Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 11.07.2023 10:58
Günün yazısı
[18/1 19:11] Ömer Tarık Yılmaz: 5- İsnadın Dinden Olduğunu Beyan Bâbı
26- Bize Hasen b. Rabî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd, Eyyûb'la Hişâm'den, onlar da Muhammed'din naklen rivâyet ettiler.
Yine bize; Fudayl, Hişâm'dan naklen rivâyet etti.
Dedi ki: Bize de Mahled b. Hüseyin, Hişâm'dan, o da Muhammed b. Sîrîn'den naklen rivâyet etti. Muhammed Şöyle dedi:
«Şüphesiz ki bu ilim dindir. Öyle ise dinînizi kimlerden aldığınıza dikkat edin!...»
27- Bize Ebû Ca'fer Muhammed b. es-Sabbah rivâyet etti.
Dedi ki: Bize îsmâîl b. Zekeriyya, Âsım el-Ahvel'den o da İbn Sîrin'den naklen rivâyet etti. İbn Şîrîn Şöyle dedi:
«Eskiden isnadı sormazlardı . Fitne ortaya çıkınca:
— Bize râvilerinizin adlarını söyleyin, demeye başladılar. Şimdi ehl-i sünnete dikkat ediliyor ve onların hadîsleri kabul ediliyor; ehl-i bid'ata bakılıyor; onların hadîsleri kabul edilmiyor:
28- Bize İsbak b. İbrahim el-Hanzalî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Îsâ —ki İbn Yünus'tur— haber verdi.
(Dedi ki): Bize Evzâî , Süleyman b. Mûsa'dan naklen rivâyet etti. Süleyman Şöyle dedi:
— Tâvus'a tesadüf ettim; ve: filân bana şöyle şöyle hadîs rivâyet etti; dedim. Tavus:
«Eğer o arkadaşın mu'temed ise ondan hadîs al» dedi.
29- Bize Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârîmî rivâyet etti.
(Dedi ki):
Bize Mervân yânî ibn-i Muhammed ed-Dımeşkî haber verdi.
(Dedi ki): Bize Saîd b. Abdilâzîz , Süleyman b. Mûsa'dan naklen rivâyet eyledi. Süleyman Şöyle dedi:
— Tâvus'a dedim ki; Gerçekten filân bana şöyle şöyle hadîs rivâyet etti. Tâvûs:
«— Eğer arkadaşın mu'temed ise ondan hadis al!» dedi,
30- Bize Nasr b. Alî el-Cehdamî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Esmai, İbn Ebi'b-Zinâd'dan , o da babasından naklen rivâyet etti. Babası Şöyle dedi:
— Medine'de hepsi güvenilir yüz kişiye yetiştim ki, onlardan hadîs kabul edilmez; haklarında: «Hadîs ehli değildir.» denilirdi.
31- Bize Muhammed b. Ebî Ömer el-Mekkî rivâyet etti.
(Dediki): Bize Süfyân rivâyet etti. H.
Bana Ebû Bekr b. Hallâd el-Bâhilî dahi rivâyet etti; bu lâfız onundur.
Dedi ki: Süfyân b. Uyeyne'den dinledim; o da Mis'ar'dan işitmiş. Mis'ar Şöyle dedi:
Sa'd b. İbrâhîmi:
«Mevsuk râvîlerden başka hiç bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den hadîs rivâyet edemez.» derken işittim.
32- Bana Mervli Muhammed b. Abdillah b. Kuhzaz da rivâyet etti.
Dedi ki:
— Abdan b. Osman'ı şunu söylerken işittim. «Abdullah b. el-Mübarek'i
— İsnâd dîndendir. Eğer isnâd olmasa idi muhakkak her isteyen istediğini söylerdi; derken işittim,»
33- Muhammed b. Abdillâh dedi ki: Bana el-Abbâs b. Ebî Rizme anlattı.
Dedi ki:
Abdullah'ı: Bizimle (hadîs nakleden) şu kavım arasında ayaklar yani isnâd vardır , derken işittim.»
34- Muhammed şunu da söyledi:
«Ebû İshak İbrahim b. Îsâ et-Tâlekanî'yi dinledim. Şöyle dedi:
— Abdullah b. el-Mübarek'e dedim ki:
— Ya Ebâ Abdirrahman! Kulağımıza gelen şöyle bir hadîs var:
— «Hiç şüphe yok ki kendi namazınla beraber anne ve babana da namaz kılman, orucunla beraber onlara da oruç tutman iyilik üstüne iyilik kabîlindendir.»
Bunun üzerine Abdullah:
— Ya Ebâ İshak, bu hadîs kimdendir? dedi.
— Bu hadîs Şihâb b. Hirâş'dandır; dedim.
— O mevsuktur. Ya o kimden almış? dedi.
— Haccâc b. Dinar'dan; dedim.
— O da mevsuktur. O kimden almış?
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuş; dedim,
— Yâ Ebâ İshâk, şüphesiz ki, Haccâc b. Dinar'la Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında öyle (aşılmaz) çöller var ki, o çöllerde binek hayvanlarının boyunları kopar. Ama sadaka hususunda ihtilâf yoktur; dedi.
[18/1 19:12] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Yabancı Sermaye Teşvik
• Kanunu Çıktı 1954
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[18/1 19:12] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.”
Nahl 4
[18/1 19:12] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Müslüman’ın Müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selâmı almak, hastayı ziyaret etmek, cenazeye katılmak, davete icabet etmek ve aksırana dua etmek.”
Buhârî, Cenâiz, 2
[18/1 19:12] Ömer Tarık Yılmaz: KİŞİSEL ORGANİZASYON SAHİBİ OLMAK
Liderlik, bir bakıma başkalarının hayatına yön verebilme becerisidir. Böyle bir kimsenin en önemli vasfı, hiç şüphesiz öncelikle kendi hayatını organize etmede yani “kişisel organizasyon”unda başarılı olmasıdır. Zira kendini bile yönetmekten âciz kimselerin “Geliştiren ve Özgürleştiren Lider” olması düşünülemeyecektir.
“Kişisel Organizasyon”, hayatımızı anlamlı kılacak hedeflere ulaşmak için bize lütfedilen imkân ve yeteneklerimizin farkında olmak ve onları gereği gibi kullanıp planlı, verimli ve kaliteli bir hayat tarzını gerçekleştirmek demektir.
Verimli bir kişisel organizasyon için; bilgi, bilinç ve planlama düzeyinde atmamız gereken bazı adımlar şunlardır:
1. Hayatımızı anlamlı kılacak misyonumuz ve hedeflerimiz belirlenmelidir.
2. Bize lütfedilen imkân ve yeteneklerimizin farkında olunmalı ve iyi tanınmalıdır.
3. Mesuliyet alanlarımız bilinmelidir.
4. İmkanlarımız, yeteneklerimiz ve sorumlu olduğumuz alanlarda ve yine yapmak istediğimiz diğer hususlarda ideal verimlilik düzeyini tanımlamamız gerekmektedir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[18/1 19:13] Ömer Tarık Yılmaz: Söz ola bitire savaşı, / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu (zehirli) aşı / Yağ ile bal ede bir söz.[Yunus Emre]
[18/1 19:13] Ömer Tarık Yılmaz: TERZİLERİN PİRİ HZ. İDRİS
Hz. İdris; sabreden, sâlih ve çok sâdık bir peygamber olması bakımından Kur’an’da tanıtılan örnek insanlardandır. Onun gibi peygamberlerin, Allah’ın ayetleri okunduğunda gözya- şıyla secdeye vardığını bildiren Kur’an, namazı terkeden son- raki nesillerin, böyle erdemli kişilerin yolundan gitmeyi bırakarak kendi arzularına uymasını kınamaktadır (Meryem, 19/56-59). Beş vakit namazın farz kılındığı Mirac Gecesinde Hz. Peygamberin görüştüğü nebilerden biri de Hz. İdris’tir.
