Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 11.07.2023 10:35
Günün yazısı
[28.12.2022 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Haydi siz, akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde) sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde Allah’ı tesbih edin (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.
(Rum 18)
[28.12.2022 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: null
Yola çıktığınızda (namaz vakti geldikçe) ezan okuyup ardından kâmet getirin. Sonra büyüğünüz imam olsun.
Buhârî, Ezân, 18
[28.12.2022 22:19] Ömer Tarık Yılmaz: BİR İNSAN BİR ÖMÜR
Hiç sorun yaşamamanın ve daimi mutluluğun yeri bu dünya olmadığı için kime evet dersek diyelim, bir dizi sorunla uğraşıyor olacağız nasılsa. Hiç sorunla uğraşmamak bu dünya için mümkün değil.
Zorluklar ve sıkıntılar, hepsi de birer gelişme fırsatı değil mi sonuçta? O zaman niye korkuyoruz hayattan? Kendimizle karşılaşmaktan korktuğumuz için olabilir mi?
Bir insanla bir ömür diye başlamıştık. Bir ömür olduğu doğru ama, hangi insan kocaman kâinatı içine sığdırmamış ki? İnsanın “bir” insan gibi düşünülmesi acaba ne kadar doğru? İnsan yüzeyde “bir” olabilir ama, derinlikte bir ömür bir insanı yaşamak için yetmez, sıkılmaya zaman kalmaz. Böyle görebilirsek hayatı ve yanımızdakini, yaptığımız seçimlerden bu denli korkuyor olmayacağız.
Sonuçta, hangi seçim olursa olsun sonuç, yaptığımız seçimle son bulmuş olmuyor. Her sonuç yeni bir sebep çünkü ve her şey bir öğrenme fırsatı.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[28.12.2022 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: GÜZEL AHLAK
İslam dini, güzel ahlaka çok büyük kıymet ve önem vermiştir. İslam’ın gayesi insanları güzel ahlak sahibi yaparak olgunlaş- tırmaktır. İslam ahlakı, Kur’an ve Sünnet temeline dayanır. Kur’an-ı Kerîm’de; “(Ey Peygamberim!) Sen büyük bir ahlak üzeresin.” (Kalem, 68/4) buyrulmuştur. Peygamber Efendimiz “Ben, ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” (Mu- vatta, “Hüsnü’l-Huluk”, 1) buyurarak son ve en mükemmel din olan İslam’ın gayesini ve yüksek hedefini bildirmiştir.
İslam güzel ahlak olduğuna göre, Müslümanın da güzel ahlak sahibi olması gerekir. Bu konuda da Hz. Peygamber, “Mümin- lerin iman yönünden en olgunu, ahlakı en üstün olanıdır.” (Ebu Dâvûd, “Sünnet”, 14) buyurmuştur.
DİNÎ KAVRAMLAR
LIHYE-İ SAÂDET
Saâdet sakalı anlamına gelen “Lıhye-i Saâdet”, Peygamberi- mizin sakal-ı şerifine verilen isimdir. Peygamberimiz (s.a.s.), sakalını kısalttığında veya saçını tıraş ettirdiğinde sahabe bunları almış ve titizlikle korumuştur. Bu sakallardan bazı camilerde cam fanuslar içinde saklanmakta ve mübarek gün ve gecelerde tekbir ve salavatla ziyaret edilmektedir.
Sakal-ı şerifi ziyaret, Peygam- bere yapılan temsili bir saygı- dır. Ancak öpmek, eğilmek vb. davranışlar doğru değildir.
ÖZLÜ SÖZ
Asla kimsenin umudunu kırma.
Belki de sahip oldukları tek şey odur. (Mevlâna)
[28.12.2022 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ الْمُؤْمِنَ يَأْلَفُ وَ يُؤْلَفُ وَلَا خَيْرَ فِيمَنْ لَا يَأْلَفُ وَلَا يُؤْلَفُ. (طس)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Muhakkak mümin, (insanlar ile) ülfet eder (iyi geçinir) ve kendisiyle de iyi geçinilir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet olunmayan kimsede hayır yoktur.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat)
28 Aralık 2022
Fazilet Takvimi
[28.12.2022 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: MÜSLÜMANLAR MUHASARA ALTINDA -2
Müminler, İslâm dini uğrunda her şeyini fedâ edip, kimi Habeşistan’a hicret ederek vatan ve akrabalarından vazgeçtiler ve kimi mahallesinde mahsur kalıp müşriklerin ezâ ve cefâsına katlandılar. Kureyş ise bunca mucizeler görmüş ve Kur’ân-ı Kerîm’in belâgati kendilerini âciz bırakıp hayrete düşürmüş iken, çoğu inat ve inkârlarında ısrar ederek şirk ve dalâlette kaldılar. Çünkü o vakit Arap kavmi birçok aşiret ve kabilelere ayrılmıştı. Her aşiret ve kabilenin bir başı olup hüküm ve idare bunların elinde idi. Bu sebeple kendilerine uyulur iken içlerinden başka bir zâta uymak istemediler.
Fakîr veya zengin olsun, zayıf veya kuvvetli olsun Müslümanlar arasında bir ayrılık yoktu. Kureyş’in ileri gelenleri ise halktan biri ile aynı seviyede olmaktan utanırlardı. Bunun için her biri kendi idaresi altındaki insanları, Müslüman olmaktan ve İslâm’ı etrafa yayılmaktan men etmeye çalıştılar.
Arapların en şereflisi olan Kureyş kavminin öyle ikiye ayrılıp da üç seneye yakın müddetten beri aralarında her türlü münasebetlerin kesilmesinden dolayı müşriklerin de çoğuna pişmanlık gelmişti. O ahidnâmeyi yazmış olanın eli kuruyup çolak olmuştu. Ahidnâmeye de güve cinsinden bir böcek musallat olarak onda Allâh’ın isminden başka ne kadar yazı var ise hepsini yiyip mahvetmişti. Peygamberimiz (s.a.v.), bunu amcası Ebû Tâlib’e haber verdi. Ebû Tâlib, Kureyş’e “Muhammed’in dediği doğru ise artık siz de insaf ediniz. Şu aramızdaki ayrılığı kaldıralım. Yok, dediği doğru değilse ben de onu himâyeden vazgeçerim.” dedi.
Kureyşliler bu sözü makul gördüler. Ahidnâmede “Bismikallâhümme” ibâresinden başka ne kadar yazı varsa hep mahvolduğunu görünce, hepsi mahcup oldu. Her ne kadar Ebû Cehil yine inadında ısrar etmek istediyse de ekseriyetin fikri ile o sayfayı oradan indirdiler ve Hâşimîler aleyhinde olan ahid ve ittifakı bozdular. Mekke-i Mükerreme’de umûmî bir sevinç hâsıl oldu.
28 Aralık 2022
Fazilet Takvimi
[28.12.2022 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: Feraset
Peygamber Efendimiz s.a.v. 'Müminin ferasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.' buyurmuştur. Feraset, 'varlık veya hadiselerin perde arkasını görmek, bir meseleyi doğru ve hızlı değerlendirmek, çabuk kavramak, hükümde isabet etmek' demektir. Doğru telaffuzu 'firâset' olan bu meleke, biri kesbî (çalışılarak kazanılan), diğeri vehbî (Allah vergisi) olmak üzere iki kısımdır.
Kesbî olanı bir çeşit ilim yahut sanattır ki 'zahirdeki emarelerden hareketle akıl yürütüp işin iç yüzüne vâkıf olmaya' derler. Bu türlü ferasetle mesela bir insanın eşkaline, kıyafetine, söz ve davranışlarına bakılarak onun ahlâkı, karakteri, mizacı hakkında doğru bir hükme varılabilir. Tecrübeye, bilgiye, akıl yürütmeye dayandığı, talim ve terbiye ile geliştirilebildiği için kesbîdir.
Ancak ulema hadis-i şerifteki ferasetin 'vehbî feraset' olduğuna, 'mümin' ile de kemâl mertebesinde bir imanla nimetlenen âriflerin, nafilelerle Allah’a yaklaşan salihlerin, evliyaullahın kastedildiğine hükmetmişlerdir. 'Muhatabının kalbinde olana, bâtınındaki hâle muttali olmak' diye tarif edilen vehbî feraset, Cenab-ı Hakk’ın kâmil müminlere bir ikramıdır.
Semerkand Takvimi
[28.12.2022 22:20] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Lokman Hekim'in Esareti
Lokman Hekim hazretleri günlerden bir gün eşkıyâ tarafından yolu kesilip, esîr edildi. Kendisini yabancı bir şehre götürüp, köle olarak bir zengine sattılar. Efendisi ona kerpiç yapma gibi ağır işler verdi. Lokman Hekim, işin zorluğundan şikâyet etmeyip, herkesten daha iyi çalışıyordu. Zamanla efendisi, hazret-i Lokman'ın; şefkatli, güç işlere dayanır ve iyilik sever birisi olduğunu anladı. Lokman Hekim'e değer verip, sevdiği kimselerden biri oldu.
Sonunda efendisi, hemşehrilerinden bir topluluğun o şehre gelmesi ile, hazret-i Lokman'ın kim olduğunu öğrendi. Daha önce Lokman'ı tanımadan şöhretini duyan zengin efendi, hâdisenin böyle cereyân etmesine üzüldü. Lokman Hekim'den özür diledi. Kendisine, pek çok mal ve para hediye ederek serbest bıraktı.
Ona:
-Neden kendini daha önce tanıtmadın, dedi.
Lokman Hekim;
-Bana zulmedenler, kötülük yaptıklarını bilmiyorlardı. Beni tanımıyorlardı. Ama hür birini esîr almak zulümdür. Bu Lokman olmazsa, günâhsız başka biri olur. Zâlim kimse, hikmetin değerini bilmez. Fakat sen gücümden faydalanmak için beni satın aldın. Şehrinizde benim hakkımı iâde edecek bir kânun da mevcûd değildi. Ben sonunda kıymetimin anlaşılacağını ve sabrın hikmetten üstün olduğunu biliyordum. Her şeye rağmen çalışacaktım, burada çalıştım. Yaşayacaktım, burada yaşadım. Her şeye rağmen iyi olmalıydım. Burada iyiydim. İşimin ağır olması, sağlığın değerini daha iyi anlamama ve kendi şehrimde olan kölelere daha iyi davranmama sebep oldu. Yemeğimin iyi olmaması, düşkün ve fakîrlerin sıkıntılarını daha çok anlamama yaradı. Köleydim ama suçum yoktu. Sıkıntıda idim, fakat ibret ve nasîhat alıyordum. Kimseye, inanmayacağı bir söz söylemedim. Kimsenin benimle düşman olmaması için, kendimi övüp, büyük göstermedim. Şehrinize geldim ve tanınmayan bir yabancıydım. Şu anda ise, aranızdan beni hayırla anacak dostlarım var? Eşkıyâ benim varlığımdan faydalandı. Sen de benim gücümden istifâde ettin. Lokman'ı iddiâ edildiği şekilde değil, gördüğün şekilde tanıdın. Allahü teâlâya şükürler olsun ki, netîce îtibâriyle, sen de benden memnun oldun. Ben de hoşnut olarak memleketime dönüyorum. Eğer ilk gün kendimi tanıtsaydım, belki de inanmayıp bugün daha utanılacak bir duruma düşecektin; yâhut da inanıp, beni kölelikten âzâd edecektin. Bu iyilikler de meydana gelmeyecekti.
Zengin kişi bunun üzerine dedi ki:
- Ey güneş gibi parlak insan, sözlerin, seçkinlerin ve peygamberlerin sözlerine benziyor!
[28.12.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: BÜYÜCÜ VE MÜNECCİMİ TASDİK EDEN
KÜFRE DÜŞER
Allâhü Teâlâ buyurdu: “Senin için hakkında bir bilgi hâsıl olmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz, kalb, bunların herbiri bundan mesûldür.” (İsrâ s. 36)
Katade (r.a.) hazretleri bu âyetin tefsirinde der ki: “Duymadığın halde duydum, görmediğin hâlde gördüm, bilmediğin halde bildim deme. Bu âyette helâl olmayana bakmaktan, harama kulak vermekten, câiz olmayan bir şeyi arzulamaktan nehiy vardır. Cenâb-ı Hâkk buyurdu: “O Allâh (c.c.), gaybı bilendir. Öyle ki gaybına kimseyi muttâli etmez O. Meğer ki beğenip seçtiği bir peygamber ola.” (Cin s. 26)
İbnü’l-Cevzî diyor ki: “Gaybı bilen, mülkündeki tasarrufunda hiçbir ortağı olmayan Allâhü Teâlâ’dır. Peygamberlerden seçip beğendiği kimse hâriç gaybına hiçbir insanı muttali kılmaz. Çünkü peygamberlerin sıdkına delil, onların kendilerine bildirdiği kadar gaybı haber vermeleridir. Öyle ise risâlet verdiği kimseleri dilediği gayba muttâli eder. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz buyurdu: “Her kim müneccime veya kâhine gider de onun söylediğini tasdik ederse Peygamber (s.a.v.)’e indirilmiş olana küfretmiş olur.”
Halid Cüfenî (r.âleyh)’den şöyle rivâyet olunmuştur: Resûlullâh (s.a.v.) Hudeybiyye’de geceleyin yağmur yağdıktan sonra bize sabah namazını kıldırdı. Namazdan çıkınca yüzünü cemaata döndürdü ve: “Bilir misiniz Rabbiniz ne buyurdu” diye suâl etti. “Allâh (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) bilir” dediler. Dedi ki: “Allâhü Teâlâ: Kullarımdan kimi bana imân etmiş, kimi de kâfir olarak sabahlamıştır. Her kim “Allâh (c.c.)’un fazlu râhmetiyle üzerimize yağmur yağdı” dedi ise işte o bana imân etmiş, yıldıza imân etmemiştir. Her kim de “falan ve falan yıldızın batıp doğmasıyla üzerimize yağmur yağdı” dedi ise işte o bana imân etmemiş, yıldıza etmiştir” buyurdu.
(İmâm Şemsüddin ez-Zehebî,
İslâm Şeriatinde Büyük Günâhlar, s.152-153)
[28.12.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: arkadaşlarına gazab etti cevabını vererek ayrılıp gitti.” (Buhârî, Enbiyâ 51; Müslim, Zühd 10)
66- عَنْ أبي يَعْلَي شَدَّادِ بْنِ أَوْسٍ . عَنِ النَّبِيِّ
قال : اَلْكَيِّسُ مَنْ دان نَفْسَهُ , وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ , وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا, وَتَمَنَّى عَلَى اللَّهِ.
66: Ebû Ya’lâ Şeddâd ibn Evs (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Pey-gamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Akıllı kişi nefsini hesaba çekerek, nefsine hâkim olup ölüm sonrası için çalışandır. Âciz ve zayıf kimse ise nefsini arzularının peşine takıp ta kurtuluşunu hiçbir iş yapmaksızın Allah beni bağışlar diye hayal kurarak Allah’ tan bekleyen kimsedir.”(Tirmîzî, Kıyâme 25)
67- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ .قال : قال رسولُ اللَّهِ : مِنْ حُسْنِ إِسْلاَمِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لاَ يَعْنِيهِ .
67: Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun)’den bildirildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur: “Kendisine faydalı olmayan ve kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terketmesi kişinin iyi ve güzel müslüman olmasındandır.” (Tirmîzî, Zühd 11)
68- عَنْ عُمَرَ . عَنِ النَّبِيِّ
قال : لاَ يُسْأَلُ الرَّجُلُ فِيمَ ضَرَبَ امرأته .
68: Ömer (Allah Ondan razı olsun)’den bize aktarıldığına göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Kişiye hanımını neden dövdüğü sorulmaz.” (Ebû Dâvûd, Nikah 42)
BÖLÜM: 6
ALLAHTAN KORKMAK
قال الله تعالى :
يَآأيها الَّذِينَ اَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلاَ تَمُوتُنَّ إلا وَأنتمْ مُسْلِمُونَ . .
“Siz ey iman edenler! Allahtan ona yaraşır şekilde korkun (gerektiği şekilde yolunuzu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışın) ve ancak müslüman olarak can verin.” (3 Âl-i İmrân 102)
قال الله تعالى :
فَاتَّقُوا اللَّهَ مَا اسْتَطَعْتُمْ وَاسْمَعُوا وأطيعوا وأنفقوا خَيْرًا لأنفسكم وَمَنْ يُوقَ شُحَّ نَفْسِهِ فأولئك هُمُ الْمُفْلِحُونَ ..
