Menü tarıkhaber
AHMET YILMAZ

AHMET YILMAZ

Tarih: 05.07.2023 08:46

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[10/6 21:24] Babam: İSTANBUL'DA KURYELİK YAPAN BİR KİŞİNİN MÜLTECİLERLE İLGİLİ İZLENİMLERİ. 
Mülteci sorununu sadece sosyal medyadan
ya da TV'den gördüğünüz kadar sanıyorsanız yanlıyorsunuz.
 
Gelin size ben gerçeği anlatayım:
Ben İstanbul'da kuryelik ve genelde
günde ortalama 200 km. yol yapıyorum.
Pendik'ten Silivriye her ilçeye
ve her mahalleye giriyorum.
 
Tahminime göre ESENYURT, BAŞAKŞEHİR, BEYLİKDÜZÜ, FATİH ve BAĞCILAR ilçelerine
bir süre sonra TC. VATANDAŞI giremiyecek. 
 
Size kurye olarak gittiğim adreslerden bahsedeyim; Herşeyden önce hem Suriyeliler hem de bizim partililerden bazıları diyor ya 'Suriyeliler ekonomik olarak bize çok faydalı', diye; bu söz külliyen yalan,
çünkü örneğin Esenyurt'ta telefonu bozulan
bir Suriyeli telefonunu Sirkeci'de işyeri olan
bir tamirciye gönderiyor,
ya da altın takı alacak olan Başakşehir'deki
bir Pakistanlı Bağcılar'daki Pakistanlı kuyumcudan kurye ile aldırıyor alacağını,
ya da Afganlar Fatih ve Yenikapı'da bulunan kendi marketlerinden alışveriş yapıyorlar...
 
Çünkü çok kere Afgan pirinci alıp teslim ettim.
 
Şimdi gelelim işin sağlık boyutuna;
Bu durum çok vahim.
İstanbul genelinde diş protezi yaptıran kişilerin %90'ı Suriyelilerin merdiven altı protezlerini ağızlarına takıyor ve diş klinikleri 'ucuz' diye buraları tercih ediyorlar.
 
Size bir anımı anlatayım;
Bir gün Fatih'te bir adrese gittim.
Adres virane merdiven altı bile değil
eski müstakil bir gecekondu idi.
 
Neyse gittim kapıyı çaldım,
baktım protez imalatı yapılıyor.
 
Gönderiyi teslim aldım, Florya'da bir adrese,
bir diş kliniğine gittim.
Gittiğim yerin kalitesi ne Amerikan Hastanesinde ne de Memorial' da var.
Bu nasıl oluyor, diye düşünürken teslimatı alacak kişinin adresine baktım,
o da Suriyeli bir bayandı.
 
Bayanı çağırdılar ki doktormuş kendisi.
O esnada orada bekleyen şık giyimli bir bey de bekleme salonunda oturuyordu.
Bayan Doktor Türkçe 'Ahmet bey proteziniz geldi, buyurun odama' dedi.
 
Ben şok oldum.
Benim ülkemde benim vatandaşıma sağlıksız medikal ürünle tedavi uyguluyorsun, neden? 'Kendi vatandaşı kazansın diye'.
 
Devam edeyim; yurtdışına çıkarken kovid testi yaptıran insanların %90'ı yine merdiven altı Suriyeli laboratuvarlarda karman çorman
hiç bir önlem olmadan coca cola dolaplarının içinde yüzlerce test tüpünün olduğu yerlerde testlerini yaptırdı!
 
Burada olabilecek en büyük sorun, 'test sonucunun yanlış çıkmasıdır'.
 
Ama gelelim en tehlikelisine; Başakşehir'de yine merdiven altı bir laboratuvar var
ve ben günde bir kez mutlaka gidiyorum; binlerce kurye var, biri giriyor biri çıkıyor.
 
Kan tüpleri yerlerde, kendim girip çıkarken maskesiz girmiyorum, çıkarken bildiğiniz dezenfektan ile banyo yapıyorum.
 
Bir tane cihaz var onun yanında da ev tipi Vestel, Arçelik buzdolapları, test tüpleri her yerde ve bu tüplerin yarısı idrar yarısı da kan. 
 
Peki buraya bu tüpleri kim gönderiyor?
 
Özel hastane diye gittiğiniz çoğu hastaneler ucuz diye buraya yolluyor.
 
Gelelim zenginlerine; Başakşehir'de oturuyor çoğu.
 
Onlara neden gidiyorum biliyor musunuz?
Hani son zamanlarda vatandaşlık reklamı yapan vize şirketleri var ya onlardan
oturma izinlerini, vatandaşlık başvurularını,
vb. alıp götürüyoruz.
 
Hepsi lüks içinde yaşıyorlar.
 
Bir gün bir kargo görevlisine adres sordum,
'gel ben de oraya gidiyorum' dedi...
Elinde boyu kadar çuval sordum, 'hepsi oraya mı?', diye 'aynen oraya her gün bir çuval getiriyorum' dedi, içinde 'hepsiburada, trendyol ve amazon kolileri'.
 
Beylikdüzü ve Esenyurt tayfası mafyalaşmış!
 
Beylikdüzü'nde örneğin 'İnovia siteleri' var, orada onların izni olmadan
ne ev tutabilirsiniz ne satabilirsiniz.
 
Esenyurt'ta zaten tam gettolaşma var.
 
Bazı mahalleler var ki gözünüzü kapatıp sizi oraya bıraksam gözünüzü açtığınızda
'eyvah Suriye'ye kaçırmışlar beni!' dersiniz. 
 
Daha yüzlerce örnek var ama yazsan ne olacak, en azından sağlığınıza dikkat edin. 
 
DOKTORUNUZA, DİŞ HEKİMİNİZE MUTLAKA çalıştıkları laboratuvarın neresi olduğunu sorun.
#GÜMBÜRGÜMBÜRİSTİLÂ
[10/6 21:24] Babam: İÇİM ÜRPEREK AŞAĞIDAKİ METNİ OKUDUM
SON PARAĞRAFLARDA İFADE EDİLDİĞİ GİBİ  UYANIK OLMAK VE DEMOKRATİK YOLLARLA  HAKLARIMIZI ARAMAK VE BU İSTENMEYEN GİDİŞE KARŞI ÇIKMAK GEREKİR 
 
Dz. Albay Rüştü YUMUK'a teşekkür ederiz.
 
SONUNA KADAR OKUYUN.                                        
 
İŞGAL VE ŞİDDET.
        
BOP çok yol aldı. Ülkemiz BOP’ne göre bölünecek 22 ülkeden biriydi. 
Türkiye’ye Irak, Suriye, Libya gibi açıktan saldıramadılar. 
Önce işbirlikçi bir iktidar buldular. İşbirlikçi ortakları için baston görevi yapan muhalefeti de oluşturdular. 
Cemaat görünümlü ajanlarını ülkemizin sinir ucu görevi yapan kurumlarına, yargıya, emniyete, orduya, milli eğitime yerleştirdiler.Ergenekon, Balyoz ve türevi davalar Türkiye Cumhuriyeti Devletini dönüştürmek için kurgulandı. 
ABD’nin hedef ülkelerde gerçekleştirdiği Turuncu Darbe, bizde kurgulanmış davalar üzerinden gerçekleştirildi. 
Bu gerçeği hala dillendiren yok. 
15 Temmuz oyunuyla rejim değiştirildi. Küresel şebeke başarmıştı. Yargıyı bitirmiş, Orduyu parçalara ayırmış, bütün gücün tek kişide toplanmasını sağlamışlardı. 
Egemenlik milletten alınıp kaçak saraya verildi.
Hiçbir direnç noktası kalmadığına göre, Türkiye üzerindeki emellerine kolay ulaşacaklardı(!).. 
ACABA(!)?
9 Milyon Suriyeli Türkiye’ye sürülerek yumuşak işgal sağlandı. 
Sınır mayınları bu proje için temizlendi. Sınıra mayın temizleme kılıfıyla İsraillileri yerleştireceklerdi.
O dönem gösterilen direnç nedeniyle başaramadılar. 
Kendi askerlerimiz mayınları temizledi. Kayıplar verdik.
Ardından Suriyeliler geldi. Hepsi ipsiz sapsız üremek dışında hiçbir işe yaramayan cinsten bir güruh.
Sonra ABD ile birlikte Doğu sınırımızdaki mayınlar temizlendi.
Afgan göçüne hazırlandı…
Afganistan’dan gelen genç erkekler ABD’nin birlikte çalıştığı Afganlılardı. 
Ailelerine ABD maaş ödüyordu. Şimdi Pakistanlılar geliyor…
Afrika’nın en uç noktasındaki ülkelerden yığınla insanlar geldi.  
Antalya bölgesinde yapılan satışlarda 100 satış varsa 90’ı yabancı.
Tek dünya devleti için ulus devletlerin harcının kırılması lazım. Harç kırılınca giderek kuma döner, ufalanırsınız. Direnç biter. Av olursunuz.
AKP Misyonerliği serbest bıraktı. 
AB ülkelerinden başlayıp ABD’liden, Kore’liye kadar misyonerler bütün ülkeye dağıldı. 
Ülke ev kiliselerle doldu. , 
Üzgünüm, Müslüman sandıklarınız Lawrence’nin mirasçıları çıktı. 
Türk Milleti’nin ölüm fermanını yazanlar, Dürrizade’nin ruh ikizi çıktı. 
Vatan kavramının en yüksek olduğu yerler köylerdir. 
Vatan toprağını işleyen çiftçi toprağın kıymetini bilir. Bizi Kurtuluş Savaşında köylü olmak kurtardı. 
Emperyalizmin işbirlikçileri bu ayağı yok etmek için tarım ve hayvancılığı bitirdi. 
Anadolu gibi yüzlerce endemik türe ev sahipliği yapan Türkiye’de yerli tohum yasaklandı.
Vahşi bir Vandallıkla, hainlikle Anadolu Toprakları’nın rahmi söküldü. Doğurganlığı bitti. 
Türk Milleti’nin direncini kırmak için Türkler borçlandırıldı.
Yönetimden ve paradan el çektirildi. 
Borç batağına sürüklendi.
Üstelik ayrıcalıklı bir sınıf yaratarak bu sınıfın çocuklarını askerlikten kurtardılar. 
Anadolu’nun yoksul çocuklarının yoksulluklarını kullanarak paralı asker yaptılar. 
Şimdi her gün bu çocuklarımızın şehit haberini alıyoruz. Alıştırdılar. Kimse umursamıyor. Tıpkı Osmanlı’nın Yemen, Kafkaslar, Arap çöllerinde ölüme yolladığı Anadolu çocukları gibi… Bizim çocuklarımız ölüme yollanırken, kendi çocukları milyonlarına milyon katıyor.
Suriyeli Geçici sığınmacılar Projesi 
Bunlar sığınmacı falan değil! ABD derin devleti ile yapıldığı anlaşılan gizli bir anlaşmanın uygulamaya konmasıdır! 
Suriyeliler gelmedi. Türkiye’ye kovalandı. Vaatler verildi. Onlar geçici sığınmacı olsaydı, bu kadar saldırgan olabilirler miydKilis’te, İstanbul’un göbeğinde Türkçe konuşun” diyenlere, Suriyeli hastaya
Türkçe konuş diyen doktora;
“Siz Arapça konuşun” diyebilirler miydi?  silahlarıyla İstanbul’un göbeğinde poz verebilir miydi? 
Belli ki özel sözler verilmiş. Belli ki kuracağız dedikleri Astrika Devletinin dili Arapça olacak açıklaması Suriyeli Emperyalist lejyonerlere de fısıldanmış. Belli ki dönüşüm için görev de verilmiş.
İşte o söz ve göreve güvenerek Türk Milletini aşağılayacak kadar cesur olabiliyorlar.
Kilis’ten bir dostla konuştum. Bana dedi ki;
“Kilis artık bizim değil. Azınlık kaldık. Kilis esnafı, vergiye tabi olmayan Suriyeli esnafa yenildi. 
Tek tek kapandılar. Burada artık ticaret Suriyelilerin eline geçti.
Kilis eğitimde iller arasında 4. Olmuştu. Şimdi eğitim kalitesi sıfırlandı.
Okullar Arap okulu oldu. 
Çocuklarımız eğitim alamıyor. 
Suriyeli gençler 30’lu, 40'lı gruplar halinde geziyor. 
Kilisliler kızlarını, eşlerini eve kapattı. Dışarı çıkmaya, çıkarmaya korkuyorlar.” 
İşte size açık bir ihanet tablosu… 
Bu mandacı kafalar, bilerek, isteyerek ülkemizi işgal ettirdiler. 
Basının satılık kalemleri, lejyoner askerleri, Türk düşmanı devşirmeler bu işgale karşı çıkanları “faşist” olmakla suçlayıp, bastırmaya çalışıyor.
Mütareke basını, devşirilmiş kalemler görevini yapıyor. 
Türk düşmanlıklarını, yani faşist duygularını “hümanist” ayaklarıyla kapatmaya çalışıyorlar. 
Bunlar Turuncu Darbenin kiralık askerleri, küresel çetenin lejyoner kalemleridir!. Emperyalizmin, Siyonizmin alanlarıdır. Sakın susmayın!. Düşmana asker olan hainlerin karşısına gururla dikilin!. 
Tükürülecek suratı olanları bir varlık yerine koymayın! Küçümseyerek bakın suratlarına ki zaten çok küçükler !
Türk Milleti’nin düşmanı benim de düşmanımdır! Üstelik açık düşmandan bin beter, yaşadığı ülkeyi emperyalizme pazarlayan aşağılık kimliklerdir.                 
Bu ülkede paralı paramiler oluşumlar yeşillik olsun diye kurulmadı. 
Kurmayı planladıkları, Türk’ü Anadolu’da yok edecek “Anadolu İslam Federe Devleti”ni ilan ederken bir dirençle karşılaşırlarsa, kullanacakları silahlı paralel yapılardır. 
1915 öncesi, Türkler yoksul ve cahil bırakılmıştı. 
Ağır vergiler altında inleyen bir Anadolu halkı vardı.Parası yoktu, yönetimde söz sahibi değildi. Savaştan savaşa sürülen, insan ambarı olarak kullanılırdı. 
Anadoluda Türkler kıyıma varan şekilde erkeksizleşiyordu.
Para ve silah azınlıkların elindeydi. 
Emperyalist ülkeler Gragoryan olan Ermenilerin dinini üçe böldü. 
Dini inanışları bölünen Ermenilerin bir çoğunu emperyalist hesapları için kullandılar. 
İngiliz, Fransız, Rus lejyonerliğine soyunan Ermeniler, silahsız ve erkeksiz, kadın-çocuk ve yaşlı erkeklerin olduğu köylere saldırdı. 
Kadın, çocuk… Hepsini samanlıklara doldurup yaktı. 
Canlı canlı kuyulara doldurdu. 
Tecavüz sıradan olaylardı. 
Yabancı bütün kaynaklarda bu kayıtlar var. 
Vahşetin boyutunu anlamak isteyen Karabağ Soy kırımına baksın. 
Doktor olduğunu söyleyen aşağılık bir yaratık, bir Türk çocuğunun derisini canlı canlı yüzüp, kaç dakika yaşadığına bakmış. 
Bu vahşet Rus ordusuna dayanarak yapıldı.
O Rusya utanmadan “sözde soykırımı' meclisinden geçirdi.  
Gülerek ölmek sözünün ne anlama geldiğini biliyor musunuz?
Lejyoner Ermenilerin el ve ayaklarından canlı canlı çivileyip güneşin altına koyduğu Türklerin ölürken yüzünün güler gibi gerilmesinden dolayı söylenmiştir.
Emperyalizmin yeni lejyonerleri Türkiye Büyük Millet Meclisinde Türk Milleti’ne iftira atacak kadar cesaretliler. Onlara bu cesareti veren 'LEJYONER SİYASETÇİLERDİR' 
Mandacı kafaların Uzlaşmacı ve teslimiyetçi anlayışıdır.
Bu isimleri asla unutmayın!
Tarihçi Ümit Doğan uyarıyor: 
Abdülhamid döneminde toprak satılarak Filistin'e yerleştirilen Yahudiler, işe ruhsatsız olarak ev, dükkan, fırın, mağaza vb. inşa ederek başlamışlardı. 
Bugün orada İsrail Devleti var. 
Tarih, ders çıkarılması gereken bir bilim dalıdır. 
Sığınmacı sorunu acilen çözülmelidir.”
Bu uyarıya kulak vermek için Türk olmak gerekir! 
Kaderini, sevincini, acısını Türk Milletinin kaderi, acısı ve sevinciyle birleştirmek gerekir! Ülkü birliği gerekir!
Sanmasınlar ki Türk Milleti teslim olacaktır. Sanmasınlar ki Türk Milleti kendine biçilen kefeni giyecektir. 
Seyit Rızaların varisleri Seyit Rızaların, Said-i Kürdilerin mirasçıları Said-i Kürdilerin, Vahdettin-Damat Ferit-Dürrizade olmaya özenenlerin kaderi Vahdettin, Damat Ferit, Dürrizade’den bin beter olacaktır!
Bu topraklar çok ihanet gördü.
Bu topraklar çok haini de gömdü.
Teslim alamayacaksınız!
Haram paralarınıza, uyuşturcudan elde ettiğiniz cukkalarınıza, bu milletten çalıp kasaladığınız paralarınıza da sakın güvenmeyin! 
Sonuç olarak:
Dürrizade’nin çocuklarıyla, İllimünati (şeytanın) nin çocukları birleşerek Türkiye Cumhuriyeti Devletini küresel şeytanlara laboratuar yaptı. 
Bizler o labratuvarda kobay olmayacağız! 
 
HER TÜRK EVLADI BUNLARI BİLMELİDİR.    KAĞIT ÜZERİNDE, KLAVYE BAŞINDA, İÇKİ MASALARINDA, ORDA BURDA BOŞ BOŞ KONUŞMAKLA BİR YERE VARILMAZ. 
HİÇ BİR ŞEY YAPAMAYANLAR, ACZ İÇİNDE OLANLAR HİÇ OLMAZSA ÇARŞIDA, PAZARDA, CAMİDE, OKULDA, SESİNİ ÇIKARTMALI, TAVRINI AÇIKÇA ORTAYA KOYMALIDIR. 
BİZ SABREDİP SUSTUKÇA ONLAR MİLLİ BENLİĞİMİZE, CUMHURİYETİMİZE PERVASIZCA SALDIRMAYA DEVAM EDİYORLAR. 
 
SON OLARAK LÜTFEN PAYLAŞIN.
[10/6 21:24] Babam: Ya Rabbi! Sana inandık, Sana dayandık, Sana teslim olduk, Sana tevekkül ettik. 
Bağışla gizli, aşikar bütün günahlarımızı, kabul buyur dualarımızı, affet isyan ve hatalarımızı, layık eyle bizi kulluğuna, gerçek ümmet eyle Nebi’ne! Kurtar bizi şeytandan ve düşmandan. Derde, darda, zorda koyma bizi. Sev, sevdir, sevindir bizi. 
Günümüzü hayr,
Ömrümüzü bereketli,
Akibetimizi cennet eyle,
Sabahımızı ve Cumamızı hayreyle.  AMİN.
[10/6 21:25] Babam: '  Bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi, o hikmetli, adâletli kudret-i mutlaka ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca ihya edip yüz bin çeşit haşirlerin misallerini icad eder'
Cumada yapılan duaların feyzi berketi üzerinize üzerimize olsun.
[10/6 21:25] Babam: YA RABBİ!!!! 
GEREKTİĞİ GİBİ SABREDEBİLMEYİ,SANA HER NEFESTE ŞÜKREDEBİLMEYİ BİZE NASIP EYLE!
YA RABBİ!!!!
BİZİ İNKARA,İSYANA GÖTÜREN,GÜCÜMÜZÜ AŞAN,BELİMİZİ BÜKEN,BİZE SENİ UNUTTURAN FELAKETLER VERME
BİZE,SANA YAKLAŞTIRAN,AKIBETİ HAYIR GÜZELLİKLER İHSAN EYLE...KALBİ FESATLIKTAN, GÖNLÜ KİBİRDEN KARARMIŞ KULLARINDAN BİZLERİ UZAK EYLDİNİMİZDE BİZİ SABİT KILCUMAMIZ MÜBAREK OLSUN DUA İLE
[10/6 21:25] Babam: '  Bir ağacı baharda çabuk diriltmek ve kemiklerine hayat vermek gibi, o hikmetli, adâletli kudret-i mutlaka ile koca arzı ve zemin cenazesini, baharda o ağaç gibi kolayca ihya edip yüz bin çeşit haşirlerin misallerini icad eder'
Cumada yapılan duaların feyzi berketi üzerinize üzerimize olsun.
[10/6 21:26] Babam: Hayırlı Cumalar olsun 
“Kurana Mirasçı Olanlara”, “İyilikte Başı Çekenlere” ...
 
“Biz, bu Kur’an’ı kullarımızdan seçtiklerimize miras olarak bahşettik. Onlardan bazısı kendilerine zulmeder, bazısı doğru ile eğri arasında orta  yolu tercih eder, bir kısmı da Allah'ın izniyle iyilikte başı çekenlerden olur. Bu ise en büyük fazilettir.”
(35-FÂTIR Suresi 32.Ayet)
[10/6 21:26] Babam: *Kalp*, Rabbini zikrettikçe güzelleşir..
*Dil*, Rabbini andıkça ehilleşir. 
*Bu beden*,  ibadet ettikçe yenilenir.  
*Dost* , dosta dua ettikçe yüceleşir.
*Rabbim ; dualı bir hayat yaşayan, duasını hayatına taşıyan, başkalarının duasını alan ve duası kabul olan kullarından eylesin. Selam ve dua ile CUMAMIZ  MÜBAREK OLSUN*
[10/6 21:26] Babam: Sabahınız aydınlık, bedeniniz sağlıklı, 
ameliniz ihlaslı, yuvanız huzurlu, 
duanız kabul olması temennisiyle..
 
RABBİM Uyandırdığın Her Yeni Güne ,
Verdiğin Her Nefeste 
Çok Şükür, Elhamdülillah .
 
HAYIRLI, HUZURLU, MUTLU SABAHLAR ve CUMALAR.
[10/6 21:26] Babam: 'Merhameti sonsuz Rabb'imiz! Sıkıntılarımızı izale buyur ve bizi içinde bulunduğumuz gamdan, kederden kurtar.. en yakın bir zamanda biz aciz kullarına nezdinden bir ferec ve mahrec (çıkış yolu ve ferahlık) nasip eyle..'
 
(İbn Mâce, 'Dua', 2) amin bihurmeti seyyidilmurselin inşaallah
[10/6 21:26] Babam: Allahümme salli alaa seyyidinaa Muhammed s.a.v 
 Cuma gününün hayrı bereketi üzerimize olsun inşaAllah. Selam ve dua  il!..
[10/6 21:27] Babam: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَيْرُكُمْ مَنْ لَمْ يَتْرُكْ آخِرَتَهُ لِدُنْيَاهُ وَلَا دُنْيَاهُ لِآخِرَتِهِ وَلَمْ يَكُنْ كَلًّا عَلَى النَّاسِ. (فيض)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Sizin en hayırlınız; dünyası için âhiretini, âhireti için de dünyasını terk etmeyen ve başkasına yük olmayan kimsedir.” 
HAYIRLI CUMALAR DİLERİM...
[10/6 21:28] Babam: Eğer ahiret olmasaydı, Cennet-Cehennem olmasaydı gene de bu dünyada islami bir hayat yaşamak gerekirdi.
Cumanız mübarek olsun
[10/6 21:34] Babam: İyilik, güzel ahlaktır. Kötülük ise, vicdanını rahatsız eden ve başkalarının bilmesini istemediğin şeydir - Müslim, Birr, 14, Darimî, Rikak, 73
[10/6 21:34] Babam: Dediler ki: 'Biz bir yığın kemik, bir yığın ufantı olduğumuz zaman mı yeniden bir yaratılışla diriltilecekmişiz, biz mi?' - İsra - 49. Ayet
[10/6 21:35] Babam: “…Allah’ım, nefsime takvasını ver, onu temizle, onu temizleyenlerin en hayırlısı sensin. Onun velisi (sahibi) ve mevlası (efendisi) sensin.” - Müslim, Zikir, Dua, Tevbe ve İstiğfar, 73
[10/6 21:35] Babam: Güzel ve Çirkin Huylar
17) İttika: Yüce Allah'dan korkmak, haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmaktır. Böyle bir hale 'Takva' denir. Bunun sahibine de 'Müttakî' denilir. Müttakî olan bir zat, güvenilir ve itimat edilir bir insan demektir. Ondan hiç bir kimseye zarar gelmez.
İslam önünde insanlar esasen birbirine eşittirler. Bunların seçkinliği ancak takva iledir. Kur'an-ı Kerîm'de buyurulmuştur:
'Şüphe yok ki, Allah yanında en iyiniz, en çok müttakî olanınızdır.'
İttikanın karşıtı fısk'dır, fücur'dur. Daha açığı, doğru yoldan çıkmak, Allah'a asi olmak, haram ve şüpheli şeylerden kaçınmamaktır. Böyle bir halin sonucu da felakettir, azabdır.
18) Edeb: Güzel terbiye ve güzel huylarla vasıflanmaktır, utanılacak şeylerden insanı koruyan bir hal demektir.
Edeb, insan için büyük bir şereftir.
[10/6 21:35] Babam: İnsanları hile yoluyla aldatmak suretiyle istismar etmek gibi anlamlara gelen büyü, sihir, cincilik, muskacılık ve üfürükçülük insanın fıtratını etkilemeye ve değiştirmeye yönelik şeytanî işlerdir. Büyüye inanmak, sihirbazlara değer vermek de Allah’a şirk koşmak kadar vahim ve kötü bir iştir. İslam, sihir ve büyü gibi yollarla fıtratın seyrine ve kişilerin hayatına müdahale etmenin şeytan işi sahtekârlık ve küfür olduğunu belirtir. (Bakara, 2/102) Kur’an’da sihirbazların iflah olmayacakları ve kurtuluşa eremeyecekleri vurgulanır. (Tâhâ, 20/69-77) Bu itibarla Felak ve Nâs sûrelerinde müminlere büyücülerin şerrinden ve şeytanın vesvesesinden Allah’a sığınmaları emredilir.  - SİHİR VE BÜYÜDEN SAKINMAK
[10/6 21:35] Babam: mânâya tahsis edilmiş olduğundan dolayı başlangıçtan itibaren yüce Allah'tan başkasına Rahmân denilmemiştir. Ancak yalancı peygamber Müseylimetü'l-Kezzâb'a bir defa haddini aşan yağcı bir şair lâmsız olarak 'Sen rahmân olmaya devam ediyorsun.' tabirini kullanmış ve buna rağmen (er-Rahmân) dememiştir. Böyle olduğu halde İslâm dini açısından değil, dil açısından bile bu şairin hata ettiği belirtilmiştir. Din açısından ise şairin yanlış bir ifade kullandığı haydi haydi sabittir. Öyle ise mutlak surette 'Rahmân' yüce Allah'a ait bir sıfat ismidir. Bundan dolayı aslında sıfat olması itibariyle çok rahmet sahibi, pek merhametli, çok merhametli, gayet merhametli veya sonsuz rahmet sahibi diye tefsir edilebilse de özelliğinden, isim olmasından dolayı tercemesi mümkün olmaz. Çünkü özel isim terceme edilmez. Özel isimlerin terceme edilmesi onların değiştirilmesi demektir ve dilimizde böyle bir isim yoktur. Bazılarının Rahmân'ı 'esirgeyici' diye terceme ettiklerini görüyoruz. Halbuki 'esirgemek' aslında kıskanmak, yazık etmek mânâsınadır. 'Benden onu esirgedin.' denilir. Sonra kıskanılanın korunması, saklanması tabiî olduğundan esirgemek, onun gereği olan korumak mânâsına da kullanılır. 'Beni esirgemiyorsun.' deriz ki, 'Beni korumuyorsun.' demektir. Fakat 'Bana merhamet etmiyorsun.' gibi, 'bana esirgemiyorsun' denilmez. Bundan dolayı esirgeyici aslında 'kıskanç' demek olacağından Rahmân'ın gelişigüzel bir tefsiri de olmamış olur. Elemlenmek, acı duymak demek olan acımaktan 'acıyıcı' da tatsız ve kusurludur, kuru bir acımak merhamet değildir. Merhamet, acı felaketini ortadan kaldırmak ve onun yerine sevinç ve iyiliği koymaya yönelik olan bir iyilik duygusudur ki dilimizde tamamen bilinen bir kelimedir. Biz merhametli sıfatından anladığımız tatlı mânâyı öbürlerinden tam olarak anlayamayız ve hele pek merhametli yerinde 'acıyıcı, esirgeyici' demeyiz. Bunun için eskilerimiz burada 'yarlığamak' fiilinden 'yarlığayıcı' sıfatını kullanırlardı. 'Rabbim rahmeti ile yarlığasın', 'rahmetinle yarlığa ya Rabbi!', 'Rahmetinle yarlığa kıl ya gani (zengin)' gibi ki, bu kelimeyi hafifleterek 'yarlamak' ve 'yarlayıcı' denildiği de olmuştur. Ve aslında 'yar (dost) muamelesi yapmak' demektir ki, merhametin sonucudur. Fakat 'yarlığayıcı' da isim değil sıfattır. Özetle Rahmân 'pek merhametli' diye noksan bir şekilde tefsir olunabilirse de terceme olunamaz. Çünkü 'pek merhametli', ne yalnız Allah için kullanılan bir sıfattır, ne özel isimdir, 'Rahim' demek de olabilir. Sonra yüce Allah'ın rahmeti, merhameti; bir kalb duygusu, psikolojik bir meyil mânâsına gelen bir iyilik duygusu değildir. Fâtiha sûresi tefsirinde açıklanacağı üzere iyiliği kasdetmek veya sonsuz nimet verme mânâsınadır. Dilimizde de
 
rahmet bu mânâ ile bilinir, fakat bu ilgiden dolayı 'Rahmân' ismini 'Vehhâb = çok bağışlayan' ismi ile karıştırmak da uygun olmaz. Vehhâb, Rahmân gibi özel isim değildir. Bundan dolayı Rahmân, Vehhâb veya Afüvv (çok affeden) mânâlarına gelen 'bağışlayıcı' sıfatı ile de terceme edilemez. Bu ismi ezberleriz ve tercemesi ile değil, tefsiri ile rahmet mânâsından anlamağa çalışırız.
 
: 'er-Rahîm' de sıfat-ı müşebbehe veya mübalağa ile ism-i fâil olarak ikinci bir sıfattır. İki sıfatın farkının daha açık olması için burada ikincisi daha uygundur ki 'çok merhamet edici' demek olur. Bu da yüce Allah'ın sıfatlarından biridir. Fakat yalnız sıfat olarak kullanılır, mevsufsuz (nitelenen olmadan) tek başına kullanılmaz. Bundan dolayı Rahmân gibi sıfât-ı gâlibe (genellikle sıfat olarak kullanılan kelime) ve özel isim olmayıp Allah'dan başkası için de kullanılabilir ve fiil amelini yapar. Başındaki belirleme edatı da bilinen zat içindir. Şu halde sıfat terkibindeki kelimelerin ilki yalnız isimdir, ikincisi hem isim, hem sıfat, üçüncüsü yalnız sıfattır. Üç kelimeden o
[10/6 21:35] Babam: , Tahâret 61, (159); Tirmizi, Tahâret 74, (99).
 
 
 
Ebu Dâvud der ki: 'İbnu Mehdi, bu hadisi rivâyet etmezdi. Çünkü Muğire (radıyallahu anh)'den bilinene göre Aleyhissalâtu vesselam mestlerine meshediyordu.'
 
Yine Ebu Dâvud der ki: 'Bu hadis Ebu Musa el-Eş'ari (radıyallahu anh)
 
tarafından da rivâyet edilmiştir: 'Aleyhissalatu vesselam çorapları üzerine meshetti.' Ancak bu rivâyet muttasıl ve kuvvetli değildir, (zayıftır).
 
Ebu Dâvud der ki: 'Çorap üzerine Ali İbnu Ebi Tâlib, İbnu Mes'üd, Bera İbnu Azib, Enes İbnu Mâlik, Ebu Ümame, Sehl İbnu Sa'd ve Amr İbnu Hureys (radıyallahu anhüm ecmain) ecmain de meshetmiştir. Bu tatbikat Ömer İbnu'I-Hattâb ve İbnu Abbâs (radıyallahu anhüm)'dan da rivayet edilmiştir.
 
3676 - Evs İbnu Evs es-Sakafi (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı bir kavmin kuyusuna gelmiş, abdest alırken gördüm. Abdestini aldı, ayakkabılarına ve ayaklarına meshetti.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 62, (160).
 
