Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 11.07.2023 15:45

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[15/2 12:21] Ömer Tarık Yılmaz: Kurtarma faaliyetine fiilen katılan bir doktor arkadaşımın notları
```1)Gece yatarken telefon yakınınızda uyumayı alışkanlık edinin (Şarj dolu olsun)
 
2)Depreme gece yakalandı iseniz yatak odası veya çocuk odasından ayrılmayın. (Çünkü arama kurtarma çalışmaları Öncelikli olarak bu odalardan başlatılıyor.
 
3)Eski tip birbirine geçmeli yatağınız varsa biran önce ondan kurtulun. Yüksek ve sağlam bazalardan alın.Baza altını mümkün olduğunca dolu tutun (Kıyafet battaniye yorgan gibi) Çünkü sağ ulaştıklarımızın çoğu baza yanlarında uzanan insanlardı)
 
4)Sakın ayakta, kiriş altlarında,merdiven boşluklarında ve koridorda durmayın (Ölüm vakaları daha çok buralardaydı)
 
5)Mutlaka çök-kapan pozisyonunu yapın. Ama bunu boş yerlerde degil özellikle bazaların yanında yapın.
 
6) Kapandığınız esnada yatak üzerinden Battaniye-Yorgan ve yastık alıp kendinizi koruyun. Kış aylarında atletle kesinlikle yatmayın. Yara almayan ama soğuktan ölenlere denk geldik.
 
7)Baza kenarlarında 1 şişe su bulundurmayı adet edinin. Cok şey kaybetmezsiniz.
 
8) Kol saati kullanınki enkaz altında gece yarısı sesinizi boşa tüketmeyin. Sizi duyan çok kişi olmayacak. Çünkü gece karanlık ve soğuktan çalışmalar yavaşlıyor.
 
9)Sakin kalıp elbet birisinin sizin için geleceğini unutmayın.
 
10)Sarsıntı tamamen bitmeden
bulunduğunuz yerden ayrılmayın. Merdiven boşluklarından çok can kaybı çıktı.
 
11)Varsa imkanınız yüksek katlı son tercihiniz olsun. En üst kattayım diye kendinizi çokta güvende hissetmeyin. (Vefat eden yakınlarımız en üst katlarda oturuyorlardi)
 
12)Bu saatten sonra depremle yaşamayı ve birgün yine yüzleşeceğinizi unutmayın. Her zaman hazırlıklı olun.```
 
*Çok önemli mutlaka*
 
okuyunuz lütfen.... Kahramanmaraş Merkezli Asrın Felaketi
 
*_Sonrası Arama Kurtarma Çalışmaları ve Enkaz Kaldırma İşlemlerinde 1 Hafta Süresince Görerek Tecrübe Ettiğim_*
 
Deprem Notlarım:
Alıntıdır
[15/2 12:21] Ömer Tarık Yılmaz: 13- Her Kim Rabb Olarak Allaha, Din Olarak İslama Peygamber Olarak da Muhammed sallallahü aleyhi ve selleme Razı Olursa Büyük Günahları İşlerse Bile Mü'min Sayılacağına Delil Bâbı
 
160- Bize Muhammed b. Yahya b. Ebi Ömer el-Mekki ile Bişr b. el-Hakem rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Abdülaziz —ki İbn Muhammed ed-Derâverdi'dir— Yezid b. el-Hâd'dan, o da, Muhammed b. İbrahim'den, o da Âmir b. Sa'd'dan, o da el-Abbâs b. Abdilmuttalîb'den naklen rivâyet etti ki, Abbâs Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i:
 
«İmanın tadını, Rabb olarak Allah'a, din olarak İslama, Peygamber olarak da Muhammed'e râzi elan tatmıştır.» buyururken işitmiştir.
 
Bu hadîsi yalnız Müslim rivâyet etmiştir. «et-Tahrir» nâmındaki Müslim şerhinde beyân olunduğuna göre; bir şeye razı oldum, demek::
 
«Ona kanaat ettim; onunla iktifa ederek başkasını istemedim» ma'Aa-sına gelir. O halde hadîsin ma'nası:
 
«Allahdan başka ilâh aramayan İslâm yohindan başka bir yola girmeyip yalnız Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şeriatına uygun olan yolu tutan kimsenin kalbinde imanın hâlis lezzeti yer eder ve onun tadım duyar.» demek olur.
 
Kâdi Iyâz'a göre hadîsin makası:
 
«Böyle bir kimsenin imâm sahih, nefsi mutmain, içi rahat olur» demektir. Çünkü onun mezkûr şeylere razı olması, onlar hakkındaki bilgisinin sabit, basiretinin nafiz ve kalbinin mutmain olduğuna delildir. Zira bir kimse bir şeye razı olursa o iş ona kolay ve lezzetli gelir. Kalbine iman' girmiş bulunan mü'min de öyledir. Allah'a ibâdetlerini yapmak ona kolay ve lezzetli gelir.
[15/2 12:22] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Küresel Isınmaya Karşı “Uluslararası Kyoto İklim Sözleşmesi” Yürürlüğe Girdi 2005
•  İzcilik Haftası
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[15/2 12:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız, mevcut faiz alacaklarınızı terkedin.” 
 
Bakara 278
[15/2 12:22] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Her iyilik/güzel iş bir sadakadır.” 
 
Buhârî, Edeb, 33
[15/2 12:22] Ömer Tarık Yılmaz: İZCİ ANDI VE TÜRESİ NEDİR?
 
Türkiye İzcilik Fede­ras­yo­nu’nun faaliyetlerine katılmak isteyen her izci, izci andını içmek zorundadır. İzci andı şu şekildedir:
“Allah’a ve vatanıma karşı va­zifelerimi yerine getire­ce­ğime, izcilik türesine uyacağıma, başkalarına her zaman yardımda bulunacağıma, kendimi bedence sağlam, fikirce uyanık ve ahlâkça dürüst tutmak için elimden geleni yapacağıma şerefim üzerine ant içerim.”
İzci andını içen izcilerin tümü, izci türesinde yer alan görev ve sorumlulukları yerine getirmeyi taahhüt eder. İzci türesi ise şu şekildedir:
• İzci, sözünün eridir. Şeref ve haysiyetini her şeyin üstünde tutar.
• İzci, yurduna, milletine, ailesine ve izci liderlerine sadıktır.
• İzci, başkalarına yardımcı ve yararlı olur.
• İzci, herkesin arkadaşı ve bütün izcilerin kardeşidir.
• İzci, herkese karşı naziktir.
• İzci, bitki ve hayvanları sever ve korur.
• İzci, büyüklerinin sözünü dinler, küçüklerini sever ve korur.
• İzci, cesurdur, her türlü şartlar altında neşeli ve güler yüzlüdür.
• İzci, tutumludur.
• İzci, fikir, söz ve hareketlerinde açık ve dürüsttür.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[15/2 12:23] Ömer Tarık Yılmaz: Gerçek vaad (kıyametin kopması) yaklaşır, bir de bakarsın inkâr edenlerin gözleri açılıp donakalmıştır. “Eyvah bizlere! Doğrusu biz bundan gafildik. Hatta biz zalim kimselermişiz” derler.
[Enbiya Sûresi.97]
[15/2 12:23] Ömer Tarık Yılmaz: İYİ KOMŞU
Bugün hızla şehirleşen, birbirinden uzaklaşan hayatlarında; alttan-üst- ten, sağdan-soldan eskisinden daha fazla iç içe giren insanların iyi komşulara şimdi daha çok ihtiyacı vardır.
Komşuluğu Peygamberimiz şöyle bildirir: “ İyi komşu, uysal bir binek ve geniş ev kişinin saadetini sağlayan unsurlardır.” (Ahmed b. Hanbel, “Müs- ned”, 3/407-408)
Evet, kendimiz için istediğimizi komşumuz için de isteriz. Yani müm- kün mertebe komşumuzun ev halkını ve namusunu korur, gerektiğinde ziyaret eder, davetine icabet eder, halini sorar, hastalanınca ziyaretine gider, ihtiyaçlarını giderir, cenazesinde hazır bulunur, kederli günle- rinde teselli eder, sırlarını saklar, ayıplarını örter ve kusurlarını affede- riz. O açken tok yatmaz, gelenine gidenine bakıp rahatsız etmez, hayvanına taş atmaz, çocuğunu itip kakmayız.
