Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 11.07.2023 22:54

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[9/3 21:29] Ömer Tarık Yılmaz: 31 - Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ün: «Benden Sonra Dönüp Birbirinizin Boyunlarını Vuran Kafirler Olmayın» Hadislerin Ma'nasını Beyan Bâbı
 
232- Bize Ebû Bekir b. Ebî Seybe ile Muhammed b. el-Müsennâ ve İbn Beşşar hep birden Muhammed b. Ca'fer'den , o da şu’be’den naklen rivâyet ettiler. H.
 
Bize Ubeydullah b. Muâz da rivâyet etti. Bu lâfız onundur.
 
(Dedi ki): Bize babam rivâyet eyledi.
 
(Dedi ki): Bize Şu'be Alî b. Müdrikeden, o da ceddi Cerir'den naklen rivâyet eden Ebû Zür'adan dinlemiş olarak tahdis eyledi. Cerir Şöyle dedi: Bana Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Haccetü'l-Vedâ'da: «Şu insanları sustur!» dedi. Bunun arkasından şöyle buyurdular: «Benden sonra dönüp bir birinizin boyunlarını vuran kâfirler olmayın!»
 
Bu hadis-i şerif Haccetü'l-Vedâ'daki hutbeden bir parçadır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hazret-i Cerir'e: «Şu insanları sustur!» diye emretmesi, orada bulunanlara pek mühim beyanatta bulunacağı içindir. Nitekim öyle de olmuştur. Bu hacca Haccetü’l-vedâ' denilmesi, Fahr-i Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz orada ashabı ile vedâ'laştığı içindir. Veda' hutbesi meşhurdur. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu hutbede ashâb-ı kirâmma dinlerini ta'lim buyurmuş; ve şeriatının orada bulunmayanlara da tebliğini vasiyet etmiştir.
 
«Benden sonra dönüp bir birinizin boyunlarını vuran kâfirler olmayın!» hadisinin ma'riası hususunda sekiz kavil vardır:
 
1 - Müslümanların birbirlerini öldürmelerini helâl i'tikad etmek küfürdür. Meğer ki te'vil ile ola.
 
2- Hadisden murad: Küfrün hakikati değil, küfran-ı ni'metdir. Yani bir birinizi vurarak nankörlük etmeyin demektir.
 
3 - Birbirinizi vurmanız sizi küfre götürür.
 
4 - Bu iş kâfirlerin işi gibi çirkin bir iştir.
 
5 - Hadisden murad küfrün hakikatidir. Ya'ni: «Küfretmeyin, müslüman kalmakta devam edin! demektir.
 
6 - Hattâî ile diğer bazı ulemânın rivâyetlerine göre kâfirlerden murâd; silâh kuşananlardır. Çünkü arapçada silâh kuşanana kâfir denir. Bunu Ezherî «Tehzibü'l-lüga» adlı eserinde beyân etmiştir.
 
7 - Hattâbî'ye göre ma'na: «Birbirinizi tekfir etmeyin sonra birbirinizi öldürmeyi de helâl addetmeye başlarsınız» demektir.
 
8- Küfürden murâd örtmektir. Yani benden sonra dönüp hakkı ört bas etmeyin; gizlemeyin demektir, imâm Nevevî bu kavillerin içinden en ziyâde dördüncüyü beğenmekte ve Kâdi Iyâz'mda ayni kavli ihtiyar ettiğini söylemektedir.
 
Kâdi Iyaz (rahimehüllah). hadisdeki: «» ba'zı âlimlerin şeklinde zaptettiklerini nakletmiş; fakat bunun ma'nayı çıkmaza sokmak olduğunu söylemiştir. Ebul-Beka el-Ukberî dahi mezkûr fi'lin ancak bir şart takdiriyle meczum okunabileceğini, yânî cümleyi:
 
«Eğer dönerseniz bir birinizin boyunlarını vurursunuz» şekline sokmakla bunun mümkün olabileceğini söylemiştir. Fiil meczum okunursa mukadder emrin cevabı olur. Merfu' okunduğu takdirde cümle isti'nâfiyye veya hâl olur. Ulemâdan bazılarına göre fi'li meczum okuyan ma'nayı küfürle te'vil etmiş olur. Merfu okuyan ise onu yukarıya ta'lik etmediği için cümle ya hâl yahud müste'nef olur.
 
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in: «Benden sonra dönüp kâfir olmayın» buyurması bazı ulemâya göre: «Ben şuradan ayrıldıktan sonra» ma'nasınadır. O gün kurban bayramı olduğu için Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mina'da bulunuyorlardı. Ya-' hud Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) bu irtidâd işinin kendi hayâtında olmayacağını bilmiş de vefatından sonrası için ashabını nehyetmiştir.
 
Hâriciler bu hadisle istidlal ederek büyük günâh işleyen kimsenin dinden çıkıp kâfir olduğunu iddia ederler. Derler ki: «Bu hadisin mâ'nâsı: «Benden sonra birbirinizi öldürme sebebiyle küfretmeyin!» demektir. Haksız yere insan öldürmek büyük günahtır. Şu halde nass-x hadisden anlaşılıyor ki büyük günah işleyen kâfir olurmuş
[9/3 21:29] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Dünyanın 5. Uzun Su Tüneli Şanlıurfa Suruç’ta Açıldı 2014
•  Bağ Budama ve Kalem Aşısı Zamanı
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/3 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“Sizin dininize uyanlardan başka hiçbir kimseye inanmayın.” 
 
Al-i imran 73
[9/3 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Allah Teâlâ sizin için üç şeyden hoşlanmaz: Dedikodu, çok sual sormak ve malı telef etmek.” 
 
Müslim, Akdiye 10
[9/3 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: MÜSLÜMANIN MÜLKİYET HAKKI
 
İslam, üzerine dinin uhrevi damgasını vurduktan sonra, kişinin mülkiyet hakkını tanımıştır. İnsana en üstün şan olan, bu dünyada Allah’ın halifesi olmak hak ve yetkisini bağışlamıştır. Allah’ın halifesi olacak kadar üstün tutulmuş bir yaratığa da öbür yaratıkları tasarruf etme hakkının tanınması olağandır. Ama, böyle büyük bir hak ve yetki, ona, o derece büyük ödevler ve sorumluluklarla beraber gelir. İslam, insana bir yandan bu hakları tanırken, öte yandan insan, kendisine yüklenen ödev ve sorumluluklarında takatını aşmayacağına inanmaktadır.
Demek ki, insana en çok inanan ve güven duyan dünya görüşü İslam’dır. İnsan, İslam düzeninde, Allah’ın halifesi olarak bu dünyanın gidişini yürütebilecek bir güçte kabul edilmektedir. Böylece madde üzerine konmuş bir hak olan mülkiyet hakkına, ondan ayrılmaz bir şekilde, ruhi, öteye ilişkin, ulvi bir tutum karışmıştır. Müslümanın mülkiyet hakkı kapitalistin mülkiyet hakkından apayrı bir anlam taşır.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[9/3 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: “(Rabbim) İnsanların diriltileceği gün ve Allah’a temiz bir kalple gelenler dışında malın da çocukların da fayda vermeyeceği gün beni mahçup etme!” (Şu’arâ, 26/87-89)
[9/3 21:30] Ömer Tarık Yılmaz: HAFIZLIK
Kur’an-ı Kerim’in tamamını ezberleyen kimselere hafız denir. Kur’an’ı, on farklı okuyuş şekline göre (aşere-takrib-tayyibe) öğ- renen ve okuyanlara ise “kurra” denilmektedir. Peygamberimiz (s.a.s.) tarafından Hameletü’l-Kur’an ve Sahibul’l-Kur’an olarak da nitelendirilen hafızların ahiretteki derecelerinin, bildikleri âyet sayısı kadar olduğu bildirilmiştir. (Ebu Davud, “Vitir”, 20)
İslam’ın ilk yıllarından itibaren birçok İslam ülkesinde Kur’an’ın, ezberlenmesine büyük önem verilmiş, sıbyan mekteblerinde, medreselerde, günümüzde ise Kur’an Kurslarında sürekli hafızlık eğitimi verilmiş, böylece her çağda onbinlerce hafızın yetişmesi sağlanmıştır. Cumhuriyet döneminde Diyanet İşleri Başkanlı- ğından hafızlık belgesi alanların sayısı 2010 yılı itibarı ile 90.000 civarındadır.
 