3677 - Muğire (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm mestin üst ve aşağı kısımlarını meshederdi.'
 
3678 - Ebu Dâvud'un rivayetinde şöyle gelmiştir: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselam mestlerinin sırtlarına meshederdi.'
 
Tirmizi'nin bir başka rivâyetinde de böyle denmiştir.
 
Tirmizi 72, 73, (97, 98); Ebu Davud, Tahâret 63, (161, 165); Nesâi, Tahâret 63, (1, 62).
 
3679 - Hz. AIi (radıyallahu anh) buyurdular ki: 'Eğer din insanın fikrine göre olsaydı, mestin altını meshetmek, üstünü meshetmekten evlâ olurdu. Ancak ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın mestin üstünü meshettiğini gördüm.'
 
Ebu Dâvud, Tahâret 62, (162).
 
3680 - Bir başka rivâyette şöyle gelmiştir: 'Hz. Ali (radıyallahu anh)'yi abdest alırken gördüm, ayağının sırtını meshetti ve dedi ki: 'Eğer ben Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı böyle yapar görmeseydim (ayağın altını meshetmeye daha Iayık düşünürdüm) dedi.'
 
3681 - Bir diğer rivayette de şöyle gelmiştir: 'Ben, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ayağın üstünü meshettiğini görünceye kadar, dâima, altını meshetmenin evlâ olduğunu düşünürdüm.''
 
Ebu Dâvud, Tahâret (63, 162,163, 164).
 
3682 - Şüreyh İbnu Hâni anlatıyor: 'Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'ya mest üzerine meshetmekten sormaya geldim. Bana: 'Sana Ebu Talib'in oğlu (Hz. Ali) (radıyallahu anh)'yi tavsiye ederim, git ona sor. Zira o, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte seyahatlerde bulunmuştur!' dedi. Bunnun üzerine gidip ona sordum. Şu cevabı verdi:
 
'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), (mesh müddetini) yolcu için üç gün üç gece tuttu, mukim için de bir gün bir gece tuttu.''
 
Müslim, Tahâret 85, (276); Nesâi, Tahâret 99, (1, 84); İbnu Mâce, Tahâret 86, (552).
 
3683 - Saffan İbnu Assâl (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) yolcu olduğumuz zaman, bize mestlerimizi üç gün üç gece, cenâbet hali dışında küçük ve büyük abdest bozma, ve uyku sebebiyle çıkarmamamızı emrederdi.'
 
Tirmizi, Tahâret 71, (96), Da'avât 102, (3529, 3530); Nesâi, Tahâret 98, (1, 83, 84); İbnu Mâce, Tahâret 86, (554).
 
3684 - Ubey İbnu İmâre (radıyallahu anh) -ki bu Sahâbi, Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte her iki kıbleye namaz kılan ilklerdendir- anlatıyor: 'Bir gün Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek sordum:
 
'Ey Allah'ın Resulü! Mestlerimin üzerine meshedeyim mi? ''
 
'Evet!'' buyurdular. Ben tekrar:
 
'Bir gün mü?'' dedim.
 
'Bir gün!'' buyurdular. Ben tekrar:
 
'İki gün (olsa)?'' dedim.
 
'İki gün!'' buyurdular. Ben tekrar:
 
'Üç gün (olsa)?'' dedim.
 
'Evet! dilediğin kadar!'' buyurdular.''
 
3685 - Bir rivayette de '..Hatta yediye kadar ulaştı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), sonunda:
 
'Evet! Sana uygun geldiği kadar!' buyurdular
[10/6 21:36] Babam: kılmazsın, farz-ı sünneti?
Değil misin Muhammedin ümmeti?(Aleyhisselâm)
Anmazmısın, Cehennemi, Cenneti?
Îmân sâhibi kul böyle mi olur?
 
11
ONBİRİNCİ MEKTÛB
 
Bu mektûb yine yüksek mürşidine yazılmışdır. Ba’zı keşfleri ve kusûrlarını görmek makâmının hâsıl olduğu ve Şeyh Ebû Sa’îd-i Ebül-Hayrın sözünün açıklanması bildirilmekdedir:
 
Kölelerinizin en aşağısı olan Ahmed, yüksek katınıza sunar. Önceleri kendimi içinde gördüğüm makâmı, yüksek emrinize uyarak bir dahâ düşündüm. Üç halîfenin “rıdvânullahi teâlâ aleyhim” bu makâmdan geçdikleri görüldü. Fekat orası makâmım olmadığı ve çok kalmadığım için, birinci çıkışımda onları görmemişdim. Bunlar gibi, Ehl-i beytin oniki imâmından İmâm-ı Hasen ve Hüseyn ve Zeynel’âbidînden başkaları da “radıyallahü teâlâ anhüm” bu makâmda yerleşmemişdi. Fekat buradan geçmişlerdi. Çok inceleyerek anlaşıldı.
 
Önce kendimi bu makâma uygun görmemişdim. Uygun olmamak iki dürlüdür. Birincisi, yollardan hiçbir yol bulunamamasıdır. Bunun için, uygunsuzluk olur. Bir yol gösterilince, bu uygunsuzluk aradan kalkar. İkincisi, tam uygunsuzlukdur ki, aradan hiç kalkmaz. O makâma kavuşduran yol iki dânedir, bir üçüncüsü yokdur. Ya’nî bir üçüncü yol görünmüyor. Birinci yol, kendini kusûrlu ve aşağı görmekdir ve iyi niyyetlerini de beğenmemekdir. Kuvvetle çekildiği hâlde kendini kabâhatli bilmekdir. İkinci yol, çekile çekile sülûkünü temâmlayan ve tâlibleri de çekip ulaşdırabilen bir mürşidin sohbetine kavuşmakdır. Allahü teâlâ, yüksek kapınızda saçılan imkânlarınızın yardımı ile yaradılışdaki isti’dâd kadar birinci yoldan ihsân eyledi. Yapdığım iyiliklerden hiçbirini beğenmiyorum. O işin ayblarını, kusûrlarını bulmadıkça, râhat edemiyorum. Sağ omuzumdaki meleklerin yazacağı iyi bir iş yapdığımı bilmiyorum. Bu meleklerin elindeki sahîfelerin bomboş olduğunu, meleklerin birşey yazmadığını anlıyorum. Böyle bir kimseyi Allahü teâlâ beğenir mi?
 
Dünyâda bulunan her insan, hattâ frenk kâfirlerini ve sapıklarını, zındıkları, her bakımdan kendimden dahâ iyi görüyorum. Bunların en kötüsü olarak kendimi görüyorum.
 
Her ne kadar cezbe ile (Seyr-i ilallah) temâm oldu ise de, birkaç parçası kalmışdı. Bunlar da, (Seyr-i fillâh) makâmının ortasında hâsıl olan fenâda temâm oldular. Bu fenâdaki hâlleri bundan önce uzun uzun yazarak yüksek kapınıza sunmuşdum. Hâce-i Ahrâr hazretlerinin (Bu işin sonu fenâya kavuşmakdır) sözündeki fenâ, tecellî-i zâtdan ve seyr-i fillâhdan sonra hâsıl olan fenâ olmalıdır. (Fenâ-i irâdet) de bu fenânın dallarından biridir. Fârisî beyt tercemesi:
 
Bir kimsede hâsıl olmazsa fenâ,
Hak teâlâya yol bulamaz aslâ!
 
Bu makâma bağlılığı olmayanların da iki dürlü oldukları göründü:
 
Birincileri bu makâmı istiyorlar ve ona kavuşduran yolu arıyorlar. İkincileri bu makâmı istemiyorlar ve hiç aramıyorlar. Yüksek teveccühlerinizin, o makâma kavuşduran iki yoldan ikincisi ile olduğu dahâ çok görülüyor ve bu yola dahâ uygun oluyor. Yüksek kapınızdan aldığım emre uyarak, bir kaç şeyi bildirmek saygısızlığında bulundum. Yoksa, fârisî mısra’ tercemesi:
 
Ben o Ahmedim ki, eskisi gibiyim, eskisi gibiyim!
 
