Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 11.07.2023 16:06
Günün yazısı
[26/2 21:17] Ömer Tarık Yılmaz: 22 - Münkeri Nehyetmenin İmandan Olduğunu, İmanın Artıp Eksildiğini, İyiliği Emir ve Kötülükden Nehyin Vacib Olduklarını Beyan Bâbı
186- Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ve-ki' Süfyân'dan rivâyet etti. H.
Bize Muhammed b. el-Müsennâ dahi rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Şu'be rivâyet etti. (Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Muhammed b. el-Müsennâ) ikisi birden Kays b. Müslim'den , o da Târik b. Şihâb'dan rivâyet ettiler. Bu hadis Ebû Bekir'indir.. Ebû Bekir şöyle dedi:
— Bayram günü ilk defa işe namazdan evvel hutbe ile başlayan Mer-vân'dır. Bir adam ayağa kalkarak ona:
— Namaz hutbeden öncedir; demiş. Mervân:
— Oradaki terkedilmiştir; cevabını vermiş. Bunun üzerine Ebû Saîd:
— Ama şu zât hakikaten kendisine düşeni yaptı. Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i:
«Sizden her hangi biriniz bir kötülük görürse onu hemen eliyle değiştirsin: Eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle değiştirsin; ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle değiştirsin. İmanın en zaifi de budur.» buyururken işittim; demiş.
Bu hadisin müttefekun aleyh bir rivâyeti vardır ki Şeyhayn onu Bayram namazı bahsinde tahric etmişlerdir. Meali şudur:
«Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Ramazan ve Kurban bayramlarında namazgaha çıkardı; ve (Yapmağa) başladığı ilk iş namaz olurdu. Sonra namazı bitirerek cemaata karşı ayakta durur; cemaat, saflarında otururlardı. Böylece onlara va'zeder, tavsiyede bulunur; ve emrederdi. Şayed bir ordu ayırmak isterse onu ayırır, yahut orduya müteâllik ,bir şey emretmek isterse emreder; sonra (Medine'ye doğru) çekilir giderdi. Ebû Said diyor ki:
— Halk bu minval üzere devam edegeldi. Nihayet ben Medine enjıîri Mervân ile bir Kurban veya Ramazan bayramında namazgaha çıktım. Oraya varınca ne göreyim, karşımda Kesir b. es-Salt'ın yaptığı bir minber!... Bir de baktım Mervân namazı kılmadan ona çıkmak istiyor!... Hemen elbisesinden çektim. O da beni çekti ve (minbere) çıktı; namaz lan Önce hutbeyi okudu. Ben kendisine:
«Vallahi sünneti değiştirdiniz!» dedim. Mervân:
«Yâ Ebâ Said! Senin bildiğin geçti.» dedi.
«Vallahi benim bildiğim (şekil) bilmediğimden daha hayırlıdır» dedim.
«Cemaat namazdan sonra bizi dinlemeye oturmuyorlar da onun için hutbeyi namazdan önceye aldım.» dedi.
Bu hadisden açıkça anlaşılıyor ki Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında minber yoktu. Bayram namazları sahrada kılınır; namazdan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cemaata karşı ayağa kalkarak hutbesini okurdu. Kendileri son derece mütevazı oldukları için minber yaptırmaya lüzum görmemişlerdi.
Kâdi Iyâz'ın beyanına göre ilk defa hutbeyi namazdan evvel kimin okuduğu ihtilaflıdır. Bazıları bunun Hazret-i Osman (radıyallahü anh) olduğunu söylemiş; bir takımları, cemaat bayram namazım kıldıktan sonra hutbeyi dinlemeden dağıldığı için bunu Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'ın yaptığını iddia etmişlerdir. Hattâ Ömer (radıyallahü anh)’ın bunu cemaat dağılıyor diye değil, geç kalanlar namaza yetişsin diye yaptığını ileri sürenler vardır,
«Hutbeyi ilk defa namazdan önce okuyan Muâviye (radıyallahü anh) dır» diyenlerle Abdullah b. Zübeyr (radıyallahü anh) olduğunu söyleyenler de vardır.
Fakat bütün bu söylentilere rağmen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Alî (radıyallahu anhüm) hazerâtından sabit olan: namazı hutbeden Önce kıldıklarıdır. Umumiyetle fukahanm kavli de budur. Hatta bu hususta icmâ' bulunduğunu iddia edenler de vardır. Bunlar icmâı ya hilaftan sonra iddia etmiş, yahut asr-ı Seâdetle Hulefa-i Râşidin zamanlarında meselenin ittifakı olmasına bakarak Beni Ümeyye'nin hilafını nazar-i i'tibâra almamışlardır. Ebû Said-i Hudri (radıyallahü anh)’in bir çok zevat huzurunda: «Amma şu zât hakikaten kendisine dü�
[26/2 21:18] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• II. Osman Padişah Oldu 1618
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[26/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“(Onlar şöyle yakarırlar;) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.”
Al-i imran 8
[26/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Utanmazsan dilediğini yap.”
Buhârî, Enbiyâ, 54
[26/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: HOCALI KATLİAMI
Karabağ’ın en büyük kenti Hankendi şehrini Aralık 1991’de işgal eden Ermenilerin bir sonraki hedefi, bölgenin tek havaalanına sahip ve stratejik önem taşıyan Hocalı’yı ele geçirmekti.
Hocalı’nın etrafındaki bütün köy ve yolları tek tek ele geçiren Ermeni güçleri, kasabanın diğer illerle kara yolu bağlantısını kesti.
Ocak ayının başlarından itibaren elektrik verilmeyen Hocalı’nın savunması sadece hafif silahlara sahip yerel savunma güçleri ve az sayıdaki milli ordu askerinden ibaretti.
25 Şubat 1992’den itibaren Hocalı’ya saldırıya başlayan Ermeniler, bölgedeki Sovyet ordusuna bağlı 366. Zırhlı Alayı’nın bütün araçlarını kullanarak, şehri iki saat boyunca top ve tank ateşine tuttu. Saldırıdan bir gün sonra ise hafızalardan yıllarca silinmeyecek “Hocalı Katliamı” yapıldı.
Resmi verilere göre, Hocalı katliamında savunmasız durumdaki 106’sı kadın ve 63’ü çocuk, 613 Azerbaycan vatandaşı hayatını kaybetti. Katliamdan 487 kişi ağır yaralı kurtulurken, Ermeni güçleri 1275 kişiyi esir aldı. Bunlardan 150’sinden haber alınamadı.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[26/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! Beni sana çok şükreden, seni çok zikreden, senden çok korkan, sana itaat eden, sana saygı gösteren, sana yönelen ve tövbe eden bir kimse eyle.” (Tirmizi, Deavat, 114)
[26/2 21:19] Ömer Tarık Yılmaz: YEMİN KEFARETİ
“...Yeminin kefareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat et- mektir. Kim (bu imkânı) bulamazsa onun kefareti üç gün oruç tutmaktır...” (Mâide, 5/89)
Bu âyetten açıkça anlaşıldığı gibi yeminini bozan kişinin ke- fareti, on fakiri doyurmak veya giydirmek, ya da bir köleyi hür- riyetine kavuşturmaktır. Ancak bu sayılanlardan birini yapamayan kişinin, peşpeşe üç gün oruç tutması gerekir.
Bozulan yeminler birden fazla olursa, kefaretler de yeminlerin sayısınca artar. Ancak bazı din bilginlerine göre bozulan ye- minler birden fazla olsa bile bir kefaret yeterli olur.
HADÎD SÛRESİ
Medine döneminde inmiştir. 29 âyettir. Sûre, adını 25. âyette geçen “el-Hadîd” keli- mesinden almıştır.
Hadîd, demir demektir.
Sûrede başlıca, tüm kâinatın Allah’a ait olduğu ve kainatta dilediği gibi tasarruf edeceği, Allah’ın dinini yüceltmek için can ve mal ile mücade- lenin gerekliliği, dünya haya- tının geçiciliği ve aldatıcılığı konu edilmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Gelin dostlar Allah zikrini daima söyleyin / Allah zikri gönül ülkesini açar dostlar Estağfirullah ve istağfarı dinmeden söyleyin / Lanetli şeytan beden ülkesinden kaçar dostlar. (Ahmed Yesevî)
[26/2 21:20] Ömer Tarık Yılmaz: Yaratılan varlıkların hesabını yapan ve bilen
Al-Hasib : The Accounter who knows every details.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'...Hesap görücü olarak Allah yeter.' (Nisa, 6)
'...Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak yapandır.' (Nisa Suresi, 86)
'...Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır.' (Enam Suresi, 62)
'... Allah, hesabı pek seri görendir.' (Bakara Suresi, 202)
İnsanların ahirette yaptıklarının karşılığını almak için bir hesap kontrolünden geçmeleri lazımdır. İşte bu hesapları noksansız yapacak olan Hz.Allah'tır. O'nun hesabı süratlidir. Bir anda bütün mahlukatın hesabını görecektir. İmanı kuvvetli olanın hesabı göz açıp yumuncaya kadar kolay olacak, imanı zayıf olanın hesabı ise çok sürecektir.
Bu ismin bir çok anlamı zikredilmiştir.
Parçaları bütünüyle bilen,
Hesap etmeden bilen
Bütün üstün niteliklere sahip olan,
Hiç bir eksiği ve kusuru olmayan,
Kıyamet günü kullarını hesaba çekecek ve sorgulayacak olandır.
O, kendi kereminden fazlasıyla verendir.
Her insan kendisini ağır hesaptan kurtarmak için çalışmalı, Allah'ın belirlediği sınırlara dikkat etmeli, ahiretteki hesabının hafif olması için daha bu dünyada iken kendisini hesaba çekip yanlışlarını düzeltmelidir.
İhlasla 'Yâ Hasib' diye bir müslüman bu isme devam etse, gözden, zalimden kurtulur. Duası kabul olur.
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[26/2 21:20] Ömer Tarık Yılmaz: Tekfir, müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymak demektir. İrtidad ise müslümanın dinden çıkması anlamına gelir. Dinden çıkana mürted denilir. Bu itibarla tekfir bir şahsın başkaları tarafından küfrüne hükmedilmesi, irtidad ise kişinin kendi irade ve ifadesiyle İslâm'dan ayrılması ve hukuk düzeni tarafından da mürted sayılması demektir.
Bir müslümanın kâfir olduğuna hükmedilmesi onu pek ağır dünyevî sonuçlara, müeyyide ve mahrumiyetlere mahkûm etmek anlamına geldiğinden, tekfir konusunda çok titiz davranmak gerektiği açıktır. Bu, bireysel bir isnat ve iddia anlamındaki tekfir için de toplumsal bir yargı anlamındaki irtidad için de böyledir. Gelişigüzel tekfir iddialarına dayanılarak irtidad hükümleri uygulanamaz.
İslâm kültüründeki tekfir ve irtidad kavramları, din ve vicdan hürriyetinin sınırlandırılması ve tehdit altında tutulması değil, toplumun ortak değerlerine ve dinî inançlarına karşı alenî saygısızlık ve saldırganlığı önleme, toplumda gerekli olan huzur ve sükûnu güvence altına alma, nesilleri inkârcılığın olumsuz etkilerinden koruma, tekfir edilen şahsa gerekli yaptırımların uygulanmasıyla da kamu vicdanı açısından adaleti gerçekleştirme gibi gayelere mâtuf bir tedbir ve toplumsal sağduyu refleksi niteliğindedir.
Yersiz yapılan tekfir, fert açısından ağır sonuçlar doğurmasının yanında toplum hayatında kapatılamayacak yaraların açılmasına, birlik ve bütünlüğün zedelenmesine ve parçalanmaya sebep olur. Çünkü bu durumdaki bir kimse, gerçek durumunu Allah bilmekle birlikte, toplumda müslüman muamelesi görmez, selâmı alınmaz, kendisine selâm verilmez, kestikleri yenilmez. Müslüman bir kadınla evlenmesine müsaade edilmez. Öldüğünde cenaze namazı kılınmaz. Müslüman kabristanına gömülmez. Tekfir bu denli ağır sonuçlar doğurduğu içindir ki, Hz. Peygamber Medine toplumunda, münafıkların varlığını bildiği halde onları küfürle itham etmemiş, temelleri hoşgörüye bağlı bir İslâmlaştırma siyaseti izlemiş, pek çok hadiste de 'Ben müslümanım' diyeni küfürle suçlamaktan sakınmayı tavsiye etmiştir. Bir hadiste 'Kim bir insanı kâfir diye çağırırsa, yahut öyle olmadığı halde ey Allah düşmanı derse söylediği söz kendisine döner' (Buhârî, 'Ferâiz', 29; Müslim, 'Îmân', 27) buyurulurken, bir başka hadiste de şöyle denilmiştir: 'Bir insan müslüman kardeşine ey kâfir diye hitap ettiği zaman, ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şayet söylediği gibi ise küfür onda kalır, değilse söyleyene döner' (Buhârî, 'Edeb', 73; Müslim, 'Îmân', 26).
Hadislerden de anlaşılacağı gibi bir kimseyi küfürle itham ederken göz önünde bulundurulması gereken husus, o kimsenin küfür olan bir inancı gönülden benimsediğinin iyi tesbit edilmesidir. Muhatap küfrü açıkça benimsemiyorsa, onun inanç, söz veya davranışı ile küfre girdiğini söyleme konusunda temkinli olmak gerekir. Hz. Peygamber'in anılan tavsiyelerini göz önünde bulunduran bilginler 'ehl-i kıbleden olup da günah işlemiş bulunan bir kimseyi bundan dolayı tekfir etmemeyi' Ehl-i sünnet'in temel prensipleri arasında zikretmişlerdir.
[26/2 21:20] Ömer Tarık Yılmaz: (Seytan) onlara söz verir ve onlari ümitlendirir; halbuki seytanin onlara söz vermesi aldatmacadan baska bir sey degildir (NİSA/120)
Ve o zaman, münafiklar ile kalplerinde hastalik (iman zayifligi) bulunanlar: Meger Allah ve Resûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuslar! diyorlardi (AHZAB/12)
Bilin ki dünya hayati ancak bir oyun, eglence, bir süs, aranizda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteginden ibarettir Tipki bir yagmur gibidir ki, bitirdigi ziraatçilerin hosuna gider Sonra kurur da sen onun sapsari oldugunu görürsün; sonra da çer çöp olur Ahirette ise çetin bir azap vardir Yine orada Allah'in magfireti ve rizasi vardir Dünya hayati aldatici bir geçimlikten baska bir sey degildir (HADİD/20)
[26/2 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: CENABETTEN GUSÜL
3706 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselam) buyurdular ki: 'Erkek, kadının dört uzvu arasına çöker ve kadına mübâşeret ederse gusül vacib olur.''
Bir rivâyette de şu ziyade var: '. . . İnzal olmasa bile. ''
Ebu Dâvud'un rivayetinde dört uzvu kelimesinden sonra '. . .hitana (sünnet mahalli) hitanı kavuşturursa, gusül vacib olur' denmiştir.
3707 - İmam Mâlik'in Hz. Aişe'den kaydettiği bir rivayette: 'Hitân, hitanı geçince gusül vacib olur, ben ve Resulullah böyle yaptık ve yıkandık '' denmiştir.
Buhari, Gusl 28; Müslim, Hayz 87, (348); Muvatta, Tahâret 71, (1, 45, 46); Ebu Davud, Taharet 84, (216); Nesâi, Tahâret 129, (1, 110, 111); İbnu Mâce, Tahâret 111, (610).
3708 - Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ensâr'dan birine adam göndererek, yanına çağırttı. . Ensâri, başından sular damlaya damlaya geldi. Aleyhissalatu vesselam:
'Herhalde sana acele ettirdik?'' buyurdu. Ensâri:
'Evet ey Allah'ın resulü!'' deyince:
'Acele ettirilir veya inzal olmazsan gusletmen gerekmez. Sadece abdest gerekir'' buyurdular.''