HÂKKA SÛRESİ
Hakka sûresi, Mekke döne- minde inmiştir, 52 âyettir.
Mushaftaki sıralamada 69. iniş sırasına göre 78. sûredir. Mülk sûresinden sonra, Meâric sûre- sinden önce inmiştir.
Hâkka, mutlaka gerçekleşecek olan kıyamet demektir.
Sûrede, Kıyameti inkâr eden- lerin görecekleri cezalar ve mü’minler ile kâfirlerin deh- şetli kıyamet günündeki hâlleri konu edilmektedir.
 
ÖZLÜ SÖZ
Dostluğunu kötü günde göster, tâ ki kötü gün dostu bulasın. (Prof. Ali Fuat Başgil)
[9/3 21:31] Ömer Tarık Yılmaz: Doğruluğu asla değişmeyen
 
Al-Haqq : The Truth whose being endures unchangingly. 
 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
 
'Hak geldi;  bâtıl yok oldu.' (İsra, 81)
 
'Allah'in hiç şüphesiz hak olduğunu bileceklerdir.' (Nur,  25)
 
'Allah, hakkın ta kendisidir.' (Hac, 62)
'Hak, Rabbinizdendir.'(Kehf, 29)
 
Kur'an-ı Kerim'de kelime ve türevleri olarak 285 ayette geçer. İslam nazarında hakın kaynağı ilahi iradedir. Hakkın kaynağı Allahü Teâlâ'dır.
 
Hak, inkarı  mümkün olmayan, ispat edilmesine gerek duyulmayan, varlığı kabul edilendir. Buna göre yüce Allah'ın varlığı kabul edilmesi gereken şeylerin ilkidir. O'nun  varlığı, kabul etme emri henüz insanlara gelmeden kabul edilmiştir. Bu yüzden varlığı inkar edilemez. Bütün varlık alemi, O'nun varlığının apaçık delilidir. Yüce Allah'ın her sözü ve fiili haktır. O'nunla buluşmak haktır. O'na dayanan ve dayandırılan her şey hak ve gerçektir.  O, Hak olmakla gerçeklerin gerçeğidir. O'nu bilmek, bilgilerin en gerçeğidir. O'nu ikrar etmek sözlerin en gerçeğidir. 
 
Bir kimse bir şeyi kaybetse, bir parça kağıt üzerine 'Ya Hakk' lafzını yazsa ve geceleyin o kağıdı eli üzerine koyup gökyüzüne baksa o zayi eylediği şeyi Allah'ın izniyle bulur. (3)
  
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985 
2) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
3) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı) Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
4) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
[9/3 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: Tekfir, müslüman olduğu bilinen bir kişiyi, inkâr özelliği taşıyan inanç, söz veya davranışından ötürü kâfir saymak demektir. İrtidad ise müslümanın dinden çıkması anlamına gelir. Dinden çıkana mürted denilir. Bu itibarla tekfir bir şahsın başkaları tarafından küfrüne hükmedilmesi, irtidad ise kişinin kendi irade ve ifadesiyle İslâm'dan ayrılması ve hukuk düzeni tarafından da mürted sayılması demektir.
Bir müslümanın kâfir olduğuna hükmedilmesi onu pek ağır dünyevî sonuçlara, müeyyide ve mahrumiyetlere mahkûm etmek anlamına geldiğinden, tekfir konusunda çok titiz davranmak gerektiği açıktır. Bu, bireysel bir isnat ve iddia anlamındaki tekfir için de toplumsal bir yargı anlamındaki irtidad için de böyledir. Gelişigüzel tekfir iddialarına dayanılarak irtidad hükümleri uygulanamaz.
İslâm kültüründeki tekfir ve irtidad kavramları, din ve vicdan hürriyetinin sınırlandırılması ve tehdit altında tutulması değil, toplumun ortak değerlerine ve dinî inançlarına karşı alenî saygısızlık ve saldırganlığı önleme, toplumda gerekli olan huzur ve sükûnu güvence altına alma, nesilleri inkârcılığın olumsuz etkilerinden koruma, tekfir edilen şahsa gerekli yaptırımların uygulanmasıyla da kamu vicdanı açısından adaleti gerçekleştirme gibi gayelere mâtuf bir tedbir ve toplumsal sağduyu refleksi niteliğindedir.
Yersiz yapılan tekfir, fert açısından ağır sonuçlar doğurmasının yanında toplum hayatında kapatılamayacak yaraların açılmasına, birlik ve bütünlüğün zedelenmesine ve parçalanmaya sebep olur. Çünkü bu durumdaki bir kimse, gerçek durumunu Allah bilmekle birlikte, toplumda müslüman muamelesi görmez, selâmı alınmaz, kendisine selâm verilmez, kestikleri yenilmez. Müslüman bir kadınla evlenmesine müsaade edilmez. Öldüğünde cenaze namazı kılınmaz. Müslüman kabristanına gömülmez. Tekfir bu denli ağır sonuçlar doğurduğu içindir ki, Hz. Peygamber Medine toplumunda, münafıkların varlığını bildiği halde onları küfürle itham etmemiş, temelleri hoşgörüye bağlı bir İslâmlaştırma siyaseti izlemiş, pek çok hadiste de 'Ben müslümanım' diyeni küfürle suçlamaktan sakınmayı tavsiye etmiştir. Bir hadiste 'Kim bir insanı kâfir diye çağırırsa, yahut öyle olmadığı halde ey Allah düşmanı derse söylediği söz kendisine döner' (Buhârî, 'Ferâiz', 29; Müslim, 'Îmân', 27) buyurulurken, bir başka hadiste de şöyle denilmiştir: 'Bir insan müslüman kardeşine ey kâfir diye hitap ettiği zaman, ikisinden biri bu sözü üzerine almış olur. Şayet söylediği gibi ise küfür onda kalır, değilse söyleyene döner' (Buhârî, 'Edeb', 73; Müslim, 'Îmân', 26).
Hadislerden de anlaşılacağı gibi bir kimseyi küfürle itham ederken göz önünde bulundurulması gereken husus, o kimsenin küfür olan bir inancı gönülden benimsediğinin iyi tesbit edilmesidir. Muhatap küfrü açıkça benimsemiyorsa, onun inanç, söz veya davranışı ile küfre girdiğini söyleme konusunda temkinli olmak gerekir. Hz. Peygamber'in anılan tavsiyelerini göz önünde bulunduran bilginler 'ehl-i kıbleden olup da günah işlemiş bulunan bir kimseyi bundan dolayı tekfir etmemeyi' Ehl-i sünnet'in temel prensipleri arasında zikretmişlerdir.
[9/3 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: Inkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince onlar cehennemliklerdir (MAİDE/10)
 
Yahudiler, Allah'in eli baglidir (sikdir), dediler Hay dedikleri yüzünden elleri baglanasi ve lânet olasilar! Bilâkis, Allah'in elleri açiktir, diledigi gibi verir Andolsun ki sana Rabbinden indirilen, onlardan çogunun azginligini ve küfrünü arttirir Aralarina, kiyamete kadar (sürecek) düsmanlik ve kin soktuk Ne zaman savas için bir ates yakmislarsa (fitneyi uyandirmislarsa) Allah onu söndürmüstür Onlar yeryüzünde bozgunculuga kosarlar; Allah ise bozgunculari sevmez (MAİDE/64)
 
Allah kime hidayet verirse, iste dogru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artik onlara, Allah'tan baska dostlar bulamazsin Kiyamet gününde onlari kör, dilsiz ve sagir bir halde yüzükoyun hasrederiz Onlarin varacagi ve kalacagi yer cehennemdir ki, atesi yavasladikça onun alevini artiririz  (İSRA/97)
 