İkinci olarak sunulur ki, o makâmı ikinci olarak incelediğimde, birbiri üstünde, bir çok başka makâmlar da göründü. Yalvararak, kırılarak uğraşdıkdan sonra, önceki makâmın üstündeki makâma kavuşuldu. Bu makâmın hazret-i Osmân-ı Zinnûreynin makâmı olduğu, diğer halîfelerin de buradan geçdikleri anlaşıldı. Bu makâm da, tâlibleri yetişdirmek ve irşâd etmek makâmıdır. Şimdi, bunun üstünde de iki makâm bildirilecek ki, bunlar da tekmîl ve irşâd makâmıdır. Bunlardan biri, önceki makâmın üstünde görüldü. Bu makâma çıkınca, hazret-i Ömer-ül-Fârûkun makâmı olduğu anlaşıldı. Ötek
[10/6 21:37] Babam: İffet ve Namusa Saldırı
 
Ana Sayfa
Haramlar ve Helaller
İffet ve Namusa Saldırı
İlgili
Bir kimsenin ve ailesinin başkalarınca saygı duyulması beklenen ve gereken manevi kişiliği, şeref ve haysiyeti dini literatürde ırz terimiyle ifade edilir ve bu insanın temel haklarından birini teşkil eder.
 
Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde hem kişinin kendi manevi kişiliğini koruyup geliştirmesi, hem de başkalarının manevi kişiliğine, şeref ve haysiyetine saygılı olması emredilir. Mesela Hucurat suresinin 10-13. ayetlerinde şöyle buyurulur: “Müminler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz. Ey müminler, bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da kadınları alaya almasınlar. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi ayıplamayın, birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın. İmandan sonra fasıklık ne kötü bir isimdir. Kim de tövbe etmezse işte onlar zalimlerdir. Ey iman edenler, zannın çoğundan kaçının. Çünkü bazı zanlar vardır ki günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Birbirinizi çekiştirmeyin. Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? (Elbette hoşlanmaz) tiksinirsiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir. Ey insanlar, doğrusu biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır.”
 
 
 
 
Hz. Peygamber de insanların kişilik haklarına saygılı olmayı sıkça öğütlemiş, aykırı davrananları sert bir şekilde kınamış, kul hakkı ihlalinin, hakkı ihlal edilen affetmedikçe kimse tarafından affedilemeyeceğini belirtmiştir. Mesela Veda hutbesi adıyla bilinen tarihi konuşmasının bir yerinde, “Ey insanlar, sizin kanlarınız, mallarınız, kişilikleriniz (ırz) rabbinize kavuşuncaya kadar birbirinize haramdır (dokunulmazdır, toplumun sorumluluğu ve hukukun güvencesi altındadır)” buyurmuş (Buhari, “Hac”, 132; “Hudud”, 9), bir başka hadiste de insanın üç temel dokunulmaz hakkı olarak hayat hakkı, mülkiyet hakkı ve manevi kişilik hakkı söz konusu edilmiştir (Müslim, “Birr”, 32; Ebu Davud, “Edeb”, 35).
 
İslam’ın insanın dünya ve ahirette mutlu olmasını hedef aldığı, emir ve yasakları da bu gayeyi sağlamaya matuf olduğu, toplumsal huzur ve barışı kurmanın yolunun da insanların birbirine saygılı olmasından geçtiği unutulmamalıdır. Zina iftirası ve kişilik haklarına yapılan diğer saldırılar hakkında Kur’an’da yapılan açıklamalar, toplumları kişilik haklarına yapılan haksız saldırıları önleyici tedbirleri alma konusunda duyarlılığa ve göreve çağıran örneklendirmelerdir. Çünkü, kişilik haklarına saygı duyulmasının dini bir vecibe, bu hakka yapılan haksız saldırının haram ve günah olması olayın dini ve ahlaki boyutu olup bu yeterli olmaz. Hukuk düzeninin de buna paralel bir politika izlemesi gerekir. Öte yandan, toplu yayın imkan ve araçlarının arttığı, insanların çok kolay bir şekilde iftira ve karalama kampanyasının kurbanı olabildiği, tekziplerin ve karşı yayınların yetersiz kaldığı günümüzde kişilik haklarına yapılan saldırıların önlenmesi de, mağdurun haklarının korunması da ayrı bir önem kazanmıştır. Hatta bu konuda mağdurun ihlal edilen kişilik hakkının telafisi çoğu defa imkansız olduğundan haksız saldırıları önleyici tedbirler daha bir önem kazanmıştır.
 
İlgili
Toplumsal Görev ve Sorumluluklar
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Takva
8 Eylül 2021
Benzer yazı
Meleklere İman
2 Eylül 2021
Benzer yazı
in Haramlar ve Helaller Tags: iffet, namus
Diğer Konular
İffet ve Namusa Saldırı
Sarhoşluk
Gasp ve Yağma
Haksız Fiil
Haksız İktisap
İntih
[10/6 21:40] Babam: Av kapanı
 
Ana Sayfa
A
Av kapanı
Rüyada,eti yenen bir hayvan için kapan kurdugunu görmek,helal olan bir mali elde etmektir.Kurulan kapana,eti helal olamayan bir hayvan gelirse,bu haram mala delalet eder.Kirmani’ye göre,kapan ve tuzak,kuranin ahlakina göre degisir:iyi maksatla kurulmussa tedbir,kötü maksatla kurulmussa hile ve fesattir.
 
 
 
 
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azık
Azil
Azmetmek
Azrail
[10/6 21:43] Babam: zamanı, tulûa kadar, evvel-i bahar zamanına, hem insanın rahm-ı madere düştüğü âvânına, hem semavat ve arzın altı gün hilkatinden birinci gününe benzer ve hatırlatır ve onlardaki şuunat-ı İlahiyeyi ihtar eder.
 
Zuhr zamanı ise, yaz mevsiminin ortasına, hem gençlik kemaline, hem ömr-ü dünyadaki hilkat-i insan devrine benzer ve işaret eder ve onlardaki tecelliyat-ı rahmeti ve füyuzat-ı nimeti hatırlatır.
 
Asr zamanı ise, güz mevsimine, hem ihtiyarlık vaktine, hem âhirzaman Peygamberinin (Aleyhissalâtü Vesselâm) asr-ı saadetine benzer ve onlardaki şuunat-ı İlahiyeyi ve in’amat-ı Rahmaniyeyi ihtar eder.
 
Mağrib zamanı ise, güz mevsiminin âhirinde pekçok mahlukatın gurubunu, hem insanın vefatını, hem dünyanın kıyamet ibtidasındaki harabiyetini ihtar ile, tecelliyat-ı celaliyeyi ifham ve beşeri gaflet uykusundan uyandırır, ikaz eder.
 
İşâ’ vakti ise, âlem-i zulümat, nehar âleminin bütün âsârını siyah kefeni ile setretmesini, hem kışın beyaz kefeni ile ölmüş yerin yüzünü örtmesini, hem vefat etmiş insanın bakiyye-i âsârı dahi vefat edip nisyan perdesi altına girmesini, hem bu dâr-ı imtihan olan dünyanın bütün bütün kapanmasını ihtar ile Kahhar-ı Zülcelal’in celalli tasarrufatını ilân eder.
 
Gece vakti ise, hem kışı, hem kabri, hem âlem-i Berzahı ifham ile, ruh-u beşer rahmet-i Rahman’a ne derece muhtaç olduğunu insana hatırlatır. Ve gecede teheccüd ise, kabir gecesinde ve Berzah karanlığında ne kadar lüzumlu bir ışık olduğunu bildirir, ikaz eder ve bütün bu inkılabat içinde Cenab-ı Mün’im-i Hakikî’nin nihayetsiz nimetlerini ihtar ile ne derece hamd ü senaya müstehak olduğunu ilân eder.
 
İkinci sabah ise, sabah-ı haşri ihtar eder. Evet şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir.
 
Demek bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılab başında olduğu ve büyük inkılabları ihtar ettiği gibi; kudret-i Samedaniyenin tasarrufat-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle; hem senevî, hem asrî, hem dehrî, kudretin mu’cizatını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazife-i fıtrat ve esas-ı ubudiyet ve kat’î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıktır ve ensebdir.
 
