Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 11.07.2023 11:47
Günün yazısı
[25/1 01:14] Ömer Tarık Yılmaz: Arapça’da nezir diye ifade edilen adak, fıkıh dilinde, “bir kimsenin dinen yükümlü olmadığı hâlde ibadet cinsinden bir şeyi kendisi için vacip kılması”nı ifade eder. Diğer bir deyişle “kişinin sorumlu olmadığı hâlde farz veya vacip cinsinden bir ibadeti yapacağına dair Allah Teala’ya söz vererek o ibadeti kendisine borç kılması”dır. Kur’an-ı Kerim’de, verilen sözde durulması, ahde ve akitlere bağlı kalınması (Mâide, 5/1; İsrâ, 17/34), Allah’a verilen sözün tutulması (Nahl, 16/91) emredilir. Adak, kişinin ibadet niteliğindeki bir şeyi yapacağına dair Allah’a söz vererek üzerine borç kılması anlamına geldiğinden, bu borçtan kurtulması için adağını yerine getirmesi gerekir.##Belirlenerek adanan şey aynen yerine getirilmedikçe adak yükümlülüğü düşmez. Bundan dolayı kurban keseceğine dair adakta bulanan kişi, ancak kurban kesmek suretiyle adağını yerine getirmiş olur. Bu itibarla, adak kurbanını kesmek yerine, parasını fakirlere vermek ya da aynî yardımda bulunmakla bu adak yerine getirilmiş olmaz. - TEMİZLİK
[25/1 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: 7- Bazı Ravilerin Başka Ravilerin Rivâyetlerini Tashih Ve Bu Hususta Yanlış yapanlara Karşı Uyanık Olma Bâbı.
Asrımızın muhaddis geçinenlerinden bir zât, isnadları sağlama ve çürütme hususunda bir söz söylemiştir ki, biz bu sözü ve çürüklüğünden söz etmekten vazgeçsek çok akıllılık etmiş ve doğru bir yol tutmuş olacağız.
Çünkü yabana atılmış bir sözü öldürmek ve kailinin nâmını red için o sözden yüz çevirmek daha muvafık olur; câhilleri ona Yandırma olmaması için daha münasip düşerdi. Şu var ki, biz kötüye varacağından ve cahillerin bid'atlara aldanarak hatâlı inanış i'tikadlanma ve ulema nazarında bir kıymeti olmayan düşük çabucak kapılmalarından endişeye düşünce, bu zâtın kavlinin fâsid olduğunu meydana çıkarmanın ve sözünü lâyık olduğu derecede red etmenin halk için daha faydalı ve inşaallah akıbet için daha iyi olacağına kanâat getirdik.
Kavlini anlatmaktan ve çürük fikrini haber vermekten söz açtığımız bu kailin zulmuna göre: senedinde «Fulânün an fulânin» ibaresi bulunan her isnadın râvilerinin —aynı asırda yaşadıkları ilmen sabit ve râvînin hadîsi, şeyhinin ağızından işitmiş olması pek a'lâ mümkün olduğu halde yalnız ondan işittiğini biz bilmiyor; ve rivâyetlerin hiç birinde bu iki râvînin— buluştukları veya bir hadîs söyleştikleri zikredilmiyorsa, bu şekilde gelen hiç bir haberden hüccet olamaz. Meğer ki bu iki râvînin yaşadıkları asırda bir veya bir kaç defa buluştukları yahud bir hadîsi aralarında söyleştikleri ve yahud yaşadıkları asırda bir veya bir kaç defa bir araya gelerek buluştuklarını gösteren bir haber vârid olduğu —zikri geçen kaile göre— ma'lûm ola!.. Ona göre, eğer bu cihet bilinmez ve râvînin, kendisinden hadîs rivâyet ettiği zâtla bir defa buluşarak ondan bir şey işittiğini haber veren sahih bir rivâyet de gelmezse kendisinden rivâyette bulunduğu zâttan ,bu haberi nakletmesinde — mesele arzettiğimiz gibi olunca — bir hüccet yoktur.
Adı geçen kaile göre yeni gelen rivâyete benzeyen başka bir rivâyet hususunda ondan az çok bir parça hadîs dinlediğini duymadıkça böyle bir haber mevkuf olur.
[25/1 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Divân-ı Lügatü’t-Türk Yazılmaya Başlandı 1072
• İlk Kış Olimpiyat Oyunları Başladı 1924
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[25/1 22:27] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Verdiğinin kat kat fazlasını kendisine ödemesi için Allah’a güzel bir borç (isteyene faizsiz ödünç) verecek yok mu?”
Bakara 245
[25/1 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Her tür şeytandan, haşereden, kem nazardan Allah’ın tam kelimelerine (sonsuz iradesine ve hükmüne) sığınırım.”
Buhârî, Enbiyâ, 10
[25/1 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: DÎVÂNÜ LUGATİ’T-TÜRK
Türk dilinin ilk sözlüğü olan Dîvânü Lugāti’t-Türk, çeşitli Türk boylarından derlenmiş bir ağızlar sözlüğü karakterini taşımaktadır. Bununla birlikte eser yalnızca bir sözlük olmayıp Türkçe’nin XI. yüzyıldaki dil özelliklerini belirten, ses ve yapı bilgisine ışık tutan bir gramer kitabı; kişi, boy ve yer adları kaynağı; Türk tarihine, coğrafyasına, mitolojisine, folklor ve halk edebiyatına dair zengin bilgiler ihtiva eden, aynı zamanda döneminin tıbbı ve tedavi usulleri hakkında bilgi veren ansiklopedik bir eser niteliği de taşımaktadır.
Kaşgarlı Mahmud eserini yazarken o devrin Türk illerini bir bir dolaşmış ve doğrudan doğruya kendi derlediği dil malzemesine dayanmıştır. Bu bakımdan eserde çeşitli Türk boylarının ağızları üzerinde bizzat müşâhedeye dayanan tesbitler ve karşılaştırmalar yer almaktadır. Müellif, XI. yüzyıl Orta Asya Türk kavimlerini boylarına göre tasnif ettikten sonra bunları konuştukları dil ve ağız farkları yönünden ele almış, Türk boylarının birbirine olan yakınlıkları ve temasları üzerinde de durmuştur. Ayrıca Türk kavimleri içerisinde yabancılar tarafından konuşulan dillere ve onların konuştukları Türk ağızlarına da temas etmiştir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[25/1 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: Ey can, ölümden korkar kaçarsın ya! Doğrusunu istersen sen kendinden korkmaktasın.[Mevlâna]
[25/1 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: EVLİLİĞİN SONA ERMESİNİN SONUÇLARI
Dinimizde boşanma ile, evlilik hukuku biter ve yeni bir takım hak ve sorumluluklar başlar. İşte onlardan bir bölümü:
1. Kadın adet görüyorsa, üç âdet görüp temizlenmedikçe başka- sıyla evlenemez. Buna iddet müddeti denir. Hamilenin iddeti doğuma kadar, kocası ölen kadının iddeti dört ay on gündür.
2. İddet süresince kadın kocasının evinde kalma ve nafakasını alma hakkına sahiptir. Çocukların bakımı anneye, nafakası ba- baya aittir.
3. Üç defa üç ayrı zamanda hanımını boşayan bir erkek, kadın başkasıyla geçerli bir evlilik yapıp dul kalmadıkça onunla tek- rar evlenemez.
4. Boşanan çiftler birbirine mirasçı olamaz.
FURKAN SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 77 ayettir. Sûre, adını ilk ayette geçen “el Furkan” kelimesinden almaktadır, Furkan, “hak ile ba- tılı birbirinden ayıran” demek olup Kur’an’ın isimlerinden bi- ridir.
Sûrede temel konular olarak Hz. Peygamberin tüm insanlığa gönderildiği, onun tebliğ sıra- sında karşılaştığı zorluklar ve şirkin kökünün kazınacağı, geç- miş ümmetlerin hayatlarından örnekler de verilerek ele alın- maktadır.
