Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 11.07.2023 14:52

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[29/1 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: 2- Îmânın Beyânı
 
106- Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb beraberce, İbn Uleyye'den rivâyet ettiler. Züheyr dedi ki: Bize İsmâil b. İbrahim Ebû Hayyan'dan, o da Ebû Zür'ate'bni Amr b. Cerir'den o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Ebû Hüreyre şöyle dedi:
 
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir gün halk arasına çıkmıştı. O sırada ona bir adam gelerek:
 
— Ya Resûlallah! İmân nedir? diye sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
-Allah'a, Allah'ın Meleklerine, Kitabına, Allah'a kavuşmaya ve Peygamberlerine, bir de son dirilmeye inanmalıdır.» buyurdu. Adam: «Ya Resûlallah! İslâm nedir?» dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«İslâm: Allah'a ibâdet etmen, Ona hiç bir şeyi şerik koşmaman, farz namazı ikaame etmen, farz olan zekâtı vermen ve Ramazanı tutmandır» buyurdu. Adam:
 
«Ya Resûlüllah! İhsan nedir?» dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Allah'a, Onu görüyormuşsun gibi ibâdet etmendir. Çünkü sen Onu görmüyorsan da O senî muhakkak görür.» buyurdu.
 
«Yâ Resûlüllah!. Kıyâmet ne zaman kopacak?» diye sordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Bu meselede sorulan sorandan daha âlim değildir. Ama ben sana onun alâmetlerini söyleyeyim: Ne zaman câriye, kendi sahibini doğurursa İşte bu kıyâmet alâmetlerindendir. Ne zaman çıplak, yalın ayak takımı, insanlara baş olurlarsa bu da onun alâmeti erindendir. Ne zaman kuzu, oğlak çobanları yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarış ederlerse işte bu da onun alâmetlerindendir. Kıyâmetin ne zaman kopacağı Allah'dan başka kimsenin bilmediği beş gâib şeyde dahildir.» buyurdu.
 
Bundan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şu âyeti okudu:
 
«Kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmek şüphesiz ki Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir, rahimlerde olanları O bilir. Hiç bir kimse yarın ne kazanacağını bilemez; hiç bir kimse de nerede öleceğini bilemez. Muhakkak Allah hakkıyla bilen ve haberdar olandır.»
 
Ebû Hüreyre
 
Dedi ki:
 
«Sonra o adam dönüp gitti. Arkasından Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) — O adamı bana geri çevirin! dedi.
 
Bunun üzerine ashab geri çevirmeye kalktılar; fakat hiç bir şey göremediler. (O zaman) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)
 
— O Cibrîl'dir. İnsanlara dinlerini öğretmek için geldi,» buyurdular.
 
107- Bize Muhammed b. Abdillâh b. Nümeyr rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Muhammed b. Bişr rivâyet etti.
 
(Dedi ki);
 
— Bize Ebû Hayyân et-Teymî bu isnadla bu hadisin benzerini rivâyet etti. Ancak onun rivâyetinde: « Eme kocasını doğurduğu zaman» cümlesi vardır ki, cariyeleri kasdeder.
 
Serâriy yahud serarî: Seriyyenin cem'idir. Seriyye: Câriyedir.
[29/1 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Türkiye’de İlk Türkçe Ezanın Okutturulması 1932
•  Dünyada İlk Televizyon Yayını Başladı 1926
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[29/1 22:10] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine alır, onları koruyup gözetmek kendisine zor gelmez. O yücedir, büyüktür.” 
 
Bakara 255
[29/1 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Kim Allah’a karşı takva bilinci içerisinde olursa Allah da ona bir çıkış yolu ihsan eder.” 
 
Dârimî, Rikâk, 16
[29/1 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: EZAN İSLAM’IN ŞİARIDIR
 
Sözleri bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sünneti ile sabit olan ezan İslâm dininin şiarı ve Müslüman varlığının/kimliğinin bir göstergesidir. İslâm inancının temel esaslarını içeren ve İslâm toplumunun ortak değeri olan ezan, aynı zamanda, İslâm birliğinin ve tevhîdin sembolüdür.
Mâna ve muhtevası bakımından ezan hem namaz hem de İslâm için bir çağrıdır. Yani ezan vasıtasıyla insanlar bir taraftan namaza çağrılırken diğer taraftan Allah’ın varlığı, birliği, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) O’nun elçisi olduğu ve asıl kurtuluşun (felâh) âhiret mutluluğunda bulunduğu gerçeğini dile getirmektedir.
İslâm alimleri Arapça dışında okunacak bir çağrının ezan olarak nitelenemeyeceğini, örneğin Farsça olarak okunacak sözlerin ezan olarak sahih olmadığını belirtmişlerdir. (İbn Abidin, Reddü’l-muhtâr, I, 383.) 
Ezanın özgün şekliyle okunması gerektiği konusunda 15 asırlık bir gelenek ve ittifak söz konusudur. Ezan, İslâm’ın şiarı ve namaza davet olduğundan değişik dilleri konuşan Müslümanların hepsine bu davetin ulaştırılması, ancak yine hepsinin ortak bilincine hitap etmekle olur ki, bu da ezanın bilinen asli lafızlarıyla yani Arapça olarak okunmasıyla gerçekleşir (İbn Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 383). Bu itibarla ezanın asli şekli dışında başka bir dille okunması caiz değildir.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[29/1 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: Nereye çıktığını bilmediğin yolun basiret gereği en iyi çaresi, ortasında durmak- tır.[Cenap Şahabettin]
[29/1 22:11] Ömer Tarık Yılmaz: HASTA ZİYARETİ
Toplum hayatında birlik, beraberlik, yardımlaşma, merhamet ve sevginin hakim olmasını öngören yüce dinimizin güzel öğütle- rinden biri de hastaları ziyaret etmektir.
Hasta ziyareti, toplum içinde insanların kaynaşmasına birlik ve beraberlik ruhunun pekişmesine sebep olmaktadır. Peygamberimiz hasta ziyaretine büyük önem verirdi. Ashabın du- rumunu yakından izlerdi. Onlardan birini birkaç gün göreme- yince, sorar soruştururdu. Hasta olduğunu öğrenirse hemen onun ziyaretine gider, hatırını sorar,iyileşmesi için dua ederdi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) bir hadisinde: “Bir Müslüman, Müs- lüman kardeşini hasta iken ziyaret ettiğinde, hastanın yanından ay- rılana kadar. O ziyaretçi cennet bahçesinde yaşar.” buyurmuştur. (Tecrid Terc. C4, Sh. 277)
 
ANKEBÛT SÛRESİ
Ankebût sûresi Kur'ân-ı Ke- rîm'in yirmi dokuzuncu sûresi olup altmış dokuz ayettir.
Mekke devrinde inmiştir.
Süre. ismini 41. âyetteki “Örümcek” anlamına gelen el-ankebût kelimesinden alır. Bu âyette Allah'tan başkasına güvenenlerin durumu. ördüğü ağa güvenen örümceğin ha- line benzetilir.
Müminlerin Allah'a güven- meleri. O'nun emirleri doğ- rultusunda hareket etmeleri gerektiğine dikkat çekilir.
 
ÖZLÜ SÖZ
İlâhî! Hamdini sözüme sertâc ettim, zikrini kalbime mi’râc ettim, kitabını ken- dime minhac ettim. Ben yoktum vâr ettin, varlığından haberdâr ettin, aşkınla gönlümü bîkarar ettin. (Elmalılı Hamdi Yazır)
[29/1 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: Her şeyi düzenli bir şekilde yaratan
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'O Allah ki, Yaratan'dır, kusursuzca var edendir, 'şekil ve suret' verendir. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanların tümü O'nu tesbih etmektedir. O, Aziz, Hakimdir.' (Haşr, 24 )
 
Bâri'dir. Yani öyle temiz yaratıcı ki yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleyerek ve tamamlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır.  (3)
 
Cenab-ı Hak ne yaratmışsa düzenli bir şekilde yaratmıştır. Dikkat edilecek olursa yaratılan her eşya ve insanın diğer mahluklarlarla bir ilgi ve bir bağlantısı bulunuyor. (5)
 
Kulun bu isimde hiç bir rolü yoktur. Kullara bu isim verilmez ve onlara yaratıcı denilmez ancak çok uzak bir ihtimalle mecazi anlamda denilebilir. Çünkü yaratmak ve icad etmek, ilmin gerektirdiği şekilde gücü kullanmaktır. Allah, kula ilim ve kudret vermiştir. İnsan çalışması sayesinde, bazı şeyleri icad edebilecek dereceye yükselirse, o şeylerin mucidi sayılır. (6)
 
 
 
Bu ismi bilmenin faydaları nelerdir? 
 
