Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 11.07.2023 15:24
Günün yazısı
[9/2 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: 9- İki Kelime-i Şehadete ve İslamın Şeriatlarına Da'vet Bâbı
Bu bâbta Hazret-i Muâz (radıyallahü anh)'in Yemen'e gönderilmesi meselesi görülecektir. Muâz (radıyallahü anh) hadîsi müttefekun aleyhtir.
130- Bize Ebû Bekir İbn Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb ve İshak b. İbrahim toptan Vekî'den rivâyet ettiler. Ebû Bekir dedi ki: Bize Vekî', Zekerîyya b. İshâk'tan rivâyet etti.
Dedi ki: Bana Yahya b. Abdillah b. Sayfi, , Ebû Ma'bed'den , o da İbn Abbâs'tan, o da Muâz b. Cebel'den işitmiş olmak üzere rivâyet eyledi. Ebû Bekir dedi ki: Galiba Veki', İbn Abbâs'dan diyerek rivâyet etti. Muâz şöyle dedi:
«Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) beni (Yemen'e) gönderdi. Buyurdu ki:
«Gerçekten sen ehl-i kitaptan mâdut bir kavme gidiyorsun. İmdi onları; Allâhdan başka ilâh olmadığına benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şehâdet getirmeye davet eyle. Eğer buna itâât ederlerse kendilerine bildir ki, Allah cidara her gün ve gecede beş vakit namaz farz kılmıştır. Buna da itaat ederlerse onlara bildir ki, Allah kendilerine, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir zekât farz kılmıştır. Şayed buna da itâat ederlerse sakın mallarının en kıymetlilerini alma! Mazlumun (bed) duasından da korun! Çünkü bu dua île Allah'ın arasında perde yoktur.»
İmâm Müslim (rahimehüllah) bu hadîsin isnadında dahi son derece ihtiyatlı ve dikkatli davranmış; ve birinci rivâyette «an Muâz» demiş; ikinci rivâyette ise «enne Muâzen» ta'birini kullanmıştır, «an» ile «enne» edatlarının ma'naları arasında ise fark vardır. Vakiâ cumhûr-u ulemaya göre ikisinin ma'naları birdir. Ve ikisi de hadîsin muttasıl olduğunu ifade ederlerse de bir çok ulema iki edat arasında fark görmüş ve «enne» ile rivâyet edilen hadîsin mürsel hükmünde olduğunu söylemişlerdir. Şu var ki buradaki irsali sahâbî yaptığı için hadîs yine muttasıl hükümündedir, Ekseri ulemanın kavli budur. Bu hususta muhalefet eden yalnız, Ebû İshâk-ı Esferâînî'dir. Ona göre sahâbinin mürseli ile ihticac olunamıyacağı için İmâm Müslim ihtiyatlı davranmış ve her iki rivâyet şeklini göstermiştir.
Bu hadîs kütübü sittenin hepsinde rivâyet edilmiştir. Buhârî onu, Tevhîd, Cenâiz, Megâzî, Zekât ve Mezâlim bahislerinde muhtelif ravîlerden tahric etmiş; Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce'de yine muhtelif râvilerden zekât bahsinde rivâyet eylemişlerdir.
Tirmizî'nin rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Hazret-i Muâz'ı Yemen'e vali olarak gönderirken kendisine şu suâlleri tevcih buyurmuştur:
«Yemen'de ne ile hüküm vereceksin ya Muâz?»
Muâz buna:
«Allâhın kitâbîle...» cevabını vermiş.
«— Kitabda bulamazsan ne yaparsın?» sualine;
«— Resûlüllahın sünneti ile hükmederim...» diye mukabele etmiş;
«— Ya sünnetde de bulamazsan?» sualine de:
«—Kendi re'yimle İctihad ederim...» cevabını vermiştir. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Resûlünün elçisini Resûlünün hoşnud olduğu şeye muvaffak eyleyen Allah'a hamdolsun» buyurmuşlardır.
Muâz (radıyallahü anh)'ın Yemen'e vali gönderilmesi Tebük gazasından sonra yani dokuzuncu hicrî yılda vuku' bulmuştur. Bir rivâyette Hazret-i Muâz son derece cömerd bir zât olduğundan borçlanmış; ve nihayet alacaklıların müracaatı üzerine bütün malı alacaklılarına dağıtılarak elinde avucunda bir şey kalmamış. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) kendisini Yemen'e vali ve kaadî olarak göndermiş ve:
«Ola ki Allah mâlî vaziyetini İslah eyleye!» buyurarak, zekât memurlarının topladığı zekât mallarını tesellüme de onu tevkil eylemiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Yemen'i beş vilâyete ayırmış; bunlardan San'a vilâyetine Hâlid b. Said-i Kinde'ye Muhacir bin Ebî Ümeyye'yi, Hadra Mevt'e Ziyâd bin Lebîd'i, Cened'e Muâz'ı, Zebid ve Aden'e Ebû Mûse'l-Eş'arî'yi vali göndermiştir.
Yemen'liler ehl-i Kitâb idiler. «et-Telvih» nâm eserde bunların Yahûdi oldukları kaydedilmektedir. İslama da'vet, her sınıf halkın i'tikadına göre yapılmak icabeder. Bundan dolayıdır ki ehl-i kitâb yani Allah ve Peygamber tanıyan bir kavme gönderilen Muâz (radıyallahü anh)'a Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kelime-i şehâdetten işe başlamasını emir buyurmuştur.
Burada şöyle bir sual hatıra gelebilir: Ehl-i kitâb nâmı verilen yahu-dilerle hıristiyanlar Allah ve Peygamber tanıdıklarına göre bunları ayni şeyleri kabul ve tasdikâ da'vet etmek hâsılı tahsil olmaz mı?
Cevab: Hayır olmaz. Çünkü ehl-i kitâb her ne kadar Allah'in varlığını i'tiraf etseler de ona şerik koşmaktan hâli kalmazlar. Meselâ hıristiyanlar: «İsâ Allahın oğludur» derler. Yahûdiler dahi «Üzeyr (aleyhisselâm) Allah'ın oğludur» iddiasında bulunurlar. Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'-in peygamberliğini ise ya hiç kabul etmezler yahud kendilerine gönderildiğine inanmazlar. Bittabi böyle sakat inançlara seran îman denilemez. Onun için ehl-i kitâb her şeyden evvel Allah'dan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in onun Resûlü olduğuna şehâdet getirmeye da'vet edilmişlerdir. Bu hususta Kâdi Iyâz şunları söyler:
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in Hazret-i Muâz'a, evvela yemenlileri Allah'ı tevhîd ve Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in peygamberliğini tasdike da'vet etmesini emir buyurması, onların Allahü teâlâ'yı bilmediklerine delildir.»
Yahûdilerle hıristiyanlar hakkında hâzik kelâm ulemasının mezhebi de budur. Yahûdilerle hıristiyanlar her ne kadar ibâdet ederek ellerindeki sem'i deliller icâbı Allah'ı bildiklerini göstermek isterlerse de onlar hakikatta Allah'ı bilmezler.
Gerçi akıl, bir peygamberi tanımayan kimsenin Allahü teâlâ'-yı bilmesini mümteni' saymaz ama böylesi hakkında Kâdi Iyaz şöyle der:
«Allah'ı mahlûkatma benzeten ve onu cisimleştiren Yahûdilerle ona çocuk veya zevce izafe eyleyen yahud ona hululü, intikali ve imtizacı caiz gören hıristiyanlar; Keza Allah'ı, lâyık olmadığı sıfatlarla vasıflandıran veya ona şerik izafe eden ve mahlûkaatı hakkında muarız davranan me-cûsilerle seneviyye fırkaları Allah'ı bilmemişlerdir. Binaenaleyh onlar kendisine ibâdet ettikleri mabutları için «Allah» da deseler Allah o değildir. Çünkü o vacibu i-vücûd olan Allah'ın sîfatlariyîe mevsuf değildir.
Şu halde Yahûdilerle Hıristiyanlar Allah u Azîmüşşânı bilmiyorlar demektir...»
Ulemadan bazılarına göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Yemenlilerden iki şehadeti getirmelerini istemesi, bunlar dinin temeli olduğu içindir. Zira temel olmazsa dinin fürûuna aid hiç bir şey sahih olamaz.