ÖZLÜ SÖZ
Gölgede yaşayanlar güneşi göremezler. (Cenap Şahabettin)
[25/1 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: İzzet, azamet sahibi; her işte galip.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'..O, üstün ve güçlü olandir, hüküm ve hikmet sahibidir.' (İbrahim,4)
Kur'an-ı Kerim'de doksanbir yerde geçmektedir. Fakat hiç bir yerde tek başına zikredilmemiş; daima Esma-i Hüsna'dan diğer bir isimle beraber varid olmuştur.
Allah'ın 'Aziz' sıfatı, O'nun hiçbir zaman mağlup edilemeyeceğini, her zaman galip olanın Kendisi olduğunu ifade eder. Allah kainatta mutlak kuvvet sahibidir ve O'ndan üstün hiçbir güç yoktur.
O hiç bir şekilde ve surette asla yenilgiye uğramayan, her şeye gücü yetendir.
O, haksızlık yapılamayacak kadar güçlüdür.
O en üstündür, en yücedir, şeref ve izzet sahibidir.
Gayet izzetli, onurlu ve şanlıdır. Hiçbir şekilde mağlup edilmez, her işinde gâlibdir. Yahut eşi benzeri yoktur ve gayet yüksektir. Yani, 'Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır.' (İhlâs, 112/4) âyetinde ifade edildiği gibidir. Yahut dilediğini yapan yani (Hûd, 11/108). Bununla beraber alçaklığı, ahlâksızlığı, küfür, zulüm, fesad, isyan ve küfran gibi fenalıkları sevmez.
O'nun gücünü bilmek, O'nu hatırdan çıkartmamak, günahlardan uzaklaşmayı, yararlı işlerle meşgul olmayı sağlar. Mutlak Hâkimin Allah'tır. Sevk ve idare O'nun elindedir. O'nun koruma ve himayesi olmadan korunulamaz. O'nun yardımı olmadan başarılı olunamaz. Acizliğini samimiyetle kabul etmek, Allah'ın izzetini müşahede etmeyi sağlar.
'Yâ Âzizü' Her kim bu ismi kırk gün sabah namazından sonra 40 kere okursa Cenab-ı Hak hazretleri onu hiç kimseye muhtaç eylemez. (3)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Allah'ın İsimleri, 2005 Harun Yahya
3) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
[25/1 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Din tarihin bütün devirlerinde ve bütün toplumlarda daima mevcut olan evrensel ve köklü bir olgudur. İnsana hitap eden ve insan için söz konusu olan din, insanla beraber var olmuş ve tarih boyunca varlığını sürdürmüştür. Din insanlığın vazgeçilmez bir gerçeği olması sebebiyle bundan böyle de varlığını devam ettirecektir. Tarihin hangi devresine bakılırsa bakılsın dinsiz bir toplum görülmemektedir. İnsanlık tarihinin her döneminde din, canlılığını korumuş ve insan hayatının ayrılmaz bir vasfı olma karakterini sürdürmüştür. Bunun da temel sebebi, insanın dinî bir varlık olması, başka bir ifadeyle dinî duygunun, fıtrî (doğuştan gelen) bir özellik olarak insanın kendi öz varlığı hakkındaki şuur ile birlikte ortaya çıkması, bu şuur ile birlikte gelişmesidir.
Din duygusu insanın doğuştan beraberinde getirdiği bir duygudur. İnsan, her zaman ve her yerde yüce, kudretli ve ulu bir varlığa sığınma, ona güvenme ve ondan yardım dileme ihtiyacını hissetmiştir. Bu sığınma ve güvenme duygusu, din ile karşılanmaktadır.
Dinin fıtrî oluşu Kur'an'da şu şekilde belirtilmektedir: 'Sen yüzünü bir hanîf olarak dine, Allah'ın fıtratına çevir ki O, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez' (er-Rûm 30/30).
İnsan, yapısı itibariyle dine muhtaçtır. Çünkü insan ruh ve bedenden ibarettir. Bedenî ihtiyaçları karşılamak nasıl hayatın bir gereği ise, mânevî varlığın devamı da ruhî ihtiyaçlarının karşılanmasına bağlıdır. Onun bu ihtiyaçlarını karşılayan en köklü müessese ise dindir. İnsanın, yüce bir kudretin mevcudiyetini kabul edip ona yönelmesi, dua ve niyaz ile ona sığınması, doğuştan getirdiği sığınma, güvenme ve bağlanma duygularının en güzel karşılığıdır. Bu güvenme, sığınma ve bağlanma duyguları insanda öylesine köklüdür ki tarih boyunca bütün insanlar şu veya bu şekilde bir kişi, nesne veya varlığa kutsallık ve yücelik nisbet edip bağlanmışlardır. Kendisine yönelinecek, sığınılacak en mükemmel varlık ise şüphesiz kâinatın yaratıcısı olan Allah'tır. Çeşitli dinlerde farklı isimlerle anılan, çeşitli şekillerde tasvir edilen yüce kudret veya kutsal varlıkların özünde bu inanç yatmaktadır.
Her şeyi var eden bir yüce kudretin mevcudiyetini kabul edip ona bağlanma insanı kuvvetlendirdiği gibi, dua, niyaz ve Allah'a sığınma insanı yüceltir.
Din fertleri mukaddes duygu ve alışkanlıklarda birleştiren, toplumları yücelten ve geliştiren bir kurumdur. Din insanlara yön verip, onları iyi ve faydalı şeyler yapmaya yönelten bir hayat nizamıdır.
Din aynı zamanda ahlâkî bir müessese olarak insanlara yön veren, en mükemmel kanunlar ve en sıkı nizamlardan daha kuvvetli bir şekilde kişiyi içten kuşatan, kucaklayan ve yönlendiren bir disiplindir.
İnsanın psikolojik yapı ve yaşayışında karşılaştığı yalnızlık, çaresizlik, korkular, üzüntü ve sarsıntılar, hastalıklar, musibet ve felâketler karşısında ona ümit, teselli ve güven sağlayan en son sığınak din olmuştur. Ayrıca dinî yaşayışın insanı ruhî bunalımlardan koruduğu; kendisine ve çevresine karşı daha duyarlı ve dengeli yaptığı bilinmektedir.
Dindeki âhiret inancının hem dünya hayatındaki davranışlarda etkili olduğu hem de insandaki ebediyet duygusuna cevap verdiği ortadadır.
İnsanlığın mânevî ve zihnî gelişmesinde dinin önemli payı vardır.
[25/1 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Hani siz bir adam öldürmüstünüz de onun hakkinda birbirinizle atismistiniz Halbuki Allah gizlemekte oldugunuzu ortaya çikaracaktir (BAKARA/72)
Derken seytan, birbirine kapali ayip yerlerini kendilerine göstermek için onlara vesvese verdi ve: Rabbiniz size bu agaci sirf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladi, dedi (A'RAF/20)
Münafiklar, kalplerinde olani kendilerine haber verecek bir sûrenin müminlere indirilmesinden çekinirler De ki: Siz alay edin! Allah o çekindiginiz seyi ortaya çikaracaktir (TEVBE/64)
Babalarinin kendilerine emrettigi yerden (çesitli kapilardan) girdiklerinde (onun emrini yerine getirdiler Fakat bu tedbir) Allah'tan gelecek hiçbir seyi onlardan savamazdi; ancak Ya'kub içindeki bir dilegi açiga vurmus oldu Süphesiz o, ilim sahibiydi, çünkü ona biz ögretmistik Fakat insanlarin çogu bilmezler (YUSUF/68)
Onlarin kazandiklari kötülükler (o gün) açiga çikmis, alaya aldiklari sey, kendilerini sarmistir (ZÜMER/48)
Eger yerde ne varsa hepsi ve onunla birlikte bir misli daha o zulmedenlerin olsaydi, kiyamet gününde azabin fenaligindan (kurtulmak için) elbette bunlari fedâ ederlerdi Halbuki (o gün) onlar için, Âllah tarafindan, hiç hesaba katmadiklari seyler ortaya çikmistir (ZÜMER/47)
Yaptiklarinin kötülükleri onlara görünmüs, alay edip durduklari sey onlari kusatmistir (CASİYE/33)
Gecesini karartti, gündüzünü agartti (NAZİ'AT/29)
[25/1 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: ALÇAK GÖNÜLLÜ OLMA
7234 - İbnu Abbâs radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: 'Allah Teâla hazretleri buyurdular ki: 'Büyüklük benim ridamdır, azamet de benim izarımdır. Kim, bunlardan birinde benimle iddialaşmaya kalkarsa, onu cehenıneme atarım.'