Allah'ın yaratıcı olduğunu kabul etmek, O'nun aynı zamanda Bâri olduğunu da kabul etmektir. Allah'ın yaratıcı ve Bâri olduğunu kabul eden, kendisinini daima bir halden bir hale geçtiğini ve sonuçta  bu varlığının mutlaka son bulacağına inanır. Bu inanç ona, Allah'a tam bir teslimiyetle teslim olmasını sağlar. Olayların gerçek yaratıcısının Allah olduğunu bilen kimse, meydana gelen olaylardan derinden etkilenmez, kalbini derin üzüntüler sarmaz, sırlarının bilinmesinden korkmaz. O'nun yasaklarından şiddetle kaçınır ve daima O'na sığınarak korunur.Bu ismi bilen, her şeyin Allah elinde olduğunu ve O'nun emriyle gerçekleştiini bilir. O'ndan başka yaratıcının olmadığını anlar. O'nun bütün emir ve yasaklarını samimiyetle uygular. (4)
 
Çocuğu olmayan bir kadın, yedi gün oruç tutup iftar vaktinde 'Yâ Musavvir, Ya Bari, Ya Hâlik' isimlerini su üzerine 21 kere okuyup üfürse ve o sudan iftar eylese Cenab-ı hak bu isimlerin hürmetine makbul bir çocuk ihsan eder.' (1)
Kaynaklar
1) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı)  Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
2) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985 
3) Elmalı Tefsiri, Haşr, 24
4) Esma-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
5) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
6) Esmaü'l Hüsna, İmam-ı Gazali, Ferşat Yayınları, 2005
[29/1 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: Milâdî VII. yüzyılda Hz. Muhammed, İslâm vahyini tebliğe başladığında yeryüzünde ateizm, putperestlik, politeizm (şirk), yıldızlara tapma da dahil birçok din ve inanç şekilleri mevcuttu. Bu dinlerden Mecûsîlik, Brahmanlık, Budizm, Sâbiîlik, Yahudilik ve Hıristiyanlık en önemlileri olarak ve hatta bir dereceye kadar vahiy dinleri olmaları yönüyle o günün Mekkeliler'i tarafından kolaylıkla kabul edilebilir dinlerdi. Fakat yeni bir din gönderilmiştir. Çünkü bütün bu dinler, zaman içinde orijinal ve aslına uygun şekillerini kaybetmiş, zaman ve mekâna bağlı olarak çeşitli değişikliklere uğramışlar, ayrıca kendilerinden sonra gelecek ve şartları daha da iyileştirip mükemmelleştirecek bir şahsı ve onun mesajını müjdelemişlerdir.
Mecûsîlik en eski dinlerden biriydi ve Zerdüşt'ün getirdiği dinin bozulmuş şekline verilen addı. Zerdüşt tek Allah yani Ahura Mazda inancını tebliğ etmiş, O'nun seçtiği kimselere ilâhî vahyin geleceğine, meleklere ve ölüm sonrası hayata imanı emretmişti. Zend-Avesta'da (Yaşt, 13, XXVIII, 129) putları kıracak olan Soeşyant adlı birinin geleceği bildirilmektedir. Ancak Zerdüşt'ün tebliğ ettiği tevhid inancı daha sonra hem iyilik hem de kötülük tanrısı olmak üzere iki tanrı inancına (düalizm=seneviyye) dönüşmüş, Tanrı'nın kudret ve kuvvetini temsil ettiğine inanılan ateş yüceltilerek ateş kültü (Mecûsîlik) oluşmuştur.
Brahmanizm çok tanrılı bir dindir. Gerçekte Brahmanlar tek Tanrı'ya inanmakla birlikte O'nun yaratıkları veya O'nun sıfatları şeklinde de olsa Tanrı'nın birtakım tezahürlerine tapma bunlarda da mevcuttur. Hintliler Tanrı'nın kendisini tarihin her devresinde çeşitli şahsiyetlere bürünerek insanlara gösterdiğine inanırlar. Bu hulûl (avatara=enkarnasyon) inancı hem Tanrı'nın bedenleşmesi ve maddî şekillerle tasvirine hem de binlerce ilâhın mevcudiyeti kanaatine yol açmıştır. Diğer taraftan bu dinde mevcut olan kast sistemi, dinin evrensel gereği olan eşitlik ve kardeşlik unsurlarıyla da çelişmektedir ve bu din, kapalı bir din hüviyetindedir. Dışarıdan biri bu dine giremez ve ona mensup olanlar da ebedî bir tenâsüh hali içindedirler. Aslî hüviyetini kaybedip çok tanrıcılığa, Tanrı'nın bedenleşmesi ve tenâsüh inancına sapması ve kast sistemini benimsemesine rağmen Brahmanizm'de de 'ileride gelecek, beklenen kimse' inancı vardır.
Budizm Brahmanizm'deki puta tapma inancını reddedip ona karşı çıkmaktan doğmuş bir dindir ve ana din olan Brahmanizm'den birçok esas taşımaktadır. Bir bakıma Brahmanizm'deki putların kırılması yolunda bir reform niteliği taşır. Ancak putlara karşı olan Buda'nın getirdiği din kendisinden sonra Buda heykellerine tapma şeklinde putperest bir karaktere bürünmüştür. Buda, hayatın tabii olaylarını bir ıstırap olarak görüyor ve bundan kurtuluşu bütün arzu ve ihtiraslardan uzaklaşmaya bağlıyordu. Bu da onları aşırı riyâzet, nefse ezâ ve hatta dünya hayatının tamamen terkedilmesi gibi aşırılıklara sevkediyordu. Yapısındaki köklü değişiklik ve bozulmalara rağmen Budizm'de de ileride gelecek bir kurtarıcı (Maitreya veya Metteya) müjde ve beklentisi vardır.
Sâbiîlik de İslâm'ın geldiği asırda mevcut bir inanç idi. Sâbiîler hicrî ilk yüzyılda müslümanların hâkimiyeti altına girmiş ve onlara zimmîlik statüsü tanınmıştır. Sâbiîler'in oldukça eskiye dayanan bir tarihleri olmakla birlikte nasıl doğduğu, kimin tarafından yayıldığı açık ve net olarak bilinmemektedir. Sâbiîlik'te bir yüce varlık inancı mevcut olmakla birlikte ışık âlemi ile karanlık âlem arasındaki mücadeleye dayanan bir düalizm inancı hâkimdir. Peygamberlik inancının mevcudiyeti tartışmalı olmakla birlikte Hz. Yahyâ'ya büyük önem verilmekte ve kendi peygamberleri olarak açıklanmaktadır. Diğer taraftan Sâbiîler Hz. İbrâhim, Hz. Mûsâ, Hz. İsâ ve Hz. Muhammed'i kötülük peygamberi, yalancı olarak nitelemektedirler. Özetle denilebilir ki Sâbiîlik orijinal şeklini yitirmiş, zamanla çeşitli inançlar karışmış ve müntesipleri azalmış bir din hüviyetindedir.
Bugün ilâhî kaynağa dayanan dinler diye kabul edilen Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâmiyet'in temel özelliklerini ve İslâm dininin diğer ikisinden farklı olduğu yönleri de şu şekilde tesbit mümkündür:
1. Allah inancı. Yahudilik Tanrı'nın birliği üzerinde ısrarla durmasına rağmen, en azından tarihlerinin bazı dönemlerinde ona beşerî nitelikler nisbet etmişler ve âdetâ Tanrı'yı beşerî organ ve duygular taşıyan bir insan gibi tasvir etmişler, insanlaştırmışlardır. Hıristiyanlar ise Tanrı'nın birliğini farklı şekilde ele alıp teslîsi savunmuşlar, aşırı bağlılık duygusuyla, Hz. Îsâ'yı tanrılaştırmışlardır.
Halbuki İslâm, Allah inancı hususunda gerek yahudilerin gerekse hıristiyanların sonradan düştükleri yanlışlık ve aşırılıkları düzeltmiş, Tanrı'nın beşerîleşmesini veya beşerin tanrılaşmasını reddetmiş, bu noktada Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ'nın hakiki mesajını hatırlatarak Allah'ın bir ve benzersiz olduğunu vurgulamıştır.
2. Melek inancı. Meleklerin Allah'ın oğulları ve kızları olduğu iddiasını ve beşerî şekillerdeki tasvirlerini reddederek hem yahudi ve hıristiyanların düştükleri yanlışı göstermiş hem de Allah'ın yüceliğini vurgulamıştır.
3. Kutsal kitaplar. Ne yahudiler ne de hıristiyanlar, Allah tarafından Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ'ya verilmiş kutsal kitapları orijinal şekilleriyle muhafaza edebilmişler, Tevrat ve İncil zaman içinde ya kaybolmuş ve yeniden yazılmış, ya da çeşitli ilâve ve eksiltmelere mâruz kalmıştır. Kur'ân-ı Kerîm ise hem vahyedildiğinde yazıya geçirilmiş olması hem de ezberlenmek suretiyle muhafaza edilmesi yönüyle orijinal ve aslına uygun şekliyle günümüze kadar gelmiştir.
4. Peygamberlik. Yahudilik ve Hıristiyanlık sonradan tahrif edildikleri için örnek ve önder şahsiyetler olan peygamberlerle ilgili çeşitli iddia ve iftiralarda bulunup sonra gelecek peygamberleri kabul etmezken İslâm, hem bütün peygamberlere imanı şart koşmuş hem de onları lâyık oldukları güzel vasıflarla tavsif etmiştir.
5. Dünya-âhiret dengesi. Yahudilik dünya hayatına, Hıristiyanlık da dünyadan uzaklaşıp mânevî hayata daha çok ağırlık verirken İslâm her ikisi arasındaki dengeyi kurmuş ve korumuştur: 'Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) âhiret yurdunu iste, ama dünyadan da nasibini unutma...' (el-Kasas 28/77).
6. Mükellefiyetlerin azlığı. Madde-mâna, dünya-âhiret dengeleri açısından en ölçülü ve kolayca yaşanabilir; çeşitli emir ve hükümlerde kolaylığı öngörmesi açısından en kolay olan din İslâm'dır.
İslâm, diğer ilâhî dinlerde var olan bazı ağır dinî sorumlulukları ortadan kaldırmış, insanın yaratılışına en uygun ve yaşanabilir kuralları sunmuş, böylece dini daha da ağırlaştıran ve yaşanmasını zorlaştıran din yorumcularına da önemli bir uyarıda bulunmuştur. Bu son dinin peygamberi Kur'an'da şu şekilde anlatılır: 'Yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî peygambere uyanlar (var ya) işte o peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder, onlara temiz şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Ağırlıklarını ve üzerlerindeki zincirleri indirir. O peygambere inanıp ona saygı gösteren, ona yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nura (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır' (el-A`râf 7/157).
Bu âyette hem Mûsâ şeriatında mevcut çok sayıdaki kural ve vecîbelere (temizlik kuralları, yiyeceklerle ilgili esaslar, âdetli kadınla ilgili yasaklar gibi) hem de İnciller'de ortaya konan öğretinin gerektirdiği aşırı riyâzetçi eğilimlere işaret edilmektedir.
İslâm, daha önceki şeriatlarda mevcut bazı ağır yükleri kaldırmış veya hafifletmiş, dini daha kolay ve yaşanabilir kılmıştır. Çünkü 'İşte böylece sizin insanlığa şahitler olmanız, resulün de size şahit olması için sizi mûtedil bir ümmet kıldık' (el-Bakara 2/143) buyurulmaktadır. Resûlullah da 'Kolay ve yüce Hanîflik'le gönderildim' (Müsned, V, 266; bk. Buhârî, 'Îmân', 29) diyerek İslâm'ın diğer şeriatlara göre daha mûtedil, kolay ve müsamahalı olduğunu vurgulamaktadır. Kur'an ve Sünnet'te, dinî mükellefiyetlerin azaltılarak ve gerekli ve yeterli seviyede tutulduğu, İslâm'ın insanlara ağır yükler yüklemek için değil, rahmet ve inâyet olarak gönderildiği sıklıkla tekrarlanır. Kur'an ve Sünnet'teki bu vurgu sebebiyle de İslâm bilginleri dinin anlatım ve yorumunda daima kolaylığı ve uygulanabilirliği tercih etmişlerdir.
İslâm'ın peygamberi peygamberlerin, onun getirdiği din de dinlerin sonuncusudur. İslâm'ın bir diğer özelliği onun evrenselliğidir. Son din olması açısından öncelikleri kucaklayıcı ve en mükemmel olmasıdır.
[29/1 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: Onlarin (münafiklarin) durumu, (karanlik gecede) bir ates yakan kimse misalidir O ates yanip da etrafini aydinlattigi anda Allah, hemen onlarin aydinligini giderir ve onlari karanliklar içinde birakir; (artik hiçbir seyi) görmezler (BAKARA/17)
 