Manevi yücelme yanında maddî ilerlemede de insanlığa ön- cülük yapmış, terzilikle meşhur olmuştur. Elbise dikerken iğ- neyi her saplayışında “sübhânellah” dediğinden, akşama varıldığında o gün en çok sevap kazanan kimse olduğu riva- yet edilmektedir.
KEHF SÛRESİ
Sûre, adını ilk defa dokuzuncu âyette olmak üzere, birkaç yerde geçen mağara anlamına gelen “kehf ” kelimesinden al- mıştır.
Mekke döneminde inmiştir. Âyet sayısı 110’dur. Mushaf- taki sıralamada 18, iniş sırasına göre 69. sûredir.
Sûrede, inançları sebebiyle öl- dürülmekten kurtulmak için bir mağaraya sığınan gençlerin mucizevi halleri, Hz.Mûsâ ile Zülkarneyn konu edilmekte- dir.
ÖZLÜ SÖZ
İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak, doğruların yardımcısıdır. (Ali Fuad Başgil)
[18/1 19:13] Ömer Tarık Yılmaz: Esirgeyen, bütün canlılara nimet veren
Cenab-ı Hak buyuruyor:
Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: Biz, Rahmanın dışında tapılacak birtakım ilahlar kıldıkmı?' (Zuhruf, 45)
Bu sıfat dünyada hem müminlere ve hem de kafirlere şamildir. Çünkü Allah dünyada mümine ve kafire rızık veriyor, hiç birisini ayırt etmiyor.
Rızıkları, ihtiyaçları ve her türlü iyilikleri ihsan husunda rahmetini mahlukatından hiç esirgemeyen anlamında olan Rahman, Rahim isminden daha geniş kapsamlı bir mana ifade eder.
Rahmân, Yüce Allah'ın hem ismi hem de sıfatıdır. Bu isim, Allah lafzına bağlı olarak zikredildiğinde sıfat anlamındadır. Ancak Kur'an'da bu şekilde değil, özel isim olarak kullanılmıştır. Bu isim sadece Allah'a has özel isimlerden olduğu için daha çok bir isme bağlı olarak değil; yalnız zikredilmesi hoş karşılanmıştır. Rahman'ın bu şekilde kullanılması O'nun Rahman sıfatına ters gelmez. Çünkü Allah ismi de uluhiyet sıfatına delalet ettiği halde hiç bir zaman başka sına ait bir sıfat olarak zikredilmemiştir.
Kur'an'ın ilk ayeti olan Besmeledeki Rahman ve Rahim sıfatları arasındaki fark, Allah teala, Dünyanın Rahmanı ve Ahiretin Rahimidir cümlesinde veciz bir şekilde dile getirilmektedir. Rahman vasfı gereği Cenab-ı Hakk, dünyada bütün canlılara, mümin-kafir ayırımı yapmaksızın bütün insanlara, şefkat ve merhametle davranmayı kendi nefsine farz kılmıştır.
Yüce Allah bir kudsi hadiste şöyle buyurur: 'Rahmetim gadabımı geçmiştir.'
Tenbih : Kul, önce Allah'ın gafil kullarına merhamet edip onları olanca güçleriyle onları Allah yoluna vaaz ve nasihat etmek suretiyle çevirmeye çalışmalıdırlar. Bu konuda şiddet yolundan ziyade yumuşaklık ve şefkat yollarını tercih etmelidir. Asilere de merhamet gözü ile bakmalı, eziyet ve zulüm nazarı ile bakmamalıdır.
Müminin başlıca gayesi, insanlardan ortaya çıkan her mâsiyet sanki kendi nefsinden ortaya çıkıyormuş gibi, o masiyeti onlardan bertaraf etmeye olanca gücüyle çalışmalı ve bu suretle onları Allah'ın gazabına uğramaktan kurtarmak olmalıdır.
İhlasla 'Yâ Rahman' diye bir müslüman bu isme devam etse, kalbi yumuşar, zalimlerden emin olur, maddi ve manevi nimetlere nâil olur. (3)
MA'SİYYET (Mâsiyet): İtâatsizlik, isyân. Günâh olan işler, Allahü teâlânın beğenmediği şeyler; Allahü teâlânın emrettiği şeyi yapmamak veya yasak ettiğini yapmak, haramlar. Allahü teâlânın yasak ettiği şeyler, günahlar.
Ma'siyet, insanı küfre sürükler.(5)
Nefse sükûnet ve kalbe ferahlık veren iş, iyi iştir. Nefsi azdıran, kalbe heyecan veren iş ma'siyettir. (5)
İyiler de, kötüler de, iyilik yapar. Fakat yalnız iyiler, ma'siyetten sakınır. (İmâm-ı Rabbânî)
Ma'siyet yapınca, hemen tövbe etmelidir.Gizli işlenen günâhın tövbesi gizli, açık işlenen günâhın tövbesi de açık olur. (Ma'sûm-i Fârûkî)
Ma'siyete tövbe etmemek, bu günâhı yapmaktan daha kötüdür. (Ca'fer bin Sinân)
İnsanın günâhından korkması, tâat; korkmaması ise, ma'siyettir. En büyük günâh, bir ma'siyetin ma'siyet olduğunu bilmemektir. Bundan daha kötüsü, ma'siyet olan bir şeyi, tâat, Allahü teâlânın beğendiği şey olarak bilmektir. Onun için dînî bilgileri lâzım olduğu kadar mutlaka öğrenmelidir. (Ahmed bin Âsım Antâkî)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) Yüce Allah' (c.c)ın Güzel İsimleri Esmâ-ül Hüsna, Rauf Pehlivan, İstanbul Dağıtım A.Ş. 2002
4) Esma'ül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005
5) Hadîs-i şerîf- Mektûbât-ı Ma'sûmiyye
6) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[18/1 19:14] Ömer Tarık Yılmaz: Tanımı en zor kavramların başında din gelmektedir. Dini tanımlarken gerek geçmişte yaşamış gerekse günümüzde mevcut bütün inanç şekillerini kuşatan ve hepsinde müşterek esasları ifade eden bir tanım yapmanın zorluğu ortadadır. Dinin bütün dinleri içine alabilecek bir tanımı ancak din kavramının sınırları kesin bir şekilde belirlendikten sonra yapılabilir. Kapsamlı bir tarif için öncelikli olarak şahsî tecrübe yoluyla elde edilmiş olan dindarlık kavramını tahlil etmek ve elde edilen sonucu dinî gerçeklerle karşılaştırmak gerekir. Bütün zorluklarına rağmen yine de dinin çeşitli tanımları yapılmıştır ve bu tanımlar genelde tanımı yapanların kendi sübjektif görüşlerini yansıtmaktadır.
Çağdaş Batılı ilim adamları tarafından dinin birbirinden farklı tarifler yapılmıştır. Bu tarifler büyük ölçüde ferdî tecrübe ile zihnî, hissî, taabbüdî ve içtimaî elemanlardan ibaret beş unsurun birini ya da birkaçını öne çıkararak yapılmıştır. Ferdî tecrübe dışında kalan mevcut bu dört unsuru şu şekilde açıklamak mümkündür:
a) Zihnî unsur. İnsanın kendisinden üstün bir güç ve kudretin mevcudi-yetini zihnen kabulü. Tanrı kavramı veya çok genel ifadesiyle kutsal kavramı, bütün dinlerin özündeki temel unsurdur.
b) Hissî unsur. Zihnen varlığı kabul edilen bu üstün güç ve kudrete karşı kalben duyulan bağlılık duygusu.
c) Taabbüdî unsur. Zihnen varlığı kabul edilen, kalben kendisine bağlanılan yüce kudrete karşı bazı davranışları yapma yükümlülüğü. Buna davranış faktörü de denilmektedir ki çok genel olarak ibadeti veya kulluk gereklerini ifade etmektedir.
d) İçtimaî unsur. Aynı zihnî, hissî, taabbüdî unsurları paylaşan insanların oluşturduğu sosyal grup.