3709 - Müslim'in bir diğer rivayetinde: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselam): 'Suyu (yıkanmayı), su (meninin gelmesi) gerektirir' buyurdu '' denmiştir.
3710 - Nesai'nin Ebu Eyyub (radıyallahu anh)'den kaydettiği bir rivayette de Resulullah: 'Su, sudan dolayıdır' buyurmuştur.
Buhâri, Vudü 34, Müslim Hayz 81-83, (343-345); Ebu Dâvud, Tahâret 84, (217); Nesâi, Tahâret 132, (1, 115).
3711 - Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Su, sudan gerekir' hükmü İslam'ın bidayetinde bir ruhsattı. Sonra bundan nehyedildi.'' Übeyy ilaveten der ki: 'Su, sudan gerekir' hükmü ihtilâm hakkında muteberdir.''
Ebu Dâvud, Tahâret 84, (214, 215); Tirmizi, Tahâret 81, (110, 111).
3712 - Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: 'Resulullah'a, 'bir kimse elbisesinde ıslaklık bulsa, ancak ihtilam olduğunu hatırlamasa (yıkanması gerekir mi?)'' diye sorulmuştu.
'Evet, yıkanmalıdır!' diye cevap verdi. Sonra, ihtilam olduğunu görüp de, yaşlık göremeyen kimseden soruldu:
'Ona gusül gerekmez' dedi. Ümmü Süleym (radıyallahu anhâ) sordu:
'Bunu kadın görecek olursa, kadına gusül gerekir mi?'' Buna da:
'Evet! Kadınlar, erkeklerin emsalleridir!'' diye cevap verdi.''
Ebu Dâvud, Tahâret 95, (236); Tirmizi, Tahâret 82, (113).
3713 - Yine Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: 'Ümmü Süleym (radıyallahu anhâ) Resulullah (aleyhissalâtu vesselam)'a 'Rüyasında, erkeğin gördüğünü gören kadın hakkında sorarak, gusül gerekip gerekmiyeceğini öğrenmek istedi. Aleyhissalatu vesselam:
'Evet! suyu görürse!' cevabını verdi. Aişe (radıyallahu anhâ) (Ümmü Süleym''e yönelip:)
'Allah hayrını versin (neler söylüyorsun)? '' diye ayıpladı. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (Aişe'ye yönelerek):
'Ey Aişe, bırak onu, (dilediğini sorsun!) Öyle olmasa (çocuklarda anne tarafına) benzerlik olur mu? Kadının suyu erkeğin suyuna üstün gelirse, çocuk dayılarına benzer; erkeğin suyu kadınınkine üstün gelirse, çocuk amcalarına benzer '' buyurdular.''
MüsIim, Hayz 33, (314); Muvatta, Tahâret 84, (1, 51); Ebu Dâvud, Tahâret 96, (237); Nesâi, Tahâret, 131, (1,112, 113).
3714 - Müslim'in bir diğer rivayetinde şu ziyade var: '. . .Erkeğin suyu koyu ve beyazdır. Kadının suyu sarı ve akışkandır. Bunlardan hangisi üstün olur veya öne geçerse, benzerlik hâsıl olur.'
Müslim, Hayz 30, (311); Buhari, Menâkıbu'l-Ensâr 49.
3715 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'ResuIuIIah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Her bir kılın dibinde cünüblük vardır. Saçları yıkayın, deriyi paklayın.''
Ebu Dâvud, Taharet 98, (248); Tirmizi, Tahâret 78, (106).
3716 - Hz. Ali (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kim, yıkamadan tek bir saç kılının dibini kuru bırakırsa, ateşte nice nice aza
[26/2 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: Eş-Şerrîd İbnu's-Süveyd es-Sakafî (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resûlü, dedim, annem bana kendisi adına mü'mine bir cariye âzad etmemi vasiyet etti. Benim yanımda, Sûdanlı (nûbi) siyah bir cariye var, onu âzad edeyim mi?' Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Çağır, onu (göreyim)' dedi. Çağırdım ve geldi. Cariyeye sordu: 'Rabbin kim?' Cariye: 'Allah!' dedi, tekrar sordu: 'Ben kimim?' Cariye: 'Allah'ın elçisisin!' cevabını verince Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'Bunu âzad et, zira mü'minedir' buyurdu.
Ebu Dâvud, Eymân 19 (3283); Nesâî, Vesâya 8, (6, 251).
[26/2 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: Her kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrail’e ve Mîkâil’e düşman olursa bilsin ki, Allah da inkâr edenlerin düşmanıdır.
[Bakara Sûresi.98]
[26/2 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbimiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.” (İbrâhim, 14/38)
[26/2 21:21] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllıların âdeti sûkût, cahilin âdeti unutkanlıktır.[Feriduddin Attar]
[26/2 21:22] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ÜBEY B. KA'B
Sahabe-i kiramın büyüklerinden biri olup Rasûlüllah (s.a.s)'in vahiy kâtiplerindendir. Übey (r.a)'ın babasının adı Ka'b, annesinin ismi Suheyle'dir. İki künyesi vardır: Ebu'l-Münzir ve Ebu't Tufeyl. Medineli olup Hazrec kabilesinin Neccâr oğulları kolundandır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.
Übey b. Ka'b'ın Müslümanlığı kabul etmesi Rasulüllah(s.a.s)'in Medine'ye hicret etmesinden önce, Akabe biatlarında olmuştur. Übey b. Ka'b ikinci Akabe biatında Rasûlüllah (s.a.s)'e biat eden yetmiş kişi içerisinde idi. Rasûlüllah (s.a.s) Medineli Müslümanlar arasında yapmış olduğu kardeşlik antlaşmasında Übey b. Ka'b ile Aşere-i Mübeşşere (Cennetle müjdelenen on kişi) den Said b. Zeyd'i kardeş yaptı. Übey, Rasûl-i Ekrem ile Bedir, Uhud, Hendek ve diğer bütün muharebelere katıldı. Uhud muharebesinde kendisine bir ok isabet etmiş, Rasûlüllah (s.a.s) ona bir tabib göndermiş, tabib okun girdiği yerdeki damarı keserek üzerini dağlamıştı. Bu suretle Übey b. Ka'b bu arızadan kurtulmuş oldu (bk. Müslim, Selam, 73-74).
Übey b. Ka'b cahiliyye döneminde de okuma yazma bilen az sayıdaki kimselerden biri idi (İbn Sa'd, Tabakat, I, 498). Rasulüllah(s.a.s) Medine'ye hicret edince, orada, ensar içerisinde yazılarını ilk yazan Übey b. Ka'b olmuştur (İbn Seyyidi'n-Nas, II, 315). Yazdığı yazıların sonuna 'filan oğlu filan yazdı' diyenlerin de ilki idi (İbnü'l-Esir, Üsdu'l-Gabe).
Şu halde Medine döneminde Rasulüllah(s.a.s)'e gelen vahyi ilk yazan Übey b. Ka'b olmuştur. Übey b. Ka'b olmadığı zaman Zeyd b. Sabit yazardı. Peygamber Efendimiz (s.a.s) ilahi vahyi Cebrail (a.s)'dan aldığı zaman, Übey b. Ka'b onu daha yazının ıslaklığı üzerinde iken ezberler, Rasûlüllah (s.a.s)e okurdu (Zehebî, Siyer, I, 280) Übey ashabın en alimlerindendi. Tabiinin büyük bilginlerinden olan Mesruk (663/683) şöyle derdi: 'Rasûlüllah (s.a.s)'in ashabıyla görüştüm. İlimlerinin şu altı kişiye dayandığını gördüm: Ali, Abdullah b. Ömer, Zeyd b. Sabit, Übey b. Ka'b ve Ebu'd-Derdâ '(İbnü'l-Kayyim, İ'lâmu'l-Muvakkıîn, I, 16).