Ayrıca Hz. Peygamber’in: “Ey Ebu Zerr! Çorba yaptığın zaman suyunu çok koy, fazlası ile komşularını gözet.” (Müslim, “Birr”, 142/2625) buyru- ğuyla komşularımızla yakınlaşmaya çalışırız.
 
AHKÂF SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 35 âyettir. Sûre, adını 21. âyette geçen “Ahkâf ” kelimesinden al- mıştır.
Ahkâf, sûrede sözü edilen “Âd” kavminin yaşadığı Yemen’de bir bölgenin adı olup, uzun ve kıv- rımlı kum yığınları demektir.
Sûrede Kur’an-ı Kerim’e dikkat çekilmekte; bu kitabı, sonsuz güç ve hikmet sahibi Allah’ın vahyettiği kesin ve açık bir ifa- deyle açıklanmaktadır.
 
ÖZLÜ SÖZ
Çocuklarınızı kendi zamanlarının şartlarına göre yetiştirin. (Hz. Ali)
[15/2 12:24] Ömer Tarık Yılmaz: Çok adaletli, mutlak adil.
 
Al-'Adl : The Just who is Equitable.
 
 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır...' (En'am 115)
Allah bütün söz ve fiillerinde mutlak adalet sahibidir. O'nun kararı doğru, hükmü adildir. Nimet ve ihsanını dilediğine verir veya vermez. Aziz veya zelil kılar, yükseltir veya alçaltır, ikram eder veya etmez, hemen yapar veya veya erteler, yarar sağlar veya zarar verir, korur veya korumaz, zengin veya fakir yapar, sağlık verir veya hastalandırır, bela verir veya beladan muaf tutar. Allah, bütün bunları mutlak iktidar sahibi sahibi olması nedeniyle dilediği şekilde, verdiği karara göre yapar.  Eğer Allah, peygamber ve nebilerin, kendisine en yakın meleklerin ve salih kulların da aralarında bulunduğu bütün varlıklara, isyankar ve inkarcılara azap ettiği gibi azap etse bu O'nun adaletinden sayılır.
 
Allah'ın bütün herkese azap etmesi adaletinden, merhamet etmesi fazlından, onları iki guruba ayırması da hikmetindendir. Bu yüzden bazı âlimler şöyle söylemişlerdir: 'Allah'ın adaletinden Allah'a sığınırız. O'ndan ihsan ve keremini isteriz, hikmetinin de iyi yönünü talep ederiz.'
 
Allah'ın zulmetmeye ve haksızlık yapmaya gücü yeter. ancak O, fazlı, keremi, cömertliği ve kullarına iyiliği nedeniyle asla kimseye haksızlık ve zulüm yapmaz.
 
Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır. (Maide Suresi, 8)
 
Allah adalet yapanların en hayırlısıdır. O'nun düzeni tüm kainatı kuşatmıştır. O, adaletini dünyada ve ahirette kullarına gösterecektir. Herşeyi hakkıyla gören, herşeyin içini dışını bilen, herşeyden haberdar olan Allah'ın tüm işleri hikmetli ve adaletlidir. 
İnsanların yaşamları boyunca işledikleri tüm fiiller muhakkak Allah'ın adaletine göre değerlendirilecektir. Zulüm yapanların zulümlerinin elbette karşılıksız kalmayacağını, iyi tek bir sözün bile mükafatının verileceğini, Allah Kuran'da bize haber vermektedir. Tüm bunların adilce değerlendirileceği yer ahirettir; Allah'ın sonsuz adaletinin tecelli edeceği yer...
 
Dünya hayatında inkarcıların peygamberlere ve müminlere çıkardıkları zorluklar, attıkları iftiralar, işledikleri günahlar elbette karşılıksız kar kalmayacaktır. Müminlerin cennetteki derecelerini yükselten tüm bu zorluklar, inkarcıların da cehennemin en alt tabakalarında bulunmalarına vesile olacaktır. Allah hesap gününde son derece duyarlı terazilerle hiç kimseyi haksızlığa uğratmayacak, dünyada onlara verdiği sürenin sonunda sonsuz adaletine uygun olarak hesabını çok seri olarak görecektir. Şüphesiz Allah herşeyi bilen ve vaadine en sadık olandır. İnsanlar dünyada yaptıklarının karşılığını ahirette muhakkak göreceklerdir. Böylece inkarcılar, içinde yaşadıkları inkarın, en acı şekilde karşılığını bulacak, Allah'a imanlarında ve bağlılıklarında kararlı olanlar ise yaptıklarının karşılığını en güzeliyle muhakkak Allah'tan alacaklardır. Ayette şöyle buyrulur:
 
Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Şu halde, kim ahdini bozarsa, artık o, ancak kendi aleyhine ahdini bozmuş olur. Kim de Allah'a verdiği ahdine vefa gösterirse, artık O da, ona büyük bir ecir verecektir. (Fetih Suresi, 10)
 
Ancak burada üzerinde önemle düşünülmesi gereken bir nokta vardır. Allah'ın adaletini düşünürken kesinlikle bir insanın adalet anlayışıyla kıyaslama yapılmamalıdır. Çünkü inkar eden bir insan isteklerine ve zaaflarına uyabilir, adaleti gözetirken duygusallığa kapılabilir, bir konu hakkında yanlış hükümler verebilir ve yapılanları unutabilir. En önemlisi de karşısındakinin içinden geçirdiklerini bilmesi mümkün değildir. Allah ise asla yanılmaz ve asla unutmaz. Her insan için onun her hareketini gözetleyen ve kaydeden melekler tayin etmiştir. Bu melekler insanların hem içinden geçeni, hem de tüm eylemlerini yazarlar. Sonuç olarak Allah insanın ruhuna tamamıyla hakimdir. En adaletli hüküm verecek olan da Rabbimiz'dir. İsra Suresi'nin 71. ayetinde, Allah'ın sonsuz adalet sahibi olduğu şöyle haber verilmektedir:
 
Her insan-grubunu imamlarıyla çağıracağımız gün, artık kimin kitabı sağ eline verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklar ve onlar, bir 'hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar' bile haksızlığa uğratılmazlar. (İsra Suresi, 71)
 
Yapılan tüm kötülüklerin, inananların aleyhine kurulan örgütlenmelerin, hazırlanan tuzakların karşılığı en küçük ayrıntısına kadar ahirette verilecektir. Allah inkarcılara, dünya hayatında aslında yalnızca onların kötülüklerini artırmaya neden olacak mal, mülk, zenginlik ve bunun gibi birçok imkan verebilir. Allah ayetlerinde bunlara aldanılmaması gerektiğini bildirmiştir. Çünkü kısacık dünya hayatının karının, ahirettekinin yanında hiçbir anlam ve öneme sahip olmadığı şüphe götürmez bir gerçektir. Hele sonsuz bir cehennem inkarcılara gittikçe yaklaşıyorken...
 
Asıl yurt olan ahirette her nefis yaptıklarını karşısında hazır bulacaktır. Allah sonsuz adaletinin tecellisini kullarına, cennetinde ve cehenneminde sonsuza kadar gösterecektir. Allah en sonunda Kendisi'ne inananlarla inanmayanların arasını hak ile ayıracaktır.