Dinlerde bulunan bu unsurların yanında, din bilimleri açısından dini oluşturan hususlar olarak kabul edilen ve bütün dinlerde bulunabilen unsurların başlıcalarını şu şekilde sıralayabiliriz: Tabiat üstü, insan üstü varlıklara inanç (Tanrı, melekler, cinler, ruhanî varlıklar gibi); kutsalla kutsal olmayanı ayırma; ibadet, âyin ve törenler; yazılı veya yazısız gelenek (kutsal kitap, ahlâkî kanunnâme); tabiat üstü, insan üstü varlık veya kutsalla ilgili duygular (korku, güven, sır, günahkârlık, tapınma, bağlılık duyguları gibi); insan üstü ile irtibat (vahiy, peygamber, dua, niyaz, ilham gibi vasıta ve yollarla); âlem ve insan, hayat ve ölüm ötesi görüşü, hayat nizamı; içtimaî grup (cemaat) ve bu gruba mensubiyet.
Bazı dinlerde bunların hepsi, bazılarında ise sadece bir kısmı bulunur.
İslâm bilginleri dinin tarifini, Kur'ân-ı Kerîm'de yer alan açıklamaları ve İslâm inançlarını göz önünde bulundurarak yapmışlardır. Buna göre hak dinin tarifi şu şekildedir: Din akıl sahibi insanları kendi tercihleriyle bizzat hayırlı olan şeylere götüren ilâhî bir kanundur.
İslâm bilginlerinin din tarifleri hak din için düşünülmüş dar kapsamlı tariflerdir. Bu tariflerde ortak noktalardan biri dinin ilâhî kaynaklı olduğunun vurgulanmasıdır. Buna göre gerçek din beşer kaynaklı olamaz. Yine bu tariflerde dinin akıl ve irade ile ilişkisi gösterilmiştir; bu da dinin bir akıl ve tercih konusu olduğu anlamını taşır. Nihayet dinin insanları özü itibariyle hayır olana yönelten bir kanun şeklinde tanımlanması dinin aynı zamanda bir aksiyon alanı olduğunu gösterir. Buna göre din, insanın kâinattaki varlıkları müşahede ederek duyular üstü ilâhî gerçekleri kavramasından ibaret görülebileceği gibi kişinin kendi çabasıyla ulaşamayıp, sadece vahiy kanalıyla elde edebildiği gerçekler bütünü olarak da tarif edilebilir.
[18/1 19:14] Ömer Tarık Yılmaz: Derken Allah, kardesinin cesedini nasil gömecegini ona göstermek için yeri eseleyen bir karga gönderdi (Katil kardes) 'Yaziklar olsun bana! Su karga kadar da olamadim mi ki, kardesimin cesedini gömeyim' dedi ve ettigine yananlardan oldu (MAİDE/31)
Size vadedilen mutlaka gelecektir; siz bunu önleyemezsiniz (EN'AM/134)
Inkâr edenler yakayi kurtardiklarini sanmasinlar Çünkü onlar (bizi) âciz birakamazlar (ENFAL/59)
(Ey müsrikler!) Yeryüzünde dört ay daha dolasin Iyi bilin ki siz Allah'i âciz birakacak degilsiniz; Allah ise kâfirleri rezil (ve perisan) edecektir (TEVBE/2)
Hacc-i ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlünden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müsriklerden uzaktir Eger tevbe ederseniz, bu sizin için daha hayirlidir Ve eger yüz çevirirseniz bilin ki, siz Allah'i âciz birakacak degilsiniz (Ey Muhammed)! o kâfirlere elem verici bir azabi müjdele! (TEVBE/3)
'O (azap) bir gerçek midir?' diye senden haber istiyorlar De ki: Evet, Rabbime andolsun ki o süphesiz gerçektir ve siz âciz birakacak degilsiniz (YUNUS/53)
Onlar yeryüzünde (Allah'i) âciz birakacak degillerdir; onlarin Allah'tan baska (yardim isteyecekleri) dostlari da yoktur Onlarin azabi kat kat olacaktir Çünkü onlar (gerçekleri) ne görebiliyorlar ne de kulak veriyorlardi (HUD/20)
(Nuh) dedi ki: 'Onu size ancak dilerse Allah getirir Ve siz (Allah'i) âciz birakacak degilsiniz (HUD/33)
Yahut onlar dönüp dolasirlarken Allah'in kendilerini yakalamayacagindan emin mi oldular? Onlar (Allah'i) âciz birakacak degillerdir (NAHL/46)
Ayetlerimiz hakkinda (onlari tesirsiz kilmak için) birbirlerini geri birakircasina yarisanlara gelince, iste bunlar, cehennemliklerdir (HAC/51)
Inkâr edenlerin, yeryüzünde (Allah'i) âciz birakacaklarini sanmayasin! Onlarin varacagi yer cehennemdir Ne kötü varis yeri! (NUR/57)
Siz ne yeryüzünde ne de gökte (Allah'i) âciz birakamazsiniz Allah'tan baska bir dost ve yardimci da bulamazsiniz (ANKEBUT/22)
Âyetlerimizi hükümsüz birakmak için yarisircasina ugrasanlar için de, en kötüsünden, elem verici bir azap vardir (SEBE'/5)
Bunlar yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonunun nasil oldugunu görmediler mi? Halbuki onlar, bunlardan daha güçlü idiler Ne göklerde ne de yerde Allah'i âciz birakacak bir güç vardir O, bilendir, güçlüdür (FATIR/44)
Bunun için yaptiklari kötülüklerin vebali onlari yakaladi Bunlardan da zulmedenlerin isledikleri kötülükler, baslarina gelecektir Bu hususta Allah'i âciz birakamazlar (ZÜMER/51)
Yeryüzünde (O'nu) âciz birakamazsiniz Allah'tan baska bir dostunuz ve bir yardimciniz da yoktur (ŞURA/31)
Allah'in dâvetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allah'i âciz birakacak degildir Kendisi için Allah'tan baska dostlar da bulunmaz Iste onlar, apaçik bir sapiklik içindedirler (AHKAF/32)
(Artik) su gerçegi süphesiz anladik ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'i âciz birakamayacagiz, baska yere kaçmakla da elinden kurtulamayacagiz (CİN/12)
[18/1 19:14] Ömer Tarık Yılmaz: AF VE MAĞFİRET
4111 - Ebu Eyyub radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâla hazretleri sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek (fakat tevbeleri sebebiyle) mağfiret edeceği kimseler yaratırdı.'
Müslim, Tevbe, 9, (2748); Tirmizi, Da'avat 105, (3533).
4112 - Müslim'de Ebu Hüreyre'nin bir rivayeti şöyledir: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Nefsim kudret elinde olan Zât'a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.'
Müslim, Tevbe 9, (2748).
Rezin şu ziyadede bulundu: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdu ki: 'Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl'e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb'e düşeceğinizden korkarım.'
Bu rivayet, Münziri'nin et-Terğib ve't-Terhib'inde kaydedilmiştir (4, 20).
4113 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir hadis-i kudsi'de) Rabbinden naklen buyururlar ki: 'Bir kul günah işledi ve: 'Ya Rabbi günahımı affet!' dedi.
Hak Teâla da: 'Kulum bir günah işledi; arkadan bildi ki günahları affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.'
Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: 'Ey Rabbim günahımı affet!' der.
Alllah Teâla Hazretleri de:
'Kulum bir günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle cezalandıran bir Rabbi vardır.'
Sonra kul dönüp tekrar günah işler ve: 'Ey Rabbim beni affeyle!' der. Allah Teâla da:
'Kulum günah işledi ve bildi ki, günahı affeden veya günah sebebiyle muâhaze eden bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap, ben seni affettim!' buyurdu.'
Buhari, Tevhid 35; Müslim, Tevbe 29, (2758).
4114 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Allah Teâla Hazretleri diyor ki: 'Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, (affımı) ümid ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim. Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim. Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.'
Tirmizi, Da'avat 106, (3534).