Rabbim! dedi, benden (vücudumdan), kemiklerim zayifladi, saçim basim agardi Ve ben, Rabbim, sana (ettigim) dua sayesinde hiç bedbaht olmadim  (MERYEM/4)
 
Ayetlerimiz hakkinda (onlari tesirsiz kilmak için) birbirlerini geri birakircasina yarisanlara gelince, iste bunlar, cehennemliklerdir  (HAC/51)
 
Ancak (meleklerin konusmalarindan) bir söz kapan olursa, onu da delip geçen bir parlak isik takip eder  (SAFFAT/10)
 
Üzerinize atesten alev ve duman gönderilir de birbirinizi kurtaramaz ve yardimlasamazsiniz  (RAHMAN/35)
 
Sonra alevli atese atin onu!  (HAKKA/31)
 
Ki ne gölgelendiren ne de alevden koruyandir  (MÜRSELAT/31)
 
Ve alevli atese girecektir  (İNŞİKAK/12)
 
(Ey insanlar! ) Alev alev yanan bir atesle sizi uyardim  (LEYL/14)
 
O, alevli bir ateste yanacak  (MESED/3)
[9/3 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: HULK (HUY)
 
1645 - Hz. Muâz İbnu Cebel (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: 'Ey Muâz, insanlara karşı iyi ahlâklı ol!' dedi.'
 
Muvatta, Hüsnü'l-Hulk 1.
 
1646 - Hz. Ebu Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Mü'minler arasında imanca en kâmil olanı, ahlakça en güzel olanıdır. En hayırlınız da ailesine hayırlı olandır.'
 
Tirmizî, Rad  11, (1162); Ebu Dâvud, Sünnet 16, (4682).
 
1647 - Hz. Ebu'd-Derdâ (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kıyâmet günü, mü'minin mizanında güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâla hazretleri, çirkin düşük söz ve davranış) sahiplerine buğzeder.'
 
Tirmizî, Birr 62, (2003, 2004); Ebu Dâvud, Edeb 8, (4799);
 
Tirmizî'nin bir rivayetinde şöyle dennıiştir: 'Güzel ahlâk sahibi, ahlâkı sayesinde, namaz ve oruç sahibinin dereceisine ulaşır.'
 
1648 - Hz. Câbir (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.' (Cemaatte bulunan bâzıları): 'Ey Allah'ın Resûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir`?' diye sordular. 'Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!' cevabını verdi.'
 
Tirmizî, Birr '77, (2019).
 
1649 - Nevvâs İbnu Sem'an (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a iyilik (birr) ve günah hakkında sordum. Bana şu cevabı verdi: 'İyilik (birr), güzel ahlaktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının muttali olmasından korktuğun şeydir.'
 
Müslim, Birr 15, (2553); Tirmizî, Zühd 52, (2390).
[9/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Süfyan İbnu Abdillah es-Sakafî (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resûlü, bana İslâm hakkında öyle bir bilgi ver ki, bana yetsin ve sizden başka kimseye İslâm'dan sormaya hacet bırakmasın' dedim. Şu cevabı verdi: 'Allah'a inandım de, sonra da doğru ol' buyurdu. 
Müslim, İman 62, (38).
[9/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Biz herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturur (ya da ertelersek), yerine daha hayırlısını veya mislini getiririz. Allah’ın gücünün her şeye hakkıyla yettiğini bilmez misin?
[Bakara Sûresi.106]
[9/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbimiz! Bize katından rahmet gönder ve bize içinde bulunduğumuz durumdan bir çıkış yolu göster!” (Kehf, 18/10)
[9/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Âlem büyük bir insan, insan da küçük bir âlemdir.[Farabi]
[9/3 21:41] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.EBUBEKİR
(571-634)
 
Hz. Muhammed (s.a.s.)'in İslâm'ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ilki. Câmiu'l Kur'an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.
 
Kur'ân-ı Kerim'de hicret sırasında Rasûlullah'la beraber olmasından dolayı, '...mağarada bulunan iki kişiden biri...' (et-Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm'dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına 'atik'; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da 'sıddik' lâkabıyla anılmıştır. 'Deve yavrusunun babası' manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teym oğulları kabilesinden olan Ebû Bekir'in nesebi Mürre b. Kâ'b'da Rasûlullah'la birleşir. Anasının adı Ümmü'l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman'dır. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir... b. Murra ...et-Teymî'dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hz. Ebû Bekir'in Rasûlullah (s.a.s.)'den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir. İslâm'dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan 'hanif' bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz. Peygamber'den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.
 
Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi İslâm'ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm'ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.
 
Hz. Ebû Bekir hayatı boyunca Rasûlullah'ın yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danışırdı. (İbn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona 'Peygamber'in veziri' derlerdi.
 
Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hz. Ebû Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir kişi idi. Mekke'de 'eşnak' diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah'ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. İkisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.
 
İslâm'ı Benimsemesi
 
Hz. Ebû Bekir, Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, 'Allah'ın elçisi' olduğunu söyleyip 'Yaratan Rabbinin adıyla oku' (el-Alâk, 96/1) diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: 'Allah'ın birliğine ve senin O'nun rasûlü olduğuna iman ettim' demiştir. Hz. Hatice'den sonra Rasûlullah'a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) İslâm'ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul e
[9/3 21:46] Ömer Tarık Yılmaz: Mesnevi'nin İlk Onsekiz Beyti 
 
    Mesnevi'nin Fatihası demek olan ilk onsekiz beytini başta Süleyman Nahifi (Vefatı 1738) olmak üzere, son yıllara kadar birçok şairlerimiz nazmen Türkçeye çevirmişlerdir. Bu tercümelerden biri de şöyledir:
    Dinle Ney'den nasıl şikâyet eder? Ayrılıklardan hikâyet eder:
    Koptuğumdanberi kamışlıktan ben, Ağlar kadın - erkek inleyişimden.
    İsterim hasretle doğranmış yürek: Derdimi dökeyim feryat ederek.
    Aslından kopup da ayrı kalanlar Gene o kavuşma gününü arar.
    Her mecliste geldim ben âh-ü zâra, Eş oldum bedbahta ve bahtiyara.
    Her kim sandı ki bana oldu yâr, Lâkin aramadı bende ne sır var?
    Sırrım, feryadımdan değildir uzak, O nuru yok sanır lâkin göz, kulak.
    Gizli değildir can tene, ten cana, Canı görmek için izin yok sana.
    Yel değil ateştir bu Ney'in sesi,
    Kimde bu ateş yok, sönsün nefesi.
    Aşkın ateşidir ki Ney'e düştü. Âşkın coşmasıdır ki meye düştü.
    Yardan ayrılanın Ney gönül sesi, Perdemizi yırttı O'nun perdesi.
    Ney gibi panzehir var mıdır böyle,
    Hem uygun, hem düşkün, kim gördü söyle?
    Ney kanlarla dolu yolları söyler, Ney, Mecmûn âşkını hikâye eyler.
    Bu aklı kim anlar bîhuştan gayrı? Dile mahrem var mı kulaktan ayrı?
    Günler gam içinde vakitsiz soldu. Günler yanışların yoldaşı oldu.
    Sen varsın, günlerim ne gam, gittiyse, Sen kal, temizlikle eşi yok kimse.
    Balıktan gayrisi suyuna kandı Nasipsizin gönlü gecikip yandı.
    Pişkinin halini hiç anlar mı ham? Söz kısa gerektir imdi vesselâm..
    Hüsameddin Çelebi, okudukça coşmuş, coşdukça heyecanlanmıştı, yanaklarından süzülen gözyaşları, elinde tuttuğu onsekiz beyitlik Mesneviyi ıslatmıştı. Okuyup bitirdikten sonra, Mevlâna'nın ellerini öptü:
    — Mevlâna'm, ey benim eşsiz hünkârım!.. Gönülden niyaz ederim. Bu beyitlerin sonu gelsin, sonsuzluğa kadar uzansın, ciltler dolsun..
    — Çelebi, sen yazmayı kabul edersen, ben de söylerim.
    — Kulunuz, şu andan itibaren canla başla hazırım.
    — Yaz, öyleyse göz nuru Hüsameddin. Gerçeklerle yücelmiş, gerçekler güneşi Hüsameddin. yaz..
    Kurtul, zincirleri kırıp ey oğul, Yetmez mi ki oldun altınlara kul.
    Ondokuzuncu beyit böyle başlıyordu. Mesnevi bittiği zaman cilt sayısı altıya, beyit sayısı 25.618'e ulaşmıştı.
    Mesnevi, o günden itibaren yazıldı. Gece gündüz, yolda, bağda, bahçede, hamamda, durup dinlenmeden söyleyen Mevlana.. Yorulmaksızın, aşkla, şevkle,, yazan Çelebi Hüsameddin. Bu hali Çelebi şöyle nakleder:
    'Mesnevi'yi yazarken, eline kalem almazlardı. Medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya hamamında, Meram bağlarında ve diğer yerlerde, nerede hatırına geldiyse söyler, fakir de derhal yazardım. Hattâ, yazmaya bile yetişemezdim. Bazen, geceli, gündüzlü birkaç gün söylerdi. Bazen aylarca meşgul olmazlardı. Bir zaman iki sene fasıla verdiler. Bu müddet zarfında bir şey söylemediler, Bir cildin hitamında, cebren kendilerine okurdum. Bazen tashihat yaparlar, bazen yapmazlardı..'
    Mevlana, Mesnevi'yi söylerken çevresinden, günlük olaylardan, okuduğu kitaplardan, dinlediği hikâyelerden, halkın örf ve âdetlerinden misaller veriyor, konuyu bunlarla işliyor, bazen anlatılan bir hikâye, diğer bir hikâyeyi hatırlatıyor, onunla tasavvufî bir fikri, ahlâki bir düstura bağlıyor, aralarında ilişkiler kuruyordu.
    Mesnevi'de uzun boylu düşünüp taşınarak yazma, kafiye arama, vezin bulma gibi kayıtlar yoktu. O tamamen (Failâtün, fâilâtün, fâilatün) vezninde Mevlâna'nın kayıtsız şuurundan, tedailerinden, ruhunun derinliklerinden süzülmüş, arınmış bir eserdir. Bir diğeri ardınca gelen fikir pırıltıları, ustaca ve üstadca söylenmiş ve o anda Çelebi Hüsameddin tarafından tespit edilmiştir. Bu yazma işi. Mevlâna'nın sükûnet bulup nefes alışına kadardır. Uykusuz geçen geceler, acıkmalar, bu arada
[9/3 21:47] Ömer Tarık Yılmaz: Âlem-i Mânâ
 