7235 - Ebu Sa'îdi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim Allah Teâla hazretlerinin rızası için bir derece tevazu izhar eder (alçak gönüllü) olursa, Allah, onu bu sebeple, bir derece yükseltir. Kim de Allah'a bir derece kibirde bulunursa, Allah da onu bu sebeple bir derece alçaltır, böylece onu esfel-i safilîne (aşağıların aşağısına) atar.'
7236 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Medine ehlinden bir cariye bile Resülullah aleyhissalatu vesselâm'ın elinden tutardı ve Aleyhissalatu vesselâm elini onun elinden çekmezdi de, cariye ihtiyacı için, O'nu Medine'nin istediği semtine çeker götürürdü. (Resülullah tevazu gösterir, itiraz etmezdi).'
[25/1 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sâdece misliyle yazılır. Bu hâl, Allah'a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.'
Buharî, İman 31; Müslim, İman 205, (129).
[25/1 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Elinizdeki Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’an’a) iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.
[Bakara Sûresi.41]
[25/1 22:56] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru.” (Bakara, 2/201)
[25/1 22:56] Ömer Tarık Yılmaz: Açık yürekle konuşan düşman, içten pazarlıklı dosttan iyidir.[Hz. Ali]
[25/1 22:57] Ömer Tarık Yılmaz: Yûsuf Aleyhisselâm
Yûsuf Aleyhisselâmın Soyu:
Yûsuf b. Yâkub, b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmlardır.[1] Yûsuf Aleyhisselâmın annesi: Râhıl bint-i Leban´dır. [2]
Yûsuf Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Yûsuf Aleyhisselâm; ak tenli, güzel yüzlü, kıvırcık saçlı, büyük gözlü, ince burunlu, kalın pazulu, kalın bacaklı, düz karınlı, düz göbekli idi ve yanağı, benli ıdi. [3]
Yûsuf Aleyhisselâm, suretçe, Âdem Aleyhisselâmı andırırdı.
Yüzü, güneş gibi parlardı. [4]
Kendisine, güzelliğin yarısı verilmişti[5]
Yûsuf Aleyhisselâmın Başına Gelenler:
Yûsuf Aleyhisselâm, annesi Râhıl´den doğunca, babası, baksın diye, onu, Halasına vermişti.
Yûsuf Aleyhisselâmın ilk ibtilâsı, İshak Aleyhisselâmın kızı olan bu halası ile
başladı.
Yıllar, geçmiş, Yûsuf Aleyhisselâm, gezer dolaşır olmuştu.[6]
Babası da, Halası da, Yûsuf Aleyhisselâmı, son derece seviyorlardı. [7]
Yâkub Aleyhisselâm; kız kardeşine:
'Ey kardeşim! Yûsuf´u, artık, bana teslim et!
Vallahi, onun, benden bir saat bile uzak kalmasına dayanamıyorum dedi.
Kız kardeşi de:
'Vallahi, ben de, onu, bir saat bile terk edemem!' diyerek red cevabı verdi.
Yâkub Aleyhisselâm, Yûsuf Aleyhisselamı, almak için, ısrar edince, kız kardeşi:
'Bari, onu, bir kaç gün, benim yanımda bırak ta, belki, bu, beni teselli eder.'
dedi. [8]
Yâkub Aleyhisselâm, onun yanından çıkıp gittikten sonra[9], Hala hanım, Is-hak Aleyhisselamın büyük çocuğu olması dolayısıyla yanında bulundurduğu kuşağını, Yûsuf Aleyhisselamın -elbisesinin altından- beline, bağladı. Sonra da:
'Kuşak, kayboldu, bakınız! Onu, kim almış?' dedi.
Ev halkının üzerleri aranınca, kuşak, Yûsuf Aleyhisselamın yanında (belinde bağlı) bulundu. [10]
Onların mezhebine göre: hırsızı, mal sahibi, tutar, hiç kimse, kendisine itirazda bulunamazdı. [11] Bunun için, Hala hanım:
'Vallahi, ben, Yûsuf hakkında, istediğimi, yapabilirim!' dedi.
Yakub Aleyhisselâm gelince, hâdiseyi, ona da, anlattı.
Yâkub Aleyhisselâm:
'Yûsuf, şayet, böyle bir şey yapmışsa, O, sana, teslim edilmiş olur. Benim elimden bir şey gelmez!' dedi. [12]
Hala hanım da, ölünceye kadar, Yûsuf Aleyhisselamı, yanında tuttu.
Yâkub Aleyhisselâm, ancak, onun ölümünden sonra, Yûsuf Aleyhisselamı, yanına alabildi. [13]
Yûsuf Aleyhisselâm, Yâkub Aleyhisselâma, oğullarından, en sevgilisi idi.
Yûsuf Aleyhisselamın annesi Râhıl da, Yâkub Aleyhisselâma, kadınlarından, en sevgili olanı idi. [14]
Yûsuf Aleyhisselamın, üvey annelerinden doğma kardeşleri, Babalarının, Yûsuf Aleyhisselamı, gerek çocukluğu ve gerek gençliği çağında böyle ço^sevdiği-ni ve onun üzerine titrediğini gördükçe, onu, kıskanmağa başladılar. [15]
Yûsuf Aleyhisselamın kardeşleri ile olan ibretli macerası, Kur´ân´ı Kerimde de, genişçe anlatılır. [16]
Yûsuf Aleyhisselâm, rü´yaîinda, on bir yıldızla güneş ve ay´ın, kendisine, secde ettiklerini görüp bunu, babasına anlatmıştı. Yâkub Aleyhisselâm, ona:
'Ey Oğulcuğum! Rü´yanı, kardeşlerine, anlatma! Sonra, sana, tuzak kurarlar.
Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır!' demiş[17], rü´yâsını yormuştu. [18]
Yâkub Aleyhisselâmın karısı Leyya hatun.Yûsüf Aleyhisselâmın, Babasına söylediklerini, dinlemiş, işitmişti.
Yâkub Aleyhisselâm, ona:
'Yûsuf´un söylediklerini, gizli tut, oğullarına haber verme!' diye tenbih etti. Leyya da: 'Olur!' dedi.
Yâkub Aleyhisselâmın oğulları, otlaktan geldikleri ve gizli tutulması emir ve tenbih edilen rü´yâ, kendilerine haber verildiği zaman[19], Yûsuf Aleyhisselâma o kadar kızdılar ki, şah damarları, şişti, tüyleri, diken diken oldu. [20]
Annelerine:
'Güneş, Babamızdan başkası değildir! Ay, senden başkası değildir! Yıldızlar da, bizden başkası değildir!
Hiç kuşkusuz, Râhıl´ın oğlu, üzerimize hükümdar olmak: Ben, sizin Seyi-dinizim? [21]
Sizler, benim kölemsiniz! [22] demek istiyor!' dediler. [23]
Yûsuf Aleyhisselâma karşı kalblerinde taşıdıkları kıskançlık ve kini, büsbütün artırdılar. [24]
Onu, öldürmek veya uzak ve ıssız bir yere atmak suretiyle, kendisinden kurtulup Babalarının teveccühünü ve sevgisini, kendilerine münhasır kılmak istediler.
