mu'az İbni Enes el-Cüheni, babası radıyallahu anh'tan naklediyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Öfkesinin gereğini yerine getirebilecek güçte olduğu halde öfkesini tutan kimseyi, Allah Teâla Hazretleri, Kıyamet günü, mahlukatın başları üstüne davet eder; tâ ki, (onlardan önce) dilediği huriyi kendine seçsin.'
Tirmizi, Birr 74, (2022); Ebu Davud, Edeb 3, (4777).
4288 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Uyeyne İbnu Hısn (Medine'ye) gelince, kardeşinin oğlu Hürr İbnu Kays'ın yanına indi. Hürr İbnu Kays ise Hz. Ömer'in yakınlarındandı. Onun meclisinde yaşlı veya genç bir kısım kurrâ ve fakihler müşavere heyeti olarak bulunurdu. Uyeyne İbnu Hısn:
'Ey kardeşimin oğlu! Emirü'l-mü'minin'in yanına girmem için izin taleb et!' dedi. O da izin istedi. Ancak yanına girince:
'Yeter artık! Ey İbnu'l-Hattab sen bize bol vermediğin gibi, aramızda adaletle de hükmetmiyorsun!' dedi. Hz. Ömer radıyallahu anh pek öfkelendi. Neredeyse dövmek için üzerine yürüyecekti ki, Hürr radıyallahu anh atılıp:
'Ey emire'l-mü'minin! Allah Teâla Hazretleri, Resûlüne: 'Affı eses tut, ma'rufu emret ve cahillerden de yüz çevir!' (A'raf 199) emretmiştir. Bu adam da cahillerden biridir' dedi. Vallahi, Hürr ayeti okuyunca, Hz. Ömer olduğu yerde kalıp hiçbir şey yapmadı. Hz. Ömer Kitabullah'ın yanında hemen durur, onu koyup geçmezdi (radıyallahu anh).'
Buhari, İ'tisam 2, Tefsir, A'raf 5.
[22/6 00:25] Ömer Tarık Yılmaz: Yahya İbnu Ya'mur haber veriyor: 'Basra'da kader üzerine ilk söz eden kimse Ma'bed el-Cühenî idi. Ben ve Humeyd İbnu Abdirrahmân el-Himyerî, hac veya umra vesîlesiyle beraberce yola çıktık. Aramızda konuşarak, Ashab'tan biriyle karşılaşmayı temenni ettik. Maksadımız, ondan kader hakkında şu heriflerin ettikleri laflar hususunda soru sormaktı. Cenâb-ı Hakk, bizzat Mescid-i Nebevî'nin içinde Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)'la karşılaşmayı nasib etti. Birimiz sağ, öbürümüz sol tarafından olmak üzere ikimiz de Abdullah (radıyallahu anh)'a sokuldu. Arkadaşımın sözü bana bıraktığını tahmîn ederek, konuşmaya başladım: 'Ey Ebu Abdirrahmân, bizim taraflarda bazı kimseler zuhur etti. Bunlar Kur'ân-ı Kerîm'i okuyorlar. Ve çok ince meseleler bulup çıkarmaya çalışıyorlar.' Onların durumlarını beyan sadedinde şunu da ilâve ettim: 'Bunlar, 'kader yoktur, herşey hâdistir ve Allah önceden bunları bilmez' iddiasındalar.' Abdullah (radıyallahu anh): 'Onlarla tekrar karşılaşırsan, haber ver ki ben onlardan berîyim, onlar da benden berîdirler.' Abdullah İbnu Ömer sözünü yeminle de te'kîd ederek şöyle tamamladı: 'Allah'a kasem olsun, onlardan birinin Uhud dağı kadar altını olsa ve hepsini de hayır yolunda harcasa kadere inanmadıkça, Allah onun hayrını kabul etmez.'
Sonra Abdullah dedi ki: Babam Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) bana şunu anlattı:
'Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yanında oturuyordum. Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Haz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'İslâm, Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir.' Yabancı: '-Doğru söyledin' diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik.
Sonra tekrar sordu: 'Bana iman hakkında bilgi ver?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'Allah'a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır.' Yabancı yine: 'Doğru söyledin!' diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu: 'Bana ihsan hakkında bilgi ver?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açıkladı: 'İhsan Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de O seni görüyor.'