1. Rüyâ âlemi. Peygamber efendimizi âlem-i mânâda görmek büyük bir devlet, büyük bir nîmettir. Nitekim hiç bir kâfir, hiç bir zındık, hiç bir mürted, hiç bir sûretle Peygamber aleyhissalâtü vesselâmı âlem-i mânâda göremez. Zîrâ münâsebetleri yoktur. (Abdülhakîm-i Arvâsî) Âlim ve sâlih bir zât olan Yûsuf bin Hüseyin'i mânâ âleminde gördüler. Allahü teâlâ sana ne muâmele yaptı, dediler. Rahmetiyle muâmele etti. Ne ile dediler. Hiç bir zaman ciddî söze şaka karıştırmadığım için, dedi. (İmâm-ı Gazâlî) 2. Âlem-i emr. (Bkz. Âlem-i Emr)
[9/3 21:47] Ömer Tarık Yılmaz: Kesilen tavukların içleri temizlenmeden sıcak suya sokulmaları caiz midir?
 
Usulüne göre kesilmiş olan tavukların kanı süzüldükten ve varsa üzerlerine bulaşabilen diğer pislikler iyice temizlendikten sonra, kaynama derecesine ulaşmayan sıcak suda bir süre bekletilip müteakiben tüylerinin yolunmasında dini açıdan bir sakınca bulunmamaktadır (İbnü’l- Hümam, Fethu’l-Kadir, I, 210).
 
 Ancak bağırsakları çıkarılmadan kaynar suya atılmış olan tavuk ve emsali hayvanların içindeki pislikler ete sirayet ederse, temiz olmaktan çıkar.
[9/3 21:47] Ömer Tarık Yılmaz: MEVLİD-İ NEBİ 
 
İLİ     : İSTANBUL
TARİH : 18/01/2013
 
Değerli Kardeşlerim!
 
Alemlere rahmet olarak gönderilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s)’in dünyayı teşriflerinin bir yıldönümüne daha ulaşmanın sevinç ve mutluluğunu yaşamaktayız. 
Yaratılış gayesinin unutulduğu, insanî erdemlerden uzaklaşıldığı, cehalet ve zulmün dünyayı kapladığı bir dönemde Efendimiz (s.a.s) Mekke ufkundan kainata rahmet olup doğmuştu. O’nun doğumu insanlık için müjde, mahzun gönüller için sevinç olacaktı. O’nun gönderiliş sebebini Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle açıklıyordu: “Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”
Kardeşlerim! 
İbrahim ve İsmail (a.s)’ın duası, İsa (a.s)’ın müjdesi, Abdullah’ın yetimi, Amine’nin emaneti ve müminlerin gözbebeği Yüce Nebi, Rabbimizin insanlığa en büyük ikramıdır. Kerim Kitabımızda Yüce Rabbimiz bu hususu şöyle dile getirir: “Andolsun Allah müminlere, kendi içlerinden, onlara ayetlerini okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur...”
 
Efendimiz, cehaletin yerine bilgi ve hikmeti, zulmün yerine hak ve adaleti getirmiştir. “Ben Muhammed’im, ben Ahmed’im, ben rahmet peygamberiyim…” diyen Kutlu Nebi (s.a.s.) nefret ve kinle paslanan yürekleri, körelmiş vicdanları muhabbet ve merhametle yeniden inşa ve ihya etmiştir. 
 
Kur’an’ın ifadesiyle O, “bizim içimizden bize gelmiş” bir elçidir ve kendisini örnek almamız için gönderilmiştir. O’nun gibi bir kul, O’nun gibi bir evlat, O’nun gibi bir eş, O’nun gibi bir baba, O’nun gibi bir arkadaş, O’nun gibi bir komşu, O’nun gibi bir yönetici olmanın gereği bildirilmiştir bizlere. Bunun neticesinde de Rabbimizin sevgisine mazhar olacağımızın müjdesi verilmiştir.
Kardeşlerim!
Peygamber Efendimiz (s.a.s)’in doğumunu kutlarken aynı zamanda, O’nun getirmiş olduğu evrensel mesajı, iman ve ibadet hayatını, yüce ahlakını, insan onurunu koruyan ilkelerini, kardeşlik hukukunu, birlik-beraberlik,  eşitlik, yardımlaşma, adalet anlayışını da hatırlamalı, O’nun bizzat Rabbimiz tarafından övülen ahlakını örnek almalıyız. 
Hepinizin mevlid kandilini kutlarken, böyle güzel anların bütün insanlığa sevgi, huzur ve hayırlar getirmesini Yüce Allah’tan niyaz ederiz. Hutbemi, merhum Akif’in Efendimize yönelik şu dizeleriyle bitirmek istiyorum: 
Dünya neye sahipse, Onun vergisidir hep
Medyûn ona cemiyeti, medyûn O’na ferdi
Medyûndur O masuma bütün bir beşeriyyet
Ya Rab! Bizi mahşerde bu ikrar ile haşret!
 
Hazırlayan: Din Hizmetleri Genel Müdürlüğü
 
 Ahzab, 33/45-46.
 Bakara, 2/129.
 Sâff, 61/6.
 Al-i İmran, 3/164.
 Müslim, Fedâil, 126; Tirmizî, Şemâil, 167.
 Tevbe, 9/128.
[9/3 21:48] Ömer Tarık Yılmaz: 4. Şavt
 
“Bismillah!
 