Übey b. Ka'b, Kur'an-ı Kerîm'i en iyi okuyan sahabîlerden idi. Peygamber Efendimiz (s.a.s) 'Ümmetimin en iyi okuyanı Übey'dir.' (Zehebî, Siyer, I, 392) buyurmuştur. Bu sebeple Seyyidü'l-Kurra (okuyucuların efendisi) lakabıyla tanınmıştı. Kur'an-ı Kerîm'i sekiz gecede hatmederdi. Rasulüllah(s.a.s)'in zamanında Kur'an'ı cem' ederek ona arzeden sayılı sahabîlerden biri idi. Nitekim Enes b. Malik, 'Rasûlüllah (s.a.s) zamanında Kur'an'ı dört kişi hıfzetmiş olup hepsi de ensardandı. Bunlar: Übey b. Ka'b, Muaz b. Cebel, Ebû Zeyd ve Zeyd b. Sabit'tir' (Buharî, Menakıbu'l Ensar 17; Tirmizî, Menâkıb 33) demiştir.
Übey b. Ka'b, Rasûlüllah (s.a.s)'in ashabına Kur'an'ı kendilerinden öğrenmelerini tavsiye ettiği dört kişiden biridir. Abdullah b. Amr b. As'dan şöyle rivâyet edilmiştir: Rasulüllah(s.a.s)'in şöyle buyurduğunu işittim: 'Kur'an'ı dört kişiden alın (öğrenin). Abdullah b. Mes'ud'dan,-Rasulüllah(s.a.s) önce bunu zikretti, Ebu Nuzeyfe'nin mevlası Salim den, Muaz b. Cebel'den ve Übey b. Ka'b'dan' (Buharî, Menakıbu'I-Ensar,16). Bu dört sahabîden Muaz ile Übey ensardan, Abdullah b. Mes'ud ile Salim ise muhacirlerdendir.
Rasûlüllah (s.a.s) Übey b. Ka'b'ı, Kur'an-ı Kerim'i iyi bilen bir sahabî olması sebebiyle öğretmen olarak tayin etmişti. Mescid-i Nebevi'de Kur'an-ı Kerîm'i öğretirdi. Aralarında Ebu Hureyre ve İbn Abbas'ın da bulunduğu bir çok sahabînin hocalığını yapmıştır. O, Kur'an-ı Kerîm'i öğretmesi karşılığında her hangi bir maddi şey de almazdı. Nitekim ondan şöyle rivâyet edilmiştir: 'Muhacirlerden birine Kur'an öğretmiştim. Bu zat bana bir yay hadiye etti. Ben bunu Rasûlüllah (s.a.s)'e anlatınca: 'Onu alırsan ateşten bir yay almış olursun' buyurdu. Ben de yayı sahibine geri verdim'(İbn Mace, Ticarât, 8).
Übey b. Ka'b, Kur'an'ın lafızlarını
[26/2 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlana'da Semâ
Mevlâna, coşkun âşkını, müzikle, semâ ile besliyordu. Müzik, âşkla dolup tasan gönlün oynaşı, sema bu âşkın vecdi ve hareketiydi. Şiir ise aşkın dili. gönül kandilinin yağıydı. Bu üç estetik unsur, yani müzik, sür ve semâ bir oldu mu. bir âsk çağlayanı oluyor, köpüre köpüre Mevlâna'nın ruhunda, benliğinden dökülüyor ve bu çağlayanda Mevlâna dahi silinip kayboluyordu.
Mevlâna'nın ilâhî âşkı ve vecdinin dili sayılan müzikte, rebabın ve neyin yeri büyüktü. 'Rebabın dili Türk olsun, Rum olsun, Arap olsun âşıkların dilidir,.' diyen Mevlâna: 'Kebab aşk kaynağıdır, ahbap yoldaşıdır. Bulut nasıl gü bahçesini salarsa, rebabda gönülleri sular, gönüllere şakilik eder..' buyurur. Aşk susuzluğunu rebabın tatlı, yanık nağmeleriyle göderiyor. onun sesiyle gönlünü serinletiyordu.
Mevlâna, Mevlâna olalı beri Konya ney ve rebab sesleriyle dolmuştu. Nerede Mevlâna, orada müzik, şiir ve semâ vardı. Bu ses, bu nefesler taassubun kör kuyusuna düşenleri çileden çıkarıyor, 'Bu çengilik ne diye? Biz iki eşek yükü kitap okuduk. Müziğin helal olduğuna dair bir tek satır bile görmedik..' diyorlardı. Bu sözler Mevlâna'ya ulaştığı zaman tek cümle ile itirazlarını cevaplandırıyordu:
— Onlar eşekcesine okumuşlar!
Rebabı ten kulağıyla değil, can kulağı ile dinlemek, onun dilinden anlamak demekti. Bir gün Mevlâna. 'Biz. rebabtan cennet kapılarının açılışının tatlı sesini duyuyoruz' demişti. Her zaman Mevlâna'ya karsı olan Seyyid Şerefeddin buna da itiraz etmis:
— Biz de rebabı duyuyoruz. Fakat bize acı bir gıcırtıdan başka ses gelmiyor.
demişti. Mevlâna bu söze incinmedi. Şu zarif nüktesi ile cevap vermişti:
— Evet o da duyuyor. Fark su. Biz cennet kapısının açılışımn sesi
ni duyuyoruz, o ise kapanışının.. Ve ilâve ediyordu:
— Medreseleri bilginlere verdik, tekkeleri scyhlere.. Rebap ortalık yerde bizim gibi garip kaldı. Ona da rağbet gösterselerdi. şüphesiz bağışlardık. Bunu yapmadılar. Eh ne yapalım.garibi garip okşar. Hoş görsünler..
Rebap okşandıkca. hele Mevlâna'ni', hassas, ince parmaklarıyla
okşandıkça ilâhî nağmeler çıkarıyor, âşk ezgisiyle ağlıyor, inliyordu.
Hele o ney, o kamış parçası bir âlemdi. O ney ki. gönül sahibinin elinde bir kamış olmaktan çıkıyor. Allah esrarını fısıldayan bir ses, bir nefes oluyordu. Bu ses. bu nefes, önce Mesnevi'de, 'Dinle bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıklardan nasıl hikâye ediyor' diye dile geliyor, ney olmaktan çıkıyor, Mevlâna'nın ta kendisi oluyordu. Aslında ney, benzi sararmış, varlığını Allah'a adamış, Allah âşığını temsil ediyordu.
Neyin üzerindeki yedi delik, insan başındaki göz, kulak, burun ağız gibi yedi deliği ifade ediyor ve ney, 'İnsan-ı kâmil'i dile getiriyordu. Mevlâna, Mesnevi'sinde böyle bir ney'di. Nitekim, Mesnevi'yi ingilizce'ye çeviren Reynold A.Nicholson, 'Mevlâna, kendisini, Çelebi Hüsameddin'in ağzından üflenen ve kendi yarattığı giryan musikiyi döken bir ney'e benzetir' demektedir. Rahmetli Yaman Dede, 'Nây' adlı manzumesinde şöyle seslenir:
İçi boş, benzi sararmış ona aşktır maya Derd-i hicran ile inler, eder âh Leylâ'ya. Arzeder hıçkırarak âşkını hep Mevlâya, Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlânaya..