«Dinde ilk vâcib olan şey ikrardır» diyenlerin delili buradaki şehâdet emridir. Fakat bu istidlale i'tiraz edenler vardır. Derler ki:
«Burada iki şehadeti getirmeye da'vetten murad: harp başlarken düşmana yapılan da'vetür. Bunun vâcib olup olmadığı ihtilaflı ise de hadis-i şerif vâcib olduğuna delâlet etmektedir. Dinde ilk vâcib olan şeyin ikrar olup olmaması ihtilâfı ise bulûğ zamanına mahsustur.»
Hadis-i şerifde günle gecede beş vakit namaz emredildikten sonra: «Buna da itaat ederlerse...» buyurulmuştur ki bu itaatin iki veçhe ihtimali vardır:
1- Namazın kendilerine farz kılındığını ikrar etmeleri;
2- Bilfiil namaz kümak suretiyle itaatte bulunmaları.
Hadisde namazın farz kılındığı haber verildiğine göre buradaki işaret ona aid olmakla birinci vechin tercihini gerektirdiği gibi, namazın kendilerine farz kılındığını duydukları vakit hemen kılmış olsalar bunun da kâfi geleceği, vücubunu ikrar etmelerinin şart olmayışı da ikinci vec-h;n tercihini iktiza etmektedir. Zekâtın namazdan sonra zikredilmesi tertib-i vücubî değil tertib-i beyanîdir. Yani evvela namaz, sonra zekât farz-olur, manasına değildir.
Burada şöyle bir tahmin yürütenler de vardır: Yemenliler kendilerinden istenilen iki şehadeti getirmek suretiyle İslama girerler de namazın farz kılındığını kabul etmezlerse bu yaptıkları, küfür ve irtidâd olur. Artık onların mallarıda ganimet olacağı için zekât vermekle me'mur olmayıp katledilirler. Namazın evvel, zekâtın sonra zikredilmesi bundan olabilir.
Oruçla hacc ise hadîsde hiç zikredilmemişlerdir. Halbuki o zamana kadar her ikisi de farz kılınmışlardı. Oruç hicretin ikinci yılında, hacc ise hicretin dokuzuncu yılında Hazret-i Muâz, Yemen'e gönderilmezden bir kaç ay Önce farz kılınmıştı. Zaten Muâz (radıyallahü anh)'ı Yemen'e göndermek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in son icrââtı olmuştu. Çünkü bir rivâyete göre o Yemen'de iken Hazret-i Fahr-i Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) irtihal eylemiştir. Ekser-i ulemanın kavli bu olmakla beraber ikinci bir rivâyete göre Muâz (radıyallahü anh), Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatta iken Yemen' den dönmüştür. Hatta bu rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e secde etmiş. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gadaba gelerek:
«Bu ne?» diye sormuş. Muâz:
«Ben Yahûdilerle hiristiyanlardan böyle gördüm; hahamlarına ve papaslarına secde ediyorlar.» cevabını vermiş. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): «Halt etmişler. Secde ancak Allahü teâla'ya olur.» buyurmuş.
İbn Salâh'a göre oruçla hacem bu hadîsde zikredilmemesi ravîlere aid bir hatâdır. Yoksa Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara da zikretmiştir. Fakat Kurtubî, İbn Salâh'in fikrinde değildir. O na göre bu hadis meşhurdur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onları da zikretse mutlaka bize nakledenler bulunurdu. Nakledilmediğine göre onları söylemediği anlaşılıyor. Buna sebep o zaman Yemenlilere nisbetle daha mühim ve müekked olan şeyleri bildirmek istemiş olmasıdır. Nitekim Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in daima âdeti bu idi.
Zekât olarak alınması yasak edilen en kıymetli mallardan murad: en sütlü, en yapağıh, en semiz ve en gösterişli olanlarıdır. Bunların alınmaması mal sahiplerine bir lütuftur.
«Çünkü bed duâ ile Allah arasında perde yoktur.» ifadesinden murad: bu duanın reddedilmeyerek derhal kabul olunmasıdır. Hatta Dâre Kutnî'nin rivâyetinde, bed duâ eden kâfir bile olsa duasının kabul edileceği bildirilmiştir.
131- Bize İbn Ebi Ömer rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Biş-rü'-bnü'-Seriy rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Zekeriyya b. İshak rivâyet etti. H.
Bize Abd b. Humeyd de rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû
Âsim , Zekeriyya b. İshak'dan, o da Yahya b. Abdillah b. Sayfi'den, o da Ebû Ma'bed'den, o da İbn Abbâs'dan naklen rivâyet etti ki:
«Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Muâz'ı Yenıne'e göndermiş; (Veki' hadîsinde olduğu gibi): «Gerçekten sen bir kavme gideceksin ilah.» buyurmuştur.
Bundan evvelki hadîsi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'e müsned olarak Muâz (radıyallahü anh) rivâyet etmişti. Bu hadîsle bundan sonra gelen hadîsi ise yine müsned olarak İbn Abbâs (radıyallahü anh) rivâyet etmiştir. İki rivâyetin arası şöyle bulunur: İbn Abbâs (radıyallahü anh) hadîsi Muâz (radıyallahü anh)'dan işitmiştir. Ancak bazen muttasıl bazan da jnürsel olarak rivâyet ettiğinden Muâz (radıyallahü anh)'ı anmamıştır. Her iki şekildeki rivâyet sahihtir. Çünkü sahâbinin mürseli, senedde zikredilmeyen ravînin kim olduğu bilinmese bile hüccettir. Burada zikredilmeyen ravînin Hazret-i Muâz (radıyallahü anh) olduğu bilinip dururken hadîsin sıhhatinde elbette şüphe edilemez.
İbn Abbâs (radıyallahü anh) hazretlerinin bu hadîsi hem Muâz (radıyallahü anh)’dan işitmiş hem de onu Yemen'e giderirken Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında bulunmuş olması da ihtimal dahilindedir. Bu takdirde hadîsi vasıtasız rivâyet etmesi, bizzat o meclisde bulunduğu içindir. Muâz (radıyallahü anh)'dan rivâyeti ise: Ya kendinin orada bulunduğunu unuttuğundan yahud başka bir sebeptendir.
132- Bize Ümeyyetü'bnü Bistâm el-Ayşî rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Yezid b. Zürey' rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ravh —ki İbni’l-Kâsım'dir — İsmail b. Ümeyye'den, o da Yahya b. Abdillâh b. Sayfi'den, o da Ebû Ma'bed'den, o da İbn Abbâs'dan naklen rivâyet etti ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Muâz'ı Yemen'e gönderirken
«Şüphesiz sen ehl-i kitâb bir kavme gidiyorsun. Şu halde onları ilk da'vet edeceğin şey Allah azze ve celeye ibâdet olsun. Allah'ı tanıdıkları vakit onlara haber ver ki, Allah kendilene günleriyle gecelerinde beş vakit namaz farz kılmıştır. Bunu yaparlarsa onlara haber ver ki, Allah kendilerine zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek bir zekât farz kılmıştır. Buna da itaat ederlerse onu kendilerinden al. Ama mallarının en iyilerini almaktan sakın.» buyurmuş:
«Zenginlerinden alınıp...» ifadesiyle zekâtın icâbında zorla alınacağına istidlal olunur. Bu cihet ittifakı ise de sahibinin rızası olmadığr halde zorla malından alınan zekâtın hakikaten zekât yerine geçerek sahibinin zimmetinden sakıt olup olmayacağı ihtilaflıdır.
[9/2 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Halife Ömer bin Abdülaziz’in Vefatı 720
• Minarelerde İlk Defa Kandil Yakıldı 1588
• Sigarayı Bırakma Günü
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/2 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“...Hayır olarak harcadıklarınız kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalısınız...”
Bakara 272
[9/2 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden, huşû duymayan kalpten, doymayan nefisten ve kabul olunmayan duadan sana sığınırım.”