 
Allah, sizinle din konusunda savaşmayan, sizi yurtlarınızdan sürüp-çıkarmayanlara iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan sizi sakındırmaz. Çünkü Allah, adalet yapanları sever. (Mümtehine Suresi, 8)
 
Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allah, size ne güzel öğüt veriyor!.. Doğrusu Allah, işitendir, görendir. (Nisa Suresi, 58)
 
Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever. (Maide Suresi, 42)
 
De ki: 'Rabbimiz (kıyamet günü) bizi birarada toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracaktır. O, (gerçek hükmünü vererek hak ile batılın arasını) açandır, (herşeyi hakkıyla) bilendir. (Sebe Suresi, 26)     (2)
 
Her müslüman, Allah'tan başka mutlak adalet sahibi kimsenin olmadığını, her adil sahibinin ve uyguladığı adaletinin Allah'tan geldiğini, O'ndan olmayan her hükmün zulüm ve bâtıl olduğunu bilmelidir. Sonra da Allah'ın kendisi için takdir ettiği ve uyguladığı (kaza)her şeyi kabullenmeli ve içtenlikle O'na teslim olmalıdır. Bütün sözlerinde, fiillerinde ve hükümlerinde hiç bir zaman adaletten ayrılmamalıdır.(3)
Yüce Allah şöyle buyuruyor: 
'Ey iman edenler, kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhinde bile olsa, Allah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun'. (4)
Zalim senin adaletinden korkmalı, mazlum da senin adaletine sığınmalıdır. Sen de fakir ile zengini, güçlü ile zayıfı, yakın ile yabancıyı, dost ile düşmanı daima eşit tutmalı ve aralarında adaletle hükmetmelisin. Bununla beraber eşlerin ve çocukların arasında da adaleti gözetmelisin. (3)
 
 
 
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985 
2) Allah'ın İsimleri, © 2005 Harun Yahya
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
4) Nisa, 135
[15/2 12:24] Ömer Tarık Yılmaz: İmanın geçerli olabilmesi ve sahibini âhirette ebedî kurtuluşa erdirebilmesi için şu şartları taşıması gerekir:
1. İmanın dünyada hür iradeye dayalı bir tercih olması, baskı, tehdit veya dünya hayatından ümit kesme (ye's) durumunda gerçekleşmemiş bulunması gerekir. Daha önce mümin olmayan bir kimsenin, hayattan ümidini kestiği son nefesinde uğrayacağı azabı farkedip 'iman ettim' demesi halinde, onun bu imanı geçerli olmaz. Bir âyette 'Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman `Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' derler. Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen kanunu budur. İşte kâfirler burada hüsrana uğramışlardır' (el-Mü'min 40/84-85) buyurulmuştur.
2. Mümin, iman esaslarından birini inkâr anlamına gelen tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Meselâ Allah Teâlâ'yı ve bütün peygamberleri tasdik edip de Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanmayan yahut farz veya haram olduğu kesin olarak bilinen bir hükmü, meselâ namazın farz, şarap içmenin haram olduğunu kendi hür iradesiyle inkâr eden, yahut alaya alan, puta, haça vb. şeylere tapan bir kimseye mümin denilemez.
3. Mümin Allah'ın rahmetinden ne ümitsiz ne de emin olmalıdır. Korku ile ümit arasında bulunmalıdır. Müminin 'Nasıl olsa imanım var, o halde muhakkak cennete giderim' düşüncesiyle kendinden emin olması veya 'Çok günah işledim, ben muhakkak cehennemliğim' diye Allah'ın rahmetinden ümit kesmesi imanını kaybetmesine sebep olabilir. Bu konuda Kur'an'da şöyle buyurulur: 'Doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez' (Yûsuf 12/87), 'Fakat büyük zararı göze alanlar topluluğundan başkası Allah'ın azabından (azabının olmayacağından) emin olmaz' (el-A`râf 7/99).
[15/2 12:25] Ömer Tarık Yılmaz: Hatirla ki, Meryem oglu Isa: Ey Israilogullari! Ben size Allah'in elçisiyim, benden önce gelen Tevrat'i dogrulayici ve benden sonra gelecek Ahmed adinda bir peygamberi de müjdeleyici olarak geldim, demisti Fakat o, kendilerine açik deliller getirince: Bu apaçik bir büyüdür, dediler  (SAFF/6)
[15/2 12:26] Ömer Tarık Yılmaz: DUANIN FAZİLETİ VE VAKTİ
 
1722 - Nu'man İbnu Beşîr (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): 'Dua ibadetin kendisidir' buyurdular ve sonra şu âyeti okudular. (Meâlen): 'Rabbiniz: ''Bana dua edin ki size icâbet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir' buyurdu.' (Gâfır 60).
 
Tirmizî, Tefsir, Gâfir, (2973); Ebû Dâvud, Salât 358, (1479). Metin Tirmizî'ye aittir.
 
1723 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kime dua kapısı açılmış ise ona rahmet kaıları açılmış demektir. Allah'a taleb edilen (dünyevî şeylerden) Allah'ın en çok sevdiği afiyettir. Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit (musibet) için faydalıdır. Kazayı sadece dua geri çevirir. Öyle ise sizlere dua etmek gerekir. '
 
Tirmizî, Daavât 112, (3542).
 
1724 - Ubâde İbn's-Sâmit (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Yeryüzünde, mâsiyet veya sıla-i rahmi koparıcı olmamak kaydıyla Allah'tan bir talepte bulunan bir Müslüman yoktur ki Allah ona dilediğini vermek veya ondan onun mislince bir günahı affetmek suretiyle icabet etmesin. '
 
Tirmizî, Daavât 126, (3568).
 
1725 - Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûl-i Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm), (bir gün) sordu:
 
'En hayırlı olan ve derecenizi en ziyade artıran, melîkinizin yanında en temiz, sizin için gümüş ve altın paralar bağışlamaktan daha sevaplı, düşmanla karşılaşıp boyunlarını vurmanız veya boyunlarınızı vurmalarından sizin için daha hayırlı olan amelinizin hangisi olduğunu haber vereyim mi ?'
 
'Evet! Ey Allah'ın Resûlü!' dediler.
 
'Allah'ın zikridir!' buyurdu.
 
Tirmizî, Daavat 6, (3374); Muvatta, Kur'ân 24.
 
1726 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Allahu Teâlâ hazretleri şöyle seslenir: 'Beni bir gün zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın!'
 
Tirmizî, Cehennem 9, (2597).
 
1727 - Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Akşamdan (abdestli olarak) temizlik üzere zikrederek uyuyan ve geceleyin de uyanıp Allah'tan dünya ve âhiret için hàyır taleb eden hiç kimse yoktur ki Allah dilediğini vermesin.'
 
Ebû Dâvud, Edeb 105, (5042).
 
1728 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Bir kimse evine veya yatağına gir'ince hemen bir melek ve bir şeytan alelacele gelirler. Melek:
 
'Hayırla aç!' der. Şeytan da:
 
'Şerle aç!' der.
 
Adam, şayet (o sırada) Allah'ı zikrederse melek Şeytanı kovar ve onu korumaya başlar. Adam uykusundan uyanınca, melek ve şeytan aynı şeyi yine söylerler. Adam, şayet: 'Nefsimi, ölümden sonra bana geri iade eden ve uykusunda öldürmeyen Allah    hamdolsun. İzniyle yedi semayı arzın üzerine düşmekten alıkoyan Allah'a hamdolsun'dese bu kimse yatağından düşüp ölse şehit olur, kalkıp namaz kılsa faziletler içinde namaz kılmış olur.'
 
Rezîn ilâvesidir.
 
1729 - Hz.Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Allah'ı zikreden bir cemaatle sabah namazı vaktinden güneş doğuncaya kadar birlikte oturmam, bana İsmâil'in oğullarından dört tanesini âzad etmemden daha sevgili gelir. Allah'ı zikreden bir cemaatle ikindi namazı vaktinden güneş batımına kadar oturmam dört kişi âzad etmemden daha sevgili gelir.'
 
Ebû Dâvud, İlm 13, (3667).
 
1730 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Her gece, Rabbimiz gecenin son üçte biri girince, dünya semasına iner ve;
 
'Kim bana dua ediyorsa ona icabet edeyim. Kim benden bir şey istemişse onu vereyim, kim bana istiğfarda bulunursa ona mağfirette bulunayım' der. '
 
Rivayetin Müslim'deki bir vechi şöyle: 'Allahu Teâla gecenin ilk üçte biri geçinceye kadar mühlet verir. Ondan sonra yakın semâya inerek şöyle der:
 
'Melik benim, Melik benim. Kim bana dua edecek?'