[26/2 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: Âkıl-Bâliğ
Faydalı ve zararlı olanı birbirinden ayırabilen ve evlenme çağına gelip gusül abdesti almaya başlayan akıllı kimse. Âkıl bâliğ olduktan sonra kişi yetim sayılmaz. (Hadîs-i şerîf-Râmûz-ul-Ehâdîs) Âkıl ve bâliğ olan erkeğin ve kadının birinci vazîfesi, Ehl-i sünnet âlimlerinin yazdıkları inanılacak şeyleri öğrenmek ve bunlara uygun olarak inanmaktır. Kıyâmette yâni öldükten sonraCehennem azâbından kurtulmak, onların bildirdiklerine inanmaya ba ğlıdır. (İmâm-ı Rabbânî) Her müslümanın, çocuğuna âmentüyü (îmânın altı şartını) ezberletmesi, mânâsını, farzları (emirleri) ve haramları (yasakları) öğretmesi lâzımdır. Âkıl bâliğ olunca; îmânı, İslâm'ı bilmeyen kimse müslüman olmaz. (İbn-i Âbidîn) Âkıl bâliğ her müslümanın, her gün beş vakit namaz kılması farzdır. Kız ve oğlan çocuk yedi yaşına gelince, namaz kılmalarını emretmek velîsi üzerine vâcib (lâzım) olur. Oruç tutmaları için de emreder. On yaşına gelince, namaz kılmaları için el ile h afifçe vurulur. Sopa ile dövülmez. Falaka ile vurulmaz. El ile üçten fazla vurulmaz. Velîsinden başkası döğmez. (İbn-i Âbidîn, Ebû Bekr Râzî el-Cessâs)
[26/2 21:23] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnet olmanın hükmü nedir?
Sünnet olmak (hitan), İslami şiarlardan yani sembol olmuş uygulamalardan biridir. Peygamberimiz (s.a.s.), yaratılışa uygun değerler (fıtrat) arasında sünnet olmayı da saymıştır (Buhari, Libas, 64). Sünnet olmak İslamda kuvvetli sünnet hatta bir yaklaşıma göre vacip olarak değerlendirilmiştir (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, V, 479). Bu sebeple zorunlu bir hal olmadıkça terk edilmemelidir.
Sünnet olmak için kesin bir yaş belirlemesi yapılmış değildir. Çocuk yedi yaşına gelince sünnet edilmesinin uygun olacağı bazı alimlerce belirtilmiş olmakla birlikte, biyolojik yapının müsait olması kaydı ile olabildiğince erken yapılması çocuk psikolojisi açısından uygun olacağı söylenmektedir.
[26/2 21:24] Ömer Tarık Yılmaz: Kardeşlik, Dayanışma ve Dua Vakti
“Kim, bir kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir.” (Müslim, Birr, 58)
Muhterem Müslümanlar!
Okuduğum ayet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; bölünüp parçalanmayın…”[1]
Okuduğum hadis-i şerifte ise Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) şöyle buyuruyor: “Kim, bir kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir.”[2]
Aziz Müminler!
Milletçe zor zamanlardan geçiyoruz. Tek yürek, yekvücut olup yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Acılarımızı hafifletmeye, umutlarımızı diri tutmaya devam ediyoruz. Allah’a gönülden bağlı müminler olarak inancımız odur ki bu sıkıntı bulutları, ilahi rahmet rüzgârlarıyla dağılacaktır. Hayır ve bereket kapıları dua, kardeşlik ve dayanışma anahtarıyla açılacaktır. Gönüllerimiz, huzur ve sekînete kavuşacaktır. İman dolu yüreklerimiz, selamet bulacaktır inşallah. Zira müminlerin velisi ve yardımcısı Yüce Allah’tır. O, bize bizden daha yakındır. Her halimizi bilen, bize metanet ihsan eden, gönlümüze ferahlık veren O’dur.
Kıymetli Müslümanlar!
Afetler karşısında imanımızdan güç almak, duaya sığınmak, kulluğumuzun bir gereğidir. Evet, bugün gönlümüzü duaya açma, halimizi Cenâb-ı Hakka arz etme vaktidir. Sonsuz kudret sahibinin yardım ve inayetini dileme vaktidir. Yüce Mevlamızın اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْۜ “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim”[3] emrine icabet etme vaktidir. اُدْعُوا رَبَّكُمْ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۜ “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin”[4] buyruğuna kulak verme, samimi yakarışlarda buluşma vaktidir. Bugün, depremin sebep olduğu yıkımla mücadele eden milletimiz için Yüce Rabbimizden rahmet, metanet, güç ve kuvvet dileme vaktidir.
Değerli Müminler!
Böylesi zor zamanlarda millet olmanın gereği, kardeşlik ruhumuzu canlı tutmaktır. Duyarlı ve samimi olmak, birbirimizin derdiyle dertlenmektir. Darda kalan kardeşlerimizin işini kolaylaştırmak, afetle sarsılan dünyalarına güven aşılamaktır. Kimsesiz, yalnız ve yardımsız olmadıklarını onlara hissettirmek, ellerinden tutmaktır. Bilhassa çocuklara kol kanat germek, öksüz ve yetimlerin hâmisi olmaktır. Şüphe ve endişeye, fitne ve fesada asla fırsat vermeden, erdemlerimizi yaşatmanın, kardeşlik ahlakını yüceltmenin şimdi tam zamanıdır!
Aziz Müslümanlar!
Peygamberlerinin azmi neticesinde onlara lütfettiği çareyi bize de ihsan etmesi için Yüce Rabbimize dua edelim. Üzerimize sekînet yağdırması, gönüllerimizi onarması, yaralarımıza derman olması için O’na yalvaralım. Yüreklerimizi birbirine kaynaştırması, birlik, beraberlik ve kardeşlik şuurumuzu daim kılması için O’na niyazda bulunalım.
Bu vesileyle ahirete irtihal eden kardeşlerimize Cenâb-ı Hak’tan bir kez daha rahmet, yaralı olanlara acil şifalar diliyorum. Yüce Rabbimiz, aziz milletimize ve bütün insanlığa bir daha böyle acılar göstermesin.
[1] Âl-i İmrân, 3/103.
[2] Müslim, Birr, 58.
[3] Mü’min, 40/60.
[4] A’râf, 7/55.
[26/2 21:24] Ömer Tarık Yılmaz: 4. Şavt
“Bismillahi Allahü ekber! Allahım! Sana inana- rak, kitabını tasdikleyerek, sana verdiğim sözü tuta- rak ve Peygamberinin sünnetine uyarak işte burada- yım...
Allah, her türlü noksandan uzaktır. Hamd Al- lah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah büyüktür. Bütün güç ve kuvvet, şanı yüce olan Allah’a aittir.
ِِِِِِِِِ
Ey Rabbimiz! Eğer unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden önceki- lere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbi- miz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri de yükle- me! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. İnkârcı toplumlara karşı bize yardım et!
Allahım! Günahlarımızı bağışla. Bize merhamet et. Kusurlarımızı biliyorsun, bunları affet. Çünkü sen mutlak güç ve kerem sahibisin.
Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru. İyilerle birlikte cennete koy. Ey mutlak güç sahibi! Ey günahları çok bağışlayan! Ey âlemlerin Rabbi!”
[26/2 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ مِنْ أَكْبَرِ الْكَبَائِرِ اسْتِطَالَةَ الْمَرْءِ فِي عِرْضِ رَجُلٍ مُسْلِمٍ بِغَيْرِ حَقٍّ. (ت)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “En büyük günahlardan birisi de bir kişinin, Müslüman bir kimsenin namusuna haksız yere dil uzatmasıdır.” (Sünen-i Tirmizî)
26 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[26/2 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: Ashâb-ı Bedir: SAÎD BİN ZEYD radıyallâhü anh
Saîd bin Zeyd radıyallâhü anh, Muhâcirlerden ve Adiy bin Ka‘boğullarından olup Aşere-i Mübeşşere’den (yani Cennet ile müjdelenen on sahâbîden) ve ilk Müslümanlardandır. Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, Dâru’l-Erkam’da tebliğe başlamadan önce Müslüman olmuştur. Saîd Hazretlerinin hanımı Fâtıma radıyallâhü anhâ Hazretleri, Hazret-i Ömer’in kız kardeşidir. Hazret-i Ömeru’l-Fârûk radıyallâhü anh, aynı zamanda amcaoğlu olan Saîd radıyallâhü anh Hazretlerinin evinde İslâm ile müşerref olmuştur.