4115 - Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Bir adam: 'Vallahi Allah falancayı mağfiret etmiyecek!' diye kesip attı. Allah Teâla Hazretleri de: 'Falancaya mağfiret etmiyeceğim hususunda yemin eden de kim? Ben ona mağfiret ettim, senin amelini de iptal ettim!' buyurdu.'
Müslim, Birr 137, (2621).
4116 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Beni İsrail'de birbirine zıd maksad güden iki kişi vardı: Biri günahkardı, diğeri de ibadette gayret gösteriyordu. Abid olan diğerine günah işlerken rastlardı da: 'Vazgeç!' derdi. Bir gün, yine onu günah üzerinde yakaladı. Yine, 'vazgeç' dedi. Öbürü:
'Beni Allah'la başbaşa bırak. Sen benim başıma müfettiş misin?' dedi. Öbürü: 'Vallahi Allah seni mağfiret etmez. Veya: 'Allah seni cennetine koymaz!' dedi. Bunun üzerine Allah ikisinin de ruhlarını kabzetti. Bunlar Rabülâleminin huzurunda bir araya geldiler. Allah Teâla Hazretleri ibadette gayret edene: 'Sen benim elimdekine kadir misin?' dedi. Günahkara da dönerek: 'Git, rahmetimle cennete gir!' buyurdu. Diğeri için de: 'Bunu ateşe götürün!' emretti.'
Ebu Hüreyre radıyallahu anh der ki: '(Adamcağız Allah'ın gadabına dokunan münasebetsiz) bir kelime konuştu, bu kelime dünyasını da, ahiretini de heba etti.'
Ebu Davud, Edeb 51, (4901).
4117 - Yine Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Bir adam vardı, (günah işleyerek nefsine zulmetmekte) çok ileri idi. Ölüm gelip çatınca oğullarına dedi ki: 'Ben ölünce, cesedimi yakın, külümü iyice ezin ve rüzgarın önünde saçın. Allah'a yemin olsun, eğer Rabbim beni bir yakalarsa hiç kimseye vermediği azabı verir!'
Ölünce, bu söylediği ona yapıldı. Allah da arz'a emrederek:
'Sende ondan ne varsa bana toplayıver!' dedi. Arz da topladı. Adam ayakta duruyordu. 'Sen böyle bir vasiyeti niye yaptın?' diye Rabb Teâla sordu.
'Senden korktuğum için ey Rabbim!' cevabını verdi. Allah Teâla Hazretleri bu cevap üzerine onu affetti.'
Buhari, Tevhid 35, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 25, (2756); Muvatta, Cenaiz 51, (1, 240); Nesai, Cenaiz 117, (4, 113).
4118 - Ümmü'd-Derdâ radıyallahu anha anlatıyor: 'Ebu'd-derda radıyallahu anh'ı işittim. Demişti ki: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim, şöyle buyurdu: 'Müşrik olarak ölenle, bir müslümanı haksız yere öldüren hariç, Allah bütün günahları affedebilir.'
Ebu Davud, Fiten 6, (4270).
[18/1 19:15] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Sa'îd İbnu Mâlik İbni Sinân el-Hudrî (radıyallahu anh) hazretleri demiştir ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kalbinde zerre miktarı iman bulunan kimse ateşten çıkacaktır.'
Ebu Sa'îd der ki: 'Kim (bu ihbarın ifade ettiği hakikatten) şüpheye düşerse şu ayeti okusun: 'Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz...' (Nisa, 40).
Tirmizî Sıfatu Cehennem 10, (2601).
Tirmizî hadis için 'sahihtir' demiştir.
[18/1 19:15] Ömer Tarık Yılmaz: 'İman edip salih ameller işleyenlere, kendileri için; içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele. Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, “Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!” diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır.'
[Bakara Sûresi.25]
[18/1 19:15] Ömer Tarık Yılmaz: “Ödül ve ceza gününün tek hakimi. (Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha, 1/4-5)
[18/1 19:15] Ömer Tarık Yılmaz: Acele tohumu eken, pişmanlık başağı biçer.[Süleyman Tevfik]
[18/1 19:16] Ömer Tarık Yılmaz: Hûd Aleyhisselâm
Hûd Aleyhisselâmın Soyu Ve Mesleği:
Hûd (Âbir) b.Abdullâh, b.Rebah, b.Halud[1] b.Âd, b.Avs, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâmdır. [2]
Hûd Aleyhisselâm, Âd kavmi içinde Baba ve Ana soyu yönünden en üstün durumda idi. [3]
Kendisi, daha önce ticaretle uğraşırdı. [4]
Hud Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili Ve Bazı Faziletleri:
Hud Aleyhisselâm; orta boylu[5], esmer tenli, çok saçlı[6], güzel yüzlü idi. Âdem Aleyhisselâma benzerdi[7]
Güçlü, kuvvetli idi.[8]
Zühd´ü takva ve ibâdet ehli idi. Çok cömerd ve şefkatli idi. Yoksullara bol bol Sadaka verirdi. [9]
Hûd Aleyhisselâmın Kavmi:
Hûd Aleyhisselamın kavmi, Âd kavmi idi.
Âd kavmi, Birinci ve İkinci Âd diye ikiye ayrılır.
Birincisi: Âd b. Avs, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâm´dır.[10]
İkincisi: Semud b. Câir, b.İrem, b.Sâm, b.Nuh Aleyhisselâmdır. [11]
İsmail Aleyhisselâmdan önceki Birinci Âd kavmi, on, on üç kabileden oluşan[12] üç dört bin kişilik bir topluluktu.
Âd, Semud, Cürhüm, Tasm, Cedis, Ümeym, Medyen, Imlak, Ubeyl, Câsim, Kahtan ve Kahtan oğullan gibi bir çok kabilelere Arabul´âribe,
İsmail Aleyhisselâmın oğullarından gelen kabilelere de, Arabulmüsta´rebe denir. [13]
Hûd Aleyhisselâmın Kavmi Olan Âd Kavminin Yurdları Ve Kötü Tutum Ve Davranışları:
Âd kavminin yurdları; Hudramevt´e ve Yemen´e kadar uzanan yerler olup Allah´ın yerlerinden, en genişi, en otlu, sulu, bol nimetli olanı idi.[14]
Yerin üzerinde akan ırmakları, bağları, bahçeleri, sürü sürü davar/arı[15], yer altında da, su depoları vardı. [16]
Başkalarına verilmeyen boy bos, güç kuvvet de, onlara, verilmişti. [17]
Onlar, inatçı bir zorbanın emrini tutup ardından gittiler de[18]: 'Kuvvetçe, bizden daha güçlü kim varmış?' diyerek yer yüzünde büyüklük taslamağa[19], memleketlerinde azgınlık ve fesadlarını artırmağa´[20], halka zulm etmeğe başladılar. [21]
Âhiret hayatını, öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler. [22]
Şadda, Samud ve Henna´ adındaki üç puta tapmaktan da, geri durmadılar. [23]
Hûd Aleyhisselâmın Âd Kavmine Peygamber Gönderilişi:
Yüce Allah, âd kavmına, kardeşleri Hûd Aleyhisselâmı, Peygamber olarak gönderdi. [24]
O da, onları, Bir olan Allah´a iman ve ibadete, insanlara zulmetmekten vaz geç-meye() davet etti ise de, red ve tekzib ile karşılandı[25]
Bunun üzerine, Yüce Allah, üç yıl, onlardan, yağmuru, kesti. [26]
Onları, yağmur duası için, Mekke´ye bir heyet göndermek zorunda bıraktı. Yağmur yağdıracağını sandıkları bir kasırga ile de, yok olup gittiler. [27]
Kur´ân-ı Kerimin Âd Kavmi Hakkındaki Açıklaması:
Hûd Aleyhisselâmın, Âd kavmına gönderilişi ve onların, tutum ve davranışları ve akıbetleri Kur´ân-ı Kerimde şöyle açıklanır:
'Âd (kavmine)da, kardeşleri Hûd´u (gönderdik)
O, (kavmına):
'Ey kavmim! Allah´a, ibadet ediniz!