Allah büyüktür. Allah büyüktür. Allah’tan başka hiçbirilahyoktur.Allahbüyüktür.Allahbüyüktür. Hamd Allah’a mahsustur.
ِِ
Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve nesiller ver. Bizi takva sahiplerine önder kıl.
ٍِِِِ
Ey Rabbimiz! Bize rahmetinden ver ve işimizde bize çıkış yolu göster.
 
Bize bu dünyada da Ahirette de iyilik yaz. Biz gerçekten sana yöneldik.
 
Rabbim! Bizi bağışla, merhamet et, kereminle bizi affet. Bilmediklerimizi de, kusurlarımızı da sen biliyorsun, onları affet. Çünkü sen güç ve kerem sahibisin. Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru.
 
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O tektir. Hic bir ortağı yoktur. Mülk onundur. Hamd ona mahsustur. Hayat veren de, hayata son veren de O’dur. Hayır, ancak onun elindedir. O, her şeye gücü yetendir.
 
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O tektir. O, vadini yerine getirmiştir. Kuluna yardım etmiştir. Tek başına düşmanları hezimete uğratmıştır.”
[9/3 21:48] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّمَا الْقَبْرُ رَوْضَةٌ مِنْ رِيَاضِ الْجَنَّةِ أَوْ حُفْرَةٌ مِنْ حُفَرِ النَّارِ. (ت)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Muhakkak kabir, ya Cennet bahçelerinden bir bahçe veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Sünen-i Tirmizî)
 
09 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[9/3 21:48] Ömer Tarık Yılmaz: NAMAZ VAKİTLERİ HAKKINDA
 
Takvimimizdeki namaz vakitleri, fıkhî esaslara göre hesaplanırken arz derecesi (enlem), tûl (boylam), saat dilimi, yükseklik, arazi genişliği gibi birçok astronomik, klimatolojik ve jeolojik unsurlar hesaba dâhil edilmektedir.
 
Bir yerin namaz vakitlerinin hesaplanabilmesi için “astronomik değerler” değil, fıkhî ölçülere uygun olan “görülen değer” neticeleri esas alınır. Mesela, güneşin doğuş-batışı için ‘astronomik doğuş-batış’ değil, bir belde de meskun olarak yaşanılan en yüksek yerde ‘görülen doğuş-batış’ asıldır. Sadece astronomik değerlerin hesaplanması ile elde edilen değerler -bunların sapmasına sebep olan yükseklik ve arazi genişliği gibi pek çok unsurdan dolayı fıkhî değerleri karşılayamamaktadır. Bu sebeple namaz vakitlerinin hudutlarını  emniyet altına alabilmek için İslâm âlimleri bazı zarûrî tedbirler almışlardır. Bu tedbirlere, düzeltmelere “temkin” adı verilmektedir. Temkin, daha ihtiyatlı olmak için yapılmış bir düzeltme değil, fıkhî olarak yapılması zarûrî bir düzeltmedir. Bu düzeltmelerden sonra ortaya çıkan değerler, fıkhî ölçülere uygun hâle gelmiş olur. Binâenaleyh temkinli vakitleri kullanmak icap etmektedir.
 
Enes bin Mâlik (r.a.) şöyle rivâyet etmiştir: Zeyd bin Sâbit (r.a.) dedi ki: Peygamber Efendimizle (s.a.v.) sahur yaptık. Sonra (sabah) namaz(ın)a durdu. Ben, Zeyd’e sordum: “Sahur ile ezan arasında ne kadar vakit vardı?” Zeyd Hazretleri, “Elli âyet okuyacak kadar” buyurdu. (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercümesi’nde, elli âyet okunacak vaktin, 18 dakika olduğu yazılmıştır; c. 6, s. 268-269) Bundan temkine riâyetin ehemmiyeti anlaşılmaktadır.
 
Asırlardan beri İslâm âleminde kullanılan bu temkinli vakitler Türkiye’de de 1982 yılına kadar Diyanet Takvimi dâhil bütün takvimlerde kullanılmıştır. Fazilet Takvimi, hâlen bunu kullanmaya devam etmektedir.
 
Bu sebeple: Takvimimizde verilen vakitlere riâyet etmeli, namazları vaktin sonuna kadar geciktirmemeli, oruca başlarken ve iftar ederken, takvimimizdeki vakitlere uyulmalıdır. Sabah namazını da takvimimizde yazan, “Sabah” vaktinden itibaren kılmaya başlamalıdır.
 
 
 
09 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[9/3 21:48] Ömer Tarık Yılmaz: •Bağ Budama ve Kalem Aşısı Zamanı
'İbadet, âdet haline gelirse, ibadet özelliğini kaybeder. Kişi ibadet yapmaktan tat almadıkça yaptığı ibadet olmaz.' Seyyid Abdülhakim el-Hüseynî [kuddise sırruhû]
 
Semerkand Takvimi
[9/3 21:48] Ömer Tarık Yılmaz: Sadaka Hakkında
 
Sadaka, günümüzdeki talihsiz kavramlardan biri... Diğer birçok kavram gibi... Zaman, yalnızca içini boşaltmakla kalmamış sadaka kavramının, kaldırıp sökmüş temelinden, izbe bir köşeye konduruvermiş. İslâm’ın ana değerlerinden biri iken, şimdilerde tenezzül buyurularak verilen, bir hakarete katlanmak gibi kabullenilen bozuk paradan ibaret oluvermiş. Sadaka bu değildi aslında. Sadaka müminin her işinde, her adımında rıza-yı bârîye ulaştıran bir köprü gibiydi. Sadaka müminin hayatı idi.
 
Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] buyurmuştur:  İnsanın her gün bütün âzaları için bir sadaka vermesi gerekir. İki kişinin arasını düzeltmek bir sadakadır. Hayvanına binene veya yük yükleyene yardım edip yükünü kaldırmak bir sadakadır. Yoldaki eziyet veren bir şeyi kaldırıp atmak sadakadır  (Buhârî; Müslim).
 
Yine buyurmuştur:  Güzel söz bir sadakadır. Mescide giderken namaz için atılan her adım bir sadakadır. Yolunu kaybedene gideceği yeri tarif etmen, gözü görmeyene yardımcı olman, yoldan geçenlere zarar verecek taşı, dikeni, kemiği (vb.) atman bir sadakadır  (Tirmizî; Ahmed b. Hanbel).
 
Semerkand Takvimi
[9/3 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
De ki: Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir? Allah’ındır de. O merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.
 
(En’âm, 6/12)
[9/3 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple rahatsızlanır.
 
(Al-Bukhari, Muslim)
[9/3 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Allah’ım! Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım işlerin şerrinden sana sığınırım.
 
(Müslim)
[9/3 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Mucib
 
Duaları, istekleri, dilekleri kabul eden, ihtiyaçları karşılayan, sıkıntıları gideren
[9/3 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
Allah Kulunu Nasıl Zikreder
 
   Adamın biri, geceleri devamlı Allah'ı zikrederdi. Bütün gecesi zikir fikir içinde geçerdi. Zikir kalbine yerleşmiş, gönlüne tat vermişti. Bir gün şeytan bu adama yaklaştı ve o­na, “Böyle devamlı Allah'ı zikretmen ne zamana kadar sürecek. Sen gece gündüz Allah diyorsun, peki bir kere olsun Allah da sana buyur kulum dedi mi? Zikrinin karşılığını aldın mı? Madem sana bir karşılık verilmiyor, sen bu kötü halinle ve kara yüzünle ne zamana kadar Allah diyeceksin?” diye vesvese verdi. 
 
 Bu vesvese adama tesir etti. Kalbi karıştı. o­nu gerçek zannetti. Demek ben Allah'ı zikretmeye layık bir kul değilim bana karşılık verilmiyor diyerek zikri bıraktı ve uyudu. 
 
 Gece rüyasında Hızır aleyhisselamı gördü. Hz. Hızır o­na, 
 
 -Allah'ı zikretmeyi niçin terk ettin; zikirden niçin pişmanlık duydun? diye sordu.  
 
 Adam, 
 
 -Ben sürekli Allah Allah diye zikrettim; fakat bir gün olsun Allah'tan “buyur kulum'' diye bir karşılık duymadım. Ben bu işe layık olmadığımdan ve Allah'ın kapısından kovulmaktan korkuyorum, dedi. 
 
 O zaman Hz. Hızır (a.s) adamı şöyle uyardı: 
 
 -Senin Allah Allah demen, O'nun buyur kulum demesidir. O seni zikretmese sen O'nu hiç zikredemezdin. Senin O'na kavuşma arzusu ile amel edip çırpınman O'nun tarafından sana verilmiş bir cezbedir. O seni sevmese kendi yolunda koşturmazdı. Senin Allah'tan korkun ve O'na duyduğun aşk, O'nun sana lütfüdür. Senin her yâ Rabbi diye inleyişinde O da sana yönelir, seni dinler ve karşılık verir.  Allah bir kulun kalbini bağlarsa, o kul Allah'ı zikredemez. Allah yolunu açmazsa, kul dua edemez. Sen başına gelen bir dert içinde Allah diyorsan, O sana kendisini zikrettirmek için bu derdi vermiştir. Gaye seni kendisi ile meşgul etmektir. Korkma, Allah de. Zikre ve duaya devam et. Hiçbir zikir ve dua karşılıksız kalmaz. Zerre kadar bir amel dahi zayi olmaz. Allah Firavun'a mal verdi, dert vermedi. O da hiç inleyip zikretmedi. Allah'ı zikrettiren dert, O'nu unutturan maldan ve sıhhatten daha hayırlıdır.
[9/3 21:49] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Ebu Hüreyre (ra)
Resulullah (sav) buyurdular ki: 'Fıtrat beştir: Sünnet olmak, etek traşı olmak, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Libas 63, 64, İsti'zan 51, Müslim, Taharet 39, (257), Muvatta, Sıfatu'n Nebiyy 3, (2, 921), Tirmizi, Edeb 14, (2757), Ebu Davud, Tereccül 16, (4198), Nesai, Taharet 10,11, (l, 14,15)
 
Hadisin Açıklaması:
A) FITRAT NEDİR?
 
 
Fıtrat'ın bu bahiste ne manaya geldiğini 2133 numaralı hadiste kısaca açıklamış idik. Gerek âyetlerde ve gerekse hadislerde çokca geçen bir tâbir olması haysiyyetiyle, kelimeyi burada biraz daha açmayı gerekli görüyoruz.
 
* Fıtrat, Râgıb'a, göre, asıl itibariyle boylamasına yarılmadır. 'Yarık'a, 'ihtira' ve 'icâd'a dahi fıtrat denmiştir. Ebû Şâme'ye göre, fıtrat'ın aslı 'İlk yaratılış' mânasınadır. Nitekim Kur'an'da Cenâb-ı Hakk'ın ismi olarak Fâtıru's-Semâvât ve'l arz göklerin ve yerin yaratıcısı tabiri geçmektedir. Hadis-i şerifte de:   كُلُّ مُوْلُودٍ يُولَدُ عَلى الْفِطْرَةِ    'Her çocuk, fıtrat (yani Allah'ın ilk ortaya koyduğu yaratılış) üzere doğar' buyrulmuştur. Bu açıklama şu âyete de  işâret etmektedir:   فِطْرَة اَللّهِ الَّتِى فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا  '..Allah'ın insanları üzerine yarattığı, o fıtrat...' (Rum 30). Burada ifade edilen mâna şudur: Her insan eğer doğduğu anda terkedilecek (ve hiçbir hâricî telkin ve tercihte bulunulmayacak) olsa, aklı onu hak din'e yani tevhîd'e götürür. Bu söyleneni şu âyet dahi te'yîd eder:   فَاقِمْ وَجْهَكَ لِلدِِّينِ حَنِيفاً فِطْرَةَ اللّهِ   'O halde (habibim), sen yüzünü bir muvahhit olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, O insanları bunun üzerine yaratmıştır' (Rum 30). Bu hususu, keza yukarıda kaydettiğimiz hadisin devamı da te'yîd eder: '...Çocuğu ebeveyni yahudî veya hıristiyan veya mecusi... yapar.' Şu halde sadedinde olduğumuz hadis şöyle demiş olmalıdır: 'Fıtrattan olan şu beş şeyi kim yaparsa nefsini, Allah'ın kullarını yaratmış bulunduğu aslî fıtrat ile muttasıf kılar.' Bundan da maksad, insanları bu beş şeye teşvik etmek, onların en mükemmel sıfatları takınıp en güzel sûret üzere olmalarını sağlamaktır.'
 
* Fıtrat'ın mânasını açıklama sadedinde Hattâbî şunu kaydeder: 'Ulemânın ekserisi bu hadiste 'fıtrat'tan muradın sünnet olduğunda ittifak etmiştir.' Hattâbî'den başkaları da bu görüştedirler. Derler ki: 'Hadisin mânası: 'Şu beş şey geçmiş peygamberlerin sünnetindendir' demektir.
 
* Bir kısım âlim de : Fıtrat'ın mânası 'din'dir. Ebû Nuaym el-İsfehânî, Mâverdî, eş-Şeyh Ebû İshâk sadedinde olduğumuz hadiste fıtrat'tan muradın din olduğunu söyleyenlerdendir.
 
* İbnu Salâh, fıtrat kelimesini sünnet'le açıklamayı yadırgayarak sünnetü'lfıtrat şeklinde mahzuf bir izâfet çerçevesinde anlaşılmasının daha uygun olacağını söylemiş ise de, bu itiraza itiraz eden Nevevî, hadisini:
 
 وَمِنَ السُّنَّةِ قَصَّ الشَّارِبِ وَنَتْفِ ا“بْطِ وَثَقْلِيم اَظْفَارِ  'Sünnetten olarak bıyığın kesilmesi, koltuk altının yolunması, tırnakların kesilmesi vardır' şeklindeki vechini göstererek fıtratın izafetle kayıtlamadan, mutlak haliyle sünnet manasında anlaşılmasının doğru olduğunu delillendirmiştir. İbnu Hacer, fıtrat yerine 'sünnet' kelimesinin muhtelif rivâyetlerde vârid olduğunu belirtir.
 
* Fıtrat'ın mânasını tesbitte Kadı Beyzâvî daha eslem bir yol tutar. O'na göre, ulemanın ileri sürdüğü bütün mânalar sahihtir. Kelime, hepsini ifade edecek câmî bir mana taşımaktadır. Binaenaleyh ihtira, cibillet, din, sünnet mânalarına gelir. Der ki: 'Fıtrat, peygamber tarafından ilk defa ihtira edilen ve bütün şeriatlarce ittifakla benimsenmiş olan eski
[9/3 21:50] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şu duayı çok yapardı: 'Ey kalbleri çeviren Allahım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!' Ben (bir gün kendisine): 'Ey Allah'ın resulü! Biz sana ve senin getirdiklerine inandık. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?' dedim. Bana şöyle cevap verdi: 'Evet! Kalpler, Rahman'ın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir.'
 
Kaynak : Tirmizi, Kader 7, (2141)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[9/3 21:50] Ömer Tarık Yılmaz: شَهْرِكُمْ هَذَا ألا هَلْ بَلَّغْتُ؟ قالوا : نَعَمْ قال : اللَّهُمَّ اشْهَدْ - ثَلاَثًا - وَيْلَكُمْ , أَوْ وَيْحَكُم , أنظُرُوا : لاَ تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفَّارًا يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ .
 
207: İbni Ömer (Allah Onlardan razı olsun) şöyle demiştir: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) aramızda iken bizler veda haccından bahsediyor, fakat veda haccının neden böyle isimlendirildiğini bilmiyorduk. Nihayet peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) Allah’a hamd ve senada bulundu sonrada Deccal’den bahsederek onun hakkında uzunca bilgi verdi ve şunları söyledi: “Allah hangi peygamberi gönderdiyse o peygamberlerin hepsi yani Nuh ve ondan sonra gelenler ümmetlerini deccal konusunda uyarmışlardır. Şüphesiz ki o sizin aranızda çıkarsa onun hali size gizli kalmaz. Zira Rabbinizin kör olmadığı size gizli değildir. Deccalin ise sağ gözü kördür. Onun gözü sanki salkımdan dışarıya çıkmış yaş üzüm tanesi gibidir. Dikkat ediniz! Allah sizin üzerinize birbirinizin kanlarını, mallarını şu ayınız(zülhücce ayı) gibi, şu günü gibi, şu şehri(Mekke) gibi haram kılmıştır. Dikkat ediniz tebliğ ettim mi?
 
Ashab evet tebliğ ettin dediler. Peygamberimiz: “Allahım şahid ol”, diye üç defa tekrarladı. Sonrada: “ Size yazık olur, dikkat ediniz benden sonra birbirinizin boynunu vurarak kafirler gibi olmayınız.” (Buhari, Megazi 77)
 
208- عَنْ عَائِشَةَ رضي اللهُ عَنْهَا أن رَسُولَ الله
 
قال : مَنْ ظَلَمَ قِيدَ شِبْرٍ مِنَ الأرض طُوِّقَهُ مِنْ سَبْعِ اَرَضِينَ.
208: Aişe (r. anha)’dan rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Kim haksız yere başkasının bir karış yerine tecavüz edip oraya sahip olursa o yerin yedi katı da (halka gibi) o kimsenin boynuna geçirilir.” (Buhari, Mezalim 13, Müslim, Müsakat 139)
 
209- عَنْ أبي مُوسَى
 
قال : قال رسول الله
:إن اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يُمْلِي لِلظَّالِمِ , فَإذا أخذهُ لَمْ يُفْلِتْهُ ثُمَّ قَرَأَ: وَكَذَلِكَ أخذ رَبِّكَ إذا أخذ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إن أخذهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ .
209: Ebu Musa el Eşari (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Hiç şüphesiz Allah zalime imkan(mühlet) tanır, onu yakalayınca da kaçmasına fırsat vermez.”, sonra şu ayeti okudu: “İşte senin Rabbin haksızlık ve zulm eden kentlerin toplumlarını böylece kıskıvrak yakalayıverir. Şüphesiz onun yakalaması çok zorlu ve şiddetlidir.“ (11 Hud suresi 102,Buhari ve Müslim)
 
210- عَنْ مُعَاذٍ
 
قال : بَعَثَنِى رَسُولُ اللَّهِ
فَقال : إنكَ سَتَأْتِي قَوْمًا مِنْ أَهْلِ الْكِتَاب,ِ فَادْعُهُمْ إِلَى شَهَادَةِ أن لاَ إِلَهَ إلا اللَّهُ وَأنى رَسُولُ اللَّهِ, فَإن هُمْ اَطَاعُوا لِذلِكَ, فَاَعْلِمْهُمْ أن اللَّهَ قَدْ افتَرَضَ عَلَيْهِمْ خَمْسَ صَلَوَاتٍ فِي كُلِّ يَوْمٍ وَلَيْلَة,ٍ فَإن اَطَاعُوا لِذلِكَ فَاَعْلِمْهُمْ أن اللَّهَ قَدْ افتَرَضَ عَلَيْهِمْ صَدَقَةً تُؤْخَذُ مِنْ أَغْنِيَائِهِمْ فَتُرَدُّ عَلَى
[9/3 21:50] Ömer Tarık Yılmaz: MENKIBE............ EN GÜZEL ŞEY

Sultan III. Mustafa Hân, İstanbul'daki Lâleli Câmii'ni yaptırdığı sıralarda, o çevrede Lâleli Baba nâmında bir Allah dostunun ziyâretine gitti bir gün. Sohbetten sonra tam kalkacaktı ki, sordu ona:

- Dünyada en güzel şey nedir efendim?
Lâleli Baba şöyle buyurdu:
- En güzel şey, yiyip içmek ve def-i hâcetini rahat bir şekilde yapabilmektir.
Sultan, beğenmedi bu cevâbı. Ama ayrılıp saraya döndü. Biraz sonra şiddetli bir kabızlığa yakalandı. Kıvranıyordu. Biraz düşününce anladı hatasını. Lâleli Baba'ya gidip derdini anlattı ondan af diledi:
- Efendim, beni affedin.
Lâleli Baba ona sordu:
- Seni bu dertten kurtarırsam, karşılığında ne vereceksin?
- Şu câmiyi size vereyim.
Mübârek omuz silkti:
- O yetmez!
Daha neler neler vâdetti. Ama hep aynı cevabı aldı. Nihayet son olarak sordu:
- Peki ne istiyorsunuz efendim?
- Senin saltanatını.
- Peki, onu da verdim.
Bundan sonra büyük velî, duâ etti. Pâdişah rahatladı. Lâleli Baba sordu:
- Şimdi pâdişâh ben miyim?
- Evet, pâdişah sizsiniz.
Kabul etmedi. Buyurdu ki:
- Bir saltanat ki, bir def-i hâcete değişiliyor, böyle ucuz saltanat lâzım değil. Câminin adı bize yeter.
Bu hadiseden sonra, câminin ismi Lâleli oldu...
Abdüllatif Uyan 
    TÜRKİYE GAZETESİ                                 01.05.2021

 

GÜNÜN TARİHİ.........  SURUÇ TÜNELİ

 

Şanlıurfa’nın Suruç Ovası’nı sulayan Türkiye’nin en uzun ve dünyanın en uzun 5. sulama kanalı (tüneli) 9 Mart 2014 tarihinde açıldı. 17.185 metre uzunluğundaki Suruç Tüneli 134 yerleşim yerindeki 950 bin dönüm ziraî araziyi suluyor. Böylece 190 bin kişiye iş imkânı sağlıyor. Suruç Ovası Sulama Projesi’nin toplam maliyeti 2 milyar TL’yi buldu. 2010 yılında başlanan Suruç Tüneli saniyede 90 m3 su akıtıyor.

 

 

 

 

 
 
09.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[9/3 21:50] Ömer Tarık Yılmaz: el-Yûnus Suresi 44
Şurası kesindir ki Allah, insanlara zerre kadar zulmetmez. Ne var ki, insanlar kendi kendilerine zulmedip duruyorlar.
[9/3 21:50] Ömer Tarık Yılmaz: Buhârî, Vasâyâ, 23, Tıbb, 48; Müslim, Îmân, 144.
(İnsanı) helâk eden şu yedi şeyden kaçının. Onlar nelerdir ya Resulullah dediler. Bunun üzerine: Allah'a şirk koşmak, sihir, Allah'ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, suçsuz ve namuslu mümin kadınlara iftirada bulunmak buyurdu.
[9/3 21:51] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hâlık: Her şeyi yoktan var eden.
[9/3 21:51] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Selâmlaşma Âdâbı : İslam dininde selamlaşma nasıl olur? Peygamber Efendimiz nasıl selamlaşırdı? Dinimizde selamlaşma şekli nasıldır ve selamlaşma kuralları nelerdir? Dinimize göre selamlaşmak ve selamlaşma adabı nasıl olmalıdır?
İslâm dîninin mü’minler arasında tesis etmeye çalıştığı muhabbet ve ihtiram vâsıtalarından biri de selâmlaşmaktır. Efendimiz bu husûsu şöyle ifâde etmiştir: “Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir işi size haber vereyim mi: Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)
 
Selâm kelimesi, dünya ve âhiret sıkıntılarından kurtulmak ve esenliğe kavuşmak anlamına gelmektedir. Binâenaleyh mü’minler selâmlaşırken birbirlerinin dünya ve âhiret mutluluğunu istemektedirler. Yukarıda zikredilen hadis-i şerîfin bildirdiğine göre
[9/3 21:51] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari,  Müslim
Ya Rabb! Senin îzzet ve kudretine sığınırım ki, senden başka hiç bir ilâh yoktur. Ve sen ölmezsin. Cin ve insanlar ise ölürler.
[9/3 21:51] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Ahlaki Özellikleri
Muhaddisler O’nun yüce ahlâkını şu şekilde tasnif etmişlerdir:
 
Açıkta ve gizlide Allah’tan korkmak.
Rızâ (hoşnutluk) ve gazab (kızgınlık) hâllerinde dahî adâletten ayrılmamak.
Zenginlikte ve fakîrlikte iktisâdı ve îtidâli elden bırakmamak.
Akrabâ, alâkasını kesse bile, onlarla alâkayı kesmemek.
Kendisini mahrum edene dahî ihsân etmek.
Kendisine zulmedene bile af ile muâmele etmek.
Sükûtunun tefekkür olması,
Konuşmasının zikir (Allâh’ı anmak) olması,
Nazarının ibret olması... (İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, XVI, 252/5838)
GÜZEL AHLAK İLE İLGİLİ HADİSLER
Allah Resûlü’nün kılıcı üzerinde şu ibâreler yazılı idi:
 
“Sana zulmedeni affet, seninle ilgilenmeyen akrabâna yardım et, sana kötülük yapana iyilikle mukâbele et, aleyhine de olsa doğruyu söyle.”
 
Hazret-i Huzeyfe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre Efendimiz buyuruyorlar ki:
 
“«İnsanlar iyilik yaparsa biz de iyilik yaparız, şâyet zulmederlerse biz de zulmederiz.» diyerek her hususta başkalarını taklid eden şahsiyetsiz kişiler olmayınız! Lâkin kendinizi, insanlar iyilik yaparsa iyilik yapmaya, (zıddına sizlere) kötülük yaparlarsa mukâbele etmemeye alıştırınız!” (Tirmizî, Birr, 63/2007)
 
Yine buyururlar ki:
 
“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle kurtarır da seni derde mübtelâ kılar.” (Tirmizî, Kıyâmet 54/2506)
[9/3 21:51] Ömer Tarık Yılmaz: Bakara Sûresi 6. Ayet
'Şu bir gerçek ki, inkârlarında ısrar eden kâfirleri başlarına gelecek elim bir azâb ile uyarsan da uyarmasan da hiç farketmez; onlar iman etmezler.'
 
اَلْكُفْرُ (küfür), sözlükte “örtmek”, “kâfir” ise “örten” mânasına gelir. Nitekim Arapça’da varlıkları örtüp görünmez hale getirdiği için geceye, tohumu toprağa gömdüğü için çiftçiye “kâfir”, içindeki çekirdeği gizlediği için meyve tomurcuğuna da “kâfur” denilir. (Ragıb, Müfredât, “küfr” md.) En büyük ve en açık bir gerçek olan Allah’ı ve âyetlerini, körü körüne saplandığı ön kabulleri sebebiyle âdeta örtüp yok farzeden inkârcılara da bu sebeple “kâfir” denilmiştir. Dilimizde kullanılan “nankörlük” ifadesi de, kendisine verilen nimetleri görmezlikten gelerek onları yok saymak ve şükrünü edayı terk etmek anlamında kullanılagelmiştir.
 
Dini bir terim olarak “küfür”, imansızlık demektir. Yani Peygamber Efendimiz’in getirdiği ve inanılması zaruri olan şeylerin hepsini veya herhangi birisini kabul ve tasdik etmemektir. Bu bakımdan Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatlarını, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in nübüvvetini, Kur’ân-ı Kerîm ve onun hükümlerini inkâr eden kimse kâfir olur.
 
İmanda olduğu gibi, küfürde de yalanlama ve kabul etmeme kalp, söz ve fiil ile olur. Kalp ile yalanlama kesinlikle küfürdür. Zorlama olmaksızın sözlü veya fiili yalanlama da aynen öyledir. İman edilmesi lazım gelen mukaddes şeylere sözle veya fiille hakaret etmek, alay etmek, küçümsemek ve hafife almak, bunları bozmaya çalışmak gibi yanlış davranışların da küfür olduğunda şüphe yoktur. Fakat zaruri bir zorlama neticesinde vuku bulan ve küfrü gerektiren söz veya fiil küfür sayılmaz. Zira âyet-i kerîmede şöyle buyrulmaktadır:
 
“Kalbi imanla dopdolu ve doygun olduğu halde baskı altında kalarak inkâra zorlanıp da bunu ancak diliyle yapan hâriç; onlar kâfir olmazlar…” (En-Nahl 16/106)
 
اَلْإنْذَارُ (inzâr), sözlük olarak “korkutucu bir haber vermek” demektir. Sakındırmak niyetiyle bir işin sonundaki tehlikeyi açıkça anlatmak ve o tehlikeye dikkat çekmektir. “Gittiğin yolun sonunda seni şöyle şöyle bir fenalık beklemektedir, dikkatli ol ve ondan sakın!” irşadında bulunmaktır. Ayetteki inzârdan maksad, kâfirleri Allah’ın azâbı, cehennemi ve isyânkârlara vereceği cezası ile korkutmaktır. Böyle kimselere müjdeli haber değil korkutucu haber lâyıktır. Çünkü korkutucu haber, nefisleri kuvvetle sarsar ve kalplere daha çok tesir eder.
 
İnsan, ne derece derin bir küfür ve şirk içinde bulunsa, ne kadar büyük günahlar işlemiş olsa da, ölüm vakti gelinceye kadar iman ve tevbe etme imkânı vardır. Hatta kâfirler, iman ettiklerinde önceki bütün günahları affedilecektir. (bk. El-Enfâl 8/38) Dolayısıyla ayette bahsedilenler; Allah’ı, Peygamber’i ve onun getirdiği hak dini inkâr edip küfürlerinde ısrar edenler; kalplerini, göz ve kulaklarını ilâhî irşada kapatanlardır. Bunlar, netice itibariyle iman edip hidâyete erişmeleri mümkün olmayanlardır. Böyle durumda olanlara, nebevî uyarı hiçbir fayda sağlamayacaktır.
 
Allah Resûlü (s.a.s.), âlemlere rahmettir. Bütün insanlara karşı son derece şefkat ve merhamet sahibidir. Onun yufka yüreği, hiçbir kulun ebedi nimetlerden mahrum kalmasına, üstelik nihayetsiz bir azaba düçar olmasına razı değildi. Bu sebeple Efendimiz, insanları hidâyete erdirmek için büyük bir aşkla gece gündüz çalışmıştır. Hatta bu hususta gösterdiği fevkalade arzu sebebiyle zaman zaman uyarıldığı olmuştur. Şu âyet-i kerîme ne kadar dikkat çekicidir:
 
“Rasûlüm! Onlar bu Kur’an’a inanmıyorlar diye arkalarından üzülerek neredeyse kendini helak edeceksin! Hayır böyle yapma!” (El-Kehf 18/6)
 
Bu sebeple, ayette küfürde ısrar edenlerin iman etmeyeceklerinin beyânı, bütün gücüyle tebliğ
[9/3 21:51] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Vefatından Sonra
Resûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- vefât edince Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ
“Ey babacığım! Rabbine ne kadar da yakınsın! Ey Rabbin dâvetine icâbet eden babacığım! Ey makâmı Firdevs Cenneti olan babacığım! Ey vefâtını Cibrîl’e haber verdiğimiz babacığım!” diyerek ağladı. Efendimiz defnedildikten sonra da Enes -radıyallâhu anh-
 
“–Ey Enes! Resûlullâh’ın -sallâllâhu aleyhi ve sellem- üzerine toprak atmaya gönlünüz nasıl râzı oldu!” dedi. (Buhârî, Megâzî, 83; Dârimî, Mukaddime, 14)
 
Enes -radıyallâhu anh- bu suâle edeben cevap vermedi, fakat lisân-ı hâl ile: “Hayır yâ Fâtıma! Gönlümüz hiç râzı olmadı, fakat biz Resûlullâh’ın emrine imtisâlen kendimizi zorlayarak bu işi yaptık.” dedi. (Kâmil Mîras, Tecrîd Tercemesi, XI, 25)
 
ACI HABER
Resûlullâh’ın -sal
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N