 
Buhârî, Tevhid 35, Teheccüd 14, Daavât 13, Müslim,Salâtu'1-Müsâfırin 166, (758); Muvatta, Kur'ân 30, (1,214); Tirmizî, Daavât 80, (3493); Ebû Dâvud, Salât 311, (1315).
 
1731 - Ebû Ümâme (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Derdi ki: 'Ey Allah'ın Resûlü! En ziyade dinlenmeye (ve kabule) mazhar olan dua hangisidir?'
 
'Gecenin sonunda yapılan dua ile farz namazların ardından yapılan dualardır!' diye cevap verdi.'
 
Tirmizî, Daavât 80.
 
1732 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Ezanla kaamet arasında yapılan dua reddedilmez (mutlaka kabule mazhar olur.)'
 
'Öyleyse, dendi, 'ey Allah'ın Resûlü, nasıl dua edelim?'
 
'Allah'tan, dedi, dünya ve âhiret için âfıyet isteyin!'
 
Ebû Dâvud, Salât 35, (521); Tirmizî, Salât 46, (216), Daavât 138, (3588, 3589).
 
1733 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'İki şey vardır, asla reddedilmezler: Ezan esnasında yapılan dua ile, insanlar birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua.'
 
Muvatta, Nidâ 7, (1, 70); Ebû Dâvud, Cihâd 41, (2540).
 
1734 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Kul Rabbine en ziyade secdede iken yakın olur, öyle ise (secdede) duayı çok yapın.'
 
Müslim, Salât 215, (482); Ebû Dâvud, Salât 152, (875).
 
1735 - Yine Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) anlatıyor:
 
'(Allah'ın kabul ettiği) üç müstecab dua vardır, bunların icâbete mazhariyetleri hususunda hiç bir şekk yoktur. Mazlumun duası, müsâfirin duası, babanın evladına duası.'
 
Tirmizî, Birr 7, (1906); Cennet 2, (2528), Daavât 139, (3592); Ebû Dâvud, Salât 364, (1536); İbnu Mâce, Dua 11, (3862).
 
1736 - Abdullah İbnu Amr İbni'l-Âs (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'İcâbete mazhar olmada gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duadan daha sür'atli olanı yoktur.'
 
Tirmizî, Birr 50, (1981), Ebû Dâvud, Salât 364, (1535); Müslim, Zikr 88, (2733); Buhârî, Mezâlim 9.
 
DUA EDENİN HEY'ETİ (DIŞ GÖRÜNÜŞÜ)
 
1737 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) hazretleri anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Duvaları örtmeyin. Kim kardeşinin mektubuna, onun izni olmadan bakarsa, tıpkı ateşe bakmış gibi olur. Allah'tan avuçlarımızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin; duayı tamamlayınca avucunuzu yüzlerinize sürün.'
 
Ebû Dâvud, Salât 358, (1489,1490,1491).
 
1738 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua ederken ellerini öyle kaldırdı ki, koltuk altlarının beyazlığını gördüm.'
 
Buhârî, İstiska 21.
 
1739 - Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ellerini dua ederken kaldırınca, onları yüzlerine sürmedikçe geri bırakmazlardı.'
 
Tirmizî, Daavât 11, (3383).
 
1740 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Adamın biri iki parmağı ile dua ediyordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
 
'Birle! Birle!' diye müdâhale etti.'
 
Tirmizî, Daavât 117, (3552); Nesâî, Sehv 37, (3, 38).
 
1741 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı ne minberde ne de bir başka şey üzerinde dua yaparken ellerini uzattığını görmedim. Bilakis şöyle gördüm' dedi ve baş ve orta parmaklarını kapayıp şehâdet parmağını açmış vaziyette işaret etti.'
 
Ebû Dâvud, Salât 230, (1105).
 
1742 - Hz. Selmân (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Rabbiniz hayiydir, kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten istihya eder.'
 
Tirmizî, Daavât 118, (3551); Ebû Dâvud, Salât 358, (1488).
 
1743 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlulla: (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Allah'a duayı, size icabet edeceğinden emin olarak yapın. Şunu bilin ki Allah celle şânuhu (bu inançla olmayan ve) gafletle (başka meşguliyetlerle) oyalanan kalbin duasını kabul etmez.'
 
Tirmizî, Daavât 66.(3474.)
 
DUANIN KEYFİYETİ
 
1744 - Fadâle İbnu Ubeyd (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) dua eden bir adamın, dua sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salat ve selam okumadığını görmüştü. Hemen:
 
'Bu kimse acele etti' buyurdu. Sonra adamı çağırıp:
 
'Biriniz dua ederken, Allahu Teâlâ'ya hamd u senâ ederek başlasın, sonra Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e salât okusun, sonra da dilediğini istesin' buyurdu.'
 
Tirmizî, Daavat 66,(3473, 3475); Ebû Dâvud, Salât 358, (1481); Nesâî, Sehv 48, (3, 44).
 
1745 - Hz. Ömer (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Dua sema ile arz arasında durur. Bana salat okunmadıkça, Allah'a yükselmez. (Beni hayvanına binen yolcunun maşrabası yerine tutmayın. Bana, duanızın başında, ortasında ve sonunda salât okuyun.)'
 
Tirmizî, Salât 352, (486).
 
Tirmizî, bunu Hz. Ömer (radıyallahu anh)'e mevkuf olarak rivayet etmiştir. Rezîn ise merfu olarak rivayet etmiştir.
 
1746 - Hz. İbnu. Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer (radıyallâhu anhümâ) beraber otururlarken ben namaz kılıyordum. (Namazı bitirip) oturunca, Allah'a sena ile zikretmeye başladım ve arkasından Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a salât okuyarak devam ettim. Sanra kendim. için duada bulundum. (Bu tarzımı beğenmiş olacak ki) Hz. Peygaınber (aleyhissalâtu vesselâm);
 
'İşte!.İstediğin veriliyor. İşte! İstediğin veriliyor'' dedi.'
 
Tirmizî, Cum'a 64, (593).
 
1747 - Hz. Übeyy İbnu Ka'b (radıyallâhu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) birisine dua edeceği vakit önce kendisine dua ederek başlardı.'
 
Tirmizî, Daavât, 10, (3382).
 
1748 - Ebû Müsabbih el-Makrâî, Ebû Züheyr en-Nümeyrî (radıyallahu anh)'den naklen anlatıyor: 'Bir gece Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile beraber çıktık., Derken bir adama rastlatdık. Sual (ve Allah'tan talep) hususunda çok ısrarlı idi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onu dinlemek üzere durakladı. Ve:
 
'Eğer (duayı) sonlandırırsa vâcib oldu!' buyurdu. Kendisine:
 
'Ne ile sonlandırırsa ey Allah'ın Resûlü!' denildi.
 
'Amin ile' dedi, uzaklaştı. Adama:
 
'Ey fülan! duanı âminle tamamla ve de gözün aydın olsun!' dedi.'
 
Ebû Dâvud, Salât 172, (938).
 
1749 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
 
'Sizden biri dua edince 'Ya Rabb! Dilersen beni affet! Ya Rabb dilersen bana rahmet et!' demesin. Bilâkis, azimle (kesin bir üslubla) istesin, zira Allah Teâlâ Hazretleri'ni kimse icbâr edemez. '
 
Buhârî, Daavât 21, Tevhîd 31; Müslim, Zikr 7, (2678-79); Muvatta, Kur'an 28 (1, 213); Tirmizî, Daavât 79 (3492); Ebû Dâvud, Salât 358, (1483); İbnu Mâce, Dua 8, (3854).
 
1750 - Ebû Musâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Bir sefere (Hayber Seferi) çıkmıştık. Halk (yolda, bir ara) yüksek sesle tekbir getirmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) (müdahele ederek):
 
'Nefislerinize karşı merhametli olun. Zîra sizler, sağır birisine hitàb etmiyorsunuz, muhâtabınız gâib de değil. Sizler gören, işiten, (nerede olsanız) sizinle olan bir Zât'a, Allah'a hitab ediyorsunuz. Dua ettiğiniz Zât, her birirıize, bineğinin boynundan daha yakındır' dedi.'
 
Buhârî, Daavât 50, 67, Cihâd 131, Meğâzî 38, Kader 7, Tevhîd 9; Müslim, Zikr 44, (2704);Tirmizî, Daavât 3, 59, (3371, 3457); Ebû Dâvud, Salât 361. (1526,1527.1528).
 
1751 - Hz. Muâz (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir kimsenin: 'Ya Rabbi, senden nimetin kemâlini taleb ediyorum' dediğini işitmişti. Sordu:
 
'Nimetin kemâli nedir?'
 
'Bu bir duadır, onunla dua edip, onunla hayır (çok mal) ümîd ettim' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)
 
'Sordum, zîra, nimetin kemâli cennete girmektir, ateşten kurtulmaktır' dedi. Bir başkasının da şöyle dediğini işitti:
 
'Ey celâl ve ikrâb sâhibi Rabbim!' hemen şunu söyledi:
 
'Duana icâbet edilmiştir, (ne arzu ediyorsan) durma iste' Derken ,bir başkasının:
 
'Ya Rabbi senden sabır istiyorum!' dediğini işitmişti, ona da: 'Allah'tan bela istedin, afiyet de iste!' dedi.
 
Tirmizî, Daavât 99, (3524).
 
1752 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) özlü duaları tercih eder, diğerlerini bırakırdı.'
 
Ebû Dâvud, Salât 358, (1482).
 
1753 - Hz. İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) duayı üç kere yapmaktan, istiğfarı üç kere yapmaktan hoşlanırdı.'
 
Ebû Dâvud, Salât 361, (1524).
 
MÜTEFERRİK HADİSLER
 
1754 - Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyudular ki: 'Acele etmediği müddetçe herbirinizin duasına icâbet olunur. Ancak şöyle diyerek acele eden var: 'Ben Rabbime dua ettim duamı kabul etmedi.'
 
Buhârî, Daavât 22; Mislim, Zikr 92, (2735); Muvatta, Kur'an 29 (1, 213); Tirmizî, Daavât 145, (3602, 3603); Ebû Dâvud, Salât 358, (1484).
 
Müslim'in diğer bir rivâyeti şöyledir: 'Kul, günah taleb etmedikçe veya sıla-i rahmin kopmasını istemedikçe duası icâbet görmeye (kabul edilmeye) devam eder.'
 
Tirmizî'nin bir diğer rivâyetinde şöyledir: 'Allah'a dua eden herkese Allah icâbet eder. Bu icâbet, ya dünyada peşin olur, ya da ahirete saklanır, yahut da dua ettiği miktarca günahından hafifletilmek süretiyle olur, yeter ki günah taleb etmemiş veya sıla-ı rahmin kopmasını istememiş olsun, ya da acele etmemiş olsun.'
 
1755 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Nefslerinizin aleyhine dua etmeyin, çocuklarınızın aleyhine de dua etmeyin, hizmetçilerinizin aleyhine de dua etmeyin. Mallarınızın aleyhine de dua etmeyin. Ola ki, Allah'ın duaları kabul ettiyi saate rastgelir de, istediğiniz kabul ediliverir.'
 
Ebû Dâvud, Salât 362.(1532).
 
1756 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin.'
 
Tirmizî, Daavât 149, (3607, 3608).
 
1757 - Ebû Hüreyre hazretleri (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah Teâla Hazretleri kendisinden istemeyene gadap eder.'
 
Tirmizî, Daavât 3, (3370); İbnu Mâce, Dua 1, (3827).
 
1758 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allahu Teâla Hazretleri'nin fazlından isteyin. Zira Allah, kendisinden istenmesini sever. İbadetin en efdali de (dua edip) kurtuluşu beklemektir.'
 
Tirmizî, Daavât 126 (3566).
 
1759 - Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Bir kadın: 'Ey Allah'ın Resûlü, bana ve kocama dud ediver!' diye ricada bulunmuştu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz:
 
'Allah sana da, kocana da rahmet etsin!' diye dua buyurdu.'
 
Ebû Dâvud, Salât 363, (1533).
 
1760 - Ebû'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kardeşinin gıyabında dua eden hiçbir mü'min yoktur ki melek de: 'Bir misli de sana olsun' demesin.'
 
Müslim, Zikr 86, 88, (2732, 2783); Ebû Dâvud, Salât 364, (1534).
 
Ebû Dâvud'un rivâyetinde şu ziyâde vardır: 'Melekler: 'Âmin, bir misli de sana olsun!' derler.'
 
1761 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Her kim, kendine zulmedene beddua ederse, ondan intikamını (dünyada) almış olur.'
 
Tirmizî, Daavât 115, (3547).
 
İSM-İ ÂZAM VE ESMÂ-İ HÜSNA DUALARI
 
1762 - Hz. Büreyde (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), bir adamın şöyle söylediğini işitti: 'Allah'ım, şehâdet ettiğim şu hususlar sebebiyle senden talep ediyorum: Sen, kendisinden başka ilah olmayan Allah'sın, birsin, samedsin (hiçbir şeye ihtiyacın yok, her şey sana muhtaç), doğurmadın, doğmadın, bir eşin ve benzerin yoktur.'
 
Bunun üzerine Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular:
 
'Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin olsun, bu kimse, Allah'tan İsm-i Âzàmı adına talepte bulundu. Şunu bilin ki, kim İsm-i Âzamla dua ederse Allah ona icâbet eder, kim onunla talepde bulunursa (Allah ona dilediğini mutlaka) verir. '
 
Tirmizî, Daavât 65, (3471); Ebû Dâvud, Salât 358, (1493).
 
1763 - Mihcen İbnu'l-Edra' (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir adamın: 'Ey Allah'ım, bir ve samed olan, doğurmayan ve doğurulmayan, eşi ve benzeri de olmayan Allah adıy-la senden istiyorum. Günahlarımı mağfıret et, sen Gafürsun, Râhimsin!' dediğini işitmişti, hemen şunu söyledi:
 
'O mağfiret edildi. O mağfıret edildi. O mağfiret edildi!'
 
Ebû Dâvud, Salât 184, (985); Nesâî, Sehv 57, (3, 52).
 
1764 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Bir adam şöyle dua etmişti: 'Ey Allah'ım, hamdlerim sanadır, nimetleri veren sensin, senden başka ilah yoktur, Sen semâvat ve arzın celâl ve ikrâm sahibi yaratıcısısın, Hayy ve Kayyümsun (kâinatı ayakta tutan hayat sahibisin.) Bu isimlerini şefaatçi yaparak senden istiyorum!'
 
(Bu duayı işiten) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sordu:
 
'Bu adam neyi vesile kılarak dua ediyor, biliyor musunuz?'
 
'Allah ve Resûlü daha iyi bilir`?'
 
'Nefsimi kudret elinde tutan Zât'a yemin ederim ki, o Allah'a, İsm-i Âzam'ı ile dua etti. O İsm-i Âzam ki, onunla dua edilirse Allah icabet eder, onunla istenirse verir.'
 
Tirmizî, Daavât 109 (3538); Ebû Dâvud, Salât 358, (1495); Nesâî, Sehv 57, (3, 52).
 
1765 - Esmâ Bintu Yezîd (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah'ın İsm-i Âzam'ı şu iki âyettedir:
 
1- 'İlahınız, tek olan ilahdır, ondan başka ilah yoktur. O Rahmân ve Rahîm'dir.' (Bakara 163).
 
2- Âl-i İmrân süresinin baş kısmı: Elif Lâm-Mim. O Allah ki, O'ndan başka ilah yoktur, O Hayy ve Kayyümdur' (Âl-i İmrân 1-3).
 
Ebû Dâvud, Salât 358, (1496); Tirmizî Daavât 65, (3472).
 
1766 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse cennete girer. Allah tektir, teki sever.'
 
Bir rivâyette: 'Kim o isimleri sayarsa cenntete girer' buyurmuştur. Buhârî hadisi bu lafızla tahric etmiştir. Müslim'de 'tek' kelimesi yoktur.
 
Buhârî, Daavât 68; Müslim, Zikr 5, (2677); Tirmizî, Daavât 87, (3502).
 
Tirmizî'nin rivâyetinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Allah'ın isimlerini şöyle yazdı:
 
'O Allah ki O'nda başka ilâh yoktur. Rahman'dır. Rahim'dir. E1-Meliku'l-Kuddûsu, es-Selâmu, el-Mü'minu, el-Müheyminu, el-Azîzu, el-Cebbâru, el-Mütekebbiru, el-Hâliku, el-Bâriu, el-Musavviru, el-Gaffâru, el-Kahhâru, el-Vehhâbu, er-Rezzâku, el-Fettâhu, el-Alîmu, el-Kâbizu, el-Bâsitu, el-Hâfidu, er-Râfiu, el-Muizzu, el-Müzillu, es-Semîu, el-Basîru, el-Hakemu, el-Adlu, el-Latîfu, el-Habîru, el-Halîmu, el-Azîmu, el-Gafûru, eş-Şekûru, el-Aliyyu, eI-Kebîru, el-Hafîzu, el-Mukîtu, el-Hasîbu, el-Celîlu, el-Kerîmu, er-Rakîbu, el-Mucîbu, el-Vâsiu, el-Hakîmu, el-Vedûdu, el-Mecîdu, el-Bâisu, eş-Şehîdu, el-Hakku, el-Vekîlu, el-Kaviyyu, el-Metînu, el-Veliyyu, el-Hamîdu, el-Muhsî, el-Mubdiu, el-Muîdu, el-Muhyi, el-Mümîtu, el-Hayyu, el-Kayyûmu, el-Vâcidu, el-Mâcidu, el-Vâhidu, el-Ahadu, es-Samedu, el-Kâdiru, el-Muktediru, el-Muahhiru, el-Evvelu, el-Âhiru, ez-Zâhiru, el-Bâtinu, el-Vâli, el-Müte'âli, el-Berru, et-Tevvâbu, el-Müntekimu, el-Afuvvu, er-Raûfu, Mâliku'l-Mülki, Zü'l-Celâli ve'l-İkrâm, el-Muksitu, el-Câmiu, el-Ganiyyu, el-Muğnî, el-Mâni', ed-Dârru, en-Nâfiu,en-Nûru, el-Hâdî, el-Bedîu, el-Bâki, el-Vârisu, er-Reşîdu es-Sâbüru.'
 
İsimleri bu şekilde, sâdece Tirmizî saymıştır.
 
ALLAH'IN GÜZEL İSİMLERİNİN ŞERHİ
 
1767 - El - Kuddûs: Ayıplardan temiz demektir.
 
es-Selâm: Selâm sahibi‚ yani herçeşit ayıptan selâmette‚her türlü âfetten berî demektir.
 
el-Mü’min: Kullarına va’dinde sâdık olan demektir. Tasdîk mânasına olan imandan gelir. Yahut‚ kıyamet günü kullarına‚ azabına karşı garanti veren‚ güven veren demektir‚ bu mâna emân’dan gelir.
 
el-Muheyyim: Şâhid olan (görüp güzeten) demektir. Emîn mânasına geldiği de söylenmiştir. Aslı‚ müeymin’dir‚ ancak hemze‚ hâ’ya kalbolmuştur. Keza er-Rakîb ve el-Hafiz mânâsına geldiği de söylenmiştir.
 
el-Azîzu: Kahreden‚ galebe çalan demektir. 'İzzet'‚galebe çalmak mânasına gelir.
 
el Cebbâr: Mahlukâtı mecbur eden; emir veya yasak her ne dilerse ona zorlayan demektir. Bu kelimenin‚ bütün mahlukâtının fevkinde yücedir mânasına geldiği de söylenmiştir.
 
el-Mütekebbir: Mahlukâta ait sıfatlardan yüce‚ uzak mânasına gelir. Ayrıca 'Mahlukâtından büyüklük taslayarak kendisiyle azamet yarışına kalkanlara büyüklüyünü gösteren ve onlara haddini bildiren mânasına geldiği de söylenmiştir.Keza şu mânaya geldiği de belirtilmiştir: 'Mütekebbir' Allah’ın azametini ifâde eden kibriyâ kelmesinden gelir‚ tezyîfî bir mâna taşıyan kibir kelimesinden gelmez.
 
el-Bârîu: Mahlukâtı‚ mevcut bir misâle bakmaksızın‚ yoktan‚ örneksiz olarak yaratan mânasına gelir. Bu kelime‚ öncelikle hayvanlar için kullanılır‚ diğer mahluklar için pek kullanılmaz. Hayvanlar dışındaki mahlukât hakkında nâdiren kullanılır.
 
el-Müsavvir: Mahlukâtı farklı sûretlerde yaratan' demektir. Tsvîr lügat olarak hat ve şekil çizmek mânasına gelir.
 
el-Gaffâr: Kulların günahlarını tekrar tekrar affeden‚ mânasına gelir. Gafr kelimesi‚ aslında setr (örtmek) ve kapatmak mânalarına gelir. Allah Teâla kullarının günahlarını affedici‚ onlar için cezayı terketmek sûretiyle (günahları) örtücüdür.
 
el-Fettâh: Kulları arasında hâkim demektir. Araplar, hâkim iki hasmın (dâvalı-dâvacı) arasındaki ihtilafı çözdüğü zaman: 'Hâkim iki hasmın arasını fethetti' derler. Hükmetti, çözüme kavuşturdu mânasında, hâkime fâtih dendiği de olmuştur. Mamafih 'Kullarına rızk ve rahmet kapılarını açan', rızıklarından kapanmış olanları açan mânasına da gelir.
 
el-Kâbız: Kullarının rızkını lütfu ve hikmetiyle tutan mânasına gelir.
 
el-Bâsıt: Kullarına rızkı açıp cûd ve rahmetiyle genişleten demektir. Böylece Cenâb-ı Hakk, hem ihsan sahibi, hem de onu men edici olmaktadır.
 
el-Hâfid: Cebbarları ve firavunları alçaltan demektir. Yâni onları horlar ve değersiz kılar demektir.
 
er-Râfi': Velîlerini, dostlarını yüeltir. Azîz kılar  demektir. Böylece Allah, hem zelîl hem de azîz kılıcı olmaktadır.
 
el-Hakem: Hâkim demektir. Bu da hakikatı hükmetme yetkisi kendis ne verilen, ona gönderilen demek olur.
 
el-Adlu: Kendinde heva meyli olmayan, hükümde doğruluktan ayrılmayan cevre yer vermeyen mânasına gelir. Aslında masdardır. Ancak âdil makamında kullanılmıştır. Âdil'den daha beliğdir, çünkü müsemma, fiilin kendisiyle isimlenmiştir.
 
el-Latîfu: Arzunu sana rıfkla ulaştıran demektir. 'Mahiyeti, idrak edilemeyecek kadar latîf' mânasına geldiği de söylenmiştir.
 
el-Habîru: Olanı ve olacağı bilen kimseye denir.
 
el-Gafûru: Bağışlamada mübalağa eden, çok bağışlayan demektir.
 
eş-Şekûru: Kullarını, sâlih fiilleri sebebiyle mükâfatlandıran ve sevap veren demektir. Allah'ın kullarına şükrü, onlara mağfireti ve ibâdetlerini kabul etmesidir.
 
el-Kebîru: Celâ1 (büyüklük) ve şânının yüceliği sıfatlarını taşıyan kimsedir.
 
el-Mukîtu: Muktedir demektir. Ayrıca, mahlukâta gıdalarını veren mânasına geldiği de söylenmiştir.