Beşinci Nükte: İnsan fıtraten gayet zaîftir
[10/6 21:43] Babam: Ahd ü Mîsâk
 
Ana Sayfa
A
Ahd ü Mîsâk
Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmı yaratınca, kıyâmete kadar bütün zürriyetini (neslini) zerreler hâlinde onun belinden çıkarıp, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye buyurduğunda onların; “Evet, sen Rabbimizsin!” diye söz vermeleri.
Ben, Rabbime verdiğim ahd ü mîsâkı hatırlıyorum. (Hazret-i Ali)
 
İlgili
KÂLÛBELÂ
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Seyyid-ül-İstiğfâr
9 Eylül 2021
Benzer yazı
AHD
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[10/6 21:43] Babam: ehl-i tefsir tarafından hadsiz hakaikı beyan edilmiş. Müfessirînin beyan etmediği daha çok hakaikı var. Ve bilhâssa hurufatında ve mana-yı sarihinden başka, işaratında çok ulûm-u mühimme vardır.
 
İKİNCİ NÜKTE: İşte bu âyet-i kerime مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الصِّدِّيقِينَ وَ الشُّهَدَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَ حَسُنَ اُولئِكَ رَفِيقًا tabiriyle, sırat-ı müstakimin ehli ve hakikî niam-ı İlahiyeye mazhar, nev’-i beşerdeki taife-i Enbiya ve kafile-i Sıddıkîn ve cemaat-ı şüheda ve esnaf-ı sâlihîn ve enva’-ı tâbiînin bulunduklarını ifade etmekle beraber, âlem-i İslâmiyette o beş kısmın en mükemmelini dahi ayrıca sarahaten gösterdikten sonra o beş kısmın imamları ve baştaki rüesalarını sıfât-ı meşhureleriyle zikretmekle onlara delalet edip ifade ettiği gibi, ihbar-ı gayb nev’inden bir lem’a-i i’caz ile o taifelerin istikbaldeki reislerinin vaziyetlerini bir vecihle tayin ediyor. Evet مِنَ النَّبِيِّينَ nasılki sarahatle Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’a bakıyor. وَالصِّدِّيقِينَ fıkrasıyla Ebu Bekir-is Sıddık’a bakıyor. Hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’dan sonra ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve “Sıddık” ismi, ümmetçe ona ünvan-ı mahsus ve sıddıkînlerin başında görüneceğine işaret ettiği gibi; وَالشُّهَدَاءِ kelimesiyle Hazret-i Ömer, Hazret-i Osman, Hazret-i Ali Rıdvanullahi Aleyhim Ecmaîn’i üçünü beraber ifade ediyor. Hem üçü Sıddık’tan sonra nübüvvetin hilafetine mazhar olacaklarını ve üçü de şehid olacaklarını, fazilet-i şehadetleri de sair fezaillerine ilâve edileceğini işaret ve gaybî bir surette ifade ediyor. وَالصَّالِحِينَ kelimesiyle Ashab-ı Suffe, Bedir, Rıdvan gibi mümtaz zevata işaret ederek وَ حَسُنَ اُولئِكَ رَفِيقًا cümlesiyle mana-yı sarihiyle onların ittibaına teşvik ve Tâbiînlerdeki tebaiyeti çok müşerref ve güzel göstermekle, mana-yı işarîsiyle hulefa-i erbaanın beşincisi olarak ve اِنَّ الْخِلاَفَةَ بَعْدِى ثَلاَثُونَ سَنَةً hadîs-i şerifin hükmünü tasdik ettiren müddet-i hilafeti azlığıyla beraber kıymetini azîm göstermek için o mana-yı işarîsiyle Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh’ı gösterir.
 
Elhasıl: Sure-i Feth’in âhirki âyeti, hulefa-i erbaaya baktığı gibi, bu âyet dahi teyiden, ihbar-ı gayb nev’inden onların istikbaldeki vaziyetlerine kısmen işaret suretiyle bakar. İşte Kur’anın enva’-ı i’cazından olan ihbar-ı gayb nev’inin lemaat-ı i’caziyesi âyât-ı Kur’aniyede o kadar çoktur ki, hasra gelmez. Ehl-i zahirin kırk elli âyete hasretmeleri, nazar-ı zahirî iledir. Hakikatta ise binden geçer. Bazan bir âyette dört beş vecihle ihbar-ı gaybî bulunur.
 
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَسِينَا اَوْ اَخْطَاْنَا
 
سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
 
* * *
 
BU TETİMMEYE İKİNCİ BİR İZAH 3(*)
Şu âhir-i Feth’in işaret-i gaybiyesini teyid eden, hem Fatiha-i Şerife’deki sırat-ı müstakim ehli ve صِرَاطَ الَّذِينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ âyetindeki murad kimler olduğunu beyan eden, hem ebed-ül âbâdın pek uzun yolunda en nuranî, ünsiyetli, kesretli, cazibedar bir kafile-i rüfekayı gösteren ve ehl-i iman ve ashab-ı şuuru şiddetle o kafileye tebaiyet noktasında iltihak ve refakata mu’cizane sevkeden şu âyet فَاُولئِكَ مَعَ الَّذِينَ اَنْعَمَ اللّهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّينَ وَ الصِّدِّيقِينَ وَ الشُّهَدَاءِ وَ الصَّالِحِينَ وَ حَسُنَ اُولئِكَ رَفِيقًا yine âhir-i Feth’in
[10/6 21:43] Babam: بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
 
اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ عَلَى رُفَقَائِكُمْ
 
Aziz kardeşlerim!
 
O gece benden sual ettiniz, ben cevabını vermedim. Çünki mesail-i imaniyenin münakaşa suretinde bahsi caiz değildir. Siz münakaşa suretinde bahsetmiştiniz. Şimdilik münakaşanızın esası olan üç sualinize gayet muhtasar bir cevab yazıyorum. Tafsilini, eczacı efendinin isimlerini yazmış olduğu Sözler’de bulursunuz. Yalnız, kader ve cüz’-ü ihtiyarîye ait Yirmialtıncı Söz hatırıma gelmemişti, size söylememiştim, ona da bakınız, fakat gazete gibi okumayınız. Eczacı efendinin o Sözler’i mütalaa etmesini havale ettiğimin sırrı şudur ki: O çeşit mes’elelerdeki şübheler, erkân-ı imaniyenin za’fından ileri geliyor. O Sözler ise, erkân-ı imaniyeyi tamamıyla isbat ederler.
 
BİRİNCİ SUALİNİZ: Hazret-i Âdem’in (A.S.) Cennet’ten ihracı ve bir kısım benî-Âdemin Cehennem’e idhali ne hikmete mebnîdir?
 
Elcevab: Hikmeti, tavziftir. Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki; bütün terakkiyat-ı maneviye-i beşeriyenin ve bütün istidadat-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün esma-i İlahiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netaicindendir. Eğer Hazret-i Âdem Cennet’te kalsaydı; melek gibi makamı sabit kalırdı, istidadat-ı beşeriye inkişaf etmezdi. Halbuki yeknesak makam sahibi olan melaikeler çoktur, o tarz ubudiyet için insana ihtiyaç yok. Belki hikmet-i İlahiye, nihayetsiz makamatı kat’edecek olan insanın istidadına muvafık bir dâr-ı teklifi iktiza ettiği için, melaikelerin aksine olarak mukteza-yı fıtratları olan malûm günahla Cennet’ten ihraç edildi. Demek Hazret-i Âdem’in Cennet’ten ihracı, ayn-ı hikmet ve mahz-ı rahmet olduğu gibi; küffarın da Cehennem’e idhalleri, haktır ve adalettir.
 
Onuncu Söz’ün Üçüncü İşaretinde denildiği gibi: Çendan, kâfir az bir ömürde bir günah işlemiş, fakat o günah içinde nihayetsiz bir cinayet var. Çünki küfür, bütün kâinatı tahkirdir, kıymetlerini tenzil etmektir ve bütün masnuatın vahdaniyete şehadetlerini tekzibdir ve mevcudat âyinelerinde cilveleri görünen esma-i İlahiyeyi tezyiftir. Onun için, mevcudatın hakkını kâfirden almak üzere, mevcudatın sultanı olan Kahhar-ı Zülcelal’in kâfirleri ebedî cehenneme atması, ayn-ı hak ve adalettir. Çünki nihayetsiz cinayet, nihayetsiz azabı ister.
 
İKİNCİ SUALİNİZ: Şeytanların halkı ve icadı ne içindir? Cenab-ı Hak, şeytanı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir? Şerrin halkı şerdir, kabihin halkı kabihtir?
 
