Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 12.07.2023 10:41

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[27/3 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: 45 - Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in «Bizi Aldatan Bizden Değildir.» Hadisi Bâbı
 
294- Bize Kuteybetü'bnü Said rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Yakûb — ki İbn Abdirrahmân el-Kaarî'dir — rivâyet etti. H.
 
Bize Ebû'l-Ahvas Muhammed b. Hayyân da rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize İbn Ebî Hazım rivâyet etti. Bunların her ikisi de Süheyl b. Ebî Salih'den o da babasından o da Ebû Hüreyre'den naklen rivâyet etmiştir ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Her kim bize karşı silâh taşırsa bizden değildir. Bizi aldatan da bizden değildir.» buyurmuşlar.
 
295- Bana Yâhyâ b. Eyyûb ile Kuteybe ve İbn Hucr toptan İsmail b. Cafer'den rivâyet ettiler. İbn Eyyûb dedi ki: Bize İsmail rivâyet etti.
 
Dedi ki: Bana El-Alâ' babasından, o da Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi ki, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bir ekin yığınına uğramış; ve elini onun içine daldırmış da parmaklarına ıslaklık dokunmuş. Bunun üzerine: «Ey ekin sahibi! bu ne?» buyurmuş. Ekin sahibi:
 
— Ona yağmur isabet etti ya Resûlüllah! demiş. Resülullah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«O (ıslak) kısmı insanlar görsün diye ekinin üstüne koysa idin ya! Aldatan benden değildir..» buyurmuşlar.
 
Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in oraya uğraması ya pazar yerindeki müslümanlann hâllerini teftiş etmek yahut bir şey satın almak içindir. Böyle bir teftişi hükümet yaptırmalıdır.
 
«Subra» hapsetmek ma'nasına gelen «sabır»dan alınma olup yığın ma'nâsına gelir. Yığın da satmak için hapsedildiğinden ona bu isim verilmiştir.
 
«Islak kısmı üstüne koysa idin ya!» buyurulmasından anlaşılıyor ki sahibi o ekini toptan yahud ne kadar olduğunu ölçmeden ölçeği şu kadara...» diyerek satacakmış. Zira aldatma ancak bu şekil satışda olur. Üzüm, incir, elma ve armud gibi yemişlerin iyilerini sepetin üstüne dizerek sepet hesabiyle satmak da bu kabildendir. Sepetin üstündekilerle altındakiler arasındaki fark büyük olursa yapılan bu iş aldatma sayıla-cğından müşteri o malı kabul etmeyebilir. Fark az olursa kabulden imtina’ edemez; bunun hükmü yoktur. Çünkü alış verişler az miktar aldanmadan hâli kalmazlar.
 
Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in o zâtı te'dîb veya pazardan koğduğuna dair bir ma'lûmat verilmemiştir. İhtimâl bu hal ilk defa vuku' bulduğu için te'dib hususunda söale iktifa etmiştir.
 
Hadis-i şerif ehl-i fazilet zevatın bir şey satın almak için pazara girme. lerinin rüchanına delildir. Zira Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ancak tercih edilecek bir şeyi yapar. Maamâfih caiz olduğunu göstermek için de gitmiş olabilir. Bu takdirde hadis ruchana değil, cevaza delâlet eder. İmâm Mâlik: «Eskiden insanların âdeti pazar yerlerine çıkmak ve oralarda oturmak idi. İbn Ömer çok defa pazara gelir; orada otururmuş, diyor. Yahya b. Saîd dahi: «Ben Said b. El-Müseyyeb ile Sâlim'in bir çok hadislerini ancak pazarda otururlarken almışımdır.» demiştir.
 
 
 
 
[27/3 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Halit Ziya Uşaklıgil’in Vefatı 1945
•  Kütahya Gediz Depremi 1970
•  Dünya Tiyatrolar Günü
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[27/3 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“ ...Her kim dünya nimetini isterse kendisine ondan veririz; kim de ahiret sevabını isterse, ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükafatlandıracağız.” 
 
Al-i İmran 145
[27/3 21:55] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“...Bir iyilik, on mislinden yedi yüz misline kadar katlanır. Allah Teâlâ, ‘Oruç başka. O benim içindir, mükâfatını da ben veririm. Oruçlu, şehvetini ve yemesini benim için bırakır.’” 
 
Müslim, Sıyâm 164
[27/3 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: TERAVİH
 
Teravih; dinlenme anlamına gelen terviha kelimesinin çoğuludur. Ramazan-ı şerif ayının gecelerini ibadetle geçirmek sünnettir. Bu sünnetin ifası demek olan teravih namazı; aralarda dinlenilerek kılındığından dolayı bu adı almıştır. Bu münasebetle adından da anlaşılacağı üzere teravih namazı; dinlenme ihtiyacı hissedilen yorucu bir ibadettir.
Sahabe-i kiram uzun uzun kıyam, rükû ve secde ile kıldıkları her dört rekâtın ardından bir müddet dinlendiklerinden dolayı dinlene dinlene kılınması makbuldür. Teravih namazının özünde kulluk ile geçmesi gereken bir insan hayatı özetlenmektedir. İbadeti ana gaye edinmiş bu hayatın sürdürülebilir, kesintisiz devamı için yer yer ruhun, aklın ve bedenin dinlenmesine ihtiyaç vardır. Asıl olan ölünceye değin kesintisiz bir kulluk yolculuğu olduğu için bu yoldaki bineğin efsin sühuletle kullanılması lazımdır.
Teravih namazının rekât sayısı ile ilgili çok konuşulduğu malumdur. Şunun bilinmesi gerekir ki, asıl olan namazın tadına, hazzına varmaktır. Unutmamak lazımdır ki, huşu ile kılınmayan yüz rekât namazın kalp huzuru ile eda edilen bir rükün kadar kıymeti yoktur. Bu yüzden bütün namazlar, özellikle de teravih kalp, ruh ve beden ahengi ile kılınmalıdır.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[27/3 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: Avam (cahil halk) yalanla avutanı hakikat ile korkutana tercih eder.[Cenap Şahabettin]
[27/3 21:56] Ömer Tarık Yılmaz: NİFAK
Nifak sözlükte kaybolmak, eksilmek, tükenmek, arabozuculuk an- lamlarına gelir. Kavram olarak inanmadığı halde inanmış gibi gö- rünmek demektir. Nifak alametleri bulunan kimseye de münafık denir. İslam’a göre bir küfür çeşidi olan nifak, dışarıdan Müslü- man olarak görülmekle beraber kalben Allah’a iman esaslarına ve İslam peygamberine inanmamak manasına gelir.
Nifak içinde olan kimseye de münafık denir. İslam’a göre kalben inanmadıkları için münafıklar Allah katında kafirdirler. Dilleri ile Müslüman olduklarını söylemeleri sebebiyle insanlar katında Müslüman olarak muamele görürler.
Peygamberimiz münafıkları şöyle tanıtır: “Münafığın alameti üçtür; konuştuğunda yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, ema- nete hıyanetlik ederler.” (Sahihi Buhari ve Tercemesi, 6/272)
 
A’LÂ SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 19 âyettir.
Sûre, adını birinci âyette yer alan ve Allah Teâlâ’yı niteleyen “el-A’lâ” kelimesinden almıştır.
A’lâ, en yüce demektir.
Sûrede Allah, vahiy, Kur’an, Peygamber ve tebliğ görevi, tebliğ karşısında insanların ta- kındıkları farklı tavırlar ve bunun ebedî hayattaki sonuç- ları ele alınmıştır.
 
ÖZLÜ SÖZ
Kalbi münevver olmak isteyenler az yemeli ve sefihlerin (düşük ahlaklı kimsele- rin) yanlarında bulunmamalıdırlar.
(İmam-ı Şafii)
[27/3 21:59] Ömer Tarık Yılmaz: İktidarı ve kudreti sonsuz olan ve herşeye muktedir bulunan
 
Al-Muqtadir : The Creator of All Power  who disposes at its will even of the strongest and mightiest of its creatures. 
 
Cenab-ı Hak buyuruyor:
'Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.' (Kehf, 45)
'Biz de onları güç ve kudretimize lâyık bir şekilde yakaladık.' (Kamer, 42)
'Peki Allah'ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?' ( Kıyamet, 40)
Muktedir, gücünü fiillerle ortaya koyup gösterendir. Allah'ın gücü yettiği halde yapmadığı nice fiilleri vardır. Eğer dilerse bunları yapabilir.O, dilediğini yapandır, Hiç  kimse O'na mani olamaz. hiçbir güç O'nu aciz bırakamaz. Kudreti her şeyi kuşatan O'dur. Kul, böylesine güçlü olandan nimet  ummalı,  intikam almasından korkmalıdır. 
 
Allah tarihte kimi insanları kudret sahibi kılmış; onlara hem benzerine az rastlanır bir mülk vermiş, hem de makam sahibi yapmıştır. Yaşadıkları kavmin başına geçirmiş, tüm insanların ve toprakların yönetimini kendilerine vermiştir. Firavun da bu insanlardan biridir. Ancak Firavun, Allah'a karşı büyüklenmiş, gerçek kuvvetin ve gücün kendisinde olduğunu zannetmiştir. Öyleki bu, kendini ilah ilan etmeye kadar varmıştır. unun üzerine tüm gücün tek sahibi olan Allah, Firavun ve ordusunu suda boğarak onlardan büyük bir intikam almıştır. Haman ve Karun da yaptıkları dolayısıyla Firavun'la aynı sonu paylaşmışlardır. Bu azgın insanlar malları ve orduları dolayısıyla yeryüzünde büyüklendikçe büyüklenmişler, gerçek gücün ve kudretin kendilerinde olduğunu zannetmişlerdir. Böylelikle de Allah gerçek gücün kimde olduğunu tüm kavme göstermiştir. Halbuki kainattaki tüm iktidar ve kudretin yegane sahibi Allah'tır. Yeryüzünde güç ve yetki sahibi olanlara ellerinde olan malları, bulundukları makamları ve orduları veren de kendisidir. Hergün güneşi doğuran, geceyi ve gündüzü ardarda getiren, uzayda hızla yol alan gezegenleri yörüngelerinde tutan ve kainattaki sayısız düzeni kusursuzca kontrol altında tutan Allah'ın gücü ortadadır. İnsan ise elinden malı alındığında, makamından indirildiğinde hemen tüm gücünü yitirir. Vücudundan direnci çekilip alındığında ise görülmemiş bir acizlik içinde kalır. Yine Allah dilediği zaman, onlardan kimisini bir çığlık sarar, kimisi de yerden gelen bir azapla toprağın içine alınır. Böylelikle  Allah kullarına gerçek gücün kimde olduğunu gösterir. (2)
Cenab-ı Hak, halkettiği kullarına kuvvet ve kudret vermiştir. Ancak bu kuvvet ve kudretleri Allah'ın ezeli kudretine bağlıdır. Allah kuluna kudret verirse birçok şeyleri yapabilir, güçlükleri de yenebilir.  
Öyle ise bütün kuvvet ve kudret veren Allah'a yalvarmalı ve O'ndan hak yolunda, iman yolunda güç vermesi istenmelidir.  (3)
  
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun Bayrak, Threshold Books, 1985
2) Allah'ın İsimleri, Harun Yahya, Vural Yayınları, 2000
3) Mecmuatul Ahzab, Büyük Dua Kitabı, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, Denge Kitabevi Yayınları
[27/3 22:03] Ömer Tarık Yılmaz: Ergenlik (bulûğ) yaşına ve belli bir aklî olgunluk düzeyine gelmiş her müslümanın namaz kılması farz-ı ayındır. Buna göre namazın kişiye farz olmasının şartları, müslüman olmak, bulûğ çağına ulaşmak ve akıllı olmak üzere üç tanedir. Bu şartlara namazın vücûb şartları yani kişinin namaz kılmakla yükümlü olmasının şartları denir.
Sahih ve eksiksiz bir şekilde kılınabilmesi için namazın birtakım farzları ve vâcipleri (sıhhat şartları), sünnetleri ve âdâbı bulunmaktadır. Farzlara riayetsizlik, namazın bozulmasına yol açar.
Vâcip, kesin olmayan bir delille sabit olduğu için, vâcibi inkâr eden kişi, kâfir olmaz. Ancak bir açıklama getirmeksizin ve te'vil etmeksizin vâcibi terkeden kimse fâsık kabul edilir. Namazın vâciplerinden herhangi birinin terkedilmesi namazı bozmaz. Namazın vâciplerinden biri sehven terkedilmişse sehiv secdesi yapmak gerekir. Eğer kasten terkedilmişse, namazın iade edilmesi yani yeniden kılınması gerekir.
Sünnet, Hz. Peygamber'in devamlı olarak yaptığı (muvâzebe) ve bir mazeret olmaksızın terketmediği şeydir. Namazda sübhâneke okumak, eûzü çekmek bu mânada sünnettir. Sünnetin yapılmasına sevap olmakla birlikte terkedilmesine ceza (ikab) yoktur, sadece kınama ve sitem (itâb) vardır. Namazın sünnetleri, namazın vâciplerini tamamlar, onlardaki kusurları telâfiye ve fazla sevaba vesile olur. Sünnetlere riayet etmek ve devam etmek Peygamber'i sevmenin bir nişanesi sayılır. Bununla birlikte sünnetin terkedilmesi, ne farzın terkedilmesi gibi namazın bozulmasını ve yeniden kılınmasını, ne vâcibin kasten terkedilmesi gibi tahrîmen mekruhluğu ne de vâcibin sehven terkedilmesi gibi sehiv secdesi yapmayı gerektirir. Fakat sünnetlerin kasten terkedilmesi 'isâet' (yanlış ve kötü davranış) olur. İsâet, Hanefîler'in tanımlamasına göre tenzîhen mekruhun üstünde, tahrîmen mekruhun altında yer alır.
Edep (çoğulu âdâb), Hz. Peygamber'in devamlı olmaksızın zaman zaman yaptığı şeylerdir. Rükû ve secdede üçten fazla tesbih yapmak gibi. Mendup anlamına da gelir. Bunları terketmek, her ne kadar isâet sayılmaz ve kınamayı gerektirmez ise de bunlara riayet edilmesi daha faziletlidir (efdal). Esasen namazın âdâbı, yüce yaratıcının huzurunda durulduğunun farkında olunarak, zâhiren mütevazi bir halde bulunmaktır.
A) NAMAZIN FARZLARI
Namazın on iki farzı vardır. Namazın farzları, namazın dışındaki farzlar ve namazın içindeki farzlar olarak iki gruba ayrılır. Namazın dışındaki farzlar, namazdan önce ve namaza hazırlık mahiyetinde olduğu için 'namazın şartları' (şurûtü's-salât) olarak adlandırılır. Namazın içindeki farzlar ise, namazın varlığı ve tasavvuru kendisine bağlı olduğu, yani bu farzlar namazın mahiyetini oluşturduğu için 'namazın rükünleri' (erkânü's-salât) adını alır. Bunlar namazı oluşturan unsurlardır. Namazın farzlarından herhangi birinin eksikliği durumunda namaz sahih olmaz. Buna göre;
a) Namazın Şartları
1. Hadesten tahâret
2. Necâsetten tahâret
3. Setr-i avret
4. İstikbâl-i kıble
5. Vakit
6. Niyet
b) Namazın Rükünleri
1. İftitah tekbiri
2. Kıyam
3. Kıraat
4. Rükû
5. Secde
6. Ka`de-i ahîre şeklinde sıralanır
Bu sayılan şart ve rükünlerde fakihler görüş birliğindedir. Namazın rükünlerinin düzgün bir şekilde yapılması demek olan ta`dîl-i erkân Ebû Yûsuf'a ve Hanefîler'in dışındaki üç mezhebe göre rükün kabul edilmiştir. Kişinin kendi isteği ve fiili ile namazdan çıkması da (hurûc bi sun`ih) Ebû Hanîfe'ye göre bir rükündür. Farzlar arasında sıraya riayet etmek (tertip), Şâfiî ve Hanbelî mezheplerine göre namazın rükünlerindendir.
a) NAMAZIN ŞARTLARI
1. Hadesten Tahâret
Hades genel olarak hükmî kirlilik, hadesten tahâret de bu hükmî kirlilikten temizlenme demektir. Abdestsizlik durumu yani namaz abdestinin olmayışı ve cünüplük hali, dinî literatürde hades yani hükmî kirlilik olarak nit
[27/3 22:03] Ömer Tarık Yılmaz: (Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizden gelecek bir lütfu (kazanci) aramanizda size herhangi bir günah yoktur Arafat'tan ayrilip akin ettiginizde Mes'ar-i Haram'da Allah'i zikredin ve O'nu size gösterdigi sekilde anin Süphesiz siz daha önce yanlis gidenlerden idinizSonra insanlarin (sel gibi) aktigi yerden siz de akin Allah'tan magfiret isteyin Çünkü Allah affedici ve esirgeyicidir (BAKARA/198-199)
[27/3 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: KISKANÇLIK
 
4276 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: 'Allah kıskançtır, mü'min de kıskançtır. Allah'ın kıskanması, mü'minin Allah'ın haram ettiği şeyi yapmasıdır.'
 
Buhari, Nikah 107, Müslim, Tevbe 36, (2761); Tirmizi, Rada' 14, (1168).
 
4277 - İbnu Mes'ud radıyallahu anh anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm'ı işittim, şöyle diyordu: 'Allah'dan daha kıskanç kimse yoktur. Bu sebeptendir ki fevahişin açığını da kapalısını da haram kıldı. Medihten Allah kadar hoşlanan bir kimse de yoktur. Bu sebeptendir ki nefsini medhetmiştir.'
 
Buhari, Nikah 107, Tefsir, en'am 7, Tefsir, A'raf 1, Tevhid 15; Müslim, Tevbe 33, (2760); Tirmizi, Daavat 97, (3520).
 
4278 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: 'Sa'd İbnu Ubade radıyallahu anh dedi ki: 'Ey Allah'ın Resulü, ben zevcemle birlikte bir adam yakalasam, dört şahid getirinceye kadar ona mühlet mi tanıyacağım?'
 
'Evet!' buyurdu Aleyhissalatu vesselam. Sa'd:
 
'Asla dedi, seni hakla gönderen Zât-ı Zülcelâl'e yemin olsun, şahid aramazdan önce kılıncımı indiririm.'
 
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm:
 
'Şu efendinizin söylediğine bakın! Evet (biliyoruz ki) o kıskanç bir adamdır. Ama ben ondan da kıskancım, Allah da benden kıskanç.'
 
Müslim, Li'an 16, (1498); Muvatta, Akdiye 17, (2, 737); Ebu Davud, Diyat 12, (4532).
 
4279 - Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir gece yanımdan çıkıp gitmişti. (Benim nöbetimde) hanımlarından birinin yanına gitmiş olabilir diye içime kıskançlık düştü. Geri gelince halimi anladı ve:
 
'Kıskandın mı yoksa?' dedi. Ben de:
 
'Evet! Benim gibi biri senin gibi birini kıskanmaz da ne yapar?' dedim. Aleyhissalatu vesselam:
 
'Sana yine şeytanın gelmiş olmalı' dedi. Ben:
 
'Benimle şeytan mı var?' dedim.
 
'Şeytanı olmayan kimse yoktur' dedi.
 
'Seninle de var mı?' dedim
 
'Evet, Ancak ona karşı Allah bana yardımcı oldu da müslüman oldu!' buyurdu.'
 
Müslim, Münafikün 70, (2815); Nesai, İşretü'n-Nisa 4, (7, 72).
 
4280 - Yine Hz. Aişe radıyallahu anha anlatıyor: 'Safiyye radıyallahu anha gibi güzel yemek yapanı görmedim. (Bir defasında) Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm benim odamda iken, Safiyye ona yemek yapıp (göndermişti). Çok şiddetli bir kıskançlık hissettim. Öyle ki beni bir titreme sardı. (Gidip) kabını kırdım, sonra da pişman oldum ve:
 
'Ey Allah'ın Resûlü dedim, yaptığım bu hareketin keffâreti nedir?'
 
'Tabağa aynıyla tabak, yemeğe misliyle yemek!' buyurdular.'
 
Ebu Davud, Büyü 91, (3568); Nesai, İşretu'n-Nisa 4, (7, 71).
[27/3 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sâdece misliyle yazılır. Bu hâl, Allah'a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.' 
Buharî, İman 31; Müslim, İman 205, (129).
[27/3 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: Elinizdeki Tevrat’ı tasdik edici olarak indirdiğim (Kur’an’a) iman edin. Onu inkâr edenlerin ilki olmayın. Âyetlerimi az bir karşılığa değişmeyin ve bana karşı gelmekten sakının.
[Bakara Sûresi.41]
[27/3 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbimiz! Şüphesiz ki sen gizlediğimizi de açıkladığımızı da bilirsin. Yerde ve gökte hiç bir şey Allah’a gizli kalmaz.” (İbrâhim, 14/38)
[27/3 22:04] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllıların âdeti sûkût, cahilin âdeti unutkanlıktır.[Feriduddin Attar]
[27/3 22:05] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.AMR İBNU CEMUH
 
Amr İbnu Cemuh, cahiliyede Yesrib ileri gelenlerinden, Celemeoğullarının efendilerinden, Medine cömertlerinden, karakter sahibi biriydi.
 
Cahiliye devrinde soylu kişilerin evlerinde put bulundurma adeti vardı. Bunu her sabah ve akşam puttan uğur dilemek, törenlerde kurban kesmek, saygı duruşunda bulunarak felaket anlarında sığınmak vb. şeyler için yaparlardı. Amr'ın putu da Menat idi. Onu kaliteli bir ağaçtan yapmıştı. Saygıda kusur etmez, ona en güzel kokuları sürerdi.
 
Mus'ab İbnu Umeyr (r.a.)'ın Medine'ye davetçi olarak gelmesinden kısa bir zaman sonra insanların bir çoğu İslam'a girdiler. O sırada altmış yaşını geçmiş olan Amr İbnu Cemuh'un oğulları Muavvez, Muaz, Hallad ve eşi Hind de ondan gizli bir şekilde iman ettiler.
 
Kocası ve ondan başka birkaç kişinin dışında kimsenin şirkte kalmadığını gören Hind (r.a.) sevip saydığı kocasının şirk üzere kalmasını asla isteyemezdi. Amr İbnu Cemuh ise çocuklarının atalarının dininden çıkıp Müslüman olmalarından korkuyordu. Karısına: 'Hind, çocukları sakın şu Mus'ab'la görüştürme' dedi. Kadın: 'Olur ama o adamın anlattıklarını oğlun Muaz'dan dinlemek ister misin?' dedi. O: 'Vay be haberim yokken Muaz da mı dinden çıktı?' diye sordu. Hind: 'Hayır, Mus'ab'ın bazı toplantılarına katılıp söylediklerinden bazılarını öğrenmiş' cevabını verdi. Amr: 'Muaz'ı bana çağır' dedi. Muaz babasının huzuruna gelip ona Fatiha suresini okuyunca, aralarında şu konuşma geçti:
 
-Bu söz ne kadar şahane, ne kadar güzel. Bütün sözleri böyle mi?
 
-Hepsi birbirinden güzel babacığım! Sen de ona biat eder misin? Halkın tamamı ona biat etti.
 
-Menat'a danışmadıkça bir şey yapmam. O ne derse öyle yaparım.
 
-Babacığım Menat konuşmaz ki onun dili ve aklı yok. O sadece bir ağaç.
 
-Sana söyledim ona danışmadan atalarımın dininden vazgeçmem.
 
Derken Amr ağaçtan yontma putun huzuruna geçip saygıyla fikrini sordu. Cevap alamayınca da onu kızdırdığını zannedip bir kaç gün öfkesinin dinmesini beklemeye karar verdi. Bu esnada çocukları da düşünmeye başladılar. Derken putu alıp Selemeoğullarının tuvalet çukurlarından birine attılar.
 
Amr buna çok hiddetlendi arayıp putu buldu. Temizleyip kokular sürdü ve aynı yerine koydu. Aynı durum günlerce tekrar etti derken en son gün Amr, Menat'ın boynuna kılıcını astı ve: 'Ey Menat! Bunları sana kimin yaptığını bilmiyorum. Eğer sen de hayır varsa işte kılıç kendini koru' dedi. Ancak aynı durum o gece de tekrarlanınca artık onu tuvalet çukurundan çıkarmadı ve: 'Vallahi sen tanrı olsaydın bir tuvalet çukurunda olmazdın' dedi ve İslam'a girdi. Amr İslam'ı tanıdıkça cahiliyede geçen dakikaları için pişmanlık gözyaşları döküyordu. Artık o da iman ve İslam'ın fedakar bir hizmetçisi, davanın yılmaz bir bekçisiydi her mümin gibi.
 
Uhud savaşı için cihada çağrı yapıldığında üç oğlu gibi Amr İbnu Cemuh da cihad için hazırlanmaya başladı. Halbuki Amr (r.a.) o anda çok yaşlı ve bir ayağı tamamen sakat idi. Bu yüzden çocukları onun mazur olduğunu anlatıp cihada katılmamasını istediler. Bunun üzerine baba oğullarını şikayet için Resulullah (s.a.s.)'in huzura çıktı ve: 'Ey Allah'ın Resulü, şu benim oğullarım topal olduğumu bahane ederek beni bu hayırlı işten alıkoymak istiyorlar. Vallahi ben topallığımla cennete girmek istiyorum' dedi. Resulullah (s.a.s.) oğullarına: 'Ona engel olmayın. Herhalde Allah (c.c.) ona şehitlik verecek' buyurdu.
 
Ordunun hareket vakti gelince Amr (r.a.) hiç dönmeyecekmiş gibi hanımına veda etti, sonra kıbleye yönelip şöyle dