Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 11.07.2023 22:49

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[7/3 10:29] Ömer Tarık Yılmaz: 30 - Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: «Müslümana Sövmek Fısktır; Onunla Çarpışmak İse Küfürdür» Hadisini Beyan Bâbı
 
230- Bize Muhammed b. Bekkâr b. er-Reyyân ile Avn b. Sellâm rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Muhammed b. Talha rivâyet etti. H.
 
Bize Muhammed b. el-Müsennâ da rivâyet etti.
 
(Dedi ki); Bize Abdurrahman b. Mehdi rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Süfyân rivâyet etti. H.
 
Bize yine Muhammed b. el-Müsennâ rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Muhammed b. Ca'fer rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Şu'be rivâyet etti. Bunların hepsi Zübeyd'den, o da Ebû Vâild'den, o da Abdullah b. Mes'ud'dan naklen rivâyet ettiler. İbn Mes'ud Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Müslümana söğmek fisktır. Onunla çarpışmak ise küfürdür» buyurdular. Zübeyd
 
Dedi ki: «Bunun üzerine ben Ebû Vâile; Bunu Abdullah Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den naklen rivâyet ederken ondan sen mi işittin?» dedim
 
«Evet» dedi. Amma şu'be'nin hadisinde Zübeyd'in Vâile söylediği söz yoktur.
 
Hadis müttefekun. aleyhdir. Buhârî onu «Kitabü’l-imân», «Kitabii'l-Edeb» ve «Kitabü'l-Fiten» de tahric ettiği gibi diğer hadis İmâmlarından Tirmizî, Nesâî, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel ve başkaları da rivâyet etmişlerdir.
 
Sebb: lügatte söğmek ve bir kimsenin namusunu lekeleyecek şekilde konuşmaktır. Sibâb'da ayni ma'naya gelir. Bazıları bunun mufa'ale Bâbından masdar olduğunu ve söğüşmek ma'nasına geldiğini, diğerleri sebb ma'nasına isim olduğunu söylerler. İbrâhimü'l-Harbî sibâbın ma'naca sebbden daha şiddetli olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre sibâb bir kimse hakkında o kimsede bulunan bulunmayan bütün ayıbları söylemektir.
 
Fisk ve füsûk: lügatte hak yoldan ve tâatten çıkmaktır. Hatta fare, deliğinden çıktığı için ona bile araplar «Füveysika» derler.
 
Kıtâl'den murad, mukaatele yani çarpışma ve harbetmedir. Maamâfih muhasama yani düşmanlık ma'nasına da kullanılmış olabilir; çünkü araplar muhasamaya da mukaatele derler.
 
Hadisten murad: Bir müslümana haksız yere söğüp saymak bilicma' haramdır. Bu işi yapan fâsiktir. Cezası te'dib olunmaktır. Haksız yere müslümanla kavga ve çarpışma yapan ise ehl-i hakk müslümanlara göre dinden çıkmak ma'nasına küfretmiş olmaz. Ancak müslümanla harbetmenin helâl olduğuna inanırsa o zaman dinden çıkar. Fakat mesele yine de ihtilaflıdır.
 
1 - İbn Battal'a göre buradaki küfürden murâd; müslüman-larin haklarına kargı küfrânda bulunmaktır. Çünkü, Allah müslümanları kardeş yapmış; dargınlarının aralarım bulmayı emretti; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) dahi mü'minlerin birbirleriyle kavga edip-küsüşmelerini yasak etmiş; bunu yapanların din kardeşinin hakkına küfran ettiğini haber vermiştir.
 
Küfrân: bir ni'meti örtmek, gizlemek ve inkâr etmektir.
 
2 - Bazılarıma göre burada müslümanla çarpışmaya mecazen küfür denilmiştir. Zira müslümanla çarpışmak kâfirin şanındandır. Binaenaleyh müslümanla çarpışan müslüman bu hususda kâfire benzetilmiştir.
 
3 - Bir takımları: «Buradaki küfürden murâd, lügavî küfürdür» derler. Lügatte küfür: örtmek, gizlemek ma'nasına gelir. Bir müslümanm müslüman üzerindeki hakkı, ona yardımda bulunmak, ezâ ve cefâ etmemektir. Onunla çarpışan ise onun bu hakkını Örtbas ediyor gizliyor demektir.
 
4 - Kirmânî'ye göre küfürden murâd ya küfre vardırır ma'nasınadır; yahud kâfirlerin fi'li gibi demektir.
 
5 - Hâttâbi'ye göre ise buradaki küfürden murâd: Allah'a küfürdür. Çünkü hadis, hiç sebebsiz ve te'vil de etmeden müslümanla çarpışmayı helâl i'tikad eden hakkındadır. Te'vil ederse kâfir veya fâsık sayılmaz. Nitekim te'vil ederek hükümdar aleyhine kıyam eden bâğiler de tekfir edilmezler.
 
Burada şöyle bir suâl vârid olabilir; söğmekle çarpışmanın ikisinin de failleri fıska nisbet edilir fakat tekfir olunmaz. O halde neden söğme-ye karşı füsûk denilmiş de çarpışma hakkında küfür ta'birî kullanılmıştır? Bu suâlin cevâbı şudur ;
 
Çarpışma daha ağırdır; yahud çarpışma kâfirlerin ahlâkına daha çok benzediği için onun hakkında küfür tâbiri kullanılmıştır.
 
231- Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile İbn'l-Müsennâ, Muhammed b. Ca'fer'den o da şu'be'den, o da Mansur'dan , naklen rivâyet etti. H.
 
Yine bize İbn Nümeyr rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Affân rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Şu'be, A'nıeş'den rivâyet etti, Mansur ile A'meş'in ikisi de Ebû Vâil'den, o da Abdullah'tan, o da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den (yukarıki) hadisin mislini rivâyet ettiler.
[7/3 10:30] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Artvin’in Düşman İşgalinden Kurtuluşu 1921
•  İstiklâl Mahkemeleri Kaldırıldı 1927
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[7/3 10:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“Herkesin iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (insan) isteyecek ki kötülükleri ile arasında uzun bir mesafe bulunsun....” 
 
Al-i imran 30
[7/3 10:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Şüphesiz Allah Teâlâ Şâban ayının on beşinci gecesi (kullarına rahmetle) bakar ve herkese mağfiret eder. Yalnız O’na şirk koşana veya düşmanlık besleyene mağfiret etmez.” 
 
İbn-i Mâce, İkâme, 191
[7/3 10:30] Ömer Tarık Yılmaz: KATILMA HESAPLARI
 
Katılma hesapları, katılım bankalarına yatırılan tasarrufların bu bankalar tarafından işletilmesiyle ortaya çıkacak kâr veya zarara ortak olma sonucunu veren, karşılığında tasarruf sahibine daha önceden belirlenmiş bir kazanç ödenmeyen ve yatırılan anaparanın da aynı şekilde geri ödenmesini garanti etmeyen fonlardan oluşan hesaplardır. Bu hesaplar aslında katılım finans modelinin temelini meydana getirirler ve katılım bankalarının en önde gelen fon kaynaklarıdır.
Tasarruf sahibi hesaba para yatırarak sermaye sağlarken, katılım bankası da emeğini ortaya koymuş olur. İki taraf arasındaki sözleşme kâr ve zarara ortak olma sözleşmesidir.
Kâr payı temelinde çalışan finansal sistemlerde, yatırım yapılan projenin zarar etme ihtimali de vardır. Bu yüzden parasını kâr payı sistemiyle çalışan bir bankanın katılım hesabına yatıran müşterinin vadesinin sonunda hangi oranda kâr payı alacağı kesin olarak bilinemez. Bu sistemde hesap sahibinin vade sonunda anaparasının tamamını geri alabileceği de garanti değildir.
Tasarruf sahibinin talep hakkı ve katılım bankasınca ödeme yükümlülüğü birim hesap değer tutarına göre hesaplanmaktadır.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[7/3 10:31] Ömer Tarık Yılmaz: Sanma ki insan ancak içkiden sarhoş olur, aklı gider. Bütün şehvetler gözü ve kulağı bağlar. Şeytan şarap içmemişti ama onu kibir ve inkarı sarhoş etti.[Mevlâna]
[7/3 10:32] Ömer Tarık Yılmaz: AİLE VE KADIN
Aile yapısı toplumun huzuru, neslin devamı ve güvencesi için önemli bir meseledir.
Bireysel ve toplumsal huzurun sağlanabilmesi için toplumu oluşturan ailenin manevi değerler üzerine bina edilmesi, ilahî ahlâk yasalarına bağlı olması ve bu yönde eğitilmiş bireylerden oluşması şarttır.
Kadın, toplumun en önemli unsuru olan ailenin temel taşıdır. Allah Resulü (s.a.s.), 'Cennet, anaların ayakları altındadır.' (Nesai, “Cihad”, 6) buyurmak suretiyle kadının önemini ifade et- mişlerdir.
Aile içinde huzuru, eğitimi, düzeni ve ev idaresini büyük öl- çüde kadının sağladığını göz önüne alırsak kadının iyi yetiş- mesi, dini bilgi ve ahlâkını kazanmış olması gerekir.
 
