Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 12.07.2023 10:10

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[12/3 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: 33 - Kaçak Köleye Kafir Denilmesi Bâbı
 
237- Bize AK b. Hucr es-Sa'dî rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize İsmail (yâ'ni İbn Uleyye), Mansûr b. Abdirrahman dan, o da Şa'bîden, o da Cerir' den naklen rivâyet etti. Şa'bî Cerirî: «Her hangi bir köle sahiplerinden kaçarsa, onlara donünceye kadar küfretmiştir.» derken işitmiş. Mansur: «Vallahi bu hadis gerçekten Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’den de rivâyet olundu. Lâkin ben onun burada Basra'da benden rivâyet edilmesini istemiyorum» demiş.
 
Hadisin diğer bir rivâyetinde «Küfretmiştir» yerine:
 
«Zimmet» ondan beri olmuştur» denilmiştir. Bunun ma'nası: o kölenin zimmeti yoktur, demektir.
 
Zimmet: lügatte söz vermektir; zemmden alınmıştır. Sözünden dönen kimse zemmi hak ettiği için söz vermeye zimmet denilmiştir. Emân ve garanti ma'nalanna da gelir. İstılahda ise; bâzı ulemaya göre: bir vasıf olup insan onunla lehine ve aleyhine bir şey lâzım gelmesine ehil olur. Bir takımları onu vasıf değil zât olarak kabul etmiş ve: «Zimmet, ahd-u peymanı olan bir nefistir.» diye ta'rifde bulunmuşlardır. Çünkü insan bü-jtün fukahâya göre lehine ve aleyhine bir şey vâcib olmaya elverişli bir zimmete sahip olarak dünyaya gelir. Sair hayvanlar böyle değildir.
 
İbn Salâh: «Burada zimmet zimâm yani hürmet diye tefsir edilen zimmet de olabilir; Allahm zimmeti, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in zimmeti yânı tekeffülü, emanet ve riâyeti kabilinden de olabilir. Bundan dolayıdır ki bir kaçak köle, sahibinin kendisini cezalandırmasından masundur. Zira kölenin kaçmasile zimmet (masuniyet) ortadan kalkmıştır.» diyor'. Bittabi zimmeti kalmayınca harbî hükmüne girer ve kanı heder olur.
 
Hadîsin başka bir rivâyetinde:
 
«Köle kaçtığı zaman sahiplerinin yanına dönünceye kadar hiç bir namazı kabul olunmaz.» buyurulmuştur.
 
Bu hadisi İmâm Mâziri ve ona tebean Kâdî Iyaz tevil etmişlerdir. Onlara göre namazın kabul edilmemesi, kaçmayı helâl i'ti-kad eden köleye mahsustur. Bu köle kâfirdir. Onun hiç bir namazı ve başka ibâdeti kabul edilmez; zâten namazı zikretmekle sair ibâdetlere tenbih olunmuştur. Fakat Ebû Amr İbn Salâh buna i'tiraz etmiş ve: «Bilâkis bu hüküm helâl i'tikad etmeyende de câridir. Hem namazın kabul edilmemesinden onun sahih olması da lâzım gelmez; kaçak kölenin namazı sahih lâkin makbul değildir. Kabul edilmediğini bu ha-disden anlıyoruz. Çünkü ma'sıyetle birlikte kılınmıştır. Namazın sahih olması ise sıhhatim istilzam eden şartları ve erkânı bulunduğundandır. Burada hiç bir tenakuz da yoktur. Namazın kabul edilmemesinin eseri sevabsız kalmasında, sahih oluşunun eseri ise; kaza lâzım gelmemesinde ve bir de namazı terk edenler gibi cezalandırılmamasında kendini gösterir» demiştir. Ona göre te'vile hacet yoktur.
 
Hadisde kaçak köle hakkında «küfretmişîir.» denilmesi biraz yukarıda gördüğümüz sekiz şekilde te'vil edilir.
 
Mansur'unbu hadisi Şa'bî tarikile Cerir'e mevkuf olarak rivâyet etmesi, sonra onun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’e merfu' olduğunu yeminle bildirerek: «lâkin ben onun burada Basra'da benden rivâyet edilmesini istemiyorum.» demesi o zaman Basra, hâriciler ve mu'tezile taifeleriyle dolu olduğu içindir. Mezkûr taifeler günah işleyenlerin ebediyyen cehennemde kalacaklarına kail hattâ Hâriciler küfrüne hükmettikleri cihetle Mansur kaçak kölenin de küfrüne hükmedeceklerinden korkmuştur.
 
Bu bid'at taifelerinin bâtıl mezheplerine sırası geldikçe kitabımızın bir çok yerlerinde lâzım gelen cevaplar verilecektir.
 
238- Bize Ebû Bekir b. Ebi Şeybe rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Hafe b. Gıyâs, Dâvûd'dan, o da Şa'bi'den, o da Cerir'den naklen rivâyet eyledi. Cerir Şöyle dedi: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Her hangi bir köle kaçarsa zimmet ondan berî olmuştur.» buyurdular.
 
Zimmetin beri olmasının ma'nası o kimsenin emniyeti Bâbında îs-lâmiyetçe verilen ahd-u pe
[12/3 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Erzurum’un Kurtuluşu 1918
•  TBMM’de İstiklâl Marşı’nın Kabul Edilmesi 1921
•  Mehmet Âkif Ersoy’u Anma Günü
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[12/3 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“...Her kim Allah’a bağlanırsa kesinlikle doğru yola iletilmiştir.” 
 
Al-i imran 101
[12/3 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
MART 12 “Hamd, vaadini yerine getiren, kuluna yardım eden ve düşman topluluklarını  tek başına yenilgiye uğratan Allah’a mahsustur.” 
 
İbn Mâce, Diyât, 5
[12/3 20:56] Ömer Tarık Yılmaz: İSTİKLÂL MARŞI
 
Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl!
Bundan yüz yıl önce topyekûn bir var oluş mücadelesi verdik. Kadınıyla erkeğiyle, genciyle yaşlısıyla vatanımızı savunmak için seferber olduk. Canımızdan, cânânımızdan, bütün varımızdan geçtik ancak cennet vatanımıza nâmahrem eli değdirmedik. İşte o en zorlu günlerimizde sarsılmaz imanımızın, hak yolundaki sadakatimizin, vatan sevgimizin, asalet ve cesaretimizin mısralara bürünmüş hali olan İstiklâl Marşımız vücut buldu. Bu muhteşem marş, milletimizin her bir ferdinin zihnine ve gönlüne işleyen aidiyet mührü oldu.
İstiklâl Marşımız şu ayet-i kerimenin ruhunu yansıtır: “Gevşeklik göstermeyin, üzülmeyin; iman etmişseniz üstün olan sizsiniz.” Âl-i İmrân, 3/139
İstiklâl Marşımız, var oluş gayemizi, kim olduğumuzu ve nasıl var olmaya devam edeceğimizi öğretir. En son ocağımız sönmeden bağımsızlığımızın sembolü olan al bayrağımızın inmeyeceğini haykırır.  Şehit kanlarıyla sulanmış vatan toprağımızın asla düşmana çiğnetilemez olduğunu telkin eder. Şehâdetleri dinin temeli olan ezan-ı Muhammedî’nin ebediyen yurdumuzun üstünde inlemesini niyaz eder. Şu mısralarla milletimize ebedi istiklâli muştular:
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[12/3 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: “Her türlü şeytandan, haşereden, kem nazardan Allah’ın tam kelimelerine (sonsuz iradesine ve hükmüne) sığınırım” (Buhari, Ehadisü’l-enbiya, 10)
[12/3 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: MEHMET AKİF ERSOY’UN KİŞİLİĞİ
1873 yılında İstanbul’da doğan İstiklâl Marşı şairi Mehmet Akif Ersoy, Fatih Rüştiyesi’ni, sonra İstanbul İdadisi’ni, daha sonra da Halkalı Baytar Mektebi’ni bitirdi. Türkçe, Arapça ve Farsça’nın’ yanında çok iyi derecede Fransızca da bilen Akif, bir süre devlet memurluğu yaptı. “Sırat-ı Musta- kim” ve “Sebilü-r-Reşat” dergilerinin başyazarlığında bulundu. Okul ha- yatı devam ederken bir yandan da babasından din dersleri aldı. Edebiyata olan ilgisi onu yeri doldurulamaz bir şair yaptı.
İlk kitabının adı olan “Safahat”ı sonraki kitaplarının genel adı olarak be- nimsemiştir. Ölümünden sonra kitaplarına girmemiş şiirleri de eklenerek aynı adla tek kitapta toplanmıştır.
TBMM’nin İstiklâl Marşı’nın güftesi ile ilgili açtığı yarışmada beklenen başarı sağlanamadığı için maarif vekilinin isteği üzerine, Akif ’in İstiklâl Marşı’na 17 Şubat 1921’de yazdığı güfte, 12 Mart’ta TBMM tarafından kabul edilmiştir. İstiklâl Savaşı’ndan sonra, kışları geçirdiği Mısır’a yerleş- miştir. Kahire Üniversitesi’nde Türk edebiyatı dersleri de veren Akif, sıt- maya yakalanıp İstanbul’a döndükten beş ay sonra 27 Aralık 1936’da vefat etmiştir.
 