“O halde elinizden geldiği kadar gücünüz yettiğince Allaha isyandan kaçının ve ondan korkun (yolunuzu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışın). O’nu dinleyin ve itaat edin ve kendi iyiliğiniz için Allah rızasını kazanma yolunda karşılıksız harcamada bulunun. Kim nefsinin aç gözlülüğünden, hırsından ve cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erip umduğuna nail olanlardır.” (64 Teğâbün 16)
[28.12.2022 22:21] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE.............. OSMANLI KÂBUSU
º Cumhurbaşkanı Erdoğan, (Azerbacan’ın Ermenistan Savaşı’nı kazanma kutlamalarına katıldığı törende) Bakü’de Aras şiirini okuyor İran’da; “Osmanlı halîfesinin kuruntuları” diye manşetler atılıyor.
º Türkiye, Azerbaycan’a destek veriyor; Ermenistan Başbakanı; “Türkiye Osmanlı imparatorluğunu diriltmeye çalışıyor.” diye feryat ediyor.
º Türkiye, Yunan haydutluğuna izin vermeyeceğini duyuruyor; Yunan Başbakan; “Türkiye’nin yeni Osmanlı hayalleri var.” açıklamasında bulunuyor. Yunan gazeteciler; “Türkler hâlâ Osmanlı gibi” yorumunu yapıyor.
º Türkiye, Kudüs’e ve Filistin dâvâsına sâhip çıkıyor; İsrail gazetesi; “Erdoğan halîfeliği yeniden getirmeye çalışıyor.” diye yazıyor.
º Türk gemileri Akdeniz’de devriye geziyor, Fransız basını; “Türkler geri döndü. Erdoğan Osmanlı’yı geri getirmek istiyor, durdurulmalı.” manşetlerini atıyor.
º Türkiye, Libya ile anlaşmaya varıyor; Alman gazetesi; “Erdoğan Osmanlı’nın güç politikalarını devam ettiriyor.” yorumunu yapıyor.
º Türkiye, Türk dünyasını sâhipleniyor, Kırım’ın işgalini kabul etmediğini söylüyor; Rus gazetelerinde; “Türkiye eski Sovyet topraklarının birçoğunda güçlü bir mevzi kazandı. Erdoğan için prensipler, dostlar, düşmanlar yok. Yalnızca yeniden Büyük Osmanlı İmparatorluğu hâline dönüştürmek istediği Türkiye’nin çıkarları var.” şeklinde yazılar çıkıyor.
º Türkiye, Somali’de esir bir İtalyan’ı kurtarıyor İtalyan basını; “Erdoğan, Afrika dünyasındaki ilişkilerini nasıl koruyup güçlendireceğini bilen Osmanlı rûhunu taşıyıp canlandıran tek lider.” diye övgüler sıralıyor.
º Türkiye’nin aslî hinterlandındaki her kritik adımında akıllara son yüzyıla âit bir şey değil, hep Osmanlı geliyor.
º Belki günümüz Türkiyesi için Osmanlı bir hülyâ olmaktan uzak ama, bâzıları için hâlâ korku sebebi...
Bu bile Osmanlı’yı sevmek için yeter. Fatih Selek TÜRKİYE GAZETESİ 14.12.2020
28.12.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Oturma Adabı : Hayatın her alanını en güzel şekilde tanzim eden İslâm dini, oturuş tarzları ile alakalı da bir kısım edeb kâideleri koymuştur. Bir Müslümanın rastgele yerlerde yine rastgele oturamayacağını, her hareketinin bir kâideye bağlı olduğunu bildirmiştir.
Oturma Şekilleri
Muhtelif oturma şekilleri vardır. Diz çökerek, bağdaş kurarak, çömelerek, bacakları dikerek, elleri ayaları üzere arkaya atıp ayakları uzatarak oturmak gibi. Bunlardan hangisinin nerede ve ne şekilde münâsip olduğunu bize gösteren, şüphesiz ki Peygamber Efendimiz’dir.
PEYGAMBER EFENDİMİZİN OTURUŞ ŞEKİLLERİ
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mûtad olan oturuş tarzı, diz üstü oturma şeklinde idi. (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân 37) Fakat bunun haricinde de oturuş şekilleri vardı.
Bunlardan biri bağdaş kurarak oturmasıdır. Câbir bin Semure (r.a.), Resûlullah’ın, sabah namazını kıldıktan sonra güneş iyice yükselinceye kadar, bağdaş kurarak oturduğunu haber vermektedir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 26)
Bağdaş Kurmak ve Bağdaş Kurarak Oturmanın Hükmü Nedir?
Bağdaş kurarak oturmak, Peygamber Efendimiz’in hoşlandığı ve çokça yaptığı oturuş biçimlerinden biriydi. Çünkü bu oturuş, insanı rahat ettiren, avret mahallinin açılmasını engelleyen ve edep kâidelerine uygun düşen bir oturuş tarzıdır. Allah Resûlü, sâdece mescidde değil, başka meclislerde de çoğu zaman böyle otururdu. Sahâbenin de Peygamberimiz’in bu oturuş tarzına uyduklarını ve onun gibi oturmayı tercih ettiklerini görmekteyiz.
Bir diğeri “kurfusâ” veya “ihtibâ” denilen oturuş şeklidir. İbn-i Ömer (r.a.); “Resûlullah’ı Kâbe’nin avlusunda elleriyle dizlerini tutarak şöyle otururken gördüm.” demiş ve uyluklarını karnına dayayıp kolları ile dizlerini tutarak, kaba etleri üzerine oturmuştur. (Buhârî, İsti’zân, 34)
Kayle bint-i Mahreme (r.a.) de; “(Müslüman olmak için geldiğimde) Resûlullah’ı dizlerini karnına dayamış, dizlerini elleriyle tutup kaba etleri üzerine oturmuş vaziyette gördüm. Onu böyle huşû ve huzûr içinde mütevâzi bir vaziyette oturur görünce, heybetinden irkildim.” demektedir. (Ebû Dâvud, Edeb, 22) Bu tarz, Peygamber Efendimiz’in çokça yaptığı, hatta Kâdî İyâz’a (r.a.) göre bağdaş kurarak oturmaktan daha çok tercih ettiği bir oturuştur. Tesettürün tam sağlanması ve avret yerinin açılma ihtimali gibi bir durumun olmaması, bu oturuş şeklinin tercih sebebidir. Sahâbe-i kirâm da çoğu kere böyle otururlardı. Toplumumuzda bu oturuş biçiminin yaygın oluşu, her halde bu sünnetin uygulanışından kaynaklanmaktadır.
Yalnız Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cuma günü imam hutbe okurken bu şekilde oturup hutbe dinlemeyi yasaklamıştır. (Ebu Dâvûd, Salât, 228) Çünkü bu oturuş biçimi uyuklamaya sebep olur ve kişiyi hutbeyi dinleme vecibesinden alıkoyar. En kötüsü de abdestin bozulmasına sebep olabilir.
İhtifaz veya İka Nedir?
