Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 11.07.2023 16:03
Günün yazısı
[24/2 10:36] Ömer Tarık Yılmaz: 21 - Komşuya ve Müsafire İkramı Teşvik, Hayır (Konuşmak) Müstesna (Olmak Üzere) Sükütu İltizam ve Bütün Bunların Îmandan Oluşu Bâbı
182- Bana Harmeletü'bnü Yahya rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize İbn Vehb anlattı.
Dedi ki: Bana Yunus, İbn Şihâb'dan , o da Ebû Selemete'bni Abdirrahman'dan , o da Ebû Hüreyre'den, o da Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen haber verdi. Resûlü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem)
«Her kim Allah'a ve son güne iman ediyorsa ya hayır söylesin yahud sussun! Her kim Allaha ve son güne iman ediyorsa komşusuna ikram etsin, her kim Allah'a ve son güne îmân ediyorsa müsafîrine ikram etsin!» buyurmuşlar.
Bu hadisi İmâm Buhari Edeb ve Rikaak bahislerinde, Müslim Muhtasaran Ahkâm bahsinde, Ebû Dâvud Et'ime'de, Tirmizî Birr Bâbında, Nesai Rikaak'da, İbn Mâce Edeb bahsinde tahriç etmişlerdir...
Lâfızları arasında az çok değişiklik vardır.
Meselâ bir rivâyetde:
«Komşusuna ikram etsin.» diğerinde:
«Komşusuna eziyyet vermesin.» başka bir rivâyette:
«Komşusuna iyilik etsin.» buyurulmuştur. Bunların hepsi komşu hakkının büyüklüğüne râci'dir.
Kâdi Iyâz (rahimehüllah) bu hadis hakkında şunları söylemiştir: «Hadîsin ma'nası şudur: Islâmın şeriatlerini benimseyen bir kimseye komşusu ile misafirine ikram ve ihsan gerekir. Bunların her biri komşunun hakkını tanıtmak ve o hakkı korumaya teşviktir. Allahü teâlâ hazretleri dahi kitabı kerîminde ona iyilikde bulunmayı tavsiye buyurmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)
«Cibrîl (aleyhisselâm) bana komşuyu o kadar tavsiye etti durdu ki sonunda onu bana mirasçı yapacak sandım.» buyurmuştur.
Ziyafet yani misafir ağırlamak İslâm âdabından, peygamberlerle sülehânın ahlâkındandır. Leys, ziyafeti bir geceliğine vâcib saymıştır. Delili: «Misafir gecesi her müslüman üzerine vâcib olan bir haktır.» mealindeki hadis-i şerif ile:
«Eğer bir kavme misafir olur da sizin için misafirin hakkını emrederlerse hemen kabul edin; bunu yapmazlarsa kendilerine lâyık olan misafir hakkını onlardan siz alın!» mealindeki Ukbe hadîsidir.
Umumiyetle fukahaya göre misafirperverlik güzel ahlâktan ma'dûd-dur. Delilleri Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: «Onun caizesi bir günle bir gecedir...» hadîsidir. Caize: Bahşiş, ihsan, armağan demektir. Ve ancak ihtiyarî olur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in «İkram etsin; ihsan eylesin!» buyurması da bunu gösterir. Çünkü böyle bir ta'bir vâcib ma'nasında kullanılmaz. Üstelik burada komşuya yapılacak olan ikram ve ihsan izafe edilmiştir. Komşuya ikram ve ihsan ise vâcib değildir. Fukaha, bu babtaki hadisleri: «Sadr-ı İslâmda vârid olmuşlardır» diye te'vil etmişlerdir. Çünkü sadr-ı İslâmda yardım vâcib idi. Ziyafeti vâcib görenler onun hem şehirli hem köylüye mi yoksa yalnız köylüye mi vâcib olduğunda ihtilâf etmişlerdir.
İmâm Safi ile Muhammed b. el-Hakem, her ikisine de vâcib olduğuna kaildirler. İmâm Mâlik ile Suhnûn, yalnız kır ahalisine vâcib olduğunu söylemişlerdir. Zira misafir, şehirde otellerde ve hanlarda yer, çarşılarda satın alacak yiyecek bulabilir. Filvaki' bir hadisde: «Ziyafet hayme nişînlere (çadırda yaşayanlara) vâcibdir. Şehirlilere vâcib değildir.» denilmiştir. Lâkin bu hadis ulemaya göre mevzu'dur.
Muhtâc olarak yollara düşen kimsenin telef olacağından korkulursa onu misafir etmek farz-ı ayın olduğu gibi zimmilere misafir ağırlamak şart koşulursa onların da misafir kabul etmeleri icâbeder. Kâdi Iyaz’ın sözü burada sona erdi.
«Yâ hayır söylesin yahud sussun...» ifâdesinden murad şudur: Bir - kimse konuşmak isterse evvelâ düşünmeli, eğer konuşacağı şey muhakkak hayır ve ister vâcib ister mendûb olsun sevabı mûcib bir iş ise onu söylemelidir. Şayed hayırlı değilse haram da olsa, mekruh ve mübâh da olsa onu söylenıemelidir. Şu halde, harama veya mekruha vardıracağından k
[24/2 10:37] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Şehzade Cem’in Vefatı 1495
• Trabzon’un Kurtuluşu 1918
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[24/2 10:37] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“ Şüphesiz yerde ve gökte Allah’a hiçbir şey gizli kalmaz.”
Al-i imran 5
[24/2 10:37] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Allah, ancak samimi bir şekilde ve kendi rızası gözetilerek yapılan amelleri kabul eder.”
Nesâî, Cihâd, 24
[24/2 10:37] Ömer Tarık Yılmaz: MANEVİYATIMIZDAN DESTEK ALMAK
Hayatımız boyunca pek çok sıkıntı, keder ve musibetle karşılaşırız. Sonuçları ne olursa olsun başımıza gelen her olay, dünya imtihanının bir parçasıdır. Ömür dediğimiz sermaye, aslında imtihan için bize tanınan sınırlı süredir. Önemli olan bu süreyi iman ve salih ameller ile geçirebilmek, karşılaştığımız hadiseler karşısında doğru tavırlar ortaya koyabilmektir. Nitekim Cenâb-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurmaktadır: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağız. Sabredenleri müjdele!”
Sebeplere başvuran; ilmin, aklın ve tecrübenin ışığında her türlü tedbiri alan mümin, aynı zamanda tevekkül etmeyi ve ilâhî takdire rıza göstermeyi bilmelidir. İsyan ve taşkınlıkla değil, teslimiyet ve sekînetle hareket etmelidir. Korku, endişe ve karamsarlıktan uzak kalarak, Rabbinin mutlak iradesine sığınmalıdır. En güvenli sığınak, Cenâb-ı Hakk’ın eşsiz kudreti, ilim ve hikmeti, yardım ve inayetidir. O’na olan inancını bir an bile yitirmemek, O’na dayanmak, O’na güvenmek ve O’ndan yardım dilemek müminin hayat ışığıdır. Dua ve niyazla, tevbe ve istiğfarla, hamd ve şükürle Allah’a iltica etmek, kulluğun özüdür.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[24/2 10:38] Ömer Tarık Yılmaz: “Allah’ım! Yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi, ahlakımı da güzelleştir.” (Ibn Hanbel, Müsnet, I/403)
[24/2 10:38] Ömer Tarık Yılmaz: İSLÂM’IN İLK ŞEHİDESİ: HZ. SÜMEYYE
Yasir’in hanımı, Ammar ve Abdullah’ın anneleri Sümeyye, Müslümanlığını açıklamaktan çekinmeyen ilk hanımlardandı. Dininden döndürülmek için, yaşına rağmen yapılan ağır iş- kencelere katlandı. İslam’ın şerefi için ölmeyi göze aldı ve müşriklerin söyletmek istediklerini asla söylemedi. Kocası Yasir, işkenceler altında can verdikten sonra, Sümeyye de iş- kence için Ebu Cehil’e teslim edildi. Ebu Cehil, Sümeyye’ye küfrederek işkence ederdi. Bu işkencelerden birinde, dininden dönmemekte ısrar eden Sümeyye, Ebu Cehil’i öfkelendirdi. Ebu Cehil, eline geçirdiği bir mızrakla Sümeyye’yi katletti. Böylece Sümeyye, İslam tarihinde ilk kadın şehit olma şere- fini kazanarak Peygamberimizin müjdesine nail oldu (Hâkim, Müstedrek, III/382).
RAHMÂN SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 78 âyettir.
Sûre, adını ilk âyeti oluşturan ve Allah’ın güzel isimlerinden biri olan “er-Rahmân” kelime- sinden almıştır.
Sûrede başlıca, Allah’ın ni- metleri, birliğini ve kudretini gösteren kainat delilleri ve gü- nahkârların kıyamette karşıla- şacakları korku ve şiddet konu edilmekte oldukça ayrıntılı bir cennet tasvirine de yer veril- mektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Muhabbetin denizine gömülüp bat / Aşıkların sohbetine özünü kat Muhabbetin pazarına özünü sat / Özünü satmadan Hakk rahmetin alsa olmaz. (Ahmed Yesevî)
[24/2 10:38] Ömer Tarık Yılmaz: Koruyucu ve muhafaza edici
Al-Hafiz : The Preserver who guards all creatures in every detail.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Ve itaatten çıkmış her azgın şeytandan koruduk;' (Saffat,7)
'...Senin Rabbin, herşeyin üzerinde gözetici-koruyucudur.' (Sebe,21)
'O'nun (insanın) önünden ve arkasından izleyenleri vardır, onu Allah'ın emriyle gözetip-korumaktadırlar.' (Ra'd,11)
'El-Hafiz' ismi Kur'an-ı Kerim'in 6 yerinde geçmektedir.
Melekler insanları Allah'ın emri ile korumaktadırlar. Bunun yanında işlediklerinide kaydetmekte, böylece korumaya almaktadırlar. Allah, dostlarını günah işlemekten ve şeytanın tuzaklarına düşmekten korur.
Allah, sıkıntı zamanında seni şikayet etmekten koruyan, nimet zamanında da seni felaketlerden koruyandır.
Allah'ın bütün varlıkları koruması olmasaydı, varlığı mümkün olan hiçbir şeyin varlığı devam etmezdi. Allah, bütün varlıkları tekrar yokluğa dönmekten korumuştur.
En büyük koruma, kalpleri korumadır. Müslümanın dinini her türlü küfür, nifak, fitne, sınırsız arzu ve isteklerden ve türlü bi'd'atlerden koruması korumaların en büyüğüdür. Çünkü bu sayede müslüman, doğru yoldan ayrılıp başka yollara sapmaktan kurtulur.
Bu ismin manası ancak Allah'ın yüceliğini ve kainatı koruma gücünü uzun uzun düşünmekle bilinebilinir. Yoksa sadece lügattaki manasını düşünmekle değil.
Korumak iki yönden olur:
Birincisi, varlıkların belli bir zamana kadar devamını sağlamak, muhafaza etmek ki, Allah gökler, yerler gibi fazla yaşayan varlıkların da, hayvan, bitiki ve insan gibi ömrü az olan varlıkların da hafızıdır.
Mesela, yerden biten otu bile muhafaza etmiştir. Onun özünü korumak için ona kabuk vermiştir. Bir kutu gibi onu, kabuğun içine saklamıştır. Yumuşak kalması için de ona rutubet bahşetmiştir. Yalın kabukla korunmayacak şeyi, ona diken vererek korumuştur.
İkincisi, birbirine zıt olan şeyleri birbirlerinin şerrinden korumak. Allah bunları, kâh eşit kuvvette kılmakta, kâh mağlup olan tarafın imdadına yetişmekle korumuştur. Bunu bir misal ile izah edelim:
Mesela, hararet rutubeti yok eder, kurutur. Mağup olduğu zaman, soğukluk (bürudet) ve rutubet zayıflamaya hatta yavaş yavaş yok olmaya başlar. Hararet ve kuruluk fazlaşır. Bunu önlemek için Allah başka bir cisimle o rutubetin imdadına yetişir. Ona bir susuzluk verir, su içme ihtiyacını duyar. Su içtiği gibi harareti bereraf edilmiş olur. Böylece vücutta gereken denge temin edilmiş olur. (3)
Bu ismi şerifi 988 defa okumaya devam eden; nsan ve cin şerrinden bela ve afattan muhafaza olur. (2)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Esma-ül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005, Mütercim ilavesi S:233
3) Esma-ül Hüsna Şerhi İmam-ı Gazali, Mütercim M.Ferşat, Ferşat Yayınları, 2005
4) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
[24/2 10:39] Ömer Tarık Yılmaz: İman, Hz. Peygamber'in getirdiklerinin hepsini tasdik, küfür de inkâr etmektir. Buna göre, iman ile küfrü belirleyen başlıca ayıraç kalbin tasdikidir. Ancak kalbin tasdiki, insanlar tarafından bilinemediğinden, ikrar ve ikrarı gösteren dinî görevleri yerine getirmek, yani amel, kalpteki imanın varlığının göstergesi olarak kabul edilmiştir.
Küfrün en belirgin alâmeti, dinin temel esaslarından birini veya tamamını reddetmek yahut onları beğenmemek, önemsememek ve değersiz saymaktır.
Müslüman olduğunu söyleyen bir kimsenin, bu dünyada mümin kabul edilmesi ve İslâm toplumundan dışlanmaması gerekir. Çünkü dünyada dış görünüşe ve ikrara göre işlem yapılır. İçten inanıp inanmadığını tesbit ise Allah'a mahsus ve âhirete ilişkin bir meseledir: '...Size selâm verene dünya hayatının geçici menfaatine göz dikerek, sen mümin değilsin demeyin...' (en-Nisâ 4/94) buyurularak buna işaret edilir. Hz. Peygamber de imanda ikrarın önemini vurgulamak ve kelime-i tevhidi söyleyenin, müslüman kabul edilmesi gereğine işaret etmek için şöyle buyurmuştur: 'İnsanlar Allah'tan başka Tanrı yoktur, Muhammed O'nun elçisidir deyinceye kadar kendileriyle savaşmakla emrolundum. Ne zaman bunu söylerlerse, can ve mal güvenliğine sahip olmuş olurlar...' (Buhârî, 'Cihâd', 102; Müslim, 'Îmân', 8; Ebû Dâvûd, 'Cihâd', 104). Bu sebeple imanını diliyle ikrar ettiği veya davranışlarına yansıttığı sürece herkesin İslâm toplumunun tabii bir üyesi olarak görülmesi, can ve mal güvenliğine sahip olması, dünyevî-dinî ahkâm, sosyal ve beşerî ilişkiler bakımından da müslümanın sahip olduğu bütün statü, hak ve sorumluluklara muhatap olması gerekir.
[24/2 10:39] Ömer Tarık Yılmaz: (Seytan) onlara söz verir ve onlari ümitlendirir; halbuki seytanin onlara söz vermesi aldatmacadan baska bir sey degildir (NİSA/120)
Ve o zaman, münafiklar ile kalplerinde hastalik (iman zayifligi) bulunanlar: Meger Allah ve Resûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuslar! diyorlardi (AHZAB/12)
Bilin ki dünya hayati ancak bir oyun, eglence, bir süs, aranizda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteginden ibarettir Tipki bir yagmur gibidir ki, bitirdigi ziraatçilerin hosuna gider Sonra kurur da sen onun sapsari oldugunu görürsün; sonra da çer çöp olur Ahirette ise çetin bir azap vardir Yine orada Allah'in magfireti ve rizasi vardir Dünya hayati aldatici bir geçimlikten baska bir sey degildir (HADİD/20)
[24/2 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: GAZVELER
4195 - Büreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm onaltı gazve yapmıştır.'
Buhari, Megazi 89, 1, 77; Müslim, Hacc 218, (1254), Cihad 147, (1814); Tirmizi, Cihad 6, (1676).
4196 - Müslim'in rivayetinde: '(Büreyde radıyallahu anh) Resülullah'la birlikte onaltı gazveye katıldığını söyler.'
Müslim, Cihad 146, 147, (1814).
4197 - Yine Müslim'in bir rivayetinde: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ondokuz gazve yaptı, bunlardan sekizinde savaştı' denmektedir.
Müslim, Cihad 146, (1819); Buhari, Megazi 87.
4198 - Seleme İbnu'l-Ekva' radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte yedi gazve yaptım. Ayrıca çıkardığı seferlerden de dokuzuna katıldım. Bir defasında başımızda Ebu Bekr radıyallahu anh, bir defasında da Üsame İbnu Zeyd radıyallahu anhüma vardı.'
Buhari, Megaazi, 87; Müslim, Cihad 148, (1815).
BEDİR GAZVESİ
4199 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, kendisine Ebu Süfyan'ın gelmekte olduğu haber verilince, ashabıyla istişare etti. Önce Ebu Bekr radıyallahu anh konuştu. Ondan yüzün çevirdi (iltifat etmedi). Sonra Hz. Ömer radıyallahu anh konuştu. Ondan da yüzünü çevirdi. Derken sa'd İbnu Ubade radıyallahu anh (Resûlullah'ın maksadını sezerek) ayağa kalktı ve 'Ey Allah'ın Resulü, biz (ensariler)i mi kastediyorsunuz? Nefsimi kudret elinde tutan zata yemin ederim, eğer bize bineklerimizi denize sürmemizi emredecek olsanız, mutlaka (gözümüzü kırpmadan) daldırırız. Bize onlara binip Berkı'l-Gımâd'a gitmemizi emretseniz onu da yaparız!' dedi. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm halkı hazırladı. Yola çıktılar ve Bedr'e kadar gelip indiler.
Orada, Kureyş'in su almaya gönderdiği kimselerle karşılaştılar. İçlerinde Beni Haccac'a ait siyahi bir köle vardı. Onu yakaladılar. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ın ashabı Ebu Süfyan ve arkadaşları hakkında bilgi soruyorlardı. Köle:
'Ebi Süfyan hakkında bilgim yok. Ancak (burada) Ebu Cehl, Utbe, Şeybe ve Umeyye İbnu Halef var!' dedi. O böyle söyleyince Ashab onu dövdü. O da: 'Evet, ben size haber veriyorum. Bu Ebu Süfyan'dır!' dedi. Onu bıraktıkları zaman başkaları sordular. O yine:
'Ben Ebu Süfyan hakkında bir şey bilmiyorum, lakin burada halkın içinde Ebu Cehil, Utbe, Şeybe, Umeyye İbnu Halef var!' dedi. Böyle söyleyince onlar da aynı şekilde dövdüler. Bu esnada Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm namaz kılıyordu. Bu hali görünce namazı bıraktı ve: 'Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, size doğruyu söyleyince onu dövüyorsunuz! Yalan söyleyince de bırakıyorsunuz' dedi.
Ravi der ki: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm elini koyarak 'burası falancanın öldürüleceği yer, şurası feşmekancanın öldürüleceği yer' diye teker teker gösterdi.'
Ravi der ki: 'Allah'a yemin olsun onlardan hiçbiri, Aleyhissalatu vesselam'ın elini koyduğu yerin dışına sapmadan, gösterdiği yerlerde öldürüldüler.'
Müslim, Cihad 83, (1779); Ebu Davud, Cihad 125, (1681).
4200 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Bana Ömer İbnu'l-Hattab radıyallahu anh anlattı. Dedi ki: 'Bedir günü olunca, Aleyhissalatu vesselam müşriklere bir baktı. Onlar bin kişiydiler. Halbuki ashabı üçyüzondokuz kişi. Hemen kıbleye yönelip, ellerini kaldırdı. Rabbine sesli olarak şöyle dua etmeye başladı:
'Ey Allahım! Bana vaadettiğin (zaferi) yerine getir. Allahım! Bana zafer ver! Ey Allahım, eğer ehl-i İslam'ın bu bölüğünü helak edersen artık yeryüzünde sana ibadet edilmeyecek!'
Ellerini uzatmış olarak yakarmalarına öyle devam etti ki, rıdası omuzundan düştü. Bunu gören Ebu Bekir radıyallahu anh yanına gelerek rıdasını aldı omuzuna attı, sonra arkasından yaklaşıp:
'Ey Allah'ın Resûlü! Rabbine olan yakarışın yeter. Allah Teala Hazretleri sana vaadini mutlaka yerine getirecek!' dedi. O sırada aziz ve celil olan Allah
[24/2 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: Abdullah İbnu Muâviye el-Gâzirî (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdu: 'Üç şey vardır. Kim onları yaparsa imanın tadını alır: Sadece Allah'a kulluk eden, Allah'tan başka ilâh olmadığını bilen, her yıl gönül hoşluğuyla zekâtını veren! Zekâtını da yaşlı, uyuzlu, hasta, değersiz, küçük hayvanlardan vermez, aksine mallarının orta hâllilerinden verir. Zira Cenab-ı Hakk ne en iyisinden vermenizi emretmiştir, ne de en adisinden olana râzı olmuştur.'
Ebu Dâvud, Zekât 4, (1582).
[24/2 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkâr edenlerin düşmanıdır.
[Bakara Sûresi.98]
[24/2 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbimiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.” (İbrâhim, 14/38)
[24/2 10:41] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllıların âdeti sûkût, cahilin âdeti unutkanlıktır.[Feriduddin Attar]
[24/2 10:41] Ömer Tarık Yılmaz: SEVGİ KONUSUNDAKİ TAVSİYELERİ
Peygamber Efendimizin özellikle üzerinde durduğu en önemli konulardan biri, müminlerin birbirlerini hiçbir çıkar gözetmeden, içten bir sevgi ile sevmeleri ve birbirlerine karşı kin, öfke ve kıskançlık gibi kötü hisler beslememeleriydi. Peygamberimiz (sav) hem bu konuda müminlere en güzel örnek olmuş, hem de onlara sık sık bu konularda tavsiyelerde bulunmuştur.
Allah bu konu hakkında Kuran'da şöyle buyurmaktadır:
İşte Allah, iman edip salih amellerde bulunan kullarına böyle müjde vermektedir. De ki: 'Ben buna karşı yakınlıkta sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.' Kim bir iyilik kazanırsa, biz ondaki iyiliği arttırırız. Gerçekten Allah, bağışlayandır, şükredene karşılığını verendir. (Şura Suresi, 23)
Peygamber Efendimizin sevgi, dostluk ve kardeşlik hakkındaki hadis-i şeriflerinden bazıları ise şöyledir:
'Mümin kendisi için sevdiğini kardeşi için de arzular.'176
'Hediyeleşin, birbirinizi sevin. Birbirinize yiyecek hediye edin. Bu, rızkınızda genişlik hasıl eder.'177
'Ziyaretleşin, hediyeleşin. Çünkü ziyaret sevgiyi perçinler, hediye de kalpteki kötü duyguları söker atar.'178
'Birbirinizi kıskanmayınız, birbirinize kin tutmayınız, birbirinize çirkin sözler söylemeyiniz, birbirinize sırtlarınızı dönmeyiniz, kiminiz kiminizi arkasından çekiştirmesin. Allah'ın kulları kardeşler olunuz.'179
'Sizden önceki toplumların derdi size de bulaştı: Haset ve kin. Kin beslemek kökten kazıyan şeydir. Allah'a yemin ederim ki iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız. Size birbirinizi seveceğiniz bir şeyi haber vereyim mi? Aranızda selamı yayın.'180
[24/2 10:42] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.SELMAN el-FARİSÎ
Seçkin ve meşhur sahabilerden biri. İran asıllı olup, İsfahan'ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete göre de doğum yeri Râmehürmüz'dur. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Selman (r.a)'ın müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahşan'dır. Müslüman olduktan sonra Selman ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; 'Ben; Selman b. İslam'ım' demiştir (İbn Sa'd Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, rel-İsâbe, Bağdat (t.y.), ll, 62). Selman (r.a)'ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen hıristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye de olduğunu söylemişlerdi. Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı çıkarak, hıristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a), Musul'a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadta hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi. Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören S
[24/2 10:42] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlana'da Aşk
Mevlâna der ki, 'Aşk geldi. Damarımda, derimde kan kesildi; beni kendimden aldı, sevgiliyle doldurdu. Bedenimin bütün cüzlerini sevgili kapladı. Benden kalan yalnız bir ad, ondan ötesi hep o..'
Uğruna bir ömür bağışlanan, yanıp yakınılan bu eşsiz sevgili. Allah'tır. Âşk'da Allah'a karşı aşırı sevginin kemale erişi, âşığın âşkta yok oluşudur. Gerçek ilhama mazhar olmuş, gerçek yokluğu zevk edinmişlerin en büyük arzusu ilâhî vuslat'tır. Mevlâna, bu yolun coşkun âşığıdır, aşktan doğmuş, aşkla yoğrulmuştur.
'Bizim peygamberimizin yolu âşk yoludur. Biz âşk çocuklarıyız; âşk bizim anamızdır,'
der ve hakiki diriliğin aşkta yok olmakla mümkün olabileceğini söyler 'Aşksız olma ki ölü olmayasın. Âşkta öl ki diri kalasın..' Mevlâna'nın âşkı, ömrünün üç merhalesinde olgunlaşmış, bir ömür bu uğurda harcanmıştır. Mevlâna bunu bir beytiyle şöyle ifade eder: 'Bütün ömrümün hülâsası şu üç sözden fazla değil: Hamdım, pişdim, yandım.' Tahsil ve yetişme devresinin hamlığını Tebrizli Şems pişirmiş, ondan sonra yokluğu ile Mevlâna'yı yakmış, kavurturmuştur. Mevlâna'ya göre, gerçek âşığa aşktan başka herşey haramdır. İlâhi âşk ve ma'şuk herşeyin üstünde ve içindedir. İnsan, kendisini yoktan var edeni nasıl sevmez? Bu sevgi, aslında onun özündedir, herşeyin sonu ona varır. 'Fîhi Mâ-fih' adlı eserinde şöyle buyurur: 'Aslolan sevmektir. İnsan'ın mayasındaki bu duyguyu arıtmalı. açıklamalıdır. Bedenimiz bir kovan gibidir. Bu kovanın balı ne mumu da ilâhî aşktır...'
Mevlâna'nın Şems'e karşı yakınlığı ve âşkı da budur: Şeyh Şelâhaddin ve Çelebi Hüsameddin'e olan aşk da bu.. Onlarda mutlak varlığın kemâlini, cemâlinde Allah nurlarını gören Mevlâna, gerçek âşkı. yani 'Zât-ı ilâhiye'yi sembolleştirerek terennüm etmiştir. Mesnevi'sinde, 'Hakiki maşuk olan Allah'dan başka bir temaşası bulunan âşk. âşk olamaz, saçma-sapan bir sevda olur' buyurdukları gibi, Mevlâna'daki âşk, tam anlamıyla ilâhi âşk'tır; başka hiç bir şey değildir ve olamaz.
Mevlâna, coşkun âşkını Şems'in adında sembolleştirmiştir. Kendisinden yirmi yaş fazla 60-70 yaşındaki bu derviş, Mevlâna'da öz cevherini bulduğu ilâhî âşkı olgunluğa ulaştırmış, yokluğu ile de Mevlâna, O'nu âşkın sembolü yapmıştır. Bu sembol Allah'ın cemâl ve celalim imâ eder. Mevlâna, ezeli maşukun yüzünün aksını ve nurlu ışıklarını her yerde görür. Tebrizli Semseddinde bu nurlar; gören Mevlâna onu bunun için över. İlâhî vecdin verdiği mestligi, şarabın mestliğine benzetmiş, şarabı da âşk şarabı olarak sembolleştirmiştir. ilâhî âşkın, yakıcı sarhoşluğu bu.. Şiirlerindeki bağ, gül ve bülbül, hepsi de birer semboldür. Asıl maksat Allah'tır. Bir rubaisinde bunu şöyle dile getirir:
'Başımı koyduğum her yerde secde ettiğim O'dur. Attı yönde ve altı cihet dışında Mâbud O'dur. Boğ, bülbül, semâ ve sevgili.. Hepsi bahane, maksat daima O'dur.'
İşte Mevlâna'daki âşk ve sevgili..
Çünkü o, herkesi seviyor, herkesi kabul ediyordu. Onca insanlar ceset ve kalıp itibariyle çok, fakat maya ve ruh bakımından tekli. Bir rubaisinde 'Yine gel, yine gel.. Her kim olursan ol. yine gel.. İster kâfir ol, ister mecûsi, ister putperest. İster yüz kerre bozmuş o! tövbeni..' diyor ve ilâve ediyordu: 'Umutsuzluk kapısı değil bu kapı. Nasılsan öyle gel..' Bütün bir insanlığı çağırıyor, aydınlık, nurlu kapısında, onlara gerçek yolu, Hak yolunu gösteriyordu.
Bu çağrıya uyanlar, onun etrafında kümeleşiyor. hidayet yolunu seçiyorlardı. Bilgini, cahili, zengini, fakiri, köylüsü-kentlisi, sultanından çobanına kadar Mevlâna'nın kapısında, ona uyanlar arasındaydı. Bu ilâhî bir çağrıydı. Konya bir gönüller yurdu, âşıklar kabesı olmuştu. Nitekim bu çağrı Mevlâna devrinde de, Me
[24/2 10:42] Ömer Tarık Yılmaz: ÂHİRET
İnsanın ölümü ile başlayan ebedî (sonsuz) hayat. Âhirete îmân, inanılması lâzım olan altı esastan beşincisidir. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki Kim de mü'min olduğu hâlde âhireti ister ve onun için gereken şekilde çalışırsa, işte onların çalışmaları makbûl olur. (İsrâ sûresi 19) Dünyâ için, dünyâda kalacağın kadar çalış. Âhiret için orada sonsuz kalacağına göre çalış. Allahü teâlâya, muhtaç olduğun kadar itâat et. Cehennem'e dayanabileceğin kadar günâh işle. (Hadîs-i şerîf-Eyyühel Veled) Sizden öncekiler, âhiret işleri ile uğraşıp, sâdece artan zamanlarını dünyâ işlerine harcarlardı. Siz ise, bugün hep dünyâ işleri ile uğraşıyor, zaman kalırsa âhiret işlerini yapıyorsunuz. (Avn bin Abdullah) Âhireti düşünmek akıllılığın alâmeti, kalbin canlılığıdır. (Ebû Süleymân Dârânî) Bir kalbde, âhiret arzusu çoğaldıkça, dünyâ düşüncesi o kalbden kaybolur. (Ali Müzeyyen) Allahü teâlânın bildirdiği bir âhiret günü bin dünyâ senesi kadardır. Böyle olduğu Hac sûresinde açıkça bildirilmiştir. Niçin bu kadar zaman olduğunu ancak Allahü teâlâ bilir. Çünkü âhirette, dünyâda bulunan gece, gündüz, ay ve sene yoktur. (Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî)
[24/2 10:43] Ömer Tarık Yılmaz: Organ bağışı caiz midir?
Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, organ ve doku nakli konusunda sarih bir hüküm bulunmamaktadır. İlk müçtehit ve fakihler de, kendi devirlerinde böyle bir mesele söz konusu olmadığı için, bu bağışın hükmüne temas etmemişlerdir. Ancak dinimizde, Kitap ve Sünnet’in delaletlerinden çıkarılmış genel hükümler ve kaideler de vardır. Kitap ve Sünnet’te açık hükmü bulunmayan ve her devirde karşılaşılan yeni meselelerin hükümleri, fakihler tarafından bu genel kaideler ile hükmü bilinen benzer meselelere kıyas edilerek (tahriç yoluyla) çıkarılmıştır. Organ ve doku nakli konusundaki hükmün tayininde de aynı yola başvurulması uygun olacaktır.
Bilindiği üzere, insan mükerrem bir varlıktır. Yaratıklar içinde Allah onu mümtaz kılmıştır. Bu itibarla normal durumlarda ölü ve diri kimselerden alınan parça ve organlardan faydalanılması, insanın saygınlık ve kerametine aykırı olduğu için, caiz görülmemiştir (Buhari, Libas, 83-87; Müslim, Libas, 33; Kasani, Bedaiu’s-sanai, V, 125; İbn Kudame, el-Muğni, I, 107; İbn Nüceym, el-Bahru’r-raik, VI, 88). Ancak, zaruret durumunda, zaruretin mahiyet ve miktarına göre bu hüküm değişmektedir.
İslam alimleri karnında canlı halde bulunan çocuğun kurtarılması için ölü annenin karnının yarılmasına başka yoldan tedavileri mümkün olmayan kimselerin kırılmış kemiklerinin yerine, başka kemiklerin nakline, bilinmeyen hastalıkların teşhis tedavilerinin sağlanabilmesi için, yakınlarının rızası alınmak suretiyle, ölüler üzerinde otopsi yapılmasının caiz olacağına fetva vermişler; canlı bir kimseyi kurtarmak için, ölünün bir parçasını itlaf etmeyi caiz görmüşlerdir (Şafii, el-Üm, VI, 165; İbn Kudame, el-Muğni, VIII, 356; Nevevi, el-Mecmu’, III, 138; Fetava-yı Hindiye, V, 360).
Aynı şekilde açlık ve susuzluk gibi, hastalığı da haramı mübah kılan bir zaruret saymışlar, başka yoldan tedavileri mümkün olmayan hastaların haram ilaç ve maddelerle tedavilerini caiz görmüşlerdir. Günümüzde kan, doku ve organ nakli ve tedavi yolları arasına girmiş bulunmaktadır.
O halde bazı şartlara uyulmak kaydıyla hayatı veya hayati bir uzvu kurtarmak için başka çare olmadığında, bazı şartlara uyularak kan, doku ve organ nakli yolu ile de tedavinin caiz olması gerekir. “Her kim bir hayatı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur.” (Maide 5/33) ayeti de buna ışık tutmaktadır.
Bu bağlamda organ naklinin caiz olması için şu hususlara dikkat edilmelidir:
a- Zaruret halinin bulunması, yani hastanın hayatını veya hayati bir uzvunu kurtarmak için, bundan başka çaresi olmadığının, mesleki ehliyet ve dürüstlüğüne güvenilen uzman doktorlar tarafından tespit edilmesi,
b- Hastalığın bu yoldan tedavi edilebileceğine zann-ı galibinin bulunması,
c- Organ veya dokusu alınan kişinin, bu işlemin yapıldığı esnada ölmüş olması; eğer organ canlı bir insandan alınacaksa bu organın alınan kişide (donör) temel bir hayati fonksiyonu devre dışı bırakmaması,
d- Toplumun huzur ve düzeninin bozulmaması bakımından organ veya dokusu alınacak kişinin sağlığında (ölmeden önce) buna izin vermiş olması veya hayatta iken aksine bir beyanı olmamak şartıyla, yakınlarının rızasının sağlanması,
e- Alınacak organ veya doku karşılığında hiçbir şekilde ücret alınmaması,
f- Tedavisi yapılacak hastanın da kendisine yapılacak bu nakle razı olması gerekir.
[24/2 10:43] Ömer Tarık Yılmaz: PEYGAMBERİMİZ VE İNSAN ONURU
İLİ : İSTANBUL
TARİH : 12/04/2013
Değerli Kardeşlerim!
Peygamber Efendimiz (s.a.s), veda haccındaki bir konuşmasında şunları söyledi:
“Bu Kurban Bayramı gününüz, bu Zilhicce ayınız, bu Mekke şehriniz nasıl saygın ise kanlarınız, mallarınız, şeref ve haysiyetiniz de aynı şekilde saygındır, dokunulmazdır… Dikkat edin! Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Müslümana, gönül rızası olmadan kardeşinin malı helâl olmaz…”
Merhamet Peygamberi, insanın değerini, haysiyetini bu sözleriyle ilan ediyordu asırlar öncesinden. Zira O, beşerin özlediği ve hak ettiği değerleri ihyâ için Alemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir rahmet elçisiydi. Nitekim öyle de oldu. Rabbimizin, “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık.” diyerek taltif ettiği insan, O Kutlu elçiyle bir kez daha muştulandı. O’nun sözleri ve hayatı bizler için en güzel örnek oldu. O’nun öğrettikleri, insanlığın karanlık dünyasını aydınlattı. İnsanlık O Nûr ile, Efendimiz ile yeniden onurlandı.
Kardeşlerim!
“Küçüklerimize sevgi ile muamele etmeyen bizden değildir.” buyuran Efendimiz, çocukları onurlandırdı. Ebû Umeyr ismindeki bir çocuğun çok sevdiği bir kuşu vardı. Bir gün kuş öldü ve çocuk bir hayli üzüldü. Efendimiz, çocuğun evine giderek onu teselli etti ve acısına ortak oldu.
Peygamberimiz, kıyamet günü arşın gölgesinde barınacaklar arasında Rabbine ibadet ederek yetişen gençleri de sayarak onları onurlandırdı. Gençleri, kendilerine olan güveni ve verdiği değerden dolayı çok önemli görevlere getirdi. Daha yirmili yaşlarındaki Cafer, Habeşistan Kralı karşısında İslam’ı savundu. Muâz, Yemen’e vali tayin edildi. Üsâme, önde gelen sahabilerin yer aldığı orduya komutanlık etti. Zeyd, Kutlu Nebi’nin vahiy katibi olma bahtiyarlığına erişti.
Kıymetli Kardeşlerim!
Allah Resulü, “Sizin hayırlılarınız kadınlarına iyi davrananlardır.” sözüyle kadını onurlandırdı. Mescidi Nebevi’yi süpüren yaşlı bir kadın vardı. Bir ara Resûlullah onu göremeyince nerede olduğunu sordu. “Öldü” dediler. Peygamberimiz: “Bana haber verseydiniz ya!” buyurdu. Ardından kadının mezarına giderek cenaze namazı kıldırdı ve dua etti.
Efendimiz, “Büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” buyurarak yaşlıları onurlandırdı. Mekke'nin Fethi'nde Ebû Bekir, yüz yaşına yaklaşmış olan babasını Peygamberimizin huzuruna getirdi. Bu duruma canı sıkılan Efendimiz, 'Keşke bu ihtiyarı buraya kadar yormasaydın. Ben onu ziyaret ederdim' buyurdu.
Kardeşlerim!
Allah Resûlü, engellileri onurlandırdı. Bazı bedensel kusurları sebebiyle topluma katılmaktan çekinen ve bu yüzden çölde yaşamayı tercih eden, Zâhir isminde bir sahâbî vardı. Efendimiz, her gördüğünde ona iltifat ederdi. Bir gün, Zahir’in kendisinin hiçbir değeri olmadığını söylemesi üzerine Peygamberimiz şöyle dedi: “Hayır! Sen, hiç de değersiz değilsin! Aksine Allah katında çok kıymetlisin!'
Ayrıca merhamet Peygamberi, görme engelli olan Abdullah ibn-i Ümmü Mektum’u müezzinlik görevine getirdi. Sefere çıkarken kendi vekaletini on üç defa ona verdi.
Ve Peygamberimiz, insanı onurlandırdı. Bir gün ashâbtan bir grupla otururken yanlarından bir cenaze geçti. Peygamberimiz cenazeyi görünce ayağa kalktı. Yanındakiler onun bir Müslüman cenazesi olmadığını söylediler. Ancak Gönüller Sultanı, 'Olsun, o da bir insan değil mi?” cevabını verdi.
Ashab-ı Kiramın önde gelenlerinden Ebû Zer ile Bilâl-i Habeşi arasında bir tartışma yaşandı. Tartışmanın etkisiyle Ebu Zer kendine hakim olamadı ve Bilal'e 'Siyah kadının oğlu' deyiverdi. Bu söz, renginden dolayı hor görülen Bilal'e ağır geldi. Dayanamayarak rahatsızlığını Efendimize arz etti. Efendimiz, son derece müteessir oldu ve hemen Ebu Zer'i çağırd�
[24/2 10:44] Ömer Tarık Yılmaz: 2. Şavt
“Bismillahi Allahü ekber! Allahım! Sana inana- rak, kitabını tasdikleyerek, sana verdiğim sözü tuta- rak ve Peygamberinin sünnetine uyarak işte burada- yım.
Allah, her türlü noksandan uzaktır. Hamd Al- lah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah büyüktür. Bütün güç ve kuvvet, şanı yüce olan Allah’a aittir.
Rabbim! Gönlüme genişlik ver, işimi kolaylaş- tır.
Rabbim! Ben kendime zulmettim, beni bağışla.
Senden başka hiçbir ilah yoktur. Sen her türlü noksandan uzaksın. Gerçekten ben zalimlerden ol- dum.
Rabbim! Beni bağışla ve merhamet et. Sen en iyi merhamet edensin.
Rabbim! İlmimi artır ve beni salihlere erdir.
Allahım! Haccımızı kabul eyle. Günahlarımızı bağışla. Çabamızı karşılıksız bırakma.
Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru. İyilerle birlikte cennete koy. Ey mutlak güç sahibi! Ey gü- nahları çok bağışlayan! Ey âlemlerin Rabbi!”
[24/2 10:44] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِذَا أَعْطَيْتُمُ الزَّكَاةَ فَلَا تَنْسَوْا ثَوَابَهَا أَنْ تَقُولُوا اللّٰهُمَّ اجْعَلْهَا مَغْنَمًا وَلَا تَجْعَلْهَا مَغْرَمًا. (هـ)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Zekâtınızı verdiğiniz zaman şu duayı okuyarak sevabını (Allâhü Teâlâ’dan) istemeyi unutmayınız: Allâh’ım, bu zekâtımı âhiret azığı kıl, ödenmesi gerekli olan bir borç gibi karşılıksız bırakma.” (Sünen-i İbn-i Mâce)
24 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[24/2 10:44] Ömer Tarık Yılmaz: AŞERE-İ MÜBEŞŞERE’NİN FAZİLETİ
Saîd bin Zeyd (r.a.) demiştir ki: “Aşere-i Mübeşşere’nin Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz nezdindeki makamları pek yüksek idi. Onlar harplerde Fahr-i Kâinât Efendimizin hemen önünde, namazlarda ise hemen arkasında yer alırlardı.” Saîd Hazretleri bir defasında da şöyle rivâyet etmiştir:
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’den işittim, o, “Ebûbekir Cennet’tedir, Ömer Cennet’tedir...” diye Aşere-i Mübeşşere’yi saydıktan sonra buyurdular ki:
“Sizden birisinin, Nûh aleyhisselâm gibi uzun ömrü olsa ve bu (bin yıllık) ömrü ibadetle geçirse, onun bu ameli, bu zâtlardan herhangi birisinin Resûlullah (s.a.v.) ile birlikte yüzlerinin tozlandığı bir gazâda bulundukları bir ana denk olamaz.” (Sünen-i Ebû Dâvud)
İBN-İ BATÛTA’NIN GÖZÜNDEN ANADOLU
Mâlikî fakîhlerinden, meşhur seyyâh ve tarihçi İbn-i Batûta (v. 1369), seyâhatnâmesinde Anadolu’yu şöyle anlatır:
Bu diyarlar, dünyanın en güzel memleketlerindendir. Cenâb-ı Hak, dünyanın her tarafına ayrı ayrı ihsan ettiği güzellikleri, burada bir araya getirmiştir. Ahalisinin yüzleri güzel, kıyafetleri temiz, yemekleri de pek hoştur. Bunlar Allah’ın kullarının en şefkatlileridir. Bu sebepten, “Bolluk, bereket Şam’da, şefkat ise diyâr-ı Rum (Anadolu)’dadır.” denilmiştir.
Bu diyarda her ne vakit bir dergâha veya bir eve müsafir olsak, komşularımız hâlimizi sorar, ihtiyaçlarımızı karşılarlardı. Yanlarından ayrılacağımız sırada sanki bir akrabamız gibi, bizimle vedalaşırlar ve bu ayrılıktan dolayı gözyaşı dökerlerdi.
Bu memleketin âdetine göre, haftanın bir günü bir hafta yetecek kadar topluca ekmek pişirirlerdi. Pişirildiği bir gün, yanında lezzetli katıklar ile bize sıcak ekmek ikram ettiler ve ‘Bunu size hanımlar gönderdi, sizden dua istiyorlar.’ dediler.
Anadolu halkının ekserisi, İmâm Ebû Hanîfe mezhebinden olup, Ehl-i Sünnet’tirler. Aralarında Kaderî, Râfizî, Mutezilî, Hâricî ve sair ehl-i bidat bulunmaz. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın onlara husûsî olarak verdiği büyük bir fazilettir.
24 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[24/2 10:44] Ömer Tarık Yılmaz: 'Havf, menedilenden uzak durmak; recâ, emredilenin ifasına koşmaktır.'
Sehl b. Abdullah Tüsterî [rahmetullahi aleyh]
Semerkand Takvimi
[24/2 10:44] Ömer Tarık Yılmaz: Nikâh Nedir?
Nikâh, helâl ile haramı birbirinden ayıran kutsal bir akiddir.
Nikâh, kadın ile erkeği birbirine helâl eden bir işlemdir.
Nikâh, cimâyı zinadan ayıran ince bir çizgidir. Onunla yuva kurulur, eşler ayıplanmaktan kurtulur, aile âfetten korunur.
Nikâh, ilk insanla birlikte bütün insanlığa yüklenen en büyük bir emanettir.
Nikâh, bütün peygamberlerin ümmetlerine öğrettiği ilâhî bir vazifedir.
Nikâh, insan cemiyetini hayvan topluluğundan ayıran bir alamettir.
Nikâh, insanlığın farkı, aklın gereği, aşkın edebi ve iffetin ispatıdır.
Nikâh bütün hak dinlerin emridir.
Rahmet Peygamberimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] buyurduğu gibi: Birbirini seven iki kişiyi nikâh gibi (birbirine bağlayan ve kaynaştıran) hiçbir şey yoktur. Yüce Allah kadını kocası için, kocayı da hanımı için birer elbise yapmıştır. Bu elbise nikâhla giyilir. Şuna da dikkat edilmelidir. Nikâhta keramet vardır diye, yeterince tanınmayan, ruhen hiç ısınılmayan, fıtratları uyuşmayan, hedefleri farklı olan iki genci zorla evlendirmek doğru değildir. Nikâhta inceleme, istişare ve izin gereklidir. Yoksa keramet değil ihanet olur.
Semerkand Takvimi
[24/2 10:44] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Allah, eceli geldiğinde hiçbir kimseyi asla ertelemez. Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
(Münafikûn, 63/11)
[24/2 10:45] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Beş vakit namaz ve Cuma namazı diğer Cuma namazına kadar, Ramazan, diğer Ramazana kadar büyük günahlardan kaçınıldığı takdirde aralarında işlenen küçük günahlara kefarettirler.
(Muslim)
[24/2 10:45] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Aşkınla tutuşan gönüller hürmetine, zikrinle coşan diller hürmetine, gözlerden akan yaşlar hürmetine, huzurunda eğilen başlar hürmetine; Ahir ve âkıbetimizi hayreyle Allah’ım!
[24/2 10:45] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
Es-Sabür
Çok Sabırlı
[24/2 10:45] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Su kadar değeri yok
Bir sene hacca gitmek üzere yola çıktı. Bağdât’a vardığında Halife Hârun Reşid bunun geldiğini haber aldı ve yanına çağırttırdı. Şakîk-i Belhî, halîfenin yanına geldi. Halîfe Hârun Reşîd sordu:
'Zâhid olan Şakîk-i Belhî sen misin?'
Şakîk-i Belhî;
'Şakîk benim ama zâhid değilim.'dedi.
Halife nasîhat isteyince şöyle buyurdu:
'Aklını başına topla ve çok dikkatli ol. Allahü teâlâ sana Ebû Bekr-i Sıddîk’ın makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi doğruluk istiyor. Sana Ömer-ül-Fârûk’un makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi, hak ile bâtılı ayırmanı istiyor. Sana Osman-ı Zinnûreyn’in makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi hayâ ve kerem sâhibi olmanı istiyor. Sana Aliyyül Mürtezâ’nın makâmını verdi ki, senden, onda olduğu gibi ilim ve adâlet istiyor.'
Hârun Reşîd;
'Biraz daha nasîhat et.'deyince,
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
'Allahü teâlânın Cehennem diye bilinen bir yeri vardır ve seni de oraya bekçi yaptı. Eline üç şey verdi. Bunlar mal, kılıç ve kırbaçdır. İnsanları bu üç şeyle Cehennem’den uzaklaştır. Muhtaç biri gelirse ona mal ver. Allahü teâlânın emirlerine aykırı davrananları bu kırbaçla edeblendir, yola getir. Başkalarına haksızlık edenlerin, haksız yere adam öldürenlerin karşısına bu kılıçla sen çık. Eğer bunları yapmazsan Cehenneme ilk gidecek sen olursun.'
Halife biraz daha nasîhat istedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
'Sen suyun menbaı, kaynağı gibisin. Senin vâlilerin, kumandanların da bu suyun kolları gibidir. Suyun menbaı saf, temiz, berrak olursa, suyun kolları da berrak olur. Suyun menbaı temiz olup, kollarda hafif bulanıklık olursa da zararı olmaz. Ama menbaı bulanık olursa, artık suyun kollarının saf ve berrak olmasını ümid etmek mümkün olmaz.'
Hârun Reşîd;
'Biraz daha anlat'dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
'Düşün ki çölün ortasında kaldın, susuzluktan ölmek üzeresin. Birisi getirip bir içim su satsa bu suyu kaça alırsın?'
O da; '
Ne kadar istiyorsa onu verir, suyu satın alırım.'dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
'Elinde su bulunan kimse, bu suya mukâbil senden servetinin yarısını istese, yine râzı olur musun?”.
Hârun Reşîd;
'Evet râzı olurum.'dedi.
Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
'Düşün ki servetinin yarısını verip satın aldığın suyu içtin. Bir zaman geçince bu suyu dışarı atmak ihtiyâcını duydun, fakat idrar yapamadın. Öyle ki ölecek hâle geldin. Birisi çıkıp dese ki, ben senin bu sıkıntıdan kurtulmana sebeb olurum, lâkin buna mukabil olarak mülkünün öbür yarısını isterim, dese ne yaparsın?'
Hârun Reşîd;
'Elbette râzı olurum. Ben o sıkıntıda iken servetimin ne mânâsı var?'dedi.
Bunun üzerine Şakîk-i Belhî buyurdu ki:
'O halde önce içtiğin sonra idrar yoluyla dışarıya attığın bir içim su kıymetinde bile olmayan şu servetine sakın güvenme. Bir kimseye karşı bununla öğünme!'
Bu nasîhatlardan sonra Hârun Reşîd çok ağladı. Şakîk-i Belhî’yi hürmet ve saygı ile uğurladı.
[24/2 10:45] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: İbnu Ömer (ra)
Hamr haram edildiği zaman Medine'de mevcut beş çeşit içki arasında üzümden yapılan şarap yoktu.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Eşribe 2, Tefsir, Maide 10,3
Hadisin Açıklaması:
Hanefîlerin Kur'ân'da geçen 'hamr' kelimesiyle, öncelikle üzümden ve (ikinci olarak da) hurmadan elde edilen şarabın kastedildiğini söylediklerini belirttik. Ama cumhur hamr deyince bütün sarhoş edicileri anlamıştır
[24/2 10:46] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: 'Melekler nurdan yaratıldılar, cinler dumanlı bir alevden yaratıldılar. Adem de size vasfı yapılandan yaratıldı.'
Kaynak : Müslim, Zühd 60, (2996)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[24/2 10:46] Ömer Tarık Yılmaz: 187- عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ مَسْعُودٍ
أن رَسُولَ اللَّهِ
قال : مَا مِنْ نَبِيٍّ بَعَثَهُ اللَّهُ فِي أُمَّةٍ قَبْلِي, إلا كان لَهُ مِنْ أُمَّتِهِ حَوَارِيُّونَ وَأَصْحَابٌ يَأخذونَ بِسُنَّتِهِ وَيَقْتَدُونَ بِأمرهِ, ثُمَّ إنهَا تَخْلُفُ مِنْ بَعْدِهِمْ خُلُوفٌ, يَقُولُونَ مَا لاَ يَفْعَلُونَ, وَيَفْعَلُونَ مَا لاَ يُؤْمَرُونَ, فَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِيَدِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ, وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِلِسَانهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ, وَمَنْ جَاهَدَهُمْ بِقَلْبِهِ فَهُوَ مُؤْمِنٌ, وَلَيْسَ وَرَاءَ ذَلِكَ مِنَ الإيمان حَبَّةُ خَرْدَلٍ .
187: İbn-i Mes’ud (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Benden önceki ümmetlere Allah tarafından gönderilen hiç peygamber yoktur ki, kendi ümmetinden sünnetine(yolunu takip eden) uyan ve emrine sarılan samimi ve seçkin çevresi olmasın. Sonra bunların yerlerine öyleleri geçti ki onlar yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler oldular. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir, kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarını yapmayan da ise artık hardal tanesi ağırlığı kadar bile iman yoktur.” (Müslim, iman 80)
188- عَنْ اَبِى الْوَلِيدِ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ
قال : بَايَعْنَا رَسُولُ الله
عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي مَنْشَطِنَا, وَمَكْرَهِنَا, وَعُسْرِنَا, وَيُسْرِنَا, وَعلى أَثَرَةً عَلَيْنَا , وَأن لاَ نُنَازِعَ الأمر أَهْلَهُ إلا أن تَرَوْا كُفْرًا بَوَاحًا عِنْدَكُمْ مِنَ اللَّهِ فِيهِ بُرْهَان , َعَلَى أن نَقُولَ بِالْحَقِّ اَيْنَمَا كُنَّا ، لاَ نَخَافُ فِى اللهِ لَوْمَةَ لاَئِمٍ .
188: Ebu’l Velid Ubade İbn-i Sâmit (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Biz zorlukta ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin hakkı yerine getirmeye ve söylemeye Allah, yolunda ve Allah’ın rızası için hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacağımıza dair Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) beyat ettik. (siyasi otoritesini kabul edip elini sıktık) (Buhari Ahkam 42, Müslim, İman 41)
189- عَنِ النُّعْمَان بْنَ بَشِيرٍ رَضِي الله عَنْهُمَا عَنِ النَّبِيِّ
قال : مَثَلُ الْقَائِمِ فِى حُدُودِ اللَّهِ وَالْوَاقِعِ فِيهَا, كَمَثَلِ قَوْمٍ اسْتَهَمُوا عَلَى ,سَفِينَةٍ فَصَارَ بَعْضُهُمْ أَعْلاَهَا وَبَعْضُهُمْ أَسْفَلَهَا, فَكان الَّذِينَ فِي أَسْفَلِهَا, إذا اسْتَقَوْا مِنَ الْمَاءِ مَرُّوا عَلَى مَنْ فَوْقَهُمْ, فَقالوا : لَوْ أنا خَرَقْنَا فِي نَصِيبِنَا خَرْقًا, وَلَمْ نُؤْذِ مَنْ فَوْقَنَا , فَإن يَتْرُكُوهُمْ وَمَا أَرَادُوا هَلَكُوا جَمِيعًا , وَإن أخذوا عَلَى أَيْدِيهِمْ , نَجَوْا وَنَجَوْا جَمِيعًا.
189: Numan İbn-i Beşir (Allah Onlardan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını hiçe sayarak hududu çiğneyenlerin
[24/2 10:46] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET........ ÂHIRETTE KURTULANLAR
Bir gün, Peygamber efendimiz Eshabına buyurdu ki:
“Rüyâmda acayip şeyler gördüm;
¥ Ümmetimden birini azap melekleri yakalamıştı. Aldığı abdestler gelip, onu içindeki zor durumdan kurtardı...
¥ Birini gördüm, kabri onu sıkıyordu. Kıldığı namazlar gelip, onu kabir azabından kurtardı...
¥ Birine şeytanlar musallat olmuştu. Ettiği zikirler gelip, şeytandan onu kurtardı...
¥ Birinin de susuzluktan dili çıkmıştı. Tuttuğu Ramazan orucu gelip, susuzluğunu giderdi...
¥ Birini zulmet sarmıştı. Yaptığı hac gelip karanlıktan çıkardı...
¥ Birine ölüm meleği gelmişti. Ana babasına yaptığı iyilikler gelip, ölümüne engel oldu, geciktirdi.
¥ Birini Müslümanlarla konuşturmuyorlardı. Sıla-i rahîm gelip, ona şefaat etti, onlarla konuştu.
¥ Peygamberinin yanına gitmek isteyen birine engel oluyorlardı. Aldığı gusül, onu alıp yanıma getirdi...
¥ Ateşten korunmak isteyen birisine, sadakası gelip ateşe perde oldu...
¥ Birini zebaniler alıp Cehenneme götürürken, yaptığı emr-i mâruf ve nehy-i münker gelip kurtardı...
¥ Biri Cehennem ateşine atılmıştı. Allah korkusu ile döktüğü gözyaşları gelip oradan kurtardı...
¥ Birine amel defteri solundan verilirken, Allah korkusu gelip, defterini sağa aldı...
¥ Sevapları hafif gelen birine, kendinden önce ölen çocukları gelip, sevabını ağırlaştırdı...
¥ Cehennemin kenarında, korkudan titreyen birine, Allahü teâlâya olan hüsnü zannı gelince, titremesi durdu...
¥ Sırattan zorla geçen biri, Cennete geldi. Fakat kapılar kapalıydı. Kelime-i şehâdeti gelip, onu Cennete koydu...”
Ahmet Demirbaş TÜRKİYE GAZETESİ 02.04.2022
24.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[24/2 10:47] Ömer Tarık Yılmaz: el-Yûsuf Suresi 2
Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.
[24/2 10:47] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Üç şey vardır, bunlar kimde bulunursa, Allah onun üzerine himayesini açar ve onu cennete koyar: 'Zayıflara rıfk, anne-bebaya şefkat, kölelere ihsan.
[24/2 10:47] Ömer Tarık Yılmaz: El-Vâcid: İstediğini, istediği vakit bulan.
[24/2 10:47] Ömer Tarık Yılmaz: Ölümü Hatırlamak : Peygamber Efendimiz (SAV), ölümü unutmamak için kabir ziyaretlerine ayrı bir önem verirdi.
“Kabirleri ziyaret etmek isteyen ziyaret etsin. Çünkü kabir ziyareti bize âhireti hatırlatır”
(Tirmizî, Cenâiz 60; Ebû Dâvûd, Cenâiz 77)
[24/2 10:47] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari, Müslim
Ya Rabb! Senin îzzet ve kudretine sığınırım ki, senden başka hiç bir ilâh yoktur. Ve sen ölmezsin. Cin ve insanlar ise ölürler.
[24/2 10:47] Ömer Tarık Yılmaz: hangi meslekleri yapmıştır?
Çocukluk ve Gençliğinde;
Çobanlık
Ticaret
Peygamberlik Vazifesinden Sonra;
Devlet başkanlığı,
Ordu komutanlığı,
Hâkimlik,
Ortaklaşa iş yaparken başkanlık,
Öğretmenlik,
İmamlık,
Vaizlik,
İdarecilik
Hz. Peygamber, amcası Ebû Tâlib hayatta iken ve ticârete başlamadan evvel bir müddet “çobanlık” yapmıştır. Bu meslek, Araplar arasında basit, sıradan bir meslek değil, eşrâf ve zengin çocuklarının da yaptığı bir işti. Ayrıca çobanlık, hemen hemen bütün Peygamberlerin meşgalesi olmuştur. Bununla Allâh Teâlâ onlara teblîğ vazîfesini vermeden önce, idârecilikte lâzım olan birtakım husûsiyetler kazandırmıştır.
PEYGAMBER MESLEĞİ
Resûlullâh bir gün:
“Allâh Teâlâ’nın gönderdiği her Peygamber, mutlakâ koyun gütmüştür.” buyurdu. Bunun üzerine sahâbîleri:
“−Siz de mi koyun güttünüz, yâ Resûlallâh?” diye sordular. Efendimiz:
“−Evet, ücret karşılığında[1] Mekkelilerin koyunlarını güderdim.” buyurdu. (Buhârî, İcâre, 2, Enbiyâ, 29; İbn-i Mâce, Ticâret, 5)
[24/2 10:47] Ömer Tarık Yılmaz: El-Fâtiha Suresi / 3
Allah sonsuz merhamet sahibidir. İki güzel isim birlikte âdeta, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır” (El-A‘râf 7/156) mânasını tefsir ve teyid etmektedirler. Daha çok celâl tecellisi ifade eden Allah ve Rab isminden sonra, bu iki isim Allah’ın cemâlini hatırlatmakta ve kulu yaratıcısı karşısında korku ile ümit arasında tutmaktadır. Terhib yani korkutmadan sonra terğib yani teşvik mânası taşımaktadır.
Diğer bir açıdan Rahmân ve Rahîm isminde terbiyenin iki mühim esasına işaret edilmektedir. Bunlardan biri faydalı olanları celbetmek, diğeri ise zararlı olanları defetmektir. Rezzâk yani bol bo
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N