Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 11.07.2023 16:12
Günün yazısı
[1/3 22:28] Ömer Tarık Yılmaz: 24- Cennete Ancak Mü'minlerin Gireceğini, Sevmenin İmandan Olduğunu Ve Selamlaşmanın Sevgi Husulüne Sebeb Olduğunu Beyan Bâbı
203- Bize Ebû Bekir İbn Şeybe rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Ebû Muâviye ile Vekî', A'meş'den, o da Ebû Sâlih'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etti. Ebû Hüreyre şöyle dedi: Resûlüllab (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Siz imân etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (tam) imân etmiş olmazsınız. Ben size bir şey göstereyim mi; onu yaparsanız sevişirsiniz? Aranızda selâmı ifşa edin» buyurdular.
«Birbirinizi sevmedikçe de imân etmiş olmazsınız.» ifâdesinin nıa'na-sı: îmanınızın kemâl bulması ve halinizin düzelmesi ancak birbirinizi sevmekle olur demektir. Nevevî'ye göre «İmân etmedikçe cennete giremezsiniz.» cümlesinden maksad zahiri ma'nadır. Binâenaleyh cennete girmek için mü'min olmak şarttır. Velevki iman-ı kâmil olmasın. Yani cennete girmek mutlak imana bağlıdır. İman-ı kâmil sahibi olmak ise mü'minlerin birbirini sevmesine bağlıdır.
İbn Salâh diyor ki: «Bu hadisin ma'nası: sizin imanınız ancak birbirinizi sevmekle kemâl bulur. Eğer böyle iman etmedi iseniz cennetlikler doğrudan doğruya cennete girerken sizler giremezsiniz; demektir.» Yani, siz İman-ı Kâmil ile imân etmedikçe doğrudan doğruya cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman-ı kâmil sahibi olamazsınız.
Nevevî, İbn Salâh’ın sözünü ihtimal dahilinde görmektedir.
«Selâmı aranızda ifşa edin!»» ifşa etmek: dağıtmak ve yaymaktır. Bu cümle, tanıdık olsun olmasın bütün müslümânlara adetâ saçarcasına bol bol selâm vermeye teşviktir.
Selâm vermek birleşip kaynaşmanın ve sevgi celbinin en başta gelen sebeblerindendir. Müslümanların birbirleriyle tanışmaları ve kendilerini
Başka milletlerden ayıran şiarlarını meydana çıkarmaları onun ifşası sadesinde mümkün olur. Ayni zamanda selâm vermekde nefsi tevâzua alınırıma, müslümanların hürmetini ta'zim, birbirleriyle küsüşüp alâkayı kesmeyi ve ara bozmayı ortadan kaldırma gibi nice güzel ma'nalar vardır. İnsan verdiği selâmın Allah için olduğunu bilmeli ve onu yalnız eşine dostuna değil her müslümana vermelidir.
«......» cümlesi ekseri nüshalarda (nun)un ıskatiyle rivâyet edilmiştir. Fiil, nefi veya nehî olmadığı halde sonundan (nun)un düşmesi tahfif içindir. Bazı nüshalardan (nun) hazf edilmemiştir.
204- Bana Zübeyr b. Harb rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Cerir, A'meş'den bu isnadla haber verdi. Ebû Hüreyre: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Nefsim kabza-i kudretinde olan (Allah)a yemin ederim ki sizler imân etmedikçe cennete giremezsiniz.» buyurdular: diyerek (bundan Ön çeki) Ebû Muâviye ve Veki' hadisinin mislini rivâyet etmiş.
[1/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• İstiklâl Marşı Meclis’te İlk Kez Okundu 1921
• Yeşilay Haftası 1 - 7 Mart
• Muhasebeciler Günü
• Hendek Gazvesi 627
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[1/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“(Cennet nimetleri) ‘Ey Rabbimiz! İman ettik; bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru’ diyen(ler içindir)”
Al-i imran 16
[1/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“İmanın yetmiş küsur şubesi vardır. Bunların en alt derecesi yoldaki eziyet veren şeyleri kaldırmaktır.”
Nesâî, Îmân, 16
[1/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: BAĞIMLILIKLARLA ASIRLIK MÜCADELE: YEŞİLAY
Yeşilay Cemiyeti, yurdumuzda ahlâkî ve kültürel bir kalkınma atmosferi içinde; tütün, alkol ve madde bağımlılığı gibi toplumun ve gençliğin beden ve ruh sağlığını tahrip eden bağımlılıklar yanında, kumar, fuhuş, internet ve teknoloji bağımlılığı gibi gençliğe ve topluma zarar veren bütün zararlı alışkanlıklarla mücadele etmek, millî kültürüne bağlı nesiller yetiştirmek amacı içinde faaliyetlerini sürdürmektedir.
Cemiyet bu çerçevede bağımlılıklarla mücadele etmek üzere, toplumun bilinç, güç ve kaynaklarını harekete geçirir; insan onur ve saygınlığının korunması doğrultusunda her koşulda, yerde ve zamanda desteğe muhtaç insanlara yardım eder; toplumun bağımlılıklarla mücadele kapasitesinin geliştirilmesine sürekli katkıda bulunur. Bu amaç doğrultusunda ulusal ve uluslararası kamu, özel ve sivil toplum kuruluşlarıyla gerekli işbirliği ve ortak çalışma organizasyonlarını geliştirir.
Türkiye Yeşilay Cemiyeti Genel Merkezi İstanbul’da yer almakta olup hedeflerini gerçekleştirmeye yönelik diğer illerdeki faaliyetleri şubeleri aracılığıyla yürütmektedir.
Türkiye Yeşilay Cemiyeti, yurt içi ve yurt dışında 30 bini aşan gönüllü üyesiyle, çalışmalarını sürdürmektedir.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[1/3 22:29] Ömer Tarık Yılmaz: İnsan vatanı sever, çünkü hürriyeti, rahatı, hakkı vatan sayesinde kaimdir.[Namık Kemal]
[1/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: İÇKİ
Yüce dinimiz İslam, alkol başta olmak üzere bütün sarhoş edici maddeleri yasaklamıştır. İçki, insanın akıl, ruh ve beden sağlığını bozar; ailevî, sosyal ve meslekî hayatını olumsuz yönde etkiler. İçkinin verdiği zarar, yalnız onu içenle sınırlı kalmaz, toplumun diğer fertlerini de olumsuz etkiler. Taşkın hareketleriyle kırgınlık, dargınlık, kavga, cinayet ve trafik ka- zaları gibi çeşitli zararlara sebep olur.
Kur’an-ı Kerim’de; “İçki ve kumarda şeytan ancak aranıza düş- manlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alı- koymak ister. Artık vazgeçiyor musunuz?” (Mâide, 5/91) buyrulmuştur. Peygamberimiz (s.a.s.)’de, “İçki kötülüklerin ana- sıdır.” (Neseî, “Eşribe”, 44); 'İçki, deva değil bilakis derttir” (Müslim, “Eşribe”, 12) buyurmuştur.
SAFF SÛRESİ
Saff sûresi, Mushaf ’taki sırala- maya göre 61. iniş sırasına göre 109. sûredir.
Medine’de inmiştir. 14 ayettir. Adını 4. ayette yer alan “saf” (dizi) sözcüğünden almıştır.
Sûrede, kişinin davranışları ile iddialarının çelişmesinin gü- nahlığı, Allah yolunda çalışan- ların birlik ve beraberlik içinde olmaları gerektiği, kurtuluşun, imanla birlikte can ve malla Allah yolunda çalışmak olduğu konuları işlenmektedir.
ÖZLÜ SÖZ
Hakiki dost, senin ayıp ve kusurunu bildiği halde seninle arkadaşlık ve sohbet edendir. Bu da Kerîm olan Mevlâ’dan başkası olamaz!
(Ataullah İskenderî)
[1/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Bakıp gözeten ve kendisinden hiçbir şey gizlenemeyen.
Ar-Raqib : The Watchful One
Cenab-ı hak buyuruyor:
'Allah her şeyi gözetler' (Ahzab, 52)
'Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir.' (Nisa, 1)
'Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi hakkıyle görensin. ' (Maide, 117)
Rakib ismi, Kur'an-ı Kerim'in 3 yerinde geçmektedir.
Rakib, koruyup gözetleyendir. Öyleki hiçbir şey O'ndan kaybolmaz. Gizlilikleri ve sırları bilen, görendir. Hiçbir söz ve gizli konuşma O'na gizli değildir. Allah, unutmasının mümkün olmadığı mutlak ilmiyle bütün varlıkları gözetleyip denetleyendir.