Allah Resûlü çömelerek de oturmuştur. “İhtifâz” veya “ik‘a” kelimeleri ile ifade edilen bu tarzı, daha çok bir şey yerken kullanmıştır. Enes bin Mâlik (r.a.):
“Ben, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’i çömelerek oturmuş olduğu hâlde hurma yerken gördüm.” demiştir. (Müslim, Eşribe, 148-149)
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in müşâhede edilen bir diğer oturuş şekli de havuz veya kuyunun kenarına oturup ayaklarını aşağıya doğru sarkıtmasıdır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin (r.a.) anlattığı bir hâdisede Allah Resûlü, bir kısım ashabıyla birlikte Erîs kuyusunun kenarına oturarak ayaklarını kuyu boşluğuna sarkıtmıştır. (Buhari, Ashâbu’n-Nebi, 5)
PEYGAMBER EFENDİMİZİN TASVİP ETMEDİĞİ OTURUŞ ŞEKİLLERİ
Fahr-i Cihân Efendimiz’in beğenmediği ve hoş karşılamadığı oturuş biçimleri de vardır. Meselâ tek elini arkaya uzatıp elinin ayasına yaslanarak ve vücudunu da ona göre biçimlendirerek oturmak Efendimiz tarafından makbul karşılanmamıştır. İki elini arkaya koyup ayalarına yaslanmak sûretiyle oturmak da aynı şekilde uygun görülmeyen oturuş tarzlarından biridir. Çünkü bu oturuş, insanlara karşı büyüklük taslayan ve kendilerini herkesten üstün görenlerin oturuş biçimi olarak nitelendirilmiştir. Şerîd bin Süveyd (r.a.) şöyle anlatıyor:
“Bir gün sol elimi arkaya atmış ve elimin ayasına dayanmış otururken, Resûlullah yanıma geldi ve:
«– Allah’ın gazabına uğramış olanlar gibi mi oturuyorsun?» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 24)
Burada önemli olan nokta, İslâm gibi en büyük nimete sâhip olan Müslümanların, nimetten mahrum bırakılmış ve Allah’ın kızgınlığını haketmiş olan gayri müslimlere, oturuşlarında bile benzememeleri gerektiğidir. Şayet bir oturuş, yürüyüş, yatış ve benzeri davranışlar gayri müslimlerin şiârı ise, yani bu davranışlar görüldüğünde onlar hatıra geliyor ve onların hâli zihinde canlanıyorsa, bunlardan sakınmak Müslümanların görevidir.
Peygamber Efendimizin Oturmayı Yasakladığı Yerler
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hangi tarzda olursa olsun, uygun olmayan yerlere oturmayı yasaklamıştır. Bunlardan biri, sokaklara ve yol kenarlarına oturmaktır. Efendimiz ashâbına:
“– Yollarda oturmaktan kaçının!” buyurmuştur. Onlar:
– Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz, dediklerinde ise Allah Resûlü:
“– Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz, o hâlde yolun hakkını verin!” buyurdu.
– Yolun hakkı nedir ey Allah’ın Resûlü? dediklerinde ise:
“– Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehyetmektir.” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim, 22; Müslim, Libâs, 114)
Diğer bazı rivayetlerde de Peygamberimiz, “yol sorana yol göstermek, imdat isteyene yardım etmek” gibi birkaç hakka daha işaret etmiştir.
İnsanların gelip geçtiği yerlere lüzumsuzca oturarak sohbet etmek, insanları seyretmek ve rahatça geçmelerine mâni olmak çirkin bir harekettir. Ancak zarûreten oturulduğunda Efendimiz’in işaret ettiği hususlara dikkat edilmelidir. Sokaklarda oturmanın bu mahzurunu bilen Müslümanlar, öteden beri câmi avlularında oturmayı âdet edinmişlerdir.
MECLİSLERDE VE İNSANLARIN BULUNDUĞU YERLERDE OTURMA
Allah Resûlü, meclislerde oturma âdâbı ile alakalı da çok güzel esaslar koymuştur. O, “Sizden biriniz bir kimseyi oturduğu yerden kaldırıp yerine kendisi oturmasın. Fakat açılarak halkayı genişletiniz.” buyurmuştur. (Buhârî, Cum’a, 20) Bir başka hadis-i şerifinde de oturduğu yerden kalkan kimsenin geri döndüğünde, önceki oturduğu yere oturmaya herkesten fazla hak sâhibi olduğunu ifâde etmiştir. (Müslim, Selâm, 31) Bu şekilde nebevî bir terbiye alan sahabe-i kiram, Efendimiz’in huzuruna vardıkları zaman, buldukları boş yere otururlardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 14)
Ashâbın bu güzel âdeti, bizler için de örnek alınacak davranışlardan biridir. Çünkü bir toplulukta sonradan gelen birinin başa veya öne geçmek istemesi, birtakım kırgınlık ve dargınlıklara hatta düşmanlıklara sebep olabilir. Meclise sonradan gelen bir kimse için oturacak yer yoksa, halkayı genişletmek ve safları sıklaştırarak ona yer açmak gerekir. Böyle davranmak meclisin âdâbındandır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu konunun önemine dikkat çekilerek şöyle buyrulmaktadır.
“Ey îmân edenler! Size, «Meclislerde yer açın!» denildiği zaman hemen yer açın ki Allah da size genişlik versin.” (el-Mücâdele 58/11)
Bütün bu prensipler, insanlar arasında bu sebeplerle ortaya çıkabilecek ihtilâfları önlemek, topluma çeki düzen vermek ve onları belli edeplere riâyet etmeye alıştırmak için konulmuştur. Toplumumuzda, bütün bu edep kâidelerine hassasiyetle uyulmaktadır. Birçok mecliste, yaşça küçük olanlar gönülden, sevabına inanarak ve hürmet göstererek yerlerini âlimlere ve büyüklere verirler. Bu davranışlar, Efendimiz’in sünnetinin Müslüman milletimizin günlük hayatına ne kadar tesir ettiğinin bir tezâhürüdür.
Meclislerde riâyet edilmesi gereken edeplerden birisi de müsâade almadan iki kişi arasına oturmamaktır. Zira bu mevzuda Fahr-i Kâinât Efendimiz:
“Kendileri müsâade etmedikçe, iki kişinin arasına oturmak bir kimseye helâl olmaz.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 21)
Yanyana oturan iki kimseyi birbirinden ayırarak aralarına girmek yahut onların omuzlarından atlayarak ileri geçmek, edebe uygun bir hareket değildir. Çünkü her iki durumda da insanlara eziyet verilir. Çünkü o kişilerin arasında özel bir muhabbet veya başkasının duymasını istemedikleri bir sır söz konusu olabilir. Buna fırsat vermemek için özellikle camide saf tutan cemaatin, öncelikle ön safları doldurmaları ve aralarına başkalarının sokulup giremeyeceği kadar sık oturmaları gerekir. Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle anlatıyor:
“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz birgün hutbe okurken birisi geldi, insanların omuzlarına basarak ilerledi ve Efendimiz’in yakınına oturdu. Sevgili Peygamberimiz namazı bitirince adama:
“– Ey falan seni bizimle birlikte Cuma namazını kılmaktan alıkoyan nedir?” dedi. O şahıs:
– Yâ Resûlallâh! Şu gördüğün yere oturabilmek için böyle yaptım, dedi. Allah Resûlü:
“– Fakat seni insanların omuzlarına basarken ve onlara eziyet ederken gördüm. (Şunu bil ki) bir Müslümana eziyet eden bana eziyet etmiştir; bana eziyet eden ise Allah’a eziyet etmiş olur.” buyurdu. (Heysemî, II, 179)
Bu zat namazı Peygamberimiz’in görebileceği bir yerde kıldığı halde Efendimiz’in ona “Cumayı niçin kılmadın?” diye sorması, yaptığı bu hareketin yanlışlığının şiddetini vurgulamak içindir. Yoksa bu hareket, yanlışlığına rağmen fıkhen namazın kabul olmasına mâni değildir.
Sohbet veya vaaz dinlemek yahut ders yapmak üzere teşkil edilmiş bir halkanın tam ortasına oturmak da edebe muğâyir bir davranıştır. Zira Huzeyfe’den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Resûlullah, halka hâlindeki bir topluluğun ortasına oturan kimsenin doğru bir davranışta bulunmadığını ifâde etmiştir. (Ebû Dâvud, Edeb, 14)
Peygamberimiz’in şiddetle sakındırdığı bu hareket, iki bakımdan sakıncalıdır. Birincisi, ileri geçebilmek için oturanları rahatsız edip aralarından veya omuzlarından atlaması icap eder ki bu zâten yasaklanmıştır. İkincisi de halkanın ortasına geçip oturan kimse o meclistekilerin birbirlerinin yüzlerini görmelerine engel olur ki bu da oradaki insanlara bir eziyettir. Bu hareketin son derece kötü görülmesinin bir başka sebebi de, böyle bir davranışta bulunan kişinin olgunlaşmamış ruh hali ve ciddiyetsiz kişiliğidir.
Dinimizce, uygun olmayan şeylerin konuşulduğu ortamlarda Müslümanların bulunması yasaklanmıştır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allâh’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, (bu konuşmayı bırakıp) başka bir söze geçinceye kadar onlarla beraber oturmayın! (Böyle yaptığınız takdirde) elbette siz de onlar gibi olursunuz.” (en-Nisâ 4/140)
Âyet-i kerimeye göre Allah Teâlâ’nın âyetlerinin inkâr edilmesi ve Resûlullah ile alay edilmesi gibi hâllerin bulunduğu meclislerde oturulması îmân açısında büyük bir tehlike teşkil etmektedir.
