Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 11.07.2023 11:37

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[22/1 00:01] Ömer Tarık Yılmaz: HZ. MUHAMMED (S.A.S.)'İN EVLİLİK DÖNEMİ
 
 
1- TİCÂRET HAYÂTI
Bütün Mekke'liler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) de amcasıyle birlikte ticâret yapıyordu. Gerek çocukluğunda, gerekse ticâret hayâtında, dürüstlüğü ile tanınmıştı. Sözünde durmadığı, yalan söylediği, başkalarına zarar verecek bir davranışta bulunduğu, bir kimseyi incittiği asla görülmemiş; dürüstlüğü dillere destan olmuştu. Bu yüzden Mekke'liler O'na 'el-Emîn' (her konuda güvenilir kişi) diyorlardı. O'nun bu yüksek ahlâkını öğrenen Kureyşin zengin kadınlarından Hatice, kendisine sermâye vererek ticâret ortaklığı teklif etti. Böylece Peygamber (s.a.s.) ile Hatice arasında ticâret ortaklığı başladı.
2- HZ. HATİCE İLE EVLENMESİ
Kureyşin Esed oğulları kolundan Huveylid kızı Hatice zeki, dirâyetli, şeref ve asâlet sâhibi, 39-40 yaşlarında zengin ve güzel bir hanımdı. Daha önce iki defa evlenmiş ve dul kalmıştı. Kureyşin ileri gelenlerinden pek çok isteyenler olmuş, fakat hiç biri ile evlenmemişti. Güvendiği kimselere sermâye vererek ticâret ortaklığı yapıyor, böylece servetini artırıyordu. Yüksek ahlâk ve âli-cenâblığı sebebiyle, kendisine Müslümanlıktan önce 'Tâhire' denildiği gibi, sonra da 'Haticetü'l-Kübra' denilmiştir.
Hz. Hatice bir ticâret kafilesiyle Peygamberimiz (s.a.s.)'i Şam'a gönderdi. Kölesi Meysere'yi de hizmetine verdi. Fakat Hz. Peygamber (s.a.s.) Şam'a kadar gitmedi; malları Busra'da satarak geri döndü. Çünkü Bahîra'nın ölümünden sonra yerine geçen Râhip Nestûra da, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in Şam'a gitmesini uygun bulmamıştı.(40)
Üç ay kadar sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.) beklenilenin çok üzerinde kazanç elde ederek döndü. Hz. Hatice, bu büyük insanın emniyet, dürüstlük ve gayretine hayran oldu. Daha sonra araya vasıtalar girdi; evlenmeleri kararlaştırıldı. Bu esnâda Hz.Muhammed (s.a.s.) 25, Hz Hatice ise 40 yaşlarındaydı.(41)
Nikâh, Hatice'nin amcazâdesi, Varaka oğlu Nevfel tarafından Hz. Hatice'nin evinde kıyıldı. Ebû Tâlib ile Varaka birer hitâbede bulunarak, her iki âilenin üstünlük ve meziyetlerini dile getirdiler.(42) Esâsen, Hz. Peygamber (s.a.s.) ile Hz. Hatice'nin nesebleri Kusayy'da birleşir. Hz. Hatice'ye 20 dişi deve mehir verildi.(43) Nikâhtan sonra develer kesilerek dâvetlilere ziyâfet çekildi.
Evlenmelerinden sonra, Hz. Muhammed (s.a.s.), Hz. Hatice'nin evine geçti. Örnek ve mutlu bir âile yuvası kurdular. Hz. Hatice, Hz. Muhammed (s.a.s.)'e derin bir saygı ve sevgi ile bağlıydı. Peygamberliğinden önce olduğu gibi, Peygamberlik devrinde de en büyük yardımcısı oldu. Yüksek ve eşsiz ruhlu bir hanım olduğunu gösterdi.
Peygamberimiz (s.a.s.)'de ondan son derece memnundu. O devirde çok evlilik âdet olduğu ve bir çok teklifler aldığı ve aralarında yaş farkı da bulunduğu halde, onun üzerine evlenmedi; ölümünden sonra da onu hep hayırla andı.
3- HZ. PEYGAMBER (S.A.S)'İN ÇOCUKLARI
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Hz. Hatice'den ikisi erkek, dördü kız olmak üzere sırasıyla, Kaasım, Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah adlarında altı çocuğu oldu. Arablarda ilk çocuğun adı ile künyelendirme âdet olduğundan Hz.Peygamber (s.a.s.)'e de 'Ebü'l-Kaasım' denildi. Kaasım ile Abdullah küçük yaşta öldüler. Kızları büyüdüler. Fakat Fâtıma'dan başka hepsi de babalarından önce vefât ettiler. Yalnız Fâtıma, Peygamber (s.a.s.)'in vefâtından sonra altı ay daha yaşadı.
Rasûl-i Ekrem (s.a.s), kızlarının en büyüğü Zeyneb'i Ebu'l-Âs ile evlendirdi. Ebü'l Âs, Müslüman olmadığı için, Zeyneb'in hicretine izin vermemişti. Bedir Savaşında esir düştü. Zeyneb'i Medine'ye göndermek şartı ile serbest bırakıldı. Daha sonra Müslüman olarak Medine'ye geldi. Zeyneb'i tekrar aldı.(44)
Rukiyye ile Ümmü Gülsüm'ü, amcası Ebû Leheb'in oğullarından Utbe ve Uteybe ile evlendirmişti. İslâmiyetten sonra Ebû Leheb, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e olan düşmanlığı sebebiyle oğullarına eşlerini boşamaları için baskı yaptı. Onlar boşadıktan sonra, Rasûlullah (s.a.s.) Rukiyye'yi Hz. Osman'la evlendirdi. Rukiyye'nin ölümünden sonra da Ümmü Gülsüm'ü nikâhladı. Bu yüzden Hz. Osman'a 'iki nûr sâhibi' anlamına 'Zi'n-nûreyn' denildi.
En küçük kızı Fâtıma'yı ise Hz. Ali ile evlendirdi. Hasan ve Hüseyin, Hz. Fâtıma'nın çocuklarıdır. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'in nesli, Hz. Fâtıma ile devâm etmiştir.
Peygamberimiz (s.a.s.)'in Mısırlı eşi Mâriye'den de İbrâhim adlı bir oğlu olmuş, fakat Hicretin 10'uncu yılında henüz iki yaşına girmeden ölmüştür.
4- KÂBE'NİN TÂMİRİNDE HAKEMLİĞİ (605 M.)
Hz. İbrâhim ve Hz. İsmâil tarafından yapılmış olan Kâbe, geçen uzun asırlar içinde yağmur ve sel suları ile harabolmuş, tâmir edilmesi gerekmişti.
Kureyşliler, Kâbe binasını yıkarak, yeniden yapmaya karar verdiler. Yardımlar toplandı, gerekli malzeme temin edildi. Hz. İbrâhim'in yaptığı temele kadar yıkarak, duvarları yeniden örmeğe başladılar. Ancak; 'Hacer-i Esved'i yerine koyma sırası gelince anlaşamadılar. Kureyş'in bütün kolları, bu şerefin kendilerine âit olmasını istiyordu. Anlaşmazlık dört gün sürdü, kan dökülmek üzereydi ki,(45) Kureyş'in en ihtiyarı Ebû Ümeyye veya Huzeyfe b. Muğîre'Harem kapısından ilk girecek zâtın hakem yapılarak, onun vereceği karara uyulmasını' teklif etti.(46) Bu teklif kabul edildi. Az sonra kapıdan Hz. Muhammed (s.a.s) girmişti. Buna o kadar sevindiler ki, 'el-Emîn, el-Emîn, O'nun hakemliğine râzıyız...' diye bağrıştılar.Yanlarına gelince, durumu anlattılar.
Hz. Muhammed (s.a.s.), üzerine Hacer-i Esved-i koyduğu yaygının uçlarını Kureyşin ulularına tutturdu; hep berâber, konulacağı yere kadar taşıdılar. Hz. Peygamber (s.a.s.)'de taşı alıp yerine yerleştirdi. Anlaşmazlığın bu şekilde çözümlenmesi herkesi memnûn etti. Böylece büyük bir felâket önlenmiş oldu.(47)
Bu olay, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in zekâ ve dirâyeti yanında, O'nun Mekkeliler arasındaki sonsuz itibâr ve güvenini de göstermektedir. Bu esnâda Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) 35 yaşında idi.
Kâbe'nin tâmirinde Hz. Peygamber (s.a.s.) de bizzât çalışmış, taş taşımış, hatta bu yüzden omuzları yara olmuştu. Bir defa, amcası Abbâs'ın sözüne uyarak, taş acıtmasın diye elbisesini omuzuna topladığında vücûdu açılıverince baygın halde yere düşmüştü. Rasûlullah (s.a.s.) o andan sonra hiç üryân görülmemiştir.(48)
(40) İbnü'l-Esîr, el-Kâmil 2/39
(41) İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/39
(42) Her iki hutbenin metin ve tercemeleri için bkz. Târih-i Din-i İslâm, 2/ 47-48
(43) İbn Hişâm, 1/201. Beşyüz altın veya beşyüz dirhem.. gibi rivâyetler de vardır.
(44) Ebûl-Âs ile ilgili daha geniş bilgi için, bkz. Tecrid Tercemesi, 2/373-376, (Hadis No: 313'ün izâhı)
(45) Abdü'd-dâroğulları, ellerini bir çanaktaki kana batırarak, 'kanımız dökülmedikçe, bu konuda kimse bizim önümüze geçemez' diye yemin etmişlerdi. (Tarih-i Din-i İslâm, 2/55)
(46) Târihi-i Din-i İslâm, 2/55
(47) Bkz. İbn. Hişâm, 1/209; İbnü'l-Esir, a.g.e., 2/45; Tecrid Tercemesi, 6/40-44
(48) el-Buhârî, 1/96; Tecrid Tercemesi, 2/240, Hadis No. 237 ve 6/48
[22/1 00:01] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ABDULLAH İBN ZÜBEYR
 
