Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 11.07.2023 16:01

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[23/2 15:04] Ömer Tarık Yılmaz: 20 - Komşuya Eziyyetin Haram Kılındığını Beyan Bâbı
 
181- Bize Yahya b. Eyyûb ile Kuteybetü'bnu Said ve Ali b. Hucr toptan İsmail b. Ca'fer'den rivâyet ettiler. İbn Eyyûb dedi ki: Bize İsmail rivâyet etti.
 
Dedi ki: Bana el-Alâ’ babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi ki, Rcsulüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Komşusu şerrinden emin olmayan kimse cennete giremez» buyurmuşlar.
 
Zahirine bakılırsa bu hadis cennete girmesin diye beddua değil, giremeyeceğini ihbardır. Müslim sarihi El-Übbi de buna kaildir.
 
Bevâik: Bâikanm cem'idir. Bâika: Şer, belâ, gâile, mühlik olan şey ve ansızın başa gelen sıkıntı ma'nalanna gelir. Bir kimsenin şerrinden korkulması o kimse için ma'siyyettir. Hâl böyle olunca, Allah'ın son derece makam-ı ihtirama yükselttiği ve ikram olunmasını istediği, aksi takdirde cennete koymayacağını beyanla tehdidde bulunduğu komşuya fenalık yapmanın ne demek olacağını bir düşünmelidir.
 
İmâm Nevevî'ye göre «Cennete giremez.» ifâdesi iki şekilde izah olunur.
 
1- Bu sözün ma'nası: Komşuya eziyet eden kimsenin cezası doğrudan doğruya cennete girememektir. Yani cennetin kapılan açılarak ehl-i necat olanlar girmeğe başladıkları zaman o geriye bırakılır. Artık onun işi Allah’a kalmıştır. Ya cezasına kadar cehennemde azâb ettikden sonra yahud affederek ceza vermeden cennetine koyar.
 
2 - Cennete girememek, komşuya eziyyet etmenin haram olduğunu bildiği halde onu helâl sayanlara hamledilir.
 
Böylesi kâfir olduğundan cennete asla giremeyecektir. Ancak bu ikinci surete el-Ubbî şöyle i'tiraz ediyor: «Bu takdirde komşuyu zikretmenin' bir faydası kalmaz. Çünkü hüküm her âsî, münafık ve kâfire amm ve şamil olur. Evlâ olan bu hadîsi, tevbe etmeden ölüp de hakkındaki tehdid infaz edilen ve cehennemden şefaatla çıkan kimseye hamletmektir.»
 
Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Bir kimse komşusuna eziyyet etmek ister de sonra bundan vazgeçerse yine muâhaze olunur mu? bu hal: «Kulum kötülük yapmays gönülden geçirir de yapmazsa o kötülüğü yazmayın...» hadis-i kudsisine muarız' değil midir? Bu suâle el-Übbî şöyle cevap veriyor:
 
«Yazılmayan kasıd hârîcde taallûk ettiği şey vücud bulmayandır; şarap içmek isteyip de içmemek gibi. Buradaki kasdın dışarıda taallûk ettiği şey ise vücud bulmuştur; çünkü komşusu, kasdını icra edeceğini zannederek eziyyet görmüştür. Yolcuları korkutup da kendilerine bir zarar getirmeyen yol kesici gibi. Yahut şöyle denilir; o halde bu şahsdan sâdır olan sırf bir kasıd değil, azimdir. Azim ise sahih kavle göre rnuâhazeyi icâb eder.
 
 
 
 
[23/2 15:04] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Hz. Peygamber (s.a.v.)’in Mekke’de Vedâ Hutbesini Okuması M. 632
•  Ardahan’ın Kurtuluşu 1921
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[23/2 15:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği işler de yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlamızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” 
 
Bakara 286
[23/2 15:04] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Kim, henüz eceli gelmemiş bir hastayı ziyaret eder de onun başucunda yedi kere; “Büyük arşın sahibi yüce Allah’tan seni iyi etmesini dilerim” diye dua ederse, Allah o hastayı iyi eder.” 
 
Ebû Dâvûd, Cenâiz 8
[23/2 15:05] Ömer Tarık Yılmaz: VEDA HUTBESİNDEN
 
“Ey İnsanlar! Bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz Mekke nasıl mübârek bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, iffetiniz, namuslarınız da öyle mukaddestir; bunlara her türlü tecâvüz haramdır.
Ashâbım! Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bu­günkü her hâl ve hareketinizden muhakkak he­sâ­ba çekileceksiniz! Sakın benden sonra eski da­lâ­letlere (sapıklıklara) dönüp de birbirinizin boynunu vurmayın.
Ashâbım! Kimin yanında bir emânet, ödünç aldığı mal varsa onu sâhibine versin! Borç mutlaka ödenmelidir. Kefâlet üstlenen kişi üstlendiği kefaletten sorumludur.
Fâizin her çeşidi kaldırılmıştır; o bütünüyle ayağımın altındadır. Ancak borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız! Allah’ın emriyle fâizcilik artık yasaktır.
Sözlerime iyi dikkat edin! Câhiliyeden kalma bü­tün çirkin âdetler ayağımın altındadır. İlk kaldır­dı­ğım fâiz de Abdulmuttalib oğlu Abbâs’ın fâiz ala­caklarıdır.
Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; he­piniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktan­dır. Allah katında en kıymetliniz, takvası çok olan Müslümandır. Arabın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[23/2 15:05] Ömer Tarık Yılmaz: Şüphesiz size va’dedilen şeyler mutlaka gelecektir.  Siz bunun önüne geçemezsiniz.
[Enam Sûresi.134]
[23/2 15:05] Ömer Tarık Yılmaz: HAK VE BATIL
Allah’ın isimlerinden olan “Hak” sözcüğünün birçok anlamı vardır. “Batıl”ın zıttı olarak “gerçeğe uyan inanç, düşünce ve davranış ” anlamları öne çıkar. “Batıl” da, “asılsız olan, gerçeğe uymayan inanç, düşünce ve davranış” anlamındadır.
Kur’an-ı Kerim’de “hak”; İslam, vahiy, risalet, adalet, tevhid, doğru haber” gibi anlamlarda, batıl da; yalan, put, şirk, haram, haksızlık ve zulüm, faydasız” anlamlarında kullanılmaktadır.
“De ki; hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl yok olmaya mah- kumdur” (İsra, 17/81) mealindeki ayette hak sözcüğü, Allah’ın hoşnut olduğu, batıl sözcüğü de Allah’ın hoşnut olmadığı her şey anlamında kullanılmıştır.
 
KAMER SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 55 âyettir.
Sûre, adını ilk âyette geçen “el- Kamer” kelimesinden almıştır. Kamer, ay demektir.
Sûrede ana fikir olarak, Kur’an’ı yalanlayanlar, çeşitli azap ve helak örnekleri, suçluların ve takva sahiplerinin ahirette kar- şılaşacakları muamelelerle ilgili uyarı ve müjdeler yer almakta- dır.
 
ÖZLÜ SÖZ
Bu dünya bütün halktan geçer ya; / İnanma sen malına , bir gün elden gider ya. Ata,ana,kardeşler nere gitti,fikir kıl; / Dört ayaklı tahta at bir gün sana yeter ya. (Ahmed Yesevî)
[23/2 15:05] Ömer Tarık Yılmaz: Mutlak büyük
 
Al-Kabir : The Greatest. Who is supremely Great. 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'O, gaybı da, müsahede edileni de bilendir. Pek büyüktür, yücedir.' (Ra'd, 9)
'Doğrusu Allah Yücedir, büyüktür.' (Nisa, 34)
'Gerçekten Allah, Yücedir, büyüktür.' (Hacc, 62)
'Şüphesiz Allah, Yücedir, büyüktür.' (Lokman, 30)
'O, çok Yücedir, çok büyüktür.' (Sebe, 23)
'Artık hüküm, Yüce, büyük olan Allah'ındır.' (Mumin, 12)
O, her şey kendisinden daha küçük olan ve hiçbir şekilde, hiçbir çerçeveye sığdırılamayan tek ve biricik büyüktür. (2)
Mevla'nın büyüklüğü hudutsuzdur. Kendisinden başka O'nu bilen kimse yoktur. O'nun büyüklüğünü anlayamayız. Ancak yarattığı şeylerin ne kadar büyük olduğunu düşünürsek O'nun büyüklüğünü anlamış oluruz.
Kebir, büyüklük sahibi demektir. Büyüklük, zatın kemale kavuşmasından ve varlığının mükemmel oluşundan ibarettir. Bu yalnız Allah için geçerlidir. (4)
Bu sıfat mutlak olarak sadece Allah'a mahsustur. Yaratıklar için sadece mecazi olarak kullanılabilir.
  
Kaynaklar 
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Elmalı Tefsiri, Rad, 9
3) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
4) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
[23/2 15:06] Ömer Tarık Yılmaz: İman, Hz. Peygamber'in getirdiklerinin hepsini tasdik, küfür de inkâr etmektir. Buna göre, iman ile küfrü belirleyen başlıca ayıraç kalbin tasdikidir. Ancak kalbin tasdiki, insanlar tarafından bilinemediğinden, ikrar ve ikrarı gösteren dinî görevleri yerine getirmek, yani amel, kalpteki imanın varlığının göstergesi olarak kabul edilmiştir.
Küfrün en belirgin alâmeti, dinin temel esaslarından birini veya tamamını reddetmek yahut onları beğenmemek, önemsememek ve değersiz saymaktır.
Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, bu dünyada mümin kabul edilmesi ve İslâm toplumundan dışlanmaması gerekir. Çünkü dünyada dış görünüşe ve ikrara göre işlem yapılır. İçten inanıp inanmadığını tesbit ise Allah'a mahsus ve âhirete ilişkin bir meseledir: '...Size selâm verene dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, sen mümin değilsin demeyin...' (en-Nisâ 4/94) buyurularak buna işaret edilir. Hz. Peygamber de imanda ikrarın önemini vurgulamak ve kelime-i tevhidi söyleyenin, müslüman kabul edilmesi gereğine işaret etmek için şöyle buyurmuştur: 'İnsanlar Allah'tan başka Tanrı yoktur, Muhammed O'nun elçisidir deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse, can ve mal güvenliğine sahip olmuş olurlar...' (Buhârî, 'Cihâd', 102; Müslim, 'Îmân', 8; Ebû Dâvûd, 'Cihâd', 104). Bu sebeple imanını diliyle ikrar ettiği veya davranışlarına yansıttığı sürece herkesin İslâm toplumunun tabii bir üyesi olarak görülmesi, can ve mal güvenliğine sahip olması, dünyevî-dinî ahkâm, sosyal ve beşerî ilişkiler bakımından da müslümanın sahip olduğu bütün statü, hak ve sorumluluklara muhatap olması gerekir.
[23/2 15:06] Ömer Tarık Yılmaz: (Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah'im! Sen mülkü diledigine verirsin ve mülkü dilediginden geri alirsin Diledigini yüceltir, diledigini de alçaltirsin Her türlü iyilik senin elindedir Gerçekten sen her seye kadirsin (AL-İ İMRAN/26)
 
Allah buyurdu: Haydi, yerilmis ve kovulmus olarak oradan çik! Andolsun ki, onlardan kim sana uyarsa, sizin hepinizi cehenneme dolduracagim!  (A'RAF/18)
 
Eger siz ona (Resûlullah'a) yardim etmezseniz (bu önemli degil); ona Allah yardim etmistir: Hani, kâfirler onu, iki kisiden biri olarak (Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den) çikarmislardi; hani onlar magaradaydi; o, arkadasina Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir, diyordu Bunun üzerine Allah ona (sükûnet saglayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediginiz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanlarin sözünü alçaltti Allah'in sözü ise zaten yücedir Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir  (TEVBE/40)
 
Böylece ona bir tuzak kurmayi istediler Fakat biz onlari alçaklardan kildik  (SAFFAT/98)
 
Allah'a ve Resûlüne karsi gelenler, kendilerinden öncekilerin alçaltildigi gibi alçaltilacaklardir Biz apaçik âyetler indirmisizdir Kâfirler için küçük düsürücü bir azap vardir  (MÜCADELE/5)
 
Hurma agaçlarindan, herhangi birini kesmeniz veya oldugu gibi birakmaniz hep Allah'in izniyledir ve O'nun yoldan çikanlari rezil etmesi içindir  (HAŞR/5)
[23/2 15:07] Ömer Tarık Yılmaz: FİTNE PATLAK VERİNCE YAPILACAK TAVSİYE
 
4724 - Ebu Ümeyye eş-Şa'bani anlatıyor: 'Ey Ebu Sa'lebe dedim, şu ayet hakkında ne dersin?' (Mealen): 'Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar vermez..' (Maide 105).
 
Bana şu cevabı verdi:
 
'Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a sormuştum. Demişti ki:
 
'Ma'rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir hevâ, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin(selefi dinlemeden) kendi reylerini beğendiklerini müşahade edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. zira (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye elli kişinin ecri verilecektir.'
 
Ebu Davud, Melahim 17, (4341); Tirmizi, Tefsir, Maide, (3060); İbnu Mace, Fiten 21, (4014).
 
4725 - Vâkid İbnu Muhammed babasından, o da Abdullah İbnu Amr İbni'l-As radıyallahu anhüma'dan anlattığına göre demiştir ki:
 
'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, (bir gün) parmaklarını kenetledi ve dedi ki:
 
'Ey Abdullah İbnu Amr! Ahidleri bozulup şöyle karmakarışık hale gelen birkısım ayak takımı (hezele) kimselerle başbaşa kalırsan ne yaparsın?'
 
'Ne yapmamı tavsiye edersiniz, Ey Allah'ın Resûlü!' dedim. Buyurdular ki:
 
'Güzel bulduğun şeyi yaparsın, kötü bulduğun şeyi de terkedersin. Kendi yakınlarının (hallerini düzeltmeye) yönelirsin. O hezele takımı (ile de), onların cemaatı ile de (uğraşmayı) terkedersin.'
 
Buhari, Salat 88, Fiten 13; Ebu Davud, Melahim 17, (4342); İbnu Mâce, Fiten 10, (3957).
 
4726 - Hz. Ebu Zerr radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm seslendiler:
 
'Ey Ebu Zerr!
 
'Buyurun, Ey Allah'ın Resûlü, emrinizdeyim!' dedim.
 
'İnsanlara (kitle halinde) ölüm isabet edip, kabirlerin (ücretli) hizmetçiler tarafından kazılacağı zaman ne yapacaksın?' buyurdular.
 
'Benim için Allah ve Resûlü neyi ihtiyar buyurursa onu yaparım!' dedim.
 
'Sabrı tavsiye ederim!' buyurdular -veya sabredersin! dediler- ve sonra bana tekrar seslendiler:
 
'Ey Ebu Zerr!'
 
'Buyurun ey Allah'ın Resûlü, sizi dinliyorum!' dedim.
 
'Zeyt mıntıkasının taşları kanda boğulduğunu gördüğün zaman ne yapacaksın?'
 
'Allah ve Resûlü benim için neyi ihtiyar buyurursa onu!' dedim.
 
'Sana kendilerinden olduğun yakınlarını tavsiye ederim!' dedi. Ben sordum:
 
'Ey Allah'ın Resulü! (O zaman) kılıcımı alıp omuzuma koymayayım mı?'
 
'Böyle yaparsan (fitneci) kavme ortak olursun!' buyurdular.
 
'Bana ne emredersiniz!' dedim.
 
'Evine çekil!' buyurdular.
 
'Evime girilirse?' dedim.
 
'Eğer kılıcın parıltısının seni şaşırtacağından korkarsan, elbiseni yüzüne ört. Gelen hem senin günahınla, hem de kendi günahıyla dönsün!' buyurdular.'
 
Ebu Davud, Fiten 2, (4261); İbnu Mace, Fiten 10, (3958).
 
4727 - Hz. Ebu Musa radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var. Kişi o fitnelerde mü'min olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mü'min olarak akşama erer, sabaha kafir çıkar. O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır. Öyleyse yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun. Sizden birinin evine girerlerse Hz. Adem'in iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil.)'
 
Ebu Davud, Fiten 2, (4259, 4262); Tirmizi, Fiten 33, (2205).
 
Ebu Davud, 'koşandan' kelimesinden sonra şu ziyadeyi kaydetmiştir: 'Yanındakiler: 'Bize ne emredersiniz (ey Allah'ın Resûlü!)? dediler. 'Evinizin demirbaşları olun!' buyurdu.'
 
4728 - Ebu Sa'id radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
 
'Kişinin en hayırlı malının, peşine takılıp dağ geçitlerini ve yağmur düşen yerleri
[23/2 15:07] Ömer Tarık Yılmaz: Muâviye İbnu'l-Hakem es-Sülemî anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelip: 'Bir cariyem var, çoban olarak çalıştırıyor, koyunlarımı otlatıyordum. Yakınlarda bir koyunumu yitirdi. Ne oldu? diye sorunca, kurt kaptı dedi. Koyunun kaybolmasına üzüldüm. İnsanlığım icabı câriyenin suratına bir tokat vurdum. Bu davranışımın kefareti olarak bir köle azad etmeyi adadım. Onu âzad edebilir miyim?' diye sordum. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cariyeye: 'Allah nerede?' diye sordu O:
'Göktedir' deyince, 'Pekâlâ ben kimim? dedi. Cariye: 'Sen Allah'ın Resûlüsün' cevabını verince, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana yönelerek: 'Bunu âzad et, zira mü'minedir' buyurdu. 
Müslim, Mesâcid 33, (537); Muvatta, Itk 8, (2, 776); Nesâî, Sehv 20 (3, 18); Ebu Dâvud, Eymân 19 (3282).
[23/2 15:07] Ömer Tarık Yılmaz: 'De ki: “Her kim Cebrail’e düşman ise, bilsin ki o, Allah’ın izni ile Kur’an’ı; önceki kitapları doğrulayıcı, mü’minler için de bir hidayet rehberi ve müjde verici olarak senin kalbine indirmiştir.”'
[Bakara Sûresi.97]
[23/2 15:07] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey gökleri ve yeri yaratan! Dünyada da ahirette de beni yönetip himaye eden sensin. Müslüman olarak canımı al ve beni iyi kulların arasına kat!” (Yûsuf, 12/101)
[23/2 15:07] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllılar, ölümle sona eren her nimeti, nimet olarak hesaba katmazlar. Ömür ne kadar uzun olursa olsun, ölüm yüz gösterince o uzunluğun ne faydası olur? Nimetin değeri sonsuz olmasında ve yok olmak tehlikesinden uzak bulunmasındadır.[Molla Camî]
[23/2 15:08] Ömer Tarık Yılmaz: SAHABELERİNE ŞAKALAR YAPAR, ONLARLA BİRLİKTE GÜLERDİ
 
 
 
Topkapı Sarayı Kutsal Emanetler Bölümü'nde bulunan Kabe kilidi.
 
Sahabelerin aktardıkları olaylardan anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz hem ailesi hem de sahabeleri ile sık sık şakalaşır, onların yaptıkları esprilere güler ve onlara güzel isimler veya lakaplar takardı. Ancak, her konuda olduğu gibi şakalaşma konusunda da Peygamberimiz (sav) çok ince düşünceli, vicdanlı ve anlayışlı davranırdı. Peygamberimiz (sav)'in şakalar konusunda ashabına verdiği tavsiyeler şöyle özetlenebilir:
 
- 'Ben şaka yaparım ama sadece doğru olanı söylerim'
 
- 'Bir Müslümanın kardeşini korkutması helal değildir'
 
- 'Kardeşinle münakaşa etme, alaya alarak onunla şakalaşma.'
 
- 'Başkalarını güldürmek için yalan söyleyene yazıklar olsun.'
 
- 'Kul, şaka da olsa yalan söylemeyi, doğru da olsa münakaşa etmeyi bırakmadıkça iyi bir mümin olamaz.'
 
- 'Şaka da olsa yalan söylemeyin.'175
[23/2 15:08] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.SAİD B. ZEYD
 
Hayattayken Cennetle müjdelenen on sahabiden biri. Babası Zeyd b. Amr olup, nesebi Ka'b da Rasûlüllah (s.a.s) ile birleşmektedir. Künyesi Ebul-A'ver'dir. Ebu Tür olarak da çağrılırdı (İbnül-Esir, Üsdül-Ğâbe, II, 387). Annesi Fatıma binti Ba'ce'dir. Babası Zeyd, Mekke müşriklerinin dinlerini akıl dışı bularak cansız putlara tapınmanın anlamsızlığı karşısında gerçek dine ulaşmak için araştırma yapmaya başlamış ve bunun için Suriye taraflarına giderek yahudi ve hristiyan âlimleriyle görüşmelerde bulunmuştu. Ancak onların verdikleri dini bilgiler Zeyd'i tatmin etmemişti. Zeyd'in bu durumunu gören bir papaz ona, şirkten ve hurâfelerden uzak, Hz. İbrahim (a.s)'in dini olan Hanifliğe tabi olmasını tavsiye etmişti. Zeyd, Hanifliğin ne olduğunu öğrendiği zaman aradığı dini bulduğunu anlamış ve Mekke'ye dönmüştü. O, Kâbe'ye yönelerek ibadet eder, Mekke'de İbrahim'in dini üzere bulunan tek kimse olduğunu Kureyş müşriklerine karşı iftihar ederek söyler ve onların putlar adına kurban kesmelerini ayıplardı. Zeyd, İsmail (a.s)'ın neslinden bir peygamberin geleceğini öğrenmişti. Arkadaşı Amr b. Rabî'a'ya kendisinin bu peygambere kavuşamayacağını zannettiğini, eğer ona ulaşırsa kendi selamını ona iletmesini söylemişti (İbn Sa'd, Tabakâtül-Kübra, Beyrut (t.y), III, 379). Zeyd, Rasûlüllah (s.a.s)'in Peygamberlikle görevlendirilmesinden önce vefat etti.
 
Said, babası Zeyd'in kendisine telkin ettiği hanif dininin bilincinde olarak yetişmişti. Rasûlüllah (s.a.s), İslâm dinini tebliğe başladığı zaman, onun çağırdığı dinin babasının söylediği prensiplerle aynı olduğunu gördü ve ona tabi olmakta gecikmedi. Rivayetlere göre o, Rasûlüllah (s.a.s)'in az sayıdaki ashabıyla Erkam'ın evinde gizlice toplanmaya başlamasından önce iman etmiştir. Doğum tarihi kaynaklarda zikredilmemektedir. Ancak, onun Hicri 50 veya 51 yılında öldüğü zaman yetmiş yaşını aşmış olduğu (İbnül-Esir, Üsdül-Ğâbe, II, 389) gözönünde bulundurulursa Hicretten yirmi beş yıl önce doğmuş olabileceği söylenebilir. Said (r.a); Hz. Ömer'in kızkardeşi Fatıma ile evli idi. Hz. Ömer (r.a) da Said'in kızkardeşi Atîke ile evli bulunmaktaydı (İbnül-Esir, a.g.e., II, 387). Hz. Ömer, onların yeni dine girdiklerini öğrendiği zaman son derece kızmış ve yaptıklarının hesabını sormak için hemen evlerine gitmişti. Ancak olay Ömer (r.a)'ın iman etmesi sonucunu doğuracak bir şekilde gelişmişti (bk. Ömer ibn et-Hattab mad.).
 
Medine'ye hicret edildiği zaman Said, Rıfaa b. Abdul-Munzır (r.a)'ın evinde misafir olmuştur. Muâhât olayında bir rivayete göre Ebu Lübabe başka bir rivayete göre de Rafi' b. Malik ile kardeş ilan edilmişti (İbn Sad, III, 382). İbnül-Esîr ise, Ubey b. Ka'b ile kardeş ilan edildiğini kaydetmektedir (Üsdül-Ğabe, II, 387).
 
Saîd b. Zeyd, Bedir savaşı hariç, Uhud, Hendek ve Rasûlullah (s.a.s)'in diğer bütün savaşlarına katılmıştır.
 
Rasûlüllah (s.a.s), Said ile Talha b. Ubeydullah (r.a)'ı, Suriye taraflarına giden Kureyş kervanının dönüşü hakkında bilgi toplamak ve bu bilgileri hızlı bir şekilde Medine'ye ulaştırmakla görevlendirdi. Böylece, Ebu Süfyan'ın başkanlığındaki bu kervan Suriye dönüşünde yakalanabilecekti. Said, Talha ile birlikte el-Havra denilen yere kadar gitmiş ve kervanın dönüşünü beklemeye başlamıştı. Ancak onların bu kervanın dönüşü hakkındaki haberi Medine'ye ulaştırmadan önce Rasûlüllah (s.a.s) başka kaynaklardan gerekli bilgileri almış ve Medine'den Ensar ve Muhacirlerden oluşan ordusuyla yola çıkmıştı. Onlar Medine'ye Bedir savaşının vuku bulduğu gün ulaşabildiler. Rasûlüllah (s.a.s)'in, kervanın yolunu kesmek için Medine'den ayrılmış olduğunu gören Said ve Talha derhal ona katılmak için Bedir'e doğru yola çıktılar. Onlar Turban denilen yere geldikleri zaman Bedir'den dönmekte olan Rasûlüllah (s.a.s)'le karş�
[23/2 15:11] Ömer Tarık Yılmaz: Kadı Kemâleddin'de Mevlâna'nın Halkasına Girdi 
 
   Devrin tanınmış bilginlerinden Kadı Kemâieddin-i Kâbî. Selcuklu Sultanı İzzeddin Keykâvus'la görüşmek üzere. 125S yılında Konya'ya gelmişti. Şemseddin-i Mardinî. Zeyneddin-i Razî, Şemseddini- Malatî gibi Konya'nın şöhretli bilginleri. Kadı Kemâleddin'e Mevlâna'yı ziyaret etmesi tavsiyesinde bulunmuşlardı. Kadı Kemâleddin de tavsiyeye uyarak Mevlâna'yı ziyaret etmişti. Hikâyenin bundan somasını kendisinden dinleyelim:
    'O güne dek Mevlâna'nın ulu şöhretini, şuradan buradan duymuştum. Fakat, mevkiimin yüksekliği, servet arttırma hırsım ve maneviyata olan itikatsızlığım, o ulu kişiyi arayıp sormama manî oldu. Sonunda. Allah'ın, takdiri, canımın yoldaşı oldu. Ben de tam bir istek ve içten yelen bir cezbeyle o toplulukla birlikte Mevlâna Hazretlerini ziyaret etmek şetefine eriştim. Dostlarımız da Mevlâna'nın yanında idiler. Mübarek medresesinin kapısından içeriye adım atar atmaz Mevlâna'nın, biz kullarını karşılamak üzere geldiğini gördüm. Mübarek yüzüne sadece bir nazar attım, akhm başımdan gitti. Öylece hepimiz birden baş koyduk. Mevlâna o arada ben kulunu yanına çekti ve 'Gördün mü seni nasıl buldum', ey seçkin dost. Gördün mü seni nasıl buldum, ey gönül, ey gönül sahibi.' diye bir gazele başladı. Ondan sonra; 'Allah'ya hamdolsun. bizim Kcmâleddin. celâl Kemaline doğru yüz çevirdi. Dinin en olgun kişilerinden bin oldu'dedi ve kendi içindeki 'ilm-i ledün'den öyle bir bahsetti ki, 'Böyle bir bahsi, bütün ömrümde, hiçbir bilginden işitmemiş, hiçbir kitapta da okuyamamışıım. Kendi anlayışım ve gücüm ölçüsünde onun yüceliğine vâkıf o/unca samimiyetle hâlis rnüridleri arasına katıldım.'
    Bundan sonra. Kadı Kemâleddin oğlu Kadı Sadeddin ve Necmeddin Atabey'i de Mevlâna'ya nuirid yapmıştı. Kendisi de. Karatay Medrese si'nde bir semâ töreni hazırlayarak semâ a girmişti. Renk renk çinilerle süslü, Karatay Medresesinin geniş kubbesi altındaki mermer havuzda şerbet yapılmış, basta Sultan İzzeddin Keykâvus olduğu halde, şehrin ileri gelenleri çağrılmıştı. Mevlâna o gün. dervişleri ile birlikte geç saat'ere kadar semâ etmiş, şu gazeli söylemişti 'Aşk nedir, bilmiyorsan gecelere sor şu sapsarı yüzlere şu kupkuru dudaklara sor.
    Su nasıl yıldızı, ay'ı aksettirirse bedenler de canı, aklı bildirir gösterir.
    Gökyüzünde, yıldızlar arasında parlak ay nasıl görünürse, âşık da yüzlerce kişi arasında öyle görünür. O görüdümü söner.'
    Ve o gün Mevlâna. semâdayken. 'Açıkçasına tez. hızlı ateşli bir halde heyecanla geldi. Hakikaten onun ruhu gül bahçesinden bir koku almıştı. Bugün Kâb kaçlısı ab-ı hayatı aramak yolunda bütün kadıları geçti..' anlamındaki rubâisini de okumuş, Kemâleddin-i Kâbi'yi dostça kucaklamıştı.
    Mevlâna'ya uyanlar, onun sözleriyle yüreklerini serinletenler. ondan feyz alabilmek için eşiğine yüz sürenler gittikçe çoğalıyordu. İlk günlerde Mevlâna'yı kıskananlar, yakın dostlarını çekemeyenler, şimdi etrafında toplanmışlardı.
[23/2 15:11] Ömer Tarık Yılmaz: ÂHİRET
 
İnsanın ölümü ile başlayan ebedî (sonsuz) hayat. Âhirete îmân, inanılması lâzım olan altı esastan beşincisidir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki  Kim de mü'min olduğu hâlde âhireti ister ve onun için gereken şekilde çalışırsa, işte onların çalışmaları makbûl olur. (İsrâ sûresi  19) Dünyâ için, dünyâda kalacağın kadar çalış. Âhiret için orada sonsuz kalacağına göre çalış. Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itâat et. Cehennem'e dayanabileceğin kadar günâh işle. (Hadîs-i şerîf-Eyyühel Veled) Sizden öncekiler, âhiret işleri ile uğraşıp, sâdece artan zamanlarını dünyâ işlerine harcarlardı. Siz ise, bugün hep dünyâ işleri ile uğraşıyor, zaman kalırsa âhiret işlerini yapıyorsunuz. (Avn bin Abdullah) Âhireti düşünmek akıllılığın alâmeti, kalbin canlılığıdır. (Ebû Süleymân Dârânî) Bir kalbde, âhiret arzusu çoğaldıkça, dünyâ düşüncesi o kalbden kaybolur. (Ali Müzeyyen) Allahü teâlânın bildirdiği bir âhiret günü bin dünyâ senesi kadardır. Böyle olduğu Hac sûresinde açıkça bildirilmiştir. Niçin bu kadar zaman olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Çünkü âhirette, dünyâda bulunan gece, gündüz, ay ve sene yoktur. (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî)
[23/2 15:12] Ömer Tarık Yılmaz: Kadın veya erkeği geri dönüşü olmayacak şekilde kısırlaştırmak caiz midir?
 
Çocuk doğurma, çocuk sayısının sınırlandırılması, iki gebelik arasındaki sürenin ayarlanması, kısırlığın tedavi ettirilmesi gibi konularda karı-kocanın ortak isteğine göre, meşru çarelere başvurulması caiz olmakla birlikte, devamlı kısırlığa yol açan ilaç ve aletlerin kullanılması yani kadın veya erkeğin devamlı kısırlaştırılması, sıhhi bakımdan kesin bir zorunluluk olmadığı müddetçe caiz değildir.
[23/2 15:12] Ömer Tarık Yılmaz: İNSAN KALABİLMEK
 
İL      : TÜRKİYE GENELİ
TARİH   : 19/04/2013
 
Kardeşlerim!
 
İlahî bir soruyla başlamıştı insanın yaratılış hikayesi. Yaratanımızın; “Elestü bi Rabbiküm-Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine, “Belâ-Evet şahit olduk ki Rabbimizsin” cevabını vermişti cümle ruhlar. Ahd u mîsâk eylemişti Hak Teâlâ ile. Henüz yeryüzü, yedi kat sema yaratılmamışken, sadece O’nun zatı var iken kendine bir halife yaratmayı murâd eyledi Rabbimiz. Kuru balçığa şekil verip ruhundan üfledi. Toprak olan beden o ruh ile canlandı, insan oldu, Âdem oldu. Melekler ona secde kıldı. Ve insan, Allah’ın halifesi, izzet ve şeref sahibi bir varlık olarak yeryüzünü onurlandırdı.
Kıymetli Kardeşlerim!
Her birimiz, Âdem peygamberin ailesinin bir ferdi olarak dünyaya açtık gözlerimizi. Yaratanımız, dört kez yemin ederek duyurdu kâinata, en güzel şekilde yaratılmış olduğumuzu. Mükerrem ve onurlu eyledi bizi. Gönül sahibi kıldı, arş-ı âlâ misali. Kâinat, tüm mükemmelliğiyle bizim için var edildi, eşya hizmetimize verildi. Peygamberler gönderildi bizim için, semanın kapıları açıldı, vahiy nâzil oldu. Böylece fıtratımızı ve onurumuzu korumamıza destek verildi. Renk, ırk, dil farklılıkları olsa da saygınlık bakımından aramızda bir fark bulunmadığına,  Allah nezdinde en değerli olanımızın O’na karşı gelmekten en çok sakınanlarımız olduğuna dikkatlerimiz çekildi.  
Hakikat böyle iken değerli kardeşlerim, insanlık, asıl onur ve şerefin âlemlerin Rabbine kul, Kutlu Nebi’ye ümmet kılınmakta olduğunu idrak edemedi. Rabbimiz bize böylesine değer vermişken, biz onuru makamla, mevkiyle, parayla ölçer olduk. Mevlâmızdan uzak düştükçe kendimize ve birbirimize de yabancılaştık. Kendimizi kendi ellerimizle tehlikelere atıyoruz. 
Yaratılış ve kulluk amacından, samimi inançtan, ahlâkî değerlerden her geçen gün uzaklaşmaktayız. Günü birlik telaşlar içerisinde bencilliğin, hırsın, açgözlülüğün zindanlarına hapsoluyoruz adeta. Ayrımcılık, ırkçılık, sömürgecilik, şiddet, terör, savaş, istismar, açlık gibi nice küresel sorunların kıskacında yeryüzü sakinleri olarak büyük bir sınavdan geçmekteyiz.
Oysa kardeşlerim, kâinatı bir güneş misali aydınlatan Efendimiz, hayatı onurumuza yaraşır bir şekilde nasıl yaşayacağımıza dair rehberlik yapmıştır bizlere. Birbirimizi hakir görmemizin kötülük olarak yeteceğini, Müslümanın kanı, malı ve onurunun dokunulmaz olduğunu bildirmiştir Efendimiz. Kâmil mümin olma ve cennet yolunun birbirimizi sevmekten geçtiğini hatırlatmıştır hepimize. 
Değerli Kardeşlerim!
İslâm nazarında, sevgiye ve hürmete lâyık olan varlıktır insan. Siyahı da değerlidir beyazı da, yoksulu da onurludur, hizmetçisi de. Ölüsü de saygındır, dirisi de. Hani, “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Araba, beyaz tenlinin siyaha, siyah tenlinin de beyaza takva dışında bir üstünlüğü yoktur.” buyurmuştu ya Allah Resûlü veda hutbesinde. İşte bu hikmet ve ibret dolu sözler, asırlar öncesinden ışık tutuyordu günümüze. İnsanları geçici ve izafî değerlere göre sınıflandıranlara adeta ders veriyordu.
Yâ Resûlallah! Bugün bu mabedi dolduran ve gönülleri muhabbetinizle çarpan aziz kardeşlerimizle birlikte, zedelenen, yıkılan insan onurunu yeniden onarmak, bize elçi, mürşit ve en güzel örnek olarak gönderilmiş olmanızın hakkını teslim etmek üzere ellerimizi uzattık: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resûlüh.” ikrarı ile Rabbimize ahdimizi, Size bağlılığımızı yineliyoruz. Salât ve selâm size olsun Ey Nebi! 
 
 A’râf, 7/172.
 Hicr, 15/26.
 Secde, 32/9.
 Bakara, 2/34.
 Tîn, 95/1-4.
 İsrâ, 17/70.
 Hucurât, 49/13. 
 Müslim, Birr, 32.
 Müslim, İmân, 22.
 Ahmed b. Hanbel, V, 411.
 
Din Hizmet
[23/2 15:13] Ömer Tarık Yılmaz: 1. Şavt
 
“Bismillahi Allahü ekber! Allahım! Sana inana- rak, kitabını tasdikleyerek, sana verdiğim sözü tuta- rak ve Peygamberinin sünnetine uyarak işte burada- yım...
 
Allah, her türlü noksandan uzaktır. Hamd Al- lah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah büyüktür. Bütün güç ve kuvvet, şanı yüce olan Allah’a aittir.
 
Rabbimiz, tavafımızı kabul eyle. Şüphesiz ki sen her şeyi işiten ve bilensin.
 
Rabbimiz! Bizi sana teslim olanlardan eyle. Neslimizden de sana teslim olmuş bir ümmet lüt- feyle. Bize hacla ilgili vazifelerimizi göster, tövbe- lerimizi kabul et. Sen tövbeleri çok kabul edersin ve çok merhametlisin.
ِ
Allahım! Haccımızı kabul eyle. Günahlarımızı bağışla. Çabamızı karşılıksız bırakma.
ِِِ
Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru. İyilerle birlikte cennete koy. Ey mutlak güç sahibi! Ey gü- nahları çok bağışlayan! Ey âlemlerin Rabbi!”
[23/2 15:13] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ الصَّدَقَةَ لَتُطْفِىءُ عَلَى أَهْلِهَا حَرَّ الْقُبُورِ وَإِنَّمَا يَسْتَظِلُّ الْمُؤْمِنُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ فِي ظِلِّ صَدَقَتِهِ. (هب)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Muhakkak sadaka, sahibinin kabirdeki harâretini (sıkıntı ve azâbını) söndürür. Ve şüphesiz ki mümin, kıyamet gününde sadakasının gölgesinde gölgelenecektir.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân)
 
23 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[23/2 15:13] Ömer Tarık Yılmaz: GİZLİ VE AÇIK HER NE İNFAK EDERSENİZ ALLAH HABERDARDIR
 
Allâhü Teâlâ, Fâtır Sûresi’nin 29. âyet-i kerîmesinde -meâlen-: “Allâh’ın kitabını okuyan ve namazı (güzelce) kılan ve kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık infâk etmekte bulunanlar -işte onlar- öyle bir ticaret umarlar ki asla zarar etme ihtimali yoktur.” buyurmuştur.
 
Resûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem’e, “Sadakanın gizlisi mi daha fazîletli, âşikâr verileni mi?” diye suâl etmişlerdi. Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu -meâlen- “Sadakaları açık verirseniz (riyâ olmamak şartıyla) o ne iyi, ne güzel bir şeydir ve eğer onları gizler de fukaraya öyle verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır ve günahlarınızdan bir kısmına keffaret olur (örter), hem Allah, her ne yaparsanız haberdardır.” (Bakara Sûresi, âyet 271)
 
Sadaka tabiri, farz olan zekâta da nâfile olarak verilene de söylenir. Âyet-i kerîmede, açıkça vermenin güzel bir şey olduğunu gösteren birinci kısım, farz olanlar hakkında; gizlice vermenin açık vermekten daha hayırlı olduğunu gösteren ikinci kısmın da nafile olanlar hakkında olduğu söylenmiştir. Sadaka ve zekât verilecek mallar da bu bakımdan iki kısımdır:
 
Birisi hayvanlar ve ziraat mahsulleri gibi gizlenmesi kâbil olmayan mallardır. Bunları gizlemek mümkün olmadığı için zekâtını gizlemekte de bir mana yoktur. Diğeri nakit para gibi gizlenebilen mallardır ki bir mahzur bulunmadıkça bunların zekâtını da alenen vermek efdaldir.
 
Bir insanın zekâtını açıktan verdiğinde, serveti bazı kimselerin hasedini ve zalimlerin tamahını tahrik edecek olursa veya açıktan verildiği zaman, lâyık olan bir yere verilemeyecekse o zaman bunu da nafile sadaka gibi gizli vermek efdal olur. Yoksa nafile sadakayı gizli vermenin alenen vermekten yetmiş kat daha faziletli, farz olanı da alenen vermenin gizli vermekten yetmiş kat daha faziletli olduğu beyan olunmuştur ki âyet-i kerîmede buna işaret vardır. (Elmalılı, Hak Dîni Kur’ân Dili Tefsiri, Fazilet Neşriyat)
 
 
 
23 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[23/2 15:14] Ömer Tarık Yılmaz: • Hendek Savaşı (627)
• Veda Hutbesinin İradı (632)
 
Semerkand Takvimi
[23/2 15:14] Ömer Tarık Yılmaz: Diş Temizliği Çok Önemlidir
 
Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyuruyor:  Misvak ile emrolundum. Tâ ki üzerime farz kılınacağından korktum. 
 
Açıklama: Misvak kullanmak çok faydalıdır, sağlık ve temizliğe yardım eder. Fakat herkes tarafından kullanılması kolay değildir. İşte bunun için Nebî-yi Zîşan Efendimiz, ümmetinin haline merhamet nazarıyla bakarak bunun bir farz olacağından korkmuştur. Yoksa Peygamber Efendimiz, devamlı misvak kullanmıştır.
 
Dilini Tutabilen Kazanır
 
Fahr-i Kâinat Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyuruyor:  Bela, konuşmaya musallattır. 
 
Açıklama: Sözlerin çok önemli mahiyetleri vardır. Bir söz, sahibinin hidayet ve selâmetine vesile olabileceği gibi, söyleyenin maddi ve manevi mahvolmasına da sebep olabilir. Mesela Hakk’a muhalif bir söz, uhrevî sorumluluğu davet edebileceği gibi birtakım sözler de zamanın icaplarına uygun görülmeyeceğinden sahibini zor duruma düşürebilir. Bu sebeple, lüzumsuz ve muhakemesiz sözlerden kaçınılmalıdır.
 
Semerkand Takvimi
[23/2 15:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Şüphesiz ki sadaka veren erkeklerle sadaka veren kadınlar ve Allah’a güzel bir borç verenler var ya, (verdikleri) onlara kat kat ödenir. Ayrıca onlara çok değerli bir mükafat da vardır.
 
(Hadîd, 57/18)
[23/2 15:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Bir kimsenin yaptığı iyiliğe karşı teşekkür etmesi ahlâkî bir görevdir. İyilikte bulunanı övmek ve ona dua etmekte bir teşekkürdür. İnsanlara teşekkür etmeyen Allah’a da şükretmemiş olur.
 
(Abu Dawud)
[23/2 15:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
...Rabbim! Tövbemi kabul et, günahımı temizle, duamı kabul buyur, delilimi sabit kıl, dilimi doğru yap, kalbime hidayet ver, göğsümün kin ve hasedini çıkar.
 
(Tirmizî, İbn Hıbbân, İbn Ebî Şeybe)
[23/2 15:14] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Muğni
 
İnsanlara mal mülk veren, onları zengin yapan, cömert, nimet sahibi
[23/2 15:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
Yoksul ve Zengin
 
   Resül-i Ekrem (s.a.v her zamanki gibi meclisinde oturmuş ve dostları da etrafında halka şeklinde, onu bir yüzük taşı gibi ortaya almışlardı. Bu arada eski elbiseli fakir bir müslüman kapıdan içeriye girdi. İslami adetlere göre herkes her hangi mevkide olursa olsun bir oturuma girince nerede boş yer bulursa hemen oraya oturmalıdır. 'Benim canım şurasını istiyor' görüşüyle özel bir yere oturmak gerekmez. O adam etrafına bakındı ve boş bir yer buldu; gitti oraya oturdu. Tesadüfen ileri gelen zenginlerden birisinin yanına oturmuştu. Zengin adam elbisesini toplayarak ondan bir az uzaklaştı. Bu hareketleri izleyen Resul-i Ekrem (s.a.a) ona dönerek:  
 
 - Fakirliğinden sana bir şey geçer diye mi korktun?  
 
 - Hayır ya Resülallah.  
 
 - Servetinden ona bir pay düşer diye mi korktun?  
 
 - Hayır ya Resülallah.  
 
 - Elbiselerin kirlenir diye mi korktun?  
 
 - Hayır ya Resülallah.  
 
 - O halde niçin yanından uzaklaşıp bir kenara çekildin?  
 
 - Yanlış bir iş yaptığımı ve hata ettiğimi itiraf ediyorum. Şimdi bu hatamın telafisi ve bu günahımın keffaresi olarak servetimin  yarısını bu müslüman kardeşime vermeye hazırım dedi. Çünkü ona karşı yanlış bir hareket yaptım. Beni bağışlayın ya Resülallah. 
 
 - Eski giyimli adam: Fakat ben bunu kabul etmeye hazır değilim. 
 
 -  Cemaat: Niçin?  
 
 - Çünkü bir gün beni de bir gururun sarmasından ve bir müslüman kardeşime, bu gün bu şahsın bana yaptığı gibi, aynı hareketi yapmaktan korkuyorum, der.
[23/2 15:15] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Sehl İbnu Sa'd (ra)
Resulullah (sav) buyurdular ki: 'İki şey vardır, asla reddedilmezler: Ezan esnasında yapılan dua ile, insanlar birbirine girdikleri savaş sırasında yapılan dua.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Muvatta, Nida 7, (1, 70), Ebu Davud, Cihad 41, (2540)
 
Hadisin Açıklaması:
1- Rivâyetin Muvatta'da gelen vechi bazı nüshalarda mevkuftur. Ancak, ictihadla söylenemeyecek bu çeşit ahbarın ref'ine hükmedilmiştir. Yani Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sözü olmalıdır. Mamafih, aynı rivayet İmam Mâlik'ten merfu olarak da rivayet edilmiştir. Muvatta'nın rivayeti metin itibariyle de farklıdır: 
 
 سَاعَتَانِ يُفْتَحُ لَهُمَا اَبْوَابُ السَّمَاءِ وَقَلَّ دَاعٍ تُرَدُّ عَلَيْهِ دَعْوَتُهُ، حَضْرَةُ النِّدَاءِ لِلصََّةِ وَالصَّفُّ في سَبِيلِ اللّهِ 
 
'İki vakit vardır, onlarda sema kapıları açılır,dua edenlerden pek azının duası kabul edilmeyip geri çevrilir: Namaz için ezan okunma vakti, Allah yolunda (cihad için) saf tutma ânı.'
 
2- Sema kapılarının söylenen iki vakitte açılması, o vakitlerin faziletini ifade eder. Yani o iki vaktin Allah indindeki kıymet ve faziletleri sebebiyle o zamalarda sema kapıları açılır ve yapılan dualar kabul-i İlâhi'ye mazhar olurlar.
 
Hadis nadir hallerde, o mübârek vakitlerde yapılarak duanın geri çevrileceğini ifade ediyor. Zürkânî, duanın kabul edilme şartlarından veya rükünlerinden birinin eksikliği gibi bir sebeple reddedilmesinin söz konusu olacağını belirtir.
 
3- Duayı makbul kılan savaş, îlayı kelimetullah için yapılan savaştır. Bu da küffâra karşı bu niyetle yapılan savaştır. Ganimet, şeref, tegallüb gibi Allah'ın rızasını kazanmaya yönelik olmayan maksadlarla yapılan savaşlar buraya girmez.
 
4- Şunu da belirtelim ki, bu anlarda yapılan duada istenen şeyler de mühimdir. Allah'ın rızasına uymayacak şeyler taleb edilmemelidir. Taberânî, Müstedrek ve Deylemî'de gelen bir rivayet şöyle:  ثََثُ سَاعَاتٍ لِلْمَرْءِ الْمُسْلِمِ مَا دَعَا فِيهِنَّ إَّ اسْتُجِبَ لَهُ لَمْ يَسْألْ قَطِيعَةَ رَحْمٍ أوْ مَأثَمٍ: 
 
حِينَ يُؤذِّنُ الْمَؤذِّنُ بِالصََّةِ حَتّى يَسْكُتَ وَحِينَ يَلْتَقِى الصَّفَّانِ حَتَّى يَحْكُمَ اللّهُ بَيْنَهُمَا وَحِينَ يَنْزِلُ الْمَطَرُ حَتّى يَسْكُنَ 
 
'Müslüman kişi için üç vakit vardır, onlarda dua ederse, sıla-i rahmi kıran ve günah olan bir şey taleb etmedikçe, kendisine mutlaka icabet edilir:  Namaz için müezzin ezan okurken susuncaya kadar, savaşta iki saf karşılaşınca Allah aralarında hükmedinceye kadar, yağmur yağarken kesilinceye kadar.'
[23/2 15:15] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: 'Allah Teala, Hazreti Adem (Aleyhisselam)'i yarattığı ve ruh üflediği zaman, Adem hapşırdı ve elhamdülillah diyerek, izni ile Teala'ya hamdetti, Rabbi de ona: 'Ey Adem, yerhamukallah (Allah sana rahmet etsin), (mukarreb) meleklerden şu oturan gruba git ve 'Esselamu aleyküm' de!' dedi. (Hazreti Adem öyle yaptı. Hitab ettiği melekler): 'Ve aleyke's-selamu ve rahmetullahi ve berekatuhu!' diye karşılık verdiler. Sonra Adem (Aleyhisselam) Rabbine döndü. Rabbi ona: 'Bu cümle senin ve evladlarının aralarındaki selamlaşmadır' dedi. Allah Teala hazretleri, elleri kapalı olduğu halde Adem'e: 'Dilediğini seç' dedi. Hazreti Adem: 'Rabbimin sağ elini seçtim! Rabbimin iki eli de sağdır, mübarektir' dedi. Sonra Allahu Teala hazretleri sağ elini açtı. İçinde Hazreti Adem ve onun zürriyeti(nin emsalleri) vardı. Hazreti Adem (Aleyhisselam): 'Ay Rabbim, bunlar nedir?' dedi. Rabb Teala: 'Bunlar senin zürriyetindir' dedi. Her insanın iki gözünün arasında ömrü yazılıydı. Aralarında biri hepsinden daha parlak, daha nurlu idi. Hazreti Adem: 'Ey Rabbim! Bu kimdir?' dedi. Rabb Teala hazretleri: 'Bu senin oğlun Davud'dur. Ben ona kırk yıllık ömür takdir ettim' dedi. Adem aleyhisselam: 'Ey Rabbim onun ömrünü uzat!' talebinde bulundu. Rabb Teala: 'Bu ona takdir edilmiş olandır!' deyince. Adem: 'Ey Rabbim, ben ona kendi ömrümden altmış senesini verdim' diye ısrar etti. Bunun üzerine Rabb Teala: 'Sen ve bu (talebin berabersiniz).' buyurdu. Sonra Adem cennete yerleştirildi. Allah'ın dilediği kadar orada kaldı. Sonra cennetten (arza) indirildi. Adem burada kendi ecelini yıl be-yıl sayıp hesaplıyordu. Derken ölüm meleği geldi. Hazreti Adem (Aleyhisselam) ona: 'Acele ettin, erken geldin. Bana bin yıl ömür takdir edilmiştir' dedi. Melek: 'İyi ama sen oğlun Davud'a altmış senesini verdin' dedi. Ne var ki O bunu inkar etti, zürriyeti de inkar etti, o unuttu, zürriyeti de unuttu.' Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ilave etti: 'O günden itibaren yazma ve şahidlik emredildi.'
 
Kaynak : Tirmizi, Tefsir, Muavvizateyn (3365)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[23/2 15:15] Ömer Tarık Yılmaz: قال الله تعالى : وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ اَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأمرونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ ..
 
“Erkek ve kadın mü’minlere gelince onlar birbirlerinin yakını ve dostlarıdır. Hep iyi ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel olurlar.” (9 tevbe 71)
 
قال الله تعالى : لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ بَنِى اِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَان دَاوُودَ وَعِيسَ بْنِ مَرْيَمَ ذلِكَ بِمَا عَصَوْ وَكانوا يَعْتَدُونَ كانوا لاَ يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كانوا يَفْعَلُونَ..
 
“Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrailoğulları zaten Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak adalet sınırlarını aşmalarından dolayıdır. Onlar işledikleri kötüleklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlar. Andolsun yaptıkları ne kötüdür.“ (5 Maide 78)
 
قال الله تعالى : وَقُلِ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْ فَمَنْ شَاءَ فَلْيُؤْمِنْ وَمَنْ شَاءَ فَلْيَكْفُرْ..
 
“De ki: Hak olan bu Kur’an Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen inansın dileyen inkar etsin...” (18 Kehf 29)
 
قال الله تعالى : فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ..
 
“Artık sen sana emrolunanı açıktan açığa bildirmeye devam et...” (15 Hıcr 94)
 
قال الله تعالى : فأنجَيْنَا الَّذِينَ يَنْهَوْنَ عَنِ السُّوءِ وَأخذنَا الَّذِينَ ظَلَمُوا بِعَذَابٍ بَئِيسٍ بِمَا كانوا يَفْسُقُونَ..
 
“... Biz de kötü eylemleri önlemeye çalışan kimseleri kurtardık. Zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden dolayı şidetli bir azap ile yakaladık.” (7 Araf 165)
 
186 عَنْ ابِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ
 
قال : سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ يَقُولُ: مَنْ رَأَى مِنْكُمْ مُنْكَرًا فَلْيُغَيِّرْهُ بِيَدِهِ, فَإن لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِلِسَانهِ, فَإن لَمْ يَسْتَطِعْ فَبِقَلْبِهِ, وَذَلِكَ أَضْعَفُ الإيمان.
186: Ebu Said el Hudri (Allah Ondan razı olsun), Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururken işittim, dedi: “Sizden her kim bir kötülük veya çirkin bir şey görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirmeye çalışsın ona da gücü yetmezse kalbiyle onu hoş görmeyip kabullenmesin ki bu da imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78)
[23/2 15:16] Ömer Tarık Yılmaz: YURDUMUZ............. ÖNEMLİ BİR CEVHER BULUNDU

Dünyada bilinen 17 'Nadir Toprak Elementi'nden ( NTE) 10 tanesinin yer aldığı Eskişehir Beylikova’da önemli bir madan keşif yapıldı. Dünyada en büyük NTE rezervi 800 milyon tonla Çin'de bulunurken, Eti Maden İşletmelerine bağlı Beylikova Maden Sahasında 2011 yılından beri tespit edilen rezerv 694 milyon tonla ikinci sırada yer aldı. Bu keşif, Türkiye;yi dünya liginde üst sıralara taşıyacak. Bu cevher; fiber optikten, uydu haberleşmesine, nükleer teknolojilerde ve akıllı füzelerden yakıt hücrelerine kadar 20’den fazla alanda kullanılıyor. Türkiye’nin NTE rezervinin, dünyanın 1.000 yıllık ihtiyacına cevap verebilecek durumdadır. Çıkarılan cevher işlemeden satılırsa 1 birim kazanıyıyor, ara ürün hâline getirilince 10 kat, uç ürün hâline getirilince ise 100 kat daha değerli hâle geliyor.

Beylikova’da  kurulan ilk tesiste yılda 1.200 ton cevher işlenecek. Sonra 570 bin ton cevher işleme kapasitesine erişilecek ve yılda 10 bin ton NTE, 72 bin ton barit, 70 bin ton florit ve 250 bin ton toryum işlenecek.
Barit;  sanayi ürünlerinde, petrol veya doğalgaz sondaj kuyularında, boya ve kâğıt yapımında kullanılacak.
Florit ise; çelik metalürjisinde, hidroklorik asit üretiminde, yüksek oktanlı benzin üretiminde ve haşere ilâçları yanı sıra, gıda, çimento, renkli cam, optik, plastik endüstrisi ve seramik yapımı gibi birçok sektörün ana malzemesi olaçak.
NTE cevheri zenginleştirildikten sonra konsantresinin hibrit araç pilleri, çakmak taşı yapımında, kamera ve teleskop camı ileş enerji depolama sistemlerinde, gece görüş gözlükleri, özel cam ve lensler gibi birçok sektöre ham madde olacak.
En son aşamasında ise uç ürün olarak mıknatıs ve toryum oksit elde edilecek. Mıknatıslar göz cerrahisinde, yüksek güçlü kızılötesi yeşil lazerlerin üretiminde, mesafe ölçme cihazlarında, cam ve kaynak üretim gözlükleri gibi ürünlerde kullanılacak. 
Toryum oksit ise hibrit otomobil motorlarında, cam ve seramik ürünlerde, fiber optik kablolarda, televizyon ekranları ve enerji tasarruflu camları... gibi alanlarda kullanılacak.  İHA

 
 
23.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[23/2 15:16] Ömer Tarık Yılmaz: el-A`râf  118
Artık hakikat ortaya çıkmış ve onların bütün yaptıkları boşa gitmişti.
[23/2 15:16] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Çiftlik edinmeyin, dünyaya bağlanır kalırsınız.
[23/2 15:16] Ömer Tarık Yılmaz: El-Cebbar: İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan.
[23/2 15:16] Ömer Tarık Yılmaz: Bütün vücudu yıkamak : Cübeyr bin Mut’im (r.a) şöyle buyurur:
 
“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v):
 
«‒Bana gelince ben başımın üzerinden (avuçla) üç kere su akıtırım» buyurdular ve iki elleriyle (târif için) işaret ettiler.” (Buhârî, Gusül, 4)
 
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
 
“Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı meshedip topuklara kadar ayaklarınızı da (yıkayın)! Eğer cünüp olduysanız boy abdesti alın! Hasta yahut yolculuk hâlinde bulunursanız veya biriniz tuvaletten gelirse ya da kadınlara dokunmuşsanız (cinsî münasebette bulunmuşsanız) ve bu hallerde su bulamamışsanız temiz toprakla teyemmüm edin de yüzünüzü ve (dirseklere kadar) ellerinizi onunla meshedin! Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)
 
“Ey îmân edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolcu müstesnâ- gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın! Eğer hasta olur yahut seferde bulunursanız veya biriniz hâcet yerinden gelir ya da kadınlara dokunur da suya güç yetiremezseniz o zaman temiz bir toprağa teyemmüm edin: Niyetle yüzünüze ve ellerinize mesheyleyin! Şüphesiz Allah çok affedici ve çok mağfiret edicidir.” (en-Nisâ, 43)
 
Cünüp olan kişiye gusletmenin farz oluşu, bu âyet-i kerîmelerle sabittir.
 
“Cünüb” kelimesi “uzaklık” mânâsınadır. Bu kelimenin insan için kullanılması, temizleninceye kadar namaz kılınan yerlere yaklaşamıyor olmasındandır.
 
GUSÜL’DEN EVVEL ABDEST ALMAK
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in zevce-i tâhiresi Hz. Âişe (r.a)’dan şöyle rivâyet edilmiştir:
 
“Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) cünüplükten kurtulmak için yıkandıkları zaman önce ellerini yıkamakla başlarlardı. Sonra namaz için abdest alır gibi abdest alırlardı. Sonra parmaklarını saçlarının arasına sokup diplerini hilallardı. Sonra başlarının üzerine elleriyle üç avuç su dökerler, ondan sonra da bedenlerine su dökerek suyu vücutlarının her tarafına ulaştırırlardı.” (Buhârî, Gusül, 1)
 
*****
 
Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in zevce-i tâhiresi Hz. Meymûne (r.a)’dan şöyle rivâyet edilmiştir:
 
“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) namaza abdest alır gibi abdestlerini aldılar, yalnız ayaklarını yıkamadılar. Bacak aralarını ve oralara isâbet eden yıkanacak şeyleri de yıkadılar. Sonra kendi üzerlerine su döktüler. Sonra durdukları yerden biraz geri çekildiler ve ayaklarını yıkadılar. İşte Efendimiz (s.a.v)’in cünüplükten gusletmeleri bu şekilde idi.” (Buhârî, Gusül, 1)
 
BU HADİS VE AYETLERDEN NE ANLAMALIYIZ?
Abdest ve gusülden önce elleri yıkamak müstehaptır, eller kirli ise yıkamak vaciptir.
 
Daha sonra avret yerlerini yıkayıp necâseti gidermek gerekir. Rivâyette bunun abdestten sonra zikredilmesi sıralamayı göstermek için değildir.
 
Avret yerlerini temizledikten sonra da elleri sabunlamak, buna imkân yoksa toprakla ovalamak gerekir.
 
Gusülden evvel alınan abdest, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in fiiliyle sâbit olmuş bir sünnettir, farz değildir. Gusül abdesti aynı zamanda namaz abdesti yerine de geçer. Sadece gusül abdesti alan kişi ayrıca abdest almasına gerek kalmadan namaz kılabilir.
 
Birinci rivâyette Efendimiz (s.a.v) abdestlerini tam almışlar, ayaklarını da yıkamışlar, ondan sonra bütün vücudlarını yıkamışlardır. Bu, suyun birikmediği, akıp gittiği yerde aldıkları gusüldür.
 
İkinci rivâyette ise abdest alırken ayaklarını yıkamadıkları, en sonunda gusül bittikten sonra yıkadıkları naklediliyor. Bu da su biriken bir yerde guslettikleri zamandır. Böyle bir durumda ayaklar en sona bırakılır, hafifçe yer değiştirilerek su birikintisinin olmadığı bir yerde ayaklar yıkanıp banyodan çıkılır.
 
Saç ve sakalın diplerini hilallamak, yani parmakları aralarına sokup suyu diplerine ulaştırmak îcâb eder. Bu, gusülde vâcib, abdestte sünnettir.
[23/2 15:16] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Suresi 127
...Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin.
[23/2 15:16] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimiz’in günlük hayatı
Gururun kaynağı, övülmek ve takdîr edilmektir. Bu hâl, insanları şımartan hususlardan biridir. Resûlullah, insanların en şereflisi olup Allâh’ın methine nâil olduğu hâlde sahâbesine:
 
“Bana «Allâh’ın kulu ve Resûlü» deyiniz!” buyurmuştur. (Buhârî, Enbiyâ, 48)
 
O, Peygamberliğini tasdik cümlesinin başına, bilhassa ve ısrarla “abduhû: Allâh’ın kulu” kelimesini ilâve ederek, ümmetinin geçmiş topluluklarda olduğu gibi insanları ilâhlaştırma sapıklığına düşmemesini temin etmek istemiştir. Yine bu cümleden olmak üzere:
 
“Siz beni, hakkım olan derecenin üzerine yükseltmeyiniz! Çünkü Allah Teâlâ beni rasûl edinmeden önce kul edinmişti.” buyurmuştur. (Heysemî, IX, 21)
 
Hakîkaten, Krişna ve Buda’ya “Allah”, Hazret-i Îsâ’ya (a.s.) da “Allâh’ın oğlu” demekte tereddüt göstermeyenler ve hiç sıkılmadan Firavun ve Nemrud’u tanrı kabûl edenler, hayvanlara veya ateş, su ve hava gibi tabiat kuvvetlerine bile tapan birkısım zavallılar, böyle fevkalâde bir kişiyi seve seve “ilâh” olarak kabûl ederlerdi.
 
Fakat O, kendisini şöyle îlân ediyordu:
 
“Ben de sizler gibi bir insanım... Bana sâdece vahyolunuyor!..” (el-Kehf, 110)
 
HİÇ KİMSE AMEL VE İBADETİ SAYESİNDE CENNETE GİREMEZ!
Resûlullah Cenâb-ı Hakk’a karşı dâimâ acz içinde olduğunu bildiriyordu. Nitekim bir gün:
 
“–(Ben de dâhil olmak üzere) hiç kimse amel ve ibâdeti sâyesinde cennete giremez!” buyurmuştu. Bunun üzerine kendisine hayretle:
 
“–Sen de mi yâ Resûlallâh?” diye sorulunca:
 
“–Evet ben de! Meğer ki Rabbimin lutf-i ilâhîsi imdâda yetişe!” buyurdu. (Buhârî, Rikâk, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72)
 
Yâni Peygamber Efendimiz; Allah Teâlâ’nın fazlı, keremi, rahmet ve mağfireti beni bürümedikçe ben de cennete giremem, yaptığım ameller beni de kurtaramaz, buyurmuş olmaktadır.
 
Bu îkaz, ne kadar ibret verici bir kulluk şuuru, tevâzû, dürüstlük ve sadâkat nişânesidir.
 
Ebû Ümâme (r.a.) anlatır:
 
“Resûlullah’ın sözleri Kur’ân’dı. Çok zikreder, hutbelerini kısa tutar, namazını uzun kılardı. Bir yoksulun, bir bîçârenin işini görmek için onunla birlikte ihtiyâcı görülünceye kadar yürümekten çekinmez ve büyüklenmezdi.” (Heysemî, IX, 20. Ayrıca bkz. Nesâî, Cuma, 31)
 
Enes (r.a.) buyuruyor ki:
 
“Resûlullah, hastaları ziyâret eder, cenâzelerde bulunur, k
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N