Ancak hayat şartları gereği insan bazen malayani şeylerin konuşulduğu meclislere de tevafuk edebilir. Dikkat etmesine rağmen bu tür meclislerde bulunan bir Müslüman için Merhamet Peygamberi Efendimiz, bir mağfiret kapısı aralayarak:
“Kim mâlayâni konuşmaların çok olduğu bir yerde oturur da, oradan kalkmazdan önce şu duayı okursa, işlemiş olduğu günahlarından arınmış olur:
“Allâhım! Sen’i hamdinle tesbih eder, Sen’den başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. Sen’den mağfiret diliyor ve Sana tevbe ediyorum.” buyurmuştur. (Tirmizi, Deavât, 39)
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Çobanlık Mesleğindeki Hikmet
Bir başka hadîs-i şerîflerinde de şöyle buyurmuşlardır:
“Mûsâ (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, kendisi koyun güderdi. Davut (a.s.) Peygamber olarak gönderilmişti, O da koyun güderdi. Ben de Peygamber olarak gönderildim ve Ecyad’da âilemin koyunlarını güderdim.” (İbn-i Sa’d, I, 126)
Rahmet Peygamberi bu sıralarda yirmi yaşlarında bulunuyordu.
Peygamber Efendimiz:
“En hayırlı maîşet yolunu tutanlardan biri, bir tepenin başında veya vâdinin içinde koyunlarını otlatan kimsedir. Bu zât namazını kılar, zekâtını verir, ölünceye kadar Rabbine ibâdet eder ve insanlara hep iyilik yapar.” (Müslim, İmâret, 125; İbn-i Mâce, Fiten, 13) buyurarak çobanlığın fazîletli mesleklerden biri olduğunu ifâde etmiştir.
Çobanlık yapan kimselerde, tefekkür ufku, vakar ve merhamet duygusu gelişir. Allâh Resûlü buna işâretle:
“Sükûnet ve vakar, koyun besleyenlerdedir.” buyurmuştur. (Buhârî, Menâkıb, 1; Müslim, Îman, 84/52)
Koyunları sevk ve idâre edip yırtıcı hayvanlardan korumaya çalışmak, insanda sabır ve tesâhüb duygusunu geliştirir. Nitekim yaratılmış her varlığa merhamet etmek, onların kaba ve anlayışsız hâllerine sabretmek, Peygamberlerde bulunması gereken en mühim husûsiyetlerdendir.
[1] Hadîs-i şerifte geçen “Karârît” kelimesinin, Mekke’de bir yere verilen isim olduğu söylendiği gibi bir para birimi olan “kîrât”ın çoğulu olduğu da ifâde edilmiştir. İkinci görüşe göre Hazret-i Peygamber, her gün koyun başına dinarın yirmide biri olan bir kîrât karşılığında Mekkelilerin koyunlarını güttüğünü bildirmiştir.
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Kadir Sûresi
Kadir suresi Mekke’de nâzil olmuştur. 5 âyettir. Kadir gecesinden bahsettiği için bu ismi almıştır. Kuran tertîbine göre 97, iniş sırasına göre ise 25. sûredir. Kadir gecesinin faziletinden, Kur’ân-ı Kerîm’in o gecede inzâle başlanmasından ve o gece tüm kâinatı saran selâmet ve esenlikten bahseder.
Kadir gecesinin faziletinden, Kur’ân-ı Kerîm’in o gecede inzâle başlanmasından ve o gece tüm kâinatı saran selâmet ve esenlikten bahseder.
Kadir Suresi İniş Sebebi
Rivayete göre Resûl-i Ekrem (s.a.s.)’e ümmetinin ömrü gösterilmişti. Efendimiz, bunu önceki insanların ömrüne nispetle çok kısa buldu. Ümmetinin, onlar kadar sâlih amel işlemekten mahrum kalacağını düşündü. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, ona ve ümmetine, bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini lûtfetti. (Muvatta’, İ‘tikâf 15)
Diğer bir rivayet de şöyledir: Bir gün Allah Resûlü (s.a.s.) ashâbına, İsrâiloğulları’ndan bir kişiyi anlatmıştı. Şem’ûn-i Gâzî isimli bu zât, bin ay Allah yolunda silah kuşanarak cihâd etmiş, gecelerini de ibâdetle geçirmişti. müslümanlar hayretler içinde kalarak ona gıpta ettiler. Bunun üzerine Allah Tealâ, ümmet-i Muhammed’e olan lutuf ve merhametini beyân etmek üzere Kadir sûresini indirdi. (Vâhidî, Esbâbu’n-nüzûl, s. 486)
1. Biz Kur’an’ı Kadir gecesinde indirdik.
2. Sen Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin?
3. Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.
“Kadir gecesi”, Kur’ân-ı Kerîm’in indirildiği gecedir. Kur’an, ya toplu olarak Cenâb-ı Hakk’ın katından vahiy meleklerine inzal buyrulmuştur. Ya da Alak sûresinin ilk beş âyetiyle o gece Kur’ân-ı Kerîm Peygamberimiz (s.a.s.)’e indirilmeye başlamıştır. Her iki ihtimâle göre de, bu gecenin Kur’an’ın inzâline sahne olduğu ve şerefini ondan aldığı anlaşılır. Bakara sûresi 185. âyette de Kur’an’ın Ramazan ayında indiği beyân buyrulur.
Lügat olarak “kadr”, “kudret, takdir, hüküm, şeref ve kıymet” gibi mânalara gelir.
Kadir gecesinin bir ismi, “mübârek gece”dir. Bu, onun hayrı bol, çok bereketli ve şerefli bir gece olduğunu bildirir. Nitekim El-Duhan sûresinin ilk âyetlerinde şöyle buyrulur:
“Hâ. Mîm. Gerçekleri açıklayan bu apaçık kitaba yemin olsun! Biz onu kutlu, şerefli ve bereket yüklü bir gecede indirdik.” (El-Duhân 44/1-3)
Bu gece aynı zamanda takdir ve hüküm gecesidir. O gecede nice hikmetli mühim işler karara bağlanır. Âyet-i kerîmede: “O gecede, belli hikmetlere binâen Allah tarafından olmasına karar verilmiş her bir iş belirlenir. Tarafımızdan buyrulacak bir emir olarak” (El-Duhân 44/4-5) buyrularak buna işaret edilir. Nitekim Kur’an’ın nüzûlünün başlamasıyla, o gecede bütün dünyanın kaderini değiştirecek mühim bir işe karar verilmiştir. Kur’an’ın inişiyle, dünyanın o güne kadar ki makus talihi tersine çevrilmiş, her şey yepyeni bir tanzimle tanzime başlanmıştır. Zira indirilen bu Kur’an ile her türlü hikmetli iş açıklığa kavuşturularak, Allah Resûlü (s.a.s.) tarafından insanlığa ulaştırılmıştır.
Bu gece çok şerefli bir gecedir. Bin aydan daha hayırlı olduğu Cenâb-ı Hak tarafından haber verilmiştir. O gecede yapılan ibâdet ve hayırlar, içinde kadir gecesi bulunmayan tam bin ayda yapılanlardan daha çok sevaplıdır. Allah Teâlâ, mü’minlere böyle büyük bir lutuf ve ihsanda bulunmuştur. Buradaki “bin ay” ifadesinin kesretten kinâye olması da mümkündür. O gecenin gerçekten çok faziletli, eşi benzeri olmayan mukaddes ve mübârek bir zaman dilimi olduğunu gösterir.
Öyle bir gece ki:
4. O gecede melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için yeryüzüne iner de iner.
5. Bütünüyle esenliktir o gece, tâ şafak atıncaya kadar.
O gece melekler ve Ruh, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner dururlar. Cenâb-ı Hakk’ın verdiği vazifeleri yerine getirirler. Ruh’tan
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Taif Yolculuğu
Ebû Tâlib’in vefatından sonra Kureyş’in mukâvemeti şiddetlenince Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) İslâm dâvetine yeni bir merkez bulmak için gayret ettiler
Sakîf kabilesinden yardım istediler, fakat Sakîf bu fırsatı kaçırdı, “Dâru’l-Hicre: Hicret yurdu” olma şerefine eremedi. “Ensâr” olmanın erişilmez şeref ve faziletini kazanamadı. Efendimiz (s.a.v)’e müsbet cevap vermediği gibi bir de akılsızlarını ve çocuklarını kışkırtarak Efendimiz (s.a.v)’i taşlattılar.