Sahâbî. Hicret'ten sonra, 622 milâdî yılında, Medine yakınındaki Kûba'da doğdu. Babası Zübeyr b. Avvâm, Cennetle müjdelenen on kişiden (Aşere-i Mübeşşere*) biridir. Annesi, Hz. Ebû Bekir'in kızı Esmâ'dır. Teyzesi, Mü'minlerin annesi Hz. Âîşe'dir. Babası tarafından babaannesi Safiyye, Rasûlullah'ın halasıdır.
 
Medine'de muhâcirlerden ilk doğan çocuk Abdullah b. Zübeyr'dir. Bu doğuma muhâcirler bir hayli sevinmişti. Çünkü Medine Yahûdileri 'Muhâcirlere sihir yaptık, çocukları olmayacak' diye ortaya fesat saçıyorlardı. Abdullah doğunca Yahûdilerin yalanı ortaya çıktı. Doğumu Rasûlullah Efendimiz haber aldı. Dua edip, adını Abdullah, künyesini Ebû Bekir koydular. Ayrıca Ebû Hubeyb diye diğer bir künye ile de tanınır.
 
Yedi yaşında iken babası tarafından Peygamber Efendimize getirilerek O'na bey'at* etme şerefine kavuştu. Hz. Ebû Bekir devrinde çocukluğunu atlattıktan sonra Hz. Ömer devrinde henüz oniki yaşlarında iken babası ile Yermük Savaşı'na gitti. Muharebe yerinde babası O'nu sahâbeden birine emânet ederek savaşa katıldı. Abdullah b. Zübeyr de, babasını at üzerinde savaşırken seyretti. Dört yıl sonra da (M. 639) babası ile birlikte Amr İbn el-Âs kumandanlığında Mısır fethine katıldı. M. 649 senesinde Afrika'da Abdullah b. Sa'd ile Tunus fethine gitti. Bu savaşta üstün Bizans kuvvetleri karşısında kahramanca savaşıp Roma bölge valisi Gregor'u öldürerek zaferin kazanılmasında büyük rol oynadı. Otuz yaşında, Saîd İbn el-Âs kumandasındaki orduyla Horasan seferinde bulundu. Aynı yıl içinde Hz. Osman tarafından Kur'ân-ı Kerim'in çoğaltılması için toplanan ilmî heyete katıldı. Hz. Osman şehid edildiği gün, âsilere karşı gayretle müdâfaa edenlerden idi.
 
Abdullah b. Zübeyr, Hz. Muâviye'nin vefatından (M.680) sonra yerine geçen oğlu Yezid'e bey'at etmedi. Hz. Hüseyin* ile birlikte Mekke'ye geldi. Bu arada Yezid tarafını tutan baba bir kardeşi Amr b. Zübeyr'in kumanda ettiği bir ordu Mekke'ye hücum etti. Abdullah bu orduyu mağlup etti. Ordu kumandanlarının çoğunu esir aldı. Yezid'le rekâbetten çekindiği için Hz. Hüseyin'e, Kûfe'ye gitmesini tavsiye etti. Hz. Hüseyin'in Kerbelâ'da şehid olduğunu işitince Yezid'in adamlarını Hicaz'dan çıkararak hilâfetini ilân etti. Mekke ve Medine, Hicaz halkı kendisine bey'at etti.
 
İki yıl sonra Yezid'in adamları Medine-i Münevvere'yi ele geçirdiler ve Mekke'yi muhasara ettilerse de tam bu sırada Yezid'in ölümüyle taraftarları Şam'a döndüler.
 
Mısır ve Şam dışında İslâm devletinin diğer bölgeleri olan Hicaz, Yemen, İran, Irak ve Horasan halkı Abdullah b. Zübeyr'e bey'at etti. Hz. Abdullah dokuz yıl Mekke'de halifelik makamında bulundu. Hilâfeti zamanında Emeviler ateşe verilen Kâ'be-i Muazzama'yı* yeniden yaptırdı. Hacerü'l-Esved'in kırılan parçalarını toplatıp bir gümüş çerçeve içerisine yerleştirerek Kâ'be'nin içine aldırttı. Daha sonra Emevî hükümdarı Abdülmelik b. Mervan, Kâ'be'nin bir duvarını yıktırarak yeniden yaptırdığı ve Hacerü'l-Esved'i eski yerine koyduğu için bugünkü Kâ'be'nin üç duvarı Abdullah b. Zübeyr'in, bir duvarı da Abdülmelik b. Mervan'ın yapısıdır.
 
Mîlâdî 684'te Abdülmelik b. Mervan Emevîlerin başına geçince Abdullah'ın kardeşini Irak'ta öldürttü. Haccac kumandasında bir orduyu Mekke'ye gönderdi ve Mekke'yi kuşatıp tahrib etti. Muhasara altı aydan fazla sürdü. Abdullah'ın yiğitçe müdâfaasına rağmen iki oğlu ve yakınları Haccac'a teslim oldular. Abdullah'ın taraftarları dağıldı. Uzun muhâsaranın sonlarında tavsiye ve duasını almak için annesini ziyarete gelen Abdullah'a annesi: 'Savaşa devam et, ya şehid olursun, ya zafer kazanırsın. Ben de acın olursa sabreder, zaferin olursa sevinirim' diye dua etti. Bir gün sonra İbn Zübeyr 'Makam' denilen yerde iki rekat namaz kıldıktan sonra yeniden harbe girdi. Mancınıktan atılan bir taşla yaralandı. Kanlar içinde kıvranırken Abdülmelik İbn Mervan'ın adamları üzerine atılarak onu şehid ettiler. Şehid olduğunda yetmişüç yaşındaydı.
 
Abdullah b. Zübeyr, Ashâb-ı Kiram'ın tefsir, hadis ve fıkıh âlimlerinden ve 'Abâdile'* dendir. Küçük yaşından beri Peygamber efendimizin dualarıyla yetişen ve Cennet'le müjdelenen babasının yanında cihada katılan Abdullah b. Zübeyr, kahramanlık ve cesaretiyle birlikte çok ibâdet ederdi. Gündüzlerini oruçla, gecelerini ibâdetle geçirirdi. Namazda o kadar çok vecd ile huzura dalardı ki 'kıyam'da uzun müddet kalır, secdeye dalıp giderdi. Babası Zübeyr b. Avvam, onun hakkında: 'İnsanların arasında Ebû Bekir es-Sıddık'a en çok benzeyendir.' demişti. O, sağlam karakterli, dürüst, cesaretli, engin iman sahibi biri idi. Her girdiği muharebede cihad inancıyla kahramanlık gösterip başarıya ve zafere ulaşmıştır. Peygamber efendimiz, Habeşistan hükümdarı Necâşi'nin kendisine hediye ettiği 'harbe'yi (kısa mızrak) her zaman komutan âsâsı gibi yanında taşır, namaz kılarken sütre olarak önüne koyardı. Dört halife de bu 'harbe'yi yanlarında taşıdılar. Daha sonra bu harbe Hz. Peygamber'in emaneti* olarak Abdullah b. Zübeyr'in eline geçti ve şehid oluncaya kadar onu yanından ayırmadı.
 
Hz. Osman zamanında Kur'ân-ı Kerim'in tanzim ve çoğaltılması için kurulan heyette gayretle ve başarıyla çalışmıştır. Abdullah b. Zübeyr hilâfeti zamanında, Mekke-i Mükerreme'de, İslâmî devrin; bir yüzünde 'Allah, vefâkâr ve adâletli olmayı emretti', diğer yüzünde 'Muhammedü'r Rasûlullah' yazılı yuvarlak ve gümüş bir para bastırdı.
 