MÜLK SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir.
Sûre, adını birinci âyette geçen “el-Mülk” kelimesinden almış- tır.
Sûrede başlıca, Allah’ın aza- meti, Allah’ın birliğinin delil- leri ve öldükten sonra dirilmeyi inkar edenlerin akıbetleri, ay- rıca insanlığın ilahî vahyin uya- rıcılığına muhtaç olduğuna işaret edilmekte, bunu kabul et- meyenlerin karşılaşacakları kötü sonuçla ilgili uyarılar konu edilmektedir.
 
ÖZLÜ SÖZ
Dilini tut ve bil ki, dil yarası bıçak yarasından daha vahimdir. (Prof. Ali Fuat Başgil)
[7/3 10:33] Ömer Tarık Yılmaz: Öldükten sonra dirilten
 
Al-Ba'ith : The Resurrector who brings the dead to life, and raises them from their tombs.
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'Sonra ölümünüzün ardından sizi dirilttik ki şükredesiniz.' (Bakara, 56)
 
'Ancak dinleyenler icabet eder. Ölüleri, onları da Allah diriltir. Sonra O'na döndürülürler.' (En'am, 36)
'Ölüden diriyi, diriden de ölüyü O çıkarıyor; yeryüzünü ölümünün ardından O canlandırıyor.  İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.' ( Rum, 19)
Öldükten sonra tekrar dirilmeye 'ba'su ba'de'l-mevt' denir. İslam'ın altı iman esaslarından biridir.
Her müslümanın, Allah'ın kıyamet günü ölüleri dirilteceğini, onlara yeniden hayat vereceğini ve tekrar yaratacağını bilmesi zorunludur. Yüce Allah Yasin suresinde inkarcılarla inananların yeniden diriliş karşısındaki tavırlarını bize şöyle haber vermektedir. 
Onlar: 'Eyvah başımıza gelenlere! Mezarımızdan bizi kim kaldırdı? O Rahmân'ın vaad buyurduğu işte bu imiş. Gönderilen peygamberler de doğru söylemişler' derler.' (Yasin, 52) 
Hiç şüphesiz Allah, kıyamet günü bütün ölülere haya verecek, kabirlerde olanları diriltecek ve onları yaptıklrından sorguya çekecektir.
Çevremize baktığımızda her sonbahar tüm doğanın bir nevi 'ölüm' yaşadığına şahit oluruz. Bu 'ölüm' bütün bir kış mevsimi boyunca da sürer. Ancak ilkbahar geldiğinde ağaçların kupkuru olmuş dallarında yeniden rengarenk çiçeklerin, yemyeşil yaprakların çıktığını görürüz; tüm doğanın canlanarak yeşillendiğini fark ederiz. Üstelik bu 'ölümden sonra diriliş' binlerce senedir hiç aksaklık göstermeden devam eder. (2) 
Tenbih : Kul, Allah'ın bu ismini öğrenince kendisini ve ailesini cehaletten kurtarmak için gerçek hayatı oluşturan ilim ve bilgiyi elde etmeye çalışmalıdır. Böylece kalbi yakînle (kesin bilgi) ile, dili zikirle ve azaları salih amellerle hayat bulur. Allah, aziz kitabında bilgi sahibi olanlarla bilgisizleri, dirilerle ölülere benzetmektedir.'Ölü iken kalbini diriltip, insanlar arasında yürürken onunu aydınlatacak bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, karanlıklarda kalıp çıkamayan kimsenin durumu gibi midir?' Kuşkusuz bir kimseyi cehaletten kurtarıp bilgi sahibi yapmak, ona yeniden hayat verek ve daha güzel bir hayata kavuşturmak demektir. İnsanlara ilmi ile faydalı olan ve onları Allah'a davet eden herkesin bir nebze de olsa bu tür diriltmede payı  bulunmaktadır. Ancak  bu peygemberlerin ve onların gerçek vrislerri olan alimlerin ulaştığı bir mertebedir. bu açıktır ve bu konuda herhangi bir ihtilaf yoktur. (3)
 
Bu ismi şerifi 573 defa okuyanın işleri düzelir, maksat ve meramına erişir. (Allahulalem)
 
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985 
2) Allah'ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Yayınları, 2000
3) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
[7/3 10:33] Ömer Tarık Yılmaz: a) İlâhî Kitap Kavramı ve Kitaplara İman
Kitap, sözlükte 'yazmak ve yazılı belge' anlamına gelir. Terim olarak ise, Allah Teâlâ'nın kullarına yol göstermek ve aydınlatmak üzere peygamberine vahyettiği sözlere ve bunun yazıya geçirilmiş şekline denilir. Çoğulu 'kütüb'dür. Hıristiyan ve yahudilere ilâhî kitap olarak İncil ve Tevrat verildiğinden onlara 'Ehl-i kitap' denilmiştir. İlâhî kitaplara Allah katından indirilmiş olması sebebiyle 'kütüb-i münzele' veya 'semavî kitaplar' da denilir.
Kitaplara iman, Allah tarafından bazı peygamberlere kitaplar indirildiğine ve bu kitapların içeriğinin tümüyle doğru ve gerçek olduğuna inanmak demektir. Yüce Allah Hz. Peygamber'e, 'İşte onun için sen (tevhide) davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Onların heveslerine uyma ve de ki: Ben Allah'ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum...' (eş-Şûrâ 42/15) diye hitap etmiş, müminlere de 'Ey iman edenler, Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkâr ederse tam mânasıyla sapıtmıştır' (en-Nisâ 4/136) buyurarak, kitaplara inanmanın bir iman esası olduğunu belirtmiştir. İslâm'da iman esasları birbiriyle bağlantılı ve birbirinden ayrılmaz olduğu için kitaplara iman diğer esaslardan ayrılmaz. Allah'a inanmak, bizi O'nun birer yol gösterici olan peygamberler gönderdiğini kabul etme sonucuna götürür. Peygamberlere iman da onların Allah'tan getirip tebliğ ettiklerini tasdik etmeyi gerektirir. Peygamberlerin tebliğ ettikleri şeyler de Allah'ın kitaplarıdır.
Her ilâhî kitap bir peygamber aracılığıyla gönderilmiştir. Kendisine kitap indirilen peygamber de, ondaki emir ve yasakların uygulanmasını göstermiş ve bunların yaşanabilir olduğunu ortaya koymuştur.
İlâhî kitaplar konusu Allah'ın kelâm sıfatı ile ilgilidir, bu sıfatın eseridir. Peygamberlerine vahiy yoluyla bildirildiği mesajının ortaya çıkmış şeklidir. Peygambere indirilen kitaplara ilâhî kitap denilmesinin sebebi, bu kitapların Allah tarafından gönderilmesi, söz ve içerik olarak onlarda hiçbir beşer katkısının bulunmamasıdır.
Bizler bugün kitapların şu andaki şekillerine değil, Allah'tan gelen bozulmamış şekillerine inanmakla yükümlüyüz. Çünkü ilâhî kitaplara inanmadıkça kişinin imanı gerçekleşemez. İlâhî kitaplardan bir kısmı tamamen kaybolmuş, bugün için elimizde ondan hiçbir şey kalmamıştır. Hz. İbrâhim'in sahifeleri böyledir. Tevrat, Zebur ve İncil ise zamanla insanların iyi veya kötü niyetli müdahaleleri sonucu değişikliğe ve bozulmaya uğramıştır. Allah'ın vahyettiği şekilde varlığını korumuş, hiçbir bozulma ve değişikliğe uğramadan günümüze kadar gelmiş ve kıyamete kadar da bu özelliğini sürdürecek olan yegâne kitap Kur'ân-ı Kerîm'dir: 'Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik. Elbette onu yine biz koruyacağız' (el-Hicr 15/9) âyetiyle Allah, insanlara Kur'an'ın ilâhî koruma altında bulunduğunu ve kıyamete kadar değişikliğe uğramadan kalacağını bildirmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm, kendinden önceki kitapları tasdik etmiş, fakat onların koymuş olduğu bazı hükümleri ortadan kaldırarak yeni hükümler getirmiştir. Mümin olabilmek için, Hz. Peygamber'e ve ona indirilen Kur'an'a uymayı ısrarla vurgulamıştır (bk. Âl-i İmrân 3/31; en-Nisâ 4/47; el-Mâide 5/15; el-En`âm 6/153; el-A`râf 7/3). Buna göre Ehl-i kitabın mümin diye nitelenebilmesi ve kurtuluşa erişebilmesi için Hz. Peygamber'i ve Kur'an'ın hükümlerini gönülden benimsemesi gerekmektedir.
Peygamber göndermek ve kitap indirmek Allah için bir görev ve zorunluluk değildir. Fakat insanların peygamberlere ve kitaplara ihtiyacı vardır. Gerçi insan yaratılırken birtakım yeteneklerle donatılmıştır. Bu yetenekler sayesinde insan kendi gayretiyle kendisi, çevresi ve diğer yaratıklar h
[7/3 10:34] Ömer Tarık Yılmaz: Inkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar cehennemliklerdir (MAİDE/10)
 