PEYGAMBERİMİZ TAİF YOLCULUĞUNA NE ZAMAN ÇIKTI?
Tâif, Benî Saʻd yurduna çok yakındı. Aralarında Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in süt akrabâları vardı. Allah Rasûlü (s.a.v), Tâiflilerin kendisini kabul edebileceğini ümit etmişlerdi.
Bu yolculuk, Ebû Tâlib ve Hz. Hatîce’nin vefatından sonra bi’setin 10. senesinde gerçekleşti. Efendimiz’in orada 10 gün kaldığı rivâyet edilir.
Hz. Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü (s.a.v)’e:
“–Uhud Harbi’nden daha fazla daraldığınız bir gün oldu mu yâ Rasûlallah?” diye sormuştu.
PEYGAMBERİMİZİN TAİF YOLCULUĞUNDA YAŞADIĞI HADİSELER
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:
“–Evet, senin kavminden çok kötülük gördüm. Bu kötülüklerin en fenâsı, onların bana Akabe Günü[1] yaptığıdır. Tâifli Abdükülâl’in oğlu İbn-i Abdiyâlîl’e sığınmak istemiştim de, beni kabûl etmemişti. (Beni ayak takımına taşlatarak her tarafımı kan revân içinde bırakmıştı.) Ben de geri dönmüş, derin kederler içinde yürüyüp gidiyordum. Karnü’s-Seâlib mevkiine varıncaya kadar kendime gelemedim. Orada başımı kaldırıp baktığımda, bir bulutun beni gölgelediğini gördüm. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Cebrâîl (a.s)’ı fark ettim. Bana:
«−Allah Teâlâ, kavminin Sana ne söylediğini ve Sen’i himâye etmeyi nasıl reddettiğini duymaktadır. Onlara dilediğini yapması için de Sana, Dağlar Meleği’ni gönderdi.» diye seslendi.
Bunun üzerine Dağlar Meleği bana seslenerek selâm verdi. Sonra da:
«−Ey Muhammed! Kavminin Sana ne dediğini Cenâb-ı Hak işitmektedir. Ben Dağlar Meleği’yim. Ne emredersen yapmam için Allah Teâlâ beni Sana gönderdi. Ne yapmamı istiyorsun? Eğer dilersen şu iki dağı (Mekke’deki Ebû Kubeys ile Kuaykıân dağlarını) onların başına geçireyim.» dedi. O zaman:
«−Hayır, ben Cenâb-ı Hakk’ın onların nesillerinden sâdece Allâh’a ibâdet eden ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan kimseler getirmesini dilerim.» dedim.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 7; Müslim, Cihâd, 111)
Seneler geçmesine rağmen Allah Rasûlü (s.a.v) bu acı hâtırayı unutamamışlar, hayatlarının sonuna doğru Hz. Âişe validemize anlatmışlardır.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) lisân-ı hâlleriyle sanki şöyle buyuruyorlardı:
“Ben nasıl sabrediyorsam aynı şekilde siz de, Allah Teâlâ’nın dînini tebliğ ederken karşılaştığınız meşakkatlere sabredin!”
Meşakkatler karşısında hiçbir zaman ümitsizlik ve tembellik yok!
Mâdem ki emreden O’dur, hiç şüphe yok ki yardım edecek olan da yine O’dur.
Dipnotlar:
[1] Burada bahsedilen Akabe, Tâif’teki bir yerdir. Efendimiz (s.a.v)’in Ensâr ile bir araya geldiği Minâ’daki Akabe değildir. (Zürkânî, Şerhu’l-Mevâhib, I, 298)
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Bizim Yunus ne güzel söylemiş:##Söz ola kese savaşı##Söz ola kestire başı##Söz ola ağulu aşı##Bal ile yağ ede bir söz.##Evet, söz ağızdan bir kez çıkar ama bıraktığı tesir çok uzun sürer. Düşmanı dost eylediği gibi, dostunu da düşman eder bir söz. Bundan dolayı atalarımız bir söylerken bin kere düşünmeyi, ölçüp biçip de konuşmayı tavsiye etmişlerdir. Aklına eseni söyleyenler kadar, düşünerek yerinde ve zamanında konuşanların ibret dolu nice hikâyeleri kitaplarda mevcuttur. Efendim, hikâye bu ya, padişahın biri öfkelenmiş, bir anlık öfkenin tesiriyle esirinin öldürülmesini ferman eylemiş. Cellatlar esiri yakalayıp padişahın hükmünü icra etmeye hazırlanırlarken, esir ümitsizlik içinde padişah hakkında nahoş sözler sarf ediyormuş. Padişah kulak kabartsa da esirin sözlerini duyamamış ve yakında olan vezirine sormuş. Vezir acımış zavallının hâline ve; “Öfkelerini yenenler ve insanları affedenler cennetliktir.” diyor “padişahım” diye cevap vermiş. Bu söz padişahın çok hoşuna gitmiş ve esiri affetmiş. - SÖZ OLA KESE SAVAŞI
[28.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Allah'a saygısızlıktan sakınanlar ise, rablerinin kendilerine verdiğiyle mutluluk bularak cennetlerde ve nimetler içinde olacaklardır. Rableri onları cehennem azabından da korumuş olacaktır.
(Tûr, 52/17-18)
Bir Hadis:
Sizden kim bedeni sıhhat ve afiyette, canı ile malı emniyette ve günlük azığı yanında olarak sabaha ulaşırsa, sanki bütün dünya kendisine verilmiş gibidir.
(İbn Mâce, 'Zühd', 9; Tirmizî, 'Zühd', 34)
Bir Dua:
Allah'ım! Senden; güven, iman, sabır, şükür, zenginlik ve iffet istiyorum.
(İbn Ebî Şeybe, Musannef, 6, 25)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[28.12.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
O, göklerin ve yerin eşsiz yaratıcısıdır. Eşi olmadığı halde nasıl çocuğu olabilir? Her şeyi O yaratmıştır ve her şeyi hakkıyla bilen O’dur. (En’âm, 6/101)
Kim üç kız çocuğu yetiştirir, güzel terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa bu amelinin karşılığı cennettir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 129, 131)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
MEDENİYETİN BİR TEZAHÜRÜ: ŞİFAHANE
Allah’ın insana emanet ettiği en önemli nimetlerden biri sağlıktır. Yaratılmışların en şereflisi olan insanın bu nimeti koruyabilmesi için kadim zamanlardan günümüze tedavi yöntemlerine hep önem verilmiştir. Dârülmerza, dârülâfiye, dârüşşifâ, dârüssıhha, şifâhâne, bîmârhâne, tımarhane, hastahane... Bunlar, hastaların şifa bulması amacıyla gece gündüz canla başla gayret gösterilen mekanlara geleneğimizde verilen isimlerden bazılarıdır.
İslam tarihinde ilk şifahanenin Hz. Peygamber tarafından, Hendek Gazvesi sırasında yaralanan Sa‘d b. Muâz ve diğer yaralılar için seyyar hastahane olarak kurulduğu kaynaklarda yer almaktadır. İnsana gösterilen saygının, verilen değerin bir gereği olarak farklı coğrafyalarda çeşmeler, ibadethaneler, eğitim kurumları, kervansaraylar gibi pek çok yapı inşa eden ecdadımız sayısız şifahaneyi de rengine, diline ve inancına bakmaksızın insanların hizmetine sunmuştur. Milletimiz geçmişten günümüze pek çok alanda olduğu gibi bu hususta da insanlığa örnek olmuştur.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[28.12.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: *El-Latîf isminin Anlamı ve Tecellileri*
El-Latîf; kullarına karşı lütuf ve ihsan sahibi, en küçük şeylere dahi ilmiyle nüfuz eden Allah, demektir.
Yüce Allah lütuf ve ihsan sahibidir. O (cc) kullarından dilediğine lütfeder. O’nun lütfu; iyilik (berr), güzellik (ihsan), nimet ve hibesinden farklıdır. Evet, bunların her biri O’nun (cc) bir isminin tecellisidir ve her birine genel anlamda iyilik/nimet diyebiliriz; ancak El-Latîf ismiyle gelen iyilik, özel bir iyiliktir. Özel sebepleri, incelikle planlanmış bir süreci ve sahibini ayrıcalıklı kılan özel bir yönü vardır.