Adam tekrar sordu: 'Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu sefer: 'Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!' karşılığını verdi.
Yabancı: 'Öyleyse kıyametin alâmetinden haber ver!' dedi. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:
'Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir -Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.'
Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda 'Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'la karşılaştım' şeklindedir- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ey Ömer, sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: 'Allah ve Resûlü daha iyi bilir' deyince şu açıklamayı yaptı: 'Bu Cebrail aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi.'
Müslim, İman 1, (8); Nesâî, İman 6, (8, 101); Ebu Dâvud, Sünnet 17, (4695); Tirmizî, İman 4, (2613).
Ebu Dâvud, bir başka rivayette 'Ramazan orucu'ndan sonra 'cünüblükten yıkanmak' maddesini de ilâve eder.
Yine Ebu Dâvud'un bir başka rivayetinde şu ziyâde vardır: 'Müzeyne veya Cüheyne kabilesinden bir adam sordu: 'Ey Allah'ın Resûlü, hangi işi yapıyoruz, olup bitmiş (levh-i mahfuza kaydı geçmiş) bir işi mi, yoksa (henüz levh-i mahfuza geçmemiş) şu anda yeni başlanacak olan bir işi mi?' Resûlüllah (aleyhissalâtu vesselâm): 'Olup bitan bir işi' dedi.
Adamcağız -veya cemaatten biri- yine sordu: Öyleyse niye çalışılsın ki? Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamada bulundu: 'Cennet ehli olanlara cennetliklerin ameli müyesser kılınır, ateş ehli olanlara da cehennemliklerin ameli müyesser kılınır.'
Benzer bir hadisi, Buhârî (rahimehullah) Ebu Hüreyre (radıyallahu anh)'den kaydeder.
Bu hadise Tirmizî hâriç diğerlerinde de rastlanır. Mevzubahis rivayette, 'şehâdette bulunman' yerine 'Allah'a ibadet edip hiçbir şeyi ortak koşmaman' ifadesi de yer alır.
Bu hadiste ayrıca 'Yalın ayak, üstü çıplak kimseler halkın reisleri olduğu zaman' ziyadesi de mevcuttur.
Şu ziyade de mevcuttur: (Kıyametin ne zaman kopacağı), Allah'tan başka hiçkimse tarafından bilinmeyen beş gayıptan (mugayyebât-ı hamse) biridir buyurdu ve şu ayeti okudu: 'Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir. Rahimlerde bulunanı o bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Ve hiç kimse nerede öleceğini bilmez...' (Lokman, 34),
Buhârî, İman 37.
Bir başka rivayette 'üstü çıplaklar' tâbirinden sonra 'sağır ve dilsizler arzın melikleri (kralları) oldukları zaman' ziyadesi vardır.
Nesâî'nin Sünen'inde şu ziyade mevcuttur: 'Dedi ki: Hayır, Muhammed'i hakikatle birlikte irşad ve hidayet edici olarak gönderen zât'a yemin olsun, ben o hususta (kıyametin ne zaman kopacağı hususunda) sizden birinden daha bilgili değilim. O gelen de Cibril aleyhisselamdı. Dıhyetu'l-Kelbî suretinde inmiştir.'
[22/6 00:25] Ömer Tarık Yılmaz: Hani, biz İsrailoğulları’ndan, “Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceksiniz, anne babaya, yakınlara, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz, herkese güzel sözler söyleyeceksiniz, namazı kılacaksınız, zekâtı vereceksiniz” diye söz almıştık. Sonra pek azınız hariç, yüz çevirerek sözünüzden döndünüz.
[Bakara Sûresi.83]
[22/6 00:25] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın.” (Mâide, 5/114)
[22/6 00:25] Ömer Tarık Yılmaz: Akıl dışında olan şeyler, keşif ve müşahedeyle kalp gözüyle anlaşılır. Akıl bunları anlayamaz. Nitekim, his uzuvları da aklın anladığı şeyleri anlamıyor.[Molla Camî]
[22/6 00:26] Ömer Tarık Yılmaz: Orucu, ramazandan sonra ertelemeyi mübah kılan özürler nelerdir?