Sizin, O´ndan başka hiç bir ilâhınız, yoktur. [28]
(hâlâ, Allah´dan) korkmayacak mısınız? [29]
Siz, (Allah´a karşı) yalan düzenlerden başka (kimseler) değilsiniz!' dedi. [30]
Kavminin ileri gelenlerinden kâfir bir cemâat ise:
'Biz, seni, muhakkak, bir beyinsizlik içinde görüyoruz!
Seni, muhakkak, yalancılardan sanıyoruz!' dediler.
(Hûd):
'Ey kavmim! Bende hiç bir beyinsizlik yoktur.
Fakat, ben, âlemlerin Rabb´ı tarafından gönderilmiş bir Peygamberim!
Size, Rabb´ımın Vahy ettiklerini tebliğ ediyorum.
Ben, sizin Emin bir hayrhâhınızım.
Size, o korkunç akıbeti haber vermek için, içinizden bir adam (vâsıtasile) Rabb´-ınızdan, size bir ihtar gelmesi tuhafınıza mı gidiyor?
Düşününüz ki: O (Rabb´ınız), sizi, Nuh kavmından sonra, Hükümdarlar yaptı. Size, yaratılışta, onlardan (Nuh kavmından) ziyâde boy bos (ve kuvvet) verdi.
O halde, Allah´ın nimetlerini (unutmayıp) hatırlayınız ki: kurtuluşa erebilesiniz!' dedi.
'Sen, bize, yalnız Allah´a ibadet etmemiz. Atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin?!
O halde, doğruculardan isen, bizi, tehdid etmekte olduğun şeyi (azabı) getir bize!' dediler.
Hûd:
'Rabb´ınızdan, üzerinize bir azab, bir gazab hakk oldu muhakkak!
Kendinizin ve Atalarınızın takdığınız (düzme) bir takım adlar (putlar) hakkında, Allah, onlara bir Hüccet indirmemişken, benimle mücâdele mi ediyorsunuz?
Artık, bekleyiniz!
Şüphesiz ki, ben de, sizinle birlikte onu, bekleyenlerdenim[31]
Ey kavmim! Ben, buna (bu tebliğime) karşılık, sizden hiç bir ücret istemiyorum.
Benim mükâfatım, ben´i Yaratan´dan başkasına âid değildir.
Hâlâ, akıllanmayacak mısınız?!
Ey kavmim! Rabb´ınızdan yarlıganmak dileyiniz.
Sonra, yine, Ona tevbe ve rücu ediniz ki, üstünüze bol bol (feyzini) göndersin. Kuvvetinize, daha fazla kuvvet katsın!
Günahkârlar olarak yüz çevirmeyiniz!' dedi.
'Ey Hûd! Sen, bize açık bir Mucize getirmedin!
Biz de, senin sözünle, İlahlarımızı bırakıcı değiliz!
Sana, inanıcılar da, değiliz! [32]
Sen, bize, İlâhlarımız(a tapmak)tan, bizi döndürmek için mi geldin?!
Öyle ise, bizi tehdid etmekte olduğun şeyi -eğer (iddianda) doğru söyleyenlerden isen- getir bize!' dediler.
Hûd:
'(Bunun) İlmi, ancak, Allah katındadır.
Ben, size, gönderildiğim şeyi, tebliğ ediyorum.
Fakat, ben, sizi, bilmezler güruhu olarak görmekteyim [33]
Allâh´dan korkunuz ve bana, itaat ediniz! [34]
Ben, cidden, üstünüze (gelecek) büyük bir günün azabından korkuyorum!' dedi. [35]
Onlar:
'Va´z etsen de veya va´z edicilerden olmasan da, bize göre, birdir.
Bu, öncekilerin âdetinden başka (bir şey) değildir.
Biz, azaba uğrayacaklar da, değiliz!' dediler. [36]
Onun (Hûd´un) kavminden -kendi/erine dünya hayatında refah verdiğim/z halde, küfr (ve inkâr) eden- bir güruh da:
'Bu, sizin gibi bir beşerden başkası değildir.
Sizin yediklerinizden yiyor, içtiklerinizden, içiyor!
Eğer, kendiniz gibi bir insana boyun eğerseniz, and olsun ki: o takdirde, mutlaka, hüsrana düşenlersinizdir.
Öldüğünüz ve bir toprak, bir kemik olduğunuz vakit, sizin herhalde (diri olarak kabirlerinizden) çıkarılmış olacağınızı mı va´d (ve tehdid) ediyor o?
Tehdid olunageldiğiniz o şey, ne kadar uzak! Ne kadar uzak!
O (hayat), bizim (şu) dünya hayatımızdan başkası değildir.
Yaşarız, ölürüz.
Fakat, biz (tekrar) dirilecekler değiliz!
O (Hûd), Allâha karşı, yalan düzen bir adamdan başkası değildir.
Biz, onu, tasdik edici değiliz!' dediler.
(Hud):
'Rabb´ım! Beni, yalanlamalarına karşı, Sen, bana yardım et!' dedi.
(Allah) Buyurdu ki:
Az bir (zamanda) her halde, onlar, pişman olacaklardır!
İşte, onları, o müthiş (azab) Sayha(sı), Allah´ın bir adâletfi) olmak üzre, hemen yakalayıverdi de, onları, bir çörçöp haline getirdik!
Artık, uzak olsun o zâlimler güruhu! [37]
Onlar, onu, (azabı), vadilerine yönelerek gelen bir bulut haline görmüşlerdi de;
'Bu, bize yağmur verici bir buluttur!' demişlerdi.
Hayır! Bu, çarçabuk gelmesini istediğiniz şeydir! Kasırgadır ki, onda, elem verici bir azab vardır.
O, Rabb´ının emriyle, her şeyi helak edecektir!
İşte, onlar, o hale geldiler ki, meskenlerinden başka bir şey görünmez oldu!
Biz, işte, günahkârlar güruhunu, böyle cezalandırırız! [38]
.....Alay ede geldikleri şey, kendilerini, çepçevre kuşatıverdi. [39]
.....Her uğradığı şeyi (yerinde) bırakmıyor, mutlaka, onu, kül gibi savuruyordu. [40]
Çünki, biz (haklarında) uğursuz (ve uğursuzluğu) sürekli bir günde, onların üstüne, çok gürültülü bir kasırga saldık.
(Öyle bir kasırga ki) insanları, sanki, onlar, köklerinden sökülmüş hurma kütükleri imiş gibi, tâ temelinden koparfıp helake uğratıyordu. [41] (Allah) onu, yedi gece, sekiz gün ardı ardınca, üzerlerine musallat etti.
Öyle ki (eğer, sen de, hâzır olsaydın) o kavmin (bu müddet) içinde (nasıl) ölüp yıkıldığını görürdün!
Sanki, onlar, içleri bomboş hurma kütükleri idiler! Şimdi, onlardan bir kalan görebiliyor musun? [42]
(Hûd´un) kendisini de, onunla birlikte olan (Müslümanları da, katımızdan bir Rahmet ile kurtardık.
Âyetlerimizi yalan sayıp iman etmemiş olanların ise, kökünü kestik!´[43]
Hud Aleyhisselâmın Hacca Gidişi:
Peygamberimiz, Veda haccında, Osfan vadisine vardığı zaman, Hz.Ebu Bekr´e: 'Ey Ebû Bekr! Bu, hangi vadidir?' diye sormuş, Hz.Ebû Bekr', Osfan vadisidir!' deyince, Peygamberimiz: Hud Aleyhisselâmın da, beline Aba tutunmuş, belinden yukarısını alacalı bir kumaşla bürümüş, genç ve kızıl, yuları hurma lifinden örülmüş dişi bir deve üzerinde olduğu halde, Hacc için buradan Telbiye ederek geçmiş olduğunu haber vermiştir. [44]
Hud Aleyhisselâmın Mekke´ye Gidişi Ve Vefat Edişi:
Rivayete göre: Peygamberlerden, ümmeti helak olan Peygamber, kendisine iman edenlerle birlikte Mekke´ye gelir, vefatına kadar orada, Yüce Allah´a ibadetle meşgul olurdu. [45]
Âd kavmi helak olunca, Hud Aleyhisselâm da, kendisine iman etmiş olan kimseleri yanına alarak Mekke´ye gitti ve oradan ayrılmadı. [46]
Mekke´de vefat eden Peygamberlerden, Zemzem ile Hacerülesved arasında yetmiş[47], diğer rivayette doksan dokuz Peygamber gömülüdür.
