Prof. Dr. Baran Yıldız
Tarih: 12.07.2023 10:36
Günün yazısı
[24/3 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: 42 - Allaha Hiç Bir Şeyi Şerik Koşmayarak Ölen Kimsenin Cennete, Müşrik Olarak Ölenin Cehenneme Gireceği Bâbı
278- Bize Muhammed b. Abdillah b. Nümeyr rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize babamla Vekî', Ameş'den, o da Şakîk'den o da Abdullah’dan nakletmiş olarak üzere rivâyet ettiler. Vekî: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu; iladesini kullanmış; İbn Nümeyr ise: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'den dinledim; diyerek rivâyet etti. Abdullah Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i:
«Her kim Aflaha bir şeyi şerik koşarak ölürse cehenneme girer.» buyururken işittim. Ben de dedim ki:
«Allah'a hiç bir şeyi şerik koşmayarak ölen dahi cennete girer.» demiş.
279- Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe ile Ebû Küreyb de rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Ebû Muâviye, A'meş'den, o da Ebû Süfyan'dan, o da Cabir'den nakletmiş olmak üzere rivâyet etti. Câbir Şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e bir zât gelerek:
— Ya Resûlallah! Cennetle cehennemi İcâbettiren iki şey nedir? diye sordu. Resûlü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem):
«Her kim Allah'a hiç bir şeyi şerik koşmayarak ölürse cennete girer; ve her kim ona bir şeyi şerik koşarak ölürse cehenneme girer.» buyurdular.
280- Bana Ebû Eyyûb el-Gaylânî Süleyman b. Ubeydillâh ile Haccacü'bnü's Şa'ir tivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Abdülmelik b. Amr rivâyet eyledi.
Dedi ki: Bize Kurre . Ebû'z-Zübeyr' den rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Câbir b. Abdillâh rivâyet etti.
Dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)
«Her kim Allaha hiç bir şeyi şerik koşmayarak kavuşursa cennete girer; ve her kim ona şerik koşarak mülâkî olursa cehenneme girer.»buyururken işittim.
Ebû Eyyûb dedi ki: «Ebû z-Zübeyr Cabir'den naklen dedi.»
281- Bana İshâk b. Mansıir rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Muâz —ki İbn Hişam'dîr— haber verdi.
Dedi ki: bana baham, Ebû'z-Zübeyr'den, o da Câbir'den naklen Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in bu hadisin mislini söylediğini rivâyet etti.
Bu hadisi Buhârî «Kitabü'l-Cenaiz», «Tefsir» «Eyman ve'n-Nüzür» bahislerinde muhtelif râvilerden tahric ettiği gibi Nesâî dahi «tefsir» bahsinde Muhammed b. Abdil'a'la tarikiyle tahric etmiştir.
Şirk: Allah elmakda cenâb-ı Hakka ortak bulunduğuna inanmaktır. Cevheri'nin «Sıhâh» mda şirk: küfürdür deniliyor.
Allah’ın şeriki olmadığına inanmaya iman-ı şer'i derler. Binaenaleyh hadisin ma'nâsı: bir kimse —hasa— Ali ah'ın ortağıdır diyerek her hangi bir mevcuda velevki bir melek veya peygambere ibâdet etmek suretiyle şirk koşar da bu hâi üzere ölürse cehenneme girer; demektir. Nitekim hıristiyanlar, Hazret-i Cibrîl ile İsa (aleyhisselâm)'a bu ma'na-da ibâdet ettikleri için müşrikdirler. Çünkü ibâdet: Kendisinde Allahlık sıfatları görülen zâta karşı son derece tezellül ve huzû' göstermektir. Ancak şapla şekeri birbirinden ayıramayan bazı cahiller muhabbet ve itâatla ibâdeti bir şey zannederek peygamberlerden veya sulâhadan binne gösterilen mahabbet ve ta'zimi şirk sayarlar. Halbuki Peygamberleri (salavatullahi aleyhim ecmain) sevmek onlara ta'zimde bulunmak, bir çok şer'i delillerle emir buyurulmuşdur ki: «Her kim peygambere itaat ederse muhakkak Allah'a da itaat etmiş olur.» «Şüphesiz ki sana bey'at edenler ancak Allaha bey'at ederler...» ve emsali âyetlerle:
«Kim bana itaat ederse muhakkak Allah'a itaat etmiş; ve bana isyan eden de Allah'a isyan etmiş olur.» hadisi bunlardandır.
Hasılı bir peygamberi veya ümmetinden bir zâtı sevmek ve bu se-beble ona tazimde bulunmak başka, ona — haşa — Allah'dır diye tapmak başkadır. Bunlardan birincisi makbul ve matlub; ikincisi menfur ve şirkdir.
Hadisin Ebû Hamza rivâyetinde İbn Mes'ud (radıyallahü anh) Şöyle deditir.
«Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir söz söyledi; ber de başkasını söyledim. O: her kim Allah'a bir eş iddia ederek ölürse cehenneme girecektir, dedi.
[24/3 23:04] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
• Uhud Gazvesi 625
• Abbasi Halifesi Harun Reşid’in Vefatı 809
• Verem Mikrobunun Keşfi 1882
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[24/3 23:05] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
“Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'an’ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun...”
Bakara 185
[24/3 23:05] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
“Kim inanarak ve karşılığını yalnızca Allah’tan umarak Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.”
Buhârî, Îmân, 28
[24/3 23:05] Ömer Tarık Yılmaz: HADİSLERLE RAMAZAN
“Size bereket ayı, Ramazan geldi. Bu ayda Allah sizi kuşatıp rahmetini indirir. Günahları bağışlar, duâları kabul eder. Allah, bu ayda sizin hayır husûsunda yarışmanıza bakar ve sizinle meleklerine karşı iftihar eder. Allâh’a hayır ameller takdim ediniz. Şâkî (günahkâr), bu ayda Allah’ın rahmetinden mahrum olan kimsedir.” Tergib ve Terhib, c. II, 436
* * *
“Ramazan’ın ilk gecesi olunca, göğün kapıları açılır, Ramazan’ın son gecesi oluncaya kadar hiçbir kapısı kapanmaz. Ramazan ayı içerisinde bir gecede, herhangi bir kul namaz kılarsa, şüphesiz ki, Allah onun her secdesine binbeşyüz sevap yazar ve onun için cennette kırmızı yakuttan bir köşk yapar. Bu köşkün altmış bin kapısı vardır. Her kapısında kırmızı yakutla süslenmiş altından bir köşk vardır. Ramazan’ın ilk orucunu tutunca, o güne kadar olan geçmiş günahları bağışlanır ve her gün sabah namazından akşama kadar yetmişbin melek ona istiğfar eder.” Beyhakî
* * *
“Oruç kalkandır, oruçlu kötü söz söylemez, câhilce davranmaz. Bir kimse kendisi ile kavga eder veya sataşırsa, o, iki defa:
«Ben oruçluyum.» desin!..” Buhârî, Savm, 9
* * *
“Üç kimse vardır ki; Allah, onların hiçbir duâsını reddetmez: İftar edinceye kadar oruçlunun, intikamını alıncaya kadar mazlûmun ve evine dönünceye kadar misafirin duâlarını reddetmez.”
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[24/3 23:05] Ömer Tarık Yılmaz: 'Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın (meydana getirip) yayan Rabbinize karşı gelmekten sakının. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah’a karşı gelmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Şüphesiz Allah, üzerinizde bir gözetleyicidir.'
[Nisa Sûresi.1]
[24/3 23:06] Ömer Tarık Yılmaz: KUR’AN-I KERİM’E GÖRE CİNLER
Genel tanımıyla cinler, ateşten yaratılmış, duyu organlarıyla algılanamayan, irade ve sorumluluk sahibi varlıklardır.
Kuran-ı Kerim’de gerek cin sûresinde gerekse diğer bazı ayet- lerde cinlerden söz edilmektedir.
Bu ayetlerde verilen bilgilerden bazıları şunlardır: Cinler ara- sında inananlar olduğu gibi inanmayanlar da vardır. Bütün cinler Allah’ın gücü karşısında acizdir ve yaptıklarından Al- lah’a karşı sorumludurlar.
Allah’a inanmış kimselerin onlardan korkmamaları gerekir. Allah dilemedikçe kötü cinler kimseye zarar veremezler. Mü- minlerin cinlerin şerrinden Allah’a sığınmaları gerekir.