Abdullah b. Zübeyr, Peygamber efendimizden doğrudan doğruya hadis rivâyet etmiştir. Ayrıca babasından, dört halifeden, Âişe'den, Süfyan b. Ebû Züheyr es-Sakafit'den hadis nakletmiştir. Kendisinden de kardeşi Urve, Ebû Ziban, Atâ, Tâvus, Amr b. Dinar ve birçok değerli İslâm âlimleri hadis rivâyet etmişlerdir. Onun tarafından rivâyet olunan ve 'Sahihayn' * diye anılan Buhârî ve Müslim'de otuzüç hadis-i şerif mevcuttur. Ayrıca, bu otuzüç hadis tümüyle Ahmed b. Hanbel'in Müsned'inde mevcuttur.
[22/1 00:01] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna Celâleddin
 
  - Bilginler Sultanı Bahaeddin Veled'in kendisinden sonra kürsüsüne varis olarak bıraktığı sevgili oğlu Mevlâna Celâleddin'in doğum tarihi, birçok araştırıcıları düşündürmüştür. Tarihçi Willy Durant, Mevlâna'nın doğumunun 1201, Maurice Barres ise 1203 olarak kabul eder. XIV. Yüzyılda Mevlâna'ya ait menkıbeleri toplayan Mevlevî bilgini Eflâkî Ahmed Dede'nin (Menâkıb-ül-Ârifîn) adlı eserinde, Mevlâna'nın 6 Rebî'ül-evvel 604 (30 Eylül 1207) tarihinde doğduğu yazılıdır. Son yıllarda, bu konuda geniş araştırmalar yapanlar, Mevlâna'nın 1207 yılından çok önce doğduğu tezini ortaya koymuşlardır. Şöyle ki, Mevlâna'Fîhi-Mâfih' adlı eserinin bir yerinde, Semerkand'ın Harezmşahiar tarafından kuşatılmasına dair bir hatırasını anlatırken, 'Semerkand'ta idik ve Harezmşah, Semerkand'ı muhasara etmiş, asker çekmiş savaşıyordu' demektedir. Anlatılan tarihî olayın 1207 yılında olduğu düşünülecek olursa, Mevlâna'nın bu tarihlerde hatıralarını unutmayacak bir yaşta, hiç olmazsa 7-8 yaşlarında olması ihtimali vardır. Şu hale göre, onun doğum tarihinin. 1207 yılından çok önceye, en azından 1200 yılına alınması lâzım gelir. Bu böyle olunca, birçok kaynakların bildirdiği gibi, Mevlâna, babası ile birlikte Belh'ten göçtüğü sıralarda, bir çocuk değil, çocukluk yıllarını aşarak delikanlılık çağına basmış bir genç olmalıdır. Mevlâna'yı, Konya topraklarına ayak bastığı yıllarda da en azından 24 yaşlarında, babası Bahaeddin Veled'in kendisine miras bıraktığı kürsüde, herkesin saygısını ve güvenini üzerinde toplayan genç, heyecanlı, fakat olgun bir bilgin olarak görmekteyiz.
    Onun Belh'teki çocukluk günleri, yetişkin dervişlerin ilâhî nağmeleri arasında geçmişti. Mevlâna'nın hayatını yazan Myriam Harry o günleri söyle tasvir eder:
    'Belh'te. Baha Veled'in dervişleri sık sık ilâhî meclislerinde toplanıyorlardı Mevlâna'nın annesi, küçük oğlunun bu meclislere girmesinden çok hoşlanıyordu. Küçük Celâleddin, elinde ipek mendili, basında elmaslarla süslü kırmızı takkesi, başı sağ omuzuna düşük, yanakları al al uzun kirpikli ışıklı gözleri süzgün, kendisini ilâhilerin âhengine kaptırıyor, durmadan semâ ediyordu...'
    Babasının derslerine devam eden. olgun müridlerin terbiyesi altında yetişen Mevlâna, babası ile birlikte, bütün göç yollarını izlemiş, bu yollarda devrin tanınmış bilgin sûfileriyle tanışmıştı. Bahaeddin Veled'in vefatından sonra, durağın Konya şehri olduğuna, O'nıın mübarek cesedinin bulunduğu bu topraklarda kesin olarak yerleşmek gerektiğine artık inanmıştı. Konya'yı seviyor ve şöyle diyordu:
    — Bundan sonra Konya'ya Velîler şehri deyiniz. Zira, Konya'da doğan çocuk veli olur. Sultan'ül Ulemanın mübarek cesedi, evlât ve ahfadı bu şehirde kaldığı müddetçe, burada harp olmaz, düşmanlar galip gelemez. Nihayet helak olurlar. Konya âhir zaman âfetlerinden de mahfuz kalır Zira maddî ve manevî varlığımız artık Konya'dadır.
    Mevlâna. eşi ve çocukları ile birlikte. Emir Eedreddin Gevhertaş'ın yaptırdığı medresenin mütevazi birkaç hücresine yerleşmişti-. Babasının ölümünden sonra, O'nun müridi ve talebeleri, bu sefer kendi etrafını çevirdiler. Veled'in bıraktığı kürsünün tek varisi olarak görüyorlar, ondan feyz almak istiyorlardı. Fakat Mevlâna, kendisini babasının yerine lâyık göremiyor, bu kürsüye oturmanın henüz zamanının gelmediğine inanıyordu. Baha Veled, sevgili oğluna bütün bilgileri kademe kademe vermiş, hakikat yollarını birer birer açmıştı. Bilgiye ve durmaksızın okumaya susamış Mevlâna, babasının ölümünden sonra, yalnız kaldığını, onsuz hiçbir şey yapamayacağını sanıyordu. Bu sıkıntılı günlerde, yeni bir irfan güneşinin Anadolu'ya gelmekte olduğu haberi geldi. Bu. Tirmizli Seyyid Burhaneddin'di.
[22/1 00:01] Ömer Tarık Yılmaz: ÂCİZ
 
Gücü yetmeyen, güçsüz, zayıf. Allahü teâlâ her şeye kâdirdir (gücü yeter). Eğer gücü yetmezse âciz ve noksan olurdu. Âcizlik ve noksanlık Allahü teâlâ için düşünülemez. (Teftâzânî) İnsanın felâkete uğraması iki sebeptendir  Birincisi âciz olan nefsine (kendine) güvenmesi. İkincisi kendisi gibi âciz olan başka bir mahlûka güvenmesidir. (Abdülhakîm Arvâsî) En iyi kul, Allahü teâlânın karşısında şükürden âciz olduğunu bilendir. (Abdullah Harrâz)
[22/1 00:02] Ömer Tarık Yılmaz: Dövme yaptırmak caiz midir?
 
Vücuda iğneler batırılıp, açılan deliklere boyalı maddeler konularak yapılan dövme, eski çağlardan beri yapılan bir cahiliye adeti olup, sağlık açısından zararlı olduğu gibi, dinen de yasaklanmıştır. Nitekim, dikkat çekmek, daha güzel görünmek amacıyla, yaratılıştan verilmiş olan özellik ve şekillerin değiştirilmesi İslam dininde, fıtratı bozma kabul edilerek yasaklanmıştır (Nisa 4/119).
 
 Hz. Peygamber (s.a.s.), süslenmek maksadıyla vücuda dövme yapmak, dişleri incelterek seyrekleştirmek gibi ameliyeleri, yaratılışı değiştirmek, fıtratı bozmak kapsamında değerlendirmiş ve bunu yapanların ve yaptıranların Allah’ın rahmetinde uzak olacağını bildirmiştir (Buhari, Libas, 83-87; Müslim, Libas, 33). Dolayısıyla dövme yaptırmak caiz değildir.
[22/1 00:03] Ömer Tarık Yılmaz: İLMİN FAZİLETİ
 
İL : İSTANBUL
TARİH : 22.11.2013
 
Değerli Kardeşlerim!
 
İnsanlığa huzur ve mutluluğu vaat eden İslam dini, ilmi ve onu öğretenleri yüceltmiş ve övmüştür. Alimler toplumların manevi mimarlarıdır. Yüreklerindeki sevgi ve hizmet aşkıyla içinde yaşadıkları toplumları yüceltirler. İnsanlığın üzerinde parlayan güneş gibidirler. Onlar samimiyetleriyle toplumu kaynaştırır ve ışıklarıyla gençleri aydınlatırlar. Aynı zamanda alimler, hoşgörünün ve şefkatin sembolüdürler.
Nitekim konuyla ilgili Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: ”Kim ilim için yola çıkarsa Allah ona cennete giden yolu kolaylaştırır. Melekler hoşnutluklarından ilim talebesine kanatlarını gerer. Sudaki balıklara varıncaya kadar yer ve gök ehli, alim kişinin bağışlanması için Allah’a yakarır. Alimin abide üstünlüğü, ayın yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Kuşkusuz alimler peygamberlerin varisleridir. Peygamberler miras olarak ne altın ne de gümüş bırakmışlardır. Onların bıraktıkları yegane miras ilimdir. Dolayısıyla kim onu alırsa büyük bir pay almış olur.”1 Efendimiz ashabı bu konuda teşvik etmiştir. Bu sebeple kurduğu ilk kurumlardan biri de “Suffe Ashabı” dır. Bu kutlu asrın mimarları sadece iman nimetini değil, ilim ve irfan ile tarihe ışık tutma erdemini de bize miras bırakmışlardır.
 