Özürsüz olarak Ramazan ayında oruç tutmamak günahtır. Ancak bir kimse aşağıdaki durumlarda Ramazan orucunu sonradan kaza etmek şartıyle tutmayabilir veya başlamış olduğu orucu bozabilir. Ancak sonradan ilk fırsatta tutamadığı günler sayısınca oruçları kaza etmesi gerekir.
Bir kimsenin Ramazan orucunu sonraya bırakabilmesi için geçerli sayılan özürler şunlardır:
1) Hastalık: Bir hasta oruç tuttuğu takdirde hastalığının artmasından veya uzamasından korkarsa oruç tutmayabilir. Hastalığı iyileşince tutamadığı oruçları kaza eder. Hastaya bakan kimse de böyledir.
Ramazan ayında düşmanla savaşan asker, oruç tuttuğu takdirde zayıf düşeceğinden endişe ederse misafir durumunda olmasa bile oruç tutmayabilir.
Savaşa katılacağı kesinlikle veya kuvvetli bir ihtimalle biliniyorsa henüz savaşa girmeden önce de zayıf düşme endişesiyle yine oruç tutmayabilir. Tutamadığı oruçları daha sonra kaza eder.
2) Yolculuk: Ramazan ayında en az 90 km. mesafeye yolculuğa çıkan kimse oruç tutmayabilir. (Hamza el-Eslemi adındaki sahabî peygamberimize yolculukta oruç tutup tutmayacağını sorunca peygamberimiz ona:
-'İster tut, ister tutma' diye cevap vermişti.44 Bu hüküm, dinen yolcu (misafir) sayılan kimseler içindir. İkamet ettiği yerden en az 90 km. veya daha fazla mesafeye yolculuk yapan ve gittiği yerde 15 günden az bir süre kalmaya niyet eden kimse dinen misafirdir. Eğer gittiği yerde 15 günden fazla kalmaya karar vermişse, o yere vardığı andan itibaren misafir olmaktan çıkar. Buna göre, Ramazan ayında bulunduğu yerden en az 90 km. uzaklıkta bir yere yolculuk yapan kimse yolculuk süresince oruç tutmayabilir. Gittiği yerde 15 günden az kalacaksa hüküm yine aynıdır. Eğer gittiği yerde 15 gün kalacaksa yolculuğu bitince vardığı yerde orucunu tutması gerekir. Yolculuk hali bitince tutmadığı günleri kaza eder. Oruç tutmasında bir güçlük yoksa yolcunun oruç tutması daha hayırlıdır.
3) Zor Görmek: Orucu bozmak için ölümle veya vücuduna bir zarar verilmekle tehdit edilen kimse orucunu bozabilir. Bozduğu orucu sonra tutar.
4) Gebe ve Emzikli Olmak: Gebe veya emzikli olan bir kadın, oruç tuttuğu takdirde kendisine veya çocuğuna bir zarar geleceğinden korkarsa oruç tutmayabilir. Gebelik ve emziklilik hali sona erince tutamadığı günleri kaza eder.
5) Şiddetli Açlık ve Susuzluk: Oruçlu bir kimse açlık veya susuzluk sebebiyle aklının bozulmasından veya vücuduna ciddî bir zarar geleceğinden korkarsa, orucunu bozabilir. Sonra uygun bir zamanda tutamadığı oruçları kaza eder.
6) Yaşlılık ve Düşkünlük: Vücudu günden güne düşen ve oruca dayanamayan iyice ihtiyarlamış olan kimseler oruç tutmayabilir. Bunlar sonradan da orucu kaza edemiyecekleri için tutamadıkları her günün orucunun yerine fidye verirler. İyileşme ümidi olmayan hastalar da böyledir.
Bu özür sahiplerinden herhangi biri, özrü devam ederken ölürse tutamadıkları oruçlar için fidye verilmesini vasiyet etmesi gerekmez. Özrü ortadan kalkıp tutamadığı oruçlarını kaza edecek kadar bir zamana yetişir de oruçları daha kaza etmeden ölürse bu oruçlar için malının üçte birinden fidye verilmesini vasiyet etmesi lâzımdır. (Ölenin varisi yoksa malının tamamından vasiyet eder.)