CİN SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir.
Bir cin topluluğunun Kur’an’- dan etkilenerek Müslüman oluşu ve cinler hakkında genel bilgiler verildiği için “Cin sû- resi” olarak isimlendirilmiştir.
Sûrede ayrıca tevhit, peygam- berlik ve öldükten sonra diriliş gibi konular ele alınmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’deki sırasına göre 72. sûredir. 28 âyetten oluşmaktadır.
 
ÖZLÜ SÖZ
Allah’a dayan sa’ye sarıl hikmete ram ol
Yol varsa budur bilmiyorum başka çıkar yol (Mehmet Akif Ersoy)
[12/3 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: Çok sağlam, kuvvetli
 
Al-Matin : The Firm. He who is very Steadfast. 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Hiç şüphesiz, rızık veren O, metin kuvvet sahibi olan Allah'tır' (Zariyat, 58)
Metin, güç ve kuvvetli azalmayan, güçsüz düşmeyendir. Bu durum yalnız Allah için geçerlidir. O'nun dışındaki bütün varlıklar, zamanlagüçlerin kaybeder ve zayıf düşerler. Bu değişim, allah için imkansız varlıklar için mümkündür. Allah'ın güç ve kuvvetini bilen, kendi güç ve kuvvetiyle övünmeyi terk eder, Yüce güç sahibine yönelir. bu ismi bilen, dini bağlarını güçlendirmeli, bilgilerini artırmalı, hiç bir şekilde sarsılmayan sağlam ve kesin bir inanca sahip olmalıdır. (2)
 
Hiçbir iş Allah'a zor gelmez. Hiçbir şey O'nu aciz bırakmaz. Hiçbir şey O'nun idaresine karşı gelemez. Hiçbir şey O'nun kuvvetinden kurtulamaz.
 
Bir kimse 'Yâ Metîn' ismini okumaya devam etse ümit olunur ki, çetin işler ona kolaylaşır. Bir kimse 'Yâ Metîn' ismini bir yemek üzerine yazsa ve sütü az olan kadına yedirse sütü çok olur. (3)
 
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985 
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004 
3) Miftahü'l Kulûb, Kalplerin Anahtarı, (Fethiye Evradı)  Mehmed Nuri Şemseddin Nakşıbendî, Bedir Yayınevi, 2001
[12/3 20:58] Ömer Tarık Yılmaz: A) GENEL OLARAK
Kur'ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber'in sünneti, İslâm'ın dünya ve âhireti, fert ve toplum hayatını, inanç, ibadet, ahlâk ve hukuk konularını genel bir yaklaşımla veya özel bir ayrıntıyla kuşatan hükümlerinin kaynağını teşkil eder. Bu iki kaynakta hayatı geçmişiyle ve sonuyla aydınlatacak, ferdî mutluluğa ve sükûnete, toplumu huzur ve güvene kavuşturacak bütün ana prensipleri, açıklama ve yönlendirmeleri bulmak mümkündür. Hz. Peygamber dünya hayatına veda etmeden önce müminlere şu uyarıda bulunmuştu. 'Size iki emanet bırakıyorum ki onlara sıkı sarıldığınız sürece doğru yoldan sapmazsınız: Allah'ın kitabı ve resulünün sünneti' (İbn Mâce, 'Menâsik', 84; Ebû Dâvûd, 'Menâsik', 56). Ancak Kur'an ve Sünnet fert ve toplumlara takip edecekleri ana çizgiyi, koruyacakları temel değerleri, taşıyacakları mükellefiyet ve sorumlulukları göstermekle veya hatırlatmakla yetinir. Buna dinî literatürde, hidayetin bir türü olarak yol gösterici hidâyet (hidâyet-i mürşîde) denir. Bu iki kaynakta yer alan hükümleri ve gösterilen hedefleri kavrama, ondan amelî hayata ve tek tek her bir olaya ilişkin sonuç çıkarma tamamıyla Kur'an ve Sünnet'in muhatabı olan müslümanlara ait bir sorumluluktur. Bu sebeple de Hz. Peygamber'in vefatından sonra Kur'an ve Sünnet'in nasıl anlaşılacağı, bu iki kaynaktan nasıl istifade edileceği ve hangi ölçü ve usullere bağlı kalınarak hüküm çıkarılacağı hususu daima önemini korumuştur. Zaten tarihî süreç itibariyle ortaya çıkan farklı mezhep, ekol, temayül ve anlayışlar da bu zihnî ve beşerî çabanın birer örneği mesabesindedir. İslâm toplumlarının geleneği ve hukuk kültürü, çok zengin doktriner tartışmalarla dolu hacimli fıkıh literatürü de bu çaba sonucu ulaşılmış bilgileri yansıtır. Ayrıca, metinden (nas) hüküm çıkarma metodolojisini konu alan bir ilmin tarihte usûl-i fıkıh adıyla ilk defa müslümanlar tarafından kurulmuş olması da bu sürecin tabii bir sonucudur. Böyle olunca, amelî hayata ilişkin dinî hükümlerin aslî kaynağı (delil) Kur'an ve Sünnet olmakla birlikte, bu iki kaynaktaki lafızların anlaşılmasına yönelik aklî muhakeme ve yorum metotları da benzeri bir işlev yüklenmektedir.
B) DELİLLER
Fıkıh ve usûl-i fıkıh bilginleri sağlıklı bir zihinsel işlemde, araştırılan hususa dair hüküm vermeye ulaştıran veya bir hükmün kanıtlanmasını sağlayan vasıtaya, daha özel ifadeyle araştırılan hususta şer`î-amelî nitelikteki hükme ulaştıran vasıtaya delil derler. Delil, içerdiği bilginin kaynağı açısından aklî-naklî, ulaştırdığı sonuç hakkında karşı ihtimali ortadan kaldırıp kaldırmaması açısından kat`i-zannî ayırımına tâbi tutulabilir. Fıkıhta delil genelde, fıkhî bir hükmün dinî-hukukî dayanağı (edille-i şer`îyye, edilletü'l-ahkâm) anlamında kullanıldığından, hüküm kaynağı aslî deliller de, bu kaynaktan hüküm elde etmeye yarayan metotlar da çoğu zaman delil olarak adlandırılır. Bu sebepledir ki, Kur'an ve Sünnet'i anlamayı, naslarla çözümü beklenen olay arasında bağ kurmayı ve naslardan olayı aydınlatacak bir sonuç çıkarmayı hedefleyen aklî ve mantıkî metotların aynı zamanda şer`î (dinî-hukukî) delil olarak adlandırılması da bu sebepledir.
Şer`î deliller, üzerinde ittifak edilen-ihtilâf edilen deliller şeklinde bir ayırıma da tâbi tutulabilir. Naklî deliller sahibine aidiyeti (sübût) ve bir anlamı ifade ermesi (delâlet) yönüyle kat`î veya zannî olabilmektedir. Meselâ Kitap ve Sünnet bütün olarak alındığında üzerinde ittifak edilen naklî ve kat`î delil sayılabilirse de herhangi bir âyet veya hadis, belirli bir hükme delâlet yönüyle zannî, aklî-mantıkî öncüllere dayanması yönüyle de aklî delil olarak nitelendirilebilir. Nitekim Kur'an ve Sünnet ahkâmının şer`iyyât-hissiyât veya sem`iyyât-akliyyât şeklinde bir ayırıma tâbi tutulması
[12/3 21:00] Ömer Tarık Yılmaz: 'Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a dayandim Çünkü yürüyen hiçbir varlik yoktur ki, O, onun perçeminden tutmus olmasin Süphesiz Rabbim dosdogru yoldadir'  (HUD/56)
 
Her ikisi de teslim olup, onu alni üzerine yatirinca:  (SAFFAT/103)
 
Suçlular, simalarindan taninir, perçemlerinden ve ayaklarindan yakalanirlar  (RAHMAN/41)
 
O yalanci, günahkâr alindan (perçemden),  (ALAK/16)
[12/3 21:00] Ömer Tarık Yılmaz: HİDANE
 
1631 - Amr İbnu Şuayb babası vasıtasıyla dedesinden (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a bir kadın gelerek:
 
'Bu çocuğa karnım yuva, göğsüm içecek, kucağım da kundak olmuş iken, babası beni boşadı ve onu da benden koparıp almak istiyor!' diye şikâyet etti. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):
 
'Sen evlenmedikçe, çocuğa ehaksın!' cevabını verdi.'
 