Yusuf kıssası bunun en güzel örneğidir. Nimet; Yusuf’un (as) önemli bir mevkiye gelmesi, zindandan çıkması, anne ve babasıyla buluşması, kardeşleriyle karşılaşması ve kardeşlerinin yaptığı kötülüğü affetmiş olmasıdır. Bu cümleyi sondan başa doğru okuyun. Şayet Yusuf’la kardeşlerinin arası bozulmasa onu kuyuya atmayacaklardı. Kuyuya atılmasa Mısır’a köle olarak gidip saraya girmeyecekti. Saraya girmese iftiraya uğrayıp zindana düşmeyecekti... Bunlar olmasa mülk sahibi bir peygamber olmayacaktı. Tüm bunlar özel bir takdirin, ince ince işleyen bir sürecin ve hayalleri zorlayan bir yaşamın neticesinde elde edilmiştir. Bu sebeple İbni Kesir (rh) der ki: “Allah (cc) bir şeyin olmasını istediğinde; onun sebeplerini oluşturur, onu kolaylaştırır ve takdir eder.”
El-Latîf isminin bu tecellisini bilmek, insanın olaylara bakışını değiştirir. Nice zorlu imtihanın Allah’ın (cc) lütfu olabileceğini; Allah’ın, imtihanları ayrıcalıklı bir nimete/lütfa sebep kılmış olabileceğini düşünür. Bu da zorlu imtihanlara karşı sabır, rıza ve teslimiyet duygusunu pekiştirir.
(bk. El-Esmau'l Husna, 1/568-569)
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor. İşte siz de (kabirlerinizden) böyle çıkarılacaksınız.
(Rum 19)
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: null
Bir köyde üç kişi bulunur da ezan okunmaz ve orada namaz kılınmazsa, şeytan onlara musallat olur. Sen cemaate devam et. Çünkü sürüden ayrılanı kurt kapar.
İbn Hanbel, VI, 445
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: KİTRE BEBEK SANATI
Anadolu, zaman içerisinde pek çok sanatın doğmasına ve gelişmesine şahitlik etmiş bir coğrafyadır. Kitre bebek sanatı da Anadolu’da Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ve geçmiş kültürü, gelecek nesillere üç boyutlu bir şekilde aktaran, bir dönem okul müfredatlarında bile öğrencilere ders olarak öğretilmesi suretiyle yaygınken sonrasında unutulmaya yüz tutan bir sanat olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kitre bebek sanatında ilk eserleri ortaya çıkaran kişi, Türk kadın ressamlarından Zehra Müfit Hanım’dır. 1900’lü yılların başında şimdiki ifadesi ile “diarama” çalışmaları yapan sanatçı, katıldığı sergilerde pek çok sanatkâr tarafından iltifat almıştır.
Kitre bebekler, her ne kadar minyatür heykel olma özelliği taşısa da heykel alanına dâhil olmamış ve biblo olarak nitelendirilmiştir. Açık alanda sergilenememesi ve figürlerin giydirilmesi zorunluluğunun bu sınıflandırmada etkili olduğunu söylemek mümkündür. Geleneksel kıyafetler giydirme eğiliminden dolayı bu sanatın modern ya da geleneksel sanatlar alanının hangisi içerisinde değerlendirilmesi gerektiği konusu ise hâlâ tartışılmaktadır.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: (Bir Hadis-Bir Yorum)
İNSANLARA FAYDALI OLMAK
“İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunanı- dır.” (Suyuti, Camiu’s-Sağir, H. No: 4044)
En hayırlı insan, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygam- berimizdir. Onun insanlara ulaştırmış olduğu iyilikler, bizlere bu hadis-i şerifi anlamada kolaylık sağlar ki, bunlar; maddi iyilikler yanında, ebedî saadet kazandıran iman, salih amel ve güzel ahlakı da kapsar.
Öyle ki bir insanın hidayetine vesile olmak, ona yapılacak en büyük iyiliktir ve sevabı da o denli büyüktür. Nitekim Peygam- berimiz, Hz. Ali’ye “...Allah’a yemin ederim ki, senin vasıtanla Allah’ın bir tek kişiye hidayet vermesi, senin için kırmızı deve- lere sahip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, “Fedailü’s-Sahabe”, 9) diye belirtmiştir. Kuşkusuz Hak katında “İyiliğin karşılığı, yalnız iyiliktir.” (Rahmân, 55/ 60)
DİNÎ KAVRAMLAR
İMAMET
Sözlükte “kendine uyulan, önder, halife, ordu komutanı, delil” gibi anlamlara gelen imâm, devlet başkanı, bir ekolün veya hareketin önde- ri, cemaate namaz kıldıran kimse demektir. İmâmet de, imamlık yapmak demektir. Fı- kıh literatüründe imâm, dev- let başkanı, halîfe anlamında kullanılmakta olup, cemaate namaz kıldıran imamdan ay- rılması için imâmet-i kübrâ denilmiştir.
ÖZLÜ SÖZ
Yaradan rahmetini kahrından üstün saydı. Ne olurdu hâlimiz göz yaşı olmasaydı. (Necip Fazıl Kısakürek)
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ اللهُ تَعَالَى: اَللهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَكِيلٌ. (سورة الزمر، 62)
Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu (meâlen): “Allâhü Teâlâ, her şeyin yaratıcısıdır ve O her şey üzerine vekîldir (her şey onun muhafazası ve hâkimiyeti altındadır).” (Zümer Sûresi, âyet 62)
29 Aralık 2022
Fazilet Takvimi
[29.12.2022 22:22] Ömer Tarık Yılmaz: ALLÂHÜ TEÂLÂ VARDIR
Allâhü Teâlâ’ya ve âhirete inanmayan bazı kimseler, İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretlerine gelip, bir yaratıcının olup olmadığını sordular. Onlara şöyle cevap verdi:
“Az önce bana bir haber ulaştı. Denildi ki: İçerisine birçok çeşit ticaret eşyası yüklenmiş olan bir gemi, kendisini sevk eden bir kaptanı ve mürettebâtı olmadan denizde gitmekteymiş. Bu gemi, bu hâlde istenilen yere gider, gelirmiş. Kendisi büyük dalgaları aşar ve kurtulurmuş. Hattâ hiç kimse sevk etmediği hâlde yine kendisi dilediği yere gidermiş.” Bunu duyan o kimseler:
“Bu sözler, bir akıllının söyleyeceği sözler değil!” diyerek itiraz ettiler. Bunun üzerine İmâm-ı Âzam (rah.): “O hâlde içerisinde birçok varlığın bulunduğu göklerin, yerin ve mevcûdâtın nasıl bir yaratıcısı olmaz.” diyerek, onların hakka dönmelerine ve Müslüman olmalarına vesile olmuştur.
İmâm Şâfiî (rah.) da kendisine bir yaratıcının varlığı hakkında delil soranlara: “Delil şu dut yaprağıdır. Onu, ipek böceği yer, ipek yapar; arı yer, bal yapar; hayvanlar yer, süt yapar; misk geyiği yer, misk yapar. Hâlbuki hepsinin yediği aynı şeydir. İşte bu, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve kudretine pek büyük bir delildir.” buyurmuştur.
Ahmed bin Hanbel (rah.) da kendisine bu husûsu soranlara: “İşte şurada dümdüz, kusursuz, pek muhkem bir kale var. Bu kalenin ne kapısı ne bir çıkışı var. Dışı, parlak bir gümüş, içi hâlis saf altın gibi. Bu kalenin bir müddet sonra duvarları çatlar ve içerisinden işiten, gören, güzel bir şekle ve sese sahip olan bir hayvan çıkar. Yani işte yumurtadan civcivin çıkmasını görüyorsunuz ya! Bu pek büyük bir delildir.” buyurmuştur.
Düşünmelidir ki bir tohum, toprağa kurumuş olarak düşer. Sonra içerisine rutubet işler ve o tohum çatlar. Çatlayan kısımdan filizi baş verir. Pek zayıf olan bu filiz, sert ve kavî olan toprağı yarar ve yeryüzüne çıkar. Ondan da dallar, yapraklar, çiçekler, meyveler meydana gelir. Her bir tohumdan değişik renk ve boylarda nebatlar canlanır. İşte bu, her şeyi yapmaya kâdir olan yaratıcının varlığına ve birliğine en büyük delillerdendir.
