Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 11.07.2023 15:56

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[20/2 20:48] Ömer Tarık Yılmaz: 18- Resûlüllah sallallahü aleyhi ve sellemi Refikadan Çocukdan, Babadan ve Bütün İnsanlardan Daha Çok Sevmenin Vucübu ve Onu Bu Derece Muhabbetle Sevmeyene İmansız Denileceği Bâbı
 
177- Bana Züheyr b. Harb rivâyet etti.
 
Dedi ki: Bize İsmail b. Uleyye rivâyet eyledi. H.
 
Bize Şeybân b. Ebî Şeybe dahi rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Ab-dülvâris rivâyet etti. Her ikisi Abdülâzizden, o da, Enes'den naklen rivâyet ettiler. Enes şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Hiç bir kul — Abdülvârisin hadîsinde; bir adam — ben kendisine ehlinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (Kâmil) iman etmiş sayılamaz.» buyurdular.
 
Bu hadîsi bir parça lâfız değişikliği ile Buhârî ve Nesâî dâhi tahric etmişlerdir. Rivâyetlerin bazısında Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sözüne yemin ile başladığı görülüyor. Bundan maksad, sözü te'kid'dir. Mühim bir meselede yemin caizdir.
 
«İman etmiş sayılmaz» ifadesinden murad: imansız kalır, demek değil, iman-ı kâmille iman etmiş olmaz demektir. Bu hadîsden muradın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) uğurunda can vermek olduğu söylenir. İbn Battal Ebû'z-Zinâd'ın şunları söylediğini kaydeder:
 
«Bu hadîs Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’e verilen cevami'u'l-keli'mdendir. Çünkü mahabbet üç kısımdır.
 
1- İclâl ve ta'zim mahabbeti. Evladın babayı sevmesi gibi
 
2 - Merhamet ve şefkat mahabbeti. Babanın evladını sevmesi gibi
 
3- Müşakele ve beğenme mahabbeti. İnsanların birbirini sevmesi gibi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunların hepsini kendinde toplamıştı.»
 
Kâdi Iyâz diyor ki:
 
«Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in sünnetine yardım etmek, şeriatını müdâfaada bulunmak ve onun zamanına yetiştirerek onun uğrunda malını, canını bezletmiş olmayı temenni etmek onu sevinekden maduddur. Bundan anlaşılır ki, imanın hakikati ancak bunlarla tamam olur; ve iman ne zaman Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kadru kıymetinin şeref ve mertebesinin her baba ve evladdan, her iyiden ve iyilik yapandan üstün olduğu hakikatine ererse ancak o zaman sahih olur. Buna inanmayıp başkasına i'tikad eden kimse mü'min değildir...»
 
Ancak Mâlikilerden Ebul-Abbâs Ahmed el-Kurtubi
 
Kâdi Iyâz’ın bu sözlerine i'tiraz etmiş ve şunları söylemiştir:
 
«Kâdı'nin sözünün zahiri, bu mahabbeti Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i ta'zim ve tebcil i'tikadında bulunmaya hamlettiğini gösterir. Bu i'tikad'da bulunmayan bir kimsenin küfüründe şüphe yoksa da bu hadîsden murad, Peygamberimizin büyüklüğünü i'tikad değildir. Çünkü büyüklüğü i'tikad etmek ne mahabbet demektir; ne de mahabbeti istilzam eder. Çok defa insan bir şeyin büyüklüğünü över de onu sevmez. Şu halde kendinde bu sevgiyi bulamayanın İmâm kemâle ermemiş demektir.
 
Halbuki sahih bir inançla iman eden herkes bu mahabbetten hâli değildir. Amr b. Âs (radıyallahü anh)
 
«Benim için Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den daha sevgili, benim gözümde ondan daha büyük bir kimse yoktu; ama ona olan ta'zimimden gözüm doya doya ona bakamıyordum.» demiştir, Ömer (radıyallahü anh) dahi bu hadîsi işitince:
 
«Ya Resûlallah; Sen bana canımdan gayri her şeyden sevgilisin dedikde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): «Canından da ya Ömer!» buyurmuş; Ömer derhal: «Canımdan da.» demiş; Resul-i Zişan (sallallahü aleyhi ve sellem): «Şimdi oldu yâ Ömer!» buyurmuşlardır.
 
Bu mahabbet ise ta'zim i'tikadı değil, kalbin meylidir. Lâkin insanlar bu meyi hususunda bir birlerinden farklıdırlar...»
 
Müslim sarihlerinden El-Übbî de şu mütaleada bulunmaktadır: «Eğer Kâdi Iyâz, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in kadrini yükseltmekden onun makam i'tibariyîe yüksekliğini kasdetti ise, dediği gibi buna i'tikadı olmayan bir kimse mü'min değildir. Yok sevgi hususunda yüksekliği murad etti ise «Mü'min değildir
[20/2 20:49] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  İstanbul’da İlk Elektrikli Tramvay Seferi 1914
•  Kemal Karpat’ın Vefatı 2019
•  Birinci Cemre Düştü (Havaya)
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[20/2 20:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“...Şahitliği, bildiklerinizi gizlemeyin. Kim onu gizlerse, bilsin ki onun kalbi günahkârdır. Allah yapmakta olduklarınızı bilir.” 
 
Bakara 283
[20/2 20:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Sizden biriniz insanlara namaz kıldırdığında (namazı) kısa tutsun. Çünkü cemaat içerisinde hasta, zayıf ve yaşlı kimseler olabilir. Ama biriniz tek başına namaz kıldığında dilediği kadar uzatsın.” 
 
Nesâî, İmâmet, 35
[20/2 20:49] Ömer Tarık Yılmaz: İSLAM’IN İKTİSAT POLİTİKASI
 
İslam, iktisat politikası alanında önemli noktalar üzerinde durmaktadır. Rızkın imana, istiğfara bağlanması gibi iktisadi eylemin inanca bağlanması buna örnektir. Bereket konusuna önem verilmesi, rızık peşinde koşma ve yeryüzünde dolaşma üzerinde durulması da böyledir.
Bazı farzların veya görevlerin ihmali sonucu ce­zalar verilmesi gibi iktisadi yoksunluk veya sı­kın­tı­lar arasında bağ kurulması da bu kategoride de­ğer­lendirilebilir. Yine İslam, iktisadi davranışları yön­lendirme, piyasa dinamiklerinin düzenlenmesinde ahlaki değerler, özellikle de israf lüks veya mal çoğaltma, biriktirme ve malın boşa harcanmaması üzerinde durmuştur. Ayrıca İslam, alışverişler, piyasa işlemleri üzerinde durmuş ve bu amaçla hisbe teşkilatını kurmuştur.
Bu alanda önemli noktalardan birisi iktisat yö­netiminde devletin konumunun belirlenmesi ve belirli alanlarda bunun yasalaştırılması, zekât ve gönüllü bağış yollarıyla eşitliğin ve sosyal adaletin sağlanmasıdır.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[20/2 20:49] Ömer Tarık Yılmaz: Ey Âdemoğulları! İçinizden size benim âyetlerimi anlatan Peygamberler gelir de her kim Allah’a karşı gelmekten sakınır ve hâlini düzeltirse, artık onlara korku yoktur. Onlar üzülecek de değillerdir.
[Araf Sûresi.35]
[20/2 20:49] Ömer Tarık Yılmaz: HATIRLAYANLAR, O GÜN HATIRLANACAKTIR
“Allah da insana “Evet, öyle, ayetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutulacaksın” der” (Tâ-hâ, 20/126).
Allah Teâlâ’yı hatırlayanlar, elbette ki bu dünyada hatırlana- caklardır. Yine O’nun buyruklarını gereğince yerine getiren- ler, mahşerin o şiddetli anında asla unutulmayacaktır. Acımasız hayat mücadelesi içerisinde daima Rablerinin hoş- nutluğunu arayanlar, elbette ki o gün göz ardı edilmeyecektir. Dünyanın aldatıcılığı ve çekiciliğine kapılmadan istikamet üzere yaşayanlar, şüphesiz ki ilâhî himaye ve korumaya nail olacaklardır. Günahların bunalttığı bir dünyada balığın kar- nına sıkışan Hz. Yunus misali Rablerine yalvarıp yakaranlar, elbette ki sonsuz mutluluk ve güzelliklere erişeceklerdir.
 
ZÂRİYÂT SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 60 âyettir. Sûre, adını ilk âyette geçen “ez-zâriyât” kelimesin- den almıştır.
Zâriyât, esip savuran rüzgarlar demektir.
Sûrede başlıca, öldükten sonra hesap için toplanma, inkarcıla- rın ahirette karşılaşacakları azap, mü’minlere verilecek mü- kafatlar, Allah’ın varlığını ve birliğini gösteren kevni deliller konu edilmektedir.
 
ÖZLÜ SÖZ
Ey dostlar! Bir kimse Allah Teala'nın aşkı ile yanarak bu denizde usta bir dal- gıç olmadıkça, bundan çok daha derin olan vahdaniyyet denizine giremez. Ona girmek için usta bir dalgıç olmak gerekir. (Ahmed Yesevî)
[20/2 20:50] Ömer Tarık Yılmaz: Kullarının günahlarını çok örten, onları cezalandırmayan ve bağışı bol olandır.
 
Al-Ghafur : The Forgiver and Hider of Faults.  
 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'O, günahı bağışlayan, tevbeyi kabul eden, azabı çetin, lütuf sahibi Allah'tandır ki. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur, dönüş ancak O'nadır.' (Mümin, 3)
 
'Dikkat et! O, azizdir ve çok bağışlayandır.' (Zümer, 5)
 
'Kullarıma, benim, çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver.' (Hicr, 49)
 
'Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir.' (Hacc, 60)
 
Allah, kullarını sadece bir kere değil defalarca bağışlar. Öyle ki, O'nun bağışlaması sayılamaz. Kullarını dünya ve ahirette rezil etmeyen onların günahlarını gizleyen, örten ve günahlarından dolayı cezalandırmayan. Allah,  iyiyi-güzeli  açığa çıkaran, kötüyü, çirkini  örtendir. Allah dünyada üzerlerini örtmek, ahirette de  cezasını vermemek suretiyle bunu örter. Allah insanı üç türlü örtü ile örtmüştür. 
İlk örtü; insanın ayıp ve çirkin görünen yerlerini gizleyen elbiseleridir. 
İkincisi; insanın fikir, düşünce ve hayallerini kalbinde gizlemesidir. 
Üçüncüsü ise; Allah kulunun günahlarını örtmüş, gizlemiş; günahlarını sevaba çevirmiş, sanki  hiç günah  işlememiş gibi ahirette yalnızca sevaplarını  yazan kitaplarını vermiştir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyuruyor : (1)
Kul, günahını itiraf eder ve tevbe ederse, Allah tevbesini kabul eder.
Açıktan günah işleyenler dışında ümmetimin tamamı affedilir.
Kim bir müslümanın hata ve günahlarını örterse, Allah da dünyada ve ahirette o kimsenin hata ve günahlarını örter.
Tenbih : (2)
 
O'ndan başka kulların günahlarını bağışlayan kimse yoktur. İçtenlikle tevbe eden, sanki hiç  günah işlememiş gibidir. Kullar için zorunlu olan, bağışlaması pek geniş olan Allah'tan günahlarının bağışlamasını talep etmek ve hiç bir zaman ondan ümit kesmemektir.
 
Her müslüman, bir günah işlediğinde onu insanlardan gizlemeli  ve asla açığa vurmamalıdır. Günahlarını yalnızca Allah'a itiraf etmeli  ve ondan bağışlanma dilemelidir.
 
Bu ismi bilen her müslüman, kendi günahlarını örrtüp gizlediği gibi, başkalarının da günahlarını örtüp gizlemeli ve açığa vurmamalıdır. Yüce Allah'ın şu ayetini akıldan çıkarmamalıdır. 'Allah'ın sizi bağışlamasını arzulamaz mısınız?  ' (Nur, 22)
 
Bu ismi celilin 1286 defa tilavetine devam edenin günahlarını Cenab-ı Hak afv ve mağfiret buyurur. Kendisine karşı gazab ve düşmanlık zarar ve tesir etmez. Gazab anında kendini gören sukunet bulur. Hiddetinden eser kalmaz. (3)
Kaynaklar:
1) Buhari
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) Esmaül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005,  Mütercim ilavesi Sayfa:233-234
4) Islam City 
5) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
[20/2 20:51] Ömer Tarık Yılmaz: (Bu münafiklar) müminlerle karsilastiklari vakit '(Biz de) iman ettik' derler (Kendilerini saptiran) seytanlari ile basbasa kaldiklarinda ise: Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz, derler (BAKARA/14)
 
Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de azginliklarinda onlara firsat verir, bu yüzden onlar bir müddet basibos dolasirlar (BAKARA/15)
 
Musa, kavmine: Allah bir sigir kesmenizi emrediyor, demisti de: Bizimle alay mi ediyorsun? demislerdi O da: Cahillerden olmaktan Allah'a siginirim, demisti (BAKARA/67)
 
Kâfir olanlar için dünya hayati câzip kilindi (Bu yüzden) onlar, iman edenler ile alay ederler Oysa ki, (iman edip) inkârdan sakinanlar kiyamet gününde onlarin üstündedir Allah diledigine hesapsiz rizik verir (BAKARA/212)
 
O (Allah), Kitap'ta size söyle indirmistir ki: Allah'in âyetlerinin inkâr edildigini yahut onlarla alay edildigini isittiginiz zaman, onlar bundan baska bir söze dalincaya (konuya geçinceye) kadar kâfirlerle beraber oturmayin; yoksa siz de onlar gibi olursunuz Elbette Allah, münafiklari ve kâfirleri cehennemde bir araya getirecektir (NİSA/140)
 
Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden dininizi alay ve oyun konusu edinenleri ve kâfirleri dost edinmeyin Allah'tan korkun; eger müminler iseniz (MAİDE/57)
 
Namaza çagirdiginiz zaman onu alay ve eglence konusu yaparlar Bu davranis, onlarin düsünemeyen bir toplum olmalarindandir (MAİDE/58)
 
Gerçekten onlar, kendilerine Hak geldiginde onu yalanlamislardi Fakat yakinda onlara alay ettikleri seyin haberleri gelecektir  (EN'AM/5)
 
Senden önceki peygamberlerle de alay edilmis, bu yüzden onlarla alay edenleri alay ettikleri sey (azap) kusativermisti  (EN'AM/10)
 
Ayetlerimiz hakkinda ileri geri konusmaya dalanlari gördügünde, onlar baska bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur Eger seytan sana unutturursa, hatirladiktan sonra artik o zalimler toplulugu ile oturma  (EN'AM/68)
 
Münafiklar, kalplerinde olani kendilerine haber verecek bir sûrenin müminlere indirilmesinden çekinirler De ki: Siz alay edin! Allah o çekindiginiz seyi ortaya çikaracaktir  (TEVBE/64)
 
Eger onlara, (niçin alay ettiklerini) sorarsan, elbette, biz sadece lafa dalmis sakalasiyorduk, derler De ki: Allah ile, O'nun âyetleriyle ve O'nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz?  (TEVBE/65)
 
Sadakalar hususunda, müminlerden gönüllü verenleri ve güçlerinin yettiginden baskasini bulamayanlari çekistirip onlarla alay edenler var ya, Allah iste onlari maskaraya çevirmistir Ve onlar için elem verici azap vardir  (TEVBE/79)
 
Andolsun, eger biz onlardan azabi sayili bir süreye kadar ertelesek, mutlaka 'Onun gelmesini engelleyen nedir?' derler Bilesiniz ki, kendilerine azap geldigi gün, bir daha onlardan uzaklastirilacak degildir Ve alay etmekte olduklari sey, onlari çepeçevre kusatacaktir  (HUD/8)
 
Nuh gemiyi yapiyor, kavminden ileri gelenler ise, yanina her ugradikça onunla alay ediyorlardi Dedi ki: 'Eger bizimle alay ediyorsaniz, iyi bilin ki siz nasil alay ediyorsaniz biz de sizinle alay edecegiz!  (HUD/38)
 
Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi de ben inkâr edenlere mühlet verdim, sonra da onlari yakaladim (Görseydin ki) azabim nasilmis!  (RA'D/32)
 
Onlara bir peygamber gelmeyedursun, hemen onunla alay ederlerdi  (HİCR/11)
 
(Seninle) alay edenlere karsi biz sana yeteriz  (HİCR/95)
 
Sonunda yaptiklarinin cezasi onlara ulasti ve alay etmekte olduklari sey onlari çepeçevre kusativerdi  (NAHL/34)
 
Isterse akliniza (yeniden dirilmesi) imkânsiz gibi görünen herhangi bir yaratik! (Bunlar, Allah'in sizi yeniden diriltmesini güçlestirmez) Diyecekler ki: 'Bizi tekrar (hayata) kim döndürecek?' De ki: Sizi ilk kez yaratan Bunun üzerine onlar sana alayli bir tarzda baslarini sallayacak ve 'Ne zamanmis o?' diyecekler De ki: Yakin olsa gerek!  (İSRA/51)
 
Biz resulleri, sadece müjdeleyiciler ve uyaricilar olarak göndeririz Kâfir olanlar ise, hakki bâtila dayanarak ortadan kaldirmak için bâtil yolla mücadele verirler Onlar âyetlerimizi ve uyarildiklari seyleri alaya a
[20/2 20:51] Ömer Tarık Yılmaz: EHL-İ BEYT'İN FAZİLETİ
 
4458 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: ''Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Nimetleriyle sizi beslediği için Allah'ı sevin. Beni de Allah sevgisi için sevin. Ehl-i Beytimi de benim sevgim için sevin.'
 
Tirmizi, Menakıb, (3792).
 
4459 - Sa'd İbnu Ebi Vakkâs radıyallahu anh anlatıyor: 'Şu ayet indiği zaman, (mealen): 'Sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle bu hususta mücadele edecek olursa de ki: 'Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendinizi ve kendimizi çağırıp toplanalım, sonra niyaz edelim ki, Allah'ın laneti yalancılar üzerine olsun!' (Âl-i İmran 61), 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm Ali'yi , Fatıma'yı, Hasan ve Hüseyin radıyallahu anhüm ecmain'i çağırdı ve:
 
'Allah'ım, bunlar da benim ehlim (ailem)' buyurdu.'
 
Tirmizi, Tefsir, Âl-i İmran, (3002).
 
4460 - Ümmü Seleme radıyallahu anha anlatıyor: 'Ben 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın evinin kapısında iken şu ayet nazil oldu: '...Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor' (Ahzab 33). Evde 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin vardı. Onlara bir örtü bürüdü ve:
 
'Allahım, işte bunlar benim ehl-i beytimdir, bunlardan günahı gider ve bunları kirlerden tertemiz kıl!' buyurdu. Ben atılıp:
 
'Ey Allah'ın Resûlü! Ben ehl-i beytten deyil miyim?' dedim. Bana:
 
'Sen (yerinde dur, sen zaten) hayırdasın, sen Resûlullah'ın zevcesisin!' diye cevap verdi.'
 
Tirmizi, Menakıb, (3870).
 
4461 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Şu ayet indiği zaman (mealen): '... Ey peygamber ailesi! Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor' (Ahzab 33), 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm sabah namazına giderken, altı aya yakın bir müddette, Hz. Fatıma radıyallahu anha'nın kapısına uğrayıp:
 
'Namaz(a kalkın) ey Ehl-i Beyt 'Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak istiyor!' buyurdu.'
 
Tirmizi, Tefsir, Ahzab, (3204).
 
4462 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: ''Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, üzerinde siyah (yünden) nakışlı bir kumaş olduğu halde sabahleyin (evden) çıktı. O sırada Hasan geldi, onu örtünün altına soktu. Sonra Hüseyin geldi onu da soktu. Sonra Fatıma geldi, onu da soktu. Sonra Ali geldi onu da örtünün altına soktu. Sonra da:
 
'Ey Ehl-i Beyt Allah günahlarınızı giderip sizi tertemiz yapmak isttiyor' (Ahzab 33) buyurdu.'
 
Müslim, Fezailu's-Sahabe 61, (2424).
 
4463 - Yezid İbnu Hayyan, Zeyd İbnu Erkam radıyallahu anh'tan naklen anlatıyor: ''Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Haberiniz olsun! Ben size iki ağırlık bırakıyorum. Bunlardan biri Allah Teâla'nın Kitabı'dır. O, Allah'ın (sema-arz arasına uzanmış) ipi olup, kim ona tutunursa hidayet üzere olur, kim de onu terkederse dalâlete düşer. İkincisi itretim, Ehl-iBeytim'dir.' Biz, Zeyd İbnu Erkam'a sorduk:
 
'Kadınları da Ehl-i Beyt'inden midir?'
 
'Hayır! dedi, Allah'a yemin olsun, kadın bir müddet erkekle beraber olur. Sonra (kocası) onu boşar, o da babasına ve kavmine döner. 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın Ehl-i Beyt'i aslı ve kendinden sonra sadaka haram olan asabesi'dir.'
 
Müslim, Fezailu's-Sahabe 37, (2408).
 
4464 - İbnu Ömer radıyallahu anh anlatıyor: 'Ebu Bekr radıyallahu anh buyurdular ki: 'Muhammed aleyhissalatu vesselam'ı Ehl-i Beytinde gözetin.'
 
Buhari, Fezailu'l-Ashab 12, 22.
[20/2 20:51] Ömer Tarık Yılmaz: Muâviye İbnu'l-Hakem es-Sülemî anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelip: 'Bir cariyem var, çoban olarak çalıştırıyor, koyunlarımı otlatıyordum. Yakınlarda bir koyunumu yitirdi. Ne oldu? diye sorunca, kurt kaptı dedi. Koyunun kaybolmasına üzüldüm. İnsanlığım icabı câriyenin suratına bir tokat vurdum. Bu davranışımın kefareti olarak bir köle azad etmeyi adadım. Onu âzad edebilir miyim?' diye sordum. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cariyeye: 'Allah nerede?' diye sordu O:
'Göktedir' deyince, 'Pekâlâ ben kimim? dedi. Cariye: 'Sen Allah'ın Resûlüsün' cevabını verince, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana yönelerek: 'Bunu âzad et, zira mü'minedir' buyurdu. 
Müslim, Mesâcid 33, (537); Muvatta, Itk 8, (2, 776); Nesâî, Sehv 20 (3, 18); Ebu Dâvud, Eymân 19 (3282).
[20/2 20:51] Ömer Tarık Yılmaz: ,
'Ama siz, birbirinizi öldüren, içinizden bir kesime karşı kötülük ve zulümde yardımlaşarak; size haram olduğu hâlde onları yurtlarından çıkaran, size esir olarak geldiklerinde ise, fidye verip kendilerini kurtaran kimselersiniz. Yoksa siz Kitab’ın (Tevrat’ın) bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Artık sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında rezil olmaktan başka bir şey değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine uğratılırlar. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan habersiz değildir.'
[Bakara Sûresi.85]
[20/2 20:52] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla, bizi rahmetine garkeyle! Sen merhametlilerin en merhametlisisin” (A’râf, 7/151)
[20/2 20:52] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllı ve uyanık bir kimse isen, dünyaya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp dünyaya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felaketten felakete sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.[Ahmed Yesevî]
[20/2 20:52] Ömer Tarık Yılmaz: KAYNAKLAR
 
 
1- Bûharî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâil (v.256/870). el-Câmiu's-Sahîh, I-VIII, İstanbul, 1315 h.
2- Cevdet Paşa, Ahmet (v.1313/1895), Kısas-ı Enbiyâ, I-III, İstanbul 1308
3- Hamîdullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, I-II, (Terceme: Said Mutlu ve Sâlih Tuğ), İstanbul 1385-1388/1966-1969
4- Hamîdullah, Muhammed, Hz. Peygamberin Savaşları, (Terceme: Sâlih Tuğ), İstanbul, 1962
5- Hamîdullah, Muhammed, el-Vesâiqu's siyâsiyye, Beyrut, 1405/1985
6- İbn Esîr, Ali b. Muhammed eş-Şeybânî, (v.630/1232) el-Kâmil fi't-târih, I-XIII, Beyrut, 1385/1965
7- İbn Hişâm, Abdülmelik (v.218/834). es-Siyretü'n Nebeviyye, I-IV(nşr. Mustafa es-Seka, İbrâhim el-Ebyâri, Abdülhafiz Şiblî), Beyrut 1391/1971
8- İbn Kayyım, Muhammed b. Ebi Bekr, (v.751/1350), Zâdü'l-meâd, I-IV (nşr: Muhammed Hamid el-Feqi) Kahire, 1373/1953
9- İbn Kesîr, Ebû'l-Fidâ İsmail b. Ömer,(v. 774/1373), el-Bidâye ve'n-Nihâye, I-XIV, Beyrut, 1966
10- İbn Sa'd, Ebû Abdillah Muhammed (v.230/844) et-Tabakatü'l-Kübrâ, I-VIII Beyrut, 1398/1978
11- Keskioğlu, Osman, Hatemü'l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1966 (A.Himmet Berki ile müşterek)
12- Konrapa, Zekâi, Peygamberimiz, İslâm Dini ve Aşere-i Mübeşşere, İstanbul, 1968
13- Mahmud Esad Efendi, (v.1336/1917), Târih-i Din-i İslâm, I-III, İstanbul 1319-1329
14- Miras, Kâmil, (1376-1957) Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, I-XII, ilk üç cildi Ahmet Naim (v.1353/1934) tarafından hazırlanmıştır.) İst. 1928-1948, IB.
15- Müslim, Ebû'l-Huseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî, (v. 261/875), el-Câmiu's-Sahîh, I-V (nşr.: M. Fuad Abdülbâki), Kahire, 1374-1375 h./1954-1955 m.
16- Şiblî, Mevlâna ve Süleyman Nedvi, Asr-ı Seâdet, İslâm Tarihi, I-X (Trc: Ömer Rıza Doğrul) İstanbul, 1346-1353 h./ 1928-1935 m.
17- Yazır, Muhammed Hamdi, (Elmalı Hamdi Efendi, v. 1358/1942), Hak Dini Kur'ân Dili, I-IX, İstanbul, 1935-1939
[20/2 20:53] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.MUAZ B. CEBEL
 
Ensârın ileri gelenlerinden bir sahabi. Adı, Muaz b. Cebel b. Amr b. Evs el-Ensâri el-Hazrecî'dir. Künyesi, s'Ebu Abdurrahman'dır. On sekiz yaşında müslüman olmuştur. Peygamber Efendimiz'le birlikte bütün savaşlara katılmıştır. Rasûlüllah (s.a.s) onu Muhâcirînden Abdullah b. Mes'ud ile kardeş yapmıştı. Muhammed b. Sa'd: 'Muaz, uzun boylu, beyaz tenli, güzel dişli, iri gözlü, çatık kaşlı ve kıvırcık saçlıydı' diye tanımlamıştır.
 
Hz. Peygamber kendisini çok seviyor ve zaman zaman: 'Ey Muaz seni seviyorum' demek suretiyle bu sevgisini açığa vururdu. Ashab arasında da, yüz güzelliğinin yanında, yumuşak huyluluğu, hayâsı, cömertliği ile tanınıyordu. Onu Hz. Ömer de çok seviyordu. Muaz hakkında şöyle dediği rivayet edilir: 'Analar bir daha Muâz gibisini doğuramaz. Eğer Muâz olmasaydı Ömer helak olurdu. Şayet Muaz benim hilafetim zamanında yaşamış olsaydı onu kendimden sonra halife tayin ederdim ve Rabbim bana onu niçin halife tayin ettiğimi sorduğunda da: 'Ya Rabbi, senin Rasûlün'ü, Âlimler kıyamet gününde bir araya geldiklerinde Muâz, bir ok atımı (veya bir taş atımı) onların önünde olacak' derken işittim, diye cevap verirdim' demiştir (İbn Sa'd, Tabakât, III, 583-590).
 
Hz. Muâz, sünnete de son derece bağlıydı. Bir gün peygamber (s.a.s) mescidin kıble duvarında tükrük görmüş ve bunun üzerine: 'Her biriniz namazına durduğu vakit Şüphesiz Rabbi ile münâcât eder (söyleşir). Rabbi, kendisi ile kıblesi arasındadır. O halde hiç biriniz kıblesine karşı tükürmesin. Mutlaka tükürmesi gerekirse, ya sol tarafına veya sol ayağının altına tükürsün... ' buyurmuştur. Bunun üzerine Muâz (r.a): 'İslâmiyet'i kabul ettiğim günden beri sağ tarafıma tükürmüş değilim (çünkü sağ tarafta insanın sevaplarını yazan melek vardır)' demiş ve bu hareketiyle Rasûlüllah'a ne kadar bağlı olduğunu göstermiştir (Sahih-i Buharî, Tevridi Sarih Tercemesi, II, 353-354).
 
Muâz b. Cebel'in diğer bir özelliği de Kur'ân'ı ezbere bilmiş olması ve onu güzel okumasıdır. Bunun için Sevgili Peygamberimiz: 'Kur'an'ı dört kişiden öğrenin: Abdullah b. Mes'ûd, Ubey b. Kâ'b, Muâz b. Cebel ve Ebu Hûzeyfe'nin âzadlısı Sâlim' buyurmuştur. Aynı zamanda Hz. Peygamber zamanında Kur'ân'ın toplanmasında emeği geçenlerdendir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 190; Tecrid Terc., IX, 401; X, 22).
 
Muâz (r.a), yaşayışında zühd ve takvaya da büyük önem verirdi. Geceleri teheccüd namazı kılar ve namaz sonunda: 'Allahım! Şu anda gözler uykuda ve gökte yıldızlar parlamış durumda. Sen ise, diri, her an yaratıklarını gözetip duransın... Rabbim bana dünya ve âhirette hidâyet nasib et! Şüphesiz Sen va'dinden dönmezsin' diye duâ ederdi (İbnü'l-Esir, Üsdül-Gâbe, V, 194-197).
 
İbn Mes'ûd, Muâz (r.a) hakkında: 3'Şüphesiz Allah'a boyun eğen ve O'na yönelen bir kimse idi; Allah'a şirk koşanlardan olmadı' demiştir. Bunun üzerine ona, bu sizin söyledikleriniz Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim hakkında söylenmiştir (en-Nahl, 16/120) denildiğinde: 'Muaz da böyleydi; hayrı biliyor, ona uyuyor, Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ediyordu' cevabını vermiş ve onu İbrahim (a.s)'e benzetmiştir (Üsdü'l-Gâbe, V, 197).
 
Muaz (r.a), Sahabe'den Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer vs.'den hadis rivayet etmiştir. Kendisinden hadis rivayet edenler arasında Enes b. Malik, Mesruk, Ebu't-Tufeyl, Esved b: Hilâl, Ebu Müslim el-Havlânî, Abdullah b. Kays ve Abdullah b. Ganem gibi zevât gelmektedir. Rivayet ettiği hadislerin toplamı ise sâdece yüz elli yedidir (ez-Zehebî, Tezkiratü'l-Huffâz, I,19-22; Nevzat Âşık, Sahabe ve Hadis Rivayeti, s. 117).
 
Hz. Muâz, aynı zamanda sahabenin fakihlerinden olup dinde vukuf (ince anlayış) sahibiydi. Daha Rasülullah'ın sağlığında fetva vermeye başlamıştı. Hz. Peygamber onun hakkında: 'Ümmetim içerisinde helâl ve haramı en iyi bilen Muâz b. Cebel'dir' demiştir (Tecrid Tercemesi,
[20/2 20:53] Ömer Tarık Yılmaz: Alâeddin Çelebi Genç Yaşında Göçtü 
 
   Muzaffereddin Emîr Âlin; Çelebi, iyi bir tahsil gördükten sonra evlenmiş, Selçuklu sarayında önemli bir vazife alarak devlet hizmetine girmişti. Bu hizmeti almasında Emîr Süleyman Pervâne'nin delâleti olmuştu. Mevlâna ona yazdığı bir mektupta yardımını esirgememesini rica etmiş: 'Emîr Alim, güneş gibi her yana vuran, herşeyi ısıtan lütfunuza, ihsanınıza sığınmadadır' demiştir.
    Bir gün huzuruna oğlu Emîr Âlim'i çağıran Mevlâna. ona (Kul hüvallahü)yü okutmuş, mânasını vermiş, sonra da:
    — Görüyorsun ya. Allah ne doğmuştur, ne de doğurmuştur. Ne anası var, ne babası. Şu halde soyla sopla övünülmez, diyerek, asla. babası, dedesi ve ceddiyle övünmemesini, nasihat etmişti.
    Emîr Âlim, her nasılsa bir gün Çelebi Hüsameddin'in gönlüne dokunmuş, onu biraz incitmiş olacak ki. Mevlâna oğluna yazdığı bir mektupta: 'Çok aziz. çok vefalı oğlumuz Hüsameddin'in, sende de bende de çok hizmet ve dostluk hakkı vardı. Hayrı ilk yapanın hakkı ödenmez, derler. Bu babanın gönlünü yapmak için onun gönlünü alman, hatırını yapman gere k. ..'diyordu. Gerçekten Emîr Âlim Çelebi, bir süre sonra devlet hizmetinden ayrılmış, gönül hazinesine kapanarak, babasının ocağında pişmiş, olgunlaşmıştı.
    Bu günlerde. Meviâna'nın ortanca oğlu Alâeddin Çelebi de, Selçuklu Devleti'nin başveziri Sahip Ata Fahreddin Ali'nin kızı Kerra Hatun ile evlenmişti. Ne yazık ki, bu evlilik uzun sürmemiş, Alâeddin Çelebi 1262 yılı Ağustos ayında ateşli bir sıtmaya tutularak, pek genç yaşta göçmüş ve dedesi Bahaeddin Veled'in sağ tarafına defnedilmişti.
    Başta Eflâkî olmak üzere, bazı Mevlevi kaynaklan, Şems'e muhalefet etmiştir diye, Mevlâna'nın oğlu Alâeddin Çelebiyi asla affetmediğini, cenaze namazında dahi bulunmadığını ifade ederler. Hattâ bir gün Mevlâna'nın eline hokka kalem alıp. Alâeddin Çelebinin mezarı üzerindeki sandukaya: 'Eğer senin merhametini yalnız iyilerin ümidetmesi lazımsa mücrimler kime gidip sığınsınlar? Ey kerim olan Allah! Eğer sen yalnız iyileri kabul ediyorsan, suçlular kime yalvarıp yakarsın?' anlamında beyitler yazdığını, sonra gayb âleminden Sems'in sesi geldiğini, Alâeddin'i affederek suçunu bağışladığını, şefaat ettiğini kaydederler. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Şems olayında Alâeddin Çelebinin doğrudan doğruya fena bir hareketi olmamış, adı dedikodulara karışmıştı.
    Alâeddin Çelebinin mezarı basma şu kitabe yazılmıştı: 'Allah bâkî. Burası Hüseyin oğlu Muhammed'in oğlu, şeyhlerin şeyhi. Hak ve dinin celâli, bilginlerle ariflerin sultanı. Belhli Muhammed'in oğlu rahmetli bilgin Alâeddin Muhammed'in toprağıdır. Allah. Celâleddin'in bereketlerini müslümanlara saçsın, yaysın, oğlunu da fazlasıyla bütün iııayetlerine mazhar ederek mümtaz kılsın, altı yüz altmış yılı şevvalinin sonunda göçtü.'
    Alâeddin Çelebi, Hak'kın rahmetine kavuşmuştu.
[20/2 20:54] Ömer Tarık Yılmaz: ÂHİR ZAMAN
 
Dünyânın son zamânı, son devresi. Genel olarak Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem) teşriflerinden, özel olarak hicrî bin senesinden sonraki zaman. Âhir zamanda fitne ve belâ devâmlıdır. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ül-Ehâdîs) Âhir zaman yaklaştıkça, îmânın olmadığını gösteren hâller ve işler, bid'atler (dinde olmayıp, ibâdet maksadıyla yapılan şeyler) çoğalır. İslâmiyet unutulur. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki  'Bir zaman gelecek ki, ümmetimde (bana tâbi olanlarda, uyanlarda) müslümanlığın yalnız adı kalacak. Mü'min olanlar (inananlar) yalnız bir kaç İslâm âdetini yapacak. Îmânları kalmayacak. Kur'ân-ı kerîm yalnız okunacak, emirlerinden ve yasaklarından haberleri bile olmayacak. Düşünceleri yalnız yiyip içmek olacak. Alahü teâlâyı unutacaklar. Yalnız paraya tapınacaklar. Kadınlara köle olacaklar. Az kazanmak ile kanâat etmeyecekler. Çok kazanınca, doymayacaklar.' (Kurtubî, Mektûbât) Âhir zaman ümmetleri dünyâ fânî bilmezler Gidenleri görürler de ondan ibret almazlar. (Ahmed Yesevî)
[20/2 20:55] Ömer Tarık Yılmaz: Bir sahabinin ashabdan olmadığını iddia eden veya sahabeye söven kişi dinden çıkar mı?
 
Eğer ashaptan olan birisinin sahabi olduğu, Hz. Ebu Bekir hakkında olduğu gibi, Kur’an-ı Kerim’de belirtilmişse (Tövbe, 9/40) onun sahabi olduğunu inkar etmek, dinden çıkma sebebidir. Çünkü bu, Kur’an’ın bir ayetini inkardır. Kur’an-ı Kerim’de kendisi ile ilgili açık bir ifade bulunmayan bir sahabinin, sahabi olmadığını söylemek ise küfrü gerektirmese de Müslüman’a yakışan bir davranış değildir. Çünkü onlar İslam için canlarını ve mallarını feda etmişler, Cenab-ı Hakk’ın övgüsünü kazanmışlardır (Tevbe 9/100; Fetih 48/18, 29).
 
 Ashab-ı Kirama dil uzatmak, onlar hakkında edep dışı ifadeler kullanmak, sövmek, onları küfürle itham etmek büyük günahlardandır. Kafir olduğu açıkça ortaya çıkmamış bir kişinin, bazı söz ve davranışlarıyla küfre girdiğini söylemek doğru değildir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ben Müslümanım” diyeni küfürle suçlamaktan sakınmayı emretmiştir. Bir hadiste “Kim bir insanı kafir diye çağırırsa yahut öyle olmadığı halde ey Allah düşmanı derse söylediği söz kendisine döner” (Buhari, Feraiz, 29; Müslim, İman, 27) buyrulmaktadır. Başka bir hadiste de şöyle denilmiştir: “Bir insan Müslüman, kardeşine ey kafir diye hitap ettiği zaman, ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şayet söylediği gibi ise küfür onda kalır, değilse söyleyene döner” (Buhari, Edeb, 73; Müslim, İman, 26).
 
 Hz. Peygamber (s.a.s.) ashapla ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Ashabıma sövmeyiniz. Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden biriniz Uhut dağı kadar altın sadaka olarak verse, ashabımın infak ettiği bir müd (küçük bir hacim ölçüsü) veya onun yarısı kadar bile sevap alamazsınız” (Ebu Davud, Sünne, 11; Tirmizi, Menakıb, 59). “Kim ashabıma söverse Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun” (Taberani, el-Mucemu’l-kebir, XII, 142). Bir Müslümana sövmek veya onu küfre nispet etmek çok büyük bir günah olunca, Yüce Allah’ın ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in övdüğü, sövülmemesini emrettiği ashaptan birine küfretmenin günahı elbette çok daha büyük olacaktır.
[20/2 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: DİLİN AFETLERİ
 
İL      : İSTANBUL
TARİH : 03.05.2013
 
Aziz Mü’minler!
 
İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği, konuşma kabiliyetine sahip olmasıdır. Konuşmak Allah Teâlâ’nın insana verdiği en büyük nimetlerdendir. Her nimet gibi onu da yerinde ve gerektiği şekilde kullanmak lazımdır. İnsanlarla ilişkilerimizin sağlıklı yürümesi konuşma üslubumuzun güzelliği ile mümkündür. Kulluğumuzun Yüce Yaratan katında değerlenmesi, yaptığımız işlerin sevab veya günah olması dilimize bağlıdır. 
Muhterem Cemaat!
Nice dostlukları bitiren, savaşları çıkaran, kini nefreti körükleyen, düşmanlıkları çoğaltan, halkımızın da çok güzel tanımladığı gibi kemiği olmayan dilimizdir. Nitekim Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde konunun önemi vurgulanmış, önemli tavsiyelerde bulunulmuştur. Hutbemizin başında okunan Ayet-i Celilede: “Bir tatlı söz, bir bağışlama, arkasından incitmenin geldiği sadakadan, daha hayırlıdır” buyrulmaktadır. Güzel bir söz, tatlı bir üslup, katı bir kalbi yumuşatıp güzel bir diyalogun başlangıcı olabilir.  Şairin de ifade ettiği gibi: 
Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı 
Söz ola ağulu aşı bal ile yağ ede bir söz 
 
Aziz Kardeşlerim!
 
Amelleriyle günahlarından arınmak isteyen Müslüman’ın, tavırları ve sözleri ile ibadetini zedelememesi gerekir.  Zira ayet-i kerimede: “Ey iman edenler, sadakalarınızı, başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın” buyrulur. 
Kur’an-ı Kerim’de Allah u Teâlâ, başkasının arkasından onun hoşlanmadığı bir üslupla konuşmayı, yalan yere şahitlik etmeyi, insanları çekiştirmeyi, kaba ve incitici söz söylemeyi yasaklamıştır. Bilakis yumuşak huylu, affedici olmayı, insanlarla uygun bir üslupla konuşmayı emretmiştir. Allah Teâlâ’nın Hazreti Musa’yı inkârın ve zulmün zirvesinde olan Firavun’a gönderirken bile ona yumuşak sözlerle hitab etmeyi emretmesi oldukça manidardır. 
 
Değerli Kardeşlerim!
 
Allah Resulü (a.s) : “Her kim dilini ve iffetini korumayı bana garanti ederse ben de onun cennete gireceğine kefil olurum” buyurarak dilin ne gibi afetlere yol açabileceğine dikkat çekmektedir. Günümüzde aile ve sosyal huzurumuzu bozan, bazen büyük felaketlere yol açan, nakledilen yanlış bilgiler, gerçeği çarpıtan ifadeler, rencide edici hakaret içerikli sözler, hiçbir faydası olmayan manasız laflar değil mi? 
Kimi zaman kendimizi unutup doğru veya yanlış olduğuna bakmadan bu söylentilerin ardına düşüp kötü sonuçlar doğuran olaylara sebebiyet vermiyor muyuz? 
Meşhur hadis kitaplarından Tirmizi’de anlatıldığına göre: 'Sabah olunca insanın bütün azaları, dile yalvarırlar: 'Bizim hakkımızda Allah`tan kork. Zira biz sana tabiyiz. Sen düzgün olursan biz de düzgün oluruz, sen sapıtırsan biz de sapıtırız' derler.' 
Öyleyse değerli mü’minler! Dilimizi Rabbimizin istediği şekilde terbiye edelim. Konuşmamız güzelleşirse ahlakımız da güzelleşecek, ahlakımız güzelleştiğinde de toplumumuz huzur bulacaktır. Dil yarası iyileşmesi zor bir yaradır. Pertev Paşa ne güzel söylemiş:
 
Cihan bağında ey âkil budur matlub-i ins ü cin
Ne senden kimse incinsin ne de sen kimseden incin
 
Emir Faysal ARVAS
Yusuf Agâh Camii İmam-Hatibi
 BEYOĞLU
 
 Bakara, 2/ 263
 Bakara, 2/ 264
 Hucurat, 49/12, Nisa, 4/135, Bakara, 2/264
 Ahzab, 33/69, Ali İmrân, 3/134
 Taha, 20/44
 Riyazü’s-Salihin III/104
 Tirmizi, Zühd, 61
[20/2 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: Mikat Mescidi
 
Medine’den umre veya hac yapacakların mikat yeri Zülhuleyfe’dir. Allah Resûlü (s.a.s.) de umre ve hac yapmak için Medine’den ayrılırken burada ihrama girip namaz kılmış-tır. Burası, Medine’den 8 km. uzaklıkta ve Medine-Mekke oto-yolunun sağ tarafındadır. Otoyoldan mescide bir çıkış vardır.
 
Allah Resûlü (s.a.s.)’nün namaz kılıp ihrama girdiği bu yere daha sonra mescit yapılmış ve bu mescit de tarih boyunca pek çok yenileme ve genişletme faaliyetlerine sahne olmuştur. Resulûllah (s.a.s.), burada bir Semura ağacının altında namaz kıldığı için buradaki mescide Mescid-i Şecere de denmiştir. Diğer adları ise Mescid-i Zil-Huleyfe, Mescid-i Mikat ve Mes-cid-i Ebyâr-ı Ali’dir.
 
Kral Fehd zamanında mescit genişletilmiş ve çevresine umre ve hac yapacakların ihtiyaçlarını karşılayabilecek mo-dern tesisler yapılmıştır. 600 m²’lik bir alanı olan mescidin içinde 5000 kişi namaz kılabilmektedir.
[20/2 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: ...ذَاكَ شَهْرٌ يَغْفُلُ النَّاسُ عَنْهُ بَيْنَ رَجَبَ وَرَمَضَانَ وَهُوَ شَهْرٌ تُرْفَعُ فِيهِ الْأَعْمَالُ إِلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ فَأُحِبُّ أَنْ يُرْفَعَ عَمَلِي وَأَنَا صَائِمٌ. (حم)
 
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: “Bu (Şâban ayı) Receb ile Ramazan ayları arasında insanların kendisinden gaflet ettikleri bir aydır. Bu ay, amellerin, âlemlerin Rabb’ine arz edildiği bir aydır. Ben, amellerimin oruçlu iken arz edilmesini severim.” (Müsned-i Ahmed)
 
20 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[20/2 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: ŞÂBÂN-I ŞERÎF AYININ FAZİLETİ
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, Hazret-i Âişe (r. anhâ) vâlidemize, “(Nafile oruçlardan) bana en sevimli olan oruç, Şâban ayındakidir. Yâ Âişe! O öyle bir aydır ki sene içinde vefat edeceklerin isimleri, bu ayda ölüm meleğine verilir. Ben de ismimin, oruçlu iken yazılıp verilmesini severim.” buyurdular.
 
Ümmü Seleme (r. anhâ) vâlidemiz, “Resûlullah (s.a.v.), Ramazan ayından sonra hiçbir ayda Şâban ayındaki kadar oruç tutmamıştır” buyurmuşlardır.
 
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdular: “Receb-i şerîf, Allâhü Teâlâ’nın ayı; Şâbân-ı şerîf, benim ayım; Ramazan-ı şerîf, ümmetimin ayıdır. Şâbân-ı şerîf, günahlara keffâret (bağışlanmasına sebep) olan aydır; Ramazan-ı şerîf  ise, günahları temizleyen aydır.”
 
Şâbân-ı şerîf ayı, hayır kapılarının açıldığı, bereketin indirildiği, hatâların terk edildiği, günahların bağışlandığı bir aydır. Bu ayda yaratılmışların en hayırlısı olan Resûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem’e çokça salevât getirmek lâzımdır.
 
Müminlerin bu ayda gafletten uyanmaları, geçmişte işledikleri günahlardan dolayı tevbe edip temizlenerek Ramazân-ı şerîf ayına hazırlanmaları gerekir. Bu ayda Allâhü Teâlâ’ya yalvarıp yakarmalı, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) vesile kılarak Allâh’ın rahmetine yaklaşmaya çalışmalıdır. Kişi, bunları “Sonra yaparım” diyerek tehir etmemelidir. Zira dünya, üç günden ibarettir:
 
Biri dündür, geçmiştir; ibret alınacak gündür. Diğeri bugündür, amel etme günüdür; ganimet bilip değerlendirmelidir. Diğeri de yarındır ki bu bir ümittir; yarına çıkıp çıkamayacağını bilemezsin.
 
Aylar da böyledir. Receb-i şerîf ayı geçmiştir, tekrar dönmez. Ramazân-ı şerîf ayı gelecektir, fakat ona kavuşup kavuşamayacağını bilemezsin. Bu sebeple içerisinde bulunduğumuz Şâbân-ı şerîf ayını ve bu ayda ibadet etmeyi ganimet bilmek icap eder.
 
 
 
20 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[20/2 20:57] Ömer Tarık Yılmaz: • Birinci Cemrenin Havaya Düşmesi
• İstanbul’da İlk Elektrikli Tramvay Seferinin Başlaması (1914)
• Ubeydullah Ahrâr Hazretlerinin Vefatı (1490)
 
Semerkand Takvimi
[20/2 20:57] Ömer Tarık Yılmaz: Ölenin Ardından Güzel Konuşmak
 
Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyuruyor:  (Ey müminler!) Ölülerinizin güzel hallerini söyleyiniz, kötü hallerini söylemekten çekininiz. 
 
Açıklama: İnsan başkalarının hayrına çalışmalı, başkalarının yüksek makamlarını da itiraf edebilmelidir. Yoksa başkalarının kötü hallerini araştırmak, bunları ağza alıp teşhir etmek çok kötü bir harekettir. Ölüp gitmiş ve kendi amellerinin mükâfatına veya cezasına kavuşacak duruma gelmiş olan bir din kardeşimizin kötü hallerini söylemek câiz görülmez. Onun güzel halleri söylenmelidir ki hakkında rahmet okunsun. Şu kadar var ki, herhangi birinin şer‘-i şerife muhalif, halka da zararlı bir hali varsa, halkı bu kimsenin şerrine karşı uyarmak için bunu söylemek gerekir. Bid‘at ve zulüm gibi. Bunları söylemek ve elden geliyorsa engel olmak zaruret ve maslahat gereğidir. Fakat insanların, şahıslarına ait kusurlarını görüp de bunu değişik yerlerde söyleyip durmak insanlığa yakışmaz. İnsan, kendisinin kusurlarını ve ayıplarını görüp onlardan kurtulmaya çalışmalıdır. Yoksa başkalarının ayıplarını araştırmak hüner değildir. İnsanların ayıplarını araştırmak bir ayıptır. Kendi ayıplarını gören, başkalarının ayıplarını göremez.
 
Semerkand Takvimi
[20/2 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Rabbini, içinden yalvararak ve korkarak, yüksek olmayan bir sesle sabah-akşam zikret ve gafillerden olma.
 
(A’râf, 7/205)
[20/2 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Allahım sen affedicisin, cömertsin, affetmeyi seversin, beni de affet.
 
(Al-Tirmidhi)
[20/2 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Allah’ım! Bana öğrettiğin ilim ile beni faydalandır. Dualardan, bana fayda verecek ilmi bana öğret ve benim ilmimi artır. Her hâl üzere Allah’a hamd olsun. Cehennem ehlinin hâlinden Allah’a sığınırım.
 
(Tirmizi)
[20/2 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Vekil
 
Güvenilen, koruyucu, yardım eden, görüp gözeten, her şeyin Malikî ve yöneticisi
[20/2 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
Dünya da Sana Verilmişti
 
   Salihlerden bir kimse çok fakir olup dünyalık hiç bir şeye malik olmadığı için, ailesi «Bu hale nasıl sabredelim. Cenabı Hak'tan bir miktar dünyalık istesek olmaz mı?» diye, gece-gündüz efendisi ile münakaşa edermiş. 
 
 Nihayet o salih zat da dua eder ve duası kabul buyurulur. Bir de ailesi bakar ki evin köşesinde, altından bir kerpiç bulur ve hemen efendisine getirir, ihtiyaçlarımızı karşıla diye verir. 
 
 Efendisi o gece rüyasında görür ki, cennette altından bir köşk içinde bulunuyor. Lâkin köşkün bir kerpici eksik olduğu için güzelliğinde bir eksiklik vardır. O kerpicin ne olduğunu sorunca «Dünyada sana verilmişti.» derler. 
 
 Uyanınca hemen bunu ailesine anlatır. Kadın da dünyayı istediğine pişman olur.  
 
 Efendisi tekrar  
 
 -Ya Rabbi, bana dünya gerekmez. O kerpici geri yerine gönder, diye dua eder. Bakarlar ki, evin köşesinden kerpiç kaybolmuştur. 
 
 Hadis-i şerifte buyurulmuştur ki: 
 
 'Bir kimsenin dünyada yediği lokmanın karşılığı, âhiretteki hissesinden eksilir.'
[20/2 20:59] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Ümmü Seleme (ra)
Resulullah (sav)'ın ölümüne yakın, farzlar dışındaki namazlarının çoğu oturarak idi. Ona göre, amellerin en güzeli, az da olsa devamlı olanı idi. 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Nesai, Kıyamu'l-Leyl 19, (3, 222)
 
Hadisin Açıklaması:
1- Bu hadis de nafileleri oturarak kılmanın cevazını ifade eder. Hadisin bir başka vechinde '...ölümüne bir veya iki yıl kalıncaya kadar...' denmiştir. Yukarıdaki hadis, böylece zaman yönüyle biraz daha açıklık kazanmış olmaktadır.
2- Hadiste geçen 'sübha' Mecma'u'l-Bihâr'da açıklandığı üzere, öncelikle mutlak olarak 'namaz' ve 'zikir' mânasına geler. Bu durumda farzlar da hükme dahil olur. Ancak, hadislerde sübha'nın hasseten nafileler için kullanıldığı olmuştur. Nitekim burada da öyledir. Lügaten sübha, tesbîh'ten gelir. Farz namazlardaki tesbîhler de nafiledir. Bu sebeple bütün nafile namazlara sübha denmiştir.
3- Tertîl, Kur'ân'ı ağır ağır okumaktır. Sûre, ağır ağır yani tertîl üzere okununca daha fazla zaman alacağı için, tertilsiz okumada daha kısa olan bir sûre tertîl üzere okununca daha uzun olmaktadır.
4- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ömrünün son senesinde mazeret sayılacak derecede bir rahatsızlığı bilinmediğine göre, hadis oturarak nafile namazı kılmanın cevazına delâlet eder ki, ulemanın bunda icma ettiğini az yukarıda belirttik. Nafile namazlarda tertîl üzere Kur'ân okumak da müste
[20/2 20:59] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: 'Cehennem, Rabbine şikayet ederek dedi ki: 'Ey Rabbim, bir kısmım diğer kısmımı yiyor.' Bunun üzerine ona iki nefese izin verdi: Bir nefes, kışta, bir nefes de yazda, işte bu (yaz nefesi), en şiddetli şekilde hissettiğiniz hararettir. Öbürü de (kışta) en şiddetli bulduğunuz soğuktur.'
 
Kaynak : Buhari, Bed'ül-Halk 10, Müslim, Mesacid 185, (617), Tirmizi, Sıfatu Cehennem 9, (2595), İbnu Mace, Zühd 38, (4319), Muvatta, Vüktu's-Salat 27 (1,15)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[20/2 21:00] Ömer Tarık Yılmaz: “... İyi güzel ve (Allahin yasaklarindan) sakınma üzerinde yardımlaşın...” (5 Maide 2)
 
قال الله تعالى : وَالْعَصْرِ إن الإنسان لَفِى خُسْرٍ إلا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ .
 
“İnsanların tek sermayesi olan zaman birimine andolsun ki, Allah’ın gösterdiği yolda yürümeyen tüm insanlar mutlaka zarardadır. Ancak inanarak doğru dürüst işler yapanlar, birbirlerine hakdan gelen gerçekleri ve her türlü sıkıntı ve zorluklara karşı dirençli olmayı tavsiye edenler bu ziyandan kurtulmuşlardır. (103 Asr 1-3)
 
قال الإمام الشافعي رحمه الله كلاما معناه : إن الناس أو أكثرهم في غفلة عن تدبر هذه الصورة.
 
İmam Şafii (Allah ona rahmet etsin) der ki: Bazı veya çoğu insanların bu sure (Asr suresi) nin manasını düşünmekten ğafildirler.
 
179- عَنْ اَبِى عَبْدِ الرَّحْمنِ زَيْدِ بْنِ خَالِدٍ الْجُهَنِىِّ
 
قال : قال رَسُولُ الله
:
مَنْ جَهَّزَ غَازِيًا فِى سَبِيلِ اللهِ, فَقَدْ غَزَا, وَمَنْ خَلَفَ غَازِيًا فِى اَهْلِهِ بَخَيْرٍ فَقَدْ غَزَا.
179: Ebu Abdurrahman Zeyd İbn-i Halid el Cüheni (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem), şöyle buyurmuştur: “Kim Allah yolunda savaşacak bir mücahidin gerekli techizatını hazırlar ve tüm ihtiyaçlarını karşılarsa gerçekten savaşa gitmiş gibi sevap kazanır. Cihada giden mücahidin arkada bıraktığı ailesine güzelce bakıp ihtiyaçlarını karşılayan kimse de sanki savaşa katılmış gibi sevap kazanır.” (Buhari, Cihad 38, Müslim, İmare 135)
 
180- عَنْ أبي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أن رَسُولَ اللَّهِ
 
بَعَثَ بَعْثًا إِلَى بَنِي لَحْيَان مِنْ هُذَيْلٍ فَقال : لِيَنْبَعِثْ مِنْ كُلِّ رَجُلَيْنِ أَحَدُهُمَا وَالأجر بَيْنَهُمَا,
180: Ebu Said el Hudri (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem), Hüzeyl Kabilesinden Lihyan oğulları üzerine bir ordu gönderdi ve şöyle buyurdu: “Her iki erkekten biri savaşa katılsın, kazanılacak sevap ikisi arasında ortaktır.” (Müslim, İmare 137)
 
181- عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ
 
رضي
الله عنهما أن رَسُولَ اللهِ
لَقِيَ رَكْبًا بِالرَّوْحَاءِ فَقال : مَنِ الْقَوْمُ؟ قالوا : الْمُسْلِمُون.َ فَقالوا : مَنْ أنت؟ قال : رسولُ اللَّهِ. فَرَفَعَتْ إِلَيْهِ أمرأَةٌ صَبِيًّا فَقالتْ أَلِهَذَا حَجٌّ؟ قال : نَعَمْ وَلَكِ أجر .
181: İbn-i Abbas (Allah Onlardan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem), Medine civarındaki Ravha mevkiinde bir deve kervanına rastladı.
[20/2 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: MAKALE......... YENİ NESİLLER

Hayırlı bir iş yapma, hayırlı bir işe ve evlâda sâhip olma, fenadan, kötüden sakınma, hayırsızdan, şerden kaçma, şerre âlet olmama gibi temenni ve hususlar hayatın davranışlarına istikâmet veren ölçülerdi. Bütün bu ve benzeri ölçülerin bağlandığı nokta ise, Allahın rızasından ibâretti. Yenilen lokmada helâl, yapılan işte hayır, evliliğe adım atışta Allahın emri ve Peygamberin sünneti bunun için aranırdı. Fertler veya aileler bu ölçülere uymasa dahi kendi tutumlarının doğru olmadığını, yanlışlığını bilir, hiç değilse onu kabullenmiş görünürlerdi. ‹şte bu hava içinde yetişen genç kızlarımız anne olunca yere, abdestsiz basmamaya, çocuklarını abdestsiz emzirmemeye dikkat ederek ince bir ahlâkı  sergilerdi. Babalar da çoluk çocuklarının nafakasına haram bulaştırmamaya özen gösterirdi.

Devirler ötesinden gelen bu inanç, görenek ve değerler önce yavaş ve tedrici, sonra sür’atli ve inkılap çapı değişme ve değiştirmelere sahne oldu. Durumu, büyük mütefekkir ve şair rahmetli Necip Fazıl Kısakürek şöyle ifade etmişti.
Utanırdı burnunu göstermiye süt ninem,
Kızımın gösterdiği, kefen bezine mahrem.
Helâl-haram üzerindeki hassasiyet, aile mahremiyeti ve nâmus anlayışı ile hayat gâyesi öylesine değişti ki, hayatta âdeta, eskilerin haramzade dedikleri nesiller hâkim oldu?
Fakat zaman durmuyor, bakınız dışarda minâreden bir ses, insanları yeniden ve bir kere daha davet ediyor...
  Prof. Dr. Süleyman Yalçın     TÜRKİYE GAZETESİ        (23/1/1989)

 

BUGÜN............  1. CEM­RE HA­VA­YA DÜ­ŞÜ­YOR

 

Cemre; ilkbahara doğru, önce havada, sonra suda ve nihayet toprakta 7’şer gün aralıklarla meydana gelen bir sıcaklık yükselişidir. Cemre yanmış kömür parçası, kor anlamına gelir. Cemrelerin düşmesi Kasım Günleri’ne göre olur. I. Cemre, Kasım’ın 105’inde (20 Şubat’ta) havaya, II. Cemre 112’sinde (27 Şubat’ta) suya, III. Cemre, 119’unda (6 Mart’ta) toprağa düşer. Bugün Kasım’ın 105’i, yâni I. Cemre’nin havaya düştüğü gündür. Cemreler, havaların ısınmaya başladığının ve kışın soğuk günlerini, geride bırakmak üzere olduğumuzun müjdecisidir.

 

 

 
 
20.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[20/2 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: el-Hicr Suresi 31
Yalnız İblis hariç. O secde edenlerle beraber olmaktan çekinmişti.
[20/2 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Beni bir gün zikreden veya bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın!
[20/2 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: El-Muhyî: İhya eden, dirilten, can bağışlayan, sağlık veren.
[20/2 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: Sünneti Korumak İle İlgili Ayetler : Peygamberimizin sünnetini korumak ile ilgili ayetler ve ayetlerin açıklaması.
 
1. “Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının.” (Haşr sûresi, 7)
 
Bu âyet-i kerîmenin baş tarafında ganimetlerden bahsedilir. Bunu dikkate alan bazı âlimler, Resûl-i Ekrem’in verdiği şeyden maksadın ganimet olduğunu söylerler. Ancak pek çok müfessir, âyetteki hükmün umûmî olduğunu, ganimetlerin de bu umûmî hükmün bir parçasını teşkil ettiğini ifade ederler. Bu durumda, âyetten Hz. Peygamber’in bütün emir ve nehiylerine uymanın farz olduğu anlaşılır. Çünkü Resûlullah’ın emrettiği ve yasakladığı şeyler, Allah’ın emredip yasakladıklarıdır. Bu durum aşağıdaki âyetlerden de açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
 
2. “Resûlullah, nefsinin arzû ve istekleri doğrultusunda konuşmaz. Onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir.” (Necm sûresi, 3-4)
 
Kureyşliler, Resûl-i Ekrem’in üstün niteliklerini, ahlâkî güzelliklerini, faydalı işler yaptığını biliyorlardı. Bu niteliklere sahip bir peygamber, nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz, söyledikleri vahiy eseridir. Dolayısıyla bu âyetin muhtevası öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’e yöneliktir. Çünkü o gün kâfirlerin, inkârcıların itirazı Kur’ân-ı Kerîm’e idi. Hz. Peygamber hakkında fazla söz söyleyemiyorlar, fakat onun şâir ya da cinnet getirmiş veya cinlerin ve şeytanların kendisine musallat olmuş biri, yahut kâhin olabileceğini söylemekle yetiniyorlardı.
 
Bu âyetle kastedilen ikinci mâna, Hz. Peygamber’in sahih sünnetidir. Dârimî’nin Sünen’inde nakledilen bir rivayete göre, Cebrâil aleyhisselâm Resûlullah’a Kur’an’ı getirdiği gibi sünneti de getiriyordu. (Dârimî, Sünen, Mukkadime 49) Bu sebeple bazı âlimler sünnetin de vahiy eseri olduğunu söylerler. Bütün mezhepler, Kur’an’dan sonra dinin ikinci kaynağı olarak sünneti kabul ederler. Hangi çeşit hadislerin delil olarak alınacağı münakaşa konusu yapılmış, bu hususta farklı görüşler ortaya atılmıştır. Ancak sünnetin dinde ikinci delil kabul edilmesinin münakaşa edilmediği bir gerçektir. Bir kaide olarak şu söylenebilir: Sünneti kabul etmeyen fertler görülmüş, ancak böyle bir hak mezhep bugüne kadar görülmemiştir.
 
3. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân sûresi, 31)
 
Yahudilerin, “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz”, Hristiyanların “Biz Allah’a sevgimiz sebebi ile Mesih’i mâbud tanıyoruz”, müşriklerin de, “Biz putlara sadece Allah’ı sevdiğimiz ve bizi Allah’a yaklaştırdığı için kulluk ediyoruz”  demeleri üzerine bu âyet nâzil oldu. Allah Teâla kendisini sevdiğini iddia edenlere, eğer bu sözlerinde samimi iseler, Resûlullah’a uymalarını ve ona muhalefet etmemelerini emretti. Peygamber’e uymak demek onun emrettiklerini yapmak, yasakladıklarından kaçmak, her konuda onu örnek almak demektir. Bunun aksi, ben Allah’ı severim, ama O’nun emrini dinlemem, O’nun sevdiğini, O’nu sevenleri, O’nun yolunu göstermek için gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem demektir ki, bu da kendimden başkasını sevmem, tevhid yolunda yürümem demektir.
 
Bu âyet nâzil olduğu zaman münafık Abdullah İbni Übey:
 
“Muhammed kendine itaat ve ibadeti Allah’a itaat yerine koyuyor. Hristiyanların İsâ’yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevmemizi istiyor” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:
 
“De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin, eğer dönerlerse muhakkak ki, Allah kâfirleri sevmez.” (Âli İmrân sûresi 32)
 
Allah, kendisine ibadet ve tâatin en doğru ölçüsünün, Peygamber’e uymak olduğunu bildirdi. Çünkü Allah’ın emir ve yasaklarını en iyi bilip uygulayanlar peygamberlerdir. Onlar, uyulması gereken yolu eksiksiz uyguladılar. İfrat ve tefrite düşmediler. Dinin bütün emirlerinin itidal yolu, orta yol ve ölçülü davranış olduğunun en mükemmel örneğini gösterdi-ler. Son peygamber Hz. Muhammed, kıyamete kadar hükmü devam edecek olan İslâm dini’nin aydınlık yolunu, Kur’an’ı her planda hayata uygulayarak çizdi. İşte Peygamberimiz’in sınırlarını çizdiği bu ferdî ve ictimâî
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N