Muhterem Müminler!
Cehaleti gidermeyi Mü’minin asli hedefleri arasına alan ve onun yok edilmesi gerektiğini,”Cahillerden yüz çevir”2 ayetiyle beyan eden dinimiz, öğrenmeyi teşvik ederek ilim ve irfan yolunu açmıştır. İlim talebeleri medeniyet yolunun erdemli yolcularıdır. Onlar hep olumlu düşünen öğrenmeye aşık olan kötülüklerden sakınan ahlaklı kişilerdir. Nitekim Peygamber Efendimiz(s.a.s.): “Bizden bir şey işitip, onu aynen işittiği gibi başkalarına ulaştıran kimsenin Allah yüzünü ağartsın. Kendisine bilgi ulaştırılan nice insan vardır ki, o bilgiyi, bizzat işiten kimseden daha iyi anlar ve korur”.3 Buyurmuştur. Böylece insanlara eğitim ve öğretim faaliyetinde bulunan kişiler övülmüş bu uğurda çalışmak teşvik edilmiştir.
Kardeşlerim!
Tarih boyunca ilim ehline ve ilme en çok değer veren bir dinin mensuplarıyız. Resulullah (s.a.s.) Bedir savaşında esir alınan bazı müşrikleri, ashaba okuma- yazmayı öğretme karşılığında özgür bırakmıştır.Yüce Rabbimiz de ayet-i kerimede:” De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?Ancak akıl sahipleri öğüt alırlar.”4 buyurmaktadır. Yunus Emre çağlar ötesinden ne güzel seslenir:
“İlim ilim bilmektir.
İlim kendin bilmektir.
Sen kendini bilmezsen
Ya nice okumaktır.”
 
Kardeşlerim!
Müslüman bir toplum olarak bilgi edinme ve ilim
ile irtibat halinde olma, her zaman aslî gayemiz olmalıdır.
Geleceğin sağlam temelleri bilgi üzerine inşa edilmektedir.
Bu gerçek, insanlık tarihi boyunca hiç değişmedi ve
değişmeyecektir. Geleceği emanet edeceğimiz
evlatlarımıza da ilmi ve ilim ehlini sevdirmeliyiz.
İlim, edeb ve ahlak öğretmede önemli bir paya sahip olan
hocalarımızı bu vesileyle saygı ile hatırlıyoruz, hayatta
olmayanlara Allah’tan rahmet diliyoruz ve
öğretmenlerimizin özel gününü de kutluyoruz. Sözlerimi
kutlu Nebi’nin duası ile bitiriyorum: “Allah’ım! Huşû
duymayan kalpten, kabul edilmeyen duadan, doymayan
nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım. Bu
dört şeyden sana sığınırım ”5
 
Hazırlayan: Dr.Hüseyin Saraç Galippaşa Camii İmam Hatibi/Kadıköy
 
1 Tirmizi,İlim,19
2 Araf 7/199
3 Tirmizi,İlim,7
4 Zümer,39/9
5 Tirmizi,Deavat,68
[22/1 00:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günümüz Dönemi Hac
 
Günümüzde hac hizmeti, hem gözetim ve denetim hem de organizasyon yönüyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sunduğu önemli hizmetlerden biridir. Başkanlığımız 30 yılı aşkın süredir, haccın dinimizin emirlerine, ülke insanımızın onuruna ve beklentisine uygun bir şekilde ifasına rehberlik ve öncülük etmekte, ilgili mevzuat çerçevesinde ülkemizde hac hizmetlerini titizlikle yürütmektedir. 
Ülkemiz hac organizasyonu, bugüne kadar bir çok merhaleden geçerek büyük bir tecrübe kazanmıştır. Sayısı 1 milyona yaklaşan vatandaşımızın hac kayıt işlemlerini yapmak, düzenlenen seminerlerle hacı adaylarını ve görevlileri eğitime tabi tutmak, Mekke ve Medine'de uygun oteller kiralamak, bir buçuk ay içerisinde bu kadar insanı kendi evlerinden alıp hava yoluyla başka bir ülkeye taşımak, kalacakları otellere yerleştirmek, intikalleri sağlamak, dini rehberlik ve tedavi hizmetleri vermek, yemek ihtiyaçlarını karşılamak, vefat edenlerin defin işlemlerini takip etmek, hac ve ziyaretlerini yaptırdıktan sonra hacıların belli bir sistem dahilinde yurda dönüşlerini sağlamak, bütün bu ve benzeri hizmetleri imkânlar ölçüsünde herhangi bir karmaşaya fırsat vermeden yerine getirmek şüphesiz zor bir iştir. Ancak yaptığı bu hizmetin öneminin ve taşıdığı ağır mesuliyetinin bilincinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı edindiği tecrübelerle birçok zorluğa rağmen hac organizasyonu düzenleme konusunda önemli mesafeler almıştır. Fakat kabul etmek gerekir ki, daha iyiyi ve mükemmeli yakalamak için yapılması gereken daha çok iş vardır. 
Cumhuriyet dönemindeki Hac organizasyonlarına baktığımızda; özellikle Cumhuriyetin kuruluşundan (29 Ekim 1923) aşağı yukarı 6-7 yıl önce Hicaz bölgesinin Osmanlı hakimiyetinden çıkması ile kapanan hac yolu ve takip eden yıllarda gelen felâketler, hac seyahatinin sekteye uğramasına sebep olmuştur. Esasen surre de, Birinci Dünya Harbinde (Ağustos 1914-Kasım 1918) yolların kapanmasıyla Şam’dan geri dönmek zorunda kalmış, böylece yapılamayan hac seyahatinden sonra surre de tarihe karışmıştır.
 
Bu tarihden sonra ferdi girişimlerin dışımda uzun yıllar devlet eliyle hac organizasyonu gerçekleşememiştir. Başlangıçta Hicaz bölgesinin ve hac güzergâhının sömürgeci ülkeler tarafından işgâli, can ve mal güvenliğinin olmaması, başta kolera olmak üzere salgın hastalıklar ve diğer sağlık sorunları, sınırlardaki tehlikeler gibi sebeplerle yapılamayan hac seyahati, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da, ülkemizin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik şartlar nedeniyle oldukça uzun bir dönem yapılamamış, dolayısıyla hacca gidenlerin sayısı da oldukça az olmuştur.
 
1946’da yapılan bir araştırmada, 30 yıllık bir aradan söz edilmektedir. 1917’den 1947’ye kadar resmi hac izni olmamasına rağmen ikinci bir ülke üzerinden, kaçak yollarla pasaportsuz veya tüccar pasaportuyla hacca gidenler olmuştur.
 
1947’de hacca ilk defa izin verilmiş ve o yıl takriben 7.000 dolayında vatandaşımız hacca gidebilmiştir.
 
1950’de ise; hacca gidenlerin sayısı 9.000’i bulmuştur.
 
1960’lı yılların başında birkaç sene kesintiler olmuşsa da, sonraki yıllarda tekrar izin verilmiş ve çok sayıda insanımız hac görevini yapmıştır.
 
1953-1978 yılları arasında gerçekleştirilen hac yolculukları İçişleri Bakanlığı’nın koordinatörlüğünde ve ilgili kuruluşların iş birliği içerisinde yürütülmüştür.
 
İlgili kararnâmeler ve yönetmelikler çerçevesinde hac organizasyonları;
 
1979-1988 yılları arasında Türkiye Diyanet Vakfının işbirliğiyle Diyanet İşleri Başkanlığı’nca düzenlenmiş ve vatandaşlarımız da hac ibadetlerini, bu organizasyon altında ifa etmişlerdir.
 
1989-2000 yılları arasında hac organizasyonları, Başkanlığımız ile Başkanlığımızın gözetim ve denetim altında “A” grubu seyahat acentelerince ayrı ayrı düzenlenmiş ve vatandaşlarımız Hac Komisyonu’nca belirlenen oranlara göre, bu organizasyonlardan birisi ile hac farizalarını ifa etmişlerdir.
 
2001-2005 yılları arasında ise hac organizasyonları, serbest rekabet kuralları çerçevesinde yürütülmüş, vatandaşlarımız hac seyahatlerini, Diyanet İşleri Başkanlığı veya “ A” grubu seyahat acentelerin organizasyonlarından birisini serbestçe tercih ederek gerçekleştirmişlerdir.
 