İçlerinde en faziletlisi ve en akıllısı olan Yehuza[25]:
'Yûsuf´u, öldürmeyiniz!
Çünkü, adam öldürmek, büyük ve ağır bir suçtur.
Onu, bir kuyuya bırakınız da, oradan gelip geçen yolcu kafilesinden biri, onu, bulup alsın, götürsün!
Yapacaksanız, böyle yapınız!' dedi.[26]
Yûsuf Aleyhisselâmı, öldürmeyecekleri hakkında onlardan, kesin söz aldı. [27]
Yâkub Aleyhisselâmın huzuruna çıkıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kendileriyle birlikte kıra göndermesi için konuşmayı kararlaştırdıkları zaman, Yâkub Aleyhisselâmın en büyük oğlu Rubil:
'Babanız, Yûsuf hakkında, size güvenmeyecektir.
Fakat, Yûsuf´un yanına varıp kendisinin önünde oyun oynayalım.
Bizim nasıl neşelendiğimizi, oynadığımızı, görünce, bizimle gitmeye heveslenir.' dedi.
Gidip önünde gülüşe gülüşe oyun oynadılar ve onu, kendileriyle birlikte oynamağa heveslendirdiler.
Yûsuf Aleyhisselâm, onlara:
'Ey kardeşlerim! Siz, otlak yerinizde de, hep böyle oynar mısınız?' diye sordu.
'Evet! Ey Yûsuf! Eğer, bizim otlak yerlerimizde oynadığımızı görseydin, sen de, yanımızda bulunmayı arzu ederdin!' dediler.
O kadar heveslendirdiler ki, bunu, kendisi, onlardan istemeğe başladı ve:
'Ey kardeşlerim! Beni, Babama götürünüz de, sizinle göndermesini isteyiniz!' dedi. [28]
'Ey Yûsuf! Sen, bizimle gidip oynamak, avlanmak istiyor musun?' dediler.
Yûsuf Aleyhisselâm:
'Evet! İsterim!' dedi.
'Öyle ise, seni, bizimle birlikte göndermesini, Babandan iste!' dediler. [29]
Onlar; Yâkub Aleyhisselâmın yanına gidip önünde durdular.
Kendisinden, bir şey isteyecekleri zaman, böyle yaparlardı.
Yakub Aleyhisselâm, karşısında sıralandıklarını görünce, onlara:
'Nedir hacetiniz, isteğiniz?' diye sordu.
Yûsuf Aleyhisselâmın, kendileriyle birlikte kıra gidip bol bol yemesine, oynamasına müsâade etmesini istediler ve onu, iyice koruyacaklarını bildirdiler.
Yâkub Aleyhisselâm, onların gaflete dalıp Yûsuf Aleyhisselâmı, kurda yedirmelerinden korktuğunu söyledi.
Onlar, kendilerinin güçlü bir topluluk olduğunu, böyle bir musibetin asla vuku´ bulamayacağını ileri sürdüler.
Yâkub Aleyhisselâma, oğullarına kurt tehlikesinden bahsettiren, kendisinin, o sıralarda görmüş olduğu bir rü´yâ idi.
Yâkub Aleyhisselâm, rü´yâsında, bir dağ başında, öldürmek için, Yûsuf Aley-hısselâmın üzerine, on kurdun saldırdığını, onlardan bir kurdun ise, onu, koruduğunu, sonra, yer yarılıp içine girdiğini, ancak, üç gün sonra, oradan çıkabildiğini görmüş, bunun için, Yûsuf Aleyhisselâm hakkında kurd korkusuna düşmüş[30], oğullarına: 'Onu, kurt yemesinden korkuyorum!' demişti. [31]
Yûsuf Aleyhisselâm:
'Babacığım! Beni, onlarla gönder!' dedi.
Yâkub Aleyhisselâm:
'Sen de, bunu, onlarla birlikte gitmeyi istiyor musun?' diye sordu.
Yûsuf Aleyhisselâm:
'Evet!' deyince, Yâkub Aleyhisselâm, onun da, kardeşleriyle birlikte gitmesine izin verdi.
Yûsuf Aleyhisselâm, elbisesini giydi. [32]
Yâkub Aleyhisselâm, onu kardeşleriyle birlikte gönderdi.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, yapmacık ikramlar göstererek götürdüler.
Otlak yerine vardıkları zaman, düşmanlıklarını, açığa vurdular, onu, dövmeğe başladılar.
kardeşlerinden biri, Yûsuf Aleyhisselâmı döver, Yûsuf Aleyhiselâm, başka birini, imdadına çağırır, o da, gelip yardım yerine, onu, döverdi!
Kendisine, onlardan, bir acıyanını görmedi. Yûsuf Aleyhisselâmı, öldüresiye dövdüler. [33]
Yâkub Aleyhisselâmdan, Yûsuf Aleyhisselâm için aldıkları yiyeceği, köpeklerine yedirdiler.
Yûsuf Aleyhisselâm, son derece susamıştı. Onlara:
'Öldürmeden önce, bana, azıcık su içiriniz!' diye yalvardığı halde, su da, içir-mediler! Onlardan hiç birinin, kendisine acımadığını görünce:
'Ey Babacığım! Ey Yâkub! Câriye oğullarının, Senin oğluna yaptıklarını[34] bilmiyor musun?! [35] Bir bilsen! [36]
Ey Babacığım! Onlar, Senin ahdini bozdular, vasiyetini, zayi ettiler!' [37] diyerek feryad ediyordu. [38]
Rubil, hemen tutup onu, öldürmek için, göğsünün üzerine yatırdı. 'Ey Râhıl´ın oğlu! Rü´yâna söyle de, seni, kurtarsın!' dedi. Yûsuf Aleyhisselâm, Yehuza´dan istimdad etti, yardım diledi. [39]
Yûsuf Aleyhisselâmın Teyzesinin oğlu olup diğerlerine nazaran Yûsuf Aleyhisselâm hakkında biraz daha insaflı, biraz daha ileri görüşlü olan Yehuza[40], onlara:
'Siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında bana kesin söz vermiş değil-miydiniz?! [41]
Onu, kuyuya, bırakınız!' deyince[42], Yûsuf Aleyhisselâmı, bırakmak için, kuyunun yanına sürüyüp götürdüler! [43]
Bu kuyu; Medyen ile Mısır arasında[44], Beytülmakdis bölgesinde yeri, belli[45], Yâkub Aleyhisselâmın evine üç fersahlık uzaklıkta idi.
Korkunç, karanlık, dibi geniş, ağzı dar, içine bırakılan, dibine kolayca düşüp helak olur, içinden çıkmak, düşen için, imkânsız, suyu, tuzlu bir kuyu idi.
Bu kuyu, Sâm b. Nuh Aleyhisselâmın kazdığı kuyulardandı. Ahzan Kuyusu diye de, anılırdı.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, bu kuyuya bırakmak maksadı ile[46], kuyunun içine sarkıttıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, kuyunun kenarına elleriyle tutunmuştu.
Bunun üzerine, onun ellerini, boynuna bağladılar.
Üzerindeki gömleğini de, soyduktan sonra, kendisini, kuyuya sarkıttılar. [47]
Yûsuf Aleyhisselâm:
'Kardeşlerim! Gömleğimi, bana geri veriniz! Kuyuda, onunla örtüneyim. [48]
Kuyudaki haşeratı, onunla tutup kendimden defedeyim! [49]
Ölümümden sonra da, o, bana, kefen olsun!' dedi. [50]
Kardeşleri:
'Güneşi, Ay´ı ve on bir yıldızı, çağır da, seni, oraya alıştırıcı olsunlar!' dedileı
Yûsuf Aleyhisselâm:
'Ben, hiç bir şey göremiyorum!' dedi.
Onu, kuyunun yansına varıncaya kadar sarkıtıp ölsün diye birden bırakıverdiler!
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyudaki suyun içine düştü.
Kuyudaki bir kayanın üzerine çıkıp dikildi. [51]
Kardeşleri, kuyuya bıraktıkları zaman, Yûsuf Aleyhisselâm, ağlıyordu.[52]
Kuyunun başındaki kardeşleri, ona, seslenince, Yûsuf Aleyhisselâm onların merhamete geldiklerini sanıp cevap vermişti.
Hemen, üzerine, bir kaya parçası bırakıp onu, öldürmek istediler. Yehuza, kalktı, onları, böyle yapmaktan men etti ve:
'Hani, siz, onu, öldürmeyeceğiniz hakkında, bana kesin söz vermiştiniz!?'
dedi. [53]
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuya bırakıldığı zaman, on yedi yaşında idi. [54]
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, kuyuya bıraktıktan sonra, hemen davarların cinden bir kuzu veya oğlak kesip kanını, Yûsuf Aleyhisselâmın gömleğine bulaştırdılar. Kestiklerinin etini de, yediler. [55]
Akşamleyin, ağlayarak ve Yûsuf Aleyhisselâmı kurt yediğini anarak babalarının yanına geldiler[56]
Yâkub Aleyhisselâm, yolun üst tarafında oturup Yûsuf Aleyhisselâmı, ne zaman getirecekler? diye onları, bekleyip duruyordu.
Oğulları yaklaşıp hep birden ağlayarak seslerini yükseltince, Yâkub Aleyhisselâm, onların, bir musibete uğradıklarını anladı.
Yanına geldikleri zaman, Yâkub Aleyhisselâmın önünde yakalarını yırttılar ve ağladılar.
Yâkub Aleyhisselâm, korktu ve:
'Ey oğullarım! Size, ne oldu? Yûsuf, nerede?' diye sordu.
Kurt, yediğini ve onun kanlı gömleğini getirdiklerini söyledikleri zaman´[57]
'Gösteriniz bana onun gömleğini?' dedi.
Gösterdiler.
'Vallahi, ben, bugüne kadar, bundan daha yumuşak huylu kurt görmedim!
Oğlumu, yemiş de, onun gömleğini, yırtıp parçalamamış!?' diyerek feryad etti ve bayıldı.
Uzunca bir müddet sonra, ayıldı.
Ayıldığı zaman, çok ağladı. Sonra da, gömleği alıp kokladı, öptü. [58] Yüzüne ve gözlerine sürdü. [59]
Yûsuf Aleyhisselâm, kuyuda üç gün kaldı. [60]
Yehuza, her gün, Yûsuf Aleyhisselâma -kardeşlerinden gizlice- yemek getirirdi. [61]
Dördüncü gün, Medyen´den gelip Mısıra gitmek isterken, yollarını şaşıran bir yolcu kafilesi, kuyunun yakınına geldiler, kondular.
Medyen halkından, Araplardan Mâlik b. Za´r adındaki bir adamı, kendileri için, su aramağa gönderdiler.
Adam, kuyuya kovayı salınca, Yûsuf Aleyhisselâm, kovanın ipine yapıştı.
Kova, kuyunun ağzına erişince, Mâlik, Yûsuf Aleyhisselâmı görüp[62] arkadaşlarına, bir genç bulduğunu müjdeledi. [63]
Yehuza, yine, Yûsuf Aleyhisselâma yemek getirmişti. Onu, kuyuda göremeyince, bakıp Malik´le arkadaşlarının yanında bulunduğunu gördü, Hemen dönüp bunu, kardeşlerine haber verdi.
Hepsi, Mâlik´in yanına geldiler. [64]
'Bu, bizden kaçan kölemizdir!' dediler. [65]
Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşlerinin, kendisini, ondan alınca, öldürmelerinden korkup halini gizledi. [66]
Malik:
'Öyle ise, ben, onu, sizden satın alayım!' dedi.
Kardeşleri, Yûsuf Aleyhisselâmı, Malik´e[67], yirmi[68] veya yirmi iki dirheme, ya da, kırk dirheme sattılar[69]
Malik ve arkadaşları, Yûsuf Aleyhisselâmı, satın alıp giderlerken[70], Yûsuf Aleyhisselâmın kardeşleri, onlara:
'Onu, sımsıkı bağlayınız ki[71], kaçmasın! [72] Çünkü, o kaçaktır, hırsızdır, yalancıdır!
Biz, onun, size işleyeceği kusurlardan ve ayıplarından uzaklaşmış bulunuyoruz!' dediler.
Malik, Yûsuf Aleyhisselâmı, deveye bindirip Mısır´a götürdü.
Yûsuf Aleyhisselâm; annesinin yolda bulunan kabrini görünce, kendisini, deveden kabre atmamağa kadir olamadı.
Kabrin üzerine kapandı ve:
'Ey annem! Ey Râhıl! Başını, yerin altındaki topraktan kaldırıp oğlun Yûsüf´e bakta, onun, senden sonra ne belâlara uğradığını bir gör!
Ey anneciğim! Düştüğüm za´f ve zilleti bir görmüş olsaydın, bana, ne kadar acırdın!
Ey anneciğim! gömleğimi, nasıl soyduklarını, beni, nasıl bağladıklarını, yüzümü, nasıl tokatladıklarını, taşlarla, beni, nasıl taşladıklarını, kuyunun içine nasıl bıraktıklarını, bana, hiç acımadıklarını,
Beni, köle gibi nasıl sattıklarını,
Beni, esir gibi nasıl taşıdıklarını bir görseydin!' diyordu.
Malik; devenin üzerinde, Yûsuf Aleyhisselâmı, göremeyince, yolcu kafilesine:
'Haberiniz olsun ki: Uşak, ailesine dönmüş!' diyerek bağırdı.
Kafile halkı, arayıp Yûsuf Aleyhiselâmı, kabrin üzerinde buldular.
İçlerinden birisi; Yûsuf Aleyhisselâmın üzerine dikilip:
'Ey Uşak! Efendilerin, bize senin, kaçak, hırsız olduğunu, haber vermişlerdi.
Biz, senin şu yaptığını görünceye kadar, buna, inanmamıştık!' dedi.
Yûsuf Aleyhisselâm:
'Vallahi, ben, kaçmış değilim.
Fakat, siz annemin kabrine yol uğratınca, kendimi, onun kabrinin üzerine atmamağa kadir olamadım!' dedi.
Malik, hemen elini kaldırıp Yûsuf Aleyhisselâmın yüzüne bir şamar indirdi ve çekip devesinin üzerine bindirdi.
Mısır´a varıncaya kadar da, kendisini, bağlı bulundurdular. Malik, Mısır´a varınca, ona, yıkanmasını emr etti.
Yusuf Aleyhisselâm, yıkandı. [73] Malik, ona, güzel bir elbise giydirdi ve onu satışa çıkardı. [74]
Mısır çarşısında bulunan kimseler, Yûsuf Aleyhisselâmın bedelini yükseltmeğe, artırmağa başladılar. [75]
Mısır Azîz´i[76] Kutfîr veya Utfîr -ki, Mısır Hazineleri Bakanı idi[77] Yûsuf Aley-hisselâmı, Malik´ten, yirmi Dinar (altun) [78] ve bir çift ayakkabı ile iki beyaz elbise karşılığında[79] satın alıp[80] evine götürdü. [81]
Karısı Râil´e:
'Bu genç, olgunluk çağına, bizim görmekte olduğumuz işleri anlayacak bir yaşa gelince, bize yararlı, yardımcı olur, ya da, onu, oğul ediniriz.' dedi.
Mısır Azîz´i, kadınlarla münâsebette bulunmayan bir zat idi.
Karısı ise, hem güzel, hem de, devlet ve dünya nimetleri içinde yaşayan bir kadındı. [82]
Yûsuf Aleyhisselâmın Hanım Efendiyle Başı Dertte:
Yûsuf Aleyhisselâmın yüzünün güzelliği, Hanım Efendinin kalbine, onun sevgisini düşürmüştü. [83]
En sonunda, bir gün, onu, kendisiyle temasa heveslendirmek maksadı ile, Yûsuf Aleyhiselâmın güzelliklerini anmağa başladı:
'Ey Yûsuf! Saçın, ne kadar güzel!' dedi.
Yûsuf Aleyhisselâm:
'Cesedimden, ilk dökülecek şey, odur!' dedi.
Hanım Efendi:
'Ey Yûsuf! Gözlerin, ne kadar güzel!' dedi.
'Cesedimden, ilk önce, yere akacak şey, o´dur!' dedi. Hanım Efend´r.
'Ey Yûsuf! Yüzün, ne kadar güzel!' dedi, Yûsuf Aleyhisselâm:
'O, toprak içindir, toprak, onu, yiyecektir!' dedi. [84]
Kur´ân-I Kerimin Yûsuf Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:
Yüce Allah; Yûsuf Aleyhisselâmın gördüğü rü´yâdan itibaren başından geçenleri şöyle açıklar:
'Bir vakit, Yûsuf, Babasına:
Babacığım! Gerçekten, ben, rü´yâda, on bir yıldızla güneş ve ay´ı gördüm. Gördüm ki, onlar, bana, secde edicilerdir! demişti.
(Babası Yâkub):
Oğulcağızım! Rü´yânı, kardeşlerine anlatma! dedi.
Sonra, sana, bir tuzak kurarlar.
Çünkü, şeytan, insanın, apaçık bir düşmanıdır.
Rabb´in, seni, öylece (rü´yada gördüğün gibi) beğenip seçecek (Peygamber yapacak, mülk´ü saltanata erdirecek)
Sana, rü´yâ tabirine ait bilgi verecek. Sana karşı da, Yâkub Hanedanına karşı da, nimetlerini -daha önce de, Ataların İbrahim´e ve İshak´a tamamladığı gibi- tamamlayacaktır.
Şüphesiz ki, Rabb´in, her şeyi bilendir, tam hüküm ve hikmet Sahibidir.
And olsun ki: Yûsuf´un ve kardeşlerinin haberlerinde (onları) soranlar için, nice ibretler vardır.
Hani, onlar (o kardeşler) şöyle demişlerdi:
Yûsuf´la kardeşi (Bünyamin), Babasının yanında, muhakkak, bizden daha sevgilidir.
Halbuki, biz (birbirimizi destekleyen güçlü) bir cemâatiz. Babamız, her halde, açık bir yanılgı içindedir. Yûsuf´u, öldürünüz!
Yahud, onu (uzak ve ıssız) bir yere atınız ki, Babanızın teveccühü, yalnız size münhasır olsun ve siz, ondan sonra, sâlih bir zümre olasınız!
İçlerinden, bir sözcü:
Yûsuf´u, öldürmeyiniz! Onu, bir kuyunun dibine bırakınız da, bir yolcu kafilesinden biri, onu (yitik olarak) alsın!
Eğer (mutlaka) yapacaksanız (böyle yapınız!) dedi.
Bunun üzerine;
Ey Babamız! Sen, bize, Yûsuf´u, ne diye inanmıyorsun?
Halbuki, biz, onun en hayrhâhlarıyız!
Yarın, onu, bizimle birlikte (kır´a) gönder de, bol bol yesin, oynasın.
Şüphesiz, biz, onun koruyucularıyız! dediler.
(Babaları):
Onu götürmeniz, muhakkak ki, beni, tasaya düşürür.
Siz, kendisinden gafil bulunurken, onu, kurt (gelip) yemesinden korkarım! dedi.
And olsun ki: bizim (güçlü) bir cemâat olmamıza rağmen, onu, kurt yerse, bu takdirde, biz de, hüsrana uğrayanlardan oluruz! dediler.
Nihayet, vaktâ ki, onu, götürdüler.
Onu, kuyunun dibine bırakmayı, kararlaştırdılar.
Biz de, kendisine (Yûsuf´a) and olsun ki: Sen, onlara, hiç farkında değillerken (bir gün), bu işlerini, haber vereceksin! diye Vahy ettik.
(Yûsuf´un kardeşleri) akşamleyin, ağlaya ağlaya Babalarına geldiler:
Ey Babamız! Hakikaten, biz gittik, yarış edecektik.
Yûsuf´u da, eşyamızın yanında bırakmıştık. (Bir de ne görelim!!!)
Onu, kurt, yemiş!
Biz, doğru söyleyenler olsak ta, (biliyoruz ki) Sen, bize inanıcı değilsin! dediler.
Bir de, üstüne yalancıktan bir kan (bulaştırılmış olan) gömleğini getirdiler.
(Yâkub):
Hayır! Nefisleriniz, sizi aldatıp (böyle büyük) bir işe sürüklemiş!
Artık, (bana düşen) güzel bir sabırdır.
Sizin şu anlatışınıza karşı, yardıma sığınılacak (ancak) Allâh´dır! dedi.
Bir yolcu kafilesi gelip Sakalarını (kuyu başına) yolladılar.
O da, kovasını, saldı.
ÂH Müjde! İşte, bir Civan! dedi.
Onu, bir ticaret malı gibi sakladılar.
Allah ise, ne yapacaklarını, pekâlâ bilici idi.
Onu, değersiz bir bahaya, bir kaç dirheme sattılar.
Onlar, bunun hakkında rağbetsiz idiler.
Onu, satın alan bir Mısırlı, karısına:
Bunun Makamını (katımızda) şerefli tut!
Umulur ki: bize yararı, olur, yahud, onu, evlad ediniriz! dedi.
İşte, Yûsuf´u, böylece (Mısır) arz(ın)da, yerleştirdik ve ona, rü´yânın tâbirini (yorumunu) öğrettik.
Allah, emrinde (hâkim ve) galibdir.
Fakat, insanların çoğu (bunu) bilmezler.
O, tam ergenlik çağına girince, kendisine hüküm ve ilim verdik.
İşte, iyi hareket eden insanları, biz, böyle mükâfatlandırırız.
Onun bulunduğu evdeki (kadın) onun nefsinden murad almak istedi.
Kapıları, sımsıkı kapadı ve:
Sana, söylüyorum: beri gel! dedi.
O ise:
Allah´a, sığınırım! Doğrusu, o (Mısır Azîz´i), benim Efendim´dir.
O, bana, güzel bir mevki vermiştir.
Hakikat, şudur ki: zâlimler, asla felah bulmaz! dedi.
O (kadın) ise, and olsun ki, ona, niyeti kurmuştu.
Eğer, Rabb´inin Burhanını, görmemiş olsaydı, (belki Yûsuf´da) onu, kasdetmiş gitmişti.
İşte, Biz, ondan fenalığı ve fuhşu, bertaraf edelim diye böyle (Burhan gönderdik). Çünkü, o, (tâatta) Ihlâsa erdirilmiş kullanmadandı.
İkisi de (Yûsuf, ondan kaçıp kurtulmak, kadın da, onu tutup bırakmamak için) kapıya doğru koştular.
O (kadın), bunu, gömleğini, arkasından (tutup) boylu boyunca yırttı. Kapının yanında (kadının) Efendisine rastgeldiler. (Suçunu kapatmak maksadiyle kadın, kocasına):
Zevcene, kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan, yahud acıklı bir azabdan başka ne olabilir? dedi.
Yûsuf:
O, kendisi, benim nefsimden murad almak istedi! dedi.
Onun (kadının) yakınlarından bir şahid de, şehâdet etti ki:
Eğer, gömleği, önünden yırtıldı ise, (kadın) doğru söylemiştir, bu ise, yalancılardandır.
(Yok) eğer, gömleği, arkadan yırtıldı ise, (kadın) yalan söylemiştir.
Bu ise, doğru söyley idlerdendir.' dedi.
Vaktâ ki (zevci, Yûsuf´un gömleğinin) arkadan yırtılmış olduğunu gördü ve:
Şüphesiz ki: bu, sizin (siz kadınların) fendinizdendir.
Çünki, sizin fendiniz, büyüktür.
Yûsuf! Sen, bundan (bu meseleyi söylemekten) vazgeç!
(Ey kadın!) Sen de, günahına istiğfar et! Çünkü, sen, gerçekten, günahkârlardan oldun! dedi.
Şehirdeki bir kısım kadınlar:
Azîz´in karısı, delikanlısının nefsinden murad almak istiyormuş! Sevgi, yüreğinin zarına işlemiş!
Görüyoruz ki: o, muhakkak, apaçık bir sapıklıktadır! dediler.
Vaktâ ki, (kadın) onların, gizliden gizliye yaptıkları dedikoduları, işitti.
Kendilerine (dâvetci) yolladı.
Onlar için (rahatça) yaslanacak bir yer (bir de, sofra) hazırladı.
Onlardan, her birine (etleri, meyvaları kesmek için) birer bıçak verdi.
(Yûsuf´a):
Çık karşılarına! dedi.
Şimdi, onlar, bunu görünce, kendisini, büyük bir varlık olarak tanıdılar. (Hayranlıklarından) ellerini, kestiler ve:
Sübhânâllâh! Bu, bir beşer değildir?
Bu, çok şerefli bir Melek´ten başkası değildir! dediler.
(Kadın):
İşte, beni, kendisi hakkında ayıpladığınız, şu gördüğünüz (Zat)dır.
And ederim ki: onun nefsinden ben murad almak istedim de, o, nâmuskârlık gösterip redd et)di.
Yemin ederim ki: eğer, o, kendisine emredeceğimi, yapmazsa, her halde, Zindana atılacak ve her halde zillete uğrayacaklardan olacaktır!' dedi.
(Yûsuf):
'Ey Rabb´im! Zindan, bana, bunların davet edegeldikleri şey(i işlemek)den daha sevgilidir.
Eğer, Sen, bunların tuzaklarını, benden döndürmezsen (belki) onlara meyi eder, câhillerden olurum!' dedi.
Bunun üzerine, Rabb´i, onun duasını kabul etti, ve onların tuzaklarını, kendisinden savdı.
Çünkü, O, hakkıyle işitenin, her şeyi bilenin ta kendisidir.
Sonra, bütün o delilleri gördüklerinin ardından, mutlaka, onu, bir zamana kadar Zindana atmaları reyi onlara zahir oldu.
Onunla birlikte Zindana iki de, delikanlı girdi. Bunlardan birisi:
Ben, rü´yamda, kendimi şarap(üzüm) sıkıyor gördüm! dedi. Öbürü de:
Ben de, rü´yamda, kendimi, başımda ekmek götürüyor, kuşlarda, ondan (kek-meleyip) yiyor! gördüm.
Bize, bunun tabirini, haber ver.
Çünkü, biz, seni, iyilik edenlerden görüyoruz.' dedi.
(Yûsuf):
Size, rızıklanacağınız bir taam gelecek oldu mu, ben, muhakkak, onun ne olduğunu, size daha gelmezden önce, haber veririm.
Bu, Rabb´imin, bana öğrettiği ilimlerdendir.
Çünkü, ben, Allah´a inanmaz bir kavmin dinini -ki, onlar, Âhireti inkâr edenlerin 2 kendisidirler- terk ettim.
Atalarım İbrahim´in, İshak´ın, Yâkub´un dinine uydum. Allah´a, her hangi bir şeyi ortak katmamız, bizim için (doğru) olmaz. Bu (Tevhid), bize ve insanlara, Allah´ın lütuf ve inâyetindendir. Fakat, insanların çoğu (buna) şükretmezler.
Ey zindan arkadaşlarım! Darma dağınık bir çok düzme tanrılar mı hayırlıdır, yoksa, hepsine ve her şeye galib ve Kahhâr olan bir tek Allah mı?
Sizin, onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları (kuru) adlardan başkası değildir.
Allah, bunlara, hiç bir Burhan indirmemiştir.
Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.
O, kendisinden gayrısına ibadet etmemenizi emreylemistir.
Dosdoğru din, işte, budur.
Fakat, insanların çoğu bilmezler.
Ey zindan arkadaşlarım! (Rüyalarınızın yorumuna gelince):
Biriniz, Efendisine şarap içirecek, diğeri ise, asılıp tepesinden kuşlar, yiyecektir!
işte, hakkında fetva istemekte olduğunuz mesele (böylece) olup bitmiştir! dedi.
(Yûsuf), bu ikisinden kurtulacağını bildiği kimseye:
Beni, Efendinin yanında an! dedi.
Fakat, şeytan, Efendisine anmayı, ona, unutturdu da, (bu yüzden Yûsuf) daha nice yıllar, zindanda kaldı.
(Bir gün) Kral:
Ben, rü´yâmda yedi arık (inek)in yemekte olduğu yedi semiz inekle yedi yeşil oaşak ve diğer (yedi) kuru (başak) görüyorum!
Ey ileri gelenler (Kâhinler)! Eğer, rü´yâ, tâbir ediyorsanız, benim bu rü´yâmı da, nallediniz! dedi.
Onlar da:
'(Bunlar) karma karışık düşlerdir.'
Biz, böyle düşlerin tabirini bilici (kimse)ler değiliz! dediler. (Zindandaki) iki (arkadaş)dan, kurtulanı, nice zaman sonra (Yûsuf´u) hatırladı da: Ben, size, onun tâbirini haber vereyim. Beni, hemen gönderiniz! dedi. (Zindana gidip):
Yûsuf! Ey çok doğru sözlü! Kendisini, yedi arık (inek) yemekte olan yedi semiz inekle yedi yeşil ve diğer (yedi) kuru başak hakkında bize bir fetva ver.
Ümid ederim ki: insanlara (isabetli cevabınızla) dönerim.
Belki (bu suretle) onlar, (Senin yüce kadrini) bilirler, (dedi)
(Yûsuf):
'Yedi yıl âdet veçhile ekin ekiniz.
Yiyeceğiniz az bir miktar hâriç olmak üzere, biçtiklerinizi, başağında bırakınız.
Sonra, bunun ardından yedi kurak (yıl) gelecek.
(Tohumluk için) saklayacağınız az bir miktar hariç olmak üzere, önceden biriktirdiklerinizi, yeyip götürecek.
Sonra, bunun ardından da, bir yıl gelecek ki, insanlar, o zaman, yağmura kavuşacak ve o zaman sıkıp sağacaklar!' dedi.
(Bunu duyan) Kral:
'Onu (Yûsuf´u) bana getiriniz!' dedi.
Bunun üzerine, ona Elçi gelince:
'Efendine dön de, ellerini kesen o kadınların zoru ne idi? Kendisine sor?
Şüphe yok ki, benim Rabb´im, onların fendini, hakkıyla bilicidir.' dedi.
(Kral, o kadınları toplayıp):
Yûsuf´un nefsinden murad almak istediğiniz zaman, ne halde idiniz?' diye sordu.
(Kadınlar):
Hâşâ! Allah için, biz, onun hakkında bir kötülük bilmiyoruz!' dediler.
Azîz´in karısı da:
'Şimdi, hak meydana çıktı.
Ben, onun nefsinden murad almak istedim.
O ise, seksiz, şüphesiz, doğru söyleyenlerdendir!' dedi.
(Elçi gelip de, Yûsuf´a bu kesin itirafı naklettikten sonra, o, dedi ki: benim) bu (itirafa lüzum görüşüm, Azîz´in) gıyabında kendisine hakîkaten hainlik yapmadığımı ve Allah´ın, hâinlerin hilesini, hiç şüphesiz, muvaffakiyete erdirmeyeceğini, onun da, bilmesi içindi.
(Bununla beraber) ben, nefsimi, tebrie etmem.
Çünkü, nefis, muhakkak ki, olanca şiddetiyle kötülüğü emredendir.
Meğer ki, Rabb´imin esirgemiş bulunduğu (bir nefis) ola.
Zira, Rabb´im, çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicidir.
Kral:
'Getiriniz onu, bana!
Onu, kendime hâs bir (Müsteşar) edineyim!' dedi.
Onunla konuşunca da:
Sen, bugünfden itibaren) bizim katımızda mühim bir mevkii sahibisin! Emin (bir -rıüsteşar)sın! dedi.
(Yûsuf):
Beni, memleketin hazineleri üzerine (Memur) et!
Çünkü, ben, onları, iyice korumaya muktedir ve (bütün tasarruf şekillerine) vâkı-´tm! dedi.
İşte, o yerde Yûsuf´a, böyle bir kudret (ve şeref) verdik. O, neresini, isterse, orada, konaklardı.
Biz, rahmetimizi, kimi dilersek, ona nasîb ederiz. İyi hareket edenlerin mükâfatını zayi etmeyiz.
İman edip te, takvada devam edenlere hâs olan Âhiret mükâfatı ise, daha hayırlıdır.
Yûsuf´un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler. (Yûsuf) onları, hemen tanıdı. Onlar ise, bunu, tanımıyorlardı. Vaktâ ki, (Yûsuf), onların (zahire) yüklerini hazırladı. Bana, baba bir erkek kardeşinizi de, getiriniz. Görmüyor musunuz (size) tam ölçek veriyorum. Ben misafirperverlerin (Konukseverlerin) hayırlısıyım.
Eğer, onu, bana getirmezseniz, artık, benim yanımda, size hiç bir kile yok! (boşuna) bana yaklaşmayınız! dedi.
Onu, Babasından istemeye çalışırız ve her halde (bunu) yaparız, dediler. (Yûsuf) uşaklarına:
Onların sermayelerini[85] yüklerinin içine koyuveriniz. Olur ki, ailelerine döndükleri zaman, bunun, farkına varırlar da, belki, yine (buraya) dönerler! demişti.
Bu suretle Babalarına döndükleri zaman: 'Ey Babamız! Bizden, ölçek, men olundu.
Bu sefer, kardeşimizi de, bizimle birlikte yolla da, ölçek alalım.
Biz, her halde, onu, muhafaza edicileriz!' dediler.
(Yâkub):
'Ben, size, onu inanırmıyım?
Meğer ki, bundan önce, kardeşi (Yûsuf´u) inandığım gibi ola.
Allah, en hayırlı koruyucudur.
O, Esirgeyicilerin de, Esirgeyiçişidir!' dedi.
Meta´larını (zahire yüklerini) açtıkları zaman, sermayelerini, kendilerine geri gönderilmiş buldular.
Ey Babamız! Daha ne istiyoruz? İşte, sermayemiz de, bize iade edilmiş!
(Biz, onunla tekrar) ailemize zahire getiririz.
Kardeşimizi, koruruz. Bir deve yükü zahire de, artırırız.
Bu seferki aldığımız, az bir ölçektir. (Bize yetmez!) dediler.
(Yâkub):
'Etrafınız kuşatılmadıkça (çaresiz kalmadıkça) onu, bana, her halde getireceğinize dâir Allah´dan bana sağlam bir taahhüd verilinceye kadar, onu sizinle birlikte, kabil değil, gönderemem!' dedi.
Artık, Babalarına te´minatlarını verince, o da:
Allah, benim ve sizin bu dileklerimize Vekil (şâhid olsun!) dedi.
(Hareketleri esnasında da):
'Oğullarım! (Mısıra) Hepiniz, bir kapıdan girmeyiniz!
Ayrı ayrı kapılardan giriniz.
(Bununla beraber, bu sözümle) Allâh(ın kazâsın)dan hiç bir şeyi üzerinizden gi-deremem!
Hüküm, Allâh´dan başkasının değildir.
Ben, ancak, Ona güvenip dayandım.
Tevekkül edenler de, yalnız Ona güvenip dayanmalıdır!' dedi.
Vaktâ ki, onlar, (Mısır´a) babalarının, kendilerine emrettiği veçhile, girdiler.
Bu, Allah´ın (Kazasından) hiç bir şeyi, onların üzerinden gideremedi.
Sâdece, Yâkub´un nefsindeki dileği, meydana çıkarmış oldu.
Şüphe yok ki, (Yâkub), kendisini (Vahy ile) öğrettiğimiz için, bir ilim sahibi idi.
Ancak, insanların bir çoğu (Kader´in Sırrını) bilmezler.
(Kardeşler) Yûsuf´un huzuruna girince, o, kardeşini, kendi yanına aldı.[86] (Ona):
Ben, senin kardeşinim. Onların (geçmişte bizlere) yapmış olduklarına tasalanma! dedi.
Vaktâ ki, (Yûsuf) onların (zahire) yüklerini hazırladı.
Su kabını, öz kardeşinin yükü içine koydu.
Sonra, bir Münâdî, arkalarından şöyle bağırdı:
Ey Kafile! (Durunuz!) Siz, seksiz, şüphesiz hırsızlarsınız!
(Yâkub´un oğulları) onlara, dönerek:
Ne kaybettiniz? (Ne arıyorsunuz?) diye sordular.
Kralın su kabını, kaybettik, dediler.
Onu, getirene, bir deve yükü (bahşiş) var! Ben de, buna, kefilim!
(Yâkub´un oğulları):
Allah! Allah! (bizim hüviyetimizi, ahlâkımızı) siz de, öğrenmişsinizdir.
Biz, bu yere, and olsun ki, fesad çıkarmak için gelmedik.
Biz, hırsız kimseler de, değiliz! dediler.
Şimdi, yalancı olursanız (çalanın) cezası, nedir? dediler.
Onun cezası: yükünde (hırsızlık mal) bulunan kimsenin kendisidir.
İşte, o kimse, bunun cezasıdır.
Biz (memleketimizde) zâlimleri (hırsızları) böyle cezalandırırız! dediler.
Bunun üzerine (Yûsuf), kardeşinin kabından evvel, onların kablarını (aramağa) başladı.
Nihayet, onu, kardeşinin kabından çıkardı.
İşte, biz, Yûsuf için, böyle bir tedbir kullandık.
Yoksa, o, Kralın dinine göre: kardeşi (esir olarak) tutabilecek değildi.
Meğer ki, Allâhın iradesi ola.
Biz, kimi dilersek, onu, nice derecelerle yükseltiriz.
Her ilim sahibinin üstünde, daha iyi bilen vardır.
(Yâkub´un oğulları):
Eğer, o, çalmış bulunuyorsa, onun, bundan önce, bir kardeşi de, çalmıştı! Dediler.[87]
O vakit, Yûsuf, bu (sözü) içine gizledi. Bu(nun hakikatini) onlara açıklamadı.
(Kendi kendine):
Sizin durumunuz, daha kötüdür.
Allah, sizin anlatmakta olduğunuzun mâhiyetini, çok iyi bilendir! dedi.
(Yâkub´un oğulları):
Ey Azız!´ Gerçekten, bunun, çok ihtiyar bir Babası var.
Binâenaleyh, onun yerine, (bizden) birimizi, alıkoy!
Seni, muhakkak, iyilik edenlerden görüyoruz! dediler.
(Yûsuf):
'Eşyamızı, nezdinde bulduğumuz kimseden başkasını yakalamamızdan Allah´a sığınırız.
Çünkü, o takdirde, elbette zâlimler olmuş oluruz!' dedi.
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —