Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 11.07.2023 15:47

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[16/2 14:42] Ömer Tarık Yılmaz: 14- İman Şu'belerinin Sayısını, Bunların En Üstün ve En Aşağı Derecede Olanını; Utanmanın Faziletini ve İmandan Olduğunu Beyam Bâbı
 
161- Bize Ubeydullah b. Said ile Abd b. Humeyd rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Amir el-akadi rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Süleyman b. Bilâl , Abdullah b. îNınâr’dan, , o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den naklen rivâyet eyledi. Fahr-ı Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«İman, yetmiş küsur şu'bedir. Utanmak da imandan bir şu'bedir.» buyurmuşlar.
 
Bu hadîsi Buhârî ile Müslim ittifakla tahriç ettikleri gibi Ebû Davûd, Tirmizî, Nesâî ve İbn Mâce dahi muhtelif râvilerden muhtelif lâfızlarla rivâyet etmişlerdir. Mezkûr rivâyetlerin bazılarında burada olduğu gibi: «
 
«yetmiş küsur» denilmiş; bazılarında «Altmış küsüm diğer bazılarında râvi Süheyl tarafından şek edilerek:
 
«yetmiş küsur yahud altmış küsur» ifadesi kullanılmıştır. İbn Salâh:
 
«Bizim memleketteki Buhârİ nüshalarında altmıştan başka bir aded zikredilmemiştir.» demiştir. Tirmizî'nin bir rivâyetinde «Altmış dört bab» kaydı vardır. Bu rivâyetlerin hangisi tercih edileceği ihtilaflıdır, Kâdi Iyâz yetmiş küsur rivâyetini tercih etmiş ve:
 
«Doğrusu budur.» demiştir. İmâm Nevevî ile uleâmadan bir cemaat da bunu tercih etmişlerdir. Çünkü sika râvinin yaptığı ziyâde makbuldür.
 
İbn Salâh'a göre ise az aded bildiren rivâyeti tercih etmek daha muvafıktır. Zira yüzde yüz malûm olan odur; ihtiyat da onu tercih etmektir.
 
Bid'un kelimesi Kâdi Iyâz’ın beyanına göre sayılarda bad'un, bid'atün ve bad'atün şekillerinde okunabilir. Et parçası ma'nasında kullanılırsa yalnız bad'atün okunur. Sayıda bid'atün kelimesi üç ile on arasındaki adetlerde kullanılır. Üçten dokuza kadar diyenler de vardır. İmâm Halil b. Ahmed'e göre bu kelimenin ma'nası yedi demektir. Bazıları; «İki İle on arası ve oniki ile yirmi arasıdır.» demişlerdir. Onbir ve oniki adetlerinde kullanılmaz en meşhur kavil budur. Üçten yediye ve beşten yediye kadar ma'nalarına geldiğini iddia edenler de vardır. Zeccâc, bu kelimenin aded parçası ma'nasına geldiğini söylemiştir. Daha başka kaviller de vardır.
 
Neyyif: Birden üçe kadar olan adeddir.
 
Şube: Bir şeyin parçası, fırka ve dal ma'nalanna gelir. Şu halde hadîsin ma'nası:
 
«îman yetmiş küsur haslettir;» yahud: «İman yetmiş küsur daldır» demek oulr. Dal ma'nası verildiği takdirde iman dallı budaklı bir ağaca benzetilmiş olur. .
 
Kâdi Iyâz şöyle diyor: Yukarıda gördük ki lügatte imanın aslı tasdik, şeriatte ise kalple dilin tasdikidir. Şeriatın zahiri olan, amellere de iman adı verilir. Nitekim burada da:
 
«Mezkûr şu'belerin en makbulü: Allah'dan başka ilâh yoktur, demektir. Sonuncusu ise yoldan eziyet veren şeyleri gidermektir.» buyurulmaktadır.
 
Yine yukarıda arzettik ki, imanın kemâli amellerle, tamamı ise tâatlerledir. Tâatleri benimseyerek bu şu'belere katmak tasdik cümlesinden olup tasdike delil sayılır. Bunlar ehl-i tasdikin ahlâkıdır. Binaenaleyh ne şer'i ne de lügâvî iman isminden hâriç değillerdir. İşte Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu şu'belerin, herkese aletta'yin lâzım olan en makbulünün tevhid olduğuna o sahih olmadıkça hiç bir şu'benin sahih olmayacağına; en aşağısının da müslümanlara zararı dokunması melhuz olan şeyleri onların yollarından gidermek olduğuna tenbih buyurmuşlardır. Bu iki tarafın arasında bir takım adedler kalıyor ki, bir müctehid bunları galebe-i zan ve sıkı bir tetebbu' île tahsile çalışsa imkân bulur. Geçmiş ulemâdan bazıları bunu yapmıştır. Yalnız Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in muradı bu olduğuna hüküm vermek ve bu hükmü kabul etmek güçtür. Sonra mezkûr şu'beleri ismiyle şanıyla bilmek lâzım değildir. Bunları bilmemek imana zarar vermez. Çünkü imanın usûl ve füru'u
[16/2 14:42] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Ruslar, Erzurum’u İşgal Etti 1916
•  Türk Tayyare Cemiyeti Kuruldu 1925
•  Yazar Doğan Cüceloğlu’nun Vefatı 2021
•  Fatih’in Hocası Akşemseddin’in Vefatı 1459
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[16/2 14:42] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“Şayet (faiz hakkında söylenenleri) yapmazsanız Allah ve Resulü tarafından (faizcilere karşı) açılan savaştan haberiniz olsun...” 
 
Bakara 279
[16/2 14:42] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Müminin durumu ne hoştur! Her hâli kendisi için hayırlıdır. Bu durum sadece mümine hastır.” 
 
Müslim, Zühd, 64
[16/2 14:43] Ömer Tarık Yılmaz: BİR HAYAT PLANI
 
Kendisini yetiştirmeye önem veren kişilere benim önereceğim bazı adımlar var. Bir tanesi, yatmadan önce, en azından beş dakika kendine ayırıp, o günü bir gözden geçirmesi. Mümkünse ufak başlıklar halinde notlar alması. 
İkincisi de güne başlamadan önce en azından bir beş dakika bir köşeye çekilip, o günü düşünmesi. O gün yapacağı işlerin anlamı ne? Onunla ilgili bir hazırlık yapması. Bu sabahki yaptığı ile akşam yaptığı arasında benzerlik var mı? Ne yapmayı düşünüyordu? Neyi yaptı. Ve ‘ben bu gün bir plağı tekrar mı ettim, yoksa kazandığım bir görüş, bir fikir, bir düşünce, duygu oldu mu?’ sorusu içerisinde o sayfanın altına bir not koyabiliyor mu? 
Peki bunu daha hızlandırıp, daha bir oturtabilir misin? O zaman derim ki, bu beş dakikalara gelin bir on beş dakika da kitap okumayı ilave edin. Hangi tür kitaplar? Hayal ürünü kitapları tavsiye etmiyorum. Ermiş-bilge insanların hayatını anlatan, onların konuşmalarını işleyen kitaplar. Bu tarih de olabilir, özlü sözler de olabilir. En azından on beş dakika onların okunmasını istiyorum. Bunları ruhun beslenmesi olarak görüyorum.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[16/2 14:43] Ömer Tarık Yılmaz: Allah, esenlik yurduna çağırır ve dilediğini doğru yola iletir.
[Yunus Sûresi.25]
[16/2 14:43] Ömer Tarık Yılmaz: ECEL NEDİR?
Allah tarafından her canlı için önceden takdir edilen hayat süresi ve bu sürenin sonu olan ölüm vakti anlamına gelir.
Ehl-i sünnet âlimlerine göre canlıların her birinin yaşayacağı ecel tek olup kesinlikle değişmez. Hiçbir canlı kendisi için takdir edilen zamandan önce hayat bulamayacağı gibi hak- kında takdir edilen ölüm vakti gelmeden de ölmez.
Tabii yolla da olsa, kaza ve katil yoluyla da olsa herkes kendi eceliyle ölür. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ın izni olmadıkça hiçbir nefsin ölmeyeceği, ölümün vakti tayin edilmiş bir yazıya göre vuku bulduğu, eceli gelen hiçbir nefsin yaşatılmayacağı bildi- rilmiştir. (Âl-i İmrân, 3/145; Münâfikûn, 63/11)
 
MUHAMMED SÛRESİ
Medine döneminde inmiştir. 38 âyettir. Sûre, adını Peygam- ber Efendimizin, ikinci âyette geçen adından almıştır.
Sûre, ayrıca 20. âyette geçen “el-Kıtâl” kelimesinden dolayı “Kitâl sûresi”, diye de anılmak- tadır.
Sûrede temel konu cihad olmak üzere savaş, esirler, gani- metler ve münafıkların durumu iman edenler ile etmeyenlerin farkları, dünya ve ahiret nimet- lerinin karşılaştırılması konu edilmektedir.
 