Ebû Dâvud, Talâk 35, (2276).
 
1632 - Ebu Hüreyre (radıyall hu anh) anlatıyor: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bir oğlan çocuğunu, baba veya annesini seçmede muhayyer bıraktı. Çocuk annesini seçti ve onun elirıden tuttu. Annesi de çocuğu alıp götürdü.'
 
Tirmizî, Ahkâm 21, (1357); Ebu Dâvud, Talak 35, (2277); Nesâî, Talâk 52, (6, 185, 186); İbnu Mâce, Ahkâm 22, (2351). Yukarıdaki metin Tirmizî'nin metidir.
 
1633 - Hz. Ali (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Zeyd İbnu Hârise Mekke'ye gitmişti. (Uhud'da şehid düşen) Hz. Hamza'nın kızına uğradı. Ca'fer (radıyallâhu anh): 'Kızı yanıma ben alacağım, ona ben ehakkım, o benim amcamın kızıdır ve üstelik yanımda teyzesi var, teyze anne gibidir' dedi. Hz. Ali (radıyallâhu anh) de: 'Ona ben ehakkım. O amcamın kızıdır. Yanımda Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kızı Fâtıma var. Fâtıma ona ehaktır' dedi. Zeyd İbnu Hârise (radıyallâhu anh) atılarak:
 
'Ona ben ehakkım, o erkek kardeşimin kızıdır, ben onun için yola çıktım ve yanına geldim' dedi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), kızı Cafer (radıyallâhu anh)'in yanına almasına hükmetti ve: 'Muhakkak ki, teyze annedir!' buyurdu.'
 
Ebu Dâvud., Talâk 35, (2278-2280);.Buhârî, Sulh 6, Megâzi 43; Tirmizî, Bir 6.
[12/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Enes, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şöyle buyurduğunu anlatıyor: 
'Üç haslet vardır. Bunlar kimde varsa imanın tadını duyar: Allah ve Resûlünü bu ikisi dışında kalan herşeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, Allah, imansızlıktan kurtarıp İslâm'ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.' 
Buhârî, İman 9, 14, İkrâh 1; Müslim, İman 67, (43); Tirmizî, İman 10, (2626); Nesâî, İman 3, (8, 96); İbnu Mâce, Fiten 23, (4033). 
Nesâî'nin kaydettiği bir diğer rivayette 'bu ikisi dışında kalan' tabirinden sonra şu ziyâde vardır. 'Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.'
[12/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: Hayır, öyle değil! Kim “ihsan”  derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.
[Bakara Sûresi.112]
[12/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: “(Rabbim) Beni, naim cennetine girenlerden eyle!” (Şu’arâ, 26/85)
[12/3 21:01] Ömer Tarık Yılmaz: Alkolün sarhoşluğu ölüme, sanatın sarhoşluğu ölümsüzlüğe götürür.[Peyami Safa]
[12/3 21:02] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ALİ
 
Dünyaya Gelişi, Lakabı ve Künyeleri 
 
Hz.Ali Oniki İmâmın ilkidir, aynı zamanda Hz.Muhammed’in dâmâdı ve amcasının oğludur. Hz.Ali Hicret’ten 23 yıl önce (Milâdi 598) Recep ayının 13. gününde Mekke’de, Kâ’be-i Muazzama’nın içinde dünyaya gelmişlerdir ve Kâ’be’nin içinde doğan tek kişidir. Baba ve anne tarafından Hâşimi soyundan gelmiştir. 
 
Hz.Peygamber, Hz.Ali’nin doğumunu duyunca amcası Hz.Ebû Tâlib’in evine geldi. Hz.Ali’yi kucağına aldı, dilini ağzına verip emzirdi. Adını sordu, Fâtıma; “Esed koymak istiyorum” deyince Hz.Muhammed; “Hayır” buyurdu. “Onun adı Ali’dir” dedi ve adını “Ali” koydular.
 
Künyeleri ise “Ebü’l Hasan” ve “Ebû Türâb”dır. Hz.Muhammed kendilerine, toprağın babası anlamına gelen “Ebû Türâb” künyesini vermişlerdi. Bu yüzden, bu künyeyi çok severlerdi.
 
İlk İman Eden Hz.Ali 
 
Hz.Muhammed’e ilk vahiy geldikten sonra; erkeklerden İslâmlığını ilk izhâr eden Hz.Ali’dir ve ondan sonra kadınlardan da ilk olarak eşi Hz.Hatice’tül Kübrâ, İslâmiyet’i kabul etmişlerdir.
 
Hz.Ali, bütün ömrü boyunca Hz.Muhammed’in en yakınlarından ve yardımcılarından biri olmuş, bütün savaşlarda Hz.Peygamber’in yanında savaşmış, bu savaşlarda çok büyük yararlıklar ve kahramanlıklar göstermiş, canını Hz.Peygamber’in uğruna vermekten hiçbir zaman kaçınmamıştır.
 
Hicret Gecesi 
 
Hz.Muhammed hicret edeceği o gece, Hz.Ali’yi çağırdı ve “Bu gece Rabbimin emriyle Mekke’den göç edeceğim ve Sevr mağarasında gizleneceğim; sende benim yatağıma yatacaksın, ne dersin?” buyurmuşlardı. Hz.Ali bu haberi canına minnet bilmiş, şükür secdesine kapanarak kabul etmiştir. 
 
Bu olay münâsebetiyle, Kur’ân-ı Kerîm’in Bakara Sûresi’nin:
 
“İnsanlardan öylesi de vardır ki Allah rızâsına nâil olmak için canını satar ve Allah, kullarını pek esirgeyendir.” meâlindeki 207. âyet-i kerîmesi nâzil olmuştur.
 
Hz.Muhammed ile Kardeş Olmaları 
 
Hz.Peygamber, Medine-i Münevvere’ye Hicret’lerinden sonra; “Ansar (Yardım edenler)” denilen Medineli Müslümanlarla, “Muhacirun (Göçmenler)” diye anılan ve Mekke’den göç eden Müslümanları, birbirleriyle daha da kaynaştırmak için kardeş ettiler. Kardeşlik töreni bitince, tek kalan yalnız Hz.Peygamber ile Hz.Ali idiler.
Hz.Ali:
“Yâ Resûlullah! Ashâbını birbirine kardeş ettin; beni ise yalnız bıraktın” dedi.
Hz.Resûl:
“Yâ Ali! Sen; Mûsâ’ya Hârun ne menziledeyse, bana o menziledesin. Ancak benden sonra Peygamber yok, sen dünyada da benim kardeşimsin, âhirette de” buyurmuşlardır.
 
Bedir Savaşında Hz.Ali 
 
Medine’ye Hicret’in 2. yılında, Ramazan ayında vuku bulan ve Ebû Cehil ile diğer müşriklerin önde gelenlerinin ölümleriyle sonuçlanan Bedir savaşında, Hz.Ali 25 yaşlarında idi ve İslâmiyet’i koruyanların başındaydı. 
 
Bu savaşta vadideki su kuyuları, daha önce gelen müşrikler tarafından zapt edilmişti. Ashâb da geceleyin susuzluk baş gösterince Hz.Peygamber; “Bize kim su getirir.” buyurdular. Hz.Ali, eline bir kırba alıp hayli uzakta olan su dolu kuyuya vardılar; suyla doldurup sahâbeye ulaştırdılar. Böylece Hz.Ali, Bedir savaşında Kevser sâkiliğinin bir örneğini göstermiş oldu.
 
Hz. Fatıma ile Evlenmesi 
 
Hicret’in 2. yılının son ayı olan Zilhicce’de Hz.Muhammed, sevgili tek kızı Hz.Fâtıma’tüz Zehrâ’yı, Hz.Ali’ye vererek onu kendisine dâmâd etmiştir.
 
Hz.Ali’nin, Hz.Fâtıma ile olan evliliklerinden; Hz.İmâm Hasan, Hz.İmâm Hüseyin ve doğmadan düşen, adı Hz.Peygamber tarafından konulan Muhsin ile Zeyneb ve Ümmü Gülsüm dünyaya gelmişlerdir.
 
Hz.Peygamber’in nesl-i pâk olan soyları “Ehl-i Beyt’i”, Hz.İmâm Hasan ve Hz.İmâm Hüseyin’den devam etmiştir.
 
Uhud Savaşında Hz.Ali 
 
Uhud savaşında, müşriklerden sancağı her kim eline aldı ise o kişiler, Hz.Ali tarafından birer birer katledildiler.
[12/3 21:03] Ömer Tarık Yılmaz: Emir Süleyman Pervane, Mevlâna'nın Müridleri Arasına Katıldı 
 
   Bir gün. Mevlâna. Şeyh. Sadreddin'i ziyarete gelmişti. Sadreddin, Mevlâna'yı büyük bir saygı ile karşılayarak, odasının baş köşesine oturttu. Kendisi de edeple, karşısında diz çökmüştü. Karşılıklı, nurla dolu huzur dünyasına daldıkları bir sırada. Sadreddin'in hizmetinde bulunan bir derviş, bu sükûtu bozarcasına Mevlâna'ya:
    — Söyler misiniz fakirlik nedir? diye bir sual sormuştu. Mevlâna hiç oralı olmadı, 'murakabe'sine devam etti. Derviş, sualini birkaç kere tekrarladığı halde. Mevlâna susuyordu. Derviş, dışarıya çıktığı zaman, Sadreddin Konevî, dervişe çıkıştı:
    — Ey pişmemiş ham adam.. Mevlâna sana güzel bir cevap verdi. Anlamadın.
    — Cevabı neydi?
    — Olgun bir derviş, velilerin huzurunda dille hiçbir şey söylemez, 'hal' diliyle konuşur. Gerçek fakir, dünya ve ahiret pabucunu ayağından çıkaran, kendi varlığından geçen kişidir. Mevlâna, sana bunu demek istedi.
    Sadreddin, Mevlâna'nın yücelik burcu önünde diz çökmüştü ama. başkaları bunun farkında değillerdi. Onlar, Mevlâna'yı anlamıyorlar veya anlamak istemiyorlardı. Bir gün, yine bir toplantı yapılmıştı. İçlerinden Şeyh Necmeddin:
    — Bugün Mevlâna şu toplantıya gelirse ne söylerse 'hayır' diyeceğim! dedi. Bu söz üzerine Sadreddin Konevî, bu hareketinin doğru olmayacağını söylediyse de dinletemedi. Biraz sonra Mevlâna gelmiş ve ilk söz olarak: 'Allah'tan başka Allah yoktur, Hz. Muhammed Allah'ın elçisidir' dedi.
    Şeyh Necmeddin'in buna 'Hayır' demesine imkân var mıydı? Hatasını anlamıştı. Sustu. Özürler diledi o gün..
    Mevlâna. devrinin bütün ileri gelenlerinden saygı görüyordu ama. hiçbiriyle münasebeti. Muineddin Süleyman Pervane ile olduğu kadar dostça ve samimi olamamıştı. Süleyman Pervâne, gençliğinde, Selçuklu Sarayında çeşitli hizmetlerde bulunmuş. Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev II. nın kızı Gürcü Hatunla evlenmiş, itibarlı bir devlet adamı idi. Bir ara. Tokat emirliğinde bulunmuş, daha sonra Moğolların Anadolu Umumî Valisi olan Baycu Noyan'ın. itimadını kazanarak 'Pervane veya Pervaneci' mansıbını elde etmişti. Pervânecilik, Anadolu Selçuklularında, Vezirlikten sonra, en yüksek bir makamdı. Onaltı yıl Selçuklu devletini idare eden. bir taraftan Moğolların, diğer taraftan Selçuklu sultanlarının sevgisini kazanan Süleyman Pervane, olgun ve bilgin, düşkünler babası, hayırsever, ince ruhlu bir emir olarak tanınmıştı. Çevresindeki ilim adamlarına, mutasavvıflara, ilgi ve saygı gösterir, onları sarayına toplar, sohbet meclisleri kurardı. Tokat'ta vazife gördüğü sırada, tanınmış sûfîlerden Fahreddin Irakî'ye bir zaviye yaptırmış ve kendisi de müridi olmuştu. Konya'ya dönünce, önce, Mevlâna'nın derslerine devama başlamış, sonra da özel toplantılarına katılarak teveccühünü kazanmıştı. Eli acık, gönlü gani, hür düşünceli, temiz kalpli, aydın bir insan olduğu için Mevlâna'nın yanında seçkin bir yen vardı Mevlâna yazdığı mektuplarda Onu: 'Kendi gücünden, kuvvetinden çekinen. Allah lûtfuna, ihsanına sarılan, muradına eriş mührüyle mühürlenmiş, kurtuluş bineğine binmiş olan ahiret yurdunu, yüce konakları dileyen adaletle, ihsanla eşdost, gerçeklikle, tam inançla arkadaş. Hak katında makbul halk katında övülmüş bulunan emirler padişahı Muineddin.' diye taltif ediyordu. Bir mektubunda da: 'Devletler bağışlayan güneş, yücelikler göğü, yücelerin baş tacı ' diye övüyordu.
[12/3 21:04] Ömer Tarık Yılmaz: Âlem-i Sagîr
 
Yaratılmışların hepsinden kendisinde bir nümûne bulunduğu için insana verilen ad. İnsan, âlem-i kebîrdeki (insan dışında bulunan âlemdeki) her şeyi kendinde topladığından, mahlûkların (yaratılan varlıkların) en kıymetlisi olduğu gibi, kalb de âlem-i sagîrde bulunan her şeyi kendinde topladığı için çok kıymetlidir. Kalbe Âlem-i asg ar (en küçük âlem) ismi verilmektedir. (İmâm-ı Rabbânî)
[12/3 21:04] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in cenaze namazını kim kıldırmıştır?
 
Hz. Peygamber (s.a.s.) vefat ettiğinde mübarek cesedi sedirin üzerine konuldu. Cenaze namazı için önce erkekler, sonra kadınlar, en sonra da çocuklar ayrı ayrı gelip namazını kıldılar. Rasulüllah, hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da herkesin imamı olduğu için, O’nun cenaze namazında kimse imam olmadı, herkes namazını bireysel olarak eda etti.
[12/3 21:06] Ömer Tarık Yılmaz: 7. Şavt
 
“Bismillah!
Allah büyüktür. Allah büyüktür. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. Allah büyüktür. Allah büyüktür. Hamd Allah’a mahsustur.
Ey Rabbimiz! Eğer unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden önceki- lere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbi- miz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri de yükle- me! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. İnkârcı topluma karşı bize yardım et.
Rabbim! Bizi bağışla, merhamet et, kereminle bizi affet. Bilmediklerimizi de, kusurlarımızı da sen biliyorsun, onları affet. Çünkü sen güç ve kerem sa- hibisin. Rabbimiz! Bize dünyada iyilik ver, ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azabından koru.
Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalp- lerimizi kaydırma, bize rahmetinden ver. Şüphesiz sen çok bağışlayansın.
Rabbimiz! Bizim günahlarımızı ve işimizdeki aşırılıklarımızı bağışla ve (yolunda) ayaklarımızı sağlamlaştır. İnkârcı toplumlara karşı bize yardım et.
Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O tektir. Hiç- bir ortağı yoktur. Mülk onundur. Hamd ona mah- sustur. Hayat veren de, hayata son veren de O’dur. Hayır, ancak onun elindedir. O, her şeye gücü yetendir.”
[12/3 21:06] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَنْ كَذَّبَ بِالْقَدَرِ فَقَدْ كَذَّبَ بِمَا أُنْزِلَ عَلَى مُحَمَّدٍ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ. (طس)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Kaderi inkâr eden, muhakkak Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e indirileni (Kur’ân-ı Kerîm’i) yalanlamış, inkâr etmiş olur.” (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-Evsat)
 
12 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[12/3 21:06] Ömer Tarık Yılmaz: HELÂK EDİCİ YEDİ ŞEY -2
 
4. Yetim malı yemek. Bir yetimin âcizliğinden istifade ederek malını haksız yere yemek, pek büyük bir günahtır. Bir yetim, akrabasından birinin yanında bulunabilir. Buna güzelce bakmak sevaptır. Yetimin malından ona ihtiyacı miktarı sarf edilir, fazlası onun namına saklanır. Rüşd yaşına bâliğ olunca malı, kendisine teslim olunur, yoksa onun âcizliğinden istifade ederek malını beyhûde yere sarf etmek, açık bir zulümdür.
 
5. Faiz yemek. Fazlalık manasına olan riba (faiz), alış-verişlerde bir karşılık olmaksızın akitler arasında ziyade bir miktarı şart koymak demektir. Bir dirhem gümüşü iki dirhem gümüşle, bir kile buğdayı iki kile buğday ile değişmek gibi. Faiz, meşrû kazanç yollarını bırakıp başkalarının zararına hareket etmek demektir. Bu yüzden, birçok acınacak hâdiseler meydana gelebilir; nice kimseler, iktisâdî faaliyetten mahrum kalabilir, daha kazançlı ticaret ve faaliyet yollarını terk edebilir. Ve az sayıda kimselerin kazancı için, büyük bir ekseriyet, birçok servetlerini elden çıkarabilirler.
 
6. Harpten kaçmak. Düşman ile savaş yapılırken bir saldırı veya müdafaa esnasında İslâm kuvvetlerinden ayrılarak bir tarafa savuşuvermek, büyük bir günahtır. Böyle bir hareket, İslâm kuvvetini zaafa düşürerek düşmanın galibiyetine sebebiyet verebilir. Böyle bir felâkete sebep olan kimse ise milletine, yurduna hıyanet etmiş, fânî bir hayat için ebedî hayatı feda etmiş bulunur.
 
7. İffetli Müslüman kadınlara iftira atmak. Temiz, iffetli Müslüman kadınlara, iffetsizlik (zina) isnâd etmek, pek büyük bir günahtır. Masum bir kimseyi böyle bir isnâd ile lekelemek isteyenler, kendi fıtratlarındaki alçaklığı göstermiş, Allâhü Teâlâ’nın azâbını hak etmiş olurlar.  Buna cüret edenler bu kötü fiillerinin büyük cezasını, elbette çekeceklerdir.
 
Binâenaleyh bu gibi husûslarda çok uyanık bulunmalı, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına muhalif hareketlerden son derece kaçınmalıdır. Hak Teâlâ Hazretleri, cümlemizi bütün günahlardan muhafaza buyursun. Âmîn.
 
 
 
12 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[12/3 21:06] Ömer Tarık Yılmaz: • İstiklâl Marşı’nın Kabulü (1921)
• Mehmed Âkif Ersoy’u Anma Günü
• Husum Fırtınası
 
Semerkand Takvimi
[12/3 21:06] Ömer Tarık Yılmaz: İnanç Esasları - Allah Teâlâ’nın Vahdâniyyet Sıfatı
 
1. Sübhân olmak, yani her türlü eksiklikten uzak olmak, ikilikten de uzak olmak demektir. Çünkü bir benzeri bulunan şey, eşsiz ve mükemmel değildir. Yaratılmış şeylerin çiftler halinde yaratılması da bu farkı iyice anlamamız içindir.
 
2. Allah Teâlâ’nın bir benzeri olamayacağı için; anne babası, eşi yahut çocuğu da olamaz. Bütün bunlar bir benzeri bulunan yaratıklara ait olaylardır.
 
3. Allah Teâlâ yaratma bakımından da eşsizdir. Çünkü O’nun yarattıklarını bir başkası asla yaratamaz.
 
4. Allah Teâlâ’dan başkasına ibadet edilmez. Dünya hayatında nasıl yaşamamız ve ibadet etmemiz gerektiğini Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] aracılığıyla bizlere bildiren O’dur. Bu yüzden yaşantı ve kulluk için başka hiçbir referans kabul edilemez.
 
5. Allah Teâlâ hiçbir yaratığa benzemediği için kendisini düşünemeyiz. Çünkü insan aklı benzersiz bir şeyi düşünmeye müsait değildir.
 
6. Bütün bu özellikler Allah Teâlâ’nın  vahdaniyyet  sıfatıdır.
 
Semerkand Takvimi
[12/3 21:07] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Kim salih bir amel işlerse kendi lehine işlemiş olur. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhine yapmış olur. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.
 
(Câsiye, 45/15)
[12/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Allahın adıyla Onun adıyla (hareket edildiğinde) yerde ve gökte hiçbir şeyin zararı dokunmaz. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.
 
(Al-Tirmidhi)
[12/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Allah'ım, ey insanların Rabbi! Sıkıntıyı gider, şifa ver. Şifayı veren ancak sensin. Senin vereceğin şifadan başka şifa yoktur. Öyle bir şifa ver ki, hastalık nedir bırakmasın.
 
(Buhârî, Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî)
[12/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
Eş-Şekur
 
İbadet eden kullarının mükâfatlarını bolca veren, az çok her itaati ödüllendiren
[12/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
İpin Hesabı
 
   Zenginin biri ölümden ve kabirdeki yalnızlıktan çok korkuyormuş. 'Öldüğüm geceyi kim kabre girerek sabaha kadar benimle geçirirse servetimin yarısını ona bağışlıyorum' diye vasiyet etmiş. Öldüğünde 'Kim birlikte kabre girip sabahlamak ister?' diye araştırmışlar. Kimse çıkmamış. Nihayet bir hamal, 
 
 -Benim sadece bir ipim var, kaybedecek bir şeyim yok. Sabaha kadar durursam zengin olurum.' diye düşünerek kabul etmiş. 
 
 Vefat eden zengin ile birlikte defnetmişler. Sorgu sual melekleri gelmiş. Bakmışlar kabirde bir ölü, bir canlı var. 'Nasıl olsa bu ölü elimizde... Biz şu canlı olandan başlayalım' demişler ve hamalı sorgulamaya başlamışlar. 
 
 -O ip kimin? Nereden aldın? Niye aldın? Nasıl aldın? Nerelerde kullandın?' 
 
 Sabaha kadar sorgu sual devam etmiş, adamın hesabı bitmemiş. Sabahleyin kabirden çıkmış. 
 
 - Tamam, servetin yarısı senin, demişler. 
 
 - Aman, demiş hamal, istemem, kalsın. Ben, sabaha kadar bir ipin hesabını veremedim. O kadar servetin hesabını nasıl veririm? 
 
 Hayatını ve hayatın içerisinde istifade edilen lütufların hesabını vermek hafife alıncak şey değildir.
[12/3 21:08] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Yahya İbnu Said (ra)
Hz. Peygamber (sav) bol sütlü bir deve hakkında: 'Bunu kim sağacak?' diye sordu. Bir adam ayağa kalkmıştı ki Hz. Peygamber (sav) 'İsmin ne?' dedi. Adam: 'Mürre (acı)!' deyince, ona, 'Otur!' dedi. Hz. Peygamber (sav) tekrar 'Bunu kim sağıverecek?' diye sordu. Bir başkası ayağa kalktı, ben sağacağım diyecekti. Hz. Peygamber (sav) ona da: 'ismin nedir?' diye sordu. Adam: 'Harb' diye cevap verdi. Ona da 'Otur' dedi. Resulullah (sav): 'Bu deveyi kim bize sağıverecek?' diye sormaya devam etti. Bir adam daha kalktı. Ona da ismini sordu. 'Ya'iş (yaşıyor!)' cevabını alınca ona: 'Sen sağ' diyerek müsaade etti.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Muvatta, İsti'zan 24 (2, 973)
 
Hadisin Açıklaması:
Hadis, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kötü isimlerle teşâümde bulunduğu zannını uyandırmaktadır. İbnu Abdilberr bu zannın yanlışlığını şöyle açıklar: 'Bu rivayete dayanarak, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kötü isimler sebebiyle teşâüm'de bulunduğu söylenemez, çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yasakladığı bir şeyi dönüp kendisinin yapması muhaldir, bilakis bu, tefe'ül arama babından bir davranıştır, çünkü Ashâb'ına Harb ve Mürre isimlerinin kötülüğünü haber vermişti. Bu davranışıyla önceki sözünü te'yid etmiş oldu, neticede kimse bu isimleri koymadı.'
 
İbnu Abdilberr'in işaret ettiği yasaklama, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın teşâümle ilgili yasaklamasıdır. Dinimiz teşâümü yani şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı reddeder. Tefe'ül ise câizdir
[12/3 21:09] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir tabak istiare etmişti, kap ziyana uğradı. Sahiplerine tazmin etti.
 
Kaynak : Tirmizi, Ahkam 23, (1360)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[12/3 21:09] Ömer Tarık Yılmaz: اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَعْلَمُ. قال : فَسَكَتَ , حَتَّى ظَنَنَّا أنهُ سَيُسَمِّيهِ بِغَيْرِ اسْمِهِ. قال : أَلَيْسَ يَوْمَ النَّحْرِ؟ قُلْنَا بَلَى يَا رَسُولَ اللَّهِ. قال : فَإن دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ وَأَعْرَاضَكُمْ حَرَامٌ عَلَيْكُمْ كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا فِي بَلَدِكُمْ هَذَا فِي شَهْرِكُمْ هَذَا. وَسَتَلْقَوْنَ رَبَّكُمْ فَيَسْأَلُكُمْ عَنْ أَعْمَالِكُمْ فَلاَ تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفَّارًا أَوْ كفارا يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ. ألا لِيُبَلِّغِ الشَّاهِدُ الْغَائِبَ , فَلَعَلَّ بَعْضَ مَنْ يُبَلِّغُهُ يَكُونُ أَوْعَى لَهُ مِنْ بَعْضِ مَنْ سَمِعَهُ. ثُمَّ قال : ألا هَلْ بَلَّغْتُ؟ ألا هَلْ بَلَّغْتُ؟ قُلْنَا: نَعَمْ. قال : اَللَّهُمَّ اشْهَدْ .
 
215: Ebu Bekre Nüfey ibni Haris (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Zaman(yıl) Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü şekliyle devam edip gitmektedir. Bir yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü birbiri ardınca gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharremdir. Biri ise cemaziyel-ahir ile Şaban arasında bulunan ve Mudar kabilesinin fazla değer verdiği Recep ayıdır.” Peygamberimiz içinde bulunduğumuz bu ay hangi aydır? Diye sordu. Biz:
 
-Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedik. Bunun üzerine peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) sustu. O kadar ki biz o aya başka isim vereceğini zannettik.
 
-Bu ay zilhicce ayı değil mi? dedi. Biz:
 
-Evet, dedik.
 
-Bu hangi beldedir? Diye sordu. Biz:
 
-Allah ve Rasulü daha iyi bilir, dedik. Bunun üzerine peygamber bir müddet sustu. Biz bu şehre başka bir isim vereceğini zannettik.
 
-Burası belde-i Haram (Mekke) değil mi? dedi, biz:
 
-Evet, dedik. Bu hangi gün diye sordu. Biz de:
 
-Allah ve Rasulu daha iyi bilir, dedik. Yine bir müddet sustu. Öyle ki biz o güne başka bir ad vereceğini zannettik.
 
-Bugün Kurban günü değil mi? dedi, biz de:
 
-Evet, diye cevap verdik. Sonra Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) sözüne şöyle devam etti:
 
-Şüphesiz sizin kanlarınız mallarınız ırz ve namusunuz şeref ve haysiyetiniz şu gününüzün şu beldenizin ve şu ayınızın haram olduğu gibi birbirinize haram kılınmıştır. Rabbinize kavuşacaksınız o da size amellerinizden soracaktır. Dikkat edin benden sonra birbirinizin boynunu vurarak kafirler gibi olmayınız. Dikkat edin burada bulunanlar bulunmayanlara sözlerimi ulaştırsın umulur ki sözlerim kendilerine ulaştırılan bazı kimseler ulaştıranlardan daha anlayışlı ve kavrayışlı olabilirler. Dikkat edin tebliğ ettim mi? Dikkat edin tebliğ ettim mi? diye sordu. Biz de evet diye cevap verdik. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): Allah’ım şahid ol, buyurdular. (Buhari, Hac 132, Müslim Kasame 29)
[12/3 21:09] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR......... MANASTIR’DA CÂMİ

Manastır'da Demir Hisar Câmii,

Kubbe ve duvar yok, yürek sızısı.
Sorsak, ''Nerede, bu câmi bânisi?''
Ahh! Bir bilsek, tarih basar bağrına.

 

Derim ki: ''Makedon Türk'üm, geliyom;

Hisar'da otuz beş kişi, biliyom;
Rabb'im kısmet etse, varsam, diliyom;
Akıncıyım, bindim, at sağrısına!''

 

Çok insana uzak, yıkık câmin var.

Vakıflara muhtaç bir îmânın var.
Söyle bana, nerde, neyin, kimin var?
Melekler koşar ''Yâ Hû!'' çağrısına!

 

Kaç asır, secdeler sinmiş bağrına.

Kaç müezzin çıkmış o menârına.
Ne desek, yazılmış, alın yazına.
İnsanın yine de gider ağrına.
Sert eser rûzigâr, çınar sarmalar.
Tek sırığı kalmış çit, dostça ağlar.
Bir vakit, âb-ı dest alan asmalar,
Teyemmüme kalkmış, dîvârlarına.

 

Ağlarsa, selviler ağlar boyunca.

Badem gözler, yaş döker huyunca.
''Hayye alessalah!'' kavlin duyunca,
İmâmete uçar bir kuş, mihrabına.
Rıdvan Üzel 

 

GÜNÜN TARİHİ.............İSTİKLÂL MARŞI

 

Millî Mücadele’nin devam ettiği yıllarda, Millî Eğitim Bakanlığı, İstiklâl Marşı için bir yarışma açtı ve birinciye para verileceğini ilân etti. Bu yarışmaya 724 şair katıldı. Gelen şiirler incelenince hiçbirinin isteğe uygun olmadığı görüldü. Bunun üzerine İstiklâl Marşı’nın sözleri, doğrudan doğruya ve para verilmemek şartıyla kabul eden Mehmet Akif’e ısmarlandı.

Millet Meclisi üyeleri, 12 Mart 1921’de, İstiklâl Marşı’nı Millî Eğitim Bakanı Suphi Tanrıöver’den dinledi ve alkışlar arasında kabul etti. Aynı zamanda; 12 Mart tarihi, 2007 yılında TBMM tarafından, İstiklal Marşı’nın Kabul Edilişi ve Mehmet Akif Ersoy’u Anma Günü olarak kabul edildi.

 

FIKRA..........  DÜDÜK

 

Hanım kocasına telâşlı bir şekilde sorar:

- Çocuğun elinde düdük vardı. Acaba ne oldu?
- Sâhi ne oldu ki?
- Sakın yutmuş olmasın?
- Ağzına üfleyiver bakalım. Eğer öterse yutmuştur!..

 
 
12.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[12/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: Enam Suresi 127
Onlar için Rableri katında selâmet yurdu vardır. Yaptıkları iyi amellerden dolayı, Allah onların dostudur.
[12/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: Buhari,
Biz çocukken, (büyüklerimiz) bizi şehadet ve ahd ile yemin etmekten menederlerdi.
[12/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: El-Gaffâr: Kullarının günahlarını örten, günahlarını bağışlayan.
[12/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimiz’in Konuşma Adabı : Konuşmak, insanlar arasındaki iletişimi, muhabbeti ve anlaşıp kaynaşmayı sağlayan büyük bir ilâhî lutuftur. Yani insanlar duygu ve düşüncelerini, arzu ve taleplerini çoğu kez konuşarak ifâde ederler. Bir kimsenin kullandığı dil ve üslûb, onu hayatta başarılı kılabildiği gibi hüsrâna da uğratabilir. Hatta kişinin dilini muhafaza etmesi, cenneti elde etme vesileleri arasında zikredilmiştir. Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurur:
 
“Kim bana iki çenesi arasındaki (dili) ile iffet ve nâmusunu koruma sözü verirse, ben de ona cennet sözü veririm.” (Buhârî, Rikâk, 23) Bir başka hadis-i şerîfte, “En faziletli kimdir?” sorusuna Resûlullah:
 
“Dilinden ve elinden Müslümanların emniyette olduğu kimsedir.” mukâbelesinde bulunmuştur. (Buhârî, İmân, 4-5)
 
11 MADDEDE İSLAM’DA KONUŞMA ADABI
Fahr-i Kâinât Efendimiz konuşma âdâbıyla alâkalı bir kısım kâideler koymuştur ki bunları şöyle sıralayabiliriz:
 
1- Açık ve anlaşılır bir şekilde muhâtabın seviyesine göre konuşulmalı, gerektiğinde önemli görülen ifâdeler tekrar edilmelidir. Nitekim ashâbın, fasih ve beliğ bir üslûp ile konuşan Peygamber Efendimiz hakkındaki şu tespitleri oldukça önemlidir:
 
“Resûlullah’ın konuşması her dinleyenin rahatlıkla anlayabileceği şekilde açıktı.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 18)
 
“Konuştuğu zaman onun kelimelerini saymak isteyen sayabilirdi.” (Buhârî, Menâkıb, 23)
 
“İyice anlaşılmasını istediği kelime ve cümleleri, üç kere tekrar ederdi.” (Tirmizî, Menâkıb, 9)
 
Sözün, muhâtap tarafından iyice anlaşılabilmesi için bazen tekrar edilmesi gerekebilir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de câlib-i dikkat vâkıâlar önemine binâen bir kaç kez tekrarlanmıştır. Meselâ şeytanın emr-i ilâhîye isyân edip secde etmemesi yedi yerde, Hz. Musâ’ya îmân eden sihirbazların durumu ise dört yerde tekrarlanmıştır.
 
Fahr-i Kâinât Efendimiz, namaz kıldırırken dikkat çekici âyetleri bazen iki, bazen üç defâ tekrarlardı. Sahâbeye nasihat ve îkazda bulunurken bir kısım ifâdeleri tekrarladığı olurdu. Allah dostlarının sohbetlerinde de bu şekilde tekrarlara çokça rastlamak mümkündür. Ancak bunun telkin maksatlı olması, sıkıcı olmaması ve cemaatin seviyesine münâsip olması gerekir.
 
Sözü anlayacak kimsenin bulunmadığı meclislerde konuşmak ise nefesleri isrâf etmekten başka bir şey değildir. Zîrâ Meşhûrî’nin dediği gibi; “Âkilân tâ söz mahallin bulmadıkça söylemez!”
 
2- Bilgiçlik taslama ve kendini başkalarına üstün gösterme niyetiyle yapmacık konuşmalarda bulunmak veya insanların anlayamadıkları kelimelerle onlara hitap etmek şiddetle yasaklanmıştır. Sevgili Peygamberimiz:
 
“Şüphesiz ki Allah Teâlâ, sığırın otu yerken ağzında evirip çevirdiği gibi, sözü ağzında evirip çevirerek lügat paralayan kimselere buğz eder.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 94)
 
Vazifesi, hakkı ve hakîkati beyan olan Resulullâh, konuşmalarında hiçbir zaman san’at kaygısı taşımamıştır. Sevgili Peygamberimiz, tertemiz duygular içinde, şefkat ve merhamet hisleriyle dolu olarak ve ruhûnun en tabiî ifâdeleriyle konuşmuştur. Böylece onun mübârek sözleri apayrı bir güzellikte ve şânına yakışır bir hüsn-ü edeb üzere olmuştur.
 
3- Bağırıp çağırmak sûretiyle yüksek sesle konuşulmamalıdır. Kişinin karşısında sağır varmışçasına bağırarak ya da kavga ediyormuş gibi öfkeli bir ses tonuyla konuşması doğru değildir. Kibar ve nazik bir üslûbun benimsenmesi, her zaman için en isâbetli yoldur. Kur’an-ı Kerim’in beyânıyla Lokman -aleyhisselâm- oğluna söz konusu metodu şöyle tavsiye etmektedir; “(Yavrum!) Yürüyüşünde tabiî ol ve sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman 31/19) Bir başka âyette de:
 
“Kullarıma söyle, en güzel sözü söylesinler!” (el-İsrâ 17/53) buyurmaktadır. Hatta Allah Teâlâ, Hz. Musâ ile kardeşi Hârûn’u, Fıravun’a gönderirken onu yumuşak bir sözle uyarmalarını istemiş (Tâhâ 20/43-44), muhâtab kâfir de olsa âdâb gereği güzel bir üslûbun kullanılmasını emretmiştir. Bir hadis-i şerifte de, söyleyeceğimiz güzel bir sözle bile cehennem azabından kurtulabileceğimiz müjdelenir:
 
“Yarım hurma vermek sûretiyle de olsa cehennemden korunun. Bunu da bulamayan (hiç olmazsa) güzel bir sözle cehennemden korunsun!” (Müslim, Zekât, 68)
 
4- İki kişinin, yanlarında bulunan üçüncü kişiyi dışlayarak aralarında fısıldaşmaları yasaklanmıştır. Resûl-i Ekrem Efendimiz böyle bir tavrın, yalnız kalan kimsenin üzülmesine sebep olabileceğini belirtmektedir. (Buhârî, İsti’zân, 47) Olgun bir Müslüman ise mü’min kardeşini üzecek ve kalbini incitecek davranışlarda bulunmak istemez.
 
5- Bir mecliste herhangi bir konu görüşülüyor ise veya cevaplandırılmak üzere bir soru sorulmuşsa, ilk söz hakkı meclisin büyüğüne aittir. Bununla birlikte diğer kişiler de yeri geldiğinde edebe uygun bir şekilde fikirlerini beyân edebilirler. Nitekim bir hâdiseyi anlatmak için, yaşça en küçük olan Abdurrahman bin Sehl ilk önce söze başlayınca, Efendimiz: “Sözü büyüklerine bırak, sözü büyüklerine bırak!” buyurmuş, bunun üzerine olayı büyükler anlatmıştır. (Buhârî, Cizye, 12)
 
Abdullah bin Ömer şöyle anlatır: “Bir gün Allah Resûlü ashâbına:
 
«– Bana mü’mine benzeyen bir ağacı söyleyin!» buyurdu. Oradakiler çölde bulunan ağaçları tek tek saymaya başladılar. Gönlüme onun hurma ağacı olduğu düştü ve hemen söylemek istedim. Ancak orada benden büyük insanlar bulunduğundan konuşmaktan çekindim. Onlar cevâbı bilemeyip sükût ettiklerinde, Efendimiz onun hurma ağacı olduğunu söyledi.” (Müslim, Münâfikîn, 64)
 
6- Az ve öz konuşmalı, lüzumsuz tafsilattan kaçınmalıdır. Diğer bir ifadeyle çok konuşmamayı, yerinde ve ölçülü konuşmayı âdet edinmek gerekir. Allah Teâlâ mü’minlerin mümtaz hasletlerini sayarken:
 
“O kimseler ki boş söz ve işlerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn 23/3) buyurmakta, lüzumsuz sözlerle meşgul olmayı fâsıklık ve dalâlet olarak nitelendirmektedir. (Lokmân 31/6)
 
Peygamberimiz ise bu konuya şu hadisleriyle dikkat çekmektedir:
 
“Allâh’ı zikretmeksizin çok konuşmayın! Allah’ın zikri dışında çok söz söylemek kalbi katılaştırır. Katı kalpli olanların ise Allah’tan en uzak kimseler olduğunda şüphe yoktur.” (Tirmizî, Zühd, 62)
 
“Kendisini (doğrudan) ilgilendirmeyen şeyi terk etmesi, kişinin iyi müslüman oluşundandır.” (Tirmizî, Zühd, 11)
 
Taşlıcalı Yahyâ, çok konuşanların çok hata yapacağını ifâde ile şöyle der:
 
Ehl-i dillerde bu mesel anılur
 
Kim ki çok söyler çok yanılur.
 
7- Maddî veya manevî hiçbir faydası olmayan, bilâkis zararı bulunan konuşmalardan şiddetle kaçınılmalıdır. Zîra:
 
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.” (Kaf 50/18) âyet-i kerîmesi, insanın kendisine bahşedilen hayatın kelime kelime hesabını vereceğine dikkat çekmektedir. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
 
“Allâh’a ve âhiret gününe inanan, ya hayır söylesin ya da sussun!” (Buhârî, Edeb, 31, 85)
 
8- Kişinin helâl mi haram mı, güzel mi çirkin mi, hayır mı şer mi henüz tam olarak kestiremediği bir sözü söylemesi de konuşma âdâbına aykırıdır. Hadis-i şerifte:
 
“Kul, iyice düşünüp taşınmadan bir söz söyleyiverir de bu yüzden cehennemin doğu ile batı arasından daha uzak bir yerine düşer gider.” buyrulmaktadır. (Buhârî, Rikâk, 23) Atalarımız da, “Bin düşün bir söyle” ve benzeri güzel sözleri söylerken herhalde bu hadislerden ilham almışlardır.
 
9- İkili ilişkilerde insanı müşkil duruma sokacak anlamsız sözlerden kaçınmak, dostlukların devamı açısından fevkalâde ehemmiyeti hâizdir. Fahr-i Kâinât Efendimiz:
 
“Özür dilemek zorunda kalacağın bir sözü söyleme!” buyurmuştur. (İbn-i Mâce, Zühd, 15)
 
10- Mü’min her hâlukârda doğruyu konuşmalı, yalan söz ve yalan haberden şiddetle sakınmalıdır. Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:
 
“İnsan sabahlayınca, bütün âzâları dile mürâcaat eder ve (âdeta ona) şöyle derler; «Bizim haklarımızı korumakta Allah’tan kork! Biz ancak senin söyleyeceklerinle ceza görürüz. Biz, sana bağlıyız. Eğer sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Eğer sen eğrilir, yoldan çıkarsan biz de sana uyar, senin gibi oluruz.»” (Tirmizî, Zühd, 61) Kur’an-ı Kerîm ise aynı çerçevede bizlere şu uyarıda bulunmaktadır:
 
“Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin ki Allah amellerinizi salih hâle getirsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (el-Ahzâb 33/70-71)
 
11- Gelecekle ilgili konuşurken “inşaallâh” demek, konuşma ile alâkalı bir diğer edeb kâidesidir. Kulun cüz’î irâdesi herhangi bir şeyin olması için kâfi bir sebep değildir. Önemli olan Allah’ın dilemesidir. Zîra istikbale ait bir şey dilerken “inşâallâh” demek, Allah’ın irâdesinin farkında olmak ve O’nun irâdesinin üstünde bir irâde tanımamak demektir. Nitekim bir âyet-i kerîmede; “«İnşaallâh» ifâdesini kullanmadıkça hiçbir şey için, «bunu yarın yapacağım» deme!” buyrulmaktadır. (el-Kehf 18/23-24) Bir hadis-i şerifte ise Süleyman -aleyhisselâm- istikbâle mâtuf bir işinde, inşâallâh demediği için, dileğinin gerçekleşmediği haber verilmektedir. (Buhârî, Eymân, 3)
[12/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: el-Kalem Suresi 51-52
O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi. Hâla da (kin ve hasetlerinden:) «Hiç şüphe yok o bir delidir» derler. Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüttür.
[12/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: Nasıl Bir Öğretmendi?
Efendimiz, bizzat gösterdiği gibi; ashâbına da evlâtlarını terbiye usûlünü öğretiyor ve şöyle buyuruyordu:
 
“Çocuklarınıza ikramda bulunun ve terbiyelerini güzel yapın!” (İbn-i Mâce, Edeb, 3)
 
KURAN ESASLI AHLAK
Cihanın bir benzerini görmediği bir muallim olan Efendimiz; muhabbet dolu sohbetiyle, hikmet dolu nasihatleriyle, Kur’ân esaslı ahlâkıyla; temel harcını ensar ve muhâcirlerin oluşturduğu bir nesli mükemmelen yetiştirmişti. Bu öyle bir terbiyeydi ki, hükmü ilelebed idi; O kıyâmete kadar hükmü bâkî kalacak son Nebî idi. Fakat O da her can gibi vefât edecekti.
 
İşte risâletinin vahiy almak dışında kalan vazifelerini tevârüs edecek ve onlar da bu cihandan ayrıldıklarında, meş‘aleyi sonrakilere devretme endişesini taşıyacak bir nesil yetiştirdi.
[12/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: Nasr Suresi
Nasr suresi Medine döneminde nüzul olmuştur. Sure, 3 ayettir. Nasr, yardım demektir.
 
“Allah’ın yardımı”ndan maksat, Cenâb-ı Hakk’ın düşmanlarına karşı Sevgili Peygamberine lütfettiği her türlü yardımıdır. Hususiyle İslâm’ın yayılması ve zafere erişmesi hakkındaki yardımıdır. “Fetih”ten maksat ise, öncelikle “Fetihlerin Fethi” olan Mekke’nin fethi, sonra bunu takip eden diğer bütün fetihlerdir. Bundan, daha önce kapalıyken Hak katından kula açılan “rızıklar, ibâdetler, ilimler, anlayışlar, keşifler, açık-gizli, maddî-manevî tüm nimetler”in kastedilmiş olması da mümkündür. Mutlak mânada fetih, fetihlerin en üstünü ve en mükemmelidir. Bu ise Allah Teâlâ’nın Zât-ı Ehadiyeti’nin tecellisinden kulun kalbine açılan mânevi fetihtir. Diğer fetihler, kula böyle bir fethin açılmasına birer vesiledir.
 
Peygamberimiz (s.a.s.)’e müjdelenen ikinci büyük nimet şu:       
 
Daha önce insanlar birer ikişer İslâm’a girerken bu yardım ve fetihlerden sonra kabîleler, gruplar, bölükler halinde akın akın İslâm’a girmeye başlamışlardır. Rivayete göre Efendimiz (s.a.s.) Mekke’yi fethedince Araplar birbirlerine: “Hz. Muhammed (s.a.s.) Harem ehline karşı muzaffer olunca artık ona kimse karşı koyamaz” dediler ve savaşsız İslâm’a girmeye karar verdiler. (bk. Kurtubî, el-Câmi‘, XX, 230) Nitekim hicretin 9. senesine “Heyetler Senesi” denilmiştir. Arap Yarımadası’nın her köşesinden insanlar heyetler halinde Resûlullah (s.a.s.)’in huzuruna gelerek İslâm’a girdiler, ona bey‘at ettiler. Allah Resûlü (s.a.s.)’in Vedâ Haccı’nı yaptığı hicri 10. senede bütün Arabistan tek bayrak altında birleşti. Ülkede hiçbir müşrik kalmadı.
 
Bu büyük nimetlere şükür olarak:
 
Bu nimetler, zaferler, fetihler ve başarılar Allah’ın bir lütfudur. O dilediği ve yarattığı için olmuştur. Eğer O dilemeseydi bunların hiçbiri olmazdı. Buna göre kul, tüm nimetleri Rabbinden bilerek, acziyet içinde O’na yönelmelidir.
 
Burada Efendimiz (a.s.)’a ve onun şahsında tüm mü’minlere üç husus emredilir:
 
Birincisi; hamd etmek. Hamd; Allah’a hamd-ü senâ etmek, nihâyetsiz güzellik ve yüceliği sebebiyle O’nu övmek ve O’na şükretmektir. Burada “hamdin emredilmesi”nin hikmeti şudur: “Rasûlüm! Bu büyük başarının, senin gayretin ve mârifetin sonucu gerçekleştiği aklına bile gelmemelidir. Bu tamamen Allah’ın lütfuyla olmuştur. Bunun için Allah’a şükret, kalp ve lisan ile bunu itiraf et. Çünkü böyle büyük bir işi gerçekleştiren ve bu başarının yaratıcısı ancak Allah’tır. Dolayısıyla hamd edilmeye layık olan sadece O’dur.”
 
İkincisi; tesbih etmek. Tesbih, Cenâb-ı Hakk’ı her türlü noksan sıfatlardan uzak tutmak, her bakımdan O’nu tenzih etmektir. Burada emredilmesinin hikmeti şudur: “Allah, dininin yücelmesi için sizin çalışma ve gayretlerinize muhtaç olmaktan pak ve uzaktır. Bunu itiraf edin. Gayretlerinizin başarıya ulaşmasının, ancak Allah’ın yardımı ile olabileceğine de kesinlikle inanmalısınız. Allah Teâlâ bir işi istediği kuluna yaptırabilir. Bir kula bunun gibi bir hizmeti yaptırması, aslında ona Allah’ın bir ihsanıdır. Allah’ın sizin üzerinizdeki ihsanı da onun dinine hizmet etme şerefini size vermesidir.”
 
Üçüncüsü; istiğfar etmek. İstiğfarın içinde tevbe de vardır. Çünkü âyet Allah’ın التواب (tevvâb) yani “tevbeleri çokça kabul eden” ismiyle sona ermektedir. Buna göre eksiklikleri, kusurları ve günahları için Allah’tan bağışlanma dilemek ve O’na tevbe etmek istenmektedir. Aslında Hak Teâlâ Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’i günahtan korumuştur. Dolayısıyla onun istiğfar etmesi, insanlara istiğfar etmenin ne kadar gerekli olduğunu ders vermesi, ümmetinin günahları için af dilemesi ve devamlı manevî terakki halinde olması itibariyle, son durumuna göre bir önce
[12/3 21:10] Ömer Tarık Yılmaz: İSLAMİYETİN DOĞUŞU
Dört Halife Dönemi (632-661)
Dört Halife Dönemi (632-661) Hz Muhammed’in vefatından sonra İslam dünyasını yönetmek için seçilen haleflerdir.
 
1)- Hz. EBUBEKİR
  Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N