Eğer vasiyet etmezse, varislerinin teberru olarak ölenin fidyesini vermesi caizdir.
[22/6 00:26] Ömer Tarık Yılmaz: Akl-ı Feâl
İşrâkiyye (Yeni Eflâtunculuk) felsefesinde ukûl-ı aşerenin (on akılın) sonuncusu olup, yaşadığımız âlemle alâkalı akla verilen ad. Öldürme ve yaratma işlerine bakan mertebe. Felsefecilerin akl-ı feâl dedikleri yalnız onların hayâllerinde bulunup, kısa akılları ile ortaya attıkları bir şeydir. İslâm bilgilerine uymamaktadır. Bunların bozuk inanışlarına göre, insan sıkışınca Akl-ı feâle yalvarır, Allahü teâlâdan bir şey is temez. Allahü teâlânın dünyâda olup bitenlerle hiç ilgisi yoktur derler. Bunlar sapık fırkaların hepsinden daha aşağıdırlar. (İmâm-ı Rabbânî)
[22/6 00:26] Ömer Tarık Yılmaz: Akbatun
T. Yiğit, cesur insan
Kısaltmalar:
A. Arapça,
F. Farsça,
FR. Fransızca,
IB. İbranice,
İ. İtalyanca,
Moğ. Moğolca,
T. Türkçe,
Y. Yunanca,
E.T. Eski Türkçe
[22/6 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: İki yaşını bitirmeyen ancak kapak atmış olan sığır cinsi büyükbaş hayvanların kurban edilmeleri caiz midir?
Sığır cinsi büyükbaş hayvanların kurban edilebilmesi için, en az iki kameri yaşlarını bitirmeleri gerekir (Mevsıli, İhtiyar, İstanbul, tsz. V, 724).
Buna göre iki yaşını bitirdikleri kesin olarak bilinen sığır cinsi büyükbaş hayvanların kapak atmamaları, bu hayvanların kurban olmalarına engel olmaz. Yine kapak attığı halde henüz iki kameri yaşını doldurmamış olan büyükbaş hayvanlar kurban olarak kesilemezler.
Ancak doğumu kesin olarak bilinmeyen sığır cinsi büyükbaş hayvanlar için kapak atma denilen iki ön dişin çıkması, o hayvanın kurban edilebilmesi için bir ölçü olarak kabul edilebilir.
Aynı şekilde bir hastalığa dayalı olarak memelerinin yarısının sütü kesilen hayvan da kurban olmaz. Fakat hastalık olmaksızın sütü kesilen hayvanın kurban olmasında bir sakınca yoktur (Fetavay-ı Hindiyye, Beyrut 1991, V, 299; İbn Abidin, Reddu’l-Muhtar, VI, 325).
[22/6 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: 9.
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَٓائِرَ اللّٰهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلَٓائِدَ وَلَٓا آٰمّ۪ينَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْوَانًاۜ وَاِذَا حَلَلْتُمْ فَاصْطَادُواۜ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ اَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اَنْ تَعْتَدُواۢ وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ
﴿﴾ “Ey iman edenler! Allah’ın (koyduğu din) nişanelerine[8], haram aya[9], hac kurbanına, (bu kurbanlıklara takılı) gerdanlıklara ve de Rab’lerinden bol nimet ve hoşnutluk isteyerek Kâ’be’ye gelenlere sakın saygısızlık etmeyin. İhramdan çıktığınızda (isterseniz) avlanın. Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye birtakımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (Maide, 5/2)
[8] . Meâlde geçen “nişaneler” kelimesi, âyetteki “şeâir” kelimesinin karşılığı olarak kullanılmıştır. “Şeâir”, alametler, işaretler ve semboller demektir. Burada kastedilen, dinin belirgin alametleri, işaretleri ve sembolleridir. Özellikle de haccın eda edildiği kutsal yerler ve bazı hac fiilleridir.
[9] . Haram ay ifadesiyle Muharrem, Zilka’de, Zilhicce ve Receb aylarından her biri kastedilmektedir.
[22/6 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: 'Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: 'Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.'