ÖZLÜ SÖZ
Açık yürekle konuşan düşman, içten pazarlıklı dosttan iyidir. (Hz. Ali)
[16/2 14:44] Ömer Tarık Yılmaz: Sonsuz lütuf ve kerem sahibi
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'Allah kullarına lütufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.' (Şûra, 19)
Allah kullarına karşı lütuf sahibidir. Kulluğunu bilen, vazifesini doğru yapan kullarına çok lütufkârdır. Onları çeşitli lütuflarla öyle mutlu kılar ki akıllar onu kavramaktan acizdir. Her dilediğini bir şekilde rızıklandırır. Kullarından her birini büyük hikmeti içeren 'dilemesi'ne göre bir çeşit lütuf ile seçkin kılar. Ve öyle güçlü, öyle azizdir ki her şeye ve herkese karşı dilediği gibi iradesini uygulamaya, vaadini yerine getirmeye kadir ve hiçbir sebep ve şekilde mağlup edilmez, her yönden galiptir. Onun için dinini doğru tutan kullarını o korkunç 'saat' geldiği zaman perişan etmez, kuvvet ve izzetiyle türlü lütuflarından nasiplendirir.  (2)
 
O'nun lütfu sonsuzdur. Karşılık beklemeden yapılan lütuf Allah'ın lütfudur. O'nun lütfuna erişen kimse hiçbir zaman perişan olmaz. Rabbimizin lütfu bize ana karnında iken başlıyor, can boğazımıza gelinceye kadar sürüyor. Sonra da mezarda, mahşerde, mizanda, sıratta ve cennette devam ediyor. (3)
 
Hali değişen, fakir, garip, kimsesiz, hasta olan bir kimse abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra 'Yâ Lâtif'  ismini 100 kere okuyup Allah'tan hacet dilerse, ihtiyacının giderilmesini isterse Allah'da onun ihtiyacını giderir. (4)
 
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Elmalı Tefsiri, Şura Süresi, 19 
3) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları 
4) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı)  Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
[16/2 14:44] Ömer Tarık Yılmaz: İmanın geçerli olabilmesi ve sahibini âhirette ebedî kurtuluşa erdirebilmesi için şu şartları taşıması gerekir:
1. İmanın dünyada hür iradeye dayalı bir tercih olması, baskı, tehdit veya dünya hayatından ümit kesme (ye's) durumunda gerçekleşmemiş bulunması gerekir. Daha önce mümin olmayan bir kimsenin, hayattan ümidini kestiği son nefesinde uğrayacağı azabı farkedip 'iman ettim' demesi halinde, onun bu imanı geçerli olmaz. Bir âyette 'Artık o çetin azabımızı gördükleri zaman `Allah'a inandık ve O'na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik' derler. Fakat azabımızı gördükleri zaman imanları kendilerine bir fayda vermeyecektir. Allah'ın kulları hakkında süregelen kanunu budur. İşte kâfirler burada hüsrana uğramışlardır' (el-Mü'min 40/84-85) buyurulmuştur.
2. Mümin, iman esaslarından birini inkâr anlamına gelen tutum ve davranışlardan kaçınmalıdır. Meselâ Allah Teâlâ'yı ve bütün peygamberleri tasdik edip de Hz. Muhammed'in peygamberliğine inanmayan yahut farz veya haram olduğu kesin olarak bilinen bir hükmü, meselâ namazın farz, şarap içmenin haram olduğunu kendi hür iradesiyle inkâr eden, yahut alaya alan, puta, haça vb. şeylere tapan bir kimseye mümin denilemez.
3. Mümin Allah'ın rahmetinden ne ümitsiz ne de emin olmalıdır. Korku ile ümit arasında bulunmalıdır. Müminin 'Nasıl olsa imanım var, o halde muhakkak cennete giderim' düşüncesiyle kendinden emin olması veya 'Çok günah işledim, ben muhakkak cehennemliğim' diye Allah'ın rahmetinden ümit kesmesi imanını kaybetmesine sebep olabilir. Bu konuda Kur'an'da şöyle buyurulur: 'Doğrusu kâfirlerden başkası Allah'ın rahmetinden ümit kesmez' (Yûsuf 12/87), 'Fakat büyük zararı göze alanlar topluluğundan başkası Allah'ın azabından (azabının olmayacağından) emin olmaz' (el-A`râf 7/99).
[16/2 14:45] Ömer Tarık Yılmaz: Onlara: Insanlarin iman ettigi gibi siz de iman edin, denildigi vakit 'Biz hiç, sefihlerin (akilsiz ve ahmak kisilerin) iman ettikleri gibi iman eder miyiz!' derler Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir, fakat bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler) (BAKARA/13)
 
(Ey bilginler!) Sizler Kitab'i (Tevrat'i) okudugunuz (gerçekleri bildiginiz) halde, insanlara iyiligi emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklinizi kullanmiyor musunuz? (BAKARA/44)
 
'Haydi, simdi (öldürülen) adama, (kesilen inegin) bir parçasiyla vurun' dedik Böylece Allah ölüleri diriltir ve düsünesiniz diye size âyetlerini (Peygamberine verdigi mucizelerini) gösterir (BAKARA/73)
 
Simdi (ey müminler!) onlarin size inanacaklarini mi umuyorsunuz? Oysa ki onlardan bir zümre, Allah'in kelâmini isitirler de iyice anladiktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi (BAKARA/75)
 
(Münafiklar) inananlarla karsilastiklarinda 'Iman ettik' derler Birbirleriyle basbasa kaldiklari vakit ise: Allah'in size açtiklarini (Tevrat'taki bilgileri), Rabbiniz katinda sizin aleyhinize hüccet getirmeleri için mi onlara anlatiyorsunuz; bunlari düsünemiyor musunuz? derler (BAKARA/76)
 
Onlara (müsriklere): Allah'in indirdigine uyun, denildigi zaman onlar, 'Hayir! Biz atalarimizi üzerinde buldugumuz yola uyariz' dediler Ya atalari bir sey anlamamis, dogruyu da bulamamis idiyseler? (BAKARA/170)
 
(Hidayet çagrisina kulak vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanin bagirip çagirmasini isiten hayvanlarin durumuna benzer Çünkü onlar sagirlar, dilsizler ve körlerdir Bu sebeple düsünmezler (BAKARA/171)
 
Ey akil sahipleri! Kisasta sizin için hayat vardir Umulur ki suç islemekten sakinirsiniz (BAKARA/179)
 
Hac, bilinen aylardadir Kim o aylarda hacca niyet ederse (ihramini giyerse), hac esnasinda kadina yaklasmak, günah sayilan davranislara yönelmek, kavga etmek yoktur Ne hayir islerseniz Allah onu bilir (Ey müminler! Ahiret için) azik edinin Bilin ki azigin en hayirlisi takvâdir Ey akil sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakinin (BAKARA/197)
 
Allah size iste böylece âyetlerini açiklar ki düsünüp hakikati anlayasiniz (BAKARA/242)
 
Allah hikmeti diledigine verir Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayir verilmis demektir Ancak akil sahipleri düsünüp ibret alirlar (BAKARA/269)
 
Ey iman edenler! Belirlenmis bir süre için birbirinize borçlandiginiz vakit onu yazin Bir kâtip onu aranizda adaletle yazsin Hiçbir kâtip Allah'in kendisine ögrettigi gibi yazmaktan geri durmasin; (her seyi oldugu gibi) yazsin Üzerinde hak olan kimse (borçlu) da yazdirsin, Rabbinden korksun ve borcunu asla eksik yazdirmasin Sayet borçlu sefih veya akli zayif veya kendisi söyleyip yazdiramayacak durumda ise, velisi adaletle yazdirsin Erkeklerinizden iki de sahit bulundurun Eger iki erkek bulunamazsa riza göstereceginiz sahitlerden bir erkek ile -biri yanilirsa digerinin ona hatirlatmasi için- iki kadin (olsun) Çagirildiklari vakit sahitler gelmemezlik etmesin Büyük veya küçük, vâdesine kadar hiçbir seyi yazmaktan sakin üsenmeyin Böyle yapmaniz Allah nezdinde daha adaletli, sehadet için daha saglam, süpheye düsmemeniz için daha uygundur Ancak aranizda yapip bitirdiginiz pesin bir ticaret olursa, bu durum farklidir Bu durumda onu yazmamanizda sizin için bir sakinca yoktur (Genellikle) alisveris yaptiginizda sahit tutun Ne yazan, ne de sahit zarara ugratilsin Eger bunu yaparsaniz (zarar verirseniz) süphe yok ki bu, sizin yoldan çikmaniz demektir Allah'tan korkun Allah size gerekli olani ögretiyor Allah her seyi bilmektedir (BAKARA/282)
 