Bir zamanlar biz sizin için denizi yardik, sizi kurtardik, Firavun'un taraftarlarini da, siz bakip dururken denizde bogduk (BAKARA/50)
 
Iki taraf (cennetlikler ve cehennemlikler) arasinda bir perde ve A'râf üzerinde de herkesi simalarindan taniyan adamlar vardir ki, bunlar henüz cennete giremedikleri halde (girmeyi) umarak cennet ehline: 'Selâm size!' diye seslenirler  (A'RAF/46)
 
(Yine) A'râf ehli simalarindan tanidiklari birtakim adamlara seslenerek derler ki: 'Ne çoklugunuz ne de taslamakta oldugunuz büyüklük size hiçbir yarar saglamadi  (A'RAF/48)
 
(Allah'in azabindan) sakinip da rahmete nâil olmaniz ümidiyle, içinizden sizi uyaracak bir adam vasitasiyla size bir zikir (kitap) gelmesine sastiniz mi?'  (A'RAF/63)
 
Sizi uyarmak için içinizden bir adam vasitasiyla Rabbinizden size bir zikir (kitap) gelmesine sastiniz mi? Düsünün ki O sizi, Nuh kavminden sonra onlarin yerine getirdi ve yaratilista sizi onlardan üstün kildi O halde Allah'in nimetlerini hatirlayin ki kurtulusa eresiniz'  (A'RAF/69)
 
Musa tayin ettigimiz vakitte kavminden yetmis adam seçti Onlari o müthis deprem yakalayinca Musa dedi ki: 'Ey Rabbim! Dileseydin onlari da beni de daha önce helâk ederdin Içimizden birtakim beyinsizlerin isledigi (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu is, senin imtihanindan baska bir sey degildir Onunla diledigini saptirirsin, diledigini de dogru yola iletirsin Sen bizim sahibimizsin, bizi bagisla ve bize aci! Sen bagislayanlarin en iyisisin! (Hz Musa'nin, kavmini temsilen seçip Al lah'in huzuruna getirdigi kimseler, Allah ile kendi arasindaki konusmayi isitince, onunla yetinmediler ve: ''Ey Musa, Allah'i açikca görmedikçe sana asla inanmayacagiz'' dediler Bunun üzerine orada siddetli bir deprem oldu ve bayilip düstüler Hz Musa, Allah'a yalvardi da bu afet kaldirildi)  (A'RAF/155)
 
Onun içinde asla namaz kilma! Ilk günden takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kilman elbette daha dogrudur Onda temizlenmeyi seven adamlar vardir Allah da çok temizlenenleri sever  (TEVBE/108)
 
Içlerinden bir adama: Insanlari uyar ve iman edenlere, Rableri katinda onlar için yüksek bir dogruluk makami oldugunu müjdele, diye vahyetmemiz, insanlar için sasilacak bir sey mi oldu ki, o kâfirler: Bu elbette apaçik bir sihirbazdir, dediler?  (YUNUS/2)
 
Lût'un kavmi, kosarak onun yanina geldiler Daha önce de o kötü isleri yapmaktaydilar (Lût): 'Ey kavmim! Iste sunlar kizlarimdir (onlarla evlenin); sizin için onlar daha temizdir Allah'tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! Içinizde akli basinda bir adam yok mu!' dedi  (HUD/78)
 
Dediler ki: Ey Suayb! Babalarimizin taptiklarini (putlari), yahut mallarimiz hususunda diledigimizi yapmayi terketmemizi sana namazin mi emrediyor? Oysa sen yumusak huylu ve çok akillisin!  (HUD/87)
 
Biz, onlarin seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi aralarinda fisildasirlarken de o zalimlerin: 'Siz, büyülenmis bir adamdan baskasina uymuyorsunuz!' dediklerini çok iyi biliriz  (İSRA/47)
 