27.05.2005 tarihinde ilgili kararnâmede yapılan değişikliğe göre 2006 yılından itibaren, ülkemize tanınan hac kontenjanı çerçevesinde, hacı adaylarından % 60’ı Başkanlık, % 40’ı  “A” grubu seyahat acentelerince hacce götürülmeye başlanmıştır. 
Suudi Arabistan'ın 1987’de Amman'­da İslâm Ülkeleri Dışişleri Bakanları Konferansı'nda kabul ettirdiği bir karara gö­re Hac'da kota uygulaması başlatılmıştır. Halen Türkiye'nin kotası nüfusuna oran­la 70.000 olup, müracaatlar bu sayı da­hilinde kabul edilmekte, Hac Komisyonu tarafından Diyanet İşleri Başkanlığı ile 'A' grubu seyahat acenteleri arasında paylaştırılmaktadır. 1979'dan itibaren de­niz yoluyla hac ve umre seferleri kaldırıl­mış, bir engel bulunmamakla birlikte son yıllarda karayolu terkedilerek havayo­luna ağırlık verilmiştir.
 
2007 yılından itibaren vatandaşlarımızca hac ibadetine yoğun ilgi gösterilmesi sonucu hacca gitmek isteyenler arasından kura çekilerek hac kayıtları yapılmaktadır. Ancak, daha önceki yıllarda hac kayıtı yaptırmış ve kuraya katılmış vatandaşlarımız yeni kayıt yaptıranlara göre daha şanslı  olarak kuraya girmektedirler.
 
Diyanet İşleri Başkanlığı, haccı bir ibadet ve eğitime bir vesile olarak görmektedir. Bu itibarla kontenjan sınırlaması nedeniyle kura çekimi sonucu hacca gidildiğinden; ömründe bir kez hacca giden vatandaşlarımızın hac farizalarını, adabına, usul ve erkanına uygun bir şekilde yerine getirmeye ve bu ibadetde sunulan hizmetin kalitesini her geçen yıl daha da artırmaya yönelik çalışmalar devam etmektedir.
[22/1 00:04] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ النَّبِىُّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: اَللهُ أَشَدُّ فَرَحًا بِتَوْبَةِ أَحَدِكُمْ مِنْ أَحَدِكُمْ بِضَالَّتِهِ إِذَا وَجَدَهَا. (م)
 
Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Allâhü Teâlâ’nın, sizden birinizin tevbe etmesine olan rızası, birinizin kaybettiği bir şeyi bulduğu zamanki sevincinden elbette daha fazladır.” (Sahîh-i Müslim)
 
21 Ocak 2023
Fazilet Takvimi
[22/1 00:05] Ömer Tarık Yılmaz: RECEB-İ ŞERÎF’İN BAZI İSİMLERİ
 
Receb-i şerîf ayının birçok ismi vardır ki en meşhuru “Receb”dir; tazim ve hürmet manasına gelir. Receb kelimesi üç harften müteşekkildir. “Ra” harfi rahmetten gelir. “Cim” harfi cûd, yani cömertlikten; “Be” harfi ise birr, yani iyilikten gelir. Bu ayda Cenâb-ı Hakk’ın kullarına üç ihsanı daha fazla tecelli eder; herkese şâmil olan rahmeti, aslâ azalmayan cömertliği ve hiçbir zahmeti bulunmayan iyiliği.
 
Bir hadîs-i şerîfte, “Receb ayında, Şâban ayı için hazırlanacak nice hayırlar vardır.” buyurulduğu üzere Receb, hazırlık manasına da gelir. Zikrullâhı çok tekrar etmek, manasına da gelir.
 
Receb-i şerîf ayına, haram aylardan olup birbiri ardınca gelen Muharrem, Zilkade, Zilhicce aylarından ayrı olarak tek başına geldiğinden, “Recebü’l-Ferd” dahi denilir.
 
Bu ayda, Hazret-i Allâh’ın hiçbir kavme gazap ve azâp ettiği işitilmediğinden, “Esam” dahi denilmiştir. Rivâyet olunduğuna göre Receb-i şerîf ayı, son gecesinde semâya yükseltilir. Cenâb-ı Hak, ona, “Kullarım, sana gerekli hürmeti gösterdiler mi?” diye suâl buyurur. Receb ayı sükût eder. Suâl üç defa tekrarlanınca, “Yâ Rabbi! Sen, kullarına, başkalarının ayıplarını örtmeyi emrettin. Bu sebeple ben de kullarının ancak tâatlerini işittim, masiyetlerini işitmedim.” cevabını verir.
 
Hazret-i Allah, bu ayda rahmetini bol bol ihsan eder. Tevbekârların, günahları sebebiyle maruz kaldıkları belâları kaldırır. Bu ayda tutulan oruç, kusur ve günahlara keffâret olur. İnsan, sebeplere tevessül ederek bir iş için hazırlıklarını ne kadar iyi yaparsa o nispette arzusuna nâil olur. Bu sebeple her vakit hayırlı ameller işlemeye gayret etmelidir. Bilhâssa Receb-i şerîf, Şâbân-ı şerîf, Ramazân-ı şerîf gibi faziletli vakitlerin gecelerini teheccüd ve istiğfârla, gündüzlerini oruç ile ihyâ etmeli, sadakalar vermeli ve böyle faziletli vakitlerin hayrını gözetmelidir.
 
İSİMLERİMİZ: Erkek: Murad, Kız: Mualla
 
 
 
21 Ocak 2023
Fazilet Takvimi
[22/1 00:05] Ömer Tarık Yılmaz: Müminin ahlâkı, zenginlikte iktisat, genişlikte şükür, bela ve musibet zamanında sabırdır.  Hasan-ı Basrî [rahmetullahi aleyh]
 
Semerkand Takvimi
[22/1 00:05] Ömer Tarık Yılmaz: İman ve Mümin
 
İman sözlükte  birini, söylediği sözde tasdik etmek, kabul etmek, içten benimsemek, birine güven vermek ve şüpheye düşmeden kalpten tasdik etmek  anlamlarına gelir. Dinî literatürde iman,  Allah’a ve O’nun son peygamberi Hz. Muhammed’e [sallallahu aleyhi vesellem] ve Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] Allah’tan getirdiği dinî hükümleri kesin olarak kalp ile tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul etmek, bunların gerçek ve doğru olduğuna inanmak  demektir. Bu kimseye mümin denir. Müminler ahirette cennete girecekler, orada pek çok nimete kavuşacaklardır. Günahkâr müminler, suçları ölçüsünde ahirette cezalandırılsalar da sonunda cennete konulacaklardır. Müminlerin ebedî cennetlik olacağına dair Kur’an’da birçok âyet vardır.  İman edip yararlı iş (salih amel) yapanlara gelince onlar da cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalırlar  (Bakara 2/82).  Erkek olsun, kadın olsun, her kim de mümin olarak iyi işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar  (Nisâ 4/124).
 
Semerkand Takvimi
[22/1 00:06] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.
 
(Rûm, 30/22)
[22/1 00:07] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Bir insanın bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerini ihmal etmesi, günah olarak kendisine yeter.
 
(Abu Dawud)
[22/1 00:07] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Yâ Rabbi! Bizim yaratılışımızı güzelleştirdiğin gibi, yaşantımızı da güzelleştir!
[22/1 00:07] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
Malikül Mülk
 
Mülkün sahibi
[22/1 00:07] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
Hükümdar
 
   Osmanlı Hükümdarlarından Sultan Murat Han: Bir gün çok telaşlı görünür. Bunun halini sezen Vezirʹi Azam Savuş Paşa Sultan Murat Hanʹa sorar: 
 
‐ Hayrola Sultanım canınızı sıkan bir şey mi var? 
 
Bu soruya verilen cevap ve müteakiben devam eden konuşma şöyle cereyen eder: 
 
‐ Akşam garip bir rüya gördüm. 
 
‐ Hayırdır, inşaallah.. 
 
‐ Hayırmı şer mi öğreneceğiz. 
 
‐ Nasıl yani? 
 
‐ Hazırlan dışarı çıkıyoruz. 
 
İkisi de molla kıyafeti giyerek dışarıya çıkarlar. Hızlı adımlarla Beyazitʹa varırlar. Vefaya yönelip Zeyrekten Unkapanına inerler. Yerde yatan bir cesetle karşılaşırlar. Cesetin etrefına toplanmış ahaliye sorarlar: 
 
‐ Kim bu ? Ahali. 
 
‐ Aman hocam hiç sormayın. Bu adam ayayaşın tekidir. 
 
‐ Nereden biliyorsunuz? 
 
‐ Kırk yıldır komşumuzdur. 
 
İçlerinden birinin cevapı da şöyledir: 
 
‐ Bu adam iyi bir sanatkardı. Azaplar çarşısında çalışırdı. Nalının hasını yapardı. Kazandıklarını da içkiye ve fuhuşa harcardı. 
 
Mahalleli cesedi orada bırakıp herkes işine ve evine döner. Padişah ve vezir cesedin başında kalakalır. Vezir de oradan geçip gitmek ister. Ancak, Padişah buna razı olmaz. Vezire der ki: 
 
‐ Millet bu, çekip gider. Kimseye bir şey diyemem. Lakin biz gidemeyiz. 
 
Ne olursa olsun bu bizim bir tebamız ( vatandaşımız)ʹdır. 
 
Defnini yapmamız gerekir. 
 