 
el-Hasîbu: el-Kâfi demektir. Muf'il mânasında fâildir, tıpkı mü'lim mânasında elim gibi, hasîb'in muhâsib mânasında kullanıldığı da söylenmiştir.
 
er-Rakîbu: Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan hâfîz (muhâfız) demektir.
 
el-Mucîbu: Kullarının duasını kabul edip, icâbet eden zât demektir.
 
el-Vâsiu: Zenginliği, bütün fakrlar bürüyen; rahmeti herşeyi kuşatan demektir.
 
el-Vedûdu: el-Vedd (sevgi) kelimesinden mef'û1 mânasında feûl'dür. Allah Teâlâ Mevdûd'dur. Çok sevilir. Yani velilerinin kalbinde sevgilidir. Veya fâil mânasında feûldür. Yani Allah Teâla sâlih kullarını sever, bu da 'onlardan razı olur' demektir.
 
el-Mecîdu: Keremi geniş olan demektir. Şerif mânasını taşıdığı da söylenmiştir.
 
el-Bâisu: Mahlukâtı, ölümden sonra kıyamet günü yeniden diriltir demektir.
 
eş-Şehîdu: Kendisinden hiçbir şey gâib olmayan kimse demektir. Şâhid ve şehîd aynı mânada kullanılır, tıpkı âlim ve alîm kelimeleri gibi. Mâna şöyledir: Allah, (her yerde) hâzırdır. Eşyayı müşahede edip her an görür.
 
el-Hakku: Varlığı ve vücudu gerçek olan demektir.
 
el-Vekîlu: Kulların rızıklarına kefil demektir. Hakikat şudur: Kendisine tevkîl edilmiş olanı işinde müstakil söz sâhibi olmaktır. Bu hususta şu âyet hatırlanabilir: '(Dediler ki) Allah bize yeter, O ne güzel vekildir' (A1-i İmrân 173).
 
el-Kaviyyu: el-Kâdir (güçlü) demektir. Ayrıca: 'Kudreti ve kuvveti tam, O'nu hiçbir şey âciz kılamaz' mânasına da gelir.
 
el-Metînu: Şedîd ve kavî olup, hiçbir fiilinde meşakkatle karşılaşmayan demektir.
 
el-Veliyyu: Nâsır (yardımcı) demektir. Ayrıca: 'İşlerin kendisiyle yürüdüğü mütevelli, yetimin velîsi gibi' diye de açıklanmıştır.
 
el-Hamîdu: Fiiliyle hamde hak kazanan mahmûd kimsedir. Bu kelime mef'ûl mânasında fâildir.
 
el-Muhsî: İlmiyle herşeyi sayan, nazarından büyük veya küçük hiçbir şey kaçmayan kimse demektir.
 
el-Mübdiu: Eşyayı yoktan ilk defa var eden, yaratan demektir.
 
el-Muîdu: Mahlukâtı hayattan sonra tekrar ölüme, öldükten sonra da tekrar hayata iâde eden kimse demektir.
 
el-Vâcidu: Fakirliğe düşmeyen zengin demektir. Bu kelime, gına demek olan cide kökünden gelir.
 
el-Vâhidu: Tek başına devam eden, yanında bir başkası olmayan ferd'dir. Ayrıca, şerik ve arkadaşı olmayan kimse mânas da mevcuttur.
 
El-Ahadu: Ferd demektir. Ahad ile vâhid arasındaki farka gelince, ahad, kendisiyle bir başka adedin zikredilmesini men edecek bir yapıya sâhiptir. Kelime hem müzekker, hem de müennestir. 'Bana kimse (ahad) gelmedi derken, gelmeyen hem erkektir, hem de kadındır.' Vâhid'e gelince bu sayıların ilki olarak vazedilmiştir: 'Bana halktan biri (vahid) geldi' denir ama, 'Bana haktan kimse (ahad) geldi' denmez. Vâhid, emsâl ve nazîri kabûl etmeyen bir mâna üzere bina edilmiştir. Ahad ise ifrad ve arkadaşlardan yalnızlık üzere bina edilmiştir. Öyle ise, vâhid, zât itibariyle münferiddir, ahad ise mâna itibariyle münferiddir.
 
es-Samedu: İhtiyaçlarını temin etmek üzere, halkın kendisine başvurduğu efendidir. Yani halkın kendisine yöneldiği kimsedir.
 
el-Muktediru: Kudret kökünden müfteil babındandır. Kâdir'den daha öte bir güçlülük ifâde eder.
 
el-Mukaddimu: Eşyayı takdim edip, yerli yerine koyan demektir.
 
el-Muahhiru: Eşyayı yerlerine te'hir eden demektir. Kim takdime hak kazanırsa ona takdîm eder, kim de te'hîre hak kazanırsa ona da te'hîr eder.
 
el-Evvelu: Bütün eşyadan önce var olan demektir.
 
el-Âhiru: Bütün eşyadan sonra bâkî kalacak olan demektir.
 
ez-Zâhiru: Herşeyin üstünde zâhir olan ve onların üstüne çıkan şey demektir.
 
el-Bâtınu: Mahlukâtın nazarlarından gizlenen demektir.
 
el-Vâlî: Eşyanın mâliki ve onlarda tasarruf eden demektir.
 
el-Müteâli: Mahlukâtın sıfatlarından münezzeh olan, bu sıfatların biriyle muttasıf olmaktan yüce ve âlî olan.
 
el-Berru: Katından gelen bir iyilik ve lütufla, kullarına karşı merhametli, şefkatli demektir.
 
el-Müntakimu: Dilediğine ceza vermede şiddetli davranan demektir. Nekame kökünden müfteil babında bir kelimedir. Nekame, hoşnudsuzluğun öfke ve nefret derecesine ulaşmasıdır.
 
el-Afuvvu: Afv'dan feûl babında bir kelimedir. Bu bâb mübalağa ifâde eder. Öyle ise mâna: 'Günahları çokça bağışlayan' dcmek olur.
 
er-Raûfu: Katından gelen bir re'fetle (şefkatle) kullarına merhametli ve şefkatli olan demektir. Re'fetle rahmet arasındaki farka gelince; rahmet bazan maslahat gereği istemeyerek de olabilir. Re'fet isteksiz olmaz, isteyerek olur.
 
Zü'l-Celâl: Celâl, celîl'in masdarıdır. Celâl, celâlet, nihâyet derecede büyüklük, azamet demektir. Zü'l-Celâl büyüklük sahibi olan mânasına gelir.
 
el-Muksidu: Hükmünde âdil, demektir. Ef'àl babında adaletli oldu mânasına olan bu kelime, sülâsî aslında zulmetti mânasına gelir. Nitekim kasıt; cevreden, zâlim demektir.
 
el-Câmiu: Kıyamet günü mahlukâtı toplayan demektir.
 
el-Mâniu: Dostlarını, başkalarının eziyetinden koruyan yardımcı demektir.
 
en-Nûru: Körlüğü olanları nuruyla görür kılan, dalâlette olanları da hidâyetiyle irşâd eden demektir.
 
el-Vârisu: Mahlukâtın yok olmasından sonra da bâki kalan demektir.
 
er-Reşîdu: Mahlukâta maslahatların gösteren demektir.
 
es-Sabûru: Âsîlerden intikam almada acele etmeyen, cezalandırmayı belli bir müddet te'hîr eden demektir. Allah'ın sıfatı olarak sabûr'un mânası halîm'in mânasına yakındır. Ancak ikisi arasında şöyle bir fark vardır: Sabûr sıfatında cezanın mutlaka olacağını beklemeyebilirler. Ancak halîm sıfatıyla Allah'ın cezasına kesin nazarıyla bakarlar.
 
Allah inkarcıların söylediklerinden münezzeh ve mukaddestir, uludur, yücedir.
 
NAMAZ DUALARI
 
1768 - Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz için tahrime tekbirini alınca kıraate geçmezden önce bir müddet süküt buyurmuştur. Ben:
 
'Ey Allah'ın Resûlü, dedim, anam babam sana feda olsun, tekbir ile kıraat arasındaki süküt esnasında ne okuyorsunuz?' Bana şu cevabı verdi:
 
'Ey Allahım, beni hatalarımdan öyle temizle ki, kirden paklanan be-yaz elbise gibi olayım. Allahım beni, hatalarımdan su, kar ve dolu ile yıka' diyorum.'
 
Buhârî, Ezân 89; Müslim, Mesâcid 147, (598); Ebû Dâvud, Salât 123, (781); Nesâî, İftitâh 15, (2,128,129).
 
Ebû Dâvud, Nesâî (ve Buhârî'nin) rivâyetlerinin başında şu ziyade vardır: 'Allahım, benimle hatalarımın arasını doğu ile batının arası gibi uzak kıl,'
 
1769 - İbnu Ömer (radyallahu anhumâ) anlatıyor: 'Biz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte namaz kılarken, cemaatten biri aniden:
 
'Allahu ekber kebîrâ, velhamdü lillâhi kesîrâ, subhânallâhi bükraten ve asîlâ (Allah, büyükte büyüktür, Allah'a hamdimiz çoktur, sabah akşam tesbihimiz Allah'adır!' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz:
 
'Bu sözleri kim söyledi?' diye sordu. Söyleyen adam:
 
'Ben, ey Allah'ın Resûlü' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesellâm) efendimiz:'
 
'O sözler hoşuma gitti. Sema kapıları onlara açıldı' buyurdu. İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) der ki: 'Söylediği günden beri o zikri okumayı hiç terketmedim.'
 
Müslim, Mesâcid 150, (601); Tirmizî, Daavât 137, (3586); Nesâî İftitâh 8, (2,125).
 
Nesâî, bir rivâyette şu ziyâdede bulunmuştur: 'On iki adet meleğin, bu sözleri (yükseltmek üzere) koşuştuklarını gördüm.'
 
1770 - Hz. Enes (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaz kılarken nefes nefese bir adam geldi ve:
 
'Allahu ekber, Elhamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mubâreken fîhi. (Allah büyüktür, çok temiz ve mübârek hamdler Allah'adır!)' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namazı bitirince:
 
'Şu kelimeleri hanginiz söyledi?' diye sordu. Cemaat bir müddet sessiz kaldı, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):
 
'(Kim söylediyse çekinmesin, benim desin), Zîra fena bir şey söylemiş değil)' dedi. Bunun üzerine adam:
 
'Ben, ey Allah'ın Resûlü!' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da:
 
'Ben on iki melek gördüm. Her biri, bu kelimeleri (Allah'ın huzuruna) kendisi yükseltmek için koşuşmuşlardı.'
 
Müslim, Mesâcid 149, (600); Ebû Dâvud, Salât 121, (763): Nesâî, İftitâh 19, (2,132,133).
 
1771 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaza başlarken tekbir getirir, sonra (bazan) şunu okurdu: 'İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Lâ şerîke lehu ve bi-zâlike ümirtü ve ene evvelü'l-müslimîn. Allahümmehdinî li-ahseni'l a'mâli ve ahseni'l-ahlâki. Lâ yehdî li-ahseniha illâ ente. Ve kınî seyyie'l-a'mâl ve seyyie'l-ahlâk. Lâ yakî seyyiehâ illâ ente. (Namazım, ibâdetim hayatım ve ölümüm âlemlerin Şeriksiz Rabbi Allah içindir. Ben bununla emrolundum. Ben bu emre teslim olanların ilkiyim. Ey Allah'ım, beni amellerin ve ahlâkın en iyisine sevket. Bunların en iyisine senden başka sevkeden yoktur. Beni kötü amellerden ve kötü ahlâktan koru, bunların kötülerinden ancak sen korursun.'
 
Nesâî, İftitâh 16, (2,129).
 
1772 - Muhammed İbnu Mesleme (radıyallâhu anh)anlatıyor:
 
'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) nâfile namaz kılmak için kalktığı vakit (bazan) şunu okurdu:
 
'Allahu ekber veccehtü vechiye li'llezî fatara's-Semâvâti ve'1-arza hanî-fen müslimen ve mâ ene mine'l-müşrikîn... (Allah büyüktür. Yüzümü Ha-nîf ve Müslüman olarak semâvat ve arzı yaratan Allah a yönelttim. Ben müşriklerden değilim). . . ')
 
Devamını Hz. Câbir (radıyallâhu anh)'in rivâyetinde olduğu şekilde zikretti. Sonra şunu okudu:
 
'Allahümme ente'l-Meliku. Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke ve bihamdike Allahım (kâinatın gerçek) Meliki sensin. Senden başka ilah yoktur. Seni hamdinle takdîs ederim]. ' Sonra kıraata geçti.'
 
Nesâî, İftitâh 17, (2,131).
 
1773 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) namaza (iftitah tekbiri ile) başlayınca şunu okurdu:
 
'Subhâneke Allahümme ve bi-hamdike ve tebârekesmüke ve teâlâ ceddüke ve lâ ilâhe gayruke. (Allah'ım seni her çeşit noksan sıfatlardan takdîs ederim, hamdim sanadır. Senin ismin mübârek, azametin yücedir, senden başka ilah da yoktur).'
 
Tirmizî, Salat 179, (243); Ebû Dâvud, Salat 122, (776); İbnu Mâce, İkâmeti's-Salat 1, (804).
 
RÜKÜ VE SECDELERDE OKUNACAK DUALAR
 
1774 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Haberiniz olsun, ben rükü ue secde hâlinde Kur'ân okumaktan men edildim. Öyleyse rüküda Rabb Teâlâ'yı tâzim edin, secdede ise dua etmeye gayret edin, (zira secdede iken yaptığınız dua) icâbet edilmeye Iâyıktır.'
 
Müslim, Salât 207 (479); Ebü Dâvud, Salât 152, (876); Nesai, İftitâh 98, (2,189).
 
1775 - Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) hazretleri anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm), secdelerinde şunları söylerdi: 'Allahümmağfirli zenbi küllehu, dıkkahu ve cüllehu, evvelehu ve âhirehu, sırrahu ve alâniyyetehu. (Allahım! Büyük-küçük birinci sonuncu, gizli-açik, bütün günahlarımı mağfiret buyur. '
 
Müslim, Salât 216, (483); Ebu Dâvud, Salât 152, (878).
 
1776 - Hz. Aişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: 'Resullulah (aleyhissalatu vesselâm) rüküsunda ve secdelerinde şu duayı çokca okurdu:
 
'Sübhânekallâhümme Rabbenâ ve bi-hamdike, Allahümmağfirli. (Allah'ım, seni takdis ve tenzih ederim. Rabbimiz! Takdisimiz hamdinledir. Ey Allahım, beni mağfiret et.)' Bu duayı okumakla Kur'ân'a yani Kur'ân'ın: 'Rabbini hamd ile tesbih et' (Nasr 3) âyetineuyuyordu.'
 
Buhâri, Ezân 123, 139, Meğâzi 50, Tefsir, İzâcâe nasrullahi ve'l-Feth; Müslim, Salât 217, (484); Ebü Dâvud, Salât 152, (877); Nesâi, İftitâh 153, (2, 219).
 
Müslim, Ebu Dâvud ve Nesâi'de gelen bir rivâyette şöyle denir: 'Resüllullah (aleyhissalatu vesselâm) rükü ve secdesinde şöyle derdi: 'Subbühun kuddüsün Rabbü'l-melaiketi ver-Rühi, (Münezzehsin, mükaddessin, meleklerin ve Ruh'un Rabbisin)'.
 
1777 - Muvatta, Tirmizi ve Ebu Davud'un bir rivâyetinde şöyle denir: 'Resülullah (aleyhissalatu vesselâm)'ı yatakta kaybettim ve araştırdım, derken elim ayağının altına rastladı. Secdede idi ve: 'Allahümme inni eüzu bi-rızâke min sahtike ve eüzu bi-muâfâtike min u
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N