29 Aralık 2022
Fazilet Takvimi
[29.12.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Afiyette Olmak
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) ümmetine afla birlikte afiyet talebinde bulunmalarını tavsiye ederek buyurmuştur ki: 'Allah’tan af ve afiyet isteyiniz. Zira hiç kimseye yakîn derecesine ulaşmış imandan sonra afiyetten daha hayırlısı verilmemiştir.' Yine buyurmuştur ki: 'Kim nefsinin kötü isteklerinden emniyet içerisinde, bedenen afiyette ve günlük gıdasına da sahip olarak sabaha çıkarsa dünya ona verilmiş gibidir.' (Tirmizî)
Fakat sıhhat, dünya üzerinde belki de en fazla ihtiyaç duyduğumuz şey olduğu halde en az kıymetini bildiğimiz nimetlerden biridir. Ne kadar söylenirse söylensin, nimetin kadri ancak kaybedildikten sonra anlaşılır. Sıhhatin ne demek olduğunu en iyi anlayan onu kaybedenlerdir. Belki de bu yüzden hikmet ehli demiştir ki: 'Afiyet, sıhhatli kimselerin başındaki bir taçtır, onu ancak hastalar görebilir.'
Tarihimizin en büyük şahsiyetlerinden Kanunî Sultan Süleyman’ın sıhhatle ilgili beyti de bu manada düşündürücüdür: 'Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi / Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.'
Semerkand Takvimi
[29.12.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Endonezya Nasıl Müslüman Oldu?
Kendi halinde bir tüccardı. Bir gün kumaşları gemiye yükledi. Endonezya'ya gitti, oraya yerleşti. İşini orada devam ettirdi. Kumaşları kaliteliydi. Tam da halkın aradığı cinstendi. Kendisi de kanaat sahibi bir insandı. Kazancı az olsun, temiz olsun düşüncesindeydi. Bir gün geç geldi iş yerine. Eleman iyi bir kâr elde etmişti sattığı mallardan. Merak etti, sordu:
- Hangi kumaştan sattın?
-Şu kumaştan efendim.
-Metresini kaça verdin?
-On akçeye.
-Nasıl olur?' diye hayret etti,
-Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın? Bize hakkı geçmiş adamcağızın. Görsen tanır mısın onu?
Eleman gitti, müşteriyi buldu, getirdi. Dükkan sahibi müşteriyi karşısında görür görmez, helâllik istedi ve fazla parayı müşteriye uzattı. Müşteri şaşırmıştı. Böyle bir durumla ilk defa karşılaşıyordu.
-Ne demekti hakkını helâl et?
Olay kısa sürede dilden dile dolaştı. Çok geçmeden kralın kulağına kadar vardı. Sonunda kral kumaş tüccarını saraya çağırdı. Kral sordu:
-Sizin yaptığınız bu davranışı daha önce biz ne duyduk, ne de gördük. Bunun aslı nedir?
-Ben, dedi tüccar, bir Müslüman'ım. İslâm dini böyle emreder. Müşterinin bana hakkı geçmişti. Dolayısıyla kazancıma haram girmişti. Ben sadece bir yanlışı düzelttim.
Kral,
-İslâm nedir, Müslümanlık nedir? gibi peş peşe sorular sordu. Birer birer sorularını cevapladı. Kral ilk defa duyuyordu böyle bir dinin varlığını. Fazla zaman geçirmeden İslâm'ı kabul etti. Daha sonra kısa süre içinde de halk Müslüman oldu.
250 milyonluk nüfusa sahip olan bugünkü Endonezya'nın Müslümanlığı kabul etmesindeki sır sadece beş akçelik kumaştı. Yapılan tek şey vardı sadece: İnandığı gibi yaşamak, sahip olduğu güzellikleri çevresiyle paylaşmaktı. Efendimizin müjdesi herkese açık: 'Doğru ve güvenilir tüccar, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar (doğrular) ve şehitlerle beraberdir.' Yani, asıl etkili olan söz dili değil, hal diliydi. Konuşmaktan çok yaşamaktı. Anlatmaktan ziyade davranış dilinin devreye girmesiydi.
[29.12.2022 22:23] Ömer Tarık Yılmaz: HADİSLERDE CEMAATLE NAMAZ KILMANIN ÖNEMİ
Efendimiz (s.a.v.)’in bizlere olan emir ve vasiyetlerinden biri de şudur: Gerek beş vakit namazı gerekse cemaatle kılınmasına müsaade edilmiş nafileleri cemaatle kılacağız, cemaatten geri kalmayacağız. Yani namazımızın tamamını veya hiç değilse bir kısmını cemaatle kılmaya çalışacağız.
Resûlullâh (s.a.v.): “Kişinin cemaatle kıldığı namazı, evinde veya çarşıda kılacağı namazdan 25 basamak üstündür” buyurmuşlardır. (Ebû Davûd) Resûlullâh (s.a.v.), “Cemaatle kılınan namaz, ferd olarak (tek) kılınan namazdan 27 basamak daha üstündür” buyurmuşlardır. (Buharî)
Abdullah ibn Mes’ud (r.a.): “Biz Resûlullâh (s.a.v.) hayatta iken yalnız münâfıkların cemaatten geri kaldığını görürdük. Öyle ki, cemaate gelemeyecek kadar bitkin olan kişi bile iki kişinin kolları arasında yalpalayarak getirilir, safa bırakılırdı”. (Müslim)
Hadîs-i şerîfte: “Namazı cemaatle kılmayanlar, cemaate yetişmek için yürüyenlerin neler kazandıklarını bilselerdi, elleri ve ayakları üzerinde sürünerek de olsa cemaate gelirlerdi.” (Taberanî)
“Kişi namaz abdestini güzelce alır, cemaatle namaz kılmak için mescide gider de cemaati namazlarını kılmış bulursa, Hâkk Teâlâ o kişiye cemaatle orada namaz kılmış olanların ve orada bulunanların sevâbı kadar sevâb verir. Bununla beraber cemaatin sevâbından hiçbir şey eksilmez.” (Nesaî)
Resûlullâh (s.a.v.): “Kişi mescide gelir, cemaatle birlikte namaz kılarsa, günâh ve kabahâtleri affolunur. Yine kişi mescide geldiğinde namazın bir kısmının kılındığını, bir kısmının da kılınmadığını görür ve yetişebildiğini cemaatle kılıp kaçırdığı rekâtları tamamlarsa günâh ve kusurları yine affolunur; kişi mescide gelir, cemaatin namazlarını kıldıklarını görür, yalnız olarak orada namazını kılarsa kezâ günâhları yine affolunur” buyurmuşlardır. (Ebû Davûd)
(İmâm Şaranî, Büyük Ahidler, s.102-104)
[29.12.2022 22:24] Ömer Tarık Yılmaz: قال
الله تعالى : وَمَنْ يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجًا وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لاَ يَحْتَسِبُ ..
“Kim Allahtan korkarsa (yolunu Allah ve kitabıyla bulmaya çalışırsa), her işinde ona bir çıkış imkanı sağlar ve ummadığı, hesaplayamadığı bir yönde onu rızıklandırır.” (65 Talâk 2-3)
قال
الله تعالى : يَآأيها الَّذِينَ اَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَقُولُوا قَوْلاً سَدِيدًا. .
“Ey iman edenler! Allahtan korkun (yolunuzu dâima, Allah’ın kitabıyla bulun )ve her zaman hakkı ve doğruyu konuşun.” (33 Ahzâb 70)
قال
الله تعالى : يَآأيها الَّذِينَ اَمَنُوا إن تَتَّقُوا اللَّهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فرقانا وَيُكَفِّرْ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيَغْفِرْ لَكُمْ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ ..
“Ey iman edenler! Şayet Allahtan korkarsanız (yolunuzu Allah’ın kitabıyla bulmaya çalışırsanız), O size hakkı batıldan ayırmaya yarayan, bir ölçü yâni ahlâkî ve mânevi planda değerlendirme yeteneği verecek ve kötülüklerinizi silip örtecek, sizi bağışlayacaktır. Çünkü Allah bağış ve c
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N