Her müslüman, Yüce Allah'ın kendini ve bütün varlıkları gözetlediğini, onları murakebe ettiğini, bunun için herkese iki melek tayin ettiğini, bu meleklerin insanın her sözünü ve her fiilini yazıp kaydettiğini, Allah'ın ahirette ceza veye mükafatı bu murakebeye göre vereceğini bilmelidir. Allah'ın kendisini gözetlediğine dair bilgisi kesinlik (yakîn) derecesine ulaşan kimse, ömrünü boş ve yararsız işlerde harcamaz, alıp verdiği nefesleri bile O'nun zikriyle almaya çalışır. Bütün davranış, işlerinde ve sözlerinde O'nun emir ve yasaklarına uygun hareket ve davranışlarda bulunur, insanlarlailişkilerini bu esas üzere düzenler. Rabbin kendisini gözetlediğini unutmayan kalp, kalp ilimlerinde ileri derecelere ulaşır. (2)
Allah yoktan yarattığı tüm varlıkları koruyup gözetendir. Uzayın derinliklerindeki yıldızlar ve sistemlerden, dünyayı kuşatan atmosferdeki olaylara, insanın meydana getirdiği toplumlardan, yeryüzünü kaplayan bitki örtüsüne, insan bedenindeki kompleks ve karmaşık sistemlerden, mikro ve makro alemlere, gözle göremediğimiz tüm boyutlara kadar herşeyi her an kontrol eden, gözetleyen, şahit olan, denetleyen Allah'tır.
İnsan başıboş bırakıldığını, amaçsızca hayatını sürüdürebileceğini zannedebilir. Ama hangi iş üzerinde olursa olsun Allah onun üzerinde şahittir. Hiç kimse Allah'tan bir şey gizleyemez. Gizli anlaşma, plan, sır, tuzak; bunlar Allah Katında asla gizlenemeyecek olaylardır. Herşeyi gören, işiten ve bilen Allah'ın Zatından hiçbir şey gizli kalamadığı için, herkesin yaptığına eksiksiz bir adaletle karşılık verilir. Birçok kişide 'Allah'ın kainatı yarattığı sonra herşeyi kendi haline bıraktığı' gibi çarpık bir düşünce vardır. Oysa bu çok büyük bir yanılgı ve zandır.
İnsanın çıplak gözle hiçbir zaman göremeyeceği hücre içindeki ayrıntıları Allah en ince ayrıntısına kadar bilendir. Vücut içindeki bir hücre diğer trilyonlarca hücreyle birlikte son derece uyumlu bir şekilde hareket ederken, bazen birden farklı bir davranış içine girer ve bugün tam olarak kaynağı ve tedavisi bulunamamış olan kanser ortaya çıkar. İnsan kendi içinde oluşan bu yapıdan hiç haberdar değilken Allah tüm bunların üzerinde şahittir ve her evreyi kontrolü altında tutar. Nasıl bir insan Allah'ın izni dışında bir adım bile atamazsa, o hücre de Allah'tan habersiz en ufak bir davranışta bulunamaz. (3)
Bir kimse bu ismi 'Yâ Rakib' kendi üzerine, yahut ehli veya evladı üzerine veyahutda malı üzerine yedi kere okusa onlar Hak Tealanın emanında olur, Allah onları emniyeti altına alır. (4)
312 defa okumak Allah tarafından rütbe ve mertebeye vesile olur, sır ve hakikatlere erer, basireti açılır. (Allahulalem)
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) Allah'ın İsimleri, Harun Yahya
4) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
[1/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: a) Melek Kavramı ve Meleklere İman
Sözlükte 'haberci, elçi, güç ve kuvvet' anlamlarına gelen melek, Allah'ın emriyle çeşitli görevleri yerine getiren, gözle görülmeyen nûrânî ve ruhanî varlıktır.
Kur'an'da meleklere imanın farz olduğunu bildiren birçok âyet vardır: 'Peygamber Rabbi tarafından kendisine indirilene iman etti, müminler de. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler...' (el-Bakara 2/285).
'...Asıl iyilik Allah'a, âhiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman edenlerin iyi amelidir...' (el-Bakara 2/177).
Meleklere inanmayan kişi, bu âyetlerin hükmünü inkâr ettiği için kâfir olur. Ayrıca Cenâb-ı Hak, Kur'an'da meleklere düşman olanları kâfir diye nitelemiş ve böyle kimselerin Allah düşmanı olduğunu vurgulamıştır (el-Bakara 2/98).
Meleklere inanmamak, dolaylı olarak vahyi, peygamberi, peygamberin getirdiği kitabı ve tebliğ ettiği dini de inkâr etmek anlamına gelir. Çünkü dinî hükümler, peygamberlere melek aracılığıyla indirilmiştir.
b) Meleklerin Mahiyeti
Melekler duyu organlarıyla algılanamayan, gözle görülmeyen, sürekli Allah'a kulluk eden, asla günah işlemeyen, nûrânî ve ruhanî varlıklardır. Bu sebeple onlar hakkındaki tek bilgi kaynağı âyetler ve sahih hadislerdir. Onun ötesinde bir şey söylemek mümkün değildir. Meleklerin gözle görülmez, duyu organlarıyla algılanamaz varlıklar oluşu, inkâr edilmeleri için bir gerekçe olamaz. Gerek akla gerekse pozitif bilimlere dayanılarak, meleklerin var veya yok olduklarına dair kesin deliller ileri sürülemez. Çünkü melekler, gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimlerin ilgi alanı dışında kalan fizik ötesi varlıklardır. Şartlanmamış insan aklı da meleklerin varlığını imkânsız değil, câiz ve mümkün görür.
c) Meleklerin Özellikleri
Melekleri diğer varlıklardan ayıran birtakım özellikler vardır. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:
1. Melekler nûrdan yaratılmış; yemek, içmek, erkeklik, dişilik, uyumak, yorulmak, usanmak, gençlik, ihtiyarlık gibi fiillerden ve özelliklerden arınmış nûrânî ve ruhanî varlıklardır: '...O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar. Onlar, bıkıp usanmaksızın gece gündüz (Allah'ı) tesbih ederler' (el-Enbiyâ 21/19-20), 'Onlar rahmânın kulları olan melekleri dişi kabul ettiler. Acaba meleklerin yaratılışlarını mı görmüşler? Onların bu şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir' (ez-Zuhruf 43/19); ayrıca bk. es-Sâffât 37/149; en-Necm 53/27-28).
2. Melekler Allah'a isyan etmezler, Allah'ın emrinden çıkmazlar, asla günah işlemezler, hangi iş için yaratılmış iseler o işi yaparlar. 'Onlar, üstlerindeki Rablerinden korkarlar ve kendilerine ne emrolunursa onu yaparlar' (en-Nahl 16/50; ayrıca bk. el-Enbiyâ 21/26-28; et-Tahrîm 66/6).
3. Melekler, son derece süratli, güçlü ve kuvvetli varlıklardır: 'Gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediği artırmayı yapar. Şüphesiz Allah her şeye gücü yetendir' (el-Fâtır 35/1). İslâmî kaynaklarda meleklerin kanatları olduğu bildirilmekle birlikte bu kanatların mahiyeti konusunda bir şey söylemek mümkün değildir. Meleklerin nûrânî varlıklar olduğu göz önünde tutulursa, bunları kuş veya uçak kanatları gibi maddî nitelemelere konu etmenin doğru olmayacağı ortadadır. Kanatların mahiyetini ancak Allah ve melekleri gören peygamberler bilebilirler. Meleklerin kanatları onların sûretini, kanatlarının fazlalığı onların güç ve sürat yönünden derecelerini, Allah katındaki değerlerini gösterdiği şeklinde anlaşılabilir.