Hud Aleyhisselâm da, orada gömülü Peygamberler arasındadır. [48]
Hud Aleyhisselâmın Hadramevt´te vefat ettiği ve kabrinin, orada kızıl kumdan bir tepe üzerinde bulunduğu[49] ve vefatında dört yüz altmış dört yaşında olduğu da, rivayet edilir. [50]
Ona ve gönderilen bütün Peygamberlere selâm olsun![51]
[1] Veya Carud (Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.12O)
[2] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, Yâkubî-Tarih c.1,s.22, TaberMarih c.1 ,s.110, Sâlebi-Arais s.62, Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.1.S.120.
[3] Dîneverî-El´ahbar s.5, Sâlebî-Arâis s.62.
[4] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, İbn.Asâkir-Tarih c.2,s.361.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117.
[5] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s. 146.
[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.14.
[7] İbn.Kuteybe-Maarif s.14, Hâkim-Müstedrek c.2,s.564, Muhyiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.123, Mîr Hâ-vend. Ravzatussafa Terceme s.146, 147.
[8] Hâkim-Müstedrek c.2,s.563.
[9] Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.147.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117.
[10] Taberî-Tarih c.1,s.109-110, Sâlebî-Arais s.61, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[11] Taberî-Tarih c.1,s.11O, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.89 .
[12] ibn.Kuteybe-Maarif s.14.
[13] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.120-121.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/117-118.
[14] İbn.Kuteybe-Maarif s.14.
[15] Şuarâ: 133,134.
[16] Şuarâ: 129.
[17] Araf: 69, Ahkaf: 26, Salebî-Arâis s.61, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[18] Hûd: 59
[19] Fussilet: 15
[20] Hıcr: 11, 12
[21] Taberî-Tarih c.1,s.110, Sâlebî-Arais s.62, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85
[22] Mü´minun: 35-37.
[23] Taberî-Tarih c.1,s.11O.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/118.
[24] İbn.Kuteybe-Maarif s.13, Dîneverî-El´ahbar s.5, Yâkubi-Tarih c.1,s.22 (*) Yüz yıl (Mîr Hâvend Ravzatussafa, Terceme s.147).
[25] Taberî-Tarih c.1,s.110, Sâlebî-Arais s.62, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
[26] Yâkubî-Tarih c.1,s.22, Taberî-Tarih c.1,s.110, Mes´ûdî-Ahbaruzzaman s.81, Sâlebî-Arais s.62, Ebülferec ibn.Cevzî-Tabsıra c.1,s.78.
[27] Yâkubîc.1,s.22, Taberîc.1,s.11O, Mes´udîs.81, Salebîs.62, Ebülferec ibn.Cevz!c.1,s.78, İbn.Esîr-Kâmil c.1,s.85.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/118-119.
[28] Ârâf: 65, Hûd: 50.
[29] Ârâf: 65, Şuarâ: 124.
[30] Hûd: 50.
[31] Ârâf: 66-71
[32] Hûd: 51-53.
[33] Ahkaf: 22-23.
[34] Şuarâ: 131.
[35] Şuarâ: 135, Ahkaf: 21.
[36] Şuarâ: 135-138.
[37] Mü´minun: 33-41.
[38] Ahkaf: 24-25.
[39] Ahkaf: 26.
[40] Zâriyat: 42.
[41] Kamer: 19-20.
[42] 40) Elhakka: 7-8.
[43] Ârâf: 72.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/119-122.
[44] Ahmed b.Hanbel-Müsned c.1,s.232, ibn.Kayyım-Zâdülmaad c.3,s.239, Heysemî-Mecmuazzevaid c.3,s.32O.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/122.
[45] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1, s.68, Hâkim-Müstedrek, c.2,s.563, Sâlebî-Arais s.66.
[46] ibn.Kuteybe-Maarif s.14, Sâlebî-Arais s.66, Mîr Havend-Ravzatussafa Tercemesi s.146.
[47] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.73.
[48] Ezrakî-Ahbaru Mekke c.1,s.68, Hâkim-Müstedrek c.2,s.563-654.
[49] Hâkim-Müstedrek c.2,s.564, Aliyyülmüttakî-Kenzülummal c.12,s.48O, Mîr Hâvend-Ravzatussafa Tercemesi s. 146-147.
[50] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Tercemesi s.147.
[51] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 1/122.
[18/1 19:16] Ömer Tarık Yılmaz: HİCRETİN İSLÂM TARİHİNDEKİ ÖNEMİ
Hicret, Müslümanları müşriklerin zulüm ve baskılarından kurtarmış, İslâm'a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının başlangıcı olmuştur. Bu itibârla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in hilâfeti esnâsında Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz 622 tarihi, Hicrî-Kamerî Takvim için 'takvim başı' olarak kabûl edilmiştir.
Rasûlullah (s.a.s.)'in hicreti Peygamberliğin 13'üncü yılında, 12 Rebiulevvel / 23 Eylül 622'de olmuştur. Bu tarih aynı zamanda Peygamber Efendimizin 53'üncü doğum yıldönümüdür.
Hicretle, 23 yıl süren Peygamberlik devrinin 13 yıllık Mekke Devri sona ermiş, 10 yıllık Medine devri başlamıştır.
[18/1 19:16] Ömer Tarık Yılmaz: Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi'ş-Şems b. Abdi Menaf el-Kureşî el-Emevî; Raşid Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeoğulları ailesine mensup olupnesebi beşinci ceddi olan Abdi Menaf'ta Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Fil olayından altı sene sonra Mekke'de doğmuştur. Annesi Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi Şems'tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)'ın halası Abdülmuttalib'in kızı Beyda'dır. Künyesi 'Ebû Abdullah'tır. Ona 'Ebu Amr' ve 'Ebu Leyla' da denilirdi (İbnul-Hacer el-Askalânî el-İsabe fi Temyîzi's-Sahabe Bağdat t.y. II 462; İbnül Esîr Üsdül-Ğâbe III 584-585; Celaleddin Suyûtî Târihul-Hulefâ Beyrut 1986 165).
Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiğinde Osman (r.a) otuz dört yaşlarındaydı. O ilk iman edenler arasındadır. Ebû Bekir (r.a) güvendiği kimseleri İslâma davette yoğun gayret göstermekteydi. Onun bu çalışmaları neticesinde Abdurrahman b. Avf Sa'd b. Ebi Vakkas Zübeyr b. Avvâm Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmişlerdi. Hz. Osman cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir'in samimi bir arkadaşı idi (Siretu İbn İshakİstanbul 1981121; Üsdü'l-Gâbe aynı yer; Askalanî aynı yer).
Hz. Osman iman ettiği zaman bunu duyan amcası Hakem b. Ebil-Âs onu sıkıca bağlayarak hapsetmiş ve eski dinine dönmezse asla serbest bırakmayacağını söylemişti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyeceğini söyleyince kararlılığını gören amcası onu serbest bırakmıştı (Suyûtî 168). Peşinden o Resulullah (s.a.s)'ın kızı Rukayye ile evlenmişti. Bazı tarihçiler bu evliliğin Peygamber'in risaletle görevlendirilmesinden önce olduğunu kaydederler (Suyûtî a.g.e. 165).