Bedir Gazâsı’nda Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, onu ve Talha bin Ubeydullâh radıyallâhü anh’i düşmanın hâlini araştırmak için Şam tarafına göndermişlerdi. Dönüp Fahr-i Kâinât Efendimizin huzuruna çıkarak hâli arz ettiklerinde, onlara da Bedir Gazâsı ganimetlerinden vermişlerdir. Bu sebeple onlar da Ashâb-ı Bedir’den sayılırlar.
Saîd Hazretleri, Uhud ve sonraki gazâların tamamında Peygamber Efendimizin maiyetlerinde bulunmuşlardır. Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, onu Übey bin Ka‘b (r.a.) ile kardeş kılmıştı. 70 yaşını aşmış iken hicretin 50 yahut 52. senesinde Kûfe’de vefat etmişlerdir.
Kendisinden rivâyet olunan bazı hadîs-i şerîfler:
“Kim malı(nı zulmen almak isteyenlere karşı muhafaza) uğrunda öldürülürse şehittir.”
“Kim bir karış toprağı zulüm ile sahiplenirse, orası kıyamet gününde yedi kat yeriyle birlikte onun boynuna geçirilir.”
“Kim sıla-i rahme riâyet ederse, Allâhü Teâlâ, onu rahmetine nâil kılar. Kim de onu (yani yakınları ile alakasını) keser atarsa, Allâhü Teâlâ da onu rahmetinden uzak kılar.”
ÇOCUKLARA BİLMECE:
Yapması sabır, çekmesi sabır
Bilin bakalım bu nedir? (Tespih)
26 Şubat 2023
Fazilet Takvimi
[26/2 21:25] Ömer Tarık Yılmaz: 'İbadet ve taatlerin zamanı gelince hemen yerine getirmek, Allah’ın kuluna özel yardım ettiğinin alametidir.' Ali b. Sehl el-İsfahânî [rahmetullahi aleyh]
Semerkand Takvimi
[26/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: İnanç Esasları – Allah’a İman
1. İnsan alışan bir varlıktır. Hayatta, insanı hayrete düşürecek milyonlarca hadise gerçekleşmektedir. Alışan akıl bütün bunlar üzerinde düşünmeyi engellemektedir.
2. Hayatta olan biten şeylere arkamızı dönmek yerine daha dikkatli ve yakından bakmayı denemeliyiz.
3. Canlı, cansız bütün varlıklarda bir düzen, onların işleyişinde bir kurallar manzumesi vardır. Örneğin içtiğimiz sütün oluşu, aklın almayacağı kurallarla gerçekleşir. Fakat bunun nasıl meydana geldiğini öğrenip kenara çekilmek yeterli olmayacaktır.
4. Bilimsel çalışmalar, âlemdeki nizamı anlamak üzerine kuruludur. Bilimsel üretimse yaratılanları taklit ederek gerçekleşir. Bütün bu anlama ve üretim süreçlerine katılmak gerekir. Ancak akıl ve anlama kabiliyeti dahil her şeyi yaratanın Allah Teâlâ olduğunu her daim hatırda tutmak gerekir.
5. Bizim için zor hatta imkânsız olan bütün bu yaratma eylemi Allah Teâlâ için son derece kolaydır. O, olmasını istediği şeyler için yalnızca, Ol! der ve o şeyler olur.
6. Allah bütün yaratılmışların Rabb’idir. Rab, hem terbiye eden hem de sahip anlamlarına gelir. Yani bizim sahibimiz ve bizi terbiye eden Allah’tır.
Semerkand Takvimi
[26/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun…
(Mâide, 5/39)
[26/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Bizi aldatan bizden değildir.
(Muslim)
[26/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Ya Rabbi! Biz , başkasına değil, yalnız senin rab oluşunu kabul eder ve ancak sana boyun eğeriz. Ancak sana itaat etmekle iç huzuru ve gönül ferahlığı buluruz. Çünkü bütün korku ve ümidimizin ilk ve son kaynağı yalnız sensin. Sen korku vermezsen korku yok. Sen ümit vermezsen ümit yok. Sen lezzet duyurmadın mı her şey elem, sen elem duyurmadın mı herşey lezzet.
(Elmalılı Hamdi Yazır)
[26/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Baki
Sonlu ve ölümlü olmayan, varlığı sürekli olan, ebedî
[26/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Duaya Kim Amin Dedi
Süleyman (as) 'ın zamanında kıtlık oluyor. Hayvanlar toplanıp Süleyman (as)' da dua ediyor.Bütün hayvanlar duasına Amin diyorlar. Fakat beklemelerine rağmen yağmıyor. Bu sefer karınca dua ediyor. Hz.Süleyman (as) Amin diyor. O anda yağmur yağmaya başlıyor.
Hz. Süleyman (as) diyor ki:
-Ya Rabbi ben ki senin peygamberinken dua ettim fakat yağmur yağmadı. Şu karınca dua etti de yağmur yağmaya başladı.
Allah (cc)'da cevaben :
- Ey Süleyman ! Peki bu duaya kim amin dedi ? ' buyurmuştur .
Sır burada ....
[26/2 21:26] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Aişe (ra)
Hamd o Allah'a dır ki, bütün sesleri işitir. Israrcı (mücadeleci) kadın Havle, Hz.Peygamber (sav)'i evinin yanında buldu. Resulullah (sav)'a birşeyler söylüyordu. Ama ne söylediğini işitmiyordum. Cenab-ı Hakk şu ayeti indirdi: '(Habibim) Zevci hakkında seninle direşip duran (nihayet halinden) Allah'a şikayet etmekte olan (kadın)ın sözünü umulduğu veçhile Allah dinlemiştir. Allah sizin konuşmanızı zaten işitiyordu. Çünkü Allah hakkıyla işitici, kemaliyle görücüdür' (Mücadele 1).
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Tevhid 9, Nesai, Talak 33, (6, 168), İbnu Mace, Talak 25, (2063)
Hadisin Açıklaması:
Burada zikri geçen kadın Ensâr'dan Evs İbnu Sâmit (radıyallahu anh)'in zevcesi Havle Bintu Sa'lebe (radıyallahu anhâ)'dir. Evs, yaşlanmış ve bu sebeple de müşkülpesent bir hâl almıştı. Bir gün kadın kendisinden bir şey istemiş, o da birden parlayıp اَنْتِ عَلَىَّ كَظَهْرِ اُمِّى yani, 'Sen bana annemin sırtı gibisin, (haramsın)' demişti. Buna zıhâr denir. Cahiliye devrinde rastlanan bir boşama çeşididir. Bunu söyleyen kocaya hanımı haram olur, onunla temasta bulunamazdı.
Bu, İslâm'da ilk vâki olan zıhar idi. Evs söylediğine çabuk pişman olmuş, kadını kendine çağırmış, ancak kadın imtina ederek: 'Ruhumu kudret elinde tutan Rabbime kasem olsun, sen o sözü ettikten sonra Allah ve Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm) hükmünü verinceye kadar sen benim yanıma gelemezsin. Git, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a danış' demişti. Evs:
'- Ben utanırım, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bunu soramam' deyince, kadın:
'- Öyleyse ben sorarım' deyip huzur-u Risaletpenâhi'ye (aleyhissalâtu vesselâm) gidip şöyle konuştu:
'- Ey Allah'ın Resûlü, Evs'le evlendiğimizde gençtim, câzibtim, vaktaki yaşım ilerledi, birçok evlatları oldu, şimdi beni anası gibi kıldı, kimsesiz bırakıverdi, eğer bana bir ruhsat bulur da beni yine onunla birleştirirsen söyle onu ey Allah'ın Resûlü!'
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
'- Ben bu hususta şimdiye kadar Allah'tan vahiy almadım, benim kanaatime göre boşsun!' şeklinde cevap verdi. Kadın:
'- Vallahi talak zikretmedi!'
dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tekrar:
'- Haram olmuşsun!'
buyurdu. Kadın tekrar tekrar müracaat ederek:
'- Kurbanın olayım, nazar buyur ey Allah'ın Resûlü!' diye ısrar etti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in cevabı değişmeyince kadın Allah'a yönelerek:
'- Allahım yalnızlığımın şiddetinden ve bana zor gelecek olan ayrılmanın acısından sana şikâyet ederim. Küçük çocuklarım var, onları ona bıraksam zâyi olacaklar, kendime alsam aç kalacaklar!' diye ağlıyor başını göğe kaldırıyor:
'- Allah'ım, sana şikâyet ederim, Allah'ım Peygamberinin lisanına bir vahiy indir!' diyordu. Oradan ayrılmadan, yukarıda kaydettiğimiz âyet ve devamı nâzil oldu. Bu âyetlerde Cenâb-ı Hakk cahiliye devrindeki zıhâr diye bilinen boşama çeşidinin İslâm'daki yerini, müeyyidesini tesbit ediyordu. Âyetin devamı şöyle:
'İçinizden 'zıhâr' yapagelenlerin karıları onların anaları değildir. Anaları kendilerini doğuranlardan başkası değildir. Şüphe yok ki onlar herhalde çirkin ve yalan bir lâf söylüyorlar. Muhakkak Allah çok bağışlayıcı, çok affedicidir. Kadınlarından zıhar ile ayrılmak isteyip de sonra dediklerini geri alacaklar için, birbiriyle temas etmezden evvel bir köle âzâd etmek lâzımdır. İşte size bununla öğüt veriliyor. Allah, ne yaparsanız, hakkıyla haberdardır. Fakat kim bunu bulamazsa, yine birbiriyle temas etmezden evvel, fasılasız iki ay oruç tutsun. Buna da güç yetiremezse altmış yoksul doyursun. Keffâretteki bu hafifletme Allah'a ve Peygamberine imanda sebat etmekte olduğunuz içindir. Bu hükümler Allah'ın tayin ettiği hadlerdir. Bunları kabul etmeyen kâfirler için ise elem verici bir azab vardır' (M�
[26/2 21:27] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: 'Bana geçmiş peygamberler (Aleyhisselam) arzedildiler. Hazreti Musa zayıfça bir erkekti. Sanki Şenue kabilesinden (uzun boylu) birine benziyordu. Hazreti İsa (Aleyhisselam)'ı da gördüm, gördüklerim içinde ona en çok benzeyen Urve İbnu Mes'ud idi. Hazreti İbrahim (Aleyhisselam)'i de gördüm, gördüklerim arasında ona en çok benzeyen, arkadaşınızdı -yani kendisini kastediyor- Hazreti Cebrail (Aleyhisselam)'i de gördüm. Gördüklerimden ona en ziyade benzeyen Dihye İbnu Halife idi.'
Kaynak : Müslim, İmam 271, (167), Menakıb 27, (3651)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[26/2 21:27] Ömer Tarık Yılmaz: 192- عَنْ أبي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ
عَنِ النَّبِيِّ
قال : إِيَّاكُمْ وَالْجُلُوسَ عَلَى الطُّرُقَاتِ فَقالوا : مَا لَنَا من مجالسنا بُدٌّ , نَتَحَدَّثُ فِيهَا! فقال رسول الله
: فَإذا أبيتُمْ إلا الْمَجَلِسَ فَأَعْطُوا الطَّرِيقَ حَقَّهَا قالوا : وَمَا حَقُّ الطَّرِيقِ؟ قال : غَضُّ الْبَصَرِ , وَكَفُّ الأذَى , وَرَدُّ السَّلاَمِ , وَالأمر بِالْمَعْرُوفِ , وَنَهْيٌ عَنِ الْمُنْكَرِ .
192: Ebu Said el-Hudri (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) : “Yollar üzerinde oturmaktan sakınınız”, buyurdu. Sahabiler: Ya Rasulallah, bizim yol ve sokaklarda oturmaktan vazgeçmemiz mümkün değil, çünkü oralarda lüzumlu işlerimizi konuşuyoruz, dediler. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Madem ki vazgeçemiyorsunuz, mutlaka oturmak zorunda kalıyorsanız, öyleyse yolun hakkını veriniz”, buyurdular. Bunun üzerine yolun hakkı nedir ya Rasulallah, diye sorunca; peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem): “Harama bakmaktan gözleri korumak, gelip geçenlere eziyet vermemek, verilen selamı almak, İslam tarafından iyi denilen şeyleri tavsiye edip kötülüklerden sakındırma vazifesini yerine getirmektir”, buyurdular. (Buhari, Mezalim 22, Müslim, Libas 114)
193- عَنْ بْنِ عَبَّاسٍ رضي الله عنهما أن رَسُولَ اللَّهِ
رَأَى خَاتَمًا مِنْ ذَهَبٍ فِي يَدِ رَجُلٍ فَنَزَعَهُ فَطَرَحَهُ. وَقال : يَعْمِدُ أَحَدُكُمْ إِلَى جَمْرَةٍ مِنْ نَارٍ فَيَجْعَلُهَا فِي يَدِهِ! فَقِيلَ لِلرَّجُلِ بَعْدَ مَا ذَهَبَ رَسُولُ اللَّهِ. : خُذْ خَاتِمَكَ , انتفِعْ بِهِ. قال : لاَ وَاللَّهِ لاَ أخذهُ أَبَدًا وَقَدْ طَرَحَهُ رَسُولُ اللَّهِ . .
193: İbn-i Abbas (Allah Onlardan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) bir adamın elinde altın bir yüzük görüp parmağından çıkarıp atmış ve şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz ateşten bir kor alıp onu parmağına geçirmek mi istiyor? Rasulullah gittikten sonra o adama “Yere atılan yüzüğünü al onunla başka bir şekilde faydalan” denildi. Adam: Peygamber onu alıp attıktan sonra ben onu asla almayacağım, dedi. (Müslim, Libas 52)
194- عَنْ اَبِى سَعِيدٍ الْحَسَنِ الْبَصْرِىِّ أن عَائِذَ بْنَ عَمْرٍو
دَخَلَ عَلَى عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ زِيَ.ادٍ فَقال : أَيْ بُنَيَّ إني سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ
يَقُولُ : إن شَرَّ الرِّعَاءِ الْحُطَمَةُ, فَإِيَّاكَ أن تَكُونَ مِنْهُمْ. فَقال لَهُ : اجْلِسْ فَإنما أنت مِنْ نُخَالَةِ أَصْحَابِ مُحَمَّدٍ
.
فَقال : وَهَلْ كانت لَهُمْ نُخَالَةٌ , إنما كانت النُّخَالَةُ بَعْدَهُمْ وَفِي غَيْرِهِمْ!
194: Ebu Said Hasan el-Basri (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Aiz İbn-i Amr (Allah Ondan razı olsun) Ubeydullah İbn-i Ziyad’ın yanına girdi ve:
-Oğlum ben Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in: “İş başındakilerin en kötüsü idaresi altındaki kimselere katı ve kaba davranandır”, buyurduğunu işittim, sakın sen onlardan olma dedi.
[26/2 21:27] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR........ MEKTÛBAT’IN ZÎNETLERİ
İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektubat Kitabı içinde 536 mektup vardır. Bu mektuplarda, çoğu Farsça ve az miktarda da Arapça manzume (Şiir) kullanmıştır. Farsça olanlardan bazıları ve Türkçeleri şöyledir:
(Endekî pîş-i tu güftem gam-ı dil tersîdem
Ki dil âzürde şevî verne sühan bisyâr est)
Az söyledim, dikkat ettim kalbini kırmamaya,
Bilirim üzülürsün, yoksa sözüm çoktur sana.
(Dâdîm tu râ zi genc-i maksûd-ı nişân
Ger mâ neresîdîm tu şâyed be-resî)
Aranılan hazinenin nişanını verdim sana,
Belki sen kavuşursun, biz varmadıksa da!
(Firâk-ı dost eger endek est endek nîst
Derûn-ı dîde eger nîm mûst bisyârest)
Dostun ayrılığı az olsa da az değildir,
Göz içinde yarım kıl olsa da çok görünür.
(Hîç kes râ tâ negerded u fenâ
Nîst reh der bârgâh-ı Kibriyâ)
Bir kimsede hâsıl olmazsa fenâ,
Hak teâlâya yol bulamaz asla!
(Eger pâdişeh ber der-i pîr-zen
Biyâyed tu ey hâce seblet meken)
Dilenci evine gelirse sultan,
Ey hoca, sen bu işe şaşma hemân.
(Her çi cüz aşk-ı Hudây ahsen est
Ger şeker hurden buved cân-kenden est)
Her ne ki güzeldir Allah sevgisinden başka,
Hepsi cana zehirdir şeker gibi de olsa.
(Feryâd-ı Hâfız în heme âhir be-herze nîst
Hem kıssa-i garîb ve hadîs-i acîb hest)
Feryadı boşuna değildir Hâfız’ın,
Şaşılacak şey çok dili altında ânın.
Dr. İbrahim Pazan 23.01.2022 TÜRKİYE GAZETESİ
26.02.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[26/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: el-Nahl Suresi 121
Allah'ın nimetlerine şükredendi. Allah onu seçmiş ve doğru yola iletmişti.
[26/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Davud
İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helak olmayacaklardır.
[26/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: El-Musavvir: Her şeye bir şekil ve hususiyet verip tasvir eden.
[26/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: Hediyeleşmek Peygamberimizin Sünneti ve Tavsiyesidir : İnfak ve tasaddukun bir şekli de hediye vermektir. Hediye, sosyal hayatta kişiler arasında sevgi ve yakınlaşmayı artıran; kırgınlık ve mesafeleri ortadan kaldıran önemli bir âmildir. Özellikle insanların ihtiyaç, merak ve arzularına göre, karşılıksız hediyeler vermek, güzel sözlerle, tebessümle kalplere sevinç ve sürur nakşetmek; hem dünyevî hem uhrevî kazançlara vesiledir.
İNFAK ETMEDİKÇE GERÇEK İYİLİĞE ERİŞEMEZSİNİZ
Allah Teâlâ: “Sevdiğiniz şeylerden (Allah yolunda) infâk etmedikçe, gerçek iyiliğe aslâ erişemezsiniz. Her ne sarf ederseniz şüphesiz ki Allah, onu hakkıyla bilendir.” (Âl-i İmrân, 92) buyurmaktadır.
Hediyeleşmek, Peygamber Efendimizin de sünneti ve tavsiyesidir. Sahâbîleri tarafından çok sevilen Rasûlullah Efendimiz hem gelen hediyeleri kabul etmiş, hem de bizzat hediyeler takdim etmiştir. Hattâ ihtiyaç ve taleplere binâen kendisine gelen hediyeyi, hemen bir başkasına hediye ettiği görülmüştür. Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:
“Hediyeleşiniz ki, birbirinize olan muhabbetiniz ziyadeleşsin!” (Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk, 16; Buhârî, el-Edebü’l-Müfret, no: 594; Münâvî, III, 271)
“Faziletlerin en üstünü, seninle akrabalık bağlarını kesenle irtibatını sürdürmen, sana vermeyene vermen, sana kötü söz söyleyeni bağışlamandır.” (Ahmed bin Hanbel, Müsnedi, III, 439)
HEDİYELEŞMENİN İNSANA KAZANDIRDIĞI GÜZELLİKLER
Hediyeleşmek, insana çok çeşitli güzellikler kazandırır. Bunlardan bazılarını şöyle sıralamak mümkündür;
1- Hediye, Allâh’ın muhabbetini kazanmaya vesîledir. Allah Teâlâ bir kudsî hadîste şöyle buyurur:
“Benim muhabbetim, benim için biri diğerini ziyaret edenlere hak oldu. Benim için birbirini sevenlere hak oldu. Benim için birbirlerine hediye verenlere hak oldu. Benim için yardımlaşanlara hak oldu.” (İhyâu Ulûmuddîn)
2- Hediye, insanlar arasındaki sevgiyi artırır. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:
“Hediyeleşin, birbirinize sevginiz artsın.” (İmam Mâlik, Muvattâ, Hüsnü’l-Huluk, 16)
3- Hediye, gönüllerdeki kırgınlığı ve sû-i zannı giderir. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulmuştur:
“Hediyeleşin; çünkü hediye sevgiyi artırır, kalpteki kötü hisleri giderir.” (Muvattâ, Hüsnü’l-Huluk, 4)
4- Hediye, sıla-i rahmi (akrabalık bağlarını) güçlendirir.
5-Hediye, rızıkta berekete vesîledir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“Hediyeleşin, birbirinizi sevin ve birbirinize yiyecek hediye edin. Bu rızıkta genişlik hâsıl eder.” buyurmuştur. (Kütüb-i Sitte)
6-Hediye alan da veren de kazançlıdır.
7-Hediye, komşunun komşu üzerindeki hakkıdır.
[26/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: Müslim
Allah’ım! Nefsime takvasını ver ve nefsimi (her türlü kötü şeylerden) temizle, Sen temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen nefsimin dostu ve mevlasısın.
[26/2 21:28] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Savaşları ve Seferleri
Bedir Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Bedir Muharebesi veya Bedir Savaşı, 13 Mart 624 (17 Ramazan 2 H.) tarihinde Müslümanların, Mekkeli müşriklerle yaptığı ilk savaştır. Müşriklerin sayısı 950 veya bin idi. Yüz veya iki yüzü atlı, yedi yüzü develiydi. Çoğu zırhlıydı. Kureyş’in bütün büyükleri gelmişti. Yanlarına şarkıcı câriyelerini de aldılar, defler çaldırarak ve Müslümanları kötüleyen şiirler okutarak yola çıktılar. Hicretin ikinci yılı, Ramazan ayının on ikisiydi. Allâh Resûlü, Abdullâh bin Ümm-i Mektûm’u namazları kıldırmak üzere Medîne’de vekil bırakarak 313 kişilik ordusuyla şehirden çıktı. Bunların 64’ü Muhâcir, gerisi Ensâr’dandı. Üçü atlı, yetmişi develi, diğerleri de yaya idiler. Nihayetinde iki güç arasında vuku bulan Bedir Savaşı, mü’minlerin zaferiyle neticelendi.
Uhud Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Uhud Muharebesi veya Uhud Savaşı hicretin üçüncü yılında, 23 Mart 625 (7 Şevval 3 H.) Cumartesi günü vuku buldu. Bu savaş Mekkeli müşrikler tarafından Bedir Savaşı’ndaki kayıplarının öcünü almak ve Müslümanların yükselen gücünü kırmak için yapıldı. 70 sahabinin şehit düştüğü Uhud Savaşı’da Peygamber Efendimiz’in amcası, Allah’ın arslanı Hz. Hamza da şehit oldu.
Hendek Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Hendek Muharebesi veya Hendek Savaşı 31 Mart 627 (5 H.) tarihinde Yesrib’in (günümüzde Medine) Mekkeli müşrikler ve Beni Kureyza Yahudileri tarafından sonraki 27 gün boyunca kuşatılmasıdır. Hendek Savaşı Müslümanların Mekkeli müşrikler arasındaki üçüncü ve son muharebedir.
Hudeybiye Antlaşması (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Hudeybiye Antlaşması ya da Hudeybiye Barışı, 628 yılı (6 H.) martında Medineli Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan barış antlaşmasıdır. Hudeybiye Barış Antlaşması ile Mekkeli müşrikler, Müslümanların siyasî varlığını resmen kabul etti.
Hayber'in Fethi (Detaylı bilgi için tıklayınız)
Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında yapılan Hudeybiye Muâhedesi’ni, görünüşteki durumuyla İslam cephesinin kuvvetsizliğine hamleden münafıkların bu tavrına Hayber Yahudileri de katılmıştı. Hz. Ali’nin büyük kahramanlıklar gösterdiği Hayber’in fethi 628 yılında (hicretin 7. yılı Muharrem ayı sonlarında) gerçekleşti.
Mute Savaşı (Detaylı bilgi için tıklayınız)
İslam devletinin Medine’de kurulmasından sonra 629 yılında (8 H.) Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N