Müslim, Zikir, 73
[9/2 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: SİGARANIN YOL AÇTIĞI SAĞLIK SORUNLARI
Sigara, nargile, pipo içme veya dumanının solunması zamanla kişide psikolojik ve fiziksel bağımlılık oluşturur. Tütün ürünlerinde 4 binden fazla kimyasal madde bulunmaktadır. Esas bağımlılık yapan madde nikotindir. Yol açtığı sağlık sorunlarından bazıları şunlardır:
• Kalp ve damar hastalıkları
• Bronşların daralması sonucu akciğer rahatsızlıkları ve KOAH
• Damarlarda tıkanma ve buna bağlı felç
• Midede gastrit, ülser ve mide kanseri
• Ciltte sararma, kırışıklık, cilt kanseri
• Ağız kokusu ve dişlerde sararma
• Gebelikte sigara içilmesi erken doğuma ve buna bağlı olarak çeşitli gelişim bozukluklarına, doğum sonrası ise sütün kesilmesine yol açar.
Sigarayı bıraktıktan sonra...
• Sigarayı bıraktıktan 2 saat sonra nikotin vücudunuzu terk etmeye başlar.
• 6 saat sonra kalp atış hızı ve kan basıncı düşmeye başlar.
• 2 gün sonra tat ve koku duyularınız keskinleşir.
• 2-12 hafta içinde kan dolaşımı iyileşir, bu da yürüme, koşma gibi fiziksel aktiviteleri kolaylaştırır.
• 3-9 hafta sonra öksürme, nefes darlığı, hırıltı gibi problemler azalır ve akciğerleriniz güçlenir.
• 5 yıl içinde kalp krizi riski yarı yarıya azalır.
• 10 yıl sonra akciğer kanseri riski yarıya inerken kalp krizi riski hiç sigara içmemiş bir kişinin riskiyle aynı orana düşer.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/2 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: Allah’a ve Resûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.
[Enfal Sûresi.46]
[9/2 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: ZAMAN İSRAFI
İslam dini israfın her çeşidini yasaklamıştır. İnsanın ömrünü veya vak- tini boş, faydasız ve gelişi güzel şeylerle zayi etmesi anlamına gelen zaman israfı da dinimiz tarafından yasaklanan hususlardan birisidir. Bu konu ile ilgili olarak Sevgili Peygamberimiz bizleri ayrıca uyarmış ve şöyle buyurmuştur: 'İki nimet vardır ki, bunlar hakkında çoğu kimse al- danmıştır. Onlar da sıhhat ile boş vakittir.' (Buhari, “Rikak”, 1)
Zaman insanın sahip olduğu en değerli sermayedir. Bu sermayeyi kay- betmek de onu dolu dolu yaşayıp kıymetini artırmak da bizim elimiz- dedir. Bize düşen görev içinde bulunduğumuz anı en güzel ve yararlı bir şekilde değerlendirmektir. “O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.” (İnşirah, 94/7) ayeti de buna işaret etmektedir. Ayette Resûlullah ve onun şahsında müslümanlardan bütün vakitlerini hayırlı ve yararlı faaliyetlerle değerlendirmeleri, ibadet, dua, tebliğ ve irşad gibi dinî faaliyetlerin de; çalışma, üretme, öğrenme-öğretme, yardımlaşma ve dayanışma gibi dünyevî faaliyetlerin de hakkını vermeleri, vakitle- rini israf etmemeleri istenmiştir.
MÜ'MİN SÛRESİ
56 ve 57. âyetler hariç Mekke dö- neminde inmiştir. 85 âyettir. Sûre, adını 28. âyette geçen “mü’min” ke- limesinden almıştır. Mü’min ina- nan kimse demektir. Âyette sözü edilen mü’min, Firavun ailesinin; gizlice iman eden ve çevresindeki- leri hakka yönlendirmeye çalışan bir ferdidir. Ayrıca sûre, Allah’ın sı- fatlarından biri olan ve 3. âyette geçen “ğâfir” kelimesinden dolayı “Ğâfîr sûresi” diye de anılmaktadır. “Ğâfir”, bağışlayan demektir. Sû- rede başlıca, Allah’ın birliğini gös- teren bazı delillere yer verilerek kıyametle ilgili tasvirler yapılmak- tadır.
ÖZLÜ SÖZ
Çok konuşanın hatası çok olur. (Hz. Ali)
[9/2 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: Dereceleri yükseltici, rızkı yükseltici
Ar-Rafi' : The Exalter who raises up.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Dereceleri yükselten Arş'ın sahibi (Allah)tır....' (Mü'min, 15)
Resulullah buyuruyor:'
'Kendisine haksızlık yapılan bir kul, buna sabrederse, Allah onun izzet ve onurunu daha fazla artırır. Allah için alçak gönüllü olan kulu, Allah mutlaka yükseltir' (3)
Rafi ismi değişik şekillerde Kur'an-ı Kerim'de geçer. Ancak Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği hadis-i şerifte geçmekte olup bütün islam alimleri bunu kabul etmişlerdir. Bu dünyada ve ahirette mümin kullarını yükselten O'dur. O dilediğini yükseltir dilediğinide alçaltır. Kalpleri kendisine yaklaştırarak yükseltir, nefisleri de kendinden uzaklaştırarak alçaltır. Allah, kaderine razı olanı daha üstün makamlara yükseltir.
Yükselmek; yüksek makam ve mevkilere sahip olmak, iktidar olmak, miskin ve yoksullara karşı büyüklenmek, malının çok ve işinin düzgün oluşuyla övünmek demek değildir. Bu özelliklere sahip olmak, övgüyü ve yükselmeyi hak etmek anlamına gelmez. Asıl şeref ve onur, yüksek mevki ve makam, Allah'ın başarılı kılmasıyla elde edilendir. Böyle ve onur şeref, Allah'ı tasdik etmeyi, emir ve yasaklarına uymayı, O'nun yolunda yürümeyi, kalbi arındırmayı ve O'nunla sevinmeyi sağlar. Bu onura sahip olan kimse, Rabb'inden karşılık bulur.
Allah'ın insanları yükselttiğini, ahirette müminlerin derecelerini yükselteceğini, böylece onları mutlu kılacağını ve şereflerini artıracağını ifade eder. Kur'an-ı kerim'de isim olarak yer almayan Râfi, esmâ-i hüsnâyı sayan hadiste (Tirmiz, Da'vaat, 82) geçmektedir. Yükselmek isteyen O'nun rızasını kazandıracak amellerle bu yoldaki özlemini ortaya koymalıdırlar. Zira O dilemedikten sonra kimse kendiliğinden yükselemez.(2)
Tenbih: Bu ismi bilen kişi, eğer iktidar sahibi bir kimse ise, Allah'ın yükselttiği ve değer verdiği kimseleri yükseltmeli ve onlara değer vermelidir. Eğer iktidar sahibi değilse, bu ismi kardeşlik ve dostluk için kullanmalıdır. Allah'ın kendilerini yükselttiği ve değer verdiği kimselerle arkadaşlık ve dostluk kurmalıdır. Eğer buna gücü yetmiyorsa, Allah'ın yükselttiklerin sevmeli, alçalttıklarından da nefret etmelidir. Çünkü Allah için sevmek veya nefret etmek, imanın bir gereğidir. (2)
İhlasla 'Yâ Râfi' diye bir müslüman bu isme devam etse, maddi ve manevi dereceleri, yükselir, imkanlara kavuşur. (4)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) İbn Mace, 202. Bu, hasen bir hadistir.
4) Yüce Allah' (c.c)ın Güzel İsimleri Esmâ-ül Hüsna, Rauf Pehlivan, İstanbul Dağıtım A.Ş. 2002
[9/2 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: İman, inanılacak hususlar açısından icmâlî ve tafsîlî iman olmak üzere ikiye ayrılır.
a) İcmâlî İman
İnanılacak şeylere kısaca ve toptan inanmak demektir. İmanın en özlü ve en kısa şekli olan icmâlî iman, tevhid ve şehadet kelimelerinde özetlenmiştir.
Tevhid kelimesi: Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resûlullah (Allah'tan başka hiçbir Tanrı yoktur. Muhammed O'nun elçisidir) cümlesidir. Şehadet kelimesi de: Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh (Ben Allah'tan başka hiçbir Tanrı olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna inanır ve tanıklık ederim) ifadesidir.