‐ Sultanım, saraydan bir kaç hoca gönderelim. Böylece vebalden de kurtulmuş oluruz? 
 
‐ Olmaz, rüyadaki hikmeti daha çözemedik. 
 
‐ Peki ne yapmamı buyuruyorsunuz? 
 
‐ Mollalığa devam. Cesedi defnetmeliyiz. 
 
‐ Sultanın nasıl kaldırırız? Bunun yıkanması var, kefenlenmesi var, tezkiyesi var. 
 
‐ Merak etme ben hepsini beceririm. 
 
‐ Gaslini ve defnini nerede yapacağız? 
 
‐ Fatih camiiʹnde 
 
Fatih camiiʹne gelirler. Padişah cenazeyi bizzat (molla kılığında) yıkar, kefenler. Musalla taşına yatırırlar. Namaz vaktine daha zaman vardır. Vezir Sultanʹa fısıldar: 
 
‐ Sultanım eksik yaptığımız bir şey var galiba. 
 
‐ Nedir eksik olan? 
 
‐ Bu cenazenin hanımı, yetimleri var olamaz mı? 
 
‐ Doğru, elbette var olabilir. Şimdi sen cenazenin başında bekle. Ben mahalleyi şöyle bir kolaşan edeyim de geleyim. Padişah garip maceranın başladığı yere koşar gider. Sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı takırdattığında, kapıyı yaşlı bir kadın açar. Padişah hadiseyi bu kadına anlatır. Anlatılanları metanetle dinleyen bu hanım, ölümü bekler bir tavır ile söze başlar: 
 
‐ Evladım, hakkını helal et. Belli ki çok yorulmuşsun, der. 
 
Kadın olduğu yere yığılır gibi oturur. 
 
‐ Biliyor musun Evladım; bizim efendi bir alimdi. Akşama kadar nalın yapardı. Birinin elinde şarap şişesi gördüğünde parasını verir alır, eve getirip onu helaya dökerdi. 
 
‐ Niye dökerdi? 
 
‐ Ümmet‐i Muhammed içmesin diye evladım. 
 
‐ Hayret! 
 
‐ Dahası var evladım. Malum kadınların ücretini öder, eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım. Şimdi burada oturmanız gerekir. Oturup dinlenin, derdi. Kendisi de çekip giderdi. 
 
Ben o kadınlara menkıbeler anlatır, kitaplar okurdum. 
 
‐ Bak sen! Millet bunu ne sanıyor, bu ne yapıyor? 
 
‐ O hep uzaklardaki mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında namaz kılmalıyım ki, imam tekbir alınca Kabeʹyi görmeli derdi. Kimseye yüküm olmasın diye mezarını bahçeye kendisi kazdı. Kendisine: 
 
‐ İş mezar ile bitiyor mu, dedim. Seni kim yıkar, kim kaldırır? 
 
‐ Peki o ne derdi? 
 
‐ Önce uzun uzun güldü, sonra: 
 
‐ Hatun Allah büyüktür… Devrin padişahının işi ne? O yıkar ve kaldırır, derdi.
[22/1 00:08] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: İbnu'l Müseyyeb (ra)
Nafile olarak sevkedilen bir deve yolda helak olsa ve hemen kesilerek halka terkedilse, halk da bunu yese, bu nafile kurbanın sahibine bir şey gerekmez. Kendisi yese veya ondan yiyene emretse borçlanır. 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Muvatta, Hacc 149, (1, 381)
 
Hadisin Açıklaması:
Hacı kâfilesinin hacc mahalline sevketmekte olduğu kurbanlara esas itibariyle hedy denir. Bunların yol esnasında, hemen kesilmesini gerektiren bir durumla karşılaşmaları halinde kesilip,  hedy olduğunu gösteren işâretinin üzerine bırakılıp, yolda terkedilmesi emredilmektedir. Böyle bir hayvanın etinden sadece hedy sahibi veya hedyi bir başkası adına sevkeden kimsenin değil, kafileye dahil fakir, zengin herkesin istifadeden menedilmesinin sebebini Nevevî şöyle açıklar:'
 
Bu, kafile  mensuplarının hedyi (yemek için), helâk olmaya zemin hazırlamalarından korkulduğu içindir. Bu hal (maalesef) bütün kâfilelerde görülen bir durumdur. Bu durumda, bütün kafile mensuplarına, onun etini yemenin câiz olmadığının teşrî edilmesi gerekir. Ancak: 'Onun terki demek, vahşî hayvandan yem olması demektir, bu ise malın zâyi olmasıdır, israftır' diye bir itiraz mümkündür. Bu itiraza cevabımız şudur: Burada malın zâyi olması diye bir şey yoktur. Zîra, gâlib âdet şudur: Çöllerde yaşayanlar hacıların konaklama yerlerini tâkip ederler, onların bıraktıklarını, terkedip attıklarını toplarlar. Ayrıca, hacc mevsiminde hacı  kafilesi birbirlerini takip ederler, birinin peşinden bir başkası orada konaklar...'
 
Nevevî: 'Arkadan gelen kafilenin zenginlerinin de bundan yememesi gerekir. Çünkü hedy kurbanı mutlak olarak fakirlere hastır, fakir dışındakilerin ondan yemeleri kesinlikle caiz değildir' der.
 
Aliyyu'l-Kârî, nafile hedy mahalline varınca yani Harem dahilinde kesilince hem sâhibine hem de zengine helâl olur der ve onun mahalline varmazdan önce (yolda) kesilmesi halinde haram olacağını tasrih eder
[22/1 00:08] Ömer Tarık Yılmaz: 121- عَنْ أبي ذَرٍّ
 
قال : قال لِيَ النَّبِيُّ
: لاَ تَحْقِرَنَّ مِنَ الْمَعْرُوفِ شَيْئًا وَلَو أن تَلْقَىأخاكَ بِوَجْهٍ طَلِيقٍ.
121: Ebû Zerr (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) bana şöyle dedi: “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibaret bile olsa hiçbir iyiliği küçük görme!” (Müslim, Birr 144)
 
 6/122- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ
 
قال: قال رسولُ اللَّهِ
: كُلُّ سُلاَمَى مِنَ النَّاسِ عَلَيْهِ صَدَقَةٌ , كُلَّ يَوْمٍ تَطْلُعُ فِيهِ الشَّمْسُ تَعْدِلُ بَيْنَ الاثْنَيْن صَدَقَةٌ, وَتُعِينُ الرَّجُلَ فَي دَابَّتِهِ فَتَحْمِلُهُ عَلَيْهَا أَوْ تَرْفَعُ لَهُ عَلَيْهَا مَتَاعَهُ صَدَقَةٌ , وَالْكَلِمَةُ الطَّيِّبَةُ صَدَقَةٌ , وَبِكُلِّ خَطْوَةٍ تَمْشِيهَا إِلَى الصَّلاَةِ صَدَقَةٌ, وَتُمِيطُ الأذَى عَنِ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ .
وَفِي رِواَيَةٍ : عَنْ عَائِشَةَ رضي اللهُ عَنْهَا قالت : قال رسولُ اللَّهِ
 
:إنهُ خُلِقَ كُلُّ إنسان مِنْ بَنِي آدَمَ عَلَى سِتِّينَ وَثَلاَثِ مِائَةِ مَفْصِلٍ, فَمَنْ كَبَّرَ اللَّهَ, وَحَمِدَ اللَّهَ, وَهَلَّلَ اللَّه,َ وَسَبَّحَ اللَّه,َ وَاسْتَغْفَرَ اللَّه,َ وَعَزَلَ حَجَرًا عَنْ طَرِيقِ النَّاسِ أَوْ شَوْكَةً أَوْ عَظْمًا عَنْ طَرِيقِ النَّاسِ, أَوْأمر بِمَعْرُوفٍ أَوْ نَهَى عَنْ مُنْكَرٍ, عَدَدَ السِّتِّينَ وَالثَّلاَثِمِائَةِ, فَإنهُ يَمْشِي يَوْمَئِذٍ وَقَدْ زَحْزَحَ نَفْسَهُ عَنِ النَّارِ .
122: Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: “İnsanın her bir eklemi için güneşin her çıkış gününde bir sadaka gerekir. İki kişi arasında adâletle İki kişinin arasını bulmak bir sadakadır. Bir kimsenin bineğine binmesine yardımcı olmak veya yükünün binitine yüklenmesine yardımcı olmak da bir sadakadır. Güzel söz söylemek de bir sadakadır. Namaza giderken attığın her adım da bir sadakadır. Gelip geçenleri rahatsız eden şeyleri yoldan alıp atmakta bir sadakadır.” (Buhari, Sulh 11, Müslim, Zekat 56)
 
Hz, Aişe (Allah Ondan razı olsun)’nın değişik bir rivayetinde şöyle denmiştir: “Her insan üçyüzaltmış eklem üzere yaratılmıştır. Şu halde bir kimse: Allahüekber derse elhamdülillah derse lâ ilâhe illallah derse sübhanallah derse, Allah’tan bağışlanma dilerse, insanların yollarından eziyet veren taş, diken, kemik gibi şeyleri kaldırırsa, iyi olan şeyleri emreder, kötülüklerden sakındırırsa, bunların hepsi de üçyüzaltmışı bulursa o gün cehennem ateşinden uzaklaşmış olarak akşamı eder.” (Müslim, Zekat 54)
 
123- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ
 
عَنِ النَّبِيِّ
قال : مَنْ غَدَا إِلَى الْمَسْجِدِ أَوْ رَاحَ, أَعَدَّ اللَّهُ لَهُ فِي الْجَنَّةِ نُزُلاً كُلَّمَا غَدَا أَوْ رَاحَ .
123: Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Her kimse namaz için
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: TARİH................. İSTANBUL’UN SOĞUK KIŞLARI

Yapılan araştırmalara göre 1621 yılından itibaren İstanbul 20 defa zorlu kış şartlarına teslim oldu. Geçmişte İstanbul Boğazı 12, Haliç 15 defa dondu. 