Sana Kitab'i indiren O'dur Onun (Kur'an'in) bazi âyetleri muhkemdir ki, bunlar Kitab'in esasidir Digerleri de mütesâbihtir Kalplerinde egrilik olanlar, fitne çikarmak ve onu tevil etmek için ondaki mütesâbih âyetlerin pesine düserler Halbuki Onun tevilini ancak Allah bilir Ilimde yüksek pâyeye erisenler ise: Ona inandik; hepsi Rabbimiz tarafindandir, derler (Bu inceligi) ancak akliselim sahipleri düsünüp anlar (AL-İ İMRAN/7)
 
Göklerin ve yerin yaratilisinda, gece ile gündüzün birbiri ardinc
[16/2 14:45] Ömer Tarık Yılmaz: DÜNYANIN ZEMMİ VE KÖTÜLENMESİ
 
1940 - Ebu Said (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) minbere oturdu, biz de etrafında yerlerimizi aldık. Buyurdular ki:
 
'Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere açılmasıdır!'
 
Bir adam (araya girerek söze karıştı ve):
 
'Yani (nâil olacağımız) hayır, şer mi getirecek?' dedi. Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm) bu soru üzerine süküt etti. (Adama: 'Sana ne oluyor da Resülullah'ın sözünü kesip, onunla konuşmaya kalkıyorsun? O sana konuşmuyor ki!..' diye paylıyanlar oldu). Gördük ki, kendisine vahiy gelmekte. Derken vahiy hâli açılmış, yüzündeki terleri silmekte idi.
 
'Şu soru soran nerede?' diye söze başladı. Ve sanki adamı (sorusu sebebiyle) takdir ediyor gibiydi: Sözlerine şöyle devam etti:
 
'Muhakkak ki, hayır, şer getirmez. Ancak derenin bitirdikleri arasında, ya çatlatarak öldüren ya da ölüme yaklaştıran bitki de var. Yalnız yeşil ot yiyen hayvanlar müstesna. Zira bunlar yeyip böğürleri şişince güneşe karşı dururlar. (Geviş getirirler), akıtırlar ve rahatça defi hacet yaparlar, sonra tekrar dönüp yayılırlar.
 
Şüphesiz ki, bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve yolcuya veren bu malın Müslüman sâhibi en iyi (insan)'dir. Bunu haketmeden alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyamet günü aleyhinde şâhidlik yapacaktır.'
 
Buhâri, Zekât 47, Cum'a 28, Cihâd 37, Rikâk 7; Müslim Zekât 123, (1052); Nesâi, Zekât 81, (5, 90).
 
1941 - Yine Ebü Said (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalatü vesselâm) buyurdular ki: 'Dünya tatlı ve hoştur. AIIah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının, kadından da sakının! Zira Beni İsrail'in iIk fitnesi kadın yüzünden çıkmıştır.'
 
Müslim, Zikr 99, (2742); Tirmizi, Fiten 26, (2192); İbnu Mâce, Fiten 19, (4000).
 
Müslim'in bir rivâyetinde: 'Kendinden sonra erkeklere, kadından daha zararlı bir fitne bırakmadım' buyurulmuştur.'
 
1942 - Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: 'Dünya meI'undur, içindekiler de mel'undur, ancak zikrullah ve zikrullah'a yardımcı olanlarla alim veya müteallim hâriç.'
 
Tirnizi, Zühd 14, (2323); İbnu Mâce, Zühd 3, (4112).
 
1943 - Yine Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtü vesselam) buyurdular ki: 'Dünya, mü'mine hapishâne, kâfıre cennettir.'
 
Müslim, Zühd 1, (2956); Tirmizi, Zühd 16, (2325).
 
1944 - Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Dünya sevgisi her çeşit hatalı davranışların başıdır. Bir şeye olan sevgin seni kör ve sağır yapar.'
 
Rezin ilâvesidir. Beyhaki Şuabu'l-İman'da kaydetmiştir. Hadisin ikinci yarısı Ebü Dâvud'da tahric edilmiştir. Edep 125, (5150).
 
1945 - İbnu Mes'ud (radıyalllâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm)'ın yanına girmiştir. Onu bir hasır örgünün üzerinde uyumuş buldum. Hasır, (vücudunun açık olan) yan taraflarında izler bırakmıştı.
 
'Ey Allah'ın Resülü dedim, sana bir yaygı te'min etsek de hasırın üstüne sersek, onun sertliğine karşı sizi korusa!'
 
'Ben kim, dünya kim. Dünya iIe benim misâlim, bir ağacın altında gölgelenip sonra terkedip giden yolcunun misali gibidir.'
 
Tirmizi, Zühd 44, (2378). Tirmizi hadisin sahih olduğunu söyledi..
 
1946 - Sehl İbnu Sa'd (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm) buyurdular ki: 'Eğer dünya Allah nazarında sivri sineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kafire ondan bir yudum su içirmezdi.'
 
Tirmizi, Zühd 13, (2321); İbnu Mâce, Zühd 11, (2410).
 
1947 - Katâde İbnu Nu'mân (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Allah bir kulu sevdi mi, onu dünyâdan korur. Tıpkı sizden birinin hastasına suyu yasaklaması gibi.'
 
Tirmizi, Tıbb 1, (2037).
 
1948 - Ali İbnu Ebi Tâlib (ra
[16/2 14:46] Ömer Tarık Yılmaz: Abdullah İbnu Ömer İbni'l-Hattâb (radıyallahu anh)'ın anlattığına göre, bir adam kendisine: Gazveye çıkmıyor musun?' diye sorar. Abdullah şu cevabı verir: 'Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i işittim, şöyle buyurmuştu: 'İslâm beş esas üzerine bina edilmiştir: Allah'tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehâdet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak, Kâbe'ye haccetmek, Ramazan orucu tutmak'. 
Buhârî, İman 1; Müslim, İman 22 (....); Nesâî, İman 13, (9, 107-108); Tirmizî, İman 3, (2612).
[16/2 14:46] Ömer Tarık Yılmaz: İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.
[Bakara Sûresi.82]
[16/2 14:46] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabimiz! Peygamberlerin aracılığı ile bize vaat ettiklerini ver bize; kıyamet gününde bizi rezil etme. Sen asla sözünden caymazsın.” (Âl-i İmrân, 3/194)
[16/2 14:47] Ömer Tarık Yılmaz: Ahmak kimsenin ahmaklığı, zeki ve akıllı kimselere çabuk geçer.[Zernuci]
[16/2 14:47] Ömer Tarık Yılmaz: Zulkarneyn Aleyhisselâm
 
Zulkarneyn Aleyhisselâmın İsmi, Soyu Ve Peygamber Olup Olmadığı?
 
 
Zülkarneyn Aleyhisselâmın ismi, soyu ve Peygamber olup olmadığı... Hakkın­da bir çok ve çelişkili rivayetler bulunmaktadır.
 
Kendisinin, Sa´b b.Abdullah´ülkahtânî olduğu söylendiği gibi, babasının Hım-yerîlerden olduğu da, ileri sürülmektedir.[1]
 
İbn.Habîb de; Hımyer krallarının isimlerini -Hişam b.Kelbî´den sırasıyla kitabı­na geçirirken, Sa´b b.Karîn b.Hemal´ı, -Yüce Allanın, Kitabında- Zülkarneyn diye anmış olduğunu kayd ettikten sonra, kral Zeyd b.Hemal´ı kayd edip ona da, Yü­ce Allanın Tübba´ adını vermiş olduğunu açıklar. [2]
 
Zülkarneyn Aleyhnisselâm hakkında:
 
'Hem Nebi idi, hem Resul idi.' diyenler olduğu gibi[3],
 
'Hayır! O, Resul olmayan bir Nebi idi.
 