İmanın ilk derecesi ve İslâm'ın ilk temel direği budur. Gerçekte Allah'ı yegâne Tanrı tanıyan, Hz. Muhammed'i O'nun peygamberi olarak kabullenen kişi, diğer iman esaslarını ve Peygamberimiz'in getirdiği dini de toptan kabullenmiş demektir. Çünkü diğer iman esasları bize Hz. Peygamber aracılığıyla bildirilmiştir. Öyleyse Allah elçisini tasdik etmek, getirdiği hükümleri de tasdik etmek demektir. İnanılacak şeyler ayrı ayrı söylenmediğinden dolayı bu imana icmâlî (toptan) iman denmektedir. Mümin sayılabilmek için, icmâlî iman yeterli olmakla birlikte, İslâm'ın diğer hükümlerini ve inanılması gerekli olan şeylerin her birini kişinin teker teker öğrenmesi zorunludur.
b) Tafsîlî İman
İnanılacak şeylerin her birine, açık ve geniş şekilde, ayrıntılı olarak inanmaya tafsîlî iman denilir. Tafsîlî iman üç derecede incelenir:
Birinci derece, Allah'a, Hz. Muhammed'in Allah'ın peygamberi olduğuna ve âhiret gününe kesin olarak inanmaktır. Bu, icmâlî imana göre daha geniştir. Çünkü burada âhirete iman da yer almaktadır.
İkinci derece, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, öldükten sonra tekrar dirilmeye, cennet ve cehennemin, sevap ve azabın varlığına, kazâ ve kadere ayrı ayrı inanmaktır. Tafsîlî imanın ikinci derecesi amentüde ifade edilen prensiplerdir.
Üçüncü derece, Hz. Muhammed'in Allah katından getirdiği, bize kadar da tevâtür yoluyla ulaştırılan bütün haberleri ve hükümleri tasdik etmektir. Bir başka ifadeyle, mânası apaçık (muhkem) âyet ve mütevâtir hadislerle sabit olan hususların hepsine ayrı ayrı, Allah ve Resulü'nün bildirdiği ve emir buyurduklarını da içine alacak şekilde bütün ayrıntıları ile inanmaktır. Bu durumda namaz, oruç, hac ve diğer farzları, helâl ve haram olan davranışları öğrenip bütün bunların farz, helâl ve haram olduklarını yürekten tasdik etmek tafsîlî imanın üçüncü derecesini oluşturur.
Müslüman olmayan bir kimse, icmâlî iman ile İslâm'a girmiş olur. Bu iman üzere ölürse neticede cennete girer. Fakat tafsîlî iman ile müslümanın imanı yücelir, olgunlaşır, sağlam temeller üzerine oturur. Bir insanın, Allah'ı ve O'ndan geleni gönülden tasdik ettikten sonra, Hz. Peygamber'in açıkladığı buyruk ve yasakları bütünüyle, farzı farz, haramı haram bilerek öğrenmesi, kabullenmesi ve uygulaması gerekir. Tafsîlî imanın üçüncü derecesi, zarûrât-ı diniyye denilen ve inanılması zorunlu bulunan bütün inanç, ibadet, muâmelât ve ahlâk hükümlerine inanmayı içermektedir.
[9/2 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Süleyman'in ölümüne hükmettigimiz zaman, onun öldügünü, ancak degnegini yiyen bir agaç kurdu gösterdi (Sonunda yere) yikilinca anlasildi ki cinler gaybi bilselerdi, o küçük düsürücü azap içinde kalmazlardi (SEBE'/14)
[9/2 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: CİDAL MİRÂ
1131 - Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
'Bir kavm, içinde bulunduğu hidayetten sonra sapıttı ise bu, mutlaka cedel sebebiyle olmuştur.'
Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunu söyledikten sonra, delil olarak) şu âyeti okudu: 'Onlar: 'Bizim tanrımız mı yoksa O mu daha iyidir?' dediler. Sana böyle söylemeleri, sırf tartışmaya girişmek içindir. Onlar şüphesiz münakaşacı bir millettir' (Zuhruf 58).
Tirmizî, Tefsir, Zuhruf, (3250); İbnu Mâce,Mukaddime 7.
1132 - Yine Ebu Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
'Kim haksız olduğu bir münakaşayı terkederse kendisine cennetin kenarında bir ev kurulur. Haklı olduğu bir münâkaşayı terkedene de cennetin ortasında bir ev kurulur.'
Tirmizi, Birr 58, (1994); Ebu Dâvud, Edeb 8, (4800); İbnu Mâce, Mukaddime 7, (51); Nesâî, Edeb (6, 21).
1133 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kur'an hakkında münakaşa küfürdür'
Ebu Davud, Sünnet 5, (4603).
1134 - Hz. Aişe (radıyallahu anha) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah'ın en ziyade buğzettiği erkek, şiddetli düşmanlık yapan hasımdır.'
Buhari, Ahkâm 34, Mezâlim 15, Tefsir, Bakara 37; Müslim, İlm 5, (2668); Tirmizî, Tefsir, Bakara, (2980); Nesâî, Kadât 33, (8, 247, 248).
1135 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Biz kader hususunda münâkaşa ederken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıkageldi. Öylesine kızdı ki, öfkenin hâsıl ettiği kızıllıktan, yüzünde sanki nar taneleri ortaya çıkmıştı. Bize şöyle çıkıştı:
'Bununla mı emredildiniz, yoksa ben size bunun için mi gönderildim. Bilin ki, sizden öncekileri, dinî meselelerdeki münâkaşalarını çokluğu ve peygamberleri hakkında düştükleri ihtilafları helâk etmiştir.'
Bir rivayette şu ziyade mevcuttur: 'Kader hususunda münakaşa etmemeniz için yemin verdim. '
Tirmizî, Kader 1, (2134); İbnu Mâce, Mukaddime 10, (85).
1136 - İbnu'l-Müseyyeb (rahimehullah) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ashâbının (radıyallahu anhüm) arasında otururken, bir adam Hz. Ebu Bekir'e hakaretâmiz sözler sarfederek cefa verdi. Ancak Hz. Ebu Bekir (radıyallahu anh) adama karşı sükût etti. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. O yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de eziyet verince Hz. Ebu Bekir (adama hak ettiği cevabı vererek) intikamını aldı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hemen kalktı. Hz. Ebu Bekir:
'Ey Allah'ın Resûlü, yoksa bana darıldınız mı?' diye sordu.
'Hayır'dedi. 'Ancak semadan bir melek inmiş, sana söylediklerini tekzib ediyordu. Sen intikamını alınca melek gitti, şeytan oturdu. Bir yere şeytan oturdu mu ben orada duramam. '
Ebu Dâvud, Edeb, 49 (4896, 4897).
1137 - İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) hazretleri şöyle buyurmuştur: 'Kardeşinle münâkaşa etme, zîra münâkaşanın hikmeti anlaşılmaz, sıkıntısı eksik olmaz, tutamayacağın bir vaadde de bulunma.'
Rezîn ilavesidir.
[9/2 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: Süheyb İbnu Sinân (radıyallahu anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Mü'min kişinin durumu ne kadar şaşırtıcıdır! Zira her işi onun için bir hayırdır. Bu durum, sâdece mü'mine hastır, başkasına değil: Ona memnun olacağı birşey gelse şükreder, bu ise hayırdır; bir zarar gelse sabreder bu da hayırdır'.
Müslim, Zühd 64, (2999).
[9/2 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: Onlar bilmiyorlar mı ki, Allah onların gizli tuttuklarını da bilir, açığa vurduklarını da.