(İsrâ, 17/24)
http://www.duavesureler.com
[22/6 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: 'Kimi, davranışları ( fazilet açısından) geride bırakırsa, soyu-sopu onu ( fazilette) ileriye götürmez.'
(Müslim, 'Zikir', 38)
http://www.duavesureler.com
[22/6 00:27] Ömer Tarık Yılmaz: 'Allahım! Sen benim Rabbimsin. Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Beni yaratan sensin, ben senin kulunum. Gücüm yettiğince sana verdiğim söz ve ahdime bağlı kalacağım. İşlediğim günahların şerrinden sana sığınıyorum'
null
http://www.duavesureler.com
[22/6 00:28] Ömer Tarık Yılmaz: 'Bugün sabaha çıkan herkes misafirdir, yanındaki mal ödünçtür. Misafir ise yolcudur, emanet de iade edilecektir.' Abdullah b. Mesud [radıyallahu anh]
Semerkand Takvimi
[22/6 00:28] Ömer Tarık Yılmaz: Himmet Kaderle Sınırlıdır
Kâmil mürşid, müridin isteğine değil, Allah’ın onun hakkındaki takdirine bakar. Bir çeşit kader vardır ki onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır. Diğer kaderde ise onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlıdır. İşte dua, himmet ve sadaka bu kısımda fayda verir. Bunlar Allah Teâlâ’nın kudretindedir ve zaten Allah dostları, hep ilâhî murada uygun şeyleri isterler. Bu konuda Mevlânâ Halid-i Bağdâdî [kuddise sırruhû] neslinin devamı için dua ve himmet isteyen Akkâ Valisi Abdullah Paşa’ya şu cevabı gönderir:
Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen şeyin kazâ-i muallak (sebeplere bağlanan bir kader) olduğu anlaşılmadan himmet kullanılmaz. Kesin olan kaderi (kazâ-i mübrem), değil veliler, peygamberlerin himmeti bile değiştiremez. Onun sonucuna rıza gösterip Allah’a teslim olmak gerekir. Şunu belirtelim ki velileri inkârdan sakınmak vâcip olduğu gibi; onlar hakkında, imanı bozacak kabullenişlerden sakınmak da vâciptir. Bu aşırı ve tehlikeli inanışlar, daha çok velilere güzel zan ve aşırı muhabbet besleyen kimselerde oluyor.
Semerkand Takvimi
[22/6 00:28] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet
'Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve de ki: 'Rabbim!, Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sen de onlara acı.'
(İsrâ, 17/24)
Daha fazlası için Bir Ayet Hadis Dua uygulamasını hemen indir; Google Play: https://birayethadisdua.page.link/app?ayet=c91TqwxCSkY=
[22/6 00:28] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Hadis
“Allahım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım işlerin şerrinden sana sığınırım.”
(Müslim, “Zikir” ,65, 66)
Daha fazlası için Bir Ayet Hadis Dua uygulamasını hemen indir; Google Play: https://birayethadisdua.page.link/app?hadis=c91TqwxCSkY=
[22/6 00:28] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Dua
'Ey Rabbim! Bilmediğim şeyi istemekten Sana sığınırım. Eğer Sen, beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsenben hüsrana düşenlerden olurum!'
(Hûd, 11/47)
Daha fazlası için Bir Ayet Hadis Dua uygulamasını hemen indir; Google Play: https://birayethadisdua.page.link/app?dua=c91TqwxCSkY=
[22/6 00:29] Ömer Tarık Yılmaz: Kocaları yanında bulunmayan kadınların yanına girmeyiniz. Çünkü şeytan sizin kan damarlarınızda dolaşmaktadır. Hadis-i Şerif
[22/6 00:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Gökyüzünü de korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise oradaki, (Allah’ın varlığını gösteren) delillerden yüz çevirmektedirler.
(Enbiyâ, 21/32)
[22/6 00:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (müslüman) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir...
(Al-Bukhari, Muslim)
[22/6 00:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Allahım! Senden, beni rahmetine ulaştıracak ve bağışlamana vesile olacak şeyleri, her türlü günahtan uzak kalmayı, her türlü iyiliği elde etmeyi ve sonunda Cennete kavuşup Cehennem ateşinden kurtulmayı dili
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N