Elcevab: Hâşâ!.. Halk-ı şer, şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünki halk ve icad, bütün netaice bakar; kesb, hususî bir mübaşeret olduğu için, hususî netaice bakar. Meselâ: Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Sû’-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, “Yağmurun icadı rahmet değildir.” diyemez; “Yağmurun halkı şerdir.” diye hükmedemez. Belki sû’-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu. Hem ateşin halkında çok faideler var; bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû’-i kesbiyle, sû’-i istimaliyle ateşten zarar görse, “Ateşin halkı şerdir.” diyemez. Çünki ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû’-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
 
Elhasıl: Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesîri intac eden bir şer terkedilse; o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur. Meselâ: Cihada asker sevketmekte elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki, İslâm küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terkedilse, o vakit hayr-ı k
[10/6 21:43] Babam: haşmetli ağacın bâtını ise, hadsiz ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mizanlı fabrikaları kemal-i dikkat ve intizamla işlettiren öyle bir kazan ve tezgâhtır ki, bir dirhemden bin batman taamları pişirir, açlara yetiştirir. Ve öyle bir mizan ve dikkatle işler ki, zerre kadar tesadüfün karışmasına bir yer bırakmıyor. هُوَ الْبَاطِنُ ismini zeminin içyüzüyle yüzbin dil ile tesbih eden bazı melaike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbat eder.
 
Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de, dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihataya ve tabire aklımız kâfi gelmiyor. Yalnız bu kadar deriz: Nasılki bir saatin sâniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbat eder. Sâniyelerin hareketini gören, sair çarkların hareketlerini tasdik etmeğe mecbur olur. Aynen öyle de; semavat ve arzın Hâlık-ı Zülcelalinin bir saat-ı ekberi olan bu dünyanın sâniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbat eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın baharı kat’iyyetinde fâni dünyanın karanlıklı kışının bâki bir baharı ve sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emarelerle haber verir diye, Hafîz ismi ile هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلآخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimleri, biz Hâlıkımızdan sorduğumuz haşir mes’elesine, mezkûr hakikatla cevab veriyorlar.
 
Hem madem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki; insan şu kâinat ağacının en son ve en cem’iyetli meyvesi ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi ve kâinat Kur’anının âyet-i kübrası ve ism-i a’zamı taşıyan âyet-ül kürsîsi ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa me’zun en faal memuru ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur ve yüzer fenler ve binler san’atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı ve sema ve arz ve cibalin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrayı omuzuna alan ve önüne iki acib yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı, çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî ve kâinat sultanının ism-i a’zamına mazhar ve bütün esmasına en câmi’ bir âyinesi ve hitabat-ı Sübhaniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hâssı ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçare zîhayatı ve istidadca en zengini ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen ve ona ihsanlar eden zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu’cize-i kudret-i Samedaniye ve bir acube-i hilkat ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden.. böyle yirmi küllî hakikatlar ile Cenab-ı Hakk’ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz’î ihtiyacını gören ve niyazını işiten ve fi
[10/6 21:43] Babam: Acaba bütün benî-Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, arş-ı a’zama müteveccihen el kaldırıp, nev’-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi’ hakikat-ı ubudiyet-i Ahmediye (A.S.M.) içinde dua eden şu şeref-i nev’-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyinelerinde cemallerini gösteren bütün esma-i kudsiye-i İlahiye ile beraber istiyor; o esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.
 
Eğer, âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. Demek nasılki o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi, لَوْلاَكَ لَوْلاَكَ لَمَا خَلَقْتُ اْلاَفْلاَكَ sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.
 
اَللّهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَى ذلِكَ الْحَبِيبُ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَ فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو
[10/6 21:47] Babam: Kardeşlerim! Bu defa üç mektubunuzda birden üç Hulusi, üç Sabri, üç Hakkı gibi kıymetdar dokuz kardeş gördüm. Hapiste, Abdurrahman’ın pederi yerinde benim elbiselerimi yamalayan Hakkı’nın ciddî ve hakikatlı uhuvvetini ve talebeliğini, tahminimden daha ileri terakki ettiğini bildim, çok mesrur oldum.
 
Sabri kardeş! Beni saran ve bağlayan ağır kayıdlara ehemmiyet vermiyorsun. Halbuki buradaki evhamlı ehl-i dünya benim ile pek fazla meşgul ve alâkadardırlar. Hattâ.. hattâ.. hattâ… Her ne ise.
 
Hem benim hakkımda bin derece haddimden ziyade hüsn-ü zan ile kıymet ve makam vermek, yalnız Risale-i Nur namına ve onun hizmeti ve Kur’an elmaslarının dellâllığı hesabına kabul olabilir. Yoksa hiç ender hiç olan şahsım itibariyle kabule hakkım yok. Parlak ve çalışkan kalemiyle hem Risalet-ün Nur’un, hem bizim hatıralarımızda çok ehemmiyetli mevki tutan ve yerleşen Hâfız Tevfik’in yazdığı Âyet-ül Kübra Risalesini münasib gördüğünüz zamanda gönderirsiniz. Dokuz sene yazılarıyla mesrurane ünsiyet eden gözlerim, hasretle o yazıları görmek istiyor.
 
Kıymetdar Hulusi ve Hakkı gibi kardeşlerim! Hakkı’nın dediği gibi, Sabri’nin mektublarını aynen onların yerine kabul olmuş; o cihette Hulusi ile muhabere kesilmemiş, devam ediyor. Hadsiz şükür ve hamd ü sena olsun ki; Risalet-ün Nur gittikçe parlak, hârikane fütuhat-ı imaniye yapar. Kendi kendine inşâallah her görenin kalbinde yerleşir, muannidleri susturur. Bir hıfz-ı gaybî altında düşmanları şaşırtmış, kör gözleri onu görmüyor. İzini bulamadığı halde, parlak faaliyetini müşahede ediyorlar. Bu vakit pek ziyade ihtiyat lâzım.
 
* * *
 
Aziz, sıddık, kıymetdar kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniyede metin, ciddî, çalışkan arkadaşlarım!
 
Yeni bir medar-ı keramet ve inayet ve sürur olan mektubunuzu aldım. Ve Risalet-ün Nur’a ait bir ikram ve inayet-i İlahiyeyi gösterdi. Şöyle ki
[10/6 21:47] Babam: * * *
 
Yirmialtıncı Mektub’u büyük sevinçle aldım. Defaatla, dikkatle, merakla, muhabbetle, lezzetle okudum. Ve neticede “Duanız olmazsa ne değeriniz var?” ferman buyuran Zât-ı Zülcelal’e ubudiyetle intisabım hasebiyle ve abdiyetin tazammun ettiği lisanla, kemal-i acz ve fakr ve şevkle; tamamen hasbî, bütün manasıyla Allah namına, bütün vuzuhuyla ehl-i iman ve Kur’an nef’ u hesabına olan maddî, manevî, zahirî, bâtınî, dünyevî, uhrevî hidematınızın mükâfatını lütf u kerem-i bînihayesine münasib bir tarzda ihsan ve ikram buyurmasını ve zât-ı üstadanelerini her iki cihanda aziz etmesini ol Hâlık-ı Rahîm ve Kerim Hazretlerinden abîdane tazarru’ ve niyaz eyledim. Ümidim اُدْعُونِى اَسْتَجِبْ لَكُمْ fermanının tecelli edeceğindedir.
 
Muhterem Üstad! Zâten sizin, biz bîçarelerden beklediğiniz yalnız dua değil mi? Mübarek Sözler hakkında şimdiye kadar mektublarımda mevcud olan ihtisasatımı nâtık, sönük ifadatımı Risalet-ün Nur’a takriz yapmak hususundaki niyet-i üstadanelerine bir şey demeğe hakkım yok. Fakat benim o perişan ifadelerim, güneşin yanına mum yakmak kabîlinden olacak ve muhtemelen hakikatteki sönüklüğüne rağmen o Nurların komşuluğundan, âyinedarlığından hissemend olarak nisbî bir parlaklık arzedebilecektir.
 
Risalet-ün Nur’un müstemi’leri arasında, Sultan Abdülhamid’in devrinde Kerbelâ’da senelerce müderrislik hizmetinde bulunmuş olan Hacı Abdurrahman Efendi namında seksensekiz yaşında bir hoca vardır. Her defaki mütalaadan büyük memnuniyet göstermekte, “Çok istifade ettim, Allah razı olsun” demekte ve çok dua etmektedir. Yirmialtıncı Mektub’un Üçüncü Mebhası’nı gayr-ı i
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N