Yahudiler, Allah'in eli baglidir (sikdir), dediler Hay dedikleri yüzünden elleri baglanasi ve lânet olasilar! Bilâkis, Allah'in elleri açiktir, diledigi gibi verir Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çogunun azginligini ve küfrünü arttirir Aralarina, kiyamete kadar (sürecek) düsmanlik ve kin soktuk Ne zaman savas için bir ates yakmislarsa (fitneyi uyandirmislarsa) Allah onu söndürmüstür Onlar yeryüzünde bozgunculuga kosarlar; Allah ise bozgunculari sevmez (MAİDE/64)
 
Allah kime hidayet verirse, iste dogru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artik onlara, Allah'tan baska dostlar bulamazsin Kiyamet gününde onlari kör, dilsiz ve sagir bir halde yüzükoyun hasrederiz Onlarin varacagi ve kalacagi yer cehennemdir ki, atesi yavasladikça onun alevini artiririz  (İSRA/97)
 
Rabbim! dedi, benden (vücudumdan), kemiklerim zayifladi, saçim basim agardi Ve ben, Rabbim, sana (ettigim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadim  (MERYEM/4)
 
Ayetlerimiz hakkinda (onlari tesirsiz kilmak için) birbirlerini geri birakircasina yarisanlara gelince, iste bunlar, cehennemliklerdir  (HAC/51)
 
Ancak (meleklerin konusmalarindan) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak isik takip eder  (SAFFAT/10)
 
Üzerinize atesten alev ve duman gönderilir de birbirinizi kurtaramaz ve yardimlasamazsiniz  (RAHMAN/35)
 
Sonra alevli atese atin onu!  (HAKKA/31)
 
Ki ne gölgelendiren ne de alevden koruyandir  (MÜRSELAT/31)
 
Ve alevli atese girecektir  (İNŞİKAK/12)
 
(Ey insanlar! ) Alev alev yanan bir atesle sizi uyardim  (LEYL/14)
 
O, alevli bir ateste yanacak  (MESED/3)
[7/3 10:34] Ömer Tarık Yılmaz: İRTİDAD VE YOL KESME HADDİ
 
1557 - Zeyd İbnu Eslem (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Dinini değiştirenin boynunu vurun.'
 
İmam Mâlik, bu hadisi Muvaffa'da Akdiye 15, (2, 736)kaydeder ve hadis hakkında şu açıklamayı sunar: 'Bu hadisin mânası şudur: 'Her kim İslâm'dan çıkarak zındıklık ve benzeri bir dine girecek olursa, kendisine galebe çalındığı takdirde öldürülür. Öyle birine tevbe teklif edilmez. Zîra gerçekten tevbe edip etmediği bilinemez. Çünkü bunlar (galebeden önce) küfürlerini gizleyip, Müslüman olduklarını ilan ediyorlardı. Ben, böylelerinin küfrü, delille sübut bulduğu takdirde tevbe etmeye çağırılmalarını uygun bulmam, (tevbe etse de kabul edilmemeli).' Devamla der ki: 'Bizim nezdimizde, esas olan şudur: 'Bir kimse irtidad ederse tevbeye çağırılır, (kendisine galebe çalınmazdan önce) tevbe ederse (hayatı bağışlanır), aksi takdirde öldürülür.'
 
İmam Mâlik devamla der ki: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın:'Dinini terkedeni öldürün' hadisinin mânası: 'Kim İslâm'dan çıkıp bir başka dine geçerse' demektir. 'İslâm'dan başka bir dinden çıkarak bir diğer dine geçerse...' demek değildir. Sözgelimi Yahudiliği terkederek Hıristiyanlığa veya Mecusiliğe geçen kastedilmemiştir. Binaenaleyh ehl-i zimmeden herhangi biri böyle bir din değiştirmesi yapacak olsa ne tevbeye çağırılır, ne de öldürülür.'
 
1558 - İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 'Âbdullah İbnu Sa'd İbni Ebi s-Sarh Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e kâtiplik yapıyordu. Şeytan ayağını kaydırdı; adam irtidâd ederek kâfırlere sığındı. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Fetih günü, onun öldürülmesini emretti. Ancak, Hz. Osman (radıyallahu anh) onu himayesi altına aldı. Resûlullah da bu himayeyi tanıdı.'
 
Ebu Dâvud, Hudud 1, (4358); Nesâî, Tahrimu'd-Dem 15, (7,107).
 
Bu hadis Tefsir bölümünde, Nahl süresinin tefsiri sırasında Nesâî rivayeti olarak daha uzun bir hadiste geçmiştir.
 
1559 - Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Ukl ve Ureyne kabilelerinden bir grup insan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına gelip:
 
Ey Allah'ın Resûlü! Biz hayvancılıkla uğraşıp sütle beslenen (çöl) insanlarıyız, (çift-çubukla uğraşan) köylüler değiliz' dediler. Bu sözleriyle, Medine'nin havasının kendilerine iyi gelmediğini ifàde ettiler. Resûlullah, onlara (hazineye ait) develerin ve çobanın (bulunduğu yeri) tavsiye etti. Kendilerine oraya gitmelerini, develerin sütlerinden ve bevillerinden içmelerini söyledi. Gittiler, Harra bölgesine varınca, İslâm'dan irtidâd ettiler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın çobanını da öldürüp develeri sürdüler. Haber, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e
 
ulaştı.
 
Resûlullah, derhal arkadaşlarından takipçi çıkardı (yakalanıp getirildiler). Gözlerinin oyulmasını, ellerinin kesilmesini ve Harra'nın bir kenarına atılmalarını ve o şekilde ölüme terkedilmelerini emretti. '
 
Buhârî, Muhâribin 16,17,18, Diyât 22, Vudü 66, Zekât 68, Cihâd 152, Megâzî 36, Tefsir, Mâide 5, Tıbb 5, 6, 29; Müslim, Kasâme 9, (1671); Tirmizî, Tahâret 55, (72), Et'ime 38, (1846); Ebü Dâvud, Hudud 3, (4364-4371); Nesâî, Tahrimu'd-Dem 7, (7, 93-98); İbnu Mâce, Hudud 20, (2578).
 
1560 - Ebu'z-Zinad (merhum) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) develerini çalanların (el ve ayaklarını) kestiği, gözlerini de ateşle oyduğu zaman, Allah zülcelal hazretleri, Hz. Peygamber'i itab etti ve mesele üzerine şu âyeti inzal buyurdu: 'Allah ve Resûlü'ne harp açanların cezası..:' (Maide 33).
 
Ebu Dâvud, Hudud 3, (4370); Nesâî, Tahrîmu'd-Dem 7, (7,100).
 
ZİNÂ HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER
 
1561 - İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: 'Hz. Ömer (radıyallahu anh)'i hutbe verirken dinledim. Şöyle demişti:
 
'Allah Teâla hazretleri Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'i hak (din ile) gönderdi ve
[7/3 10:35] Ömer Tarık Yılmaz: Behz İbnu Hakîm İbni Mu'âviye İbni Hayde el-Kuşeyrî babası tarikiyle dedesinden şunu rivayet ediyor: 'Dedim ki: Ey Allah'ın Resûlü, ben sana gelirken, seni ve dinini benimsemiyeceğim diye şunların (ellerinin parmaklarını göstererek) adedinden fazla yemin ettim. Meğerse, Allah ve Resûlünün öğrettiği dışında hiçbir şey anlamayan bir kimseymişim. Şimdi Allah rızası için senden soruyorum. Allah seninle bizlere ne gönderdi?' 
Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): 'İslâm'ı dedi. 'Pekâla, dedim, İslâm'ın alâmetleri nedir?' Şu cevabı verdi: 'Kendimi Allah'a teslim ettim, başka şeyleri terkettim' demen, namaz kılman, zekât vermendir. Her Müslüman bir başka Müslümana haramdır. İki Müslüman birbiriyle kardeştir ve birbirlerine yardımcıdırlar. Bir kimse Müslüman olduktan sonra müşrikleri terkedip, Müslümanlara karışmadıkça hiçbir ameli (Allah katında) makbul değildir.' 
Nesâî, Zekât 72, (5, 82).
[7/3 10:35] Ömer Tarık Yılmaz: Ne Kitab ehlinden inkâr edenler ve ne de Allah’a ortak koşanlar, Rabbinizden size bir iyilik gelmesini isterler. Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah, büyük lütuf sahibidir.
[Bakara Sûresi.105]
[7/3 10:35] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver!” (İsrâ, 17/80)
[7/3 10:36] Ömer Tarık Yılmaz: Alan Sensin veren Sensin kılan Sensin / Ne verdinse odur dahi nemiz var / Hakikat üzre anlayıp bilen Sen / Ne verdinse odur dahi nemiz var[Aziz Mahmud Hüdayi]
[7/3 10:36] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ZEYD B. SÂBİT
 
Zeyd b. Sâbit b. ed-Dahhâk b. Zeyd b. Levzân b. Amr b. Abdi Avf (veya Abd b. Avf) b. Ganem b. Mâlik b. en-Neccâr el-Ensârî el-Hazrecî.
 
Peygamber (s.a.s.)'in ashabının ileri gelenlerinden biridir. Ensâr'dan, Hazrec kabilesinin bir kolu olan Neccâroğulları'na mensuptur. Annesi, en-Nevâr bint Mâlik b. Muâviye b. En-Neccâr'dır. Zeyd'in künyesi Ebû Hârice'dir, fakat, Ebû Saîd ve Ebû Abdi'r-Rahmân olarak da çağrılıyordu (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe fı Ma'rifeti's-Sahâbe, II, 278,1970; İbn Abdi'l-Berr, el-İstîâb fi Ma'rifeti'l-Ashâb, II, 537; el-Askalânî, el-İsâbe fı Temyizi's-Sahâbe, III, 22).
 
Zeyd, hicretten yaklaşık onbir yıl önce dünyaya gelmiştir. Babası Sabit, Buâs Günü öldürüldüğü vakit Zeyd, henüz altı yaşlarında bir çocuktu. Resûlullah (s.a.s), Medine'ye geldiği zaman Zeyd, hâlâ çürük sayılabilecek bir yaştaydı. Kaynaklar, O'nun bu sırada onbir yaşlarında olduğunu bildirmektedir. Nitekim Resûlullah (s.a.s), Bedir Savaşına katılmak isteyen birkaç genci, yaşları küçük olduğu için geri çevirmişti ki, Zeyd de bu gençler arasındaydı (İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 278; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 537: el-Askalânî, a.g.e., III, 22).
 
Zeyd b. Sâbit, çok akıllı, zekî ve hafızası güçlü bir sahâbî idi. O'nun bu meziyetini farkeden Peygamber (s.a.s), Zeyd'ten İbranice ve Süryanice'yi öğrenmesini istedi. Zira, Resûlullah (s.a.s)'a çeşitli yerlerden, bu dillerle yazılmış mektuplar geliyor ve bunların okunup anlaşılması, gerektiğinde cevap verilmesi icab ediyordu. Allah Resûlü, okuma yazma bilmediğinden, bunları başkalarına okutmak durumunda kalıyordu. Halbuki, mektupların içeriğini başkalarının öğrenmesini istemiyordu. Bunun üzerine Zeyd, hemen işe koyularak çok kısa bir sürede, hem İbranice hem de Süryanice okuma-yazmayı öğrendi. Bundan sonra Rasûlüllah'a gelen mektupları kendisi okuyor, cevap gerekiyorsa yazıyordu. Bu arada asıl görevi olan vahiy kâtipliğini de sürdürüyordu (İbn Sa'd, et-Tabakâtü'l-Kübrâ, II, 358; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 538; İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 579).
 
Rivayete göre yaşının küçük olması nedeniyle Zeyd, Bedir ve Uhud savaşlarına katılmamıştır. Katıldığı ilk savaş Hendek savaşı olup, savaşa hazırlık kabilinden, müslümanlar Medine'nin etrafında hendek kazarlarken Zeyd, çıkan toprağı taşıma işinde yardım ediyordu. Resûlullah (s.a.s) O'nu bu durumda görünce: 'Ne kadar iyi bir çocuk' diyerek takdir ifadelerini dile getirmiştir.
 
İbn Abdi'l-Berr, 'el-İstîâb'da zikredip, sahih kabul etmediği bir habere göre; Tebük seferinde, Benî Mâlik b. en-Neccâr'ın bayrağını Umâre b. Hazm taşıyordu. Resûlullah, bayrağı ondan alıp Zeyd b. Sâbit'e verdi. Bunun üzerine Umâre: 'Ey Allah'ın Resûlü! Hakkımda sana herhangi birşey mi ulaştı?' diye sorunca, Resûlullah; 'Hayır, lâkin Kur'ân'a öncelik vardır: Zeyd de Kur'ân'ı senden daha çok ezberlemiştir' şeklinde cevap verdi (İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 537; İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 278).
 
Zeyd b. Sâbit, ashâbın en âlimlerinden biriydi. Sadece Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemekle kalmamış, mirasla ilgili feraiz ilmini de çok iyi öğrenmişti. Öyle ki, ashâb arasında bu ilmi O'ndan daha iyi bilen yoktu. Resûlullah (s.a.s), ashâbına: 'Feraizi en iyi bilen Zeyd'dir' diyordu. İmam Şâfiî de, feraiz hususunda bu hadisle amel etmiştir (İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 279; el-Askalânî, a.g.e., III, 23).
 
Gerek Hz. Ömer, gerekse Hz. Osman, Medine'den ayrıldıkları zaman Zeyd b. Sabit'i vekil bırakırlardı. Hz. Osman, O'nu ziyade seviyordu. Zaten kendisi de Osman taraftarıydı ve bu halife devrinde beytülmâla bakmakla görevlendirilmişti. Yermük günü de ganimetleri taksim işini Zeyd üstlenmişti (İbnü'l-Esîr, a.g.e., II, 279; İbn Abdi'l-Berr, a.g.e., II, 538; II, 538; el-Askalânî, a.g.e., III, 23).
 
Zeyd'in vefat tarihi konusundaki rivayetler arasında tam bir mutabakat olmamasına rağ
[7/3 10:37] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna'da Gerçek Dost Ve Gönül
 
    Mevlâna'ya göre gerçek dost, Hak'tır. O'nun dostu olmak, O'nun dostluğunu kazanmak, ancak O'nu sevmek, derin bir aşkla sevmek ve O'na yakın olmaktır. İnsanlar arasındaki dostluğa pek güveni yoktur. Bir gün Konya'nın dış semtlerindeki bir viraneden geçiyordu. Yıkıklar arasında, birkaç köpeğin, şarmaş-dolaş olmuş uyuduklarını gördü. Yanındakilerden biri:
    — Bu biçareler arasında ne kadar güzel bir birlik var. Ne de dostça şarmaş-dolaş uyuyorlar...
dedi. Mevlâna:
    — Evet. sen bunlar arasındaki birliğin ve dostluğun ne kadar samimi olduğunu öğrenmek istersen, onların aralarına bir les veya ciğer atıver O zaman bu dostluğun nasıl bir dostluk olduğunu görürsün.
    Sonra ilâve etti:
    Köpeklerin bu hali, dünya menfaatine, yalnız midelerine, yalnız keselerine tapanların aralarındaki dostluğa benzer. Görünüşte pek samimidirler. Ama aralarına bir dünyalık girerse nice yıllık tuz etmek hak larını unuturlar namus ve şereflerini havava verirler.
    Dostluk, paraya pula değil, ruha duyguya dayanrnalıdı;'. Bir şiirinde Mevlâna, 'Benin; ne altın dolu keseye, ne de altın kâseye meylim vardır' der. Altın dolu kese de. altın kâse de dünya ehlinindir. Kadirbilirlik, samimiyet, sevgi, şefkat, gibi mânevi duygular ise gönül ehlinin.
    Yine bir şiirinde Mevlâna, 'Bu hırka içinde olduğumuz müddetçe, ne kimseden incinir, ne de kimseyi incitiriz,..' buyurmaktadır. Gerçekten de Mevlâna, ömrü boyunca ne incinmiş, ne de incitmiştir. Gönül onun için bir Allah kıblesidır. Gönül yıkmamak gerekir. Der ki:
    — Hacılar. Kabe'nin dört cihetinde de secdeye varırlar Kabe'yi ortadan kaldırdın ve herkes gönül gönüle secde ediyor demektir. Su halde inanan bir insanın gönlü Allah evi yıkılır mı?
    Bir şairimilin de. 'Kıblegâh'ı kibriyadır yıkma kalbin' kimsenin'dediği gibi gönül adamı Mevlâna, insanı sadece gönül kıblesinin mihrabı olarak görür ve buna önem verir. Der ki:
    — İnsan-ı kâmii'in şu âlemde bir alâmeti olsaydı, ilâhi remizlerin tümüne gönül yoluyla tercüman olurdunuz.
    inşan, gönle eğildi, onunla seninle benli oldu, onun sesini dinledi mi, kendini bildi demektir. Kendini bilenin Allah'ı bileceği aşikârdır. Yoksa, bu esrarı başka türlü çözmeye imkân yoktur. Bir rubaisinde şöyle der:
    Belini bağla o gönüldeki parlak ışığa. Boş masallarla çözülmez bu düğümlü esrar. Nitekim dağda, bayır/ardaki çayla derenin Sana bir faydası yok evde akan çeşme kadar..
    Mevlâna, insanlar arasındaki her günün doğuşun, savaşın ortadan kalkması için 'gönül birliği'ne varmalarını şart koşar ve, 'Gönül birliği. dil birliğinden üstündür' der. Düşünen, seven, inanan insan Mevlâna'nın gönlü bu..
[7/3 10:37] Ömer Tarık Yılmaz: Âlem-i Ervâh
 
Ruhlar âlemi. (Bkz. Âlem-i Emr)
[7/3 10:37] Ömer Tarık Yılmaz: Porsuk etini yemek caiz midir?
 
Kur’an-ı Kerim’de, yenmesi helal olan etlerin ayrı ayrı belirtilmesi yönüne gidilmemiş, Allah’ın nimetlerini hatırlatmak ve müslümana yaraşan şeylerin yenmesi gerektiğini vurgulamak üzere “iyi ve temiz şeylerin helal kılındığı” ifadesiyle yetinilmiştir (Bakara 2/172; Maide 5/4; A’raf 7/32). Bu cümleden olmak üzere Kur’an’da, en çok yenmesi mutat olan koyun, deve ve sığır gibi türlere (behimetü’l-en’am) işaret edilmiştir (Maide, 5/1). Haram yiyeceklerle ilgili Kur’an’daki genel ilke ise, “tayyibat” (iyi ve temiz) nevinden olmayıp “habais” (pis ve iğrenç) kapsamında olan şeylerin yasak olduğudur. Hayvansal ürünler çerçevesinde ayrıntılı olarak belirtilen haram yiyecekler ise; kendiliğinden veya dini usullerle boğazlanmadan ölmüş hayvan (meyte), akıtılmış kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesilen hayvanlarla (Bakara, 2/173; En’am, 6/145), boğulmuş, başına veya vücuduna vurularak, düşerek ve bir başka hayvanın darbesiyle ölmüş hayvan etleridir (Maide, 5/3). Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sünneti, Kur’an-ı Kerim’deki bu yasakları teyit eden hükümlerin yanı sıra, “pis ve iğrenç” yiyeceklerin özelliklerine ilişkin detaylar da getirmiştir. Mesela Hz. Peygamber (s.a.s.), “yırtıcı hayvanlar”ın (ağzında uzun ve sivri dişleri olan hayvanların) ve yırtıcı (pençesi ile avını parçalayan) kuşların etlerinin yenmeyeceğini özellikle belirtmiştir (Müslim, Sayd, 15, 16; Ebu Davud, Et’ime, 32; Tirmizi, Sayd, 9, 11).
 
 Türkçe’de porsuk diye adlandırılan hayvan, etçil hayvanların sansargiller familyasından bir memeli türüdür. Sansargiller içinde yer alan, sansar, gelincik, kunduz, su samuru vb. hayvanların tabiatında yırtıcılık ve vahşilik özelliği bulunmaktadır (“Porsuk”, “Sansargiller”, Zooloji Terimleri Sözlüğü, TDK). Farklı görüş ileri süren fıkıh bilginleri bulunmakla birlikte, bu hayvanlar yırtıcı ve etçil hayvanlar kapsamında olduklarından dolayı, bunların etinin yenmesi caiz değildir (İbn Abidin, Reddu’l-muhtar, IX, 441-444; Alauddin Abidin, el-Hediyyetu’l-Alaiyye, 223).
[7/3 10:38] Ömer Tarık Yılmaz: EVLİLİK VE HUZUR
 
İLİ     : İSTANBUL
TARİH : 01.02.2013
 
Muhterem Müslümanlar!
 
İnsan hayatının ve neslinin onurlu biçimde devam etmesi İslamî hükümlerin genel hedeflerindendir. İslam, insan ihtiyaçlarının meşru yollarla tatmin edilmesini ister.  Dinimiz hem insan neslinin devamı hem de insanın cinsel ihtiyaçlarının tatmini için evliliği meşru kılmış hatta teşvik etmiştir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifte gençlere hitap ederek “Ey gençler grubu! İçinizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Gücü yetmeyen de oruca sarılsın. Oruç onun için etkisizleştirmedir” buyurmuştur.
İslam dini kadın erkek birlikteliğini nikâh şartına bağlamıştır. Bir kadın ile erkeğin, aralarında nikâh bağı olmadan evli gibi yaşamaları haramdır ve İslam literatüründe “zina” olarak adlandırılarak büyük günahlardan sayılmıştır. Dinimiz evlenmeleri caiz olan bir erkekle kadının, aralarında cinsel birleşme olmasa bile bir çatı altında baş başa yaşamalarına izin vermez. Allah Teala “Zinaya yaklaşmayın” ayetiyle, hem zinayı hem de zinaya yaklaşmayı yasaklamıştır. Aynı cinsin birbiri arasındaki cinsel birliktelik de yasaktır. Kur’an’da geçmişte yaşanmış erkekler arası cinsel tatminlerin çirkinliğine ve haramlığına dair çok sayıda ayet vardır.
Değerli Müminler!
Dinimiz evliliği, eşlerin birbirine huzur ve sükûn verdiği bir kurum olarak görür. Allah insan için, kendisinde sükûn bulacağı eş yarattığını ifade eder. Onlar arasında sevgi ve merhamet yarattığını belirtir. Evlilikten beklenen fayda ve sonucun doğması için evlenecek kadın ve erkeğin belli bir olgunluğa sahip olması gerekir. Dolayısıyla evlilik sorumluluğunu taşıyacak olgunluğa sahip olmayan, çocuk yaştaki kimselerin evlendirilmesi doğru değildir. Evlilikte eşlerden her biri bu sorumluluğu taşıyacak olgunlukta olmalı, eşini kendisi için bir lütuf, ihsan ve nimet olarak görmeli, görebilmelidir. 
Eşler birbirinin rakibi değildir. Evlilik, eşlerden her birinin diğerinden daha fazla yararlanmayı hedeflediği, bunun için de menfaat çatışmalarının öne çıktığı bir ticarî ortaklık değildir. Evlilik, eşlerden her birinin diğerini mutlu etmeyi önemsediği, Allah rızasının öne çıktığı kutsal birlikteliktir. Aile, günlük çalışma ve stresten yorulan, enerji kaybeden insanın, dinleneceği, enerji depolayacağı huzurlu limandır.
Müslüman eşini Allah’ın bir emaneti olarak görür. Eşine ve hiç kimseye haksızlık etmez, zulmetmez. Hele hele eşini dövmek, darp etmek ve öldürmek gibi düşünceler aklının ucundan bile geçmez. 
Değerli müminler! 
Günlük, haftalık veya belli bir süre ile sınırlı evlilikler caiz değildir. Evlilik ömür boyu sürsün diye yapılır. Fakat bazen sürdürülemez hale gelebilir. Evliliği meşru gören ve teşvik eden dinimiz bu gibi durumlarda boşanmayı da meşru görür. Boşanma, arzu edilen bir sonuç değildir ama meşrudur. Boşanmalar, eski eşleri düşman haline getirmemelidir. Boşanmış eşler, çocuklarının iyi bir Müslüman ve insan olarak yetişmesi için gerekli tedbirleri de almalıdır. Bu gibi durumlarda çocuğun bütün sorumluluğunu ve yükünü annenin şefkatli omuzlarına yüklemek, onun merhametini istismar etmek insanlığa da Müslümanlığa da sığmaz.
Muhterem Müslümanlar!
Huzurlu ve güvenli bir toplumun inşası, huzurlu ailelerin varlığına ve çokluğuna bağlıdır. Aile, toplumun temel taşıdır ve nikâhlı beraberlik ile kurulur. Ailede kazanılacak sevgi, saygı esaslı paylaşım kültürü, toplumda da yankı bulur. 
Hutbemi bitirirken Cenab-ı Hak’tan hem aile içi hem de toplumsal huzur ve mutluluğumuzun artmasını niyaz ediyorum. 
 
Doç. Dr. Rahmi Yaran / İstanbul Müftüsü
 
 Rum, 21
 Buhari, Nikah, 2
 Buhârî, “Nikâh”, 2.
 el-İsrâ, 17/32.
 Bk. el-A‘râf, 7/189; er-Rûm 30/21.
[7/3 10:38] Ömer Tarık Yılmaz: 2. Şavt
 
“Bismillah!
 
Allah büyüktür. Allah büyüktür. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah büyüktür. Allah büyüktür. Hamd Allah’a mahsustur.
Rabbimiz! Senin indirdiğin (vahy)e iman ettik ve Peygamber’e uyduk. Artık bizi şahitlerle beraber yaz.
Rabbimiz! Şüphesiz biz, “Rabbinize inanın!” di- ye imana çağıran (Kur’an)ı işittik ve iman ettik. Rabbimiz, bizim günahlarımızı bağışla, kötülükle- rimizi ört, canımızı iyilerle beraber al. Rabbimiz! Peygamberlerine vadettiğin şeyleri bize de ihsan et ve kıyamet gününde bizi rezil etme; şüphesiz sen vadinden dönmezsin.
Rabbim! Bizi bağışla, merhamet et, kereminle bizi affet. Bilmediklerimizi de, kusurlarımızı da sen biliyorsun, onları affet. Çünkü sen güç ve kerem sa- hibisin. Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru.
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O tektir. Hiç- bir ortağı yoktur. Mülk onundur. Hamd ona mahsustur. Hayat veren de, hayata son veren de O’dur. Hayır, ancak onun elindedir. O, her şeye gücü ye- tendir.
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O tektir. Sö- zünü yerine getirmiş, kuluna yardım etmiştir. Tek başına düşmanlarını hezimete uğratmıştır.”
[7/3 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: أَسْرِعُوا بِالْجَنَازَةِ فَإِنْ تَكُ صَالِحَةً فَخَيْرٌ تُقَدِّمُونَهَا اِلَيْهِ وَإِنْ تَكُ سِوَى ذٰلِكَ فَشَرٌّ تَضَعُونَهُ عَنْ رِقَابِكُمْ. (خ)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Cenazeyi süratlice (lâkin koşmadan) naklediniz. Eğer bu cenaze, sâlih bir kimse ise (onun hâli) hayırdır; onu (bir an önce hayra) ulaştırmış olursunuz. Eğer bu cenaze, iyi bir kişi değilse, (onun bu hâli de) bir şerdir; (bir an evvel) omuzlarınızdan atmış olursunuz.” (Sahîh-i Buhârî)
 
07 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[7/3 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: CENAZEYİ KABRİNE TAŞIMAK
 
Cenazeyi omuzlar üzerine alarak kabirlerine kadar taşımak, onların haklarında gösterilen en büyük hürmet alâmetidir. Böyle bir hareket, insaniyetin şeref ve yüceliğine yapılan büyük bir riâyeti ifade etmektedir. Cenazeyi, ızdırap vermeksizin omuzlar üzerinde süratlice götürmelidir.
 
Cenazeyi takip edenler, hayatın âkıbetini düşünmeli, huşû içerisinde olmalıdır. Bu kimselerin gülüşmeleri, dünyevî şeyler hakkında konuşmaları doğru olmaz. Hattâ zikir (tekbir ve tehlil) ile veya Kur’ân-ı Kerîm okuyarak seslerini yükseltmeleri bile tahrîmen mekruhtur. Cenazeyi buhurlar, mumlar yakarak takip etmek mekruhtur.
 
Cenaze için gözyaşı dökerek ağlamakta ve kalben mahzûn olmakta bir mahzur yoktur. Ancak lüzumsuz sözler söylenmesi doğru değildir. Cenaze için feryat etmek, yaka yırtmak, yüz tırmalamak, saç yolmak, dizlere vurmak gibi şeyler takdîr-i İlâhî’ye karşı isyandır ve haramdır.
 
Cenazeyi takip edenler, namazı kılmadan dönmemelidir. Dönmek icap ediyorsa cenaze sahibinin müsaadesi alınmalıdır. Cenaze merasimine iştirâk eden Müslümanların bir kısmı, cenaze namazını kılarken, diğer bir kısmının kılmaması uygun bir hareket değildir.
 
Kabirlerine götürülen cenazelere el kaldırıp selâm vermek, cenazelere çiçek ve çelenk göndermek ve cenazenin resmini taşımak da uygun değildir ve dînen bir aslı yoktur.
 
Kadınların, cenazeleri takip etmeleri, kabre taşıma ve defin işlerine iştirâkleri tahrîmen mekruhtur. Bundan dolayı sevaba değil, günaha girmiş olurlar. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.), kadınları bunlardan menetmiştir.
 
Cenaze kabre götürülüp omuzlardan indirilince cemaat, bir mahzur yok ise otururlar, bundan önce oturmaları mekruh olduğu gibi bundan sonra ayakta durmaları da mekruhtur.
 
Defni, gündüz yapmak müstehâbdır, fakat zarûret hâlinde gece yapılmasında da bir mahzur yoktur. (Cenâze Ahkâmı, Iskât ve Devir, Fazilet Neşriyat)
 
 
 
07 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[7/3 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: • Ağaçlara Su Yürüme Zamanı
'Halinin onda dokuzu susmak, biri de konuşmak olsun.' Ali b. Meymûn [rahmetullahi aleyh]
 
Semerkand Takvimi
[7/3 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: Allah’ın [celle celâluhû] Zâtî Sıfatlarından  Kıyâm Bi-Nefsihî (Bi-Zâtihî)  Sıfatı
 
Yüce Allah’ın varlığı veya mevcudiyeti bir başkasına muhtaç değildir; aksine varlığı kendi zatındandır. Bütün yaratılmışlar (mahlûkat), var olmada ve varlığını devam ettirmede Cenâb-ı Hakk’a muhtaçtır. Halbuki yüce Allah hiçbir şeye muhtaç ve bağımlı değildir. Kâinattaki her şey O’na muhtaçtır. Kâinatta var olan her ne varsa varlığını devam ettirebilmek için birtakım şeylere muhtaçtır. Bunlar olmadan yaşayamazlar. Fakat Allah’ın varlığı kendinden olduğu için varlığında hiçbir şeyin yardımına ihtiyacı yoktur. Mahlûkatı yaratmadan önce nasılsa ve ne ise yine öyle olup yaratılmışlar gibi halden hale değişmez. O kendinden vardır ve varlığı zaruridir. Allah [celle celâluhû] ezelîdir, ebedîdir. Zamana ve mekâna muhtaç değildir. Bu itibarla Kur’an’da şöyle denilmektedir:  Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her türlü övgülere ve hamdlere layık olan ise ancak Allah’tır  (Fâtır 35/15).
 
Semerkand Takvimi
[7/3 10:40] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.
 
(Bakara, 2/183)
[7/3 10:41] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Allah’ü Teâlâ şöyle buyurmuştur dedi: Kulum bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşınca, ben ona bir kulaç yaklaşırım, o bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım.
 
(Al-Bukhari)
[7/3 10:41] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Rabbim senin isminle yanımı yatağa koydum. Ve yine senin isminle yanımı yataktan kaldıracağım. Eğer uykuda canımı alacaksan, bana merhamet edip bağışla! Şayet hayatta bırakacaksan, salih kullarını koruduğun şeylerle beni de fenalıklardan koru!
 
(Buhârî, Müslim)
[7/3 10:41] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Vedüd
 
Müminleri çok seven, kulları tarafından çok sevilen
[7/3 10:41] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
Hayır var
 
   Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.  
 
 Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:  
 
 -Bunda da bir hayır var! 
 
 Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu.  
 
 Durumu gören arkadaşı her zamanki her zamanki sözünü söyledi:  
 
 -Bunda da bir hayır var! 
 
 Kral acı ve öfkeyle bağırdı:  
 
 -Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?' Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.  
 
 Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyünz meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar.  
 
 Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.  
 
 Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.  
 
 -Haklıymışsın!' dedi. Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi. 
 
 -Arkadaşı. Bunda da bir hayır var. 
 
 -Ne diyorsun Allah aşkına?diye hayretle bağırdı kral. Arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir?  
 
 -Ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum. Sonrasını bir düşünsene.
[7/3 10:41] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Ebu İdris el-Havlani (ra)
Ebu İdris el-Havlani, Mu'az İbnu Cebel (ra)'den naklediyor: 'Resulullah (sav) buyurdular ki: 'Allah Tebareke ve Teala Hazretleri şöyle hükmetti: 'Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vacip olmuştur.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Muvatta, Şi'r 16, (2, 963, 954)
 
Hadisin Açıklaması:
1- Hadisin, Muvatta'da esbab-ı vürûduyla ilgili uzun bir aslı var. Teysir, sadece merfu kısmını almış.
 
2- Hadiste geçen  ve 'Benim için biraraya gelenler...' diye tercüme ettiğimiz mücâlese, meclis ve cemaat teşkil etmek demektir. Yani Allah'ı zikretmek veya Allah'ın rızasına vesile olacak bir maksadla bir araya gelmek demektir. Cüneyd rahimehullah, halvet halinde meşgul iken, ihvanları ziyaretine gelir. Halveti bırakıp onların yanına gelir ve şöyle der: 'Eğer bilsem ki, sizinle beraber oturmaktan daha hayırlı bir şey var, onu yapar, yanınıza gelmezdim. Ne var ki, havâsla beraber olmanın, tam bir huzura ermede ve ilmin  neşrinde, başka hiçbir şeyde olmayan bir tesiri var.'
 
3- Mütebâzil: (Birbirine harcayan) tabiri, el-Bâcî'ye göre, 'nefislerini, mallarını düşmanla cihadda harcayan, Allah'ın rızasını kazanma yoluna koyan' demektir. Ama başka âlimler: 'Arkadaşının bütün hallerinde ciddî meseleleri için, Allah'ın rızasını düşünerek malını, nefsini harcayanların her biri...' diye açıklamış; Hicret sırasında mağarada nefsini, daha sonraki fırsatlarda da malının tamamını bezleden Hz. Ebû Bekr (radıyallâhu anh)'i misal vermişlerdir.
 
4- Mütevâzir: Allah rızasından başka bir  gâye gütmeyen ziyaretlerde bulunanlar demektir.
 
5- Hadisin Taberânî'de gelen bir veçhinde mütesâddıkîn ziyadesi gelmiştir, bu da: 'Birbirlerine tasadduk edenler...'
 
Allah rızası için bu  işleri yapanlar kalplerini sadece O'nunla meşgul etmiş, başka şeyleri kalblerinden çıkarmış oldukları ve tevhide bağlamış bulundukları için hadiste vaadedilen mükâfaata hak kazanırlar
[7/3 10:42] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aramızda ayağa kalkıp şu beş cümleyi söyledi: 'Allah Teala Hazretleri uyumaz, zaten O'na uyku da yakışmaz. Kıstı (tartıyı, rızkı) indirir ve kaldırır. Geceleyin yapılan amel, gündüzleyin yapılandan önce, gündüzleyin yapılan amel de geceleyin yapılan amelden önce Allah'a yükseltilir. O'nun hicabı nurdur. Eğer o perdeyi açacak olsa, vechinin sübuhatı, başarının ihata ettiği bütün mahlukatını yakardı.'
 
Kaynak : Müslim, İman 293 (179)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[7/3 10:42] Ömer Tarık Yılmaz: Abdullah demiştir ki: Babamın üzerindeki borç şu suretle meydana gelmişti. Bir kimse ona bir şey emanet bırakmak istediğinde Zübeyr ona : Hayır emanet olarak değil borç olarak bırak, ben onun kaybolmasından korkarım, derdi. Zübeyr hayatı boyunca ne bir valilik ne de haraç toplama memurluğu ne de başka bir idari görevde bulunmadı, sadece Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)le veya Ebu Bekir, Ömer ve Osman(Allah Onlardan razı olsun) ile birlikte cihada iştirak etmişti.
 
Abdullah diyor ki : Babamın üzerindeki borçları hesapladım, iki milyon iki yüz bin dinar olarak buldum. Hakim ibni Hişam ile karşılaştım. Ey yeğenim kardeşimin borcu ne kadardır, diye sordu. Ben tamamını söylemedim. Yüz bin dinar dedim. Bunun üzerine Hakîm: Vallahi malının bunu karşılayabileceğini sanmıyorum dedi. Eğer iki milyon iki yüz bin dinar ise ne dersin dedim. Buna gücünüzün yeteceğini sanmıyorum eğer sıkıntıya düşerseniz benden yardım isteyin dedi. Abdullah diyor ki: Zübeyr, Gabe mevkiindeki araziyi yüz yetmiş bine satın almıştı. Abdullah orayı bir milyon altı yüz bine sattı ve kimin Zübeyr’de alacağı varsa Gabe’de bize gelsin diye ilan etti. Bunun üzerine Abdullah ibni Cafer dört yüz bin dinar alacağı olduğunu bildirerek isterseniz bu borcu size bağışlayayım diyerek müracaat etti. Abdullah da hayır dedi. Bunun üzerine Abdullah ibni Cafer şayet borcunuzdan bir bölümünü geri bırakmak isterseniz benimkini geri bırakabilirsiniz, dedi. Abdullah hayır bunu da istemiyoruz deyince Abdullah ibni Cafer: O halde bana araziden bir parça ayırın, dedi. Abdullah ibni Zübeyr de: Şuradan buraya kadar senin olsun dedi. Abdullah kalan araziden bir bölümünü de sattı. Babası Zübeyrin kalan borçlarını ödeyip bitirdi. Araziden dört buçuk hisse de arttı.
 
Abdullah kalkıp Muaviye’nin huzuruna gitti. Orada Amr ibni Osman, Münzir ibni Zübeyr ve ibni Zema’da vardı. Muaviye, Abdullah ibni Zübeyre:
 
-Gabe’ye ne kadar değer biçildi, diye sordu. Abdullah her hisse için yüz bin dinar, dedi. Muaviye:
 
-Bunlardan ne kadarı kaldı? Dedi.
 
- Dört buçuk hisse, dedi Abdullah.
 
Bunun üzerine Münzir ibni Zübeyr: Ben ondan bir hisseyi yüz bin dinara aldım, dedi. Amr ibni Osman da bir sehimini de ben yüz bin dinara aldım, dedi. İbni Zema da bir sehimini de ben yüz bin dinara aldım, dedi. Muaviye geriye ne kaldı diye sordu. Abdullah ibni Zübeyr: Bir buçuk hisse dedi. Muaviye :
 
-Kalan bir buçuk hisseyi de ben yüz elli bine satın aldım, dedi. Abdullah ibni Zübeyr dedi ki: Abdullah ibni Cafer, Muaviyeye Gabe’deki hissesini altı yüz bine sattı.
 
Abdullah ibni Zübeyr babasının borçlarını ödeyip bitirince Zübeyr’in varisleri mirasımızı aramızda taksim et dediler. Abdullah Allah’a yemin ederim ki dört sene süreyle hac mevsiminde:
 
“Kimin Zübeyr’de alacağı varsa bize gelsin ödeyelim diye ilan etmedikçe Zübeyr’in mirasını paylaştırmayacağım, dedi.” Dört sene geçince mirası taksim etti ve babası Zübeyr’in vasiyeti olan üçte birini dağıttı. Zübeyr’in dört karısı vardı,
[7/3 10:42] Ömer Tarık Yılmaz: EKONOMİ................. 2022 DÜNYA ve TÜRKİYE

Avrupa ve Amerika’nın yüksek enflasyonla mücadele etmek için faiz silahını kullanması ekonomileri küçültüyor. İşsizlik artıyor, insanlar hayat mücadelesi veriyor. Sanki savaş yıllarına geri dönüldü. Almanya'da enflasyon, Mayıs ayında yıllık bazda % 7,9'a ulaştı. Fransa’da yıllık TÜFE 5,8, İspanya’da %10,2 ile 37 yılın rekorunu kırdı. Rakamlar size ilk bakışta küçük gelebilir. Ama geçen sene yıllık TÜFE’nin bu ülkelerde %1,5 seviyesinde olduğu düşünülürse, kaç misli bir artış olduğu anlaşılır.

 Almanya, elektrik santrallerini kömürle çalıştırmaya başlıyor.  İngiltere’de halk geçinemiyoruz, haykırışlarıyla sokaklara döküldü. Almanya'da nüfusun %16'sı, yani 13 milyondan fazlası yoksulluk sınırının altında yaşıyor.  Ya Amerika... Dünyanın en büyük ekonomisinde durum nasıl? Tek kelime ile berbat!  Ekonomi daralıyor, yani küçülüyor… İnsanlar işlerini kaybediyor, artan hayat pahalılığı karşısında hayat mücadelesi veriyor. 
Peki Türkiye? Biz de küçülecek miyiz? Kesinlikle hayır! Doğalgazımız akıyor. Ambarlarımız ağzına kadar dolu. Topraklarımızdan petrol fışkırıyor, akaryakıt yükü hafifliyor, enflasyon can çekişiyor. Ukrayna tahılını hem %25 ucuza alacağız hem de dünyaya satacağız.  Bu yılın ilk çeyreğinde %7,3 ile rekor kıran büyüme hızı ikinci çeyrekte %5,6 oldu. Şirketlerimiz satış yaparak 4-5 misli büyüdü...
 Türkiye zenginleşti. Şu oturduğumuz evlere, kullandığımız otomobillere, çoluk çocuk herkesin elindeki (en ucuzu 5 bin lira) cep telefonlarına bakın gerçeği görürsünüz. Geçim zorluğu çeken kesim her zaman her devirde vardır. Önemli olan onları ezdirmemek, kollamak, gelirlerini arttırmaktır. Evet, enflasyon bizde de var, dünyada da var. Ama onlar küçülüyor biz büyüyoruz... 
Türkiye bugün dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri oldu. Bunun canlı örneğini vereyim. Maliye Bakanlığı, Türkiye’nin brüt dış borç stokunun 451 milyar dolar olduğunu açıkladı... 
Bunun millî gelire oranı %56,8... İngiltere’de bu oran %314, Fransa’da %210, Almanya’da %148, ABD’de %97... İşte o özlenen  Batı ülkeleri borç batağında boğuluyor... 
Necmettin Batırel          TÜRKİYE GAZETESİ            02.07.2022

 

 

 
 
07.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[7/3 10:43] Ömer Tarık Yılmaz: el-Ahzab Suresi 45
Ey peygamber! Biz seni hem bir şahit, hem bir müjdeci, hem bir uyarıcı olarak gönderdik.
[7/3 10:43] Ömer Tarık Yılmaz: Tirmizi
Veyl, cehennemde bir vadidir. Kafir orada, kırk yıl batar da dibine ulaşamaz.
[7/3 10:43] Ömer Tarık Yılmaz: er-rakib: Bütün varlıklar üzerine gözcü olan.
[7/3 10:43] Ömer Tarık Yılmaz: Hâcet Namazı : “Kimin Allâh’a veya herhangi bir insana ihtiyâcı hâsıl olursa, önce abdest alsın, bunu da güzel bir şekilde yapsın, iki rekât namaz kılsın, sonra Allâh Teâlâ’ya senâda bulunsun, Resûlü’ne salât okusun, daha sonra da şu duâyı yapsın:
 
 
لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ الْحَلِيمُ الْكَرِيمُ سُبْحَانَ اللَّهِ رَبِّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ أَسْأَلُكَ مُوجِبَاتِ رَحْمَتِكَ وَعَزَائِمَ مَغْفِرَتِكَ وَالْغَنِيمَةَ مِنْ كُلِّ بِرٍّ وَالسَّلاَمَةَ مِنْ كُلِّ إِثْمٍ لاَ تَدَعْ لِى ذَنْبًا إِلاَّ غَفَرْتَهُ وَلاَ هَمًّا إِلاَّ فَرَّجْتَهُ وَلاَ حَاجَةً هِىَ لَكَ رِضًا إِلاَّ قَضَيْتَهَا يَا أَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ
 
Okunuşu: “Lâ ilâhe illallahül-halimül-kerimü. Sübhânellahi Rabbil-‘arşil-‘azîm. El-Hamdü lillahi Rabbil-‘âlemîn. Allahümme innî es’elüke mûcibâti rahmetike. Ve’azâime mağfiretike. Vel-ganîmete min külli birrin. Ves-selâmete min külli ismin. Eselüke illâ tede'â lî zenben illâ gafertehü. Ve lâ hemmen illâ ferrectehü. Ve lâ hâceten hiye leke ridan illâ kadaytehâ lî”
 
Anlamı: «Halîm ve Kerîm olan Allâh’tan başka ilâh yoktur. Arş-ı A’zam’ın Rabbi, noksan sıfatlardan münezzehtir. Âlemlerin Rabbi’ne hamd olsun. Allâhım! Rahmetine vesile olacak amelleri, mağfiretini celbedecek sebepleri taleb ediyor, her çeşit günâhtan koruman için sana yalvarıyorum. Her türlü iyilikte zenginlik, her çeşit günâhtan selâmet diliyorum. Rabbim! Affetmediğin hiçbir günâhımı, gidermediğin hiçbir sıkıntımı bırakma! Rızâna uygun olan her türlü dileğimi yerine getir! Hangi amelden râzı isen onu ver, ey Rahîm olan, bana en ziyâde rahmet eden Rabbim!»
 
Bundan sonra dünyevî veya uhrevî her türlü ihtiyâcı için duâ etsin. Çünkü istediği kendisine verilecektir.” (İbn-i Mâce, İkâme, 189; Tirmizî, Vitr, 17)
 
Hâcet Namazı Kaç Rekattır: Hacet Namazı 2 rekat olarak kılınır.
 
Hâcet Namazı Ne Zaman Kılınır: Namaz kılmanın mekruh olduğu kerahat vakitler haricinde her zaman kılınabilir.
[7/3 10:43] Ömer Tarık Yılmaz: Mâlik, Dua
Allah’ım! Senden hayırlı olan işleri yapmayı, aklın ve dinin çirkin gördüğü şeyleri terk etmeyi ve fakirlerin sevgisini istiyorum.
[7/3 10:43] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatı
Hz. Peygamber, Mekke’de önce dedesinin, ardından amcasının himayesinde büyümüştü. Bir ara çobanlık yapmış ve ticaretle uğraşmış, nihayet zengin bir hanım olan Hz. Hatice ile evlenmişti. Medine’ye hicret ettiğinde herhangi bir mal varlığı yoktu. Diğer muhacirler gibi o da bir süre ensarın yardımıyla geçindi. Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan ve ganimetlerin beşte birinin Allah’a, Allah’ın Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara ait olduğunu bildiren â
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N