Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 11.07.2023 12:02
Günün yazısı
[1/2 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: 2- Îmânın Beyânı
106- Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb beraberce, İbn Uleyye'den rivâyet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize İsmâil b. İbrahim Ebû Hayyan'dan, o da Ebû Zür'ate'bni Amr b. Cerir'den o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Ebû Hüreyre şöyle dedi:
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün halk arasına çıkmıştı. O sırada ona bir adam gelerek:
— Ya Resûlallah! İmân nedir? diye sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
-Allah'a, Allah'ın Meleklerine, Kitabına, Allah'a kavuşmaya ve Peygamberlerine, bir de son dirilmeye inanmalıdır.» buyurdu. Adam: «Ya Resûlallah! İslâm nedir?» dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«İslâm: Allah'a ibâdet etmen, Ona hiç bir şeyi şerik koşmaman, farz namazı ikaame etmen, farz olan zekâtı vermen ve Ramazanı tutmandır» buyurdu. Adam:
«Ya Resûlüllah! İhsan nedir?» dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Allah'a, Onu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü sen Onu görmüyorsan da O senî muhakkak görür.» buyurdu.
«Yâ Resûlüllah!. Kıyâmet ne zaman kopacak?» diye sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Bu meselede sorulan sorandan daha âlim değildir. Ama ben sana onun alâmetlerini söyleyeyim: Ne zaman câriye, kendi sahibini doğurursa İşte bu kıyâmet alâmetlerindendir. Ne zaman çıplak, yalın ayak takımı, insanlara baş olurlarsa bu da onun alâmeti erindendir. Ne zaman kuzu, oğlak çobanları yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarış ederlerse işte bu da onun alâmetlerindendir. Kıyâmetin ne zaman kopacağı Allah'dan başka kimsenin bilmediği beş gâib şeyde dahildir.» buyurdu.
Bundan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu âyeti okudu:
«Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmek şüphesiz ki Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanları O bilir. Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez; hiç bir kimse de nerede öleceğini bilemez. Muhakkak Allah hakkıyla bilen ve haberdar olandır.»
Ebû Hüreyre
Dedi ki:
«Sonra o adam dönüp gitti. Arkasından Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) — O adamı bana geri çevirin! dedi.
Bunun üzerine ashab geri çevirmeye kalktılar; fakat hiç bir şey göremediler. (O zaman) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)
— O Cibrîl'dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için geldi,» buyurdular.
107- Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Muhammed b. Bişr rivâyet etti.
(Dedi ki);
— Bize Ebû Hayyân et-Teymî bu isnadla bu hadisin benzerini rivâyet etti. Ancak onun rivâyetinde: « Eme kocasını doğurduğu zaman» cümlesi vardır ki, cariyeleri kasdeder.
Serâriy yahud serarî: Seriyyenin cem'idir. Seriyye: Câriyedir.
[1/2 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Sinemanın İcadı 1895
• Abdi İpekçi Suikastı 1979
• Barış Manço’nun Vefatı 1999
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[1/2 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.”
Bakara 262
[1/2 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.”
Ebû Dâvûd, Cihâd, 44
[1/2 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: Can Bedenden Çıkmayınca
Kara haber tez duyulur, unutsun beni demişsin
Bende kalan resimleri, mektupları istemişsin
Üzülme sevdiceğim, bir daha çıkmam karşına
Sana son kez yazıyorum, hatıralar yeter bana
Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı
Ben nasıl unuturum seni? Can bedenden çıkmayınca
Kurumuş bir çiçek buldum, mektupların arasında
Bir tek onu saklıyorum, onu da çok görme bana
Aşkların en güzelini, yaşamıştık yıllarca
Bütün hüzünlü şarkılar, hatırlatır seni bana
Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı
Ben nasıl unuturum seni? Can bedenden çıkmayınca
Kırıldı kanadım kolum. Ne yerim var, ne yurdum
Gurbet ele düştü yolum, yuvasız kuşlar misali
Selvi boylum senin için, katlanırım bu yazgıya
Böyle yazmışsa Yaradan, kara toprak yeter bana
Unutma ki dünya fani, veren Allah alır canı
Ben nasıl unuturum seni? Can bedenden çıkmayınca
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[1/2 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey kalpleri çeviren (Allah’ım!) benim kalbimi dinin üzere sabit kıl” (Tirmizi, Deavat, 89)
[1/2 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: SABIR VE İMTİHAN
“Sabûr” Allah’ın Esma-i Hüsna’sındandır. Sabır da rabbinin bu sıfatının ku- lundaki tecellisidir, kuluna olan lütfudur. Efendimiz (s.a.s.), “Hiç kimseye sa- bırdan daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır” (Buharî) buyurur. Sabır bu sebepledir ki her şeye rağmen insanı hayata bağlayan en büyük ni- mettir.
Kur’an’da insanın korku, açlık, mal ve can kaybı, doğal afetlerle imtihanın- dan, bu imtihanda da ancak sabredenlerin kazanacağından bahsedilir. (Bakara, 2/157) Sabır, mü’min hangi şartta olursa olsun bu imtihan dünyasında ken- dini kaybetmeden ve yıkılmadan durursa, Rabbinin kendine verdiği akıl ni- metiyle bir çıkış yolu bulabileceğinin, rabbinden asla ümit kesmemesinin bir işaretidir.
Dünyanın imtihan yeri olduğunu kabul eden kişi, burada nimet ile sıkıntı- nın da iç içe olduğunu kabul ediyor demektir. Nimete rıza gösterirken, sı- kıntıya sabretmemesi kulluğa yakışır mı?
“Sabretmenize karşılık selam sizlere... Dünya yurdunun sonucu (olan cennet) ne güzeldir!” (Ra’d, 13/24)
SECDE SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir.
30 âyettir.
Sûre adını, mü’minlerin Al- lah’a secde etmelerinden bahseden 15. âyetten almış- tır.
Sûrede ayrıca Allah’ın kud- retinden, ahiret gününden, kitaplardan, peygamberler- den müminlerin özellikleri ve kavuşacakları nimetlerle inkârcılıkta ısrar edenlerin karşılaşacakları cezalar, insa- nın yaratılışından söz edil- mektedir
ÖZLÜ SÖZ
İnsanlığın bekası medeniyet ile, medeniyetin ayakta durabilmesi de adalet iledir. (Elmalılı Hamdi Yazır)
[1/2 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: İsyankarları kahreden, hiç bir şekilde mağlub edilemeyen, üstün gelinemeyen
Al-Qahhar : The Subduer who dominates all things, and prevails upon them to do whatever ... wills.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O, kulları üzerinde kahredici olandır.O, hüküm ve hikmet sahibi olandır, haberdar olandır.' (En'am,18 )
'...De ki: 'Allah, her şeyin yaratıcısıdır ve O, tektir, kahredici olandır.' ' (Ra'd,16)
Mülkün, üstünlüğün, güç ve kuvvetin tamamı tek ve kahhâr olan Allah'a aittir. O'nun dışındaki her şey, mağlub ve yeniktir. Zalim ve zorbaların belini kıran, isyankar ve haddi aşanların boyunlarını büken, dünyadaki emellerine kavuşmalarına mani olan Allah'tır. Varlıların dilek ve istekleri dahil O'nun dilemesi altındadır.
Yüce Allah buyuruyor:
'Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir' (İnsan, 30)
Allah insanlardan nasıl sıkıntıyı giderme gücüne ve onların kalplerine ferahlık vermeye kadirse, onları büyük bir azapla kahretmeye de kadirdir. Kuran'da Allah'ın Kendi Katından gönderdiği azaplarla helak olmuş kavimlerden örnekler verilir. Bu insanlar hak dinden yüz çevirdikleri ve Allah'a baş kaldırdıkları için sabah vakti, hiç şuurunda değillerken, üzerlerinde dolaşan büyük bir felaketle yok edilmişlerdir. Allah inkar eden toplulukların üzerine evlerini yerinden söken kasırgalar göndermiş, üzerlerine balçıktan taşlar yağdırmıştır. Uyardığı insanların üzerine onların içinde oturdukları şehirleri yerle bir eden sağanaklar isabet ettirmiştir. Toprağın altını üstüne getiren depremleri üstlerine göndermiş, tek bir çığlıkla hepsini yerin dibine geçirmiştir. Açıkça görüldüğü gibi Allah'ın bir insanı kahretmesi hiçbir şeyle kıyaslanamaz.
Müslüman, gücü yettiğince Allah düşmanlarını mağlup etmeye ve onlara üstünlük sağlamaya çalışmalıdır.
Allah'tan yüz çevirip başkasına dayanan mutlaka mağlup olacak, şeytanın elinde birer oyuncak olacaklardır.
Fakat bütün bu sayılanlar Allah'ın dünya hayatında insanlara tattırdığı acılardır. Ve onları yaptıklarından dolayı dünyada yaşarken kahretmesidir. Ama asıl olan, insanın cehennemde görülmemiş bir azapla kahredilmesidir. Allah'ın sonsuz rahmetine karşılık O'nun kadrini takdir edemeyen ve nankörlük eden insanlar ahirette cehennem azabıyla karşılaşacaklardır. Dünyada işledikleri suçların tam karşılığı ahirette kendilerine verilecektir.
Allah onları cehennemin en dar yerine attığında, inkarcılara daha önce hiç karşılaşmadıkları bir acı tattırır; cehennem ateşiyle yanan derilerini yenileriyle değiştirir ve onların üzerine ateşten duvarlar örer. Öyle ki insanın dünyada çektiği acılar cehennemde karşılaştıklarının yanında çok hafif kalır. Nitekim Kuran'da cehenneme giren insanların Allah'ın kendilerini öldürmesi ve azaptan kurtarması için yalvardıkları haber verilir. (4)
İhlasla 'Yâ Kahhar' diye bir müslüman bu isme devam etse, düşmanlarına karşı galip gelir, şeytani ve nefsani duygulardan emin olur. (2)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Yüce Allah' (c.c)ın Güzel İsimleri Esmâ-ül Hüsna, Rauf Pehlivan, İstanbul Dağıtım A.Ş. 2002
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
4) Allah'ın İsimleri, 2005 Harun Yahya
[1/2 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Din, ister hakikatin doğrudan yansıması veya açılımı olarak kabul edilsin ister insan yaratılışının bir gereği olarak değerlendirilsin, sonuçta insanın özünde, fıtratında yerleşik bulunan ve oradan kaynaklanan 'kutsala saygı, ona bağlanma ve onunla bütünleşme' ihtiyacını karşılar ve onu kâinat içindeki yalnızlığından kurtaran bir can simidi görevini yerine getirir.
Din kelimesi yer yer bir ferdin veya grubun doğru kabul ettiği ve davranışlarını direktifleri doğrultusunda düzenlediği şey anlamında kullanılsa da, öz ve gerçek kullanımında din, beşer kurgusu olmayan, tam tersine Tanrı kaynaklı olan şey anlamındadır. Vahyedilmiş olarak nitelenen ve bir bakıma Tanrı'nın gökten yeryüzüne ve insanoğluna uzatılmış kurtuluş ipi olan dinin temel amacı, insan ile Tanrı arasında etkili, güçlü ve sağlıklı bir bağ kurmaktır. Bu anlamda vahiy kaynaklı bütün dinlerin bir, tek ve aynı olduğunu söylemek doğru olur. Nitekim Kur'an'daki 'Allah katındaki din İslâm'dır' (Âl-i İmrân 3/19) ifadesi, Allah'ın itibar ettiği, geçerli saydığı ve dikkate aldığı tek dinin, özel anlamıyla son ilâhî din sayılan İslâm dini anlamını ifade etmesinin yanı sıra, Tanrı kaynaklı olan vahyedilmiş dinlerin özde birliğini ve bu dinlerin temel özelliğinin -seçilen kelimenin sözlük anlamına da uygun şekilde- Tanrı'ya boyun eğiş, O'na bağlanış ve teslim oluş olduğunu da ayrıca vurgulamaktadır.
Bir dinin mükemmel olduğu iddiası, sadece mensupları açısından o dinin bütün öteki dinlere tercih edilebilir olduğunu ima eder. Bir dinin bu amaç doğrultusunda bütün öteki dinler karşısında inanç ve ibadete ilişkin sembolik tutarlılığını, safiyet ve orijinalitesini korumak maksadıyla kendisi için bir söylem oluşturması ve itham, isnat ve itirazlara karşı bir savunma mekanizması geliştirmesi haklı ve anlamlı görülebilir. Fakat vahiy kaynaklı olan ve kopuksuz bir gelenek zinciriyle gelen bütün dinler, öz ve orijinalite itibariyle aynı zirveye götüren yollar olarak tanımlanır ve İslâm dini bu halkanın son ve bozulmaktan korunmuş şeklini temsil eder.
Dinin Tanrı tarafından vahyedilmiş olduğunun söylenmesiyle vahiy, dinin daha doğrusu otantik dinin temel niteliği yapılmış olmakta ve dolayısıyla dinin yalın bir Tanrı inancından ibaret olmadığı, Tanrı'ya inanmak yanında, O'nun değişik biçimlerde tecelli edeceğine inanmak gerektiği de vurgulanmış olmaktadır. İslâmî literatürde bu tecelli ve inâyet yani Tanrı'nın kendini göstermesi, genellikle 'yaratma ve buyurma' (halk ve emir) kavramlarıyla ifade edilir. Kur'ân-ı Kerîm'de ise yaratma ve buyurmanın Allah'a ait olduğu vurgulanır. Buyurma, Tanrı'nın iradesinin sonucudur ve din bu iradenin içinde yer alır. Özü itibariyle mâkul ve kavranabilir olsa bile din, Tanrı iradesinin vahiy yoluyla açılımı olduğu için, teorik olarak, insan aklı da dahil tüm beşerî güçlerden üstündür. Bu yaklaşım Tanrısal iradenin açılımı olan vahyin 'aktif ve kurucu', buna mukabil vahye muhatap olan insanın akıl ve diğer melekelerinin 'pasif ve alıcı' konumda olduğuna işaret etmektedir.
Tanrısal iradenin insanlara ulaşımının peygamberler kanalıyla olmasını dikkate alan kimi İslâm bilginleri peygamberliği âlemin ruhu olarak nitelemişlerdir. İnsan, kendisini vahye bağlayan gelenek zincirini korumak durumundadır. İslâm düşünce geleneğinde tevâtür ve icmâ gibi kurumsal yapılar, büyük ölçüde vahiyle irtibatlı gelenek zincirini korumak amacıyla oluşturulmuş veya hiç değilse bu amaca hizmet etmiştir. Vahiy ve gelenek kavramları, dinin yapısını ve temel özelliklerini işaret etmektedir.
Din, en yalın biçimiyle Tanrı'ya inanma ve ona ibadet etme olduğuna göre, onun bir inanç sistemini ve bir ibadet sistemini içermesi zorunludur. Bu iki temel unsur yanında, dinin ahlâkî hükümleri de içermesi gerekir. Ahlâk, dikey olarak veya metafizik boyutta, bu inanç ve ibadetlerdeki içtenlik ve samimiyet (ihlâs, ihsan) anlamını içerdiği gibi, dünyevî boyutta, Tanrı inancının ve O'na olan sevginin Tanrı'nın kulları üzerinde gösterilmesi, onların hoş ve mutlu edilmesine çalışılması, onların hukukunun ihlâl edilmemesi, onları rahatsız ve huzursuz etmekten kaçınılması anlamını da içerir.
Bu durumun İslâm dini açısından da aynıyla geçerli olduğunu açıkça göstermesi bakımından Cibrîl hadisi diye meşhur olan diyalogu anmak uygun olur. Bu diyalogda geçtiğine göre vahiy meleği Cibrîl, bir gün dini öğretmek üzere Hz. Muhammed'e gelmiş, ona iman, İslâm ve ihsanın ne demek olduğunu sormuş ve bunları yine kendisi cevaplamıştır. Cibrîl'in bu üç kavrama getirdiği açıklama öz itibariyle dinin yukarıda değinilen üç temel unsurunu, yani inanç, ibadet ve ahlâkı içermektedir. Cibrîl imanı Allah'a, âhiret gününe, peygamberlere, meleklere, kitaplara ve kadere inanmak olarak; İslâm'ı, şirk koşmaksızın sadece Allah'a ibadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek ve haccetmek olarak; ihsanı da, Tanrı'yı görüyormuşçasına ibadet etmek olarak açıklamıştır (Buhârî, 'Îmân', 1).
Tanrı'ya iman ve bunun etrafında oluşturulan inanç sistemi dinin temelini oluşturur. İnanç sistemi yapısı itibariyle dogmatik olabilirse de, inanılan Tanrı'nın özellikle varlığı ve birliğinin ortaya konulması, temel niteliklerinin kavranması ve sistemleştirilmesi aklî bir çabayı gerektirir ve tüm bunların kesinlik gerektiren bilgiye dayanması gerekir. Müslüman bilginlerin inanç konularını sistematik bir yapıya kavuşturmaya çalıştıkları ilmî bir disiplin olan kelâm ilminin kesinlik ifade eden veri ve malzeme tabanı ve burhan üzerine kurulmuş olmasının anlamı ve nedeni budur.
Dinin ikinci unsuru olan ibadetler (ritüel), Tanrı'ya itaatin biçimsel göstergeleri sayılır. Yalın ve teorik bir Tanrı inancı yeterli olmayıp bu inancın pratik olarak eylemle gösterilmesi ve sergilenmesi gerekir. Tapma, tapınma eylemi olan ibadetin öz ve genel yapı itibariyle kaynağı da vahiy olduğu için belirli ibadetler, Tanrı'ya itaat çerçevesinde ve bir inanç ve kanaat gereği olarak yapılırlar. Tapma ihtiyacı, beşer düşüncesinin ürünleriyle karşılanamaz. Kaldı ki beşerin bu alana müdahalesi asgari olarak, dinin esaslı unsurlarından birinin zedelenmesi anlamına gelir. Bu bakımdan Tanrı bizim ibadet olarak ne yapmamız gerektiğini belirlemiş ve kendisine bu şekilde ibadet etmemizi emretmiştir.
İbadetler biçimsel olarak basit görünseler bile Tanrı'nın tasarımı oldukları için, aslında onların gücü ve gizemi bu dünyanın ötelerine uzanır ve her biri Tanrı ile bağlantının değişik biçim ve boyutlarda gerçekleştirilmesine hizmet edecek mahiyettedir. Hatta bir ibadete bağlı olarak belirli duaların ezberlenmesi ve okunması da o ibadetin bir parçasını teşkil edebilir ve bu okumanın etkisi salt bir zihnî kavrayış şartına bağlı değildir. Hz. Muhammed'in namazlarda özellikle Fâtiha'nın okunması yönündeki direktifi bu açıdan değerlendirilebilir.
Dinin üçüncü unsuru 'ahlâk'tır. Dinin ilk iki unsuru olan inanç ve ibadet, kişinin doğrudan Tanrı ile teorik ve pratik bağlantı ve iletişimini sağlaması yönüyle insan-Tanrı ilişkisinin dikey-metafizik boyutuna ilişkin iken ahlâk, inanç ve ibadet yoluyla tesis edilmiş bulunan insan-Tanrı ilişkisinin, dünyevî planda her türlü tutum ve davranışa yansıması olarak değerlendirilir. İnsanın başkalarına iyi davranması, onlarla iyi geçinmesi, kötülük etmemesi ahlâkî birer davranış olması yanında, aynı zamanda biçimsel ibadetler dışında Tanrı'nın hoşuna gidecek davranışlardır. Ahlâkın diğer bir boyutu ise Tanrı'ya olan inancın ve ona yapılan ibadetin içtenlik derecesine ilişkindir ki bu husus İslâmî terminolojide ihlâs ve ihsan diye anılır.
Dinin aslî unsurlarından olan iman bir bakıma dinin Tanrı'yı tanıma ve bilme (marifetullah) boyutu, ibadetler Tanrı'ya itaat boyutunu ve ahlâk ise Tanrı'yı sevme (mâhabbetullah) boyutunu teşkil eder. İmanın akıl ve bilgi, ibadetlerin inanç ve kanaat, ahlâkın ise gönül ve duygu kaynaklı olması her birinin mahiyeti gereğidir.
İnsanların birbirleriyle ilişkilerini normatif olarak düzenleyen hukuk ise, dinin tanımında ve unsurları içinde yer almamakla birlikte, genel olarak din ile irtibatlı olarak düşünülebilir ve dinin üç temel unsurundan her biriyle ayrı ayrı bağlantısı kurulabilir. Bu yaklaşım çerçevesinde başlı başına amaç olmayan hukukî düzenlemeler, özellikle ahlâkî hükümlerin değişik zaman ve zeminlerde gerçekleştirilmesine hizmet eden normatif düzenlemeler olması itibariyle belli ölçülerde değişmeye ve dolayısıyla insanın belirlemesine açıktır. Esasen hukukun biçimsel yönünün, temel yapısı ve mahiyeti itibariyle akıl üstü ve dogmatik olan dinin kapsamında yer almayışının anlamı da budur.
Burada dinin bu üç temel unsurunun tarihî süreç içerisinde sistemleştirilme biçimlerine, ayrıca tüm bunlarla bağlantısı olduğu için fıkhın tarihî süreç içerisindeki gelişimine işaret ettikten sonra, dinin temel unsurlarından ilk ikisini yani inanç ve ibadet sistemini ilmihalin I. cildinde ele aldık. Dinin üçüncü unsuru olan ahlâkı ve dinden bütünüyle bağımsız düşünülmesi doğru olmayan, hatta temel dinî öğretinin toplumsal hayata ve beşerî ilişkilere olumlu katkısı sayılabilecek olan hukukî ilke ve düzenlemeleri ve müslüman toplumların bu çizgide oluşan toplumsal yaşama kültür ve geleneğini ve ilgili bazı konuları da II. ciltte inceleyeceğiz.
[1/2 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Hatirla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacagim, dedi Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çikaracak, orada kan dökecek insani mi halife kiliyorsun? dediler Allah da onlara: Sizin bilemiyeceginizi herhalde ben bilirim, dedi (BAKARA/30)
Allah Adem'e bütün isimleri, ögretti Sonra onlari önce meleklere arzedip: Eger siz sözünüzde sadik iseniz, sunlarin isimlerini bana bildirin, dedi (BAKARA/31)
Hani biz meleklere (ve cinlere): Âdem'e secde edin, demistik Iblis hariç hepsi secde ettiler O yüz çevirdi ve büyüklük tasladi, böylece kâfirlerden oldu (BAKARA/34)
Biz: Ey Âdem! Sen ve esin (Havva) beraberce cennete yerlesin; orada kolaylikla istediginiz zaman her yerde cennet nimetlerinden yeyin; sadece su agaca yaklasmayin Eger bu agaçtan yerseniz her ikiniz de kendine kötülük eden zalimlerden olursunuz, dedik (BAKARA/35)
Bu durum devam ederken Âdem, Rabbinden bir takim ilhamlar aldi ve derhal tevbe etti Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandir (BAKARA/37)
Allah Âdem'i, Nuh'u, Ibrahim ailesi ile Imrân ailesini seçip âlemlere üstün kildi (AL-İ İMRAN/33)
Bunlar birbirinden gelme bir nesillerdir Allah isiten ve bilendir (AL-İ İMRAN/34)
Allah nezdinde Isa'nin durumu, Adem'in durumu gibidir Allah onu topraktan yaratti Sonra ona 'Ol!' dedi ve oluverdi (AL-İ İMRAN/59)
Onlara, Adem'in iki oglunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmislerdi de birisinden kabul edilmis, digerinden ise kabul edilmemisti (Kurbani kabul edilmeyen kardes, kiskançlik yüzünden), 'Andolsun seni öldürecegim' dedi Digeri de 'Allah ancak takvâ sahiplerinden kabul eder' dedi (ve ekledi:) (MAİDE/27)
Andolsun sizi yarattik, sonra size sekil verdik, sonra da meleklere, Âdem'e secde edin! diye emrettik Iblis'in disindakiler secde ettiler O secde edenlerden olmadi (A'RAF/11)
Allah buyurdu: Ben sana emretmisken seni secde etmekten alikoyan nedir? (Iblis): Ben ondan daha üstünüm Çünkü beni atesten yarattin, onu çamurdan yarattin, dedi (A'RAF/12)
(Allah buyurdu ki) : Ey Adem! Sen ve esin cennette yerlesip dilediginiz yerden yeyin Ancak su agaca yaklasmayin! Sonra zalimlerden olursunuz (A'RAF/19)
Sizi bir tek candan (Âdem'den) yaratan, ondan da yaninda huzur bulsun diye esini (Havva'yi) yaratan O'dur Esi ile (birlesince) esi hafif bir yük yüklendi (hamile kaldi) Onu bir müddet tasidi Hamileligi agirlasinca, Rableri Allah'a: Andolsun bize kusursuz bir çocuk verirsen muhakkak sükredenlerden olacagiz, diye dua ettiler (A'RAF/189)
Andolsun biz insani, (pismis) kuru bir çamurdan, sekillenmis kara balçiktan yarattik (HİCR/26)
Hani Rabbin meleklere demisti ki: 'Ben kupkuru bir çamurdan, sekillenmis kara balçiktan bir insan yaratacagim' (HİCR/28)
Meleklere: Âdem'e secde edin! demistik Iblis'in disinda hepsi secde ettiler Iblis: 'Ben, dedi, çamurdan yarattigin bir kimseye secde mi ederim!' (İSRA/61)
Hani biz meleklere: Âdem'e secde edin, demistik; Iblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler Iblis cinlerdendi; Rabbinin emrinden disari çikti Simdi siz, beni birakip da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düsmaninizdir Zalimler için bu ne fena bir degismedir! (KEHF/50)
Iste bunlar, Allah'in kendilerine nimetler verdigi peygamberlerden, Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) tasidiklarimizdan, Ibrahim ve Israil (Ya'kub) 'in soyundan, dogruya ulastirdigimiz ve seçkin kildigimiz kimselerdendir Onlara, çok merhametli olan Allah'in âyetleri okundugunda aglayarak secdeye kapanirlardi (MERYEM/58)
Bir zaman biz meleklere: Âdem'e secde edin! demistik Onlar hemen secde ettiler; yalniz Iblis hariç O, diretti (TAHA/116)
Bunun üzerine: Ey Âdem! dedik, bu, hem senin için hem de esin için büyük bir düsmandir Sakin sizi cennetten çikarmasin; sonra yorulur, sikinti çekersin! (TAHA/117)
Derken seytan onun aklini karistirip 'Ey Adem! dedi, sana ebedîlik agacini ve sonu gelmez bir saltanati göstereyim mi?' (TAHA/120)
Nihayet ondan yediler Bunun üzerine kendilerine ayip yerleri göründü Üstlerini cennet yapragi ile örtmeye çalistilar (Bu suretle) Âdem Rabbine âsi olup yolunu sasirdi (TAHA/121)
[1/2 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: MEKKE'NİN FAZİLETİ
4542 - Hz. Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm: 'Şurası muhakkak ki, (yeryüzündeki) ilk ev, mübarek olsun ve içinde namaz kılınsın diye Mekke'de inşa edilen Kâ'be'dir' buyurdular.
Ben: ^Sonra hangisi?' diye sordum. 'Mescid-i Aksa' buyurdular. Ben: 'İkisi arasında ne kadar fark var?' dedim. 'Kırk yıl!' buyurdular.'
Buhari, Enbiya 8, 40; Müslim, Mesacid 2, (520); Nesai, Mesacid 3, (2, 32).
4543 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Haceru'l-Esved, cennetten indi. İndiği vakit sütten beyazdı. Onu insanların günahları kararttı.'
Tirmizi, Hacc 40, (877).
4544 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Rükn ve makam iki cennet yakutu idiler. Allah onların nurlarını aldı. Eğer onların nurlarını almamış olsaydı, o ikisi mağrible maşrık arasını aydınlatırdı.'
Tirmizi, Hacc 49, (878).
4545 - el-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Bu Beyt'e Ye'cüc ve Me'cüc'den sonra da hacc yapılacak umre icra edilecek.'
Buhari, Hacc 47.
4546 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Vallahi Meryem oğlu (Hz. İsa aleyhisselam), Feccu'r-Ravhâ nam mevkide, hacc yapmak veya umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir.'
Müslim, Hacc 216, (1252).
4547 - Hz. Aişe radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Kâ'be'ye karşı bir ordu, saldırı tertipleyecek. Yerin bir çölüne geldikleri vakit en öndekileri de en sondakileri de (tamamiyle) yere batırılacak!' Ben söze girip: 'Ey Allah'ın Resûlü, onların içerisinde çarşı-pazar (ehli) olanlar, onlardan olma(dığı halde zorla katılan)lar da var. Nasıl olur da hepsi birden yere batırılıp (cezalandırılır)? dedim. Aleyhissalatu vesselam:
'Öndekileri de, arkadakileri de batırılır. Ancak, herbiri niyetlerine göre diriltilir' buyurdular.'
Buhari, Büyü 49; Müslim, Fiten 8, (2884).
4548 - Şakik'in bir rivayetine göre Şeybe İbnu Osman şöyle anlatmıştır:
'Hz. Ömer radıyallahu anh Kâ'be'ye girdi. Orada bulunan emvali görünce:
'Kâ'be'nin malını taksim etmedikçe çıkmayacağım' dedi. Ben de: 'Sen bunu yapamazsın' dedim. O: 'Hayır, yaparım!' dedi. Ben tekrar: 'Sen onu yapamazsın!' dedim. O: 'Niye?' diye sordu. Ben de: 'Çünkü onun yerini Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm da, Hz. Ebu Bekir de gördü. Onlar mala senden daha fazla muhtaç idiler. Buna rağmen o malı çıkarmadılar' dedim. Bunun üzerine kalkıp çıkıp gitti.'
Buhari, İ'tisam 2, Hacc 48; Ebu Dâvud, Menasik 96, (2031).
4549 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'(Ziyaret için) sadece üç mescide seyahat edilebilir: Mescid-i Haram, Mescid-i Resûlullah, Mescid-i Aksâ.'
Buharig, Fezailu's-Salat 6, Hacc 26, Savm 67; Müslim, Hacc 288, (827); Tirmizi, Salat 243, (326).
4550 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Şu mescidimdeki namaz efdaldir.' -Bir başka rivayette- 'Bu mescidimdeki bir nemez), Mescid-i Haram hariç bütün mescidlerde kılınan bin namazdan daha hayırlıdır.'
Buhari, Fazlu's-Salat 1; Müslim, Hacc 505, (1394); Muvatta, Kıble 9, (1, 196); Tirmizi, Salat 243, (325); Nesai, Mesacid 7, (2, 35).
4551 - Ebu Şüreyh el-Adevi radıyallahu anh anlatıyor: 'Mekke'ye asker sevkeden Amr İbnu Sa'id'e dedim ki:
'Ey emir, bana müsaade et. Fethin ferdası gününde Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın söylemiş bulunduğu bir hadisini hatırlatayım: Allah'a hamd ve senadan sonra şöyle buyurmuştu: 'Mekke'yi insanlar değil, Allah haram kılmıştır. Allah'a ve ahirete inanan hiçbir mü'mine orada kan dökmek helal olmaz. Ağaç sökmek de helal olmaz. Eğer biri çıkıp da Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın oradaki savaşını göstererek kan dökmeye ruhsat vermeye kalkarsa kendisine şunu söyleyin: 'Allah, Resûlüne izin vermişti, ama size izin vermiyor!' Mekke'de bana bir gündüzün bir müddetinde (gün doğumundan ikindiye kadar) izin verildi. Sonra bugün tekrar eski hürmeti (haramlığı) ona geri döndü. Bu hususu, sizden burada hazır olanlar, hazır olmayanlara ulaştırsın.'
Ebu Şüreyh'e: 'Amr sana ne dedi?' diye soruldu.
'Ey Ebu Şureyh bunu ben, senden daha iyi biliyorum. 'Harem', âsi olana, kan döküp kaçana, cinayet işleyip kaçana sığınma tanımaz!' diye cevap verdi' dedi.'
Buhari, İlm 37, Cezau's-Sayd 6, Megazi 50; Müslim, Hacc 446, (1354); Tirmizi, Hacc 1, (89), Diyat 13, (1406); Nesai, Menasik 11, (5, 205, 206).
4552 - İbnu Abbas radıyallahu anhüm anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Fetih günü buyurdular ki:
'Fetihten sonra artık hicret yoktur. Ancak cihad ve niyet vardır. Öyleyse askere çağırıldığınız zaman hemen asker olun!'
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sözlerine şöyle devam etti: 'Allah, bu beldeyi semâvat ve arzı yarattığı zaman haram kıldı. Burası, Kıyamete kadar Allah'ın haramıyla haramdır (onu insanlar haram kılmamıştır). Benden önce kimseye orada kıtal helal olmadı. Bana da günün bir müddetinde helal kılındı. Burası Kıyamete kadar Allah'ın haramıyla haramdır. (Allah'a ve ahirete inanan hiçkimseye, orada kan dökmesi helal değildir. Ayrıca) onun dikeni koparılmaz, av(hayvan)ı ürkütülmez, buluntusu da alınmaz (yerinde bırakılır). Ancak ilan edip sahibini arayacak olanlar alabilir. Mekke'nin otu da biçilmez!'
Abbas radıyallahu anh atılarak: 'Ey Allah'ın Resûlü! İzhir otu hariç olsun' dedi. Aleyhissalatu vesselam: 'İzhir hariç!' buyurdu.'
Buhari, Cezau's-Sayd 9, Hacc 43, Cenâiz 77, Büyü' 28, Megazi 52; Müslim, Hacc 445, (1353); Nesai, Hacc 110, (5, 203, 204); Ebu Davud, Menasik 90, (2017, 2018).
4553 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Mekke'de silah taşımak hiç kimseye helal değildir.'
Müslim, Hacc 449, (1356).
4554 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Mekke'ye hitaben şöyle buyurdular:
'Sen ne hoş beldesin. Seni ne kadar seviyorum! Eğer kavmim beni buradan çıkmaya mecbur etmeseydi, senden başka bir yerde ikâmet etmezdim.'
Tirmizi, Menakıb (3922).
4555 - Ya'la İbnu Ümeyye radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Harem'de mal ihtikârı orada işlenen bir zulümdür.'
Ebu Davud, Menasik 90, (2020).
4556 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bana şöyle buyurdular:
'Biliyor musun, senin kavmin Kâ'be'yi yeniden inşa ederken Hz. İbrahim'in atmış bulunduğu temellere (tam riayet etmeyip) inşaatı kısa tuttu.'
Ben: 'Ey Allah'ın Resûlü dedim, inşaatı Hz. İbrahim'in temellerine oturtmayacak mısın?' dedim.
'Kavmin küfre yakın omasa mutlaka yapardım!' buyurdu.
İbnu Ömer radıyallahu anhüma dedi ki: 'Hz. Aişe radıyallahu anha'nın bunu Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan işitmesine göre, ben Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın, Hıcr'ı takip eden iki rüknün istilâmını terketmesini, Kâ'be'nin inşaatının Hz. İbrahim aleyhisselâm'ın temelleri üzerine tamamlanmamış olmasıyla izah ederim.'
Buhari, İlm 48, Hacc 42, Enbiya 8, Tefsir, Bakara 10, Temenni 9; Müslim, Hacc 399, (1333); Muvatta, Hacc 104, (1, 363, 364); Nesai, Hacc 125, (5, 214-216); Tirmizi, Hacc 47, (875).
4557 - Amr İbnu Dinar anlatıyor: 'Câbir İbnu Abdillah radıyallahu anh'ı işittim. Demişti ki: 'Kâ'be inşa edilirken Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve (amcası) Abbas taş taşımakta idiler. Bir ara Abbas radıyallahu anh, aleyhissalatu vesselam'a: 'İzarını omuzuna koy da taşın incitmesine mani olsun' dedi. O da öyle yapmıştı. Bu hadise peygamberlik gelmezden önce idi. Birden yere yığıldı. Gözleri semaya dikilmiş kalmıştı.
'İzarım! İzarım! dedi ve derhal onu üzerine bağladı.'
Bir rivayette şu ziyade var: '...Bayılıp düştü. Bundan sonra hiç üryan görülmedi.'
Buhari, Hacc 42, Salat 8, Menakıbu'l-Ensar 25; Müslim, Hayz 76, (340).
4558 - Amr İbnu Dinar ve Ubeydullah İbnu Ebi Yezid dediler ki: 'Resûlullah zamanında Kâ'be'nin (etrafında ihata) duvarı yoktu. İnsanlar Beytullah'ın etrafında namaz kılıyorlardı. Bu hal, Hz. Ömer zamanına kadar devam etti. Ömer radıyallahu anh etrafına duvar çektirdi. Bu duvarın boyu alçaktı. İbnu'z-Zübeyr yükseltti.'
Buhari, Menakıbu'l-Ensar 25).
4559 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Kâ'be'yi, Habeşlilerden bacakları ince bir adam tahrip edecektir.'
Buhari, Hacc 49; Müslim, Fiten 57, (2909); Nesai, Hacc 125, (5, 216).
4560 - Buhari'nin İbnu Abbas'tan kaydettiği diğer bir rivayete göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurmuştur: 'Kâ'be'yi yıkacak olan o ayrık iri ayaklı, güdük kafalı (koyu siyah) Habeşli'yi Kâ'be'nin taşlarını birer birer söker halde görür gibiyim!'
Buhari, Hacc 49.
4561 - İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Habeşliler sizi terkettikçe onları terkedin. Zira, Kâ'be'nin hazinesini sadece zü's-süvaykateyn (ince bacaklı olan kimse) çıkaracaktır.'
Ebu Davud, Melahim 11, (4309).
MEDİNE'NİN FAZİLETİ
4562 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Medine'yi şu şu yer arasında kalan kısımlarıyla haram ilan etti. 'Kim bu haramı ihlâl edecek bir davranışta bulunursa, Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. Allah Kıyamet günü o kimseden ne farz ne nafile (hiçbir hayır) kabul etmesin' (buyurdu).'
Buhari, Fezailu'l-Medine 1, İ'tisam 6; Müslim, Hacc 462, 463,464, (1365, 1366, 1367).
4563 - Yine Sahiheyn'in bir rivayetinde anlatıldığına göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (Medine'nin dışına doğru) yürüdü. Önünde Uhud görünmüştü:
'Bu dağ var ya, o bizi çok seviyor, biz de onu seviyoruz' buyurdular. Medine'ye yönelince de:
'Ey Allahım! Hz. İbrahim Mekke'yi haram kıldığı gibi, ben de (Medine'yi) iki dağı arasıyla haram kılıyorum. Allahım, (Medine halkını) müdd ve sa'larınla mübarek kıl' buyurdular.'
Buhari, Fezailu'l-Medine 6; Müslim, Hacc 462, (1365).
4564 - Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: 'Biz Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan Kur'ân-ı Ker'im ve bir de şu sahifede olandan başka bir şey yazmadık.. (Bu sahifede bulunana gelince,) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurmuştu ki:
'Medine Ayr dağı ile Sevr dağı arasında kalan hudud içerisinde haramdır. Kim orada bir bid'atte bulunur veya bid'atçiyi himaye ederse, Allah, melekler ve bütün insanların lâneti onun üzerine olsun. allah onun ne farz, ne nafile hiçbir hayrını kabul etmesin. Müslümanların garantisinde ihanet ederse, Allah'ın meleklerin ve bütün insanların lâneti üzerine olsun. Onun (Kıyamet günü) ne farz ve ne nafile hiçbir hayrı kabul edilmez.'
Buhari, Fezailu'l-Medine 1, Cizye 10, 17, Feraiz 21, İ'tisam 5; Müslim, Hacc 467, (1370); Ebu Davud, Menasik 99, (2034, 2035), Tirmizi, Vela ve'l-Hibe 3, (2128). Bu rivayetin metni Sahiheyn'e uygundur.
Ebu Dâvud'da şu ziyade var: 'Otu yolunmaz, av hayvanı ürkütülmez, yitik malı, onu ilan edecek olan alabilir. Hiç kimseye kıtal maksadıyla orada silah taşımak caiz olmaz. Oradan ağaç kesilmez. Kişi devesini otlatabilir.'
4565 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Medine'nin sıkıntı ve meşakkatlerine ümmetimden sabır gösteren herkese, Kıyamet günü şefaatçi ve (hayır ameline) şahid olacağım.'
Müslim, Hacc 484, (1378); Tirmizi, Menakıb, (3920).
4566 - Süfyan İbnu Ebi Züheyr radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Yemen fethedilecek. Bir grup insan, Medine'den oraya aileleri ve kendilerine tabi olanlarla gidecekler. Halbuki bilselerdi, Medine onlar için hayırlıydı. Şam da fethedilecek. Bir kavim Medine'den aileleri ve kendilerine tabi olanlarla oraya göç edecekler. Bilselerdi Medine onlar için hayırlı idi. Irak da fetholacak. Bir grup kimse ailesi ve kendilerine tabi olanlarla Medine'den oraya taşınacaklar. Halbuki bilselerdi Medine onlar için hayırlı idi.'
Buhari, Fezailu'l-Medine 5; Müslim, Hacc 497, (1388); Muvatta, el-Câmi' 7, (2, 887, 888).
4567 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Ben karyeleri yiyen bir karye(ye hicret)le emrolundum. Buna Yesrib diyorlar. Burası Medine'dir. Medine, tıpkı körüğün curufu ayırması gibi insanları(n kötüsünü) defedip ayırır.'
Buhari, Fezâilu'l-Medine 2; Müslim, Hacc 488, (1382); Muvatta, el-Câmi' 4, (1, 886).
4568 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Medine'de ölmeye muktedir olan orada ölsün. Zira ben, orada ölene şefaat ederim.'
Tirmizi, Menakıb, (3913).
4569 - Hz. Aişe radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Medine'ye geldiği vakit Ebu Bekr ve Bilâl radıyallahu anhümâ hastalandılar. Ben yanlarına gittim:
'Ey babacığım, dedim. Kendini nasıl hissediyorsun? Ey Bilâl sen nasılsın?' diye sordum. Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh hummaya yakalanınca: 'Her insana 'sabahın hayırlı olsun' denmiştir. Halbuki ölüm ona ayakkabısının bağından daha yakındır' derdi. Hz. Bilal radıyallahu anh da humma nöbetinden çıkınca sesini yükseltir ve (Mekke'ye hasretini ifade eden şu beyitleri) terennüm ederdi:
'Bilmem ki! Mekke vadisinde etrafımı izhir ve celil otları sarmış olarak bir gece daha geçirebilecek miyim? Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi? (Mekke'nin) Şâme ve Tafil dağları bana bir kere daha görünecek mi?'
(Sonra Bilal şöyle beddua etti: 'Allahım, bizi yurdumuzdan çıkarıp bu cebalı diyara süren Şeybe İbnu Rebi'a, Utbe İbnu Rebi'a ve Ümeyye İbnu Halef'e lanet et!)
Hz. Aişe der ki: '(Ben gidip, bunlardaki Mekke hasretini) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a haber verdim. O, şöyle dua buyurdu:
'Allahım bize Medine'yi sevdir. Tıpkı Mekke'yi sevdiğimiz gibi, hatta fazlasıyla! Allahım onun havasını şıhhatli kıl. Onun müddünü, sâ'ını hakkımızda mübarek eyle. Onun hummasını al, Cuhfe'ye koy!'
Buhari, Fezailu'l-Medine 11, Menakıbu'l-Ensâr 46, Mardâ 8, 22, 43; Müslim, Hacc 480, (1376); Muvatta, Câmi' 14, (2, 890, 891).
4570 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle dua buyurdular: 'Allahım! Mekke'ye verdiğin bereketi iki katıyla Medine'ye de ver!'
Buhari, Büyü' 53, Kefaret 5, İ'tisam 16; Müslim, Hacc 465, (1368); Muvatta, Câmi' 1, (2, 884, 885).
4571 - Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a (yılın turfanda) ilk meyvesi getirildiği zaman şöyle buyururlardı:
'Allahım, bize Medine'mizi, meyvelerimizi, müddümüzü, sa'ımızı bereket üzerine bereketle mübarek kıl. Allahım, İbrahim senin kulun, peygamberin ve halilindir. Ben de senin kulun ve peygamberinim. O sana Mekke için dua etti. Ben de Medine için, onun Mekke hakkında yaptığı duayı bir misli ziyadesiyle aynen yapıyorum.' Resûlullah bu şekilde dua ettikten sonra getirilen meyveyi, orada hazır olan çocuklardan en küçüğüne verirdi.'
Müslim, Hacc 473, (1373); Muvatta, Câmi' 2, (2, (885); Tirmizi, Da'avat 55, (3450).
4572 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Medine'ye geçit veren dağ gediklerinde (birbiriyle kenetlenmiş) melekler var. (Her gedikte (kınından çekilmiş) kılıçlarıyla bekleyen iki meleğin) korumaları sebebiyle) Medine'ye ne veba ve ne de Deccâl giremez.'
Buhari, Fezailu'l-Medine 9, Tıbb 30, Fiten 27; Müslim, Hacc 485, 486, (1379, 1380); Muvatta, Câmi' 16, (2, 892); Tirmizi, Fiten 51, (2244).
Müslim'in rivayetinde şu ziyade var: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Mesih Deccl, doğu tarafından gelir. Kasdı Medine'dir. Uhud'un arka tarafına iner. Derken (Medine'yi bekleyen) melekler, onun yüzünü Şam tarafına çevirirler ve orada helak olur.'
4573 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Mekke ve Medine hariç Deccal'ın çiğnemeyeceği memleket yoktur. Mekke ve Medine'ye geçit veren yolların herbirinde saf tutmuş melekler var, buraları korurlar. (Deccal) es-Sebbiha nâm mevkie iner. Sonra Medine ahalisini üç sarsıntı ile sarsar. Bunun üzerine (şehirde bulunan) bütün kâfir ve münafıklar (şehri terkederek Deccal'e) gelirler.'
Buhari, Fezailu'l-Medine 9; Müslim, Fiten 123, (2943).
4574 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Evimle minberim arası cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim havuzumun üzerindedir.'
Buhari, Fazlu's-Salat 5, Fezailu'l-Medine 11, Rikak 53, İ'tisam 16; Müslim, Hacc 502 (1392); Muvatta, Kıble 10, (1, 197).
4575 - el-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: 'İki kişi 'takva üzerine kurulmuş olan mescid' hakkında münakaşa ettiler. Biri: 'Bu Kuba mescididir!' dedi. Diğeri de: 'O, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın mescididir!' dedi.
(Bu münakaşayı işiten) Aleyhissalatu vesselam:
'Şu benim mescidimdir!' buyurdular.'
Müslim, Hacc 514, (1398); Tirmizi, Tefsir, Tevbe, (3098); Nesai, Mesacid 8, (2, 36).
4576 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'İslâm şehirlerinden en son harap olacak olan Medine'dir.'
Tirmizi, Menakıb, (3915).
4577 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Medine'yi, taşıdığı yüce hayra rağmen terkedecekler. Onu rızık arayanlar yani kuşlar ve kurtlar istila edecek. Oraya (en son gelecek) iki çoban bu maksadla Müzeyne'den çıkıp koyunlarını azarlayacaklar. Fakat Medine'yi vahşi hayvanlarla dolmuş bulacaklar. Seniyyetü'l-Vedâ'ya ulaştıkları vakit yüzüstü düşe(rek ölecek)ler.'
Buhari, Fezailu'l-Medine 5, Müslim, Hacc 499, (1389); Muvatta, Câmi 8, (2, 888).
4578 - Yine Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'İman Medine'ye çekilecek, tıpkı yılanın deliğine çekilmesi gibi.'
Buhari, Fezailu'l-Medine 6; Müslim, İman 233, (147).
4579 - Cabir İbnu Semüre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Allah Teâla hazretleri Medine'yi Tâbe diye tesmiye buyurdu.'
Müslim, Hacc 491, (1385).
4580 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir seferden dönünce, Medine'nin duvarlarına bakar, develerini hızlandırırdı. Eğer bir bineğin üzerinde ise, onu tahrik ederdi. Bu davranışı Medine'ye sevgisinden ileri gelirdi.'
Buhari, Fezailu'l-Medine 10, Umre 17; Tirmizi, Da'avat 44, (3437).
4581 - Sa'd radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Tebük'ten dönünce, (sefere katılmayıp Medine'de kalmış olan) mütehallifinden bazıları onu karşıladılar. Bu sırada toz kaldırdılar. Bunun üzerine beraberinde bulunanlardan bazıları burunlarını sardı. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm yüzündeki sargıyı çıkardı ve: 'Nefsimi kudret elinde tutan zâta yemin olsun. Medine'nin tozu, her hastalığa şifadır!' buyurdu ve O'nun devamla 'Cüzzâmdan, barastan (ala tenlilikten)' diye saydığını gördüm.'
Rezin tahric etmiştir.
KUBA MESCİDİ
4582 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm her cumartesi günü Kuba mescidini binekli ve yaya olarak ziyaret ederdi ve içinde iki rek'at namaz kılardı.'
Buhari, Fazlu's-Salât 3, 4, İ'tisam 16; Müslim, Hacc 516, (1399); Muvatta, Salat fi's-Sefer 71, (1, 167); Nesai, Mesacid 9, (2, 37); Ebu Davud, Menasik 99, (2040).
4583 - Sehl İbnu Huneyf radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Kim evinden çıkıp Kuba mescidine gelir ve orada iki rek'at namaz kılarsa bu ona bir umreye bedel olur.'
Nesai, Mesaciid 9, (2, 37).
UHUD DAĞI
4584 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Uhud öyle bir dağdır ki biz onu severiz, o da bizi sever.'
Buhari, Cihad 71, 74, Enbiya 8, 27, Et'ime 28, Da'avat 36, İ'tisam 16; Müslim, Hacc 504, (1393); Muvatta, Câmi' 10, (2, 889); Tirmizi, Menakıb, (3918).
AKİK VE ZÜ'L-HULEYFE
4585 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Zü'l-huleyfe'de, vadinin içinde istirahatgâhında iken yanına gelip kendisine: 'Sen mübarek Batha'dasın!' diyen olmuş. Musa İbnu Ukbe der ki: 'Sâlim rahimehullah, Abdullah'ın devesini ıhdırdığı mescidin yanına bizim de devemizi ıhdırırdı. Abdullah İbnu Ömer orada Resûlullah'ın istirahat ettiği yeri araştırmak gayesiyle devesini ıhtırırdı. Orası, vadinin dibindeki mescidin aşağısında, mescidle kıble arasında orta bir yerdir.'
Buhari, Hacc 16, Hars 15, İ'tisam 16; Müslim, Hacc 434, (1346); Nesai, Hacc 24, (5, 126, 127).
4586 - İbnu Abbas Hz. Ömer radıyallahu anhüm ecmain'den naklen anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Akik vadisinde olduğu sırada şöyle söylediğini işittim:
'Bana Rabbimden bir elçi geldi ve 'Bu vadide namaz kıl ve 'Hacc için de umre(ye niyet ediyorum) de!' emretti.'
Buhari, Hacc 16, Hars 15, İ'tisâm 16; Ebu Dâvud, Menâsik 24, (1800).
4587 - İmam Mâlik'ten nakledildiğine göre, şöyle demiştir: 'Medine'ye giden hiç kimseye, en az iki rek'at namaz kılmadan Mu'arras'ı geçmesi muvafık olmaz. Çünkü bana ulaştığına göre, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, orada gecelemiştir. Orası Medine'ye altı mil mesafededir.'
Ebu Davud, Menâsik 100, (2045).
[1/2 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: Muâz İbnu Cebel el-Ensârî (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kimin (hayatta söylediği) en son sözü Lâ ilâhe illallah olursa cennete gider'
Ebu Dâvud, Cenâiz 20, (3116).
[1/2 21:42] Ömer Tarık Yılmaz: Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.
[Bakara Sûresi.42]
[1/2 21:43] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbimiz! Bizi sabırla donat, bize sebat ver ve inkârcı topluluğa karşı bize yardım et!” (Bakara, 2/250)
[1/2 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: Adalet nedir? Ağaçlara su vermek. Zulüm nedir? Dikene su vermek. Adalet, nimeti yerine koymaktır; su çeken her köke değil. Zulüm nedir? Yersiz yere koymaktır. Bu sadece belaya kaynak olur.[Mevlâna]
[1/2 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: Kâlib b. Yüfenna Aleyhisselâm
Kâlib b. Yüfenna Aleyhisselâmın Soyu:
Kâlib b. Yüfena[1], b. Bariz (Fariz), b. Yehuza[2], b. Yâkub[3] b. İshak, b. İbrahim Aleyhisselâmdır. [4]
Kâlib b. Yüfenna Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi Meryem´in kocası[5] veya Mûsâ Aleyhisselâmın damadı idi. [6]
Kâlib b. Yüfenna Aleyhisselâmın İsrail Oğullarını İdareye Memur Edilişi Ve Bazı Faziletleri:
Mûsâ Aleyhisselâm; Yûşa´ b. Nun Aleyhisselâmı yanına alıp Hızır Aleyhisse-lâmı aramağa gittiği zaman, yerine, Kâlib b. Yüfenna´yı. İsrail oğullarının üzerine vekil bırakmıştı. [7]
İsrail oğullarını, Mûsâ Aleyhisselâmın, Eriha´daki zorbalarla savaş emrine itâ-ata davet ve teşvik ettikleri ve Allah´ın nimetine erdikleri bildirilen iki Er´den[8] birisinin de, Kâlib b. Yüfenna Aleyhisselâm olduğu rivayet edilir. [9]
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâm vefat edeceği sırada, Kâlib b. Yüfenna Aleyhisselâmı, İsrail oğulları üzerine vekil bıraktı. [10] O da, ondan sonra, onları yönetti. [11] Kâlib b.Yüfenna Aleyhisselâm; Sâlih[12] ve Mücahid bir zat idi.
Yûşa´ b.Nûn Aleyhisselâmın hastalığı sırasında dinden dönen Kral Bârık ve ce-mâatıyla savaşarak onları hezimete uğratıp binlercesini öldürdükten sonra, Mısır üzerine yürümüş ve orayı da, fethetmiştir. [13]
Kâlib b.Yüfenna Aleyhisselâm, vefatına kadar, İsrail oğullarını güzelce yönetmiş, vefat edeceği sırada, yerine, oğlu Yusakus´u, bırakmıştır. [14]
Ona ve gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun![15]
[1] ibn.Kuteybe-Maarif s.20, TaberîqTarih c.1,s.236-237, Mes´ûdî-Murucuzzeheb d.s.52, Sâlebî-Arais s.250.
[2] ibn.Kuteybe-Maarif s.20, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.52.
[3] jbn.Kuteybe-Maarif s.20, Yâkubî-Tarih c.1,s.31.
[4] jbn.Sa´d-Tabakat c.1,s.54.
[5] İbn.Kuteybe-Maarif s.20.
[6] Sâlebî-Arais s.250.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/125.
[7] Mîr Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.292.
[8] Mâide: 23.
[9] Taberî-Tefsir c.6,s.176, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.52, Sâlebî-Arais s.250.
[10] Sâlebî-Arais s.250.
[11] Taberî-Tarih c.1,s.236-237, Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.52, Sâlebî-Arais s.250.
[12] Muhyiddin b.Arabî-Muhadaratülebrar c.1,s.131.
[13] Mîr-Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.291-292.
[14] Sâlebî-Arais s.250.
[15] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/125-126.
[1/2 21:44] Ömer Tarık Yılmaz: MEDİNE'YE VARIŞ
a) Hz. Peygamber (s.a.s.) Kuba'da
Medineliler derhal silahlanarak, bir bayram sevinci içinde yollara döküldüler. Rasûlullah (s.a.s.)'i Medine'ye bir saat uzaklıkta Kuba Köyünde karşıladılar. Rasûlullah (s.a.s.) burada Amr b. Avf Oğulları'nda 14 gece misâfir kaldı.(136) Bu esnâda Kur'ân-ı Kerîm'de 'takvâ üzere yapıldığı' bildirilen Kuba Mescidi'ni binâ etti ve burada namaz kıldı.(137)
Rasûlullah (s.a.s.)'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz. Ali de, gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kuba'da iken kafileye yetişti.
b) İlk Cuma Namazı ve İlk Hutbe
14 gün sonra, bir cuma günü Hz. Peygamber (s.a.s.) Efendimiz devesine bindi. Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine'ye hareket etti. Yolda 'Sâlim b. Avf oğulları'na âit 'Rânûnâ Vâdisi'nde öğle vakti oldu. Rasûlullah (s.a.s.) burada arka arkaya iki hutbe okuyarak ilk Cuma Namazını kıldırdı.
İlk hutbede Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra:
Ey nâs, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde iken iyi işlere koşunuz. Allah'ı çok anmak, gizli ve âşikâr çok sadaka vermek sûretiyle O'nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görürsünüz, kaçırdıklarınızı tekrâr elde edersiniz.
Biliniz ki, Cenab-ı Hakk, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün şu bulunduğum yerde Cuma namazını kıyâmete kadar, üzerinize farz kıldı. Hayâtımda veya benden sonra, -âdil veya zâlim- bir imamı olduğu halde, önemsiz gördüğü veya inkâr ettiği için kim bu namazı terkederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiç bir işine hayır vermesin. Biliniz ki, böylesinin, tevbe etmedikçe, ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği Allah katında bir değer taşır. Ancak, kim tevbe ederse Allah tevbesini kabûl eder.(138)
Ey Nâs, kendinize âhiret için azık hazırlayıp önceden gönderin. Hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. Sonra Rabbınız, -arada tercümân veya perdedâr olmaksızın- bizzat:
- Sana benim peygamberim gelip haber vermedi mi? Ben sana mal vermiş, ihsânda bulunmuştum. Sen bunlardan âhiretin için ne gönderdin? diye soracaktır. O kimse sağına, soluna bakacak, hiç bir şey göremeyecek. Sonra önüne bakacak, orada Cehennem'i görecek. Öyleyse yarım hurma ile de olsa, kendini ateşten korumağa gücü yeten, bunu yapsın. Buna gücü yetmeyen, bâri güzel sözle kendini kurtarsın. Çünkü bir iyiliğe 10'dan 700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun.(139)
Rasûlullah (s.a.s.) birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra ikinci hutbede de şunları söylemiştir.
Hamd Allah'a mahsustur. O'na hamdeder. O'ndan yardım dileriz. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü işlerimizden Allah'a sığınırız. Allah'ın hidâyet verdiğini kimse saptıramaz. O'nun saptırdığını da kimse doğru yola koyamaz.
Allah'tan başka ilâh olmadığına şehâdet ederim. O birdir, eşi , ortağı ve benzeri yoktur.
Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı (Kur'ân-ı Kerîm) dir. Allah'ın kalbini Kur'ân ile süslediği, küfürden sonra İslâm'a soktuğu, Kur'ân'ı diğer sözlere tercîh eden kimse felâh bulup kurtulmuştur.
Allah'ın sevdiğini seviniz. Allah'ı bütün kalbinizle (can ve gönülden) seviniz. Allah Kelâmı Kur'an'dan ve zikrinden usanmayınız.
Allah'ın Kelâmına karşı kalbiniz katılaşmasın.
Yalnız Allah'a kulluk edip ibâdetinizde O'na hiç bir şeyi ortak yapmayınız. O'ndan hakkıyla sakınınız. Yaptığınız iyi şeyleri dilinizle doğrulayınız. Aranızda Allah'ın rahmet ve merhametiyle sevişiniz. Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun.(140)
c) Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Medine'de Karşılanışı
Cuma namazından sonra Rasûlullah (s.a.s.) Medine'ye hareket etti.(141) Medine, târihinin en önemli gününü yaşıyordu. Halk bayram sevinci içinde, Kuba'dan itibâren yolu iki taraflı doldurmuştu. Kadınlar şiirler söylüyor, çocuklar 'Rasûlullah geldi, Rasûlullah geldi' diye bağrışıyor, küçük kızlar def çalarak şenlik yapıyorlardı. Medine halkı, Rasûlullah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci, hiç bir şeyden duymamıştı.
Herkes Peygamber Efendimizi kendi evinde misâfir etmek istiyor, 'Ey Allah'ın Rasûlü, bize buyurunuz... 'diyerek deveyi durdurmak istiyorlardı. Rasûlullah (s.a.s.) ise, kimseyi gücendirmemek için devesini serbest bırakmıştı.
- 'Siz deveyi kendi hâline bırakınız. O memurdur, emrolunduğu yere gider,' diyerek dâvet edenlerden izin istiyordu. Nihâyet deve, hâlen 'Mescidü'n-Nebi'nin bulunduğu boş arsada çöktü, Rasûlullah (s.a.s.) inmedi. Deve kalkarak bir kaç adım gittikten sonra geri dönüp ilk çöktüğü yere yeniden çöktü, bir daha kalkmadı. Rasûlullah (s.a.s.) üzerinden inerek:
- 'Akrabamızdan en yakın kimin evi?' diyerek etrâfındakilere sordu. Zeyd oğlu Hâlid.(142)
- İşte evim, işte kapısı, buyurunuz Yâ Rasûlallâh... diyerek Rasûlullah (s.a.s.)'i dâvet etti. Peygamber Efendimiz böylece Hz. Hâlid'in misâfiri oldu. Bu misâfirlik 'Mescidü'n-Nebî'nin inşâatı tamamlanıncaya kadar 7 ay devam etti.(143)
(136) el-Buhârî, 1/11; Tecrid Tercemesi, 2/306 (Hadis No: 270
(137) (Hicretin) ilk gününde, takva temeli üzerine kurulan (Kuba'daki)Mescidde namaz kılman daha uygundur. Bu mescidde temiz olmayı sevenler vardır. Allah da temiz olanları sever. (et-Tevbe Sûresi, 108)
(138) İbn Mâce, es-Sünen, 1/343, (Hadis No: 1081); Tecrid Tercemesi, 3/63, (Hadis No: 487'nin izâhı)
(139) İbn Hişâm, 2/146; Şerafettin Yaltkaya, Hatiplik ve Hutbeler, 22; Kısas-ı Enbiyâ, 1/176; Asr-ı Saâdet, 2/828
(140) İbn Hişâm, 2/147; Hatiplik ve Hutbeler, 22, 24; Kısıs-ı Enbiyâ, 1/177; Asr-ı Saâdet, 2/829
(141) Medine'nin eski adı Yesrib'ti. Rasûlüllah (s.a.s.) hicret edip yerleştikten sonra 'Peygamber Şehri' anlamında 'Medinetü'n-Nebî' denildi. Daha sonra kısaltılarak sâdece Medinetü'l Münevvere denilmiştir.
(142) Hâlid b. Zeyd Ebû Eyyûb el- Ensâri, Neccâr oğullarından ve Peygamberimizin dedesi Abdülmuttalib'in annesi Selmâ Hatun'un âilesindendir. Müslüman Araplar tarafından yapılan ilk İstanbul kuşatmasında bulunmuş ve şehit düşmüştür. Fâtih, İstanbul'u fethedince Hz. Hâlid'in
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N