İNŞİKÂK SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 25
âyettir.
Sûre, adını birinci âyette geçen “inşakka” fillinin mastarı olan “İnşikâk” kelimesinden almıştır.
İnşikâk, yarılmak demektir.
Sûrede kıyametin kopması, uhrevî hesap, insanların iman ve amellerine uygun yargılama, ceza ve ödül gibi konular etkili bir üslûpla anlatılmaktadır.
ÖZLÜ SÖZ
Dünyanın ağırlığına eklesek yıldızları ayı güneşi Gene de ağır basarsın ey kalbim ey kalbimin güneşi (Erdem Bayazıt)
[24/3 23:06] Ömer Tarık Yılmaz: Bir olan, zat ve sıfatlarında ve isimlerinde ortağı bulunmayan.
Al-Wahid : The Unique who is Single, absolutely without partner or equal in its Essence, Attributes, ctions, Names and Decrees.
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'De ki: O, Allah birdir.' (İhlas, 1)
'Yemin ederim ki, ilâhınız birdir.' (Saffat, 4)
'O ancak bir tek Allah'tır.' (Enam, 19)
'Tek ve kahhâr olan Allah'tan başka bir tanrı yoktur.' (Sad, 65)
'İlâhınız bir tek Allah'tır. O'ndan başka ilâh yoktur.' (Bakara, 163)
Allah'ın, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde bölünmesi ve sayısının artması söz konusu olmayan ve bir ve tek olduğunu ifade eden ismidir.
Ezelde yalnız Allah vardı. Başka hiçbir şey yoktu. Hz.Peygamber bir hadislerinde bu anlama şöyle işaret etmiştir.
'Sadece Allah vardı O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu'.
Bütün celâl ve kemal sıfatları sadece Allah'ta bulunmaktadır. Bu yönüyle O, bir ve tektir. Bütün varlıkları idare eden ve işleri yürüten yalnız O'dur. Bir şeyi yaratmak ve yapmak için herhangi bir maddeye, süreye, alete ve hazırlığa ihtiyacı yoktur. (4)
Helali, haramı yasalaştırmak; sevabı ve günahı belirlemek gibi, kullarını ödüllendirmek veya sadece cezalandırmakta O'na mahsustur. Bütün bu hususlarda Allah yerine başkalarını koymak veya Allah'a benzeterek yetkili saymak şirktir; affı olmayan en ağır suçtur.
Ey insanlar! hepinizin ibadet ve kulluğuna layık ve buna hakkı olan gerçek ilâhınız, bir tek ilâhtır. 'Vâhid' sıfatı ile nitelendirilmiş bir ilâhtır ki, ilâhlıkta tektir. Hem sizden başkalarının da diğer bir ilâhı var sanmayınız. O'ndan başka hak olan hiçbir ilâh yoktur. O'ndan başka ilâh tutulanların hiç biri ilâhlığa layık değildir. Hepsi boş, hepsi batıldır. O'ndan daha üstün veya O'na denk bir ilâh düşünülmesi imkansız olduğu gibi, O'ndan daha aşağı seviyede olmak şartıyle de O'nun ilâhlığına ortak olabilecek mabudlar, tanrılar yoktur. İlâhlığa ortak olmak mümkün değildir. Gerçek ilâh ancak o tek olan Allah'tır. O'nun bütün yaratıklara başlangıç olan birçok isimleri ve sıfatları varsa da, yine zatından hakkıyle bahsetmek mümkün değildir. Hakk'ın gerçek mahiyeti, her türlü bileşimden uzaktır. O tek olan Ferd'i vasıflandırmak imkansızdır. Çünkü vasıf, vasıflanan ile sıfat arasında az çok bir başkalık gerektirir. Başkalık olunca da ferdîlik kalmaz. Bir de herhangi bir şeyden haber vermek, kendisinden haber verilen bir şey ile, haber verme şekli ister. Bu ise ferdî-liğe aykırıdır. Bunun için türetilen isimlerin hepsi de Hakk'ın gerçek mahiyetinin, birliğinin aslına ermekten uzaktır. O'nun zatına en son 'O' denebilir. (3)
Allah'ın büyüklüğünü kavrayamayan insanlar yüzyıllardır O'na denk güçler bulmaya çalışmışlar, O'nu göremedikleri için gözlerinde yücelttikleri şeylere tapmışlardır. Kimisi çok parlak ve güçlü gördüğü için güneşi daha üstün tutmuş ve ona tapmış, kimisi de yıldızların önünde eğilmiştir. Hatta bazıları akılsızlığın boyutlarını o kadar genişletmiştir ki tüm acizliklerine rağmen, kendilerinin de çok güçlü olduğunu söyleme cesaretini göstermişlerdir. Allah'a denk ilahlar bulmaya çalışmak yalnızca geçmişte yaşayan insanlara mahsus bir akılsızlık değildir. Günümüzde de pek çok insan Allah'a ortak koşarak, O'nun eşinin ve benzerinin olamayacağını inkar eder. Bu inkarcılar belki görünürde güneş, yıldızlar vs. gibi birer put edinmemişlerdir; ama onlar da kendileri gibi aciz olan diğer insanlara veya değer verdikleri metalara (zenginlik, güzellik, güç vs.) taparlar. Örneğin, tüm yaşamlarını zenginlik, mal-mülk edinmek uğruna harcar ve bu arada Rablerini razı edip etmediklerini hiç düşünmezler. Allah'ı insanlarla, diğer varlıklarla veya metalarla eş tutarlar ki bu da apaçık bir şirktir. Allah yaratandır. Kimse güneşi batıdan getiremez, kimse uzayda inanılmaz hızla genişleyen kainatı durduramaz, kimse
[24/3 23:07] Ömer Tarık Yılmaz: İbadet, Allah'a gönülden isteyerek yönelmek, tapmak, boyun eğmek ve itaat etmek demektir. Türkçemizde kullanılan kulluk etmek deyimi de aynı anlamı karşılamaktadır. İbadet, yaratıcı kudret karşısında boyun bükmenin zirvesi ve O'na olan sevginin sonucu ve göstergesi olarak değerlendirilmiş ve sırf Allah için, Allah'ın rızâsı için yapılması ve sadece Allah'a tahsis edilmesi gerektiği belirtilmiştir. Gerçekten de yaratan, yaşatan ve öldüren Allah'tan başka, ibadete lâyık olan bir varlık yoktur. Hesap gününde muhatap olunacak olan 'Neye taptınız?' ve 'Ne için ibadet ettiniz?' sorusunu insan daima hatırında tutmalı ve bu dünyada iken 'Allah'a tapıyorum ve ibadeti Allah için yapıyorum' diyebilmeli, bunu gönlünde hissedebilmelidir.
Esasen din duygusu gibi, belki de onun doğal bir gereği olarak ibadet ihtiyacı da fıtrî ve doğaldır. İnsanlık tarihi boyunca çeşitli dinler, insanın bu doğal duygu ve ihtiyacını gerçekleştireceği değişik biçim ve şekiller öngörmüşlerdir. Bu ibadet formları, dinin ritüelini yani ibadet ve âyin merasimlerini oluşturur. Dinlerin öngördüğü ibadet biçimleri, zaten doğal olarak insanın yapısında var olan ibadet duygu ve ihtiyacının belli form ve biçimlere kanalize edilmesi ve o yolla sergilenmesi şeklinde anlaşılınca; ibadetin esasen dinin bir emri olmasından önce, fıtratın gereği olduğu, dolayısıyla da mesele dinler açısından ele alındığında ibadet şekillerinin önem kazandığı söylenebilir.
Kur'an'da ibadete ilişkin emirler, şekil ve biçim olarak ibadete yönelik olmayıp, büyük ölçüde ibadetin mahiyetine, ibadetin kime yapılacağına ve nasıl yapılacağına yöneliktir. Hz. Peygamber de söz ve fiilleriyle, Kur'ân-ı Kerîm'de adı geçen ve ana çatısı oluşturulan ibadetlerin ayrıntılı biçimlemesini yapmıştır.
Doğallığı ve fıtrî oluşu noktasından bakıldığında, ibadet için ferdin ihtiyacı ve eğitimi dışında bir amaç aramaya gerek bulunmamakla beraber, bireysel ve toplumsal motivasyon sağlamak, bireye moral dayanıklılık kazandırmak ve bazı sosyal yararlar elde etmek gayesiyle ona birtakım hikmetler ve faydalar atfedilebilir.
İbadetlerin sırf Allah'ın emri olduğu için yerine getirilmesi gerektiği ve emir varken de hikmet aramaya gerek bulunmadığı düşüncesinde olan ve bu sebeple de ibadet için bir amaç ve yarar aramaya gerek olmadığını söyleyen bilginler bulunmakla birlikte, bilginlerin çoğu, insanlar tarafından bilinsin bilinmesin her emrin mutlaka bir hikmet ve maslahatı bulunacağını söylemişlerdir. Bu bakımdan emre muhatap olan kişinin, o emri yerine getirirken ondaki maslahat ve yararları, ne gibi amaçlar gözetilmiş olabileceğini düşünmesi ve ondaki hikmetleri anlamaya çalışması insanı farklı bir şuura ve farklı bir boyuta taşıyabilir.
İbadetin amacı üzerinde düşünürken onu bir tek boyuta indirgemek uygun değildir. Bu hem ibadetin mahiyeti hem de bu ibadeti yerine getirenlerin bulundukları mertebe ve seviye bakımından doğru değildir. Çünkü bir seviyedeki insan için ibadetin amacının, sadece imtihan ve deneme olması uygunken, başka bir seviye için ibadetin amacı nefsin terbiye edilmesi ve disiplin altına alınması yoluyla insanın yükselmesi olabilmektedir. Belki daha üst bir seviye için ise Allah'a ibadet, bütün bu amaçların üstünde ve ötesinde gönüller için üstün bir haz, bir zevk ve bir nimet, ruhlar için bir vuslat; kısaca insanın mutluluğu olacaktır. Meselâ Hz. Peygamber'in 'Benim mutluluğum namazdadır' sözü, namazın öneminin yanı sıra, Resûlullah'ın namaza atfettiği anlamı da göstermektedir. Çünkü ibadeti en üst düzey duygu yoğunluğunda ifa eden Hz. Peygamber için namaz, yüce yaratıcı ile bir buluşma ve O'nun huzurunda münâcât haline dönüşmektedir.
İbadetlere ilişkin hükümler, tabiatları icabı değişmeye pek açık olmadıkları için, öteden beri genel kabul gören ibadet uygulamalarını, 'çağa u
[24/3 23:08] Ömer Tarık Yılmaz: Hepsi de kitabi (Tevrat ve Incil'i) okumakta olduklari halde Yahudiler: Hiristiyanlar dogru yolda degillerdir, dediler Hiristiyanlar da: Yahudiler dogru yolda degillerdir, dediler Kitabi bilmeyenler de birbirleri hakkinda tipki onlarin söylediklerini söylediler Allah, ihtilâfa düstükleri hususlarda kiyamet günü onlar hakkinda hükmünü verecektir (BAKARA/113)
O azabin sebebi, Allah'in, kitabi hak olarak indirmis olmasidir (Buna ragmen farkli yorum yapip) kitapta ayriliga düsenler, elbette derin bir anlasmazligin içine düsmüslerdir (BAKARA/176)
Insanlar bir tek ümmet idi Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarici olarak peygamberleri gönderdi Insanlar arasinda, anlasmazliga düstükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber hak yolu gösteren kitaplari da gönderdi Ancak kendilerine kitap verilenler, apaçik deliller geldikten sonra, aralarindaki kiskançliktan ötürü dinde anlasmazliga düstüler Bunun üzerine Allah iman edenlere, üzerinde ihtilafa düstükleri gerçegi izniyle gösterdi Allah diledigini dogru yola iletir (BAKARA/213)
Allah buyurmustu ki: Ey Isa! Seni vefat ettirecegim, seni nezdime yükseltecegim, seni inkâr edenlerden arindiracagim ve sana uyanlari kiyamete kadar kâfirlerden üstün kilacagim Sonra dönüsünüz bana olacak Iste o zaman ayriliga düstügünüz seyler hakkinda aranizda ben hükmedecegim (AL-İ İMRAN/55)
Kendilerine apaçik deliller geldikten sonra parçalanip ayriliga düsenler gibi olmayin Iste bunlar için büyük bir azap vardir (AL-İ İMRAN/105)
Ey iman edenler! Allah'a itaat edin Peygamber'e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin Eger bir hususta anlasmazliga düserseniz Allah'a ve ahirete gerçekten inaniyorsaniz onu Allah'a ve Resûl'e götürün (onlarin talimatina göre halledin); bu hem hayirli, hem de netice bakimindan daha güzeldir (NİSA/59)
Ve 'Allah elçisi Meryem oglu Isa'yi öldürdük' demeleri yüzünden (onlari lânetledik) Halbuki onu ne öldürdüler, ne de astilar; fakat (öldürdükleri) onlara Isa gibi gösterildi Onun hakkinda ihtilâfa düsenler bundan dolayi tam bir kararsizlik içindedirler; bu hususta zanna uymak disinda hiçbir (saglam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler (NİSA/157)
Sana da, daha önceki kitabi dogrulamak ve onu korumak üzere hak olarak Kitab'i (Kur'an'i) gönderdik Artik aralarinda Allah'in indirdigi ile hükmet; sana gelen gerçegi birakip da onlarin arzularina uyma (Ey ümmetler!) Her birinize bir serîat ve bir yol verdik Allah dileseydi sizleri bir tek ümmet yapardi; fakat size verdiginde (yol ve serîatlerde) sizi denemek için (böyle yapti) Öyleyse iyi islerde birbirinizle yarisin Hepinizin dönüsü Allah'adir Artik size, üzerinde ayriliga düstügünüz seyleri(n gerçek tarafini) O haber verecektir (MAİDE/48)
De ki: Allah her seyin Rabbi iken ben ondan baska Rab mi arayacagim? Herkesin kazanacagi yalniz kendisine aittir Hiçbir suçlu baskasinin suçunu yüklenmez Sonunda dönüsünüz Rabbinizedir Ve O, uyusmazliga düstügünüz gerçegi size haber verecektir (EN'AM/164)
Hatirlayin ki, (Bedir savasinda) siz vâdinin yakin kenarinda (Medine tarafinda) idiniz, onlar da uzak kenarinda (Mekke tarafinda) idiler Kervan da sizden daha asagida (deniz sahilinde) idi Eger (savas için) sözlesmis olsaydiniz, sözlestiginiz vakit hususunda ihtilâfa düserdiniz Fakat Allah, gerekli olan emri yerine getirmesi, helâk olanin açik bir delille (gözüyle gördükten sonra) helâk olmasi, yasayanin da açik bir delille yasamasi için (böyle yapti) Çünkü Allah hakkiyla isitendir, bilendir (ENFAL/42)
Insanlar sadece bir tek ümmetti, sonradan ayriliga düstüler Eger (azabin ertelenmesi ile ilgili) Rabbinden bir söz (ezelî bir takdir) geçmemis olsaydi, ayriliga düstükleri konuda hemen aralarinda hüküm verilirdi (Derhal azap iner ve isleri bitirilirdi) (YUNUS/19)
Andolsun biz Israilogullarini güzel bir yurda yerlestirdik ve onlara temiz nimetlerden rizik verdik Kendilerine ilim gelinceye kadar ayriliga düsmediler Süphesiz ki Rabbin, kiyamet günü on
[24/3 23:08] Ömer Tarık Yılmaz: HELAL KAZANCA TEŞVİK, HARAMDAN SAKINDIRMA
5125 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm (bir gün) şöyle hitap ettiler:
'Ey insanlar! Allah Teâla hazretleri tayyibtir, tayyibten başka bir şey kabul etmez. Allah'ın mü'minlere emrettiği şeyler, peygambere emretmiş olduklarının aynısıdır. Nitekim Allah Teâla hazretleri (peygamberlere):
'Ey peygamberler, temiz olanlardan yiyin ve sâlih amel işleyin' (Mü'minûn 51) emretmiş, mü'minlere de:
'Ey iman edenler, size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin' (Bakara 172) diye emirde bulunmuştur.'
Sonra seferi uzatıp, saçı başı dağınık, toz-toprak içinde kalan ve elini semaya kaldırıp: 'Ey Rabbim, ey Rabbim' diye dua eden bir yolcuyu zikredip, dedi ki:
'Bu yolcunun yediği haram, içtiği haram, giydiği haramdır ve (netice itibariyle) haramla beslenmektedir. Peki böyle bir kimsenin duasına nasıl icâbet edilir?' buyurdular.'
Müslim, Zekat 65, (1015); Tirmizi, Tefsir, Bakara (2992).
5126 - Havle el-Ensâriyye radıyallahu anhâ anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim. Şöyle buyurmuşlardı:
'Bir kısım insan vardır, Allah'ın mülkünden haksız bir surette mal elde etmeye girişirler. Halbuki bu, Kıyamet günü onlara bir ateştir, başka değil.'
Buhâri, Hums 7; Tirmizi, Zühd 41, (2375).
5127 - Nu'man İbnu Beşir radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.'
Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Büyü 1, (1205); Nesai, Büyü 2, (7, 241).
5128 - Selman el-Farisî ve İbnu Abbâs radıyallahu anhüm anlatıyorlar:
'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Helâl, Allah Teâla hazretlerinin kitabında helal kıldığı şeydir. Haram da Allah Teâla Hazretlerinin kitabında haram kıldığı şeydir. Hakkında sükût ettiği şey ise affedilmiştir. Onun hakkında sual külfetine girmeyiniz.'
Rezin tahric etmiştir. Tirmizi, Libas 6, (1726); İbnu Mace, Et'ime 60, (3367).
5129 - Mikdâm İbnu Ma'dikerb radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'(Beni Âdem'den) hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir taamı asla yememiştir. Allah'ın peygamberi Dâvud aleyhisselâm elinin emeğini yerdi.'
Buhari, Büyü' 15.
5130 - Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Öyle devir gelecek ki, insanoğlu, aldığı şeyin helalden mi, haramdan mı olduğuna hiç aldırmayacak.'
Buhari, Büyü' 7, 23; Nesai, Büyü' 2, (7, 243).
Rezin şu ziyadede bulunmuştur: 'Böylelerinin hiçbir duası kabul edilmez.'
MÜBAH OLAN KAZANÇLAR VE TAAMLAR
5131 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
'Muhakkakk ki yediğinizin en temizi kendi kesbinizden olandır. Muhakkak ki evladlarınız da kendi kesbinizdendir.'
Ebu Davud, Büyü' 79; Tirmizi, Ahkâm, 22, (1358); Nesai, Büyü' 1, (7, 249); İbnu Mace, Tiarat 1, (2137), 64, (2290).
5132 - Sa'd İbnu Ebi Vakkas radıyallahu anh anlatıyor: 'Sanki Mudar kabilesine mensup uzun boylu bir kadın ayağa kalkıp:
'Ey Allah'ın Resûlü! Biz (kadın)lar babalarımız ve evladlarımız ve kocalarımız üz
[24/3 23:08] Ömer Tarık Yılmaz: KESİM ADABI VE YASAKLARI
1923 - Şeddâd İbnu Evs (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: 'AIIah Tealâ hazretleri, her şeyde iyiliği emretmiştir. Öyleyse öldürdüğünüz zaman öldürmeyi iyi yapın. Kesecek olursanız kesmeyi iyi yapın. Bıçağın ağzını bileyin. Hayvana (zahmet vermeyin) rahat ettirin.'
Müslim, Sayd 57, (1955); Tirmizi, Diyât 14, (1409); Ebü Dâvud, Edâhi 12, (2815); Nesâi, Dahâya 22, (7, 227); İbnu Mâce, Zebâih 3, (3170).
1924 - Ebu Hüreyre ve İbnu Abbâs (radıyallâhu anhüm) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalatu vesselâm) şeytan kurbanından (şerita) men etti.' Dendi ki şerita, boğazından sâdece deri kısmının kesilip, boyun damarı kesilmeden ölmeye terkedilen (kurbanlık) hayvandır.'
Ebü Dâvud, Edâhi 17, (2826).
1925 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) demiştir ki: '(Hayvanı keserken) besmele çekmeyi bir kimse unutmuşsa bunun bir mahzuru yoktur. Ancak kasden terketmiş ise, kesilen yenilmez.'
Rezin'in ilâvesidir.
1926 - İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor. 'Resulullah (aleyhissalatu vesselâm) buyurdular ki: 'Haksız yere bir kuş veya daha küçük bir hayvan öldüren insana Allah mutlaka onun hesâbını soracaktır.' Kendisine: 'Onun hakkı da nedir?' diye sorulunca:
'Onu keser ve yer. Başını kesip atmaz!' diye cevap verdi.'
Nesâi, Sayd 34, (7, 239).
1927 - Ebü Vâkıd (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'ResüIuIIah (aleyhissalâtü vesselam) Medineye geldiği zaman, Medineliler, (diri olan) devenin hörgücünü kesiyorlar ve koyunların da kuyruklarını koparıyorlar ve bunIarı yiyorlardı.
Bu durum üzerine Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm): 'Hayvan diri iken ondan her ne kesilmiş ise, bu meyte (lâşe) hükmündedir, yenilmez' dedi.'
Tirmizi, Et'ime 4, (1480); Ebü Dâvud, Sayd 3, (2858); İbnu Mâce, Sayd 8, (3216).
KESİŞ ŞEKLİ VE YERİ
1928 - Ebu'l- Uşerâ Üsâme İbnu Mâlik İbnu Kahtam bâbasından anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resülü, dedim, kesme işi sâdece boğazdan ve gırtlaktan (lebbe) değil midir, (hayvanın başka yerinden de olur mu?)'
Şu cevabı verdi: '(Mızrağını hayvanın) dizine saplarsan sana o da kifâyet eder.' Tirmizi: 'Bu, zarüret haline mahsustur' der.
Ebü Dâvud da: 'Bu, (yüksekten) düşen bir hayvanın kesimiyle ilgilidir' demiştir.
Tirmizi, Et'ime 5, (1481); Ebü Dâvud, Edahi 16, (2825), Nesâi, Dahâyâ 25, (7, 228).
1929 - İbnu Abbâs (radıyallâhu anhümâ) buyurdular ki: 'Elinde (tasarrufunda) olduğu halde (normal kesişten) seni aciz bırakan şey av gibidir.'
(Yine İbnu Abbâs), kuyuya düşen bir deve hakkında: 'Neresinden gücün yeterse kes!' demiştir. Hz. Ali, İbnu Ömer ve Hz. Âişe (radıyallâhu anhüm) de bu görüşte idiler.
İbnu Abbâs, İbnu Ömer ve Enes (radıyallâhu anhüm): 'Boğazdan kesmeye başlayınca (acele sebebiyle) başı kopuverse bunda bir beis yok. Ancak, ense tarafından kesilmişse yenmez, baş kopsa da kopmasa da farketmez' demiştir.
Buhâri, Zebâih 23, (Bir bâbın başlığında zikretmiştir).
1930 - El-Hudri (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Resülullah (aleyhissalâtü vesselam)'a sorularak dendi ki: 'Biz deve, sığır ve davarı, karınlarında cenin olduğu halde boğazlıyoruz. Cenini yiyelim mi, atalım mı?'
Şu cevabı verdi:
'Dilerseniz yiyin. Zira onların tezkiyesi (temiz ve helal olmaları) annelerinin tezkiyesine tâbidir.'
Ebü Dâvud, Edâhi 18, (2827); Tirmizi, Et'ime 2, (1476).
1931 - Hz. İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) buyurmuştur ki: 'Bir deve kesildiği zaman karnındaki yavrunun tezkiyesi, devenin tezkiyesine tâbidir, yeter ki yavrunun hilkati (bütün uzuvlarının çıkmasıyla) tamamlanmış, tüyleri de bitmiş olsun. Yavru annenin karnından çıkınca (yine de hemen) kesilir, tâ ki içteki kan çıksın.'
Muvatta, Zebâih 8, (2, 490).
KESME ÂLETİ
1932 - Râfi' İbnu Hadic (radıyallâhu anh) anlatıyor: 'Bir seferde Resülullah (aleyhissalâtü vesselâm) ile birlikte idik. (Bu esnâda) bir deve huysuzluk edip ka
[24/3 23:09] Ömer Tarık Yılmaz: Yine Ebu Sa'îd (radıyallahu anh) hazretleri der ki: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurdular: 'Kim: 'Rab olarak Allah'ı, din olarak İslâm'ı, Resûl olarak Hz. Muhammed'i seçtim (ve onlardan memnun kaldım)' derse cennet ona vâcip olur'.
Ebu Dâvud, Salât 361, (1529).
[24/3 23:09] Ömer Tarık Yılmaz: O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.
[Bakara Sûresi.29]
[24/3 23:09] Ömer Tarık Yılmaz: “Ey rabbim! Ben, senden hakkında bilgi sahibi olmadığım bir şeyi istemekten yine sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve esirgemezsen, kaybedenlerden olurum!” (Hûd, 11/47)
[24/3 23:09] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllı ve uyanık bir kimse isen, dünyaya gönül bağlama. Şeytan seni kandırıp dünyaya meylettirirse, seni emri altına almış demektir. Bundan sonra felaketten felakete sürüklenirsin de hiç haberin olmaz.[Ahmed Yesevî]
[24/3 23:10] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ADİ BİN HÂTİM TÂİ
Eshâb-ı kirâm efendilerimiz Peygamber efendimizin emriyle zaman zaman Medîne dışındaki kabîlelere seferler düzenler buralardaki halkı İslâma da'vet ederlerdi. Da'veti kabûl etmiyenlerle savaş yapılır ganîmet ve esir alınırdı.
Tay kabîlesi üzerine yapılan seferde reisleri Adî bin Hâtim kaçtı. Kardeşi Sefâne esir alındı. Kendisine çok iyi muâmele yapıldı. Çünkü babası meşhûr cömertlerdendi. Onun cömertliğine hürmeten kızına iyi muâmele yapıldı.
Bu melik değildir
Peygamber efendimiz Sefâne'yi kardeşini bulup getirmesi için serbest bıraktı. O da kardeşini bulup başından geçenleri anlattı. Kardeşi Adî bin Hâtim kardeşinin anlattıklarından cesâret alarak Medîne'ye gitti. Bundan sonrasını kendisi şöyle anlatır:
Medîne'ye vardığımda Resûlullah efendimiz Mesciddeydi. Huzûruna varıp selâm verdim. Bana:
- Kimsiniz buyurdu. Ben de:
- Adî bin Hâtim'im dedim.
Beni alıp evine götürdü. Yolda giderken yaşlı bir kadın ihtiyaçlarını arz etti. Onunla ilgilenip ihtiyaçlarını giderdi. Bu hâli görünce 'Bu melik değildir' dedim.
Eve varınca içi lifle dolu bir minder gösterip 'Buraya oturun!' buyurdu. Ben oturmak istemedim. Israr edince mecbûren oturdum. Kendisi de yere oturdu. Kendi kendime 'Vallahi bu melik olamaz melik olan kimse bu kadar tevâzu ehli olamaz!' dedim. Sonra bana:
- Yâ Adî bin Hâtim Müslüman ol ki selâmette olasın buyurdu. Ben de:
- Benim dînim vardır dedim. Bunun üzerine:
- Senin dînini senden daha iyi bilirim. Sen Rakusiyye dîninden değil misin? Kavminin dörtte bir ganîmetini yemiyor musun? Bu senin dîninde sana helâl değildir buyurdu. Ben içimden:
- Vallahi doğru söylüyor. Bilinmiyen şeyleri biliyor. Bu peygamberdir dedim. Sonra buyurdu ki:
- Yâ Adî bin Hâtim seni İslâma girmekten alıkoyan nedir? Seni 'Lâ ilâhe illallah' demekten uzaklaştıran nedir? Allahtan başka ilâh var mı? Neden çekiniyorsun? SeniAllah büyüktür demekten alıkoyan nedir?
Bu sözleri büyük bir huşû içinde dinledim. Bu kadar güzel yüzlü tatlı sözlü bir kimse yalancı olamazdı. Hemen Kelime-i şehâdet getirip Müslüman oldum.
Beni tanıdınız mı?
Resûlullah sonra beni kabîleme İslâmiyeti anlatmak ve onların zekâtlarını toplamak için geri gönderdi. İlk zekât toplıyan ben oldum. Kabîlemin Müslüman olmasına vesîle oldum.
Birgün kabîlemden birkaç kişi ile beraber Hz. Ömer'in huzûruna gitmiştik. Kendisine sordum:
- Beni tanıdınız mı?
- Evet tanıdım! Sevgili Peygamberimize kavmin inanmadığı bir zamanda sen inandınvefâkâr oldun! Kavmin sana zulmettikleri zaman onlara sabreden sensin! Muhakkak kikabîlesinde ilk zekâtı toplayıp Peygamber efendimizi sevindiren de sensin.
Adî bin Hâtim hazretleri dünyaya hiç kıymet vermez kazandığını fakîrlere dağıtırdı. Peygamber efendimizin huzuruna gittiğinde ona yanında yer verirdi. Kendisine iltifatlarda bulunurdu.
Allahü teâlâ ona uzun bir ömür verdi. Hz. Ali'nin vefâtından çok sonra 120 yaşında Kûfe'de vefât etti. Ölünceye kadar İslâmiyeti yaymak için çırpındı. Vaktini hiç boşa geçirmezdi.
[24/3 23:11] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlana'da Semâ
Mevlâna, coşkun âşkını, müzikle, semâ ile besliyordu. Müzik, âşkla dolup tasan gönlün oynaşı, sema bu âşkın vecdi ve hareketiydi. Şiir ise aşkın dili. gönül kandilinin yağıydı. Bu üç estetik unsur, yani müzik, sür ve semâ bir oldu mu. bir âsk çağlayanı oluyor, köpüre köpüre Mevlâna'nın ruhunda, benliğinden dökülüyor ve bu çağlayanda Mevlâna dahi silinip kayboluyordu.
Mevlâna'nın ilâhî âşkı ve vecdinin dili sayılan müzikte, rebabın ve neyin yeri büyüktü. 'Rebabın dili Türk olsun, Rum olsun, Arap olsun âşıkların dilidir,.' diyen Mevlâna: 'Kebab aşk kaynağıdır, ahbap yoldaşıdır. Bulut nasıl gü bahçesini salarsa, rebabda gönülleri sular, gönüllere şakilik eder..' buyurur. Aşk susuzluğunu rebabın tatlı, yanık nağmeleriyle göderiyor. onun sesiyle gönlünü serinletiyordu.
Mevlâna, Mevlâna olalı beri Konya ney ve rebab sesleriyle dolmuştu. Nerede Mevlâna, orada müzik, şiir ve semâ vardı. Bu ses, bu nefesler taassubun kör kuyusuna düşenleri çileden çıkarıyor, 'Bu çengilik ne diye? Biz iki eşek yükü kitap okuduk. Müziğin helal olduğuna dair bir tek satır bile görmedik..' diyorlardı. Bu sözler Mevlâna'ya ulaştığı zaman tek cümle ile itirazlarını cevaplandırıyordu:
— Onlar eşekcesine okumuşlar!
Rebabı ten kulağıyla değil, can kulağı ile dinlemek, onun dilinden anlamak demekti. Bir gün Mevlâna. 'Biz. rebabtan cennet kapılarının açılışının tatlı sesini duyuyoruz' demişti. Her zaman Mevlâna'ya karsı olan Seyyid Şerefeddin buna da itiraz etmis:
— Biz de rebabı duyuyoruz. Fakat bize acı bir gıcırtıdan başka ses gelmiyor.
demişti. Mevlâna bu söze incinmedi. Şu zarif nüktesi ile cevap vermişti:
— Evet o da duyuyor. Fark su. Biz cennet kapısının açılışımn sesi
ni duyuyoruz, o ise kapanışının.. Ve ilâve ediyordu:
— Medreseleri bilginlere verdik, tekkeleri scyhlere.. Rebap ortalık yerde bizim gibi garip kaldı. Ona da rağbet gösterselerdi. şüphesiz bağışlardık. Bunu yapmadılar. Eh ne yapalım.garibi garip okşar. Hoş görsünler..
Rebap okşandıkca. hele Mevlâna'ni', hassas, ince parmaklarıyla
okşandıkça ilâhî nağmeler çıkarıyor, âşk ezgisiyle ağlıyor, inliyordu.
Hele o ney, o kamış parçası bir âlemdi. O ney ki. gönül sahibinin elinde bir kamış olmaktan çıkıyor. Allah esrarını fısıldayan bir ses, bir nefes oluyordu. Bu ses. bu nefes, önce Mesnevi'de, 'Dinle bu ney nasıl şikâyet ediyor, ayrılıklardan nasıl hikâye ediyor' diye dile geliyor, ney olmaktan çıkıyor, Mevlâna'nın ta kendisi oluyordu. Aslında ney, benzi sararmış, varlığını Allah'a adamış, Allah âşığını temsil ediyordu.
Neyin üzerindeki yedi delik, insan başındaki göz, kulak, burun ağız gibi yedi deliği ifade ediyor ve ney, 'İnsan-ı kâmil'i dile getiriyordu. Mevlâna, Mesnevi'sinde böyle bir ney'di. Nitekim, Mesnevi'yi ingilizce'ye çeviren Reynold A.Nicholson, 'Mevlâna, kendisini, Çelebi Hüsameddin'in ağzından üflenen ve kendi yarattığı giryan musikiyi döken bir ney'e benzetir' demektedir. Rahmetli Yaman Dede, 'Nây' adlı manzumesinde şöyle seslenir:
İçi boş, benzi sararmış ona aşktır maya Derd-i hicran ile inler, eder âh Leylâ'ya. Arzeder hıçkırarak âşkını hep Mevlâya, Bak neler söyletiyor Hazreti Mevlânaya..
[24/3 23:11] Ömer Tarık Yılmaz: ÂMİN
Kabûl et mânâsına, duâ sonunda söylenen söz. Her kim namazdan sonra imâm ile duâ edip, âmin derse, âmin kelimesinin harfleri dörttür, her harfine bin melek nâzil olur (iner). Bunlar tâ kıyâmet gününe kadar bu kimse için duâ ederler. (Hadîs-i şerîf-Miftâh-ül-Cenne) Allah'ım! Bize, yeterli rızık, bedenimize sıhhat, ölümden önce tövbe etmek, ölürken rahatlık, ölümden sonra mağfiret (bağışlanmak) ve ateşten kurtuluş, Cennet'e girmek, dünyâ ve âhirette âfiyet nasîb eyle! Âmin. (Kitâb-üs-Salât) Bir kimse elindeki kat'î (kesin) haram olan maldan sadaka verse ve sevâb umsa, alan fakir de haram olduğunu bilerek verene Allah râzı olsun dese, veren veya başka bir kimse âmin dese hepsi küfre girer. (Ahî Yûsuf Çelebi) Cemâatle namaz kılarken imâm (Veled-dâllîn) deyince, imâm ve cemâatin ve yalnız kılanın, kendisi Fâtiha-i şerîfeyi bitirdikte, yavaşça (âmîn) demeleri sünnetdir. (Halebîy-i Sagîr)
[24/3 23:11] Ömer Tarık Yılmaz: “Muahat” (kardeşleştirme) ne demektir?
Muahat yani kardeşleştirme Hicret sonrasında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in göç eden Muhacirler ile Ensarı yani yerli Müslümanları birbiriyle kardeş ilan etmesidir. Kaynaklarda belirtildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.s.), Enes b. Malik’in evinde veya başka bir rivayete göre Mescid-i Nebevi’de Hicretin birinci yılının ortalarında onları topladı ve ikişer ikişer kardeşleştirdi. Bu sistemin yüklediği sorumlulukları taraflara açıkladı. Kardeşleştirilen kimselerin sayısının kırkbeşer kişiden doksan veya ellişer kişiden yüz olduğu söylendiği gibi, Ensardan biriyle kardeşleştirilmeyen hiçbir muhacirin kalmadığı da rivayet edilmektedir. Kardeşleştirilen kimselerle ilgili listeler kaynaklarda geniş olarak kaydedilmektedir. Kardeşleştirmenin, rastgele seçilen iki kişinin bir araya getirilmesiyle oluşturulmadığını; bilakis Hicretten itibaren altı ayı aşkın bir süre zarfında Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Müslümanları iyice tanıyarak, durumlarını inceleyerek ve her çift arasında ortak vasıflar bularak bunu gerçekleştirdiğini belirtmek gerekir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in, eşsiz bir sosyal yardımlaşma ve dayanışma örneği olan kardeşleştirmeyi gerçekleştirmesinin gayesi, iş-güç ve servet sahibi oldukları Mekke’de herşeylerini bırakan ve dinleri uğruna doğup büyüdükleri yeri terkeden muhacirleri maddi ve manevi olarak desteklemek, mali sıkıntılarını bir ölçüde de olsa hafifletmeye çalışmak ve öz yurtlarından ayrılmış olmanın vermiş olduğu garipliği ve mahzunluğu gidermekti. Böyle bir faaliyet aynı zamanda muhacirlerle Ensarı birbirine ısındırma, yekvücut olarak kenetlenmelerini sağlama, bilgi ve tecrübelerini birleştirme, ortaklaşa iş yapma ve üretme anlayışını kazandırma amacına yönelikti. Ensar bu konuda büyük bir fedakarlık gerçekleştirdi. Kardeşlerin beraber çalışmak suretiyle mahsule ortak olmaları kararlaştırıldı. Kardeşleştirilenler birbirlerine varis bile olabileceklerdi. Bu müessesenin mirasa ait hükmü Bedir Savaşı’nden sonra nazil olan Kur’an ayeti ile neshedilmiştir. Kardeşlik anlaşması ile, Cahiliye dönemindeki hilfin yerini İslam kardeşliği almıştır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.s.) cahiliye döneminde haksızlığı önlemek ve yardımlaşmak amacıyla gerçekleştirilen hilfleri de doğru kabul etmiştir. Şu kadar var ki, İslam döneminde ve özellikle Hicretten sonra Müslümanlar arasında dayanışma temin edildiği ve kardeşlik kurulduğu için hilfe gerek kalmadığını açıklamıştır. Muahat sayesinde muhacirlerin Medine’nin yaşayışına daha kolay ve kısa sürede intibakı sağlanmıştır. Mali destek ve varis olma, işin maddi yönüydü. Mesele sadece maddi destekten ibaret değildi; öyle olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.s.) muhacirlere gerekli yardımın yapılmasını Ensara emreder, onlar da bu emri memnuniyetle yerine getirirlerdi. Fakat bu sistemle işin maddi yönü manevi bir kardeşlikle desteklenmiş oluyordu. Ensar ile muhacirler arasında ortak kimlik oluşturuluyor, zihniyet birliği sağlanıyordu. İçte Yahudi ve münafıklara, dışta ise müşrik Arap kabilelerine karşı anlaşmış ve kaynaşmış bir toplum oluşturuluyordu. Bu daha sonra genişleyerek bütün mü’minleri içine alan genel İslam kardeşliğine dönüşmüştür.
[24/3 23:13] Ömer Tarık Yılmaz: HAC
Belirli zamanda Kâbe'yi ve etrafındaki bir kısım kutsal yerleri usûlüne uygun olarak ziyâret etmek ve buralarda yapılması gereken diğer menâsiki yerine getirmektir.
[24/3 23:13] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: كَفَى بِالْمَرْءِ سَعَادَةً أَنْ يُوثَقَ بِهِ فِي أَمْرِ دِينِهِ وَدُنْيَاهُ. (كنز)
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Bir kişinin din ve dünya işlerinde güvenilir olması, kendisine saadet (bahtiyarlık) olarak yeter.” (Kenzü’l-Ummâl)
24 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[24/3 23:13] Ömer Tarık Yılmaz: İMÂM EBÛ YÛSUF HAZRETLERİNİN HARUN REŞÎD’E NASİHATLERİ
Abbâsî Halifesi Harun Reşîd, kimseye haksızlık yapmamak için, başkâdısı olan İmâm Ebû Yûsuf Hazretlerinden, öşür gibi, halktan toplanılan mallar hakkındaki dînî esasları beyan eden bir kitap yazmasını istemişti. O da Kitâbü’l-Harâc ismindeki eseri kaleme almıştır. Bu eserin baş tarafında, halifeye bazı nasihatlerde bulunmuştur. Onlardan bazıları şöyledir:
Ey Müminlerin Emîri! Cenâb-ı Hakk’ın senin üzerine yüklediği, kullarının işlerini dikkatlice gör. Bu husûsta dâima Cenâb-ı Hakk’ın emrini tut, başka hiçbir düşüncen olmasın. Yoksa gayet geniş, kolay ve açık olan hidâyet yolu sana meçhul kalır, o yola gitmen güç olur.
Nefsini, Hakk’a râm edip hevâdan (gayr-ı meşrû arzulardan) ve Hak’tan başkasıyla meşgul olmaktan men et. Zira herkes, himaye etmeyi üstlendiği kimseleri, tehlikeli yerlerden sakınmakla, -Allâh’ın izniyle- selametle gideceği yollara sevk etmekle mükelleftir. Buna gücü yeterken onlarla alâkadar olmayıp bir kısmı zâyi olsa, bundan mesul olur. Şimdi sen de emrin altındakileri zâyi etmekten gayet sakınasın, ta ki onların sahibi olan Allâhü Teâlâ, hesaplarını senden sorduğunda mahcup olup kendin helâk olmayasın.
Cenâb-ı Hakk’ın emrini tutarak işlediğin her işte, güzel netice alıp muvaffak olursun. Memur olduğun vazifeyi terk ettiğinde ise zarar görürsün. Memur olduğun vazifeni ihmal edip unutursan, sen de unutulursun!
Güvenilmeyen ve hayır ehli olmayan kimseleri istihdam etme, zira halkın işlerini onlara havâle etmek, halkın helâkine sebeptir.
Dünyada mukadder olan vakitlerini boşa geçirme, Cenâb-ı Hakk’ı zikir, tesbîh, tehlîl, hamd ile meşgul ol. Peygamber Efendimize (s.a.v.) salevât-ı şerîfe getirmeyi dilinden düşürme.
Selef-i Sâlihîn’in (Ashâb-ı Kirâm ve Tâbiîn’in, din büyüklerinin) yolundan git, sünnetleri ihyâ et. Zira sünnet-i seniyyeyi işleyerek ihyâ etmenin çok büyük ecri ve derecesi vardır. Mükâfâtı, ebedî hayata kadar uzanır, sonu gelmez, sevabı tükenmez en büyük bir hayırdır.
24 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[24/3 23:13] Ömer Tarık Yılmaz: • Çaylak Fırtınası
'Sûfî toprak gibidir; iyileri ve kötüleri üzerinde taşır. Bulut gibidir; herkesi gölgelendirir. Yağmur gibidir; herkes ondan istifade eder.' Cüneyd-i Bağdâdî [kuddise sırruhû]
Semerkand Takvimi
[24/3 23:13] Ömer Tarık Yılmaz: Güzel Geçim
Nikâhın kadın ve kocaya yüklediği bir görev de güzel geçimdir. Nikâhla kadın erkeğin özel himayesine ve emri altına girer; nefsini ona teslim eder. Fakat bu teslimiyet Allah içindir. Koca bu yetkiyi kötüye kullanamaz. Kadın kocanın yanında yüce Allah’ın özel bir emanetidir; bu emanete nasıl sahip çıkılacağını yüce Allah bütün insanlığa öğretmiştir. Emanetine Allah için sahip çıkanlar yüce Allah’ın huzuruna yüzleri ak olarak çıkacaktır. Bu emaneti nefsi için inciten, kıran ve zayi edenlerin hesabını yüce Allah görecektir. Erkekle kadını nikâh ile birbirine helâl eden yüce Allah, evin reisliğini verdiği erkeğe şu emri de vermiştir: Onlarla güzel geçinin. Eğer onlardan hoşlanmazsanız (kendilerine kötü muamele etmeyin ve hemen boşamaya kalkmayın). Şunu bilin ki, bazan siz bir şeyden hoşlanmazsınız fakat Allah onda pek çok hayır yaratır ?(Nisâ 4/19). Aynı şekilde kadın da kocasıyla güzel geçinmek ve yuva emanetini yüce Allah’ın istediği şekilde korumak zorundadır.
Semerkand Takvimi
[24/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
De ki: Şu göklerdekiler ve yerdekiler kimindir? Allah’ındır de. O merhamet etmeyi kendine gerekli kıldı. Andolsun sizi mutlaka kıyamet gününe toplayacak. Bunda hiç şüphe yok. Kendilerini ziyana uğratanlar var ya, işte onlar inanmazlar.
(En’âm, 6/12)
[24/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
Şüpheli seyleri birak, süphe vermeyen seylere yönel. Zira dogruluk, gönle huzur, yalan ise kusku verir.
(Al-Tirmidhi)
[24/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
Dünya ve ahretimizi ma’mur eyle Allah’ım! Bizleri sağlık ve âfiyette dâim eyle!
[24/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
El-Basit
Dilediğine rızkı bol veren
[24/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
Hatice Annemizi Unutulmaz Kılan Hizmet
Eline aldığı kuru bir hurma dalına dayanarak Resûlüllah’ın kapısına kadar gelmiş olan yaşlı bir kadın, içeri girmek arzusunu izhar etmesi üzerine;
– Yâ Resûlâllah, kim olduğunu bilmediğimiz bir ihtiyare kadın, zâtınızı görmek istiyor,” dediler.
Resûl-i Ekrem Hazretleri:
– Müsaade edin, gelsin,” buyurdular.
İhtiyarlıktan âdeta rükû eder halde duran kadın, hurma dalından edindiği asâsına dayana dayana Resûlüllah’ın kapısından içeri girdi, bir-iki adım ilerledikten sonra, kendisini tanıyan Resûlüllah hemen ayağa kalktılar; altlarındaki içi hurma lifi dolu minderlerini göstererek oturmasını istediler.
Resûlüllah’ın bu kadına gösterdiği hürmet ve alâka, orada hazır bulunan Hazret-i Ömer’in dikkatini çekti; hattâ kim olduğunu merak ettiği bu ihtiyareye gösterilen bu ikramı, biraz da fazla gibi bulduğu içindir ki, ihtiyare kalkıp gittikten sonra:
– Yâ Resûlâllah, bu kadın kimdi ki, kendisine ayağa kalkacak kadar hürmet ettiniz, minderinizi verecek kadar alâka gösteriniz?” dedi.
Resûlüllah’ın cevabı tek cümleden ibaretti:
– Bu kadın, bizim Hatîce’nin dostlarındandı!”
Burada aklımıza şöyle bir sual geliyor:
– Resûlüllah Hazretleri, senelerce evvel vefat etmiş olan Hatice Validemize, neden bu kadar alâkâ duyuyordu ki, O’nun dostlarına bile ayağa kalkıyor, minderlerini vermek kadirşinâslığında bulunuyorlardı? Hatîce Validemizin kendisini bu derece sevdiren hususiyeti ne idi?
Bu sualin cevabını da, Hazret-i Âişe Validemizin hazır bulunduğu bir mecliste cereyan eden şu hatırada bulmak mümkündür. Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir aile sohbetinde, Hazret-i Hatîce Validemizi uzun uzun yâdetmiş; bazı hatıraları yeniden anlatarak, geçmiş günlerini dile getirmişti.
Hazret-i Âişe Validemiz:
– Yâ Resûlâllah, senelerce evvel ölüp gitmiş olan bir yaşlı kadını, bu kadar hatırlayıp yâdetmekte ne fayda var? Allahü Zülcelâl, size, O’ndan daha genç ve güzelini ihsan etmiş; ağzında dişi bile kalmamış bir ihtiyare yerine daha gencini vermiştir,” dedi. Âişe Validemizin bu sözlerine karşı Resûlüllah Hazretleri’nin, Hz. Hatîce Validemizi niçin unutmadığını bildiren şu cevaplarını, dikkat ve ibretle okumaktayız:
– Yâ Âişe! Seneler geçtiği halde Hatîce’yi unutmayışım, O’nun dış güzelliğinden değildir.
Herkes beni red ve inkâr ettiği zaman, Hatîce bana inandı ve tasdik etti.
Etrafımdakiler bana, yalancısın, dediği zaman; Hatîce bana, doğru söylüyorsun, asla çekinme, dedi.
İnsanlar benden bir pulu esirgediği zaman, Hatîce, bütün servetini önüme sürerek bunların hepsi emrindedir, istediğin kadar harcayabilirsin, dedi.
Dünyada yalnız kaldığım günlerde, Hatîce, benden asla geri kalmadı; bunların hepsi geçicidir, üzülme, ileride bu güçlükleri kolaylıklar takip edecektir, dedi.
İşte ben, Hatîce’yi, bu fedakârlıkları için unutmuyorum!”
Hz. Hatîce’yi seneler geçtiği halde unutturmayan meziyetleri, Resûlüllah nezdinde, kadın arkadaşına oturduğu minderini verdirecek kadar kazanmış olduğu itibar ve kıymeti; hanımların dikkatlerini çekmelidir.
Mü’mine hanımlar, İslâm dâvası uğrunda fedakârca çalışan kocalarına engel olmamalı. Hatîce annemiz gibi, bütün kuvvet ve imkânlarıyla dâva uğrunda çalışan beylerini takviye ile yardımcı olmalıdırlar.
[24/3 23:14] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: İbnu Abbas (ra)
Resulullah (sav), (Hudeybiye'de) engellenmişti. Başını traş etti, kurbanını kesti, hanımlarına temasta bulundu, müteakip sene umresini yaptı.'
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Muhsar 1
Hadisin Açıklaması:
null
[24/3 23:15] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Sehl İbnu Sa'd (Radıyallahu Anh) anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki: 'Ensar iç gömlek, insanlar da dış gömlek (mesabesinde)dirler. Eğer insanlar bir vadiye veya bir koyağa (dağlardaki düzlük) yönelirken Ensar da bir başka vadiye yönelecek olsa ben, Ensar'ın gittiği vadiyi takip ederdim. Eğer hicret olmasaydı ben Ensar'dan bir kimse olurdum.'
Kaynak : İbnu Mace Sünen (164) - Hds :(6029)
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[24/3 23:15] Ömer Tarık Yılmaz: BÖLÜM: 30
YARDIM VE ARACILIK YAPMAK
قال الله تعالى : مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا..
“Kim iyi bir işe(Allahın kanununa uygun olarak) aracılık ederse, onunda o işten bir nasibi(nimetlerden) olur...” (4 Nisa 85)
248- عَنْ أبي مُوسَى
قال : كان رَسُولُ اللَّهِ
إذا أَتَاهُ طَالِبُ حَاجَةٍ أَقْبَلَ عَلَى جُلَسَائِهِ, فَقال : اشْفَعُوا تُؤْجَرُوا, يَقْضِ اللَّهُ عَلَى لِسَان نَبِيِّهِ مَا أحب .
248: Ebu Musa el-Eşari (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e sıkıntı içinde olan birileri geldiği zaman yanındakilere döner ve : “Bu adama yardım ediniz, sevap kazanırsınız. Allah peygamberinin dili üzerine yani o peygamberinin duası ve şefaati üzerine ne dilerse onu yerine getirecektir.” (Buhari, Zekat 21, Müslim, Birr 145)
249- عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رضي اللهُ عَنْهُمَا فِى قِصَّةِ بَرِيرَةَ وَزَوْجِهَا قال : فَقال لَهَا النَّبِيُّ
: لَوْ رَاجَعْتِهِ؟ قالت : يَا رَسُولَ اللَّهِ تَأمرنِي؟ قال : إنما أَشْفَعُ. قالت : لاَ حَاجَةَ لِي فِيهِ
249: İbni Abbas (Allah Onlardan razı olsun) Berire ile kocası arasında geçen olaya dair şunları söyledi: Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) Berire’ye:
“Tekrar kocana dönsen ne iyi olur”, buyurdu. Berire :
- Ya Rasulallah böyle yapmamı bana emrediyor musunuz? Diye sordu. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) ise:
“Hayır sadece aracılık yapıyorum”, buyurdu. Bunun üzerine Berire: Benim ona ihtiyacım yoktur, beni mazur görünüz, dedi. (Buhari, talak 16)
BÖLÜM: 31
İNSANLARIN ARASINI BULMA
قال الله تعالى : لاَ خَيْرَ فِى كَثِيرٍ مِنْ نَجْوَاهُمْ إلا مَنْ أمر بِصَدَقَةٍ اَوْ مَعْرُوفٍ اَوْ إصْلاَحٍ بَيْنَ النَّاسِ..
“Yardımlaşmayı iyi ve yararlı davranışları ve insanların arasını düzeltmeyi öngören bunları gerçekleştirmeye çalışan kimselerin yaptığı toplantılar dışında gizli toplanmaların pek çoğunda hayır yoktur.” (4 Nisa 114)
قال الله تعالى : وَالصُّلْحُ خَيْرٌ..
“Karşılıklı anlaşma en iyi yoldur....” (4 Nisa 128)
[24/3 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: BUGÜN............. HIRKA-İ ŞERÎF ZİYÂRETE AÇILIYOR
Peygamber efendimizin bilinen üç hırkası bulunuyor.
Birinci Hırka-i Seâdet, Yemenli Üveys-i Karnî’ye (Veysel Karânî) “rahmetullahi aleyh”, Peygamberimizin vasiyeti üzerine verilen hırkadır. Peygamberimizin vefâtından 5 yıl sonra Veysel Karânî’ye teslim edilen bu hırka, Veysel Karânî’nin Sıffin Savaşı’nda şehîd olması ile kardeşine, ondan da oğluna ve evlâtlarına kaldı. Bu Hırka-i Şerîf, Van civarında İrisân beylerine kadar gelmiş ve bunlardan Şükrullah Efendi, 1618 senesinde, Sultan II. Osman Hâna getirip hediye etmiştir. Sultan Abdülmecid Hân, bu Hırka-i Seâdet için, Fatih’te Hırka-i Şerîf Câmiini yaptırmıştır. Her sene Ramazan-ı şerîfin ilk Cuma gününden itibaren camekân içinde olarak Şükrullah Efendi’nin torunları tarafından halka, her gün 10.00-18.00, Cumartesi-Pazar 9.00-18.00 saatleri arasında ve Kadir Gecesi’nde ise, 04.00’e kadar ziyâret ettirilmektedir. Bu Hırka-i Şerîf, 8 parçadan meydana geliyor. 120 santimetre boyundaki bej renkli hırka, genç develerin boğazlarının altındaki ince tüylerden yapılan yünden örülmüş ve geniş kolludur.
İkinci Hırka-i Seâdet, Eshâb-ı kirâmdan Kâ’b bin Züheyr’e “radıyallahü anh” yazdığı güzel kasidesinden dolayı, Peygamber efendimiz tarafından hediye edilen hırkadır. Bu Hırka-i Seâdet, Topkapı Sarayı’nın Kutsal Emânetler bölümünde bulunuyor.
“Üçüncü Hırka-i Seâdet ise, Kaside-i Bürde’nin yazarı büyük şair İmâm-ı Muhammed bin Sa’îd Busayrî radıyallahü anha verildi. Busayrî hazretlerinin, bir ara vücudunun yarısına felç geldi. Bu hâlde iken, Resûlullaha tevessül edip meşhur kasidesini yazdı ve Peygamberimizi rüyâsında görüp okudu. Resûlullah bu kasideyi çok beğendi ve hırkasını sırtına giydirdi. Felçli yerlerini, mübârek eli ile sıvadı. Busayrî hazretleri sabah uyanınca, felçli yerlerinin geçtiğini ve sırtında da Peygamber efendimizin rüyâda verdiği hırkayı gördü.
Bunun için bu kasîdeye, Kasîde-i Bürde denildi. Bu kaside, inanarak ve hâlis niyet edilerek, hastalara okununca iyi oldukları, dertlerden, belâlardan emin oldukları görüldü. Kıyâmet ve Âhıret (S-126)
24.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[24/3 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: Ali İmran Suresi 198
Fakat Rablerinden gereğince korkanlar için altlarından ırmaklar akan cennetler vardır. Onlar orada ebedî olarak kalacaklar, Allah katından ağırlanacaklardır. İyiler için Allah katındakiler daha hayırlıdır.
[24/3 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: Hadisi Şerif
Allah Teala hazretleri buyurdular ki: 'Büyüklük benim ridamdır, azamet de benim izarımdır. Kim, bunlardan birinde benimle iddialaşmaya kalkarsa, onu cehenıneme atarım.
[24/3 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: El Muiz: İzzet verip ağırlayan.
[24/3 23:17] Ömer Tarık Yılmaz: Günlük Hayatta Yapılacak Sünnetler : Teheccüd (gece) namazı kılmak, sünnet-i müekkededir.
Allah Resûlü -sallallahu aleyhi ve sellem- hayatları boyunca bu namazı devamlı kılmışlardır. Bu sebeple Sünnetlerin en faziletlisi, Resûlullah Efendimizin bu sünnetidir.
Uykudan uyanınca şu duayı okumak sünnettir:
“Öldürdükten sonra bizi dirilten Allâh’a hamd olsun. Dönüş ancak O’nadır.”
Tuvalete girerken şu dua okumak sünnettir.
“Allah’ım, şeytanların erkeklerinden ve dişilerinden sana sığınırım!” duası, ç
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N