Onlara, su iki adami misal olarak anlat: Bunlardan birine iki üzüm bagi vermis, her ikisinin de etrafini hurmalarla donatmis, aralarinda da ekinler bitirmistik  (KEHF/32)
 
Karsilikli konusan arkadasi ona hitaben: 'Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah'i inkâr mi ettin?'  (KEHF/37)
 
'Bu, yalnizca kendisinde delilik bulunan bir kimsedir Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanip bekleyin bakalim'  (MÜ'MİNUN/25)
 
'Bu adam, sadece Allah hakkinda yalan uyduran bir kimsedir; biz ona inanmiyoruz'  (MÜ'MİNUN/38)
 
Onlar, ne ticaret ne de alis-verisin kendilerini Allah'i anmaktan, namaz kilmaktan ve zekât vermekten alikoyamadigi insanlardir Onlar, kalplerin ve gözlerin allak bullak oldugu bir günden korkarlar  (NUR/37)
 
Yahut kendisine bir hazine verilmeli veya içinden yeyip (mesakkatsizce geçimini saglayacagi) bir bahçesi olmaliydi (Ayrica) o zalimler (müminlere): Siz, ancak büyüye tutulmus bir adama uymaktasiniz! dediler  (FURKAN/8)
 
Iki topluluk birbirini görünce, Musa'nin adamlari: Iste yakalandik! dediler  (ŞUARA/61)
 
Musa, ahalisinin habersiz oldugu bir sirada sehre girdi Orada, biri kendi tarafindan, digeri düsman tarafindan olan iki adami birbiriyle dögüsür buldu Kendi tarafindan olani, düsmana karsi ondan yardim diledi Musa da ötekine bir yumruk vurup ölümüne sebep oldu (Bunun üzerine:) Bu seytan isidir O, gerçekten saptirici, apaçik bir düsman, dedi  (KASAS/15)
 
Sehrin öbür ucundan bir adam kosarak geldi: Ey Musa! Ileri gelenler seni öldürmek için hakkinda müzakere ediyorlar Derhal (buradan) çik! Inan ki ben senin iyiligini isteyenlerdenim, dedi  (KASAS/20)
 
'Elini koynuna sok; kusursuz, bembeyaz çikacaktir Korkudan (açilan) kollarini kendine çek Iste bu ikisi Firavun ve onun adamlarina karsi Rabbin tarafindan iki kesin delildir Çünkü onlar, yoldan çikan bir kavim olmuslardir' (diye seslenildi)  (KASAS/32)
 
Allah, bir adamin içinde iki kalp yaratmadigi gibi, 'zihâr' yaptiginiz eslerinizi de analariniz yerinde tutmadi ve evlâtliklarinizi da öz ogullariniz olarak tanimadi Bunlar sizin agizlariniza geliveren sözlerden ibarettir Allah ise gerçegi söyler ve dogru yola O eristirir  (AHZAB/4)
 
Müminler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var Iste onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canini vermistir; kimi de (sehitligi) beklemektedir Onlar hiçbir sekilde (sözlerini) degistirmemislerdir  (AHZAB/23)
 
Kâfir olanlar (kendi aralarinda) söyle dediler: Çürüyüp paramparça oldugunuz vakit yeniden dirileceginizi söyleyerek haber veren kisiyi gösterelim mi?  (SEBE'/7)
 
Onlara apaçik âyetlerimiz okundugu zaman demislerdi ki: Bu, sizi babalarinizin taptigi (putlardan) çevirmek isteyen bir adamdan baskasi degildir Ve yine bu (Kur'an) da uydurulmus bir yalandan baska bir sey degildir, dediler Hak kendilerine geldiginde onu inkâr edenler de: Bu, apaçik bir büyüden baska bir sey degildir, dediler  (SEBE'/43)
 
Derken sehrin öbür ucundan bir adam kosarak geldi 'Ey kavmim! dedi, bu elçilere uyunuz!'  (YASİN/20)
 
(Inkârcilar) derler ki: Kendilerini dünyada iken kötülerden saydigimiz kimseleri burada niçin görmüyoruz?  (SAD/62)
 
Allah, çekisip duran birçok ortaklarin sahip oldugu bir adam (köle) ile yalniz bir kisiye bagli olan bir adami misal olarak verir Bu ikisi esit midir? Hamd Allah'a mahsustur Fakat onlarin çogu bilmezler  (ZÜMER/29)
 
Firavun ailesinden olup, imanini gizleyen bir mümin adam söyle dedi: Siz bir adami 'Rabbim Allah'tir' diyor diye öldürecek misiniz? Halbuki o, size Rabbinizden apaçik mucizeler getirmistir Eger o yalanci ise yalani kendisinedir Eger dogru söylüyorsa sizi tehdit ettiginin (azâbin), bir kismi olsun gelip size çatar Süphesiz Allah, haddi asan, yalanci kimseyi dogru yola eristirmez  (MÜ'MİN/28)
 
Ve dediler ki: Bu Kur'an iki sehirden bir büyük adama indirilse olmaz miydi?  (ZUHRUF/31)
 
Su da gerçek ki, insanlardan bazi kimseler, cinlerden bazi kimselere siginirlardi da, onlarin taskinliklarini arttirirlardi  (CİN/6)
 
Iste bunlar sagdakilerdir  (BELED/18)
 
Ayetlerimizi inkâr edenler ise iste onlar soldakilerdir,  (BELED/19)
[29/1 22:12] Ömer Tarık Yılmaz: KÖLE AZAD ETMENİN FAZİLETİ
 
4119 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim bir müslüman erkeği azad ederse, onun her bir uzvuna mukabil, bunun bir uzvunu Allah ateşten azad eder.'
 
Bir diğer rivayette şu ziyade var: '...hatta fercine mukabil fercini..'
 
Buhari, Itk 1; Müslim, Itk 24, (1509); Tirmizi, Nüzûr 19, (1547).
 
4120 - Vaile İbnu'l-Eska' radıyallahu anh anlatıyor: 'kendisine -katl sebebiyle ateş- vacib olan bir arkadaşımızla Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelmiştik.
 
'Ona bedel bir köle azad edin, Allah da onun her bir uzvuna bedel sizden bir uzvu ateşten azad etsin!' buyurdu.'
 
Ebu Davud, Itk 13, (3964).
 
İYİ MUAMELE
 
4121 - Hz. Ebu Bekr radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kötü muamele sahibi cennete giremez.'
 
Tirmizi, Birr 29, (1947).
 
4122 - Râfi' İbnu Mekis radıyallahu anh -ki Cüheynelidir, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte Hudeybiye seferine katılmıştır- anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'İyi muamele artmadır -veya uğurdur dedi- kötü huy da uğursuzluktur.'
 
Ebu Davud, Edeb, 133, (5162, 5163).
 
KÖLEYİ AFFETMEK
 
4123 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Bir adam Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a gelerek: 'Hizmetciyi ne kadar affedeyim?' diye sordu. Aleyhissalatu vesselam susup cevap vermedi. Adam tekrar:
 
'Ey Allah'ın Resûlü! Hizmetcimi ne kadar affedeyim?' diye sordu. bu sefer: 'Her gün yetmiş kere affet!' cevabını verdi.'
 
Ebu Davud, Edeb 133, (5164); Tirmizi, Birr 31, (1950).
 
4124 - Ma'rûr İbnu Süveyd rahimehullah anlatıyor: 'Ebu Zerr'i gördüm, üzerinde bir takım (hulle) vardı, kölesi de aynı şekilde bir takım giyiyordu. Bunun sebebini sordum. Bana şu cevabı verdi: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'dan şöyle söylediğini işitmiştim:
 
'Onlar sizin kardeşleriniz ve yakın adamlarınızdır. Allah Teâla Hazretleri onları ellerinizin altına (emaneten) koymuştur. Kimin kardeşi eli altında ise, yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin, yapamayacağı iş buyurmayınız, eğer buyurursanız onlara yardım edin.'
 
Buhari, İman 22, Itk 15, Edeb 44; Müslim, Eyman 40 (1661); Ebu Davud, Edeb 133, (5157, 5158, 5161); Tirmizi, Birr 29, (1946).
 
4125 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Birinize hizmetcisi yemeğini getirince, onu beraber yemek üzere oturtmayacaksa, hiç olsun bir iki lokma veya bir iki yiyecek versin. Zira yemeğin hararet (pişirme) ve muamele (zahmeti)ni o çekmiştir.'
 
Buhari, Et'ime 55, Itk 18; Tirmizi, Et'ime 44, (1854); Ebu Davud, Et'ime 51, (3846); Müslim, Eyman 42, (1663).
 
HİZMETÇİNİN DÖVÜLMESİ VE KAZFI
 
4126 - Ebu Sa'idi'l-Hudri radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Biriniz hizmetçisini dövünce, hizmetçi Allah'ın ismini zikrede(rek Allah aşkına vurma diye)cek olursa derhal elinizi kaldırın.'
 
Tirmizi, Birr 32, (1951).
 
4127 - Muaviye İbnu Süveyd İbni Mukarrin anlatıyor: 'Bizim bir azadlımıza bir tokat attım ve kaçtım. Sonra öğleden az önce döndüm, babamın arkasında namaz kıldım. Babam azadlıyı da beni de çağırdı. Sonra hizmetçiye: 'Misilleme (onun yaptığınının mislini) yap!' dedi. Hizmetçi affetti. Bunun üzerine babam anlattı: 'Biz Beni Mukarrin, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında tek bir hizmetciye sahiptik. Ona birimiz bir tokat vurdu. Bu hadise Aleyhissalatu vesselam'ın kulağına ulaşmıştı: 'Onu azad edeceksiniz!' emir buyurdular. Kendisine: 'Ondan başka hizmetçileri yok!' dendi. Bunun üzerine: 'Öyleyse onu hizmetlensinler. Ancak ne zaman ondan müstağni olurlarsa, derhal yol versinler!' buyurdular.'
 
Müslim, Eyman 31, (1658); Tirmizi, Nüzur 14, (1542); Ebu Davud, Edeb 133, (5166, 5167).
 
4128 - Ebu Mes'ud el-Bedri radıyallahu anh anlatıyor: 'Ben köleme kamçıyla vuruyordum. Arkamdan bir ses işittim. 'Ebu Mes'ud, bil!' diyordu. Öfkeden sesi tanıyamadım. Bana yaklaşınca onun Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm olduğunu gördüm.
 
'Ebu Mes'ud bil! Ebu Mes'ud bil!' diyordu. Kamçıyı elimden attım.
 
'Ebu Mes'ud bil! Allah senin üzerinde senin bunun üzerindekinden daha fazla muktedir' dedi. Ben: 'Bundan sonra ebediyen köle dövmeyeceğim' dedim.'
 
Müslim, Eyman 34, (1659); Ebu Davud, Edeb 133, (5159, 5160); Tirmizi, Birr 30, (1949).
 
4129 - Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim kölesine kazıf'ta bulunursa (zina isnadı yaparsa), kölesi bu iftiradan beri ise, Kıyamet günü celde uygulanır. Dediği doğru ise o başka.'
 
Buhari, Hudud 45; Müslim, Eyman 77, (1660); Ebu Davud, Edeb 133, (5165); Tirmizi, Birr 30, (1948).
 
KÖLENİN TESMİYESİ
 
4130 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Sizden kimse 'kölem', 'cariyem' demesin. Köle de Rabbi (sahibim), rabbeti (sahibem) demesin. Malik (efendi) 'Oğlum' 'kızım' desin. Memluk (köle) de Seyyidi (efendim), seyyideti desin. Zira hepiniz memluklersiniz. Rabb de aziz ve celil olan Allah'tır.'
 
Buhari, Itk 17; Müslim, Elfaz 14, (2249); Ebu Davud, Edeb 83, (4975, 4976).
 
4131 - Bir rivayette şöyle gelmiştir: 'Hiç kimse 'Rabbini (efendini) doyur'; 'Rabbine abdest suyu dök'; 'Rabbine su ver' demesin. Bilakis 'Seyyidim', 'efendim' desin.
 
Sizden kimse abdî (kulum), emetî (cariyem) de demesin. Bilakis 'oğlum', 'kızım, yavrum' desin.'
 
Müslim. Elfaz 15, (2249).
 
4132 - Müslim'in bir diğer rivayetinde: 'Sizden kimse 'kölem!' 'cariyem!' diye söylemesin. Hepiniz Allah'ın kölelerisiniz, bütün kadınlarınız da Allah'ın kullarıdır.'
 
Müslim, Elfaz 13, (2249).
 
4133 - Hz. Cerir radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Hangi köle kaçarsa, bilsin ki ondan zimmet (garanti) kalkmıştır, dönünceye kadar namazı kabul edilmez.'
 
Müslim, İman 122-124, (68, 69, 70); Ebu Davud, Hudud 1, (4360); Nesai, Tahrimu'd-Dem 12, (7, 102).
 
ÂZAD ETME
 
4134 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim, kendisi ile bir başkası arasında (ortak) olan bir köle(deki kendine mahsus hisse)yi azad ederse, köleye onun malından adilane bir kıymet biçilir, ne eksik ne de fazla. Sonra, eğer zenginse, onun malından (ortaklara hisseleri verilerek) köle azad edilir. Değilse köleden azad ettiği kısım azad olmuştur.'
 
Buhari, Şirket 5, 14. Itk 4, 17; Müslim, Itk 1, (1501); Muvatta, Itk 1, (2, 772); Ebu Davud, Itk 6, (3940 - 3947); Tirmizi, Ahkam 14, (1346, 1347); Nesai, Büyü 106, (7, 319).
 
4135 - Ebu'd-Derda radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Köleyi ölme anında azad edenin misali, doyduğu zaman hediyede bulunan adam gibidir.'
 
Ebu Davud, Itk 15, (3968); Tirmizi, Vesaya 7, (2124).
 
4136 - İmran İbnu Husayn radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Bir adam, öleceği sıra, kendine ait altı köleyi azad etti. Onlardan başka malı da yoktu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm onları çağırdı. Onları üç gruba ayırdı, sonra aralarında kur'a çekti. İkisini azad etti. dördünü köle olarak bıraktı. Adamı da şiddetle azarladı.'
 
Müslim, Eyman 56, (1668); Muvatta, Itk 3, (2, 774); Tirmizi, Ahkam 27, (1364); Ebu Davud, Itk 10, (3958- 3961); Nesai, Cenaiz 65, (4, 64).
 
4137 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma diyor ki: 'Hangi cariye, efendisinden bir çocuk dünyaya getirirse, artık efendi bu cariyeyi satamaz, hibe edemez, miras da kılamaz. Hayatta oldukça ondan istifade eder, öldü mü artık cariye hür olur.'
 
Muvatta, Itk 6, (2, 776).
 
4138 - Semüre İbnu Cündeb radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim zû-rahm muhrem birisine malik olursa o hürdür.'
 
Ebu Davud, Itk 7, (3949); Tirmizi, Ahkam 28, (1365); İbnu Mace, Itk 5, (2524).
 
4139 - Amr İbnu Şu'ayb an ebihi an ceddihi radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm 'a yardım talep etmek üzere bir adam gelip: 'Ey Allah'ın Resulü! (Efendim) falana ait şu cariye var ya (onun yüzünden efendim bana sıkıntı veriyor)' dedi. Aleyhissalatu vesselam 'Vah! Neyin var?' deyince adam: 'Bela hasıl oldu. Köle (ben demek istiyor) efendinin cariyesine bakmıştı, efendi kıskançlıkla erkeklik uzvunu burdu (hadım etti)' dedi. Aleyhissalatu vesselam: 'Adamı bana getir!' emretti. Efendi çağırıldı ama getirilemedi. Bunun üzerine Aleyhissalatu vesselam: 'Öyleyse git, sen hürsün!' ferman buyurdu. Adam: 'Ey Allah'ın Resûlü! (Efendimin kölesi olmamda direnmesi halinde) kim bana yardımcı olacak?' dedi. Aleyhissalatu vesselam: 'Sana yardımcı olmak bütün müslümanlara terettüp eder' cevabını verdi.'
 
Ebu Davud, Diyat 7, (4519); İbnu Mace, Diyat 29, (2680).
 
4140 - Sefine radıyallahu anh anlatıyor: 'Ben Ümmü Seleme radıyallahu anha'nın kölesi idim. Bir gün bana: 'Seni azad ediyorum, ancak yaşadığın müddetçe Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm 'a hizmet etmeni şart koşuyorum' dedi. 'Sen bu şartı koşmasan da başka bir şey yapacak değilim!' dedim. Beni azad etti ve bana bu şartı koştu.'
 
Ebu Davud, Itk 3, (3932); İbnu Mace, Itk 6, (2526).
 
4141 - İmam Malik'e ulaştığına göre, İbnu Ömer radıyallahu anhüma'ya azad etme şartıyla satın alınan rakabe-i vacibe'den sorulmuştu. 'Hayır, olmaz' cevabını verdi.'
 
Muvatta, Itk 12, (2, 778).
 
4142 - Fudale İbnu Ubeyd el-Ensari radıyallahu anh'tan anlatıldığına göre Fudale'ye, 'üzerinde bir köle azad etme borcu bulunan kimsenin veled-i zira'yı azad etmesi caiz olur mu?' diye sorulmuş, o da: 'Evet' demiştir.'
 
Muvatta, Itk 11, (2, 777).
 
4143 - Abdurrahman İbnu Ebi Amra el-Ensari rahimehullah'ın anlattığına göre 'annesi, bir köle azad etmek istemiş ve bunu sabaha tehir etmiş, köle de bu sırada ölmüştür. Abdurrahman Kasım İbnu Muhammed'e: 'Ben anneme bedel bir köle azad etsem, anneme faydası olur mu (sevabı ulaşır mı)? diye sorar. Kasım: 'Sa'd İbnu Ubade radıyallahu anh Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm 'a gelip: 'Annem vefat etti, ben onun adına bir köle azad etsem ona faydası olur mu?' diye sormuştu, 'Evet!' cevabını aldı' dedi.'
 
Muvatta, Itk 13, (2, 779).
 
4144 - Yahya İbnu Sa'id rahimehullah anlatıyor: 'Abdurrahman İbnu Ebi Bekr radıyallahu anhüma, uyuduğu bir uykuda vefat etti. Kız kardeşi Hz. Aişe radıyallahu anha onun adına birçok köle azad etti.'
 
Muvatta, Itk 14, (2, 779).
 
4145 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim malı olan bir köle azad ederse, kölenin malı kendisinin olur, yeter ki efendisi bu hususta bir şart koşmamış olsun.'
 
Ebu Davud, Itk 11, (3962); İbnu Mace, Itk 8, (2529).
 
4146 - Rebi'a İbnu Ebi Abdirrahman anlatıyor: 'Zübeyr İbnu'l-Avvam radıyallahu anh bir köle satın aldı ve onu azad etti. Bu kölenin, hür bir kadından oğulları vardı. Hz. Zübeyr: 'Oğulları benim mevalimdir' dedi. Annesinin efendileri: 'Hayır, onlar bizim mevalimizdir' dediler. Bunun üzerine davaları Hz. Osman radıyallahu anh'a intikal etti. O, velâ'nın Hz. Zübeyr'e ait olduğuna hükmetti.'
 
Muvatta, Itk 21, (2, 782).
 
4147 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm 'a 'Hangi köleyi azad etmek efdaldir?' diye sorulmuştu.
 
'Fiyatça yüksek olanı ve efendisinin nazarında en nefis olanıdır!' cevabını verdi.'
 
Muvatta, Itk 15, (2, 779); Buhari, Itk 2; Müslim, İman 136, (84).
 
MÜDEBBER KILMA, MÜKÂTEBE YAPMA
 
4148 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: 'Bir adam, kölesini ' benden sonra hür olsun' diye azad etmişti. Sonradan ona ihtiyacı doğdu. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm köleyi alarak: 'Bunu benden kim satın alacak?' dedi. Nuaym İbnu Abdillah İBni'n-Nehham radıyallahu anh şu şu miktar fiyata satın aldı. Resulullah o parayı (köle sahibine) verdi.'
 
Buhari, Büyü 59, 110, İstikraz 16, Husumat 2, Itk 9, Kefaretu'l-Eyman 7, İkrah 4, Ahkam 32; Müslim, Eyman 41, (997); Ebu Davud, Itk 9, (3955, 3956, 3957); Tirmizi, Büyü 11, (1219); Nesai, Büyü 94, (7, 304).
 
4149 - Nafi' anlatıyor: 'İbnu Ömer radıyallahu anhüma, kendine ait iki cariyeyi müdebber kıldı. Onlar müdebber oldukları halde İbnu Ömer onlara temasta bulunuyordu.'
 
Muvatta, Müdebber 4, (2, 814).
 
4150 - Amr İbnu Şu'ayb an ebihi an ceddihi radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Kim kölesi ile yüz okiyye üzerinden mükâtebe yapsa da, kölesi, bunun on okiyyesi hariç hepsini ödese, yine de köledir.'
 
Ebu Davud, Itk 1, (3927); Tirmizi, Büyü' 35, (1260); İbnu Mace, Itk 3, (2519).
 
4151 - Ebu Davud'un bir rivayetinde şöyle buyurulur: 'Mükateb, üzerinde bir dirhemlik borç kaldığı müddetçe köledir.'
 
Ebu Davud, Itk 1, (3926).
 
4152 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Mükatebe karşı bir hadd işlenir, (diyet almaya hak kazanırsa) veya mirasa mazhar olursa, (borcunu ödeyerek) hürriyetinden kazandığı miktarca onlara varis olur.' 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm şöyle buyurdular: 'Mükateb, ödediği hisse nisbetinde hür diyeti öder, geri kalana köle diyetinden öder.'
 
Tirmizi, Büyü' 35, (1259); Ebu Davud, Diyat 22, (4582); Nesai, Kasame 36, (8, 45, 46).
 
4153 - Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bize buyurdular ki: 'Sizden birinin mükatebinin sizçe hâla ödeyeceği borcu varsa da, ona karşı örtünsün.'
 
Ebu Davud, Itk 1, (3928); Tirmizi, Büyü' 35, (1261); İbnu Mace, Itk 3, (2520).
 
4154 - Musa İbnu Enes İbn-i Malik radıyallahu anh anlatıyor: 'Sirin, Hz. Enes'e mükatebe yapma talebinde bulundu. Hz. Enes çok zengindi, mükatebe yapmayı reddetti. Sirin Hz. Ömer radıyallahu anh'a başvurdu. Hz. Ömer, Enes radıyallahu anhüma'yı çağırarak: 'Sîrîn'le mükatebe yap!' emretti. Enes radıyallahu anh yine kabul etmedi. Hz. Ömer, çubuğuyla Enes'e vurdu. Ve şu ayeti okudu: 'Kölelerinizden hür olmak için bedel vermek (mükatebe yapmak) isteyenlerin, -onlarda bir iyilik görürseniz- bedel vermesini kabul edin' (Nur 33). Bunun üzerine Hz. Enes mükatebe yaptı.'
 
Buhari, Mükateb 1.
 
4155 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Berrire mükatebe bedelini ödemede yardım istemeye geldi...'
 
4156 - Nesa'i'nin rivayetinde şu ziyade mevcuttur: 'Berire radıyallahu anha kendi nefsinin hürriyete kavuşması için dokuz okiyye üzerine mükatebe yaptı. Her sene bir okiyye ödeyecekti. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm onu, (hürriyetine kavuştuğu zaman) kocası ile beraberliğe devam etme veya boşanma hususunda muhayyer bıraktı. Kocası köle idi. Berire kendini (kocadan ayrılmayı) tercih etti. Urve der ki: 'Kocası hür olsaydı, Aleyhissalatu vesselam Berire'yi muhayyer bırakmazdı.'
 
 MECUSİNİN KÖPEĞİ
 
6905 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: 'Biz onların, yani mecusilerin köpek ve kuşlarının avladıklarını yemekten nehyolunduk.
 
OK-YAYLA AVLANAN HAYVANIN HÜKMÜ
 
6906 - Adiyy İbnu Hâtim radıyallahu anh anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resülü dedim, biz ok atan bir kavimiz; (bize ne tavsiye buyurursunuz?)' Şu cevabı verdi: '(Ava) ok atıp (onu) deldiğin zaman deldiğin (av)ı ye.'
 
6907 - Temîmu'd-Dârî radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: 'Ahir zamanda develerin hörgüçlerini, koyunların kuyruklarını (hayvan canlı iken) kesen bir kavim olacak. Bilesiniz! Canlıdan her ne kesilirse, o (meyte hükmündedir) murdardır (haramdır).'
 
BALIK VE ÇEKİRGE AVI
 
6908 - Abdullah İbnu Ömer radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Bize iki hayvanın ölüsünün yenmesi helâl kılındı: 'Balık ve çekirge.'
 
6909 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselâm'ın zevceleri, çekirgeleri tabaklar üstünde birbirlerine hediye ederlerdi.'
 
ÖLDÜRÜLMESİ YASAK HAYVANLAR
 
6910 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalâtu vesselam göçeğen kuşu (surad), kurbağa, karınca ve hüdhüd kuşunu öldürmeyi yasakladı.'
 
KELERİ ÖLDÜRMENİN HÜKMÜ
 
6911 - Fâkih İbnu'l Muğîre'nin azadlı cariyesi Saibe radıyallahu anha anlatıyor: 'Hz. Aişe radıyallahu anhâ'nın yanına girmiştim. Odasında, yere konulmuş bir mızrak gördüm. 'Ey mü'minlerin annesi! Bununla ne yapıyorsun?' diye sordum. Şu cevabı verdi:
 
'Biz bununla, su kelerleri öldürüyoruz. Çünkü Resulullah aleyhissalâtu vesselâm bize bildirdi ki, Hz. İbrahim aleyhisselâm ateşe atıldığı zaman yerdeki bütün hayvanlar ateşin sönmesine katıldı, sadece keler katılmadı. Dahası o, ateşi (yanması için) üflüyordu. Bu sebeple Aleyhissalatu vesselâm bunun öldürülmesini emir buyurdu.'
 
KURT VE TİLKİ
 
6912 - Huzeyme İbnu Cez' radıyallahu anh anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resulu dedim, ben, kara hayvanlarının hükmünü sormak üzere size geldim. Tilki hakkında ne buyurursunuz?' Aleyhissalâtu vesselâm: 'Tilkiyi kim yiyor?' buyurdu. Ben bu sefer: 'Kurt hakkında ne buyurursunuz?' dedim. 'Kendisinde hayır bulunan bir kimse kurdu yer mi?' buyurdular.'
 
KERTENKELE
 
6913 - Hz. Câbir radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm kertenkeleyi haram kılmadı. Lakin ondan tiksindi. O, bütün çobanların yiyeceğidir. Allah Teâla hazretleri ondan birçok kimseleri faydalandırır, yanımda olsaydı ben de yerdim.'
 
SU YÜZÜNDE DURAN ÖLÜ BALIĞIN HÜKMÜ
 
6914 - Hz. Cabir radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: 'Denizin sahile attığı ve geri çekilmekle sahilde bıraktığı avı yiyiniz. Denizde ölüp de su yüzüne çıkan avı yemeyiniz.'
 
KARGANIN HÜKMÜ
 
6915 - İbnu Ömer radıyallahu anhüma der ki: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın 'fâsık' dediği kargayı kim yer? Vallahi o temiz hayvanlardan değildir.'
 
6916 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Yılan fasıktır, akreb fasıktır, fare fasıktır, karga fasıktır.'
 
Kâsım İbnu Muhammed İbni Ebi Bekr radıyallahu anh'a: 'Karga yenilir mi ?' diye sorulmuştu. Şu cevabı verdi: 'Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ona 'fasık' demesinden sonra onu kim yer?'
[29/1 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sâdece misliyle yazılır. Bu hâl, Allah'a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.' 
Buharî, İman 31; Müslim, İman 205, (129).
[29/1 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Elinizdeki Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’an’a) iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.
[Bakara Sûresi.41]
[29/1 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey Rabbimiz! Bize bu dünyada da iyilik ver, öteki dünyada da iyilik ver; bizi cehennem azabından koru.” (Bakara, 2/201)
[29/1 22:13] Ömer Tarık Yılmaz: Açık yürekle konuşan düşman, içten pazarlıklı dosttan iyidir.[Hz. Ali]
[29/1 22:15] Ömer Tarık Yılmaz: Musa ve Harun Aleyhisselamlar
 
Musa Aleyhisselâmın Soyu:
 
 
 
Mûsâ b.İmran[1], b.Yashür[2], b.Kahis, b.Lâvi, b.Yâkub[3], b.İshak, b.İbrahim Aleyhisselâm´dır. [4]
 
Mûsâ b.İmran Aleyhisselâmla Hârûn b.İmran Aleyhisselâm[5], Ana-Baba bir[6] kardeş idiler. [7]
 
Harun Aleyhisselâm, Mûsâ Aleyhisselâmdan bir yaş büyüktü. [8]
 
 
 
Mûsâ Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
 
 
 
Musa Aleyhiselâm; uzun boylu, esmer tenli[9], yüksek burunlu[10], hafif etli[11], kıvırcık saçlı idi. [12]
 
Kendisinin, kulaklarına kadar uzanan düz saçlı olduğu da, rivayet edilir. [13]
 
Sağ elinde (Nübüvvet Ben´i) vardı. [14]
 
Kendisini gören, Şenûe kabilesi erkeklerinden birisi sanırdı. [15]
 
 
 
Harun Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
 
 
Hârûn Aleyhisselâm; Mûsâ Aleyhisselâmdan daha uzun boylu[16], daha etli, da­ha beyaz tenli, daha geniş sırtlı idi.[17]
 
Açık ve düzgün dilli, yumuşak huylu idi. Kendisinin alnında da, bir Ben vardı. [18]
 
 
 
Mısırda İsrail Oğullarına Yapılan Zulümler Ve Mûsâ Aleyhisselâmın Doğuşu :
 
 
Yûsuf b.Yâkub Aleyhisselâmın zamanındaki ikinci Firavun[19] Amr b.lmlak, b.Lavez, b.Sâm soyundan gelen Reyyan b.Velîd olup Yûsuf Aleyhisselâm, onu, Allah´a, imana davet etmiş ve iman ettirmişti.
 
Reyyan´ın ölümünden sonra yerine geçen ve aynı soydan gelen Kabus b.Mus´-ab´ı da, Allah´a imana davet etmişse de, ona, kabul ettirememişti. [20]
 
Kabus, kâfir[21] ve zorba idi. [22]
 
Âsiye bint-i Müzahim b.Ubeyd, b.Reyyan, b.Velîd ile de, evli idi.
 
Kabus b.Mus´ab ölünce, yerine, kardeşi Velîd b.Mus´ab geçti ve Kardeşinin zevcesi hayırlı kadınlardan Âsiye hatunla da, evlendi.
 
Velîd b.Mus´ab, kardeşi Kabus´dan daha Zorba, daha kâfir, daha azgındı.
 
Mısır Firavunları arasında, ondan daha uzun ömürlüsü, dndan daha kabası, daha katı kalblisi, İsrail oğullarına, ondan daha kötü ve ağır işkence yapanı, gö­rülmemişti.
 
Firavun Velîd; İsrail oğullarını, köle ve hizmetçi olarak çalıştırırdı. Onları, sınıflara ayırıp bir sınıfını, yapı işlerinde, Bir sınıfını, çift sürme ve ekin ekme işlerinde, Bir sınıfını da, pislik temizleme işlerinde kullanırdı.
 
İsrail oğullarından, sanatı bulunmayanları ise, Cizye ile, Vergi ile mükellef kı­lar, onlara, işkencenin en kötüsünü yüklerdi. [23]
 
Velid b.Mus´ab, Mısır Firavunlarının üçüncüsü idi.[24]
 
Velid b.Mus´ab; kavmini, elli yıl, putlara tapmağa davet edip kendisine muha­lefet edilmediğini, emrinin, yerine getirildiğini görünce, onları, bir araya toplamış:
 
'Ben, sizin en yüksek Rabbinizim!' demiş, putlara tapmaktan menederek ken­disine tapmağa davet etmiş. İsrail oğullarına da, bunu teklif edip:
 
'Eğer, bana taparsanız, âzâd olursunuz, aksi takdirde, en ağır işkencelere uğ­ratılırsınız!' demişti.
 
İsrail oğulları, Firavunun teklifini kabul etmemiş, Atalarının Millet ve Şeriatın­dan dönmemişlerdi.[25]
 
Mûsâ Aleyhisselâmın doğumunun yaklaştığı sıralarda idi ki, Firavun Velîd; rü´-yâsında, Beytülmakdis tarafından gelen bir ateşin, Mısır evlerini sararak Kıbtî ev­lerini yakıp harap ettiğini, İsrail oğullarına aid evlere ise, dokunmayıp geri bıraktı­ğını gördü!
 
Bunun üzerine, Sihirbaz, Kâhin, Falcı ve İzcileri, yanına çağırarak rü´yâsını, onlara anlattı.
 
Onlar da:
 
'Her halde, İsrail oğullarının geldikleri şu Beytülmakdis´den bir adam çıkacak, Mısırı, mahv etmeye yönelecek!' dediler.
 
Mûsâ Aleyhisselâmın doğma zamanı yaklaşınca, Firavunun Müneccimleri, Kâ­hinleri, onun yanına gelerek:
 
'İyi bil ki: biz, ilmimizde bulduk ki[26]: İsrail oğullarından bir erkek çocuk do­ğacaktır.
 
Kendisinin, doğma zamanı da, yaklaşmıştır.
 
O, senin mülk´ü saltanatını, senden çekip alacak, senin saltanatını yenecek, seni, ülkenden çıkaracak ve senin dinini de, değiştirecektir!' dediler[27]
 
Firavun ile adamları da, Allanın, İbrahim Aleyhisselâmın neslinden Peygam­ber ve hükümdarlar göndermeyi va´d etmiş olduğu konusunu konuştular.
 
Meclisde bulunanlardan biri:
 
'İsrail oğulları: Bir Peygamber ve hükümdarın geleceği şüphesizdir! diyerek bunu bekliyorlar.
 
Onlar, eskiden, bu Peygamber ve hükümdar´ın Yûsuf olduğunu sanıyorlardı.
 
Fakat, o, öldükten sonra, İlâhî Va´d´in, bundan ibaret olmadığı kanâatine vardılar' dedi.
 
Firavun:
 
'O halde, İsrail oğulları hakkında ne düşünüyorsunuz?' diye sordu.
 
Ellerine, kasap bıçağı verilecek Celladların, İsrail oğulları arasında dolaştırıla­rak, her doğan erkek çocuğun öldürülmesi! görüşünü ileri sürdüler. [28]
 
Bunun üzerine, Firavun; İsrail oğullarından doğacak her erkek çocuğun öldü­rülmesini ve kız çocuklarının sağ bırakılmasını emretti.
 
Kendi kavminden olan kadın Ebeleri de, yanına toplayarak onlara, doğumda, İsrail oğullarından ellerine düşecek erkek çocukları, muhakkak öldürmelerini emretti.
 
Kadın Ebeler de, aldıkları emri yerine getirmeye başladılar:
 
İsrail oğullarının gebe kadınları, ya keskin kamışlar üzerinde ayakta durdurul­mak gibi dayanılmaz işkencelere uğratılarak çocuklarını düşürmek, ya da, kes­kin kamışların üzerine basamayarak çocuklarının üzerine basmak zorunda bıra­kılıyor, böylece, bütün erkek çocuklar, yok ediliyordu! [29]
 
İsrail oğullarının yaşlıları arasında da, ölüm hızlandı. [30]
 
Mısırın yerlileri; İsrail oğullarından doğan erkek çocukların yok edildiğini, ihti­yarların da, ecelleriyle ölüp gittiklerini görünce, telaşlandılar ve birbirlerine:
 
'Onlar, böyle yok olup gittikten sonra, onlar tarafından görülen ağır işler ve hizmetleri, biz, görmek zorunda kalacağız.
 
Bunun için, onların doğan erkek çocuklarını, bir yıl, tamamı ile öldürünüz de, oğulları, azalsın.
 
Bir yıl da, sağ bırakınız, hiç birini öldürmeyiniz de, onlar, büyüyüp yaşlılardan ölenlerin yerini doldursun!
 
İsrail oğulları, böyle sağ bırakılanlarla çoğalamazlar!' dediler.
 
Yine de, onların çoğalmalarından ve öldürülenlerle azalmayacağından korku-yorlardı. [31]
 
Bunun üzerine, Kıbtîlerin Başkanları, Firavunun huzuruna girerek: 'Şu İsrail oğulları kavmi arasında ölüm, çoğaldı.
 
Yakında, bütün ağır işler, bizim üzerimize, bizim oğullarımızın ve kölelerimizin üzerine kalacak!
 
Onların, bütün erkek çocuklarını öldürüyorsun. Küçükleri, büyüyemiyor, büyük­leri de, tükeniyor.
 
Sen, onların erkek çocuklarını sağ bıraksan, iyi olur!' dediler.
 
Bunu üzerine, Firavun,-erkek çocukların, bir yıl öldürülüp bir yıl sağ bırakılma­sını emretti.
 
İşte, Hârûn Aleyhisselâm, erkek çocukların öldürülmediği yılda sağ bırakılmıştı.
 
Mûsâ Aleyhisselâma ise, annesi, erkek çocukların öldürülmesi emredilen yılda hâmile kalmıştı. [32]
 
Mûsâ Aleyhisselâmın annesi, onu, doğuracağı zaman, başına gelecek halden tasalanınca[33], Yüce Allah, Mûsâ Aleyhisselâmın annesine:
 
'Onu, emzir!
 
Onun hakkında sana bir tehlike gelirse, kendisini, denize (Nîl´e) bırak! (Onun bo­ğulacağından) korkma, kederlenme.
 
Çünki, biz, onu, sana geri döndüreceğiz
 
Hem, onu, Peygamberlerden biri de, yapacağız!' diye Vahy etti. [34]
 
 
 
Mûsâ Aleyhisselâmın Evlad Edinilip Firavun´un Sarayında Büyütülmesi:
 
 
Annesi, Mûsâ Aleyhisselâmı, doğurdu ve emzirdi. Sonra da, bir Marangoz ça­ğırıp bir Tâbut yaptırdı.
 
Anahtarını, tâbut´un içine koydu.
 
Mûsâ Aleyhisselâmı da, Tâbut´un içine yerleştirdikten sonra, Tâbutu, Nil neh­rine bıraktı.
 
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşine de:
 
'Kardeşinin izini tâkib et!' dedi.
 
Kız kardeşi, uzaktan, onun peşinden gitti.
 
Firavun´un adamları, kızın, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi olduğunu veya Mûsâ Aleyhisselâmın Tâbutunu tâkib ettiğini anlamadılar.
 
Dalga, tabutu, bir yukarıya kaldırıyor, bir aşağıya indiriyordu.
 
En sonunda, Tabutu, Firavunun konağı yanındaki ağaçlığa götürüp soktu.
 
O sırada, Firavun´un zevcesi Âsiye hatunun, Nîl nehrinde yıkanmakta olan ca­riyeleri, Tâbutu bulup Âsiye hatunun önüne koydular.
 
Onlar, Tâbut´un içinde mal var sanıyorlardı.
 
Âsiye hatun; Tâbut´un içindeki çocuğu görünce, kalbinde, ona karşı bir şefkat ve sevgi duydu.
 
Firavun´a haber verdiği zaman, Firavun; onu, boğazlamak istedi ise de, Âsiye hatun, onu öldürmekten vaz geçirinceye, bıraktırıncaya kadar konuştu.
 
Firavun ise:
 
'Ben, bunun, İsrail oğullarından olmasından ve helakimizin, bunun eliyle vuku´ bulmasından korkuyorum!' demekte idi.
 
Mûsâ Aleyhisselâm için süt annesi aramağa başladılar.
 
Fakat, Mûsâ Aleyhisselâm, bulunan kadınlardan hiç birinin sütünü ağzına al-mayordu.
 
Oysa ki, kadınlar, Firavunun katında derece ve para kazanmak için Mûsâ Aley­hisselâmı emzirmeyi çok arzu ediyorlardı.
 
Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşi, onlara:
 
'Ben, size; bu çocuğa iyi bakıp emzirecek ve terbiyesi hususunda kusur gös­termeden ona iyiliklerde bulunabilecek bir aile göstereyim mi?' dedi.
 
Bunun üzerine, Mûsâ Aleyhisselâmın kız kardeşini yakalayıp:
 
'Sen, bu çocuğu, tanıdın! Bize, onun ailesini göster!' dediler.
 
O da:
 
'Ben, çocuğu da, ailesini de, tanımıyorum.
 
Ben, ancak, Kral hakkında iyi niyet ve dilekte bulunan bir aile demek istedim!' diye cevap verdi.
 
Annesi, yanına geldiğinde, Mûsâ Aleyhisselâm, onun memelerinden, süt em­meye başladı.
 
Annesi, az kalsın:
 
'Bu, benim çocuğum!' dey i verecekti!
 
Fakat, Yüce Allah, onu, bundan korudu.
 
Çocuğun Mûsâ adını alması, kendisinin, ağaçlık içinde ve suda bulunmasın­dan ileri gelmişti.
 
Çünki, Kıbtîce: Mu: su, Sa da, ağaç demektir
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N