4. Melekler Allah'ın emir ve izniyle çeşitli şekil ve kılıklara bürünebilirler. Cebrâil (a.s) Hz. Peygamber'e ashaptan Dihye şeklinde görünmüş, bazan kimsenin tanımadığı bir insan şeklinde gelmiştir. Yine Cebrâil (a.s), Hz. Meryem'e bir insan şeklinde gö
[1/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: (Seytan) onlara söz verir ve onlari ümitlendirir; halbuki seytanin onlara söz vermesi aldatmacadan baska bir sey degildir (NİSA/120)
Ve o zaman, münafiklar ile kalplerinde hastalik (iman zayifligi) bulunanlar: Meger Allah ve Resûlü bize sadece kuru vaadlerde bulunmuslar! diyorlardi (AHZAB/12)
Bilin ki dünya hayati ancak bir oyun, eglence, bir süs, aranizda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteginden ibarettir Tipki bir yagmur gibidir ki, bitirdigi ziraatçilerin hosuna gider Sonra kurur da sen onun sapsari oldugunu görürsün; sonra da çer çöp olur Ahirette ise çetin bir azap vardir Yine orada Allah'in magfireti ve rizasi vardir Dünya hayati aldatici bir geçimlikten baska bir sey degildir (HADİD/20)
[1/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: HASED
1634 - İbnu Mes'ud (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Şu iki kişi dışında hiç kimseye gıbta etmek caiz değildir: Biri, Allah in kendisine verdiği hikmetle hükmeden ve bunu başkasına da öğreten hikmet sahibi kimse. Diğeri de Allah'ın kendisine verdiği malı hak yolda sarfeden zengin kimse.'
Buhârî, İlm 15, Zekât 5 Ahkâm 3, İ'tisam 13; Müslim, Salâtu'l-Müsâ irin 268, (816).
1635 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: 'İki kişiye karşı hased caizdir: Birincisi o kimsedir ki, Allah kendisine Kur'ân-ı Kerim'i nasib etmiştir, o da onu, gece ve gündüz boyu ikame eder. İkincisi de o kimsedir ki, Allah Teâla ona mal vermiştir de o da gece ve gündüz (hak yolda) infak eder.'
Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân 20, Tevlıid 45; Müslim, Mûsâfrin 266 (815); Tirmizî, Bir 24, (1937).
1636 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlulah (aleyhîssalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Hasedden kaçının. Çünkü o, ateşin odunu -râvi dedi ki: Veya kuru otu- yiyip tükettiği gibi, bütün hayırları yer tüketir.'
Ebu Dâvud, Edeb 52, (4903).
1637 - Hz. Zübeyr (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Size ümem-i kadime hastalığı sirayet etti: Bu, hased ve buğzdur. Bu kazıyıcıdır. Bilesiniz; kazıyıcı derken saçı kazır demiyorum. O dini kazıyıcıdır. Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Birbirinizi sevmeye yardımcı olacak şeyi haber vereyim mi: Aranızda selâmı yaygınlaştırın.'
Tiırmizî, Sıfatu'1-Kıyâme 57, (2512).
HASED
7253 - Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor: 'Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: 'Hased (çekememezlik) hayırları yer bitirir, tıpkı ateşin odunu yeyip tükettiği gibi. Sadaka hataları söndürür, tıpkı suyun ateşi söndürmesi gibi. Namaz, mü'minin nürudur. Oruç ateşe karşı perdedir.'
[1/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Muâviye İbnu'l-Hakem es-Sülemî anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelip: 'Bir cariyem var, çoban olarak çalıştırıyor, koyunlarımı otlatıyordum. Yakınlarda bir koyunumu yitirdi. Ne oldu? diye sorunca, kurt kaptı dedi. Koyunun kaybolmasına üzüldüm. İnsanlığım icabı câriyenin suratına bir tokat vurdum. Bu davranışımın kefareti olarak bir köle azad etmeyi adadım. Onu âzad edebilir miyim?' diye sordum. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cariyeye: 'Allah nerede?' diye sordu O:
'Göktedir' deyince, 'Pekâlâ ben kimim? dedi. Cariye: 'Sen Allah'ın Resûlüsün' cevabını verince, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bana yönelerek: 'Bunu âzad et, zira mü'minedir' buyurdu.
Müslim, Mesâcid 33, (537); Muvatta, Itk 8, (2, 776); Nesâî, Sehv 20 (3, 18); Ebu Dâvud, Eymân 19 (3282).
[1/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: Andolsun, biz sana apaçık âyetler indirdik. Bunları ancak fasıklar inkâr eder.
[Bakara Sûresi.99]
[1/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle; Rabbimiz, duamı kabul et!” (İbrâhim, 14/40)
[1/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllıya danışıp onu dinleyen, doğruyu bulur, dinlemeyen pişman olur.[Maverdi]
[1/3 22:33] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.SAİD B. ZEYD
Hayattayken Cennetle müjdelenen on sahabiden biri. Babası Zeyd b. Amr olup, nesebi Ka'b da Rasûlüllah (s.a.s) ile birleşmektedir. Künyesi Ebul-A'ver'dir. Ebu Tür olarak da çağrılırdı (İbnül-Esir, Üsdül-Ğâbe, II, 387). Annesi Fatıma binti Ba'ce'dir. Babası Zeyd, Mekke müşriklerinin dinlerini akıl dışı bularak cansız putlara tapınmanın anlamsızlığı karşısında gerçek dine ulaşmak için araştırma yapmaya başlamış ve bunun için Suriye taraflarına giderek yahudi ve hristiyan âlimleriyle görüşmelerde bulunmuştu. Ancak onların verdikleri dini bilgiler Zeyd'i tatmin etmemişti. Zeyd'in bu durumunu gören bir papaz ona, şirkten ve hurâfelerden uzak, Hz. İbrahim (a.s)'in dini olan Hanifliğe tabi olmasını tavsiye etmişti. Zeyd, Hanifliğin ne olduğunu öğrendiği zaman aradığı dini bulduğunu anlamış ve Mekke'ye dönmüştü. O, Kâbe'ye yönelerek ibadet eder, Mekke'de İbrahim'in dini üzere bulunan tek kimse olduğunu Kureyş müşriklerine karşı iftihar ederek söyler ve onların putlar adına kurban kesmelerini ayıplardı. Zeyd, İsmail (a.s)'ın neslinden bir peygamberin geleceğini öğrenmişti. Arkadaşı Amr b. Rabî'a'ya kendisinin bu peygambere kavuşamayacağını zannettiğini, eğer ona ulaşırsa kendi selamını ona iletmesini söylemişti (İbn Sa'd, Tabakâtül-Kübra, Beyrut (t.y), III, 379). Zeyd, Rasûlüllah (s.a.s)'in Peygamberlikle görevlendirilmesinden önce vefat etti.
Said, babası Zeyd'in kendisine telkin ettiği hanif dininin bilincinde olarak yetişmişti. Rasûlüllah (s.a.s), İslâm dinini tebliğe başladığı zaman, onun çağırdığı dinin babasının söylediği prensiplerle aynı olduğunu gördü ve ona tabi olmakta gecikmedi. Rivayetlere göre o, Rasûlüllah (s.a.s)'in az sayıdaki ashabıyla Erkam'ın evinde gizlice toplanmaya başlamasından önce iman etmiştir. Doğum tarihi kaynaklarda zikredilmemektedir. Ancak, onun Hicri 50 veya 51 yılında öldüğü zaman yetmiş yaşını aşmış olduğu (İbnül-Esir, Üsdül-Ğâbe, II, 389) gözönünde bulundurulursa Hicretten yirmi beş yıl önce doğmuş olabileceği söylenebilir. Said (r.a); Hz. Ömer'in kızkardeşi Fatıma ile evli idi. Hz. Ömer (r.a) da Said'in kızkardeşi Atîke ile evli bulunmaktaydı (İbnül-Esir, a.g.e., II, 387). Hz. Ömer, onların yeni dine girdiklerini öğrendiği zaman son derece kızmış ve yaptıklarının hesabını sormak için hemen evlerine gitmişti. Ancak olay Ömer (r.a)'ın iman etmesi sonucunu doğuracak bir şekilde gelişmişti (bk. Ömer ibn et-Hattab mad.).
Medine'ye hicret edildiği zaman Said, Rıfaa b. Abdul-Munzır (r.a)'ın evinde misafir olmuştur. Muâhât olayında bir rivayete göre Ebu Lübabe başka bir rivayete göre de Rafi' b. Malik ile kardeş ilan edilmişti (İbn Sad, III, 382). İbnül-Esîr ise, Ubey b. Ka'b ile kardeş ilan edildiğini kaydetmektedir (Üsdül-Ğabe, II, 387).
Saîd b. Zeyd, Bedir savaşı hariç, Uhud, Hendek ve Rasûlullah (s.a.s)'in diğer bütün savaşlarına katılmıştır.
Rasûlüllah (s.a.s), Said ile Talha b. Ubeydullah (r.a)'ı, Suriye taraflarına giden Kureyş kervanının dönüşü hakkında bilgi toplamak ve bu bilgileri hızlı bir şekilde Medine'ye ulaştırmakla görevlendirdi. Böylece, Ebu Süfyan'ın başkanlığındaki bu kervan Suriye dönüşünde yakalanabilecekti. Said, Talha ile birlikte el-Havra denilen yere kadar gitmiş ve kervanın dönüşünü beklemeye başlamıştı. Ancak onların bu kervanın dönüşü hakkındaki haberi Medine'ye ulaştırmadan önce Rasûlüllah (s.a.s) başka kaynaklardan gerekli bilgileri almış ve Medine'den Ensar ve Muhacirlerden oluşan ordusuyla yola çıkmıştı. Onlar Medine'ye Bedir savaşının vuku bulduğu gün ulaşabildiler. Rasûlüllah (s.a.s)'in, kervanın yolunu kesmek için Medine'den ayrılmış olduğunu gören Said ve Talha derhal ona katılmak için Bedir'e doğru yola çıktılar. Onlar Turban denilen yere geldikleri zaman Bedir'den dönmekte olan Rasûlüllah (s.a.s)'le karş�
[1/3 22:34] Ömer Tarık Yılmaz: İlâhi Güzellik, Ruhun Güzelliğindedir
Mevlâna'ya göre. Allah korkusu imanlı bir kalbin ziyneti ve süsüdür. Ondan mahrum olan gönüller, harap ve şehvet yuvasıdır.
Bir gün hristiyan bir usta, Mevlâna'nın evini tamir ediyordu. O sırada, müridlerden bazıları, şaka yollu ustaya:
— Niçin müslüman olmuyorsun? Dinlerin en güzeli, en hak olanı İslâm dinidir,
dediler. Hıristiyan usta:
— Elli seneye yakındır ki, İsa dinindeyim. Dinimi terketmek için ondan korkuyor ve utanıyorum..
demişti. Bu sırada Mevlâna içeriye girmiş ve:
— İmânın sırrı korkudur. Her kim ki Allah'tan korkarsa, o Hıristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir...
diyerek, asıl tehlikenin dinsizlik ve imansızlık olduğunu işaret etmişti.
İmân ruhun güzelliğidir. Ruh ise ölümsüzlüğün ta kendisidir. Mevlâna, Mesnevi'sinin 5. cildinde, 'Bu cihandan göçenler yok değillerdir. Hak'kın sıfatlarına karışmışlardır. Onların bütün sıfatları Hak'kın sıfatlarında, güneşin önündeki yıldızlar gibi, nişansız kalmışlardır' der ve şöyle bir teşbihle bu fikri izah eder:
'Gündüz yıldızlar mevcut olduğu halde, zahiren görünmezler. Çünkü, güneşin ziyası karşısında onların Darlıkları hiçtir. Zaten ziyayı güneşten alırlar. İşte biz de Hak'la diri ve onunla mevcuduz. Ölünce, Hak'kın sıfatlarına karışmış oluyoruz. Yani, Hak'tan bir zerre olan ruh, ölümle Hak'ka rücû ettiği zaman, bizim varlığımız, asıl varlıkta mahvoluyor. Sonra. Hak'kın mânevi huzurunda toplanacağımıza göre hazır olacak olanın mâdum (yok olan) değil, mevcut olması iktiza eder'.
Mevlâna, insanda iki ruh bulunduğunu, birinin insanî, diğerinin hayvanî olduğunu söyler. Mevlâna'ya göre, insanî ruh, izafî veya ilâhî ruh namlarını alması dolayısı ile. Allah'ın bir nurudur. Nitekim bir âyet-i celilede, 'Ben ona kendi ruhumdan nefhettim' buyurulmuştur. Bu ruh, bedene ne bitişik, ne ayrı, ne dahil, ne hariç olup, onunla münasebeti tavsif edilemez, mahiyetine vukufa izin yoktur. Allah'a nisbeti itibariyle 'bakî' ve lâyemuftur. Hayvanı ruh ise, nefsinin hevâ ve hevesine uyan, gıdaya, cesede mekâna muhtaç olan ruhtur. Böyle ham bir ruha sahip kişi. nefsiyle, hırsıyla, şehvetiyle. kiniyle savaşarak, ruhunu terbiye edebilir, olgunlaştırarak insanî bir ruha sahip olabilir. O zaman kendisinde maddî zevkle ölçülemeyen manevî başka bir zevk duyar. Meselâ, tam bir imân ve inançla ibadet etmenin zevki, gerçek güzelliği, yani iç güzelliği görmenin ve tanımanın zevki. Nihayet, Hakk'ı sevmenin ilâhî zevki.. Manevî zevklere sahip olmadıkça gerçek güzelliği, gerçek nuru görmeye imkân yoktur. Mevlâna 'Güneşin ziyası biridir. Fakat evlerin içine vurduğu zaman yüz şekil alır. Ortadan duuarlara kaldırınız, nur bir olur' buyururlar. Burada, evlerin duvarları insan bedene benzetilmekte, aynı ruhun şekil ve kalıba, bilhassa istidada göre azalıp çoğaldığı ifade edilmektedir. İnsan manevî pencerelerini ne kadar ışığa, nura açarsa ve bu pencereleri ne kadar genişletirse, o kadar çok nurlanacak, olgunluğa ulaşacaktır.
[1/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: ÂKİBET
1. Son, netîce. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki (Habîbim!) De ki Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da bakın ki (peygamberleri) yalanlıyanların âkibeti nasıl olmuştur. (En'âm sûresi 11) Niyet hayır ise âkıbet de hayır olur. (Abdülhakîm-i Arvâsî) 2. Dünyâda zafer, âhirette sevâb ve kurtuluş. Kur'ân-ı kerîmde buyruldu ki O hâlde (Habîbim) sen de (Nûh gibi, kavminden gelen eziyetlere ve peygamberlik vazifesinin ağırlığına) sabret. Âkibet; hiç şüphesiz, takvâya erenlerindir (günâhlardan sakınanlarındır). (Hûd sûresi 49)
[1/3 22:35] Ömer Tarık Yılmaz: Hayvan kesecek kimselerde bulunması gereken şartlar nelerdir?
Hayvanı kesecek kimsenin, akıl ve temyiz gücüne sahip, Müslüman veya Ehl-i Kitap olması gerekir. Putperest, ateşperest, ateist ve mürtedlerin kestikleri hayvanların eti yenmez.
Ehl-i Kitap olduğu bilinen kimse kesim yaparken Allah’tan başkasının adını anmamalıdır. Zira ayette Allah’tan başkası adına kesilmemesi şartı getirilmiştir (Bakara 2/173).
Kesim yapan kimsenin ergenlik çağına gelmiş olması şart değildir. Mümeyyiz olan, yani yaptığını ve söylediğini bilen çocuğun kestiği helaldir.
Hayvanı kesen kimsenin kadın veya erkek olması fark etmediği gibi, temiz, cünüp, veya hayızlı olması arasında da bir fark yoktur; hepsinin kestiği yenir (Zeylai, Tebyinü’l-hakaik, V, 287).
[1/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: CÖMERTLİĞİN ZİRVESİ: ÎSÂR
İLİ : İSTANBUL
TARİH : 01/03/2013
Kardeşlerim!
Fedakârlık, vefakârlık, paylaşma, gerçek anlamda kardeş olma hususunda ibret dolu şu olaya gelin hep birlikte kulak verelim:
Sahabeden bir kadın elinde bir parça kumaşla Peygamberimiz (s.a.s)’e gelerek “Ya Resulallah! Bu kumaşı giysi olarak kullanmanız için kendi elimle dokudum.” der. O günlerde böyle bir kumaşa ihtiyacı olan Efendimiz bu hediyeyi alır, üzerine örtünür ve ashabının yanına gelir. Ashabın içinden biri bu yeni kumaşı beğenir ve Allah Resulü’nden kendisine hediye etmesini talep eder. Rahmet Elçisi, bu kişiyi kırmaz ve kumaşı ona hediye eder. Fakat ashaptan bazıları bu durumu hoş karşılamaz ve “Hiç iyi yapmadın. Efendimizin buna ihtiyacı vardı. Kendisinden bir şey isteyeni geri çevirmediğini bildiğin halde o kumaşı istedin.” diye o şahsa çıkışırlar. Sahabî ise, onu giymek için değil, Resulullaha ait bir örtüyü kendisine kefen yapmak için istediğini söyler ve nitekim dediği gibi de olur.
Bu olay, Merhamet Peygamberi’nin, başkalarını kendine tercih etme yüceliğini ve sahabenin Peygamber sevgisini ortaya koyan ne güzel bir örnektir. Gereksiz kaygılar uğruna çoğu zaman sadece kendini düşünen bizler için de anlamlı mesajlar içerir.
Değerli Kardeşlerim!
Yüce dinimizin ısrarla üzerinde durduğu bir değer vardır. Bu değer, başkalarını kendine tercih edebilme erdemi olan îsârdır. Îsâr, kendi muhtaç olsa da insanın, kardeşinin de ihtiyacını düşünmesidir. Îsâr, kendimiz dışındakilerin dertleriyle dertlenebilmektir. Böylesine yüce bir davranışı ifade eden bu kavram, İslam kardeşliğinin temel taşı, cömertliğin zirvesidir.
Dinimize göre paylaşma, yardımlaşma, dayanışma güzeldir. Bunu kendi ihtiyacımız varken yapabilmek daha da güzeldir. Zira bu davranış, kardeşlerimizin ihtiyacını kendi ihtiyacımıza yeğlemektir.
Allah Resulü, şu sözüyle mü’minde bulunması gereken bu ulvi meziyete işaret etmiştir: “Kişi, kendisi için istediğini kardeşi için de istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olamaz.”
Kıymetli Kardeşlerim!
Rahmet Elçisi’nin yardımlaşma ve paylaşım konusundaki bu tutumu ortadayken ihtiyaç sahiplerini görmezlikten gelmek, malın mülkün esiri olmak üzücü bir durum değil midir? Bu anlayışın sonucu olarak dünya, kendisiyle ahiretin kazanılacağı bir imtihan yeri olarak değil, sadece mal ve menfaat elde etme yeri olarak görülür. Kerim Kitabımız, böylesine bir anlayışa kapılanların ahiretten nasiplerinin olmadığını haber verir. “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” ayeti de, malın kalıcı bir servete dönüştürülmesi gerektiğini bildirir.
Kardeşlerim!
Ne zaman, nerede ve nasıl karşılaşacağımızı bilemediğimiz o malum son bizleri de bulacak. Elimizde avucumuzda ne varsa hepsi başkalarının olacak. Yanımızda sadece gerçek servetimiz olan hayırlı ve güzel işlerimiz kalacak. Bugün bizi oyalayan dünya meşgalesi, dün de bizden öncekileri oyalamış, farkında olmadan onların ömür sermayelerini tüketivermişti. Bugün onlardan hayırla yâd edilip hatırlananlar, sahip olduğu imkanları fakir ve ihtiyaç sahipleriyle paylaşıp, cömertlik ve diğerkâmlıkta öne geçenlerdir. Sevgili Peygamberimiz’in “Asıl zenginlik mal çokluğu değil, gönül tokluğudur” hadisinde anlamını bulduğu şekilde; aradığımız huzur, mal biriktirmede değil, vermededir. Özlediğimiz kardeşlik, bencillikte değil diğerkâmlıktadır. Gerçek sermaye de ahirete götürdüklerimizdir.
O halde muhterem kardeşlerim! Gelin, en yakınımızdan başlayarak, kimsesizlerin kimsesi, açıkta kalanların elbisesi, aç kalanların sofrası, hastaların ilacı olalım. Bir gün bizim de ihtiyaç sahibi olabileceğimizi düşünerek ihtiyaç sahibi kardeşlerimizi unutmayalım. Hayat yolculuğunda kendimiz dış
[1/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: 5. Şavt
“Bismillahi Allahü ekber! Allahım! Sana inana- rak, kitabını tasdikleyerek, sana verdiğim sözü tuta- rak ve Peygamberinin sünnetine uyarak işte burada- yım...
Allah, her türlü noksandan uzaktır. Hamd, Al- lah’a mahsustur. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah büyüktür. Bütün güç ve kuvvet, şanı yüce azamet sahibi Allah’a aittir.
Rabbim! Bana, tertemiz bir nesil lütfet. Şüphesiz sen duaları işitensin.
Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri, namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz! Duamızı kabul eyle!
Rabbim!Banahayırlınesillerlütfet.
Bana müslümanca ölmeyi nasip eyle ve beni sa- lihler arasına dahil eyle.
Rabbim! Beni bereketli bir yere yerleştir. Sen konuk edenlerin en hayırlısısın.
Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru. İyilerle birlikte cennete koy. Ey mutlak güç sahibi! Ey gü- nahları çok bağışlayan! Ey âlemlerin Rabbi!”
[1/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَنْ رَضِيَ مِنَ اللهِ بِالْيَسِيرِ مِنَ الرِّزْقِ رَضِيَ اللهُ مِنْهُ بِالْيَسِيرِ مِنَ الْعَمَلِ. (هب)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Kim, Allâhü Teâlâ’nın verdiği az rızka razı olursa (kanaat ederse), Allâhü Teâlâ da onun az (nâfile) ameline razı olur.” (Beyhakî, Şuabü’l-Îmân)
01 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[1/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: GÖNÜL ZENGİNLİĞİ HAKÎKÎ ZENGİNLİKTİR
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: “İki melek, her gün insanlara şöyle nidâ ederler: ‘Ey insanlar! Rabbinize yönelin. Az olup insana kâfî olan dünyalık, çok olup (insanı) azdıran (dünyalık)tan hayırlıdır.’ (Meleklerin) bu nidâlarını (insanların ve cinlerin dışındaki) mahlûkatın tamamı işitir.”
Ebû Saîd el-Hudrî (r.a.) buyurdu ki: “Rızkın en hayırlısı, kişiye kâfî miktarda olanıdır.”
İbn-i Abdullah el-İskenderî, Hikem-i Atâiyye kitabında demiştir ki: “Cenâb-ı Hakk’ın sana kâfî miktarda rızık ihsan edip, seni azgınlığa ve isyana sürükleyecek olan fazla maldan menetmesi, sana ihsan ettiği nimetlerin kemâlindendir.”
Dünyadan kendisine nasip olan rızkın kadrini bilmeyenler, iki şeyden birisine mübtelâ olurlar: Ya fakir olmakla beraber hırsa mübtelâ olurlar da sıkıntıları kat kat artar, yahut zenginliğe rağbet ederler de zenginlikleri kendilerine ihsan olunan nimete şükrü unutturur. Resûlullah Efendimiz (s.a.v.): “Hakîkî zenginlik, mal zenginliği değildir; hakîkî zenginlik, gönül zenginliğidir.” buyurmuşlardır.
Yine denilmiştir ki: “Kendisine ihsan olunan maldan fazlasını talep eden kimsenin kalbini, Allâhü Teâlâ körleştirir. Muhakkak kul, kendisine kâfî miktar rızık ile yetinirken dünyaya meylederse, Allâhü Teâlâ, ondan zühd ve takvâ zevkini kaldırır. Şâyet o kulun, Allah indinde bir nasibi varsa Cenâb-ı Hak, ona şöyle ilhâm eder: ‘Ey kulum! Ben, meleklerim ve hamele-i Arş’ım yanında senin kadrini yüceltmeyi murad ettim. Lâkin sen, dünya nimetlerinden fazlasına meylettin ve beni terk ettin. Bu sebeple elindeki nimetlerden mahrum kaldın. Ey kulum! Sen, önceki bulunduğun hâle dön, ben de nimetlerimi geri vereyim.”
Âlimler demişlerdir ki: “Dünyanın tamamı altın bile olsa fânîdir, âhiret ise toprak bile olsa bâkîdir. Hâlbuki topraktan olan dünyadır ve fânîdir, altından olan ise âhirettir ve bâkîdir. Binâenaleyh fânî olanı ancak aklı olmayanlar tercih eder.”
01 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[1/3 22:36] Ömer Tarık Yılmaz: • Meyve Ağaçlarında Budamanın Başlaması (Sert İklim Bölgeleri İçin)
• Mostar Dergisi Yayın Hayatına Başladı (2005)
Semerkand Takvimi
[1/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: İbadetleri İhlâs ile Yapmanın Önemi
Ebû Hüreyre’den [radıyallahu anh] rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmaktadırlar: Nice oruç tutanlar vardır ki, onların bundan nasipleri sadece aç ve susuz kalmaktır. Yine nice gece kalkıp da ibadet edenler vardır ki, onların bundan nasipleri de sadece uykusuzluk ve meşakkattir. Yani, insan orucunu Allah rızası için tutmaz ve namazını da Allah rızası için kılmazsa, bunlara verilecek sevap yoktur. Hikmet ehli bazı zatlar, hadis-i şerifte ifade edilen manayı şu temsille açıklamışlardır: İbadetlerini görsünler, duysunlar diye riya için yapan kişinin misali, çarşıya çıkarken cüzdanını taşlarla dolduran kişi gibidir. Onu görenler, ‘Bakın bakın, şu adamın cüzdanında ne de çok para var’ derler. Fakat bu adam dükkânın birinden bir şeyler almak istese, cüzdanındakilerle hiçbir şey alamaz. Hiç kimse onun içinde ne olduğunu bilmez ve adamın eline, bu boş övgü dolu sözlerden başka bir şey geçmez.
Semerkand Takvimi
[1/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
(Sadakalar) kendilerini Allah yoluna adayan, yeryüzünde dolaşmaya güç yetiremeyen fakirler içindir. İffetlerinden dolayı (dilenmedikleri için), bilmeyen onları zengin sanır. Sen onları yüzlerinden tanırsın. İnsanlardan arsızca (bir şey) istemezler. Siz hayır olarak ne verirseniz, şüphesiz Allah onu bilir.
(Bakara, 2/273)
[1/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
İnsanlar arasına bozgunculuk ve kötülük sokmaktan sakının! Çünkü böyle hareket, dini yok eder.
(Abu Dawud)
[1/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Allah’ım! Senden Seni sevmeyi, Seni sevenleri sevmeyi ve Senin sevgine ulaştıran ameli yapmayı isterim…
(Tirmizî)
[1/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Melik
Çok mülkü olan, her şeyin sahibi ve Malikî, onları terbiye edip yetiştiren, mülk ve güç veren
[1/3 22:37] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Şoför
Sokaklarda sefâlet kol geziyordu. Kim kime yardım edecek, destek olacaktı? İşsizlik yaygındı. Çevresi de perişandı. Bir yanı yıkılmaya yüz tutmuş evceğizinin camından yola doğru ümitsizce bakarken bir taksinin kapının önünde durduğunu, içinden de bir yolcunun indiğini gördü. Demek ki taksi şoföründe az çok para olacaktı. Çünkü müşteri indirmişti. Bütün cesaretini ve ümidini toplayarak evden çıkıp yola koştu. Yaklaşıp direksiyon başında arabasını hareket ettirmek üzere olan şoföre seslendi. – Sakın beni dilenci falan zannetmeyin. Üç çocuğumla üç gündür aç beklemekteyim. Bu gidişle namusumu lekelenmemden korkmaya başladım. Allah rızası için yardımda bulunun. Ben açlıktan ölmeye razıyım. Fakat çocuklarımın çığlıklarına tahammül edemiyorum.
Beklenmedik bir anda gelen bu “Allah rızası için yardım” talebi zaten kıt-kanaat geçinen şoförü şaşırtmıştı. Düşünmeye başladı. Cebinde bir miktar parası vardı var olmasına; ancak bu parayı aylardır biriktiriyordu. Çünkü taksinin dört lastiği de kabaklaşmıştı. Onları değiştirmek için çırpınıyordu. Zaten akşamları eve gelince hanım da ikaz etmekten geri kalmıyordu:
– Ne zaman değiştireceksin bu lastikleri? Birazcık geç kalsan, aklıma kötü şeyler geliyor. Acaba bir kaza mı yaptı kabak lastiklerle?’ diye korku içinde bekliyorum.
O an için nefsi ve şeytan birlik olup vesvese vermeye başladılar:
– Sen zaten zor geçinen kimsesin. Yardım edecek durumda değilsin. Bas gaza, git yoluna!
Fakat imanı ve vicdanı da şöyle sesleniyorlardı:
– Para dediğin şey böyle gün için lazım olur. Belli olmaz Allah’ın rızasının nerede olduğu. Biriktirdiğin parayı bu muhtaç hanıma vermelisin. Tam yeridir. Çocukları aç durumda, Onu namusunu kirleterek, para kazanma zorunda bırakmamalısın.
Nihayet nefsini ve şeytanını yenmiş, cebindeki lastik parasını tümüyle kadıncağıza uzatarak:
– Al bacım, namusunla yaşa. Bu para bir müddet seni idare eder. Sonrasında da Allah başka sebepler halk eder! dedi. Minnet etmemek için de hemen gaza basıp oradan uzaklaşırken kadının:
– Sen benim ihtiyacımı karşıladın, Allah da senin ihtiyacını karşılasın! duasını duydu. Gün boyunca kulaklarında çınlayan bu duaya hep (amin) dedi.
Akşam eve gelince beklediği soruyla yine muhatap oldu.
– Hâlâ değiştirmemişsin lastiklerini...
– Bir lastikçiyle anlaştım. Yeni lastikler gelince hemen değiştirecek... diyerek geçiştirdi.
Bu geçiştirme işi birkaç gün devam etti. Bir akşam yine eve gelirken iyice sıkılmış, “Bu defa ne diyeceğim?” diye düşünürken beklenmedik bir durumla karşılaşmıştı. Hanım kendisine adres yazılı bir kağıt uzattı, sonra da şöyle dedi:
– Bugün bir lastikçi geldi, şu adresi verdi. “Yarın bana mutlaka gelsin, lastiklerini değiştireceğim” deyip gitti. Al şu adresi. Belli etmemişse de bunun izahını yapamamıştı. Çünkü böyle bir lastikçi ile konuşmamıştı. Merakla sabahı bekledi. İlk işi kağıttaki adrese gitmek oldu. Garipliğe bakın ki tamirciyi hiç görmemiş, buraya hiç gelmemişti. Elindeki kağıdı uzatınca bir şaşkınlık iki tarafta da yaşandı. Lastikçi:
– “Sen o musun?” deyip şoförün boynuna sarıldı, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Sonra da şöyle devam etti:
– Tam üç gündür Resûlüllah Aleyhisselam rüyama giriyor ve bana, 'Şu adresteki şoförün lastiklerini değiştir, ücret olarak da benim şefaatime nail ol' buyuruyor. Allah için söyle. Sen ne türlü bir iyilik ettin, nasıl bir hayır dua aldın ki Resûlüllah Aleyhisselam üç gündür beni ikaz ediyor, senin lastiğini değiştirmem için beni vazifelendiriyor?
[1/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Ebu Said (ra)
Mü'minin rüyası, nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür.
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Ta'bir 4, Muvatta, 1, (2,956)
Hadisin Açıklaması:
Hadis, Muvatta'da Ebu Saîdi'l-Hudrî rivayeti olarak değil, Enes İbnu Mâlik (radıyallahu anh) rivâyeti olarak, yakın elfazla geçer
RÜYA PEYGAMBERLİKTEN BİR CÜZDÜR
Sadedinde olduğumuz hadis, mü'minin rüyasını peygamberliğin kırk altı cüzünden biri ilan etmektedir. Mevzuyu bir başka babta tahlil eden İbnu Hacer, bu mesele üzerine muhtelif hadislerde gelen farklı rakamları kaydeder. Buna göre, on kadar farklı hadisten her biri değişik rakamlar vermektedir. En azına göre, rüya, peygamberliğin yirmi altıda biridir, en çocuğuna göre de yetmiş altıda biridir. Arada kırkta, kırk dörtte, kırk beşte, kırk altıda, kırk yedide, kırk dokuzda, ellide, yetmişte bir rakamları geçmektedir. Hadisler sıhatçe farklıdır. İbnu Hacer, 'Mutlak olarak en sahihi birincisidir, onu 'yetmişte bir' rivayeti takip eder' der. Farklı görüşleri 15'e kadar çıkaranlara ayrıca dikkat çeker.
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in vefatıyla, nübüvvetin de kesilmiş olması sebebiyle, rüyanın nübüvvetten bir cüz sayılması meselenin izahı zorca bir mesele olduğuna dikkat çektikten sonra İbnu Hacer şunu söyler: 'Bu fikre cevap olarak dendi ki: 'Rüya eğer Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den vâki olmuş ise, bu gerçekten nübüvvetten bir parçadır. Şayet bir başkasından vâki olmuş ise mecâzen nübüvvetten bir parçadır.'
Hattabî demiştir ki: 'Dendiğine göre, rüya, nübüvvete uygun olarak gelir, ancak, bu onun devam eden cüz'ü demek değildir.'
Şöyle de denmiştir: 'Bunun mânası: Rüya nübüvvet ilminden bir cüzdür. Zîra nübüvvet kesilmiş olsa da ilmi bâkidir.'
İbnu Battâl, nübüvvet kelimesinin lügat mânasından hareket ederek der ki; 'Nübüvvet, inbâ kelimesinden alınmadır, bu da lügat olarak i'lâm (duyurmak) demektir. Bu mânâya göre, rüya, Allah'tan gelen ve yalan bulunmayan sâdık bir haber olması ve nübüvvetin de Allah'tan gelen ve kizbin câiz olmadığı haber olması haysiyetiyle rüya ile, nübüvvet arasında -haberdeki doğruluk noktasından- benzerlik kurulmuştur.'
Rüyanın peygamberlikten bir cüz olması meselesini bazı âlimler de şöyle izah etmişlerdir: 'Cenab-ı Hakk, Peygamberine altı ay rüyada hitab etti. Bu altı aydan sonra, ömrü boyunca, yirmi üç yıl uyanık halde hitab etti. Bu altı aylık müddet yirmi üç yıla nisbet edilince kırk altıda bir eder.
İbnu Battâl bu izahı iki noktadan tutarsız bulmuştur:
1- Hz. Peygamber'in bi'setten sonraki ömrünün miktarı ihtilâflıdır.
2- 'Rüya, nübüvvetin yetmiş cüzünden biridir' diyen rivayet mânasız kalacaktır.
İbnu Hacer bu konuda ulemânın muhtelif tez ve antitezlerini beyan ettikten sonra sayıların farklılığını şöyle bir izahla çözmeye çalışır: 'Sayılardaki farklılıklar, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu meseleyi beyan ettiği zamanların farklı olmasından ileri gelir. Şöyle ki: Kendisine vahyin gelmesinden on üç senenin dolumunda, 'rüyanın peygamberliğin yirmi altı cüzünden bir cüz olduğunu söylemiş olmalı, bu ise hicret zamanına rastlar. Yirmi yılın dolumunda kırkta bir; yirmi iki yılın dolumunda kırk dörtte bir; ondan sonra kırk beşte bir; sonra hayatının sonunda kırk altıda bir demiş olmalı. Kırktan sonraki rivayetler ise zayıftır. Ellide biri diyen rivâyetin küsûratı ifade etmesi ihtimal dahilindedir. Yetmişte bir diyen rivayet ise mübâlağa içindir, bunun dışındakiler zâten sâbit değildir. Böylesi bir irtibatlamada teâruz mevcut değildir...'
Bu mevzu üzerine İbnu Hacer, başka yorum ve tahliller dahi kaydederse de, bu kadarla yetiniyoruz. Ancak Ebî Cemre'nin yukarıda kaydedilen, buna yakın izahını hatırlatmada fayda var
[1/3 22:38] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
İbnu Ömer Radıyallahu Anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Allah indinde kişinin yuttuğu en sevaplı yudum, Allah'ın rızasını düşünerek kendini tutup, yuttuğu öfke yudumudur.'
Kaynak : İbnu Mace Sünen (4189) - Hds :(7279)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[1/3 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: “Hayır, canımı gücü ve kudretiyle elinde tutan Allah’a yemin ederim ki dil ile yasaklama yetmez, siz onları hakka boyun eğdirip hak üzere tutmadıkça bu lanetleme de devam edecektir.” (Tirmizi , tefsiru sure-i Maide 6)
199 عَنْ أبي بَكْرٍ الصِّدِّيقِ
قال : يَا أيها النَّاسُ إنكُمْ تَقْرَءُونَ هَذِهِ ألايَةَ: يَا أيها الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أنفُسَكُمْ لاَ يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إذا اهْتَدَيْتُم.ْ وَأني سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ
يَقُولُ : إن النَّاسَ إذا رَأَوُا الظَّالِمَ فَلَمْ يَأخذوا عَلَى يَدَيْهِ , أَوْشَكَ أن يَعُمَّهُمُ اللَّهُ بِعِقَابٍ مِنْهُ.
199: Ebu Bekir es-Sıddık (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Ey insanlar şüphesiz siz şu ayeti okuyorsunuz: “Ey iman edenler! Siz yalnız kendinizden sorumlusunuz. Eğer siz doğru yolda iseniz sapıklığa düşenler size hiçbir zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır ve o zaman Allah size hayatta yapmış oluğunuz şeyleri bildirecektir.” (5 Maide 105) Zira ben Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururken işittim: “Şüphesiz ki insanlar zalimi görüp de onun zulmüne engel olmazlarsa Allah’ın bütün insanları gazaba uğratması pek yakındır.” (Ebu Davud, Melahim 17, tirmizi, Fiten 8)
BÖLÜM: 24
DİNİN İYİ DEDİKLERİNİ EMREDİP KÖTÜ DEDİKLERİNDEN SAKINDIRDIĞI HALDE SÖZÜ İLE İŞİ BİRBİRİNE BENZEMEYENİN CEZASININ ŞİDDETİ
قال الله : اَتَأمرونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ أنفُسَكُمْ وَأنتمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ اَفَلاَ تَعْقِلُونَ..
“Siz kendinizi unutarak diğer insanlara iyilik yapmayı ve erdemli olmayı mı emredersiniz? Hem de ilahi kelamı okuyup duyduğunuz halde; siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız.” (2 Bakara 44)
قال الله تعالى : يَا أيها الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لاَ تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللهِ أن تَقُولُوا مَا لاَ تَفْعَلُونَ ..
“Ey iman edenler niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında (nefretle karşılanıp)en sevilmeyen şeydir.” (61 Saff 2-3)
قال الله تعالى : وَمَا اُرِيدُ أن أخالِفَكُمْ اِلَى مَا أنهَاكُمْ عَنْهُ..
“Allah Şuayp (a.s.)’dan bahsederek şöyle buyuruyor: “Ben size yasakladığım şeyleri kendim yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.” (11 Hud 88)
[1/3 22:39] Ömer Tarık Yılmaz: TARİH............... ANADOLU ARMAĞANI LÂLE
Bir süs bitkisi olan ve Osmanlı Devleti’nde bir devre adını veren lâlenin, asıl vatanının Orta Asya olduğu ve Türkler tarafından Anadolu’ya getirildiği biliniyor.
Avrupalılar lâleyi ilk önce bir çeşit zambak sanmışlar ve öyle isimlendirmişlerdir. 17. yüzyıl sonlarından itibaren lâleye karşı olan ilginin olağanüstü artışı, ünlü soğanları elde etme isteği, bâzı nâdir lâle soğanlarının fiyatlarının olağanüstü artmasına sebep olmuştur. Bundan dolayı Osmanlı Devleti 1725 yılında lâle için satış fiyatı tesbit etmiştir. O devirde, 800 çeşit lâlenin her birinin ayrı ayrı adı vardı.
Lâlenin, Anadolu’dan ilk yolculuğu Viyana’ya olmuştur. Oradan Hollanda’ya ve ardından da Kanada’ya geçmesiyle, lâle, bütün dünyada tanınır hâle gelmiştir. 1 Mayıs’ta Ankara-Sincan’da Lâle Şenliği, Bursa’da da, 1-3 Mayıs tarihlerinde 1. Uluslararası Bursa Lâle Festivali düzenlenmiştir. Bu festivale, Hollanda, Kanada ve Japonya katıldı. Festival süresince, bu çok farklı kültürlerin kaynaşmasına katkıda bulunan lâle, güzelliği ve zarâfeti ile, insanlar ve kültürler arasında bir köprü vazîfesi görmeye devam ediyor.
YEMEK........... PİRİNÇLİ KÖFTE
MALZEME: Yarım kilo kıyma, 1 çay bardağı pirinç, 1 soğan, 2 fincan un, 4 yumurta, 1 demet maydanoz, tuz ve karabiber. Kızartmak için: 2 çay bardağı ayçiçek yağı.
YAPILIŞI: Pirinç suda pişirilir. Yarım kaşık yağla rendelenmiş soğan hafifçe sarartılır, bunların üzerine kıymanın yarısı konur, yine hafifçe kavrulur. Kıyılmış maydanozla karıştırılır. Kalan kıyma, pişen pilav, kavrulan soğanlı kıyma, yumurta, tuz ve karabiber hep birlikte iyice yoğrulur. Bu karışımdan, yumurtadan küçük parçalar alınarak uzunca yassı köfteler yapılıp una bulanır. Kalan üç yumurta bir kaba kırılır, içerisine bir tatlı kaşığı un katılıp, çatalla çırpılır. Köfteler, buna bulanarak kızdırılmış yağa atılır. Her iki tarafı kızartılır. Sıcak servis yapılır.
01.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[1/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: El-Vâcid: İstediğini, istediği vakit bulan.
[1/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 2. Ayet
'Kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan şu yüce kitap, müttakîler için bir yol göstericidir.'
“Kitap”tan maksat, Kur’ân-ı Kerîm’dir. Arapçada “yazılı belge” anlamında da kullanılan kitap ismi, Kur’an’ın Allah Resûlü (s.a.s.) zamanında yazıldığını gösterir. Kur’an elimizde olmasına rağmen, ona uzağı gösteren ذٰلِكَ edatı ile işaret edilmesi, onun yüceliğine ve anlamlarının derinliğine dikkat çekmek içindir. Gerçekten Kur’an’ın şanı pek yücedir. Beşerî gücün muttali olamayacağı birçok ilim ve hikmetleri de ihtiva ettiğinden, her ne kadar kitap olarak elimizde ise de, taşıdığı sırlar ve hakikatler itibariyle bizim idrakimizden yüce bir ufuktadır, her şeyiyle kolayca keşfedilir bir mâhiyette değildir. Bu sebeple ona, uzakta olan bir şeyi gösterir gibi işaret edilmiştir. (Râzî, Mefâtîh, II, 12)
Şüphe diye tercüme ettiğimiz اَلرَّيْبُ (rayb) kelimesi, “yakîn”in yani kesin bilgi ve kanaatin zıddıdır. Kişinin bir konu hakkında kararsız ve tereddüd içinde olmasını ifade eder.
Bu kadar izzet ve şerefe sahip olan Kur’an’da hiçbir şüphe yoktur. Yani akl-ı selîm ile ve ön yargılardan arınmış bir şekilde incelendiğinde onun:
· Allah Teâlâ’dan geldiğinde,
· Vermiş olduğu bilgilerde,
· En doğru yola götüren bir kılavuz ve rehber olduğunda hiçbir şüpheye yer yoktur. Bu bakımdan Kur’an hakkında asla şüpheye düşmeyiniz.
Âyette, şüphenin insanlarda değil, kitapta olmadığı bildirilmiştir. İnanmayanlar onun hakkında şüphe içinde olabilirler ama o, haktır ve doğrudur. Nasıl güneşin varlığından şüphe etmek ona bir zarar veremez ise, Kur’an’ın doğruluğundan şüphe etmek de onun doğruluğuna bir eksiklik getirmez.
Hidâyetin iki temel mânası vardır. Birincisi delalet etmek, rehberlik yapmak ve yol göstermektir. Kur’ân-ı Kerîm’in, Peygamberlerin ve İslâm davetçilerinin hidâyet etmeleri bu anlamdadır. Âyet-i kerîmede: “Sen de hiç şüphesiz insanlığı dosdoğru bir yola çağırmaktasın” (Eş-Şûrâ 42/52) buyrulur. İkincisi, tevfîk, yâni dosdoğru yola eriştirip hedefe ulaştırmaktır. Bu mânada hidâyet yalnızca yüce Allah’a mahsustur. Nitekim Resûlullah’a hitaben: “Rasûlüm! Sen sevdiğini doğru yola erdiremezsin, lâkin Allah dilediğini doğru yola eriştirir. Çünkü, doğru yola girecek olanları en iyi O bilir” (El-Kasas 28/56) buyrulmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm, “bütün insanlar için hidâyet” olarak indirilmiştir. (Bakara 2/185) Böyle olmakla birlikte onun hidâyetinden gerçekte müttakîler istifade eder. Bu sebeple Kur’an’ın müttakilere hidâyet rehberi olduğu özellikle vurgulanmıştır. Kur’an insanları, dünya ve âhirette kendilerine faydalı olacak, Allah’ın rızâsını kazandıracak ve nihâyet cennet ve cemâl-i ilâhîye eriştirecek dosdoğru yolu gösterir.
Bir kısım insanların Kur’an’la buluştuğu hâlde hidâyetten uzak kalması, onu bütün insanlar için hidâyet vesîlesi olmaktan çıkarmaz. Belli bir hastalığı olan kişinin balın tadını alamaması onun tatlı olmadığını göstermediği gibi. Bu bakımdan Kur’an’ın hidâyeti kendisine samimi bir şekilde yönelen gönüllere Cenâb-ı Hak’ın bir lutfudur.
Kur’an’ın hidâyeti, inkârdan îmana, sonra da imandan ihsan ve takvâya doğru bir hidâyettir. İmandan sonraki hidâyetin gerçekleşmesi, ancak ona uymakla ortaya çıkar. Kur’an’ın Hak kelamı olduğunu kalben kabul etmeyen kâfir ve münafıklar ise onu gereği gibi tefekkür ve tedebbür etmediklerinden, hidâyetten mahrum kalırlar. Kur’an, her bir gruba, inanç, düşünce ve amellerine göre bir âkıbet belirler. Âyet-i kerîmede buyrulur:
“Hiç şüphesiz bu Kur’an, insanları her hususta en doğru yola, en sağlam ve en isabetli tutuma iletir. Sâlih ameller yapan mü’minlere, kendilerini çok büyük bir mükâfat
[1/3 22:40] Ömer Tarık Yılmaz: Uhud Savaşı
Uhud Gazvesi de Bedir gibi Mekkeli müşriklerle yapılan dehşetli bir savaştır. Hicretin üçüncü senesinin Şevvâl ayında vukû bulmuştur.
Uhud Savaşı, 23 Mart 625’te Medine yakınlarındaki Uhud dağında Müslümanlar ile Mekkeli müşrikler arasında yapıldı. Savaşın sebebi, Bedir Savaşı’nda hezimete uğrayan Mekkeli müşriklerin Müslümanlardan öç almak istemesidir. Meydana gelen savaşta Peygamber Efendimizin görevlendirdiği okçuların yerini terketmesiyle birlikte iki ateş arasında kalan Müslümanlardan Hz. Hamza ile birlikte 70 sahabi şehit oldu. Peygamber Efendimiz ciddi şekilde yaralandı.
UHUD SAVAŞI’NIN NEDENLERİ
Mekkeli müşrikler, Bedir hezîmetinden sonra büyük bir mâteme bürünmüşlerdi. Herkes bir yakınını kaybetmişti. Onun intikâmını almanın hıncıyla doluydu. Kureyş’in yeni reisi Ebû Süfyân’ın hanımı Hind de bunların başında gelmekteydi. Netîcede aradan fazla bir zaman geçmeden, intikam ateşiyle yürekleri tutuşmuş üç bin kişilik bir müşrik ordusu hazırlandı. Ordunun techîzi için Ebû Süfyân’ın Bedir Gazvesi’nde kurtarmayı başardığı kervandaki mallar kullanıldı. Çevredeki Araplardan da yardım istendi.[2]
Bu arada Hazret-i Peygamber’in amcası Abbâs, olup bitenleri Medîne’ye haber verdi.[3] Allâh Resûlü de derhâl harp meclisini topladı. Medîne içinde kalıp müdâfaa harbi mi yoksa şehir dışına çıkarak taarruz harbi mi yapmak lâzım geldiği husûsunda istişârede bulundu. Kendileri, müdâfaa harbi yapmak taraftârı idiler.[4]
Ancak Bedir Gazâsı’na katılamamış olan gençlerin ve Hazret-i Hamza gibi yiğitlerin çoğunluğu teşkîl eden reyleriyle, şehir dışına çıkarak taarruz harbi yapılmasına karar verildi.[5] Hattâ onların bir kısmı:
“–Biz böyle bir günü sabırsızlıkla bekliyorduk!” dediler.
Bunun üzerine Allâh Resûlü, hücre-i saâdetine girerek zırhını giyindi. Ancak bu arada Medîne’de kalıp müdâfaa harbi yapmaya taraftar olanlar, diğerlerini iknâ etmişlerdi. Sa’d bin Muâz ile Üseyd bin Hudayr:
“–Medîne’den çıkmak istemediği hâlde siz Allâh Resûlü’ne ısrâr edip durdunuz. Hâlbuki O
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N