Mekkeli müşriklerin iman edenlere yönelttikleri baskı ve işkenceler yoğunlaşıp çekilmez bir hal alınca Resulullah (s.a.s) ashabına Habeşistan'a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Hz. Osman'ın Habeşistan'a ilk hicret edenler arasında olduğu hakkında kaynaklar ittifak halindedirler. İbn Hacer birçok sahabiye dayandırarak Hz. Osman'ın eşi Rukayye ile birlikte Habeşistan'a hicret eden ilk kimse olduğunu kaydetmektedir (İbn Hacer aynı yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlış bir haberin Habeşistan'a ulaşmasıyla birlikte muhacirlerden bir bölümü Mekke'ye geri dönmüştü. Hz. Osman da geri dönenler arasındaydı. Ancak onlar kendilerine ulaşan haberin asılsız olduğuna şahit olduklarında tekrar Habeşistana gitmek için yola çıktılar. Hz. Osman hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)'e şöyle demişti: 'Ya Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu Necaşi'ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz bizimle değilsiniz'. Resulullah (s.a.s) ona; 'Siz Allah'a ve bana hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamamı sizindir' karşılığını vermişti. Bunun üzerine o; 'Bu bize yeter ya Resulullah' dedi (İbn Sa'd Tabakatül-Kübra Beyrut t.y. I 207).
Hz. Osman (r.a) ikinci olarak hicret ettiği Habeşistan'da bir müddet kaldıktan sonra Mekke'ye geri döndü. Resulullah (s.a.s) Medine'ye hicret etmekle emrolunduğunda Hz. Osman diğer müslümanlarla birlikte Medine'ye hicret etti. O Medine'ye ulaştığı zaman Hassan b. Sabit'in kardeşi Evs b. Sabit'e konuk olmuştu. Bundan dolayı Hassan onu çok severdi (İbnül-Esîr Üsdül-Gâbe 585; İbn Sa'd a.g.e. 55-56).
Bir yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satın alarak bütün müslümanların istifadesine sunmuştu. Bu kuyunun müslümanlar için ne kadar önemli olduğu Resulullah (s.a.s)'in şu sözünden anlaşılmaktadır: 'Rume kuyusunu kim açarsaona Cennet vardır' (Buharî Fezailu'l-Ashab 47).
Hz. Osman hanımı Rukayye ağır hasta olduğu için Resulullah (s.a.s)'in izniyle Bedir savaşından geri kalmıştı. Rukayye ordu Bedir'de bulunduğu esnada vefat etmişmüslümanların zaferinin müjdesi Medine'ye ulaştığı gün toprağa verilmişti. Fiili olarak Bedir'de bulunmamış olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir'e katılanlardan saymış ve ganimetten ona da pay ayırmıştı (Üsdül-Gâbe III 586; Suyutî a.g.e. 165; H.İ.HasanTarihu'l-İslâm I 256).
Hz. Osman Bedir savaşı hariç müşriklerle ve İslâm düşmanlarıyla yapılan bütün savaşlara katılmıştır.
Rukayye'nin vefat edişinden sonra Resulullah (s.a.s) Hz. Osman'ı diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm vefat ettiğinde Resulullah (s.a.s) şöyle buyurmuştu: 'Eğer kırk tane kızım olsaydı birbiri peşinden hiç bir tane kalmayana kadar onları Osman'la evlendirirdim' ve yine Hz. Osman'a 'Üçüncü bir kızım olsaydı muhakkak ki seninle evlendirirdim' demişti (Üsdül-Gâbe aynı yer). Resulullah (s.a.s)'in iki kızıyla evlenmiş olduğu için iki nûr sahibi anlamında 'Zi'n-Nureyn' lakabıyla anılır olmuştur. Zatü'r-Rika ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s) onu Medine'de yerine vekil bırakmıştır (Suyuti a.g.e. 165).
Hz. Osman'ın Habeşistan'a hicreti esnasında Hz. Rukayye'den doğan Abdullah adındaki oğlu Medine'ye hicretin dördüncü yılında bir horozun yüzünü gözünü tırmalaması sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah vefat ettiğinde altı yaşında idi (İbn Sa'da.g.e. III 53 54).
Hicretin altıncı yılında müslümanlar Umre yapmak için Mekke'ye hareket ettiklerinde Hz. Osman da onların arasındaydı. Ancak putperest Mekke yönetimi müslümanları Mekke'ye sokmama kararı almıştı. Bunun üzerine Hudeybiye'de karargah kuran Resulullah (s.a.s)müşriklerle diyalog kurarak maksatlarının yalnızca umre yapmak olduğunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s) bu iş için Hz. Ömer'i görevlendirmek istemiş ancak Hz. Ömer bir takım geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman'ın daha uygun olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) elçilik görevini Hz. Osman'a verdi. Daha önce elçi gönderilen Hıraş b. Umeyye el-Ka'bî'yi Mekkeliler öldürmek istemişlerdi (İbn Sa'da.g.e. II 96). Müşriklerin hırçın davranışları böyle bir elçiliği tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s) Hz. Osman (r.a)'a şöyle dedi: 'Git ve Kureyş'e haber ver ki biz buraya hiç kimse ile savaşmaya gelmedik. Sadece şu Beyt'i ziyaret ve onun haremliğine saygı göstermek için geldik ve getirdiğimiz kurbanlık develeri kesip döneceğiz '. Hz. Osman (r.a) Mekke'ye gidip müşriklere bu hususları bildirdi. Ancak onlar; 'Bu asla olmaz. Mekke'ye giremezsiniz' karşılığını verdiler. Onların red cevabı İslâm kârargahına Osman (r.a)'ın öldürüldüğü şeklinde ulaştı. Onun dönüşünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s) yanındaki bütün müslümanları ölmek pahasına müşriklerle çarpışmak üzere bey'ata çağırdı. Bey'atu'r-Rıdvan adıyla tarihe geçen bu bey'atlaşmada Resulullah (s.a.s) sol elini sağ elinin üzerine koyarak 'Osman Allah'ın ve Resulünün işi için gitmiştir' dedi ve onun adına da bey'at etti. Müşrikler bu durumdan korkuya kapıldıkları için anlaşma yolunu tercih etmişlerdi (İbn Sa'd II 96 97).
Hz. Osman bu arada Mekke'deki güçsüz müslümanlarla görüşmüş ve onları İslâm'ın yakında gerçekleşecek olan fethiyle teselli etmişti (Asım Köksal İslâm Tarihi VI 177).
Müşrikler Osman (r.a)'a isterse Kâ'be'yi tavaf edebileceğini bildirmişler ancak oResulullah (s.a.s) tavaf etmeden kendisinin de tavaf etmeyeceği cevabını vermişti. Hudeybiye'de bulunan sahabiler ise Resulullaha: 'Osman Beytullah'a kavuştu onu tavaf etti; ne mutlu ona' dediklerinde Resulullah (s.a.s); 'Beytullah'ı biz tavaf etmedikçeOsman da tavaf etmez buyurmuştur' (Vakidî'den naklen A. Köksal a.g.e. 178-179).
Hz. Osman Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabın en zenginlerinden biri olması onun İslâma ve müslümanlara herkesten çok maddi yardımda bulunmasını sağladı. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların techiz edilmesinde aşırı derecede cömert davrandığı görülmektedir. Tarihçiler onun Ceyş'ul-Usra diye adlandırılan Tebük seferine çıkacak ordunun techiz edilmesine yaptığı katkıyı övgüyle zikretmektedirler. O bu ordunun yaklaşık üçte birini tek başına techiz etmiştir. Asker sayısının otuz bin kişi olduğu göz önüne alınırsa bu meblağın büyüklüğü rahatça anlaşılır. Yaptığı yardımın dökümü şöyledir: Gerekli takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at bunların süvarilerinin teçhizatı on bin dinar nakit para (A. Köksal IX162). Onun bu davranışından çok memnun olan Resulullah (s.a.s); 'Ey Allah'ım! Ben Osman'dan razıyım. Sen de razı ol' (İbn Hişam Sîre IV161) diyerek duada bulunmuş ve; Bundan sonra Osman'a işledikleri için bir sorumluluk yoktur' (Suyûtî a.g.e.169) demiştir.