Resul olmayan bir Nebî oluşu, inşâallâh, Sahih´dir!' diyenler de, vardır. [4]
 
Hz. Ali´ye göre, Zülkarneyn Aleyhisselâm:
 
Ne bir Nebi, ne de, bir kraldı.
 
Fakat, Allanın Salih bir kulu idi ki, o, Allâhı, sevmiş, Allah da, onu, sevmişti. [5]
 
 
 
Zülkarneyn Aleyhisselâmın Faziletleri Ve Yer Yüzündeki Seyahat Ve Fetihleri:
 
 
Başka hiç bir kimseye verilmeyen, Zülkarneyn Aleyhisselâma verilmiş, her türlü sebepler, imkânlar, ona bahş edilmişti.
 
Yer yüzünün doğularındaki ve batılarındaki beldelerine, hattâ doğunun, batı­nın gerisinde halk bulunmayan yerlerine kadar ulaşmış, ayak bastığı her yerin halkına hâkim olmuştu. [6]
 
'Zülkarneyn´in; yer yüzünün, doğularına, batılarına varıncaya kadar ulaşma­ğa nasıl güç yetirebildiği hakkındaki görüşün nedir?' diye sorulunca, Hz.Ali:
 
'Bulutlar, ona, yol aldırır;
 
Yollar, ona, düzeltilir;
 
Nurlar, ona, döşenip yayılır;
 
Kendisine, gece, gündüz, bir olurdu!' demiştir. [7]
 
 
 
Kur´ân-I Kerimin Zülkarneyn Hakkındaki Açıklaması:
 
 
(Ey Resulüm!) Sana, Zülkarneyn´i, sorarlar.
 
De ki:
 
Size, onun (hâlinden)de, haber söyleyeyim:
 
Hakîkatan biz, onu, yer yüzünde büyük bir kudret sahibi kıldık ve ona, (muhtaç olduğu) her şeyden bir sebep (bir yol) verdik.
 
O da (batıya doğru) bir yol tuttu.
 
Nihayet, güneşin battığı yere ulaşınca, onu, kara bir balçıkta batar buldu.
 
Bunun yanında da, bir kavm buldu.
 
(Kendisine) dedik ki:
 
Zülkarneyn! (Onları) azaba uğratmanda da, haklarında güzellik (tarafını) tutmanda da, serbestsin!
 
Dedi ki:
 
Amma kim zulm ederse, biz, onu, azaba uğratacağız.
 
Sonra da, o, Rabbına döndürülür de, O da, kendisini, şiddetli bir azâb)a duçar eder.
 
Amma kim de, imân eder, güzel de, hareket eylerse, onun için, en iyi bir mükâ­fat vardır.
 
Ona, emrimizden kolay (taraf)ını da, söyleyeceğiz. Sonra, o, başka bir yol tuttu.
 
Nihayet, üstüne güneşin (ilk önce) doğduğu yere ulaştığı zaman, onu, öyle bir kavmin üzerine doğuyor buldu ki, biz, onlar için, buna karşı (korunacak) hiç bir siper yapmamıştık. (Ne elbiseleri vardı, ne evleri)
 
İşte (Zülkarneyn´in işi), böyle idi.
 
Halbuki, onun yanında (neler vardı) ki, biz, hepsini, İlm(imiz)le kuşatmışız. Sonra (o), yine, bir yol tuttu.
 
Nihayet, iki dağ arasına ulaştığı zaman, onların önünde, hemen hiç söz anla­maz bir kavim buldu.
 
Onlar:
 
Zülkarneyn! Hakîkat, Ye´cüc ve Me´cüc, bu yerde fesad çıkaran (kabile)lerdir.
 
Bizimle, onların arasına bir sed yapman üzerine, sana bir vergi verelim mi? dediler.
 
(Zülkarneyn):
 
Rabb´imin, beni, içinde bulundurduğu (nimet, sizin vereceğinizden) daha ha­yırlıdır.
 
Haydin, siz, bana (bedenî kuvvetle yardım ediniz de, sizinle, onların arasına sağ­lam bir mania yapayım.
 
Bana, demir kütleleri getiriniz! (O karşılıklı iki dağın) İki yanı, tam denkleştiği vakit: Lifleyiniz! dedi.
 
Nihayet, onu (demiri) bir ateş haline koyduğu zaman da: Getiriniz bana, üstüne, erimiş bakır dökeyim! dedi.
 
Artık, onu, aşmaya da, güc yetiremediler, onu, delmeye de, muktedir olamadılar.. Bu, Rabb´imden, bir merhamettir. Fakat, Rabb´imin va´di gelince, o, bunu, düm
[16/2 14:47] Ömer Tarık Yılmaz: HİCRETİN ONBİRİNCİ YILI OLAYLARI
 
 
1- MÜSLÜMANLIĞIN ARABİSTANDA YAYILMASI VE DİNİN TAMAMLANMASI
'Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi (Kur'ân) ve Hak Din İslâm ile gönderen O'dur. Şâhit olarak Allah yeter.'
(el-Fetih Sûresi, 28)
Müslümanlık Mekke'de doğdu, Medine'de gelişti. Hudeybiye Barış Anlaşmasından sonra, Medine dışında yayılmağa başladı. Mekke'nin fethinden sonra, her taraftan Arap kabîleleri fevc fevc Medine'ye gelip Müslümanlığı kabûl etliler. Kısa zamanda, Allah'ın yardımıyla Arabistan baştan başa Müslüman oldu. Sayıları çok az Mûsevî ve Hıristiyandan başka yarımadada Müslüman olmayan kabîle kalmadı. Her tarafta ezan sesi, 'Allâh'u ekber' sadâsı yükseldi. Bu başarı şüphesiz Allah'ın yardımının bir sonucuydu. Kur'ân-ı Kerîm bunu şöyle anlatıyor:
'Ey Muhammed, Allah'ın yardımı ve fetih günü gelip, insanların akın akın Allah'ın dinine girdiklerini görünce, hemen Rabbını hamd ile tesbîh et. Şüphesiz O, tevbeleri kabûl edendir.' (en-Nasr Sûresi, 1-3)
İslâm'ın zaferinin ve tamamlanmasının yaklaştığını bildiren bu sûre, Kur'ân-ı Kerîm'in bütün olarak inen son sûresidir.(426) Mekke'nin fethinden önce inmiştir.
Dinin tamamlanması, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in görevinin bitmesi demekti. Bu sebeple Rasûlüllah (s.a.s.) bu sûre inince, 'bana vefâtım haber verildi.' buyurmuştur.(427)
Vedâ Haccında, arafe günü Arafat'da, dinin kemâle erdiğini bildiren 'son ahkâm âyeti'(428) vahyedilmiş; ertesi gün Mina'da son âyet(429) inmiş, Kur'ân-ı Kerîm tamamlanmıştı. Bütün bunlar, aziz Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.)'in vefâtının yaklaştığını gösteriyordu. Nitekim, Vedâ Hutbesinde, 'belki burada sizinle ebedî olarak bir daha berâber olamayacağım,' (430) buyurarak ashâbıyla vadâlaşmıştı.
2- RASÛLULLLAH (S.A.S.)'IN HASTALANMASI VE İRTİHÂLİ
'Ya Muhammed, şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler'.
(ez-Zümer Sûresi, 30)
Vedâ Haccından döndükten sonra, Hz. Peygamber (s.a.s.) Uhud şehidlerini ziyâret edip cenâze namazlarını kıldı. Bunlar, cenâze namazları kılınmadan defnedilmişlerdi.(431) Hastalanmasından bir gün önce de, Medine'nin 'Cennetü'l-Bâkî' denilen kabristanını ziyâret etmiş, burada defnedilmiş olan müslümanlar için duâ etmişti. Sevgili Peygamberimiz (s.a.s), böylece ümmetinden hayatta olanlarla vedâlaştığı gibi, sanki ölenleriyle de vedâlaşmıştı.
Hastalığı esnâsında, kızı Hz. Fâtıma'ya gizli bir şey söylemiş, Hz. Fâtıma ağlamıştı. Daha sonra kulağına tekrar birşey daha söyleyince gülmüştü. Hz. Fâtıma bunun sebebini, Rasûlüllah (s.a.s.)in vefâtından sonra şöyle açıkladı. Rasûl-i Ekrem(s.a.s.):
-Kızım, her yıl Ramazan ayında Cibrîl, Kur'an-ı Kerîm'i (o zamana kadar inmiş olan kısmını) benimle bir kere mukabele ederdi. Bu yıl iki defa mukabele etti. Sanıyorum, ecelim yaklaştı, buyurdu. Bunu duyunca ağladım. Sonra, ev halkı içinden kendisine ilk olarak benim ulaşacağımı söyledi. O zaman da güldüm.(432)
Gerçekten Hz. Fâtıma, Rasûlüllah (s.a.s.)dan 6 ay sonra vefât etti.(433) Ehl-i Beyti'nden Rasûlüllah (s.a.s.)'e ilk kavuşan O oldu.
Rasûlüllah (s.a.s.) Bâkî kabristanından döndüğü gece (19 Safer Çarşamba günü) hastalandı. Hastalığı 13 gün sürdü. 1 Rabiülevvel Pazartesi günü öğleden sonra vefât etti.
Hastalığının ilk beş gününü hanımlarının nöbetinde geçirdi. Gün geçtikce ağırlaşıyor, gücü azalıyordu. Bu yüzden, her gün ayrı bir yere gitmeyip Hz. Aişe'nin odasında kalmayı arzu ediyor, fakat eşlerinden hiç birinin gönlünü kırmamak için bu isteğini açıkça söylemiyor, bugün kimin nöbetindeyim, yarın nerede olacağım? diye soruyordu. Eşleri istediği yerde kalmasına izin verdiler.
Amcası Abbâs ile Hz. Ali'nin kolları arasında Hz. Âişe'nin odasına geldi. Güçsüzlükten ayakları yerde sürükleniyordu. Hastalığının son sekiz günü
[16/2 14:48] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.HABBÂB İBN ERET
 
İslâm ile şereflenen ve İslâm'a girdiği için müşrikler tarafından işkence edilen ilk sahabelerden biri.
 
Nesebi; Habbâb b. Eret b. Cendele b. Sa'd b. Huzeyme b. Ka'b b. Zeyd. Temim kabilesinden, küçükken esir edilerek Mekke'ye getirilmiş Huzâalı Ümmü En'mâr'ın kölesi, Zühre oğullarının anlaşmalısı.
 
İslâm ile şereflenen ve Allah için işkence edilen ilk müslümanlardan olan Hâbbab b. Eret müslüman olduğunu açıkladığında ilk işkence edilen sahabeler arasında idi. İlk Müslümanlar; Hz. Peygamber (s.a.s), Hz. Ebû Bekir, Habbâb, Suheyb, Bilâl, Ammâr, Sümeyye (r. Anhûm)dir. Hz. Peygamber ve Ebû Bekir, kendi aileleri tarafından nisbeten korunmuş ancak Mekkeli olmayan diğer dört kişi müşrikler tarafından şiddet ve baskı ile yıldırılmaya çalışılmıştır. Bu insanlar kızgın güneş altında demir zırhlar giydirilerek ölesiye işkence edilmişlerdir. Habbâb bu işkencelere sabrederek kâfirlerin Hz. Peygamberin risâletini inkâr etmesini istemelerini reddetmiştir (İbnu'l-Esir, Üsdü'l-Ğâbe II, 114).
 
Hz. Habbâb (r.a) Medine'ye hicret edince Hz. Peygamber (s.a.s) onu Cebr b. Atik ile kardeş yapmıştır. Hz. Ebû Bekir'in vefatından sonra, Hz. Ömer'den izin alarak Kûfe'ye cihad için gitmiş, hicri 37 tarihinde şiddetli bir hastalığa tutulmuştur. Hastalığın şiddetinden günde yedi defa başını dağlatan Habbâb, hastalık anında acı içerisinde 'Hz. Peygamber (s.a.s) biri ölümü temenni etmekten alıkoymasaydı temenni ederdim' demiştir. Oğullarına kendisinin Kûfe dışına gömülmesini vasiyet eder ve Kûfe'nin dışına gömülmesi durumunda Hz. Peygamber'in sahabîsi oraya gömülmüş diye insanların ölülerini kendisinin etrafına gömeceklerini söyler. Öldüğünde altmış üç yaşında olan Habbâb (r.a) yirmibeş yaşında hicret etmiş, muhtemelen onbeş yaşlarında bir delikanlı iken İslam ile şereflenmiştir (İbn Hacer, el-İsâbe, I, 416; İbnü'l Esîr, Üsdü'l-Gâbe, II, 116).
 
Onbeş yaşında müslüman olmuş bir insanın dünyada kendisinden başka beş kişi müslüman iken işkencelere sabredebilmesi imanının ve dine bağlılığının en önemli göstergesidir. Altmışüç yaşında bir ihtiyar iken ve acılar içerisinde kıvranırken ölümüyle bir sünneti ihya etmeyi düşünmesi, onun Hz. Peygamber (s.a.s)'ın sünnetine de ne kadar bağlı olduğunun en güzel delilidir.
 
Mekke döneminde, sırtına ateşte kızdırılmış taşlar yapıştırılmış, sırt yağlan eriyinceye kadar sırtında tutulmuş, yine imanında sebat etmiştir. Demircilik ile meşgul olduğundan, efendisi Ümmü Emmâr demiri ateşte kızdırır Habbâb'ın başını dağlardı. Hz. Peygamber Habbâb'a uğrar onunla sohbet ederdi. Onun halini görünce: 'Allahım Habbâb'a yardım et' diye dua etmişti. Bir müddet sonra Ümmü Enmâr şiddetli baş ağrılarına tutulur, köpek gibi bağırmaya başlar. Ona başını dağlatmasını tavsiye ederler. Habbâb demiri ateşte kızdırır ve kadının başını demirle dağlar (İbnu'l-Esîr, Usdü'l-Gâbe, II, 115).
 
İşkencenin dayanılmaz bir hal aldığı, müşriklerin şiddetli baskı yaptıkları bir zaman Habbab Kabe'nin gölgesinde örtüsüne bürünmüş oturan Hz. Peygamber'in yanına geldi; 'Allah'a bizim için dua buyurmaz mısın' dedi: Hz. Peygamber yüzü kıpkırmızı halde doğruldu, şöyle buyurdu: 'Sizden önceki ümmetlerde bir adam demir tarakla taranır ve sinirleri kemiğinden sıyrılırdı da bu işkence onu diniden döndürmezdi. Testere başının saç ayırımına konur ve iki parçaya bölünürdü; bu da o adamı dininden döndürmezdi. Allah muhakkak bu dini tamamlayacaktır. San'â'dan kalkan yolcu Hadramevt'e içinde Allah korkusundan başka hiç bir korku olmadan gidebilecek' (Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr, 29). Bütün bu işkencelere katlanan Habbâb bir gün halinden şikâyetçi olmamış, İslâm'ın zafer yıllarında, çektiği işkenceleri reklam ederek insanların teveccühünü kazanmaya çal�
[16/2 14:48] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna'nın Yeni Bir Eseri Doğuyor: Fîhî Mâ-fîh 
 
   Süleyman Pervane, zaman zaman Mevlâna ile başbaşa, tatlı sohbetler yaptığı gibi.bazan da Mevlâna'yı konağına davet ediyor, izzet ve ikramdan sonra. Mevlâna'nın hikmet dolu söz ve nasihatlerini, derin bir huşû içinde dinliyordu. Bu sohbetler, gün gelmiş, o kadar derinleşmiş ve genişlemişti ki, kâtiplar bunlar; yazmağa başlamış, bir süre sonra da. Mevlâna'nın (Fîhi Mâ-fîh) adlı eseri meydana gelmiştir. FîhiMâ-fîh. 'Onun içindeki içindedir' anlamına gelmekte, mutlak varlık'ı. Allah'ı 'akl-ı kül ve akl-ı cüz'ü', dünya ve ahiret görüşlerini, mürşid ve mürid münasebetlerini tasavvufî sohbetler halinde, hikâye ve misâllerle anlatmakta, bazan doğrudan doğruya, Süleyman Pervaneye hitap etmektedir. Bu sohbetlerin. Sultan Veled, Çelebi Hüsameddin gibi Mevlâna'nın yakınları tarafından derlendiği, yazıldıktan sonra. Mesnevi gibi Mevlâna'ya bir kere okunduğu, ondan sonra aslî nüshaya yazıldığı sanılmaktadır. Nasıl. Celebi Hüsameddin Mesnevinin yazılmasına önayak olmuşsa, Süleyman Pervane de Fîhi-Mâfih'in meydana gelmesini sağlamıştır.
    Mevlâna'nın fikrî hayatini. 76 bölümde dalga dalga seyreden bu eser nesir halindedir. Konular yer yer beyitlerle süslenir, akıcı üslûbu içinde okuyucuyu peşinden sürükleyerek kendi havası içinde eritir, pişirir, yakar. Mesnevi ne kadar coşkunsa, Fîhi Mâ-fîh te o kadar temkinli, ilmî ve ârifanedir.
    Selçuklu devletinin saltanat kavgalarıyla haşır-neşir olduğu bir sırada, önemli bir vazifeyi elinde bulunduran Süleyman Pervane, fırsat buldukça Mevlâna'yı ziyaret ediyor, bulamazsa özürler dileyor
    — Gece gündüz kalbim, canım sizin yanınızda, hizmetinizde: fakat Moğolların işinden, işlerin fazlalığından ziyarette kusur ediyorum, diyordu. Mevlâna da:
    — Bu işler de Hak işidir. Çünkü bunlar Müslümanlığın güvenini sağlıyor. Siz onların gönüllerini rahat ettirmek, huzur ve rahat içinde, taât ve ibadetle meşgul olabilmelerini sağlamak için kendinizi, malınızla, canınızla fedâ ettiniz. Bu da hayırlı bir iştir, sözleri ile karşılık veriyordu. Pervanenin ziyaretleri, müridlerden bazılarını kıskandırmış olacak ki:
    — Emir Pervane geldiği zaman. Mevlâna büyük sözler söylüyor, diye sitem edenler olmuştu. Bunu işiten Mevlâna:
    — Emir gelince söz kesilmiyor. Çünkü o söz ehlidir ve daima sözü çeker, söz de ondan ayrılmak istemiyor. Başkaları da nazımla, nesirle, gerçekler ve incelikler söylüyorlar. Halbuki Emîr'in meyli, ilgisi bizedir. Yoksa ince sözler için değil. Çünkü, her yerde bu bilgiler ve inceliklerden vardır. Şu halde O'nun beni sevmesi, beni görmek istemesi bunlardan dolayı değildir. O, bende, başkalarında olmayan birşey görmektedir, diyordu.
    Buna rağmen çok kereler, Emîr'i huzuruna kabul etmiyor, bekletiyordu:
    — Emîr bizim ziyaretimiz için rahatsız olmasın ve zahmet etmesin. Çünkü bizim birçok hallerimiz vardır. Bir halde konuşuruz, başka bir halde susarız. Bir halde insanlarla ilgileniriz, başka bir halde yalnız kalırız. Hayret ve istiğrak içinde bulunduğumuz haller vardır. Allah esirgesin. Emir böyle bir haldeyken gelirse, hatırını soramayız, onunla konuşmaya halimiz elvermez. Bunun için dostlarla konuşmaya, onlarla meşgul olmaya durumumuz elverişli olduğu zaman, bizim gidip O'nu görmemiz daha iyi olur. diyordu. Bu sözlere Emîr şöyle karşılık vermişti:
    — Mevlâna benimle meşgul olsun, benimle konuşsun, diye gelmiyorum. Sadece müşerref olup, kulları ve müridlerinden olmak için geliyorum. Meselâ bugünlerde Mevlâna meşguldü. Bana yüzünü dahi göstermedi. Geç vakitlere kadar beni beklettikten sonra savdı. Mevlâna bununla bana, bir ders verdi, bekletmenin ağırlığını, acılığını anlamam için böyle hareket eti. Müslümanları ve iyi insanları bekletmemek için. beni terbiye etti.
[16/2 14:49] Ömer Tarık Yılmaz: ÂHİR ZAMAN
 
Dünyânın son zamânı, son devresi. Genel olarak Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) teşriflerinden, özel olarak hicrî bin senesinden sonraki zaman. Âhir zamanda fitne ve belâ devâmlıdır. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs) Âhir zaman yaklaştıkça, îmânın olmadığını gösteren hâller ve işler, bid'atler (dinde olmayıp, ibâdet maksadıyla yapılan şeyler) çoğalır. İslâmiyet unutulur. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki  'Bir zaman gelecek ki, ümmetimde (bana tâbi olanlarda, uyanlarda) müslümanlığın yalnız adı kalacak. Mü'min olanlar (inananlar) yalnız bir kaç İslâm âdetini yapacak. Îmânları kalmayacak. Kur'ân-ı kerîm yalnız okunacak, emirlerinden ve yasaklarından haberleri bile olmayacak. Düşünceleri yalnız yiyip içmek olacak. Alahü teâlâyı unutacaklar. Yalnız paraya tapınacaklar. Kadınlara köle olacaklar. Az kazanmak ile kanâat etmeyecekler. Çok kazanınca, doymayacaklar.' (Kurtubî, Mektûbât) Âhir zaman ümmetleri dünyâ fânî bilmezler Gidenleri görürler de ondan ibret almazlar. (Ahmed Yesevî)
[16/2 14:49] Ömer Tarık Yılmaz: Selamlaşma nasıl yapılır, hükmü nedir?
 
Barış, rahatlık, esenlik demek olan selam, bir terim olarak Müslümanların karşılaştıkları zaman kullandıkları esenlik dileğini ifade eden özel sözlerdir.
 
 İslami uygulamada selamlaşma, taraflardan birinin diğerine “Selamün aleyküm” (selam, esenlik ve güven sizin üzerinize olsun) demesi; diğerinin ise: “Ve aleyküm selam” (Sizin üzerinize de selam, esenlik ve güven olsun) şeklinde cevap vermesi ile gerçekleşir.
 
 Dinimiz müslümanları kardeş ilan etmiş kardeşlik bilincinin yerleşip devam etmesi için de onlara bazı görevler yüklemiştir. Bu görevlerden biri de selamlaşmaktır.
 
 Kur’an-ı Kerim’de “Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı ile karşılık verin.” (Nisa, 4/86) buyurulmuştur.
 
 Selama misli ile karşılık vermek, “Selamün aleyküm” diyene “Aleyküm selam şeklinde; , “Selamün aleyküm ve rahmetullah” diyene ise “Aleyküm selam ve rahmetullah” şeklinde cevap vermekle olur.
 
 Selama daha iyisi ile karşılık vermek ise “Selamün aleykum” diyene, “Aleyküm selam ve rahmetullah” şeklinde; “Selamün aleykum ve rahmetullah” diyene de “Aleyküm selam ve rahmetullahi ve berekatühü” şeklinde karşılık vermekle olur.
 
 Hz. Peygamber (s.a.s.): “Amellerin hangisi daha hayırlıdır” diye soran kimseye “Yemek yedirmen ve tanıdığına-tanımadığına selam vermendir” (Buhari, İman, 18) buyurmuştur.
 
 Selamı teşvik eden bir başka hadis-i şerif de şöyledir: “Siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olmazsınız. Yaptığınız takdirde birbirinizi sevebileceğiniz bir şeyi söyleyeyim mi? Aranızda selamı yayınız” (Müslim, İman, 24).
 
 İki Müslüman karşılaştığında söze başlamadan önce selamlaşmalıdır. Rasulüllah (s.a.s.): “Selam, konuşmadan önce gelir” (Tirmizi, İsti’zan, 11) buyurmuştur.
 
 İslami adaba göre binekte olan yaya olana, yaya olan oturana, az olanlar çok olanlara, küçük büyüğe selam verir (Tirmizi, İstihsan, 14).
 
 Bir gruptan ayrılırken ayrılan kişi de geride bıraktıklarına selam verir. Rasulüllah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Biriniz bir meclise vardığında selam versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selam versin. Önce verdiği selam, sonraki selamından daha üstün değildir.” (Ebu Davud, Edeb 139; Tirmizi, İsti’zan 15).
[16/2 14:49] Ömer Tarık Yılmaz: MİRAÇ KANDİLİ
 
İL      : İSTANBUL
TARİH : 31.05.2013
 
Muhterem Müslümanlar!
 
Önümüzdeki Çarşambayı Perşembeye bağlayan, 5 Haziran gecesi Miraç kandilidir. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerimde bu geceyle ilgili olarak şöyle buyurmaktadır: “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı ne yücedir. Hiç şüphesiz O, hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” 
Miraç Efendimizin, bir gece Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya, oradan da göklere seyahat ettirildiği mübarek yolculuğun adıdır. 
Miraç, Yüce Allah’ın âlemlere rahmet olarak gönderdiği Peygamberimize bir ihsanıdır. 
Miraç, birçok ilâhî sırrı, hikmet ve bereketi bünyesinde barındıran gecenin adıdır.
İsrâ ve miraç, zaman ve mekân hudutları dışında cereyan etmiş mucizevî bir hadisedir.
 
Aziz Kardeşlerim!
Miraç hadisesinden önce peygamberimizin amcası Ebû Tâlib ve eşi Hz. Hatice vefat etmiş, müşriklerin zulüm ve baskısına dayanamayan bazı Müslümanlar da Habeşistan’a göç etmek zorunda kalmıştır. Bu olaylardan çok müteessir olan efendimiz için Miraç bir teselli kaynağı olmuştur.
Yüce Rabbimiz Miraç gecesinde Resûl-i Ekrem (s.a.v.) vasıtasıyla ümmetine ihsanlarda bulunmuştur: Bu ihsanlar Bakara suresinin son ayetleri, beş vakit namaz ve Allah’a şirk koşmadan ölen kimsenin günahlarının affedileceği, müjdesidir. 
 
Aziz Cemaat!
Bu vesileyle Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)’e vahyedilen, insanlığı mutluluğa götürecek bazı prensipleri de hatırlamak gerekmektedir: “Rabbin, kendisinden başkasına asla ibadet etmemenizi, anaya babaya iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi, senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara ‘öf’ bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle. Onlara merhamet ederek tevazu kanadını indir ve deki: ‘Rabbim! Tıpkı beni küçükken koruyup yetiştirdikleri gibi sende onlara merhamet et… Akrabaya, yoksula, yolda kalmış yolcuya haklarını ver fakat saçıp savurma… Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın… Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur. Haksız yere cana kıymayın… Rüştüne erinceye kadar yetimin malını en güzel şekilde koruyun, verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü söz veren, sözünden sorumludur. Ölçüyü tam yapın, doğru teraziyle tartın… Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.”  
 
Değerli Mü’minler!
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’in Miraç’ta, yüce makamlara yükseldiği gibi, bizler de namazı kendimizin miracı kabul etmeliyiz. Namaz bütün benliğimizi kuşatan, kötülüklere karşı koruyan, yücelten önemli ibadetlerdendir. Hüznümüzü hafifleten, rahmet kapısında dua ve niyaza vesile olan, manevi yükselişimizi gerçekleştiren büyük nimettir. Bu nimetin farkına varalım. Zira huzurumuzun kaynağı, ruhumuzun ve bedenimizin ihtiyacı bundadır. Bu gece kulluğumuzun bize kazandırdıkları güzellikleri tefekkür edelim. Rabbimiz hayır ve bereketinden istifade edenlerden eylesin.
 
İstanbul Müftülüğü Hutbe Komisyonu
 
 İsrâ, 17/1
 Müsned, I, 422; Müslim, Îmân, 76.
 İsrâ, 17/23 - 37.
[16/2 14:50] Ömer Tarık Yılmaz: Kıbleteyn Mescidi
 
Bilindiği gibi daha önceleri Hz. Peygamber, namazlarında kıble olarak Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya yönelmek-teydi. Aslında gönlünden kıblenin Hz. İbrahim’in kıblesi olan Kâbe’ye çevirilivermesini geçiriyor ve bu doğrultuda bir vahiy bekliyordu. Hatta kendisi Mekke’deyken Kâbe’de kıl-dığı namazlarda, Rükn-i Yemânî ile Hacer-i Esved arasından Kâbe’yi önüne almak suretiyle hem Kâbe’ye, hem de Kudüs’e yönelmiş olmaktaydı. Hicretten yaklaşık bir buçuk yıl sonra arzuladığı şekilde Kâbe’ye kıble olarak yönelme emrini veren Bakara sûresinin 144. ayeti indi.
 
“... Seni elbette, hoşlanacağın kıbleye döndüreceğiz. O hâlde he-men Mescid-i Haram’a (Kâ’be’ye) doğru dön. (Ey mü’minler) siz de nerede olursanız olun, (namazda) oraya doğru dönün.”
 
Bu ayetin indiği haberini işitmeleri üzerine oradaki sahabe, namaz içerisinde yönlerini Kudüs’ten Kâbe’ye çevirdiler. Böy-lece Kudüs’e yönelerek başlanan namaz, Kâbe’ye yönelerek tamamlandı. Bundan dolayı da bu mescide “İki kıble mesci-di” anlamına gelen “Kıbleteyn Mescidi” adı verildi. Kıblenin değişmesi, Hz. Peygamber’e uyanlarla, ökçesi üzerinde geri-sin geriye dönenleri ayırt etmeye yarayan bir imtihandı aynı zamanda (Bakara sûresi, âyet: 143)
[16/2 14:50] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ اللهُ تَعَالَى: ... وَمَن يُعَظِّمْ شَعَائِرَ اللهِ فَإِنَّهَا مِن تَقْوَى الْقُلُوبِ. (سورة الحج، 32)
 
Allâhü Teâlâ şöyle buyurdu -meâlen-: “…Her kim de Allâh’ın şeâirine (muhterem kıldığı alâmetlere; mukaddesâta) tazîm (ve hürmet) ederse şüphesiz bu, kalplerin takvâsındandır.” (Hac Sûresi, âyet 32)
 
16 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[16/2 14:50] Ömer Tarık Yılmaz: MÎRAÇ GECESİ’NDE VE GÜNDÜZÜNDE YAPILACAK İBADET
 
Receb-i şerîfin 27. gecesi (yarın akşam) Mîraç Gecesi’dir.
 
Mîraç Gecesi’nde, yatsı namazından sonra 12 rekât Hâcet Namazı kılınır.
 
Her rekâtte Fâtiha-i şerîfeden sonra 10 İhlâs-ı şerîf okunur. Namaza şöyle niyet edilir:
 
“Yâ Rabbi, rızâ-yı şerîfin için niyet eyledim namaza. Bu gece, yedi kat gökleri ve bütün esrârını göstererek muhabbetin ile müşerref kıldığın Habîbin Resûl-i Zîşân Efendimiz hürmetine, ben âciz kulunu afv-ı İlâhî’ne, feyz-i İlâhî’ne ve rızâ-yı İlâhî’ne mazhar eyle.” Allâhü Ekber.
 
Namazdan sonra;
 
4 Fâtiha-i şerîfe,
 
100 defa, “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber, velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm.”
 
100 istiğfâr-ı şerîf,
 
100 salevât-ı şerîfe okunup dua edilir.
 
Bu namaz, her rekâtte yüz İhlâs-ı şerîf okunarak on rekât kılınır veya her rekâtte on İhlâs-ı şerîf okunarak 100 rekât kılınırsa bunu yerine getiren mümin, bu namazın feyz ve bereketiyle huzûr-ı İlâhî’ye namaz borçlusu olarak çıkmaz (namaz borçlarını edâya muvaffak olur).
 
Hadîs-i şerîfte, Receb-i şerîfin 27. gününde yani kandil gecesini takip eden gündüzde oruç tutana altmış ay oruç sevabı yazılacağı vaad edilmiştir.
 
Mîraç Gecesi’ni takip eden gündüzde, öğle namazı ile ikindi namazı arasında 4 rekât namaz kılınır. Her rekâtte Fâtiha-i şerîfeden sonra;
 
5 Âyetü’l-Kürsî,
 
5 Kul yâ eyyühe’l-kâfirûn,
 
5 İhlâs-ı şerîf,
 
5 Kul eûzü birabbi’l-felak,
 
5 Kul eûzü birabbi’n-nâs sûreleri okunur. (Duâ ve İbâdetler, Fazilet Neşriyat)
 
 
 
16 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[16/2 14:50] Ömer Tarık Yılmaz: • Akşemseddin Hazretlerinin Vefatı (1459)
 En faziletli amel, nefsin istediğinin zıddını yapmaktır.  Ebû Süleyman ed-Dârânî [rahmetullahi aleyh]
 
Semerkand Takvimi
[16/2 14:50] Ömer Tarık Yılmaz: İrşad Usulü
 
İyiliği emreden ve kötülükten de sakındıran kimseler hayrın anahtarı, şerrin ise kilididir. Bu gibi kimseler müminlerdir. Allah Teâlâ’nın âyet-i kerimesinde buyurduğu gibi:  Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dost ve yardımcılarıdırlar. İyiliği emreder, kötülükten menederler  (Tevbe 9/71).
 
İyiliği emreden ve kötülükten de sakındıran kişinin, bunu yaparken, muhatabının rencide olmaması açısından kimsenin görmeyeceği bir şekilde yapması daha uygun olur. Böyle yaptığı takdirde karşısındakine yaptığı vaaz ve nasihat etkili ve tesirli olur. Nitekim Ebü’d-Derdâ [radıyallahu anh] şöyle demiştir:  Din kardeşine açıktan, herkesin görebileceği bir yerde vaaz ve nasihat eden, âdeta onu ayıplamış ve kınamış olur. Gizli bir yerde vaaz ve nasihat eden ise, âdeta onu incilerle süslemiş olur.  Şayet ona tenhada yaptığın öğütler etkili olmazsa, bu sefer onu insanların içinde uyarır ve diğer iyilik sahibi kişilerden, onu günahlarından vazgeçirme yolunda yardımlarını talep edebilirsin. Çünkü onlar bu hususta sana yardım etmezlerse, kötülük sahibi kişiler toplumu büsbütün sarar ve azap toplumun hepsine birden gelir.
 
Semerkand Takvimi
[16/2 14:51] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Cehennemliklerle cennetlikler bir olmaz. Cennetlikler kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
 
(Haşr, 59/20)
[16/2 14:51] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Temizlik imanın yarısıdır.
 
(Muslim)
[16/2 14:51] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Allahım! (haktan) ayrılmaktan, iki yüzlülükten ve kötü ahlâktan sana sığınırım.
 
(Ebu Dâvûd)
[16/2 14:51] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Vekil
 
Güvenilen, koruyucu, yardım eden, görüp gözeten, her şeyin Malikî ve yöneticisi
[16/2 14:51] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
Kölenin Dört Duası
 
   Yesrib şehrinde bir adam kavminin ileri gelenlerini topladı. Kölesine dört dirhem vererek bununla misafirler için çeşitli meyveler satın alıp getirmesini emretti.Köle çarşıya çıkmak üzere evden ayrıldı. Yolda giderken Mansur b. Ammar mescidine uğradı. Orada Allah dostlarından Mansur’u ziyaret edip onun duasını almak istedi.  Mescide girdiğinde gördü ki Mansur, bir fakire vermek üzere bir şeyler istiyordu. “Kim bu yoksula dört dirhem verirse, ona dört duâda bulunacağım” diyordu. 
 
 Bu Allah dostunun sözlerinden etkilenen ve acaba hangi duayı yapacak diye merak eden köle, elindeki dirhemleri o fakire verdi. 
 
 Bir fakirin ihtiyacını gidermenin sevinciyle Allah’a hamdeden Mansur ona dedi ki: 
 
 - Dua etmemi istediğin şeyler nelerdir söyle bakalım! 
 
 Köle: 
 
 - Benim bir efendim var, ondan kurtulmak istiyorum, dedi. 
 
 Mansur, bunun için dua etti. 
 
 Sonra dua etmemi istediğin diğer şey nedir? dedi. 
 
 Köle: 
 
 - Allah’ın, dirhemlerimi yerine koyması için dua ediniz, dedi. 
 
 Mansur, bunun için de dua etti. Sonra, 
 
 Diğeri nedir, dedi. 
 
 Köle: 
 
 - Efendimin Allah’a tevbe etmesini istiyorum. Onun için dua buyurunuz, dedi. 
 
 Mansur bunun için de dua etti. 
 
 Sonra köleye, 
 
 Diğeri nedir, dedi. 
 
 Köle: 
 
 - Allah’ın beni, efendimi, seni ve kavmin adamlarını bağışlamasını istiyorum, dedi. 
 
 Mansur bunun için de dua etti. 
 
 Dört konuda Mansur’un duâsını aldıktan sonra köle oradan ayrılarak çıkıp gitti. 
 
 Eve döndüğünde Efendisi ona: 
 
 - Niçin geciktin, diye sordu. 
 
 O da olan biten hadiseyi anlattı. 
 
 Efendisi ona: 
 
 - Hangi konularda dua istedin, dedi. 
 
 Köle: 
 
 - Ben kendimin azadlığımı istedim, dedi. 
 
 Efendisi: 
 
 - Git sen hürsün dedi. 
 
 Sonra ne için dua ettiğini sordu. 
 
 Köle: 
 
 - Allah’ın dirhemleri yerine koymasını istiyorum, dedim. Bunun için de dua etti. 
 
 Efendisi: 
 
 - Al sana dört dirhem, dedi. 
 
 Ve üçüncü duayı sordu. 
 
 Köle: 
 
 - Senin Allah’a tevbe etmen için dua istedim. O da bunun için dua etti dedi. 
 
 Efendisi: 
 
 -Allah’a tevbe ettim, dedi. 
 
 Dördüncüsünü sordu. 
 
 Köle: 
 
 - Allah’ın beni, seni, Mansuru ve kavmi bağışlaması için dua rica ettim. 
 
 O da bu duayı yaptı, dedi. 
 
 Efendisi: 
 
 - Bu benim elimde değildir, dedi. Kölesine çok müsamahalı, affedici ve bağışlayıcı davrandı. Gece olup istirahata çekilince rüyasında, sanki birisi ona şöyle seslendi: 
 
 “- Sen kendine ait olanı yaptın. Benim bana ait olanı yapmayacağımı mı sanırsın?! 
 
 Ben Azimüşşan da seni, köleyi, Mansur’u ve mecliste hazır olanların hepsini bağışladım.” 
 
 İnsan kendi üzerine düşeni yapar, Allah yolunda fedakârlığını gösterirse, onun gayretini, fedakârlığını ve sadakatini gören Allah celle celâlühü kulunu, engin merhameti içine alıverir. Ona yaptığından daha fazlasını verir. 
 
 Zira O, Ekremül-Ekremîn’dir. Cömertlerin en cömertidir. 
 
 Kuluna ikram etmeyi sever. 
 
 İkram ve ihsanı, af ve mağfireti boldur. 
 
 O, Erhamürrahımin’dir. Merhametlilerin en merhametlisidir. 
 
 Kuluna merhamet eder… 
 
 Kulunu sever ve affeder… 
 
 Kulunun günahlarını, hatalarını setreder … 
 
 Kulunu hıfzeder … 
 
 Kulunu mağfiret eder… 
 
 Yeter ki kul kul olsun!.. 
 
 Kulluğunda dâim olsun, samimi olsun!.. 
 
 Allah Teâlâ: 
 
 “ Resûlüm! Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver.” (Hıcr sûresi:49) buyuruyor. 
 
 Kul içten gelerek hakiki kulluk yapabilir, insanları sevip hoş görebilir ve onları affedebilirse; Rabbimizin engin rahmetine ve mağfiretine kavuşur. 
 
 İnsanoğlu dünyada iken Allah’ın kullarını affedip bağışladıkca, asıl kendisi o zor günde, mahşerde, bağışlanmayı hak etmiş olur. 
 
 Zira insan affede affede affa layık hale gelir. 
 
 Biz de Allah’tan af, mağfiret, rahmet ve güzel akıbet niyaz ederiz.
[16/2 14:51] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Huzeyfe (ra)
Vallahi bilemiyorum! Arkadaşlarım gerçekten unuttular mı yoksa unutmuş mu gözüküyorlar? Allah'a kasem olsun, Resulullah (sav) kıyamete kadar gelecek fitne başılardan üç yüz ve daha fazla etbaı bulunan herkesi, hiçbirini bırakmadan, bize ismiyle, babasının ismiyle, kabilesiyle söyleyip haber verdi. 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Ebu Davud, Fiten 1, (4243)
 
Hadisin Açıklaması:
null
[16/2 14:52] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün elimden tuttu ve şu açıklamayı yaptı: 'Allah toprağı cumartesi günü yarattı. Ondaki dağları pazar günü yarattı, ağaçları pazartesi günü yarattı. Mekruhları salı günü yarattı. Nuru çarşamba günü yarattı ve onda hayvanları perşembe günü yaydı. Hazreti Adem (Aleyhisselam)'i cuma günü ikindi vaktinden sonra, ikindi ile gece arasındaki gündüz vaktinin en son saatinde en son mahluk olarak yarattı.'
 
Kaynak : Müslim, Sıfatu'l-Kıyame 27, (2789)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[16/2 14:52] Ömer Tarık Yılmaz: BÖLÜM: 19
 
İYİ VEYA KÖTÜ ÇIĞIR AÇANLAR
 
 قال الله تعالى : وَالَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا هَبْ لَنَا مِنْ اَزْوَاجِنَا وَذُرِّيَّاتِنَا قُرَّةَ اَعْيُنٍ وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ اِمَامًا.
 
“Onlar ki ey Rabbimiz! Biz
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N