1929:  İstanbul, yoğun kar yağışı ve fırtınaya teslim oldu. Anadolu ve Avrupa yakası, buz parçaları sebebiyle birleşti. 
1942: İstanbul Göztepe’de sıcaklık 10 gün boyunca 0, 14 gün boyunca 1, 27 gün boyunca 3 derece üzerine çıkmadı.
1954: İstanbul dondurucu bir soğuk yaşadı. Ulaşım aksadı, tipi ve kar yağışı, İstanbul Boğazı’ndaki seferleri durdurdu. 
1963: Terkos Gölü donduğu için şehre günlerce su verilemedi. Yiyecek ve yakacak sıkıntısı çekildi.
1969: Şiddetli bir kış  yaşandı. Büyükçekmece Gölü, Küçüksu ve Kağıthane dereleri ile Elmalı Barajı tamamen dondu.
1987: Mart ayında İstanbul, günlerce süren kar yoğunluğu yaşadı. Sıcaklık eksi 4 dereceye düştü. Yoğun kar, tipi ve fırtına kente hâkimdi. 
2004: İstanbul’da  kar hayatı âdeta felç etti. Sular akmadı. Elektrikler kesildi,  doğal gaz verilemedi. İnsanlar yolda kaldı.
2012: Son 33 yılın en soğuk günü yaşandı. Derece -10.4’ü gösterdi. Deniz ve hava ulaşımında aksamalar oldu.
2017: Kar kalınlığı 122 cm’ye ulaştı. TIR’ların trafiğe çıkması yasaklandı. Kara, hava ve deniz ulaşımı etkilendi.
25.01.2022 İstanbul'da etkisini artıran kar yağışı sonrası hayat durdu. Kar kalınlığı 80 santimetreye kadar yükseldiği ilçelerde hayat âdeta durma noktasına gelirken, çok sayıda araç da trafikte mahsur kaldı. Yoğun kar yağışı sebebiyle vatandaşlar yolda mahsur kaldı. İstanbul'a giriş-çıkışlar durduruldu, toplu taşıma araçları kilitlendi.
Habertürk Meteoroloji Mühendisi Hüseyin Öztel; “Hava durumu -43 derece ölçüldü.” dedi.
Yrd. Doç. Dr. Kahraman; Istanbul'da ısının şu an -29 derece, nemin ise % 75. Hissedilen ısnıın -33 derece olduğunu açıkladı. 

 

ZEKÂ BULMACASI...................T A V Ş A N

“Adamın biri, düz bir tarlada ileri doğru bakmakta olan bir tavşanın arkasından sessizce yaklaştı ve ayağından yakaladı.”
Yukarıdaki cümlede mantıksızlık nerededir?  (Cevabı yarın)

 
 
21.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: el-Meryem Suresi 62
Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak 'Selam' işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da hazırdır.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Hadisi Şerif
Kim Allah Teala hazretlerinin rızası için bir derece tevazu izhar eder (alçak gönüllü) olursa, Allah, onu bu sebeple, bir derece yükseltir. Kim de Allah'a bir derece kibirde bulunursa, Allah da onu bu sebeple bir derece alçaltır, böylece onu esfel-i safiline (aşağıların aşağısına) atar.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: el-hamid: Her türlü hamd ve övgüye layık olan.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Uyumadan Önce Abdestli Ol : Bütün bir günü kulluk şuuru ile Rabbini görür gibi bir titizlikle ihsan muhtevasında yaşayan bir mü’min Efendimiz’in tavsiyesine uygun olarak gece istirahatına çekilirken abdestli olmalıdır.
 
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Berâ bin Âzib’e şöyle buyurmuştur:
 
“Yatağına varacağın zaman namaz abdesti gibi abdest al, sonra sağ tarafına yat.” (Buhârî, Vuduu, 75)
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari,  Müslim, Tirmizi
Allah’ım! Hatalarımı kar ve soğuk su ile temizle, kalbimi hatalardan beyaz elbiseleri kirlerden temizlediğin gibi temizle, benimle günahlarımın arasını doğu ile batı arası kadar uzaklaştır.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberlik vazifesi
Resûlullah, zor şartlar altında Peygamberlik vazifesine başladı. İnsanlara doğru yolu göstermek için pek çok sıkıntılara katlandı. Yeryüzüne îmânı, adâleti, merhameti, muhabbeti yerleştirmek için çalıştı. İnsanların hem dünyalarını hem de ebedî olan Âhiret hayatlarını kurtarmak için kendisini helâk edercesine büyük bir gayret gösterdi.
 
Peygamber Efendimiz, İslâm’a dâvet ederken en yakınlarından başlamış, zaman ve mekâna göre davranmış, muhâtabının hâlet-i rûhiyesini ve anlayış seviyesini gözetmiş, tedrîcîliğe riâyet etmiş, bulduğu her fırsatı değerlendirmiş, hiçbir zaman zorlaştırmamış, dâimâ kolaylaştırmış, hep müjdelemiş, aslâ nefret ettirmemiştir.
[22/1 00:09] Ömer Tarık Yılmaz: Kafirun Suresi
Kafirun suresi, Mekke döneminde nüzul olmuştur. Kafirun suresi, 6 âyettir. Kafirun, inkârcılar demektir.
 
1: De ki: “Ey kâfirler!”
 
Hitap, Allah ve Peygamber’e iman etmeyen bütün kâfirleredir. Yani bu, Efendimiz (s.a.s.) zamanında bulunan kâfirler için geçerli olduğu gibi, kıyâmete kadar gelecek bütün kâfirler için de geçerlidir. Bir insan, “kâfir” olduğu sürece bu âyetin muhatabıdır. Küfründen vazgeçtiği an, bu hitabın ayrıştırıcı, uzaklaştırıcı ve kahredici tesirinden de kurtulur. Böyle bir hitabın hedefi, iman ile küfrün arasını tam olarak ayırmaktır. Çünkü iki inanç arasında hiçbir benzerlik yoktur. Aydınlık ve karanlık, gündüz ve gece gibi birbirine tamamen zıt olan iki şey gibi, iman ile küfür de birbirine zıttır ve asla bir arada bulunmaz. Bunların arasını telif edip uzlaşmaya gidilmesi mümkün değildir. Bu sebeple kâfirlere hitaptan sonra onlara bu kesin inancın bir yansıması olarak şöyle demesini istiyor:
 
2: “Sizin taptığınıza ben tapmam.”
 
3: “Benim taptığıma da siz tapmıyorsunuz.”
 
4: “Bundan böyle ben sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.”
 
5: “Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.”
 
Resûlullah (s.a.s.)’in kulluk ettiği ilâh, hiç şüphesiz tek olan Allah Teâlâ’dır. Kâfirlerin taptığı mabudlar ise, Allah’ın dışında O’na ortak koştukları ve bir şekilde kendilerine ibâdet edip yalvardıkları ister taştan ister ağaçtan yapılmış olsun çeşitli putlar, melekler, cinler, nebîler, ölmüş insanların ruhları, güneş, ay, yıldız, hayvanlar, ağaçlar, nehirler, hayalî tanrılar ve tanrıçalar olabilir. Aslında onlar Allah’ı da biliyor ve O’na da ibâdet ediyor, O’na da yalvarıyorlardı. Fakat bu şirkle karışık bir ibâdet olduğu için, makbul bir ibâdet değildi. Terk edilmesi gereken bir durumdu. Çünkü tevhide inanan insanın, sadece Allah’a tapması ve O’nun dışındaki tüm sahte ilâhları bırakması gerekir. Dolayısıyla “Ben sizin taptıklarınıza tapmam” ifadesi içinde elbette “Allah Teâlâ”yı istisnâ etmek lazımdır.
 