[Bakara Sûresi.77]
[9/2 22:41] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle; Rabbimiz, duamı kabul et!” (İbrâhim, 14/40)
[9/2 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Ahiret mutluluğunu isteyen ilim ve iyi niyet sahibi olsun.[Ebu Hanife]
[9/2 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: Lokman Aleyhisselâm
Lukman Aleyhisselâmın Soyu, Yurdu Ve Mesleği:
Lukman b.Sâran[1] veya Anka[2] veya Bâran[3], b.Mürîd, b.Savun[4] veya Sedun[5]
Lukman Aleyhisselâm; Dâvûd Aleyhisselâmın devrinde yaşamıştır. [6] Kendisi; Mısır Nub kabilesine mensubtu. [7] Medyen ve Eyke halkındandı. [8]
İsrail oğullarından bir adamı[9] kölesi iken, onun tarafından âzâd edilmiş ve kendisine ayrıca mal da, verilmişti. [10]
Lukman Aleyhisselâm, terzi idi. [11]
Kendisinin, Marangoz olduğu da, rivayet edilir. [12]
Lukman Aleyhisselâmın Şekil Ve Şemaili:
Lukman Aleyhisselâm:
Kısa boylu,
Yassı ve çökük burunlu[13],
Simsiyah tenli,
Kalın dudaklı[14],
Enli[15] ve yarık ayaklı idi. [16]
Siyah tenli bir zat gelip Saîd b.Müseyyeb´e; teninin siyah oluşunun hükmünü sormuştu.
Saîd b.Müseyyeb, ona:
'Sen, siyah tenlisin diye üzülme!
Çünki, insanların hayırlılarından, üç siyah tenli: Bilal, Ömer b.Hattâbın âzadlısı Mihca´ ve Mısır siyahlarından kalın dudaklı Lukman Hakîm de siyah tenli idi!' demiştir. [17]
Lukman Aleyhisselâma:
'Senin yüzün, ne için çok çirkindir?' denilince; Lukman Aleyhisselâm:
'Sen, nakşı veya nakş edeni, onunla, ayıplayabilir misin?!' demiştir. [18]
Lukman Aleyhisselâmın Bazı Faziletleri:
Yüce Allah tarafından, Lukman Aleyhisselâma Hikmet verilmişti. [19] Hikmet: Din´de Fıkıh, akıl ve sözde isabet demektir. [20]
Lukman Aleyhisselâm; Nübüvvet´le[21] veya krallıkla[22], Hikmet arasında muhayyer kılınmış, o da, Hikmet´i, tercih etmiştir. [23]
Lukman Aleyhisselâm; Dâvûd Aleyhisselâma, ilmiyle[24], Hikmetiyle Vezirlik ederdi. Oda:
'Ne mutlu sana ey Lukman! Sana, Hikmet verilmiş ve senden, belâ, geri çevi-rilmiştir!' derdi. [25]
Bilgin insanların[26] ittifaka yakın[27] çoğunluğunun[28] görüşüne göre: Lukman Aleyhisselâm, Peygamber[29] ve Vahy´e mazhar olmamıştır[30] amma, Allâ-hın, Salih bir kulu idi. [31]
Kendisi, çok düşünen[32], keskin[33] ve iyi görüşlü´[34], çok susan[35] bir kuldu. [36]
O, Allah´ı, sevmiş, Allah da, onu, sevmiş ve kendisine Hikmet ihsan etmişti. [37]
Vehb b.Münebbih:
'Lukman´ın Hikmetlerinden on bin bap kadar okudum.
İnsanlar, onun sözlerinden daha güzel söz işitmemişlerdi.
Sonra, baktım ve gördüm ki: insanlar, onun sözlerini, kendi sözlerine katıyorlar, hutbe ve risalelerinde, ondan, yararlanıyorlardı.' demiştir, [38]
Lukman Aleyhisselâm; Beytülmakdis yakınındaki Remle şehrinde oturur, yanına gelenlere va´z eder, hikmetli sözler söylerdi. [39]
Yüce Allah; Lukman Hakîmi, Hikmetiyle yükselttiği, onun da, yanında toplanan halk´a, hikmetli sözler söylediği sırada, tanıdığı bir adam, ona:
'Sen, filan yerde çobanlık etmiş olan siyah köle, Nuhas oğullarının kölesi Lukman değil misin?!
Nihayet, sen, davar çobanı siyahsın!?' dedi.
Lukman Aleyhisselâm:
'Evet!' dedi.
Adam:
'Sende gördüğüm şu hal, sana, nasıl ve nereden geldi?!' diye sordu.
Lukman Aleyhisselâm:
'Doğru sözlü olmak, emâneti, yerine vermek, Mâlâyâni´yi terk etmekle!' dedi.
Diğer rivayete göre: Lukman Aleyhisselâm:
'Evet! Siyah tenliliğim, açıktır' dedi ve
'Benim işlerimden, seni, şaşırtan nedir?' diye sordu.
Adam:
'Halk, senin döşeğine oturuyor! Senin kapının önünü buruyor! Senin sözlerini dinleyip kabul ediyor!?' dedi.
Lukman Aleyhisselâm:
'Ey kardeşimin oğlu! Sana, söyleyeceğim şeyleri, yaparsan, sen de, öyle olursun' dedi. Adam: 'Nedir onlar?' diye sordu.
Lukman Aleyhisselâm:
'Ben, gözümü, yumarım.
Dilimi, tutarım.
İhtirasımı, önlerim.
Edep yerimi, korurum.
Kıyamımı (namazımı) uzatırım.
Verdiğim sözü, yerine getiririm.
Konuğumu, ağırlarım.
Komşumu, korurum.
Mâla yânimi (Boş ve yararsız söz ve işlerle uğraşımı) bırakırım.
İşte, bunlar, beni gördüğün gibi yaptı.' dedi.[40]
Lukman Aleyhisselâm, köleliği sırasında, Efendisine, kölelerinin, en yük olmayanı, en problemsizi idi.
Efendisi, onu; kendisine aid bostana, öteki arkadaşlarıyla birlikte, bostandaki meyvadan, bir şeyler getirsinler diye göndermişti.
Topladıkları meyvaları, öteki köleler, yediler.
Yanlarında hiç bir şey bulunmaksızın, Efendilerinin yanına geldiler ve suçlarını, Lukman Aleyhisselâmın üzerine attılar.
Lukman Aleyhisselâm, Efendisine:
'İki yüzlü kişi, Allah katında, emîn olamaz!
Sen, bana da, onların hepsine de, kusmak için, su, içir! Sonra da, bizi, koştur!' dedi.
Efendi, böyle yapınca, ötekiler, yedikleri meyvayı, kusuşmağa başladılar! Lukman Aleyhisselâm ise, yalnız, içtiği suyu, kustu.
Efendi, Lukman Aleyhisselâmın doğru, olduğunu, ötekilerin yalan söylediklerini, anladı.
Lukman Aleyhisselâmın Hekimlikteki bilgisi ise:
Tuvalete girip orada oturuşunu, uzatan Efendisine:
'Tuvalette çok oturmaktan, ciğer ağrır, basur meydana gelir, hararet, başa kadar yükselir.
Orada, hafifçe, otur ve kalk!' diyerek seslenmesinde görülmüş, Efendisi, tuvaletten çıkınca, onun, bu sözünü, tuvaletin kapısına yazmıştır.[41]
Lukman Aleyhisselâma, Efendisi:
'Benim için, bir koyun boğazla!' demiş, Lukman Aleyhisselâm da, boğaz-lamıştı.
Efendisi:
'Onun içindeki en iyi olan iki küçük parçasını çıkarıp bana, getir!' dedi.
Lukman Aleyhisselâm, koyunun dilini ve kalbini çıkarıp getirdi. [42]
Efendisi:
'Bu koyun etinin içinde, bunlardan daha iyi olan parçası yok mu? diye sordu.
Lukman Aleyhisselâm:
'Hayır!' dedi.
Efendisi, susacağı kadar sustuktan sonra[43]
'Benim için, bir koyun daha boğazla!' dedi.
Lukman Aleyhisselâm da boğazladı.
Efendisi:
'Onun içinde, en işe yaramaz ve en kötü olan iki küçük parçasını, çıkar, at!' dedi.
Lukman Aleyhisselâm, yine, dilini ve kalbini, çıkarıp attı. Bunun üzerine, Efendisi, Lukman Aleyhisselâma:
'Ben, sana, koyunun içindeki en iyi olan iki küçük parçasını, çıkarıp getirmeni, emretmiştim.
Bana, dil ile kalbi getirmiştin.
Sonra, sana, onun içindeki en işe yaramaz ve en kötü olan iki küçük parçasını da, çıkarıp atmanı, emretmiştim. [44]
Sen, yine, dili ve kalbi çıkarıp attın!?' dedi. [45]
Lukman Aleyhisselâm:
'İyi olduğu zaman, bu ikisinden daha iyi ve güzel olan bir şey yoktur!
İşe yaramaz ve kötü olduğu zaman da, bu ikisinden daha işe yaramaz ve kötü olan bir şey yoktur!' dedi. [46]
Lukman Aleyhisselâma:
'İnsanların, en şerlisi, hangisidir?' diye sorulmuştu.
Lukman Aleyhisselâm:
'Kendisini, halkın, kötü görmesine aldırış etmeyendir!' dedi. [47]
Lukman Aleyhisselâm, çok düşünür, keskin görüşlü bir zattı. [48]
Gündüzleri, hiç uyumazdı.
Hiç kimse, onun, ne tükürdüğünü, ne abdest bozduğunu, ne yıkandığını, ne abes bir şey konuştuğunu, ne de, güldüğünü görmemiştir.
Hikmet gereği olmadıkça, sözünü, tekrarlamazdı. [49] Lukman Aleyhisselâm, oğluna: 'Ey oğulcuğum! Suskunluk üzerinde hiç pişman olma! Konuşmak, gümüşten ise, susmak, altındandır!' [50]
'Ey oğulcuğum! Ben, konuşma üzerinde pişmanlık duymuşum, fakat suskunluk üzerinde hiç pişmanlık duymamışımdır.' [51]
'Oğulcuğum! Yemeğin en nefîs, tatlı olanını, ye! Döşeğin ise, en çiğnenmiş, yassılanmış olanı üzerinde uyu!' [52]
'Ey oğulcuğum! Oruç tut! Şehvetini, keser.
Seni, namazdan alıkoyacak şekilde oruç tutma.
Çünkü, namaz, Allah katında, oruçtan daha büyüktür.' [53]
'Ey oğulcuğum! Âlimlerle otur. Onların dizlerinin dibinden ayrılma!
Çünki, Allah, yeri, göğün yağmuru ile dirilttiği gibi, kalbleri de, Hikmet nuru ile diriltir.'´[54]
'Ey oğulcuğum! Tevbe´yi. geciktirme. Çünkü, ölüm, ansızın gelir!' derdi. [55]
Lukman Aleyhisselâmın Vefatı:
Lukman Aleyhisselâm; Beytülmakdis yakınındaki Remle şehrinde vefat etti. [56] Mescid ile çarşı arasındaki yere gömüldü. [57] Selâm olsun ona![58]
Kur´ân-I Kerimin Lukman Aleyhisselâm Hakkındaki Açıklaması:
'And olsun ki: biz, Lukman´a, Allah´a şükret! diye(rek) Hikmet verdik.
Kim, şükrederse, ancak, kendi yararı için şükreder.
Kim de, nankörlük ederse, hiç şüphe yok ki, Allah, Ganiydir (Müstağnidir.)
Her hamd´e, O, lâyıktır.
Hani, Lukman, oğluna -o, ona öğüt verirken- (şöyle) demişti:
Oğulcağızım! Allah´a, ortak koşma!
Çünkü, şirk, büyük bir zulümdür, haksızlıktır. [59]
'Oğulcağızım! Hakikat, (yaptığın iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi kadar da, olsa, bir kaya içinde, veya göklerde, yahud yerin içinde (gizlenmiş) de, olsa, Allah, onu, getirir (meydana çıkarır ve hesabını görür.)
Çünkü, Allah, Latîf´dir, hakkıyle haberdardır. Oğulcağızım! Namazını, dosdoğru kıl! İyiliği, emret! Kötülükten, vaz geçirmeye çalış! Sana, (Bu emir ve nehiy yüzünden) isabet edecek her şeye katlan! Çünkü, bunlar, kati surette farz kılınan umurdandır. İnsanlardan (kibirlenip) yüzünü, çevirme. Yer yüzünde şımarık yürüme!
Çünkü, Allah, her kibir taslayanı, kendini, beğenip övüneni, sevmez. Yürüyüşünde, mutedil ol! Sesini, alçalt.
Seslerin en çirkini, eşeklerin, anırışıdır!' [60]
[1] ibn.Kuteybe-Maarif s.25, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.123.
[2] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.57, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.123.
[3] Muhyiiddin b.Arabî-Muhâdaratülebrar c.1,s.139.
[4] Mes´ûdî-Murucuzzeheb c.1,s.57.
[5] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.123.
[6] ibn.Kuteybe-Maarif s.25, Mes´ûdî-Muruc c.1,s.57, İbn.Arabî-Muhâdara 139.
[7] Mes´ûdî-Muruc. c.1,s.57, Sâlebî-Arais s.348, Ebülfida c.2,s.124.
[8] Mes´ûdî-Muruc. c.1,s,57, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.123.
[9] Kayn b.Cisr´in (Mes´ûdî-Muruc. c.1,s.57).
[10] ibn.Kuteybe-Maarif s.25.
[11] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, İbn.Kuteybe-Maarif s.25, Sâlebî-Arais s.348, M.b.Arabî-Muhâdara c.1,s.139, Ebülfida-Elbidaye venihaye c.2,s.127.
[12] ibn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, Taberî-Tefsir c.21,s.68, Sâlebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.124,127.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/229.
[13] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.1,s.124.
[14] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.213, A.b.Hanbel-Ezzühd s.64, Ebülfida s.124
[15] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.124.
[16] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.213, A.b.Hanbel-Ezzühd s.64, Sâlebî-Arais s.348, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.124.
[17] Taberî-Tefsir c.21,s.67, Sâlebî-Arais s.348, Ebülfida-Elbidaye c.2,s.124.
[18] Sâlebî-Arais s.350.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/229-230.
[19] Lukman: 12.
[20] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, Taberî-Tefsir c.21,s.67, Sâlebî-Arais s.348, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.127.
[21] Sâlebî-Arais s.349, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.129.
[22] Hakîmüttirmizî-Nevadirül´usûl s.112, Sâlebî-Arais s.349, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.192.
[23] Hâkimüttirmizî-Nevadir s.112, Sâlebî-Arais s.349, ibn.Asakir-Tarih c.5,s.192, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.129.
[24] Hâkimüttirmizî-Nevadir s. 112, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.192.
[25] Hakimüttirmizi-Nevadirül´usûl s.112, Sâlebî-Arais s.349, ibn.Asâkir-Tarih c.5,s.192, Mir Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.333
[26] Sâlebî-Arais s.349.
[27] İbn.Kuteybe-Maarif s.25.
[28] Sâlebî-Arais s.349.
[29] İbn.Kuteybe-Maarif s.25.
[30] Ibn.Kuteybe-Maarif s.25, Taberî-Tefsir c.21,s.67, Sâlebî-Arais s.349, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.129.
[31]Taberî-Tefsir c.21,s.67, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.129.
[32] Taberî-Tefsir c.21,s.67, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[33] Hakîmüttirmizî-Nevadirül´usûl s.112, Sâlebî-Arais s.349, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[34] Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[35] Hakîmüttirmizî-Nevadirürusûl s.112, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[36] Hakîmüttirmizî-Nevadirül´usûl s.112.
[37] Hakîmüttirmizî-Nevadir. s.112, Sâlebî-Arais s.349, Deylemî-Elfirdevs c.3,s.45O.
[38] ibn. Kuteybe-Marif s.25.
[39] ibn.iyas-Bedâyiüzzühûr s.169.
[40] Sâiebî-Arais s.350, Ebüifida-Eibidaye vennihâye c.2,s.124.
[41] Sâlebî-Arais s.349.
[42] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Taberî-Tefsir c.21 ,s.68, Sâlebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s. 127.
[43] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.64, Sâlebî-Arais s.350 Ebülfida-Elbidaye vennihaye C.2.S.127.
[44] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Taberî-Tefsir c.21 ,s.68, Sâlebî-Arais s 350 Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.127.
[45] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.127.
[46] İbn.Ebî Şeybe-Musannef c.13,s.214, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Taberî-Tefsir c.21,s.68, Salebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.127.
[47] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Sâlebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s,128 Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Sâlebî-Arais s.350, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s,128.
[48] Deylemi-Elfirdevs c.3,s.45O.
[49] Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.124.
[50] Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.65, Ebülfida-Elbidaye vennihaye c.2,s.128.
[51] ibn. Kuteybe-Uyunülahbar c.2,s.192.
[52] İbn.Kuteybe-Uyunülahbar c.3,s.245.
[53] Sâlebî-Arais s.350.
[54] Mâlik-Muvatta´ c.2,s.1002, Ahmed b.Hanbel-Ezzühd s.133.
[55] Gazâli-ihyâu Ulûmiddin c.4,s.15-16.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/230-234.
[56] İbn.lyas-Bedâyiuzzühur s.169, Mîr-Hâvend-Ravzatussafa Terceme s.332.
[57] İbn.iyas-Bedâyizzühur s.169.
[58] M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/235.
[59] Lukman: 12-13.
[60] Lukman: 16-19.
M. Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları: 2/235.
[9/2 22:42] Ömer Tarık Yılmaz: HİCRETİN SEKİZİNCİ YILI (629-630 M.)
1- MÛTE SAVAŞI (Cumâde'l-ûlâ 8 H./Eylül 629 M.)
a) Savaşın Sebebi
Mûte Savaşı, Müslümanlarla Hristiyanlar (Rumlar ve Hristiyan Araplar) arasında yapılan ilk savaştır. Sebebi, Rasûlüllah (s.a.s.)'in elçisinin öldürülmesidir.
Rasûlüllah (s.a.s.), İslâm'a dâvet için hükümdarlara elçilerle mektuplar gönderdiği sırada, Sûriye'de Busrâ (şimdiki Havran) Emîri Şürahbil'e de Hâris b. Umeyr ile bir mektup göndermişti. Gassânî Araplarından Şürahbil, Hristiyandı. Bizans'ın himayesinde bulunuyordu.
Hâris, Şürahbil'e, Kudüs'ün iki konak güneyinde, bulunan Mûte kasabasında rastladı. Elçi olduğunu söyleyerek Hz. Peygamber (s.a.s.)'in mektubunu verdi. Fakat, Şürahbil, devletler arası hukuk kurallarını çiğnedi, Rasûlüllah (s.a.s.) elçisini öldürttü.
Şimdiye kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'in elçilerinden hiçbiri öldürülmemişti. Bir elçinin öldürülmesi, tarih boyunca bütün toplumlarda insanlığa ve hukuk kurallarına aykırı bir davranış sayıldığı gibi, gönderene de en büyük hakaret ve meydan okuma demekti. Bu sebeple Rasûlullah (s.a.s.) üç bin kişilik bir kuvvet hazırlayarak, azadlı kölesi Hârise oğlu Zeyd'in komutasında yola çıkardı(298) Elçi Umeyr oğlu Hâris'in şehid edildiği Mûte'ye kadar gidilmesini, Şürahbil ve maiyetinin İslâm'a dâvet edilmesini, kabûl etmezlerse savaşılmasını emretti.(299) 'Kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmeyin. Evleri yıkıp hârap etmeyin, ağaçları kesip, tahribâtta bulunmayın!' dedi. Orduyu 'Seniyyetü'l-vedâ' denilen ayrılık tepesi'ne kadar uğurlayan Hz. Peygamber (s.a.s.):
- 'Zeyd şehid olursa, komutanlığı Câfer alsın; Câfer de şehit düşerse, Ravâha oğlu Abdullah komutan olsun.' buyurdu.(300)
b) İki Tarafın Durumu ve Aradaki Eşitsizlik
Müslüman ordusunun hareketini Şürahbil duydu. Derhal Lahm, Cüzâm, Kayn, Belkın, Behrâ gibi Hristiyan Arap kabîlelerinden büyük bir kuvvet hazırladı. Ayrıca durumu Bizans İmparatoruna bildirerek, ondan da yardım istedi. Böylece Şürahbil, 200 bin kişilik büyük bir ordu topladı. Bunun 100 bini Rumlardan, 100 bini de Hristiyan Araplardan meydana gelmişti. (301) İmparator Hirakl de işi önemseyerek, Belkadaki Meab şehrine kadar geldi.
Müslümanlar, ancak Sûriye topraklarına girdikten sonra düşmanın gücü ve hazırlıkları hakkında bilgi edinebildiler.
İki taraf arasında gerek sayı, gerek silah ve teçhizât bakımından korkunç bir fark vardı. Tarihte, iki taraf arasında böylesine ölçüsüz bir fark görülmemiştir. 200 bin (bazı rivâyetlerde 100 bin) kişilik bir kuvvet karşısında üç bin mücâhid ne yapabilirdi? Fakat, savaşmadan geri dönülemezdi. Komutan Zeyd, Maan'da, Mücâhidlerin ileri gelenleriyle toplanıp durumu istişâre etti. Acaba, durumu Rasûlüllah (s.a.s.)'e bildirip alınacak cevâba göre mi hareket edilmeliydi? Fakat, Ravâhaoğlu Abdullah bütün tereddütleri giderdi.
- Arkadaşlar, çekindiğimiz şey, ele geçirmek için yola çıktığımız şeydir, yani şehid olmaktır. Dinimizi yüceltmek için savaşalım. Yâ şehid, ya gazi olacağız. Bunun ikisi de güzel değil mi ?(302) dedi.
Abdullah'ın konuşması mücâhitlerin maneviyâtını yükseltti. Hepsi de:
- Ravâhaoğlu doğru söylüyor. Savaşmalıyız, dediler.
c) Komutanlar Sırayla Şehâdet Şerbetini İçtiler
İki ordu Mûte'de karşılaştı. Zeyd, sancak elinde, ileri atıldı. Kahramanca çarpıştı, ölümden yılmadığını gösterdi. Fakat düşman mızraklarının arasında şehid düşdü.(303)
Zeyd şehid olunca, sancağı hemen Câfer aldı. Emsâlsiz kahramanlıklar gösterdi. Önce sağ eli kesildi, sancağı sol eliyle tuttu. Sol eli de kesilince, kollarıyla sancağa sarıldı. Pek çok yara aldığı halde son nefesine kadar sancağı bırakmadı. Nihâyet o da şehid oldu.(304)
Câferden sonra sancağı Ravâhaoğlu Abdullah aldı. O da şiirler söyleyerek, kahramanca savaştı. Vücudu delik deşik oldu. Sonunda o da şehid oldu.
d) Hâlid b. Velîd'in Üstün Mahâreti
Râvâhaoğlu da şehid olunca, asker komutansız kaldı, umûmî bir panik başladı. Dağılan askerin kaçışını Velîdoğlu Hâlid önledi. Mücâhidler, Hâlid'in etrâfında yeniden toplandılar. Hâlid komutayı aldı, sancak elinde akşama kadar çarpıştı. O gün elinde tam dokuz kılıç parçalandı.(305) Bu Müslüman olduktan sonra Hâlid'in katıldığı ilk savaştı.
Gece olunca, Hâlid askeri yeniden tertipledi. Öndekileri arkaya, arkadakileri öne, sağdakileri sola, soldakileri sağa aldı. Böylece düşmana, yardım için yeni kuvvetler gelmiş intibâını verdi. Sabah olunca da ansızın şiddetli bir hücuma geçerek, düşmanı bozguna uğrattı. Bu fırsattan yararlanarak, askerini ustalıkla geri çekti. Büyük bir kayba uğramadan Medine'ye döndü. İslâm ordusunu korkunç bir felâketten kurtardı.
200 bin kişiye karşı yapılan bu çetin savaşta, Müslümanlar sadece 12 şehid vermişlerdi. Bu durum, komutanların savaşı çok başarılı idâre etmeleri ve canlarını fedâ etmekten çekinmemelerinin bir sonucuydu.
e) Rasûlüllah (s.a.s.)'in Medine'den Savaşı Seyretmesi
Rasûlüllah (s.a.s.) savaşın bütün safhalarını, Medine'ye henüz hiç bir haber ulaşmadan, ashâbına bildirmişti.
Cenab-ı Hakk, zaman, mekân ve mesâfe kavramlarını kaldırarak, sevgili Peygamberine savaş meydanını olduğu gibi göstermişti. Mescid-i Nebî'de minber üzerine oturmuş bulunan Allah Rasûlü (s.a.s.) gözlerinden yaşlar akarak:
-İşte sancağı Zeyd aldı, Zeyd vuruldu, şehid düştü. Sonra Câfer aldı, O' da şehid oldu. Sonra Ravâhaoğlu aldı, O 'da şehid oldu. En sonunda sancağı, Allah'ın kılıçlarından bir kılıç, Velîdoğlu Hâlid aldı. Allah O'na fethi müyesser kıldı, buyurdu. (306)
Rasûlüllah (s.a.s.), Zeyd, Câfer ve Abdullah'ın şehid düştüklerini haber verdikçe, her biri için istiğfâr etmiş ve Cennete girdiklerini de müjdelemişti.(307) Sancağı Hâlid alınca ise:
-Allah'ım, Hâlid senin kılıçlarından bir kılçtır. Sen O'na nusret ihsan buyur, diye duâ etmişti.(308) Bundan sonra Hâlid'e 'Seyfullah' (Allah'ın kılıcı) denildi.(309)
Câferin şehâdet haberini duyunca, âilesi feryâda başladılar. Rasûlüllah (s.a.s.)'de son derece üzgündü. Çok sevdiği, en değerli arkadaşlarını kaybetmişti. Câfer'in âilesini teselli etti. Acılıdırlar, yemek yapamazlar, diye evine yemek gönderdi.
-Allah Câfer'e, Mûte'de kesilen iki koluna bedel, iki kanat verdi. O'nu Cennet'te meleklerle birlikte uçuyor gördüm, diye müjdeledi.(310) Bu sebeple Câfer, bundan sonra Câfer Tayyâr diye anıldı.
2- ZÂTÜ'S-SELASÎL SAVAŞI (Cumâde'l-âhir 8 H./629 M.)
Kudâa kabîlesi'nin Uzre ve Belî kolları, Medine hayvanlarını yağmalamak üzere, Vâdi'l-Kurâ yakınlarında toplanmışlardı. Rasûlüllah (s.a.s.) durumdan haberdâr olunca, bunların üzerine Amr b. As (Âs oğlu Amr) komutasında 30'u atlı 300 kişilik bir seriyye gönderdi. Bunlar arasında Sa'd b. Ebî Vakkas, Üseyd b. Hudayr, Sa'd b. Ubâde, Sâid b. Zeyd, Âmir b. Rabîa.. gibi ensâr ve muhâcirlerden ileri gelen kimseler de vardı.
Amr b. Âs. ashâbın büyüklerinden değildi. Henüz bir yıl kadar önce Müslüman olmuştu. Fakat dedesi Vâil'in annesi Belî kabîlesinden olduğu için Amr'ın bu kabîle ile ilgisi vardı. Amr, aynı zamanda savaş usûlünü iyi bilen, son derece zekî bir kimse idi. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s.), komutanlığa O'nu seçmişti.
Amr, Vâdi'l-Kurâ civarında Selâsil suyu'na varınca, düşmanın sayıca üstün olduğunu öğrendi. Burada konaklayarak, bir haberci ile Rasûlüllah (s.a.s.)'den yardım istedi. Rasûlüllah (s.a.s.)'de Ebû Ubeyde b. Cerrâh komutasında 200 kişilik ek kuvvet gönderdi. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de bunlar arasındaydı. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Ebû Ubeyde'yi gönderirken:
- Ayrılığa düşmeyin, işbirliği yapın, buyurmuştu. Amr b. Âs, Ebû Ubeyde'nin, askerlere imâm olarak namaz kıldırmasına itirâz etti.
- Sen bana yardıma geldin, kumandan benim, namazda ben imam olacağım, dedi.
Ebû Ubeyde yumuşak tabiatlı bir zâttı, hiç itirâz etmedi.
- Yâ Amr, Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz, ihtilâfa düşmememizi emretti. Sen bana uymazsan, ben sana uyarım, telâşa gerek yok, diye cevâp verdi. Amr bütün Müslümanlara sefer süresince imam olup namaz kıldırdı. Böylece Hz. Ömer ve Hz. Ebûbekir de Amr'ın idâresine girmiş oldular. Oysa Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ı ilk 300 kişiye; Ebû Ubeyde'yi de 200 kişiye kumandan tâyin etmişti. Ebû Ubeyde'yi Amr'ın emrine değil, yardımına göndermişt.(311)
Amr, düşmana yaklaşınca gerekli tedbirleri aldı. Hava çok soğuk ve sert olduğu halde, gece ateş yakmayı yasakladı. 'Kim ateş yakarsa, onu yaktığı eteşin içine atarım,' diye tehdit etti. Asker, soğuktan Ebû Bekir ve Ömer'e başvurdular. Hz. Ömer:
- Bu nasıl şey, herkesi soğuktan kıracak mı? diye Amr'a haber gönderdi. Amr b. Âs:
- Yâ Ömer, sen bana itâatle memûrsun, İşime karışma, diye , cevâp verdi. Hz. Ebû Bekir de:
Rasûlüllah (s.a.s.) O'nu savaş usûlünü iyi bildiği için kumandan yaptı. Madem ki kumandan O'dur, işine karışmamak gerekir, dedi. Böylece gece soğukta geçirildi. Çünkü ateş yakılsaydı, düşman Müslümanların azlığını öğrenecekti.
Amr, plânını kimseye söylemedi. Sabaha karşı, alaca karanlıkta ansızın düşman üzerine hücûma geçti ve savaşı kazandı. Düşman pek çok ganimet bırakarak kaçtı. Ashâb, düşmanın peşini tâkibetmek istedilerse de Amr buna da izin vermedi. Bir kaç gün orada kalıp etraftaki ganimet hayvan sürülerini topladıktan sonra, Medine'ye döndü.
Sefer esnâsında Amr b. Âs ihtilâm olmuş, hava soğuk olduğu için gusletmeyerek teyemmümle namaz kıldırmıştı.(312) Dönüşte ashâb, Rasûlüllah (s.a.s.)'e, Amr b. Âs'tan:
1- Hava çok soğuk olduğu halde, gece ateş yaktırmadı,
2- Galip geldiğimiz halde düşmanı tâkip ettirmedi,
3- Su bulunduğu halde gusletmeyip, teyemmümle namaz kıldırdı, diye şikâyette bulundular.
Amr bu şikâyetlere karşı:
1- Sayımızın az olduğunu düşman anlamasın diye ateş yaktırmadım.
2- Yardım için kuvet gönderebileceği düşüncesiyle düşmanı tâkip ettirmedim.
3- Soğukta yıkanmak tehlikeli olduğu ve Cenâb-ı Hakk 'Elinizle kendinizi tehlikeye atmayın.' (ElBakara Sûresi, l95) 'Kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah size acımaktadır.' (en-Nisâ Sûresi, 29) buyurduğu için gusletmeyip teyemmüm yaptım, diye cevâp verdi.
Rasûlüllah (s.a.s.) Amr'ın cevâplarını tebessümle karşıladı. (313)
Amr b. Âs, henüz yeni müslüman olduğu halde, ashâbın büyüklerinin de bulunduğu bir orduya kumandan tâyin edilmesinden dolayı gururlanmıştı. Savaşı da kazanarak dönünce, Rasûlüllah (s.a.s.)'in yanındaki derece ve itibârını öğrenmek istedi. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)'e:
- En çok kimi seversiniz? diye sordu. Rasûlüllah (s.a.s.)
Âişe'yi diye cevâp verdi.
- Sonra kimi?
- Âişe'nin babasını, Ebû Bekir'i.
- Sonra kimi?
- Ömer'i.
Amr, en sonraya kendisinin kalacağından korkarak daha fazla sormaktan vazgeçti.(314)
(298) Orduda ensâr ve muhâcirlerin ileri gelenleri de vardı. Azadlı bir köle hepsine komutan olmuştu. Bu olay İslâm'daki ehliyet ve eşitlik uygulamasının canlı örneklerinden biridir.
(299) Tecrid Tercemesi, 10/312
(300) el-Buhârî, 5/87; İbnü'l-Esîr, a.g.e., 2/234; Tecrid Tercemesi, 10/313 (Hadis No: 1619)
G-H1BEN5KZ8N