Hz. Osman Veda Haccı esnasında da Resulullah (s.a.s)'in yanındaydı. Resulullah (s.a.s) müslümanları ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)'ın yardımına müracaat etmiştir (H.İ.Hasan a.g.e. I 256).
Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey'at etti. Ebû Bekir (r.a) halifeliği boyunca ümmetin işlerini idarede onunla istişarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)'ın vefatından önce yazdırdığı Hz. Ömer'in Halife atanmasına dair belgeyi Osman (r.a) kaleme almıştır. Hz. Ebû Bekir Osman (r.a)'ın yazdıklarını ona tekrar okutturduktan sonra mühürletmişti. Osman (r.a) yanında Ömer (r.a) ve yanında Useyd İbn Saîd el-Kurazî olduğu halde dışarı çıkmış ve oradakilere 'Bu kağıtta adı yazılan kimseye bey'at ediyor musunuz' diye sormuştu. Onlar da 'evet' diyerek bunu kabul etmişlerdi (İbn Sad a.g.e. III 200).
Halifeliği
Hz. Ömer (r.a) yaralanınca hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için altı kişiden oluşan bir şura oluşturmuştu. Bunlar Hz. Ali Osman Sa'd İbn Ebi Vakkas Abdurrahman b. Avf Zubeyr İbn Avvam ve Talha İbn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapılan görüşmeler neticesinde şura üyelerinden dördü feragat edince görüşmeler Hz. Osman'la Hz. Ali üzerinde devam etti. Şura başkanı Abdurrahman İbn Avf geniş bir kamu oyu yoklaması yaptıktan sonra müslümanların bu iki kişiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabık olduklarını gördü. Hz. Ali (r.a)'i çağırarak ona; Allah'ın Kitabı Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer'in uygulamalarına tabi olarak hareket edip etmeyeceğini sordu. O Allah'ın Kitabı ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacağı ancak bunun dışında kendi içtihadına göre davranacağı cevabını verdi. Aynı soruyu Osman (r.a)'a yönelttiğinde o bunu kabul etmişti. Bunun üzerine Abdurrahman İbn Avf Osman (r.a)'ı halife atadığını ilan ederek ona bey'at etti (Suyuti a.g.e.171 172; İbn Hacer a.g.e. 463; H.İ.Hasan a.g.e. I 258261). Hz. Osman'a ikinci olarak bey'at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmuştur. Peşinden de bütün müslümanlar ona bey'at ettiler (İbn Sa'd a.g.e. III 62). Osman (r.a)'ın hilâfete geçişi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce ayının sonlarında olmuştur.
Osman (r.a) devlet idaresini devraldığı zaman İslâm fetihleri hızlı bir şekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye Filistin Mısır ve İran İslâm topraklarına katılmıştı. Hz. Ömer (r.a)'ın güçlü idaresi fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin sağlam bir şekilde yerleşmesini sağlamıştı.
Hz. Osman (r.a) İslâm tebliğinin girmiş olduğu yayılma sürecini aynı hızla devam ettirmeye çalıştı. O Ermenistan Kuzey Afrika ve Kıbrıs'ı fethetmiş İran'daki ayaklanmaları bastırarak merkezî yönetimin nüfuzunu yeniden tesis etmiştir.
Hz. Osman (r.a) hilâfeti devraldığı zaman idari kadrolarda yavaş yavaş bazı değişiklikler yapma yoluna gitti. Ancak Ömer (r.a)'in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini yerlerinde bıraktı. İlk önce Küfe valisi Muğire b. Şu'be'yi azlederek yerine Sa'd b. Ebi Vakkas'ı atadı. Sa'd Osman (r.a)'ın yönetime geçtikten sonra atadığı ilk validir (İbnül-Esir el-Kamil fî't-Tarih Beyrut 1979 III 79).
Mısırlılarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As'ın Mısır valiliğinden alınması ve yerineAbdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in tayin edilmesi bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olmuştu. İskenderiye halkı Bizans İmparatoru Heraklious'a mektup yazarak kendilerini müslümanların elinden kurtarmasını istediler. Ayrıca müslümanların karşı koyacak kadar askerlerinin olmadığını da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans İmparatoru Manuel komutasında kalabalık bir orduyu İskenderiye'ye gönderip burayı işgal etti. Bizanslılardan çekinen Kıpti halk Hz. Osman'dan duruma müdahale etmesini istediğinde o Amr b. el-As'ı Mısır'a geri gönderdi. Amr yaptığı savaşta Manuel'i öldürerek düşmanı büyük bir yenilgiye uğrattı ve İskenderiye şehrini çevreleyen sur'u yıktı (Hicrî 25) (İbnul-Esir a.g.e. III 81; H.İ.Hasan a.g.e.; I 264). Aynı yıl içerisinde anlaşmalarını bozan Rey üzerine Sa'd b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemiş; ayrıca Deylem üzerine yürümüştür.
Sa'd b. Ebi Vakkas Beytül-Malden borç olarak aldığı parayı geri ödemekte sıkışınca Osman (r.a) onu azlederek yerine anne bir kardeşi Velid b. Ukbe'yi Küfe valiliğine getirdi (İbnul-Fsir a.g.e. III 82). Velid beş sene Küfe valiliğinde bulunmuştur. Velid bir sabah namazı sarhoş olduğundan dolayı dört rekat kıldırmıştı. Hatırlatılması üzerine 'sizin için arttırıyorum' demişti. Bunu duyan Hz. Osman ona tazir cezası vererek bunun uygulanmasını Hz. Ali'den istemişti. Hz. Ali de Abdullah b. Cafer'e onu kırbaçlattırmıştı. Bu olay üzerine Hz. Osman onu azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye'yi atadı (İbnul-Esira.g.e. III 107). Suyûtî Hz. Osman'ın ilk olarak Velid'i Sa'd'ın yerine vali yapması yüzünden kınandığını söylemektedir (Suyutî 172).
Velid Küfe valisi olunca Azerbaycan komutanı Utbe b. Ferkat'ı görevinden aldı. Bunun üzerine Azerbeycan halkı isyan ettiler. Velid Azerbeycan üzerine yürüyerek burayı itaat altına aldıktan sonra Ermenistan (Tiflis) tarafına yöneldi ve andlaşmalar yaparak ganimetlerle geri döndü (H. 25).
Bu arada Bizansla yapılan mücadele devam etmekteydi. Muaviye Antalya ve Tarsus taraflarına akınlar düzenliyordu. Öte taraftan Amr b. el-As'a Kuzey Afrika'yı ele geçirmek için emirler gönderen Osman (r.a) Sicistan Valisi Abdullah b. Amr'a Kabil'e yürümesi talimatını veriyordu (İbnul Esir a.g.e. III 87). Hicri yirmi altıda Mescid-i Haram'ın genişletilmesi çalışmalarına tanık olunmaktadır. Mescid-i Haram'ın çevresindeki arsalar satın alınarak geniş bir alan elde edilmişti.
Hz. Osman (r.a) Hicri yirmi yedinci yılda Mısır Valisi Amr b. el-As'ı azlederek yerine Abdullah İbn Sa'd b. Ebi Serh'i getirdi. O Kuzey Afrika'nın fethinin tamamlanması düşüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a) Ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonraona izin verdi ve içinde çok sayıda sahabinin de bulunduğu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi (H.İ. Hasan a.g.e. I 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi b. Husayn komutasındaki kuvvetler İbn Ebi Serh ile birleşerek Mısır'dan batıya doğru harekete geçtiler. Trablus'tan Tanca'ya kadar olan bölgenin hakimi ve Bizans İmparatorunun valisi İslam ordusunun topraklarına doğru ilerlediği haberini alınca yirmi bini süvari olmak üzere yüz bin kişilik bir ordu hazırlayarak tedbirler aldı. Krall
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N