Bu âyet-i kerîmeleri birlikte değerlendirdiğimiz zaman şöyle bir mâna anlamaktayız:
 
Resûlullah (s.a.s.), Yüce Allah’ın emriyle kâfirlere, üst üste tekitlerle ne şimdi ne de gelecekte kesinlikle putlara tapmayacağını, yaşadığı sürece böyle bir şeyin kendisinden asla sadır olmayacağını ilan eder. Hem ibâdet ettikleri ilâhın, hem de ibâdet etme şekillerinin, asla uzlaşmayacak biçimde birbirinden tamamen farklı olduğunu bildirir. Böylece kâfirlerin “belki uzlaşma olur, biz de gönül huzuruyla putperestliğimize devam ederiz” şeklindeki heveslerini kursaklarında bırakır. Peygamberimiz (s.a.s.), uzlaşmayı tamamen reddettiği gibi, onları da İslâm’a davet etmekle birlikte, Allah’a tapıp tapmamakta kendi tercihlerine bırakmıştır. İsteyen inanır Allah’a kulluk eder; isteyen küfründe devam eder. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:
 
“ De ki: «Gerçek, Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin...»”  (El-Kehf 18/29)
 
Zaten bir sonraki âyet bu genel kaideyi beyân etmektedir:
 
6: “Artık sizin dîniniz size, benim dinim bana!”
 
Bu ifade şu anlama gelebilir: “Benim dinim ayrı, sizin dininiz ayrıdır. Ben sizin mabudlarınıza tapanlardan değilim. Siz de benim taptığım tek Allah’a tapmıyorsunuz. Ben sizin mabudlarınıza asla ibâdet edemem. Siz de benim mabuduma ibâdet için hazır değilsiniz. Onun için benim yolum ve sizin yolunuz hiç bir zaman birleşmez.” Bu ifade, kâfirlere hoş görünmek için değil, gittikleri yolda devam ettikleri sürece onlardan kesinlikle beraat ve ilişki kesmeyi ilan etmek içindir. Aynı zamanda kâfirlerin, din konusunda Allah’ın Rasulü ve ona iman edenler ile hiçbir zaman uzlaşmayacağını belirtmeyi ve bu konuda ümitlerini kesmelerini de kapsamaktadır.
 
Nitekim bu beraat ilanı, bu s
[22/1 00:10] Ömer Tarık Yılmaz: İlk Ezan
Namaz vaktini cemaate duyurmak için önceleri yalnızca “Namaza, namaza!” ifâdeleri söylenirdi. Daha sonra ise ezân-ı Muhammedî lutfedildi.
 
Allâh Resûlü, halkı namaza dâvet şeklinin nasıl olması gerektiği husûsunu ashâbıyla istişâre ediyordu.
Bâzısı; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, Müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi.
 
Yahûdî borusu çalınması teklif edildi, onu da beğenmedi: “Bu, Yahûdîlerin âletidir.” buyurdu.
 
Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz: “O da Hıristiyanların işidir.” buyurdu.
 
İLK EZAN NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Resûlullâh’ın derdiyle dertlenen, O’nun kaygısı ile kaygılanan Abdullâh bin Zeyd[1] (r.a.) oradan ayrılıp gitti. Uyku ile uyanıklık arasında iken kendisine ezân-ı Muhammedî lutfedildi. Hemen Resûlullâh’ın yanına giderek:
 
“−Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri gelip bana ezânı öğretti.” dedi.
 
Hz. Ömer de aynı rüyâyı görmüştü. Bunun üzerine Allâh Resûlü:
 
“−Ey Bilâl kalk ve Abdullâh bin Zeyd’in söylediklerini tatbîk et!” buyurdu.
 
Bilâl (r.a.) de Abdullâh’ın söylediklerini aynen tatbîk etti ve ezân okudu. (Ebû Dâvûd, Salât, 27/498)
 
Böylece ezân, vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnet oldu. Çünkü o hem sâdık rüyâ, hem sünnet-i Nebî, hem de vahy-i ilâhî ile sâbittir. Âyet-i kerîmede:
 
“Onları namaza çağırdığınız zaman...” (el-Mâide, 58) buyrulmaktadır.
 
Ezânın teşrîinde her ne kadar vâsıta Abdullâh bin Zeyd (r.a.) ise de vahye ve gaybî feyze mazhar olan, her zaman için Varlık Nûru Efendimiz idi. Ezân, O’nun tasdîki ile meşrû kılındı ve insanlar câmiye, cemaate çağrılmaya başlandı. Bilâl-i Habeşî, ilk ezânı okuduğu zaman Medîne’nin bir ucundan diğer bir ucuna bu yüce dâvet ulaştı. Ezân sadâsıyla semâlar yankılandı. Mü’minler, büyük bir neş’e içinde mescide koştular.
 
Varlık Nûru’na namaza dâvet için muhtelif yollar teklif edildiği hâlde O bunların hiçbirinden hoşlanmamış, ezânı ise büyük bir memnûniyetle kabûl etmiştir. Çünkü ezân, İslâm’ın Allâh, peygamber, ibâdet ve hayat anlayışını veciz bir sûrette hulâsa eder ve aralarında sağlam bir bağ kurar. Dolayısıyla Allâh Resûlü, namaza dâvet konusunda en ideal yolu tercih buyurmuştur.
 
Ezân, âyet ve hadislerle sâbit olup bin dört yüz küsur senedir mü’minler için ulvî bir dâvet olarak devâm etmektedir. Cihanşümûl ve beynelmilel bir namaz çağrısıdır. Bu sebeple aslî ve orijinal şekli dışında okunamaz. O, âdeta semâların lâhûtî bir nağmesidir.
 
Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur:
 
“Ezânı işittiğiniz zaman müezzinin söylediğini (kelime kelime) aynen tekrarlayın. Sonra bana salât ü selâm getirin. Zîrâ kim bana salât ü selâm getirirse Allâh da ona on misliyle rahmet eder. Sonra benim için Vesîle’yi taleb edin. O, cennette bir makamdır ki, mutlakâ Allâh’ın kullarından birinin olacaktır. Ona erişecek kimse olmayı ümîd ediyorum. Kim benim için Allâh’tan Vesîle’yi taleb ederse, şefaatim kendisine vâcib olur.” (Müslim, Salât, 11; Ebû Dâvûd, Salât, 36/523)
 
Yine Allâh Resûlü diğer bir hadîs-i şerîfte, müezzinle birlikte ezânı tekrarlayan kimsenin cennete gireceğini haber vermiştir.[2] Ezândan sonra yapılacak duâ hakkında ise şöyle buyurmuştur:
 
“Kim ki ezânı işittiği zaman:
 
«Ey bu eksiksiz dâvetin ve kılınan namazın Rabbi! Hz. Muhammed’e (s.a.v.) vesîleyi ve fazîleti ver. O’nu va’dettiğin Makâm-ı Mahmûd üzere haşret!» derse, ona kıyâmet günü mutlakâ şefaat ederim.” (Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37/529)
 
EZANIN FAZİLETİ
İlâhî bir sadâ olan ezânın fazîleti hakkında pek çok hadîs-i şerîf vârid olmuştur. Bunlardan birkaçı şöyledir:
 
“İki duâ vardır, aslâ reddedilmez veya çok nâdir reddedilir: Ezân esnâsında yapılan duâ ile Allâh yolunda cihâd ederken insanların birbirine girdikleri andaki duâ.” (Ebû Dâvûd, Cihâd, 39/2540)
 
“İnsanlar ezân okumanın ve namazda ilk safta bulunmanın sevâbını bilselerdi ve bunları yapabilmek için de kur’a çekmek zorunda kalsalardı, mutlakâ öyle yaparlardı.” (Buhârî, Ezân, 9, 32; Müslim, Salât, 129)
 
“Namaz için ezân okunduğu zaman şeytan oradan sesli sesli yellenerek uzaklaşır, ezânı duyamayacağı yere kadar kaçar. Ezân bitince geri gelir. Kâmet başlayınca yine uzaklaşır, bittiğinde ise geri dönüp kişi ile kalbinin arasına girer ve: «Şunu hatırla, bunu düşün!» diye aklında daha önce hiç olmayan şeylerle vesvese verir. Öyle ki (buna kapılan) kişi kaç rekât kıldığını bilemeyecek hâle gelir.” (Buhârî, Ezân, 4; Müslim, Salât, 19)
 
Dipnotlar:
 
[1] Abdullâh bin Zeyd (r.a.), Uhud Gazvesi’nde Peygamber Efendimiz’i yakından müdâfaa ettiği için O’nun takdîrini kazandı. Bu savaşta sâdece Abdullâh değil, onun bütün âilesi büyük kahramanlıklar gösterdi. Allâh Resûlü de onların cennette kendisine komşu olmaları için duâ etti. Peygamber Efendimiz zaman zaman Abdullâh bin Zeyd’in evine gelir ve orada abdest alıp namaz kılardı. Ab­dul­lâh bin Zeyd (r.a.), Resûlullâh’a çok meftûn olan sahâbîlerdendi. Efendimiz’in vefât ha­be­ri­ni aldığında bu acı ha­ber­le sarsı­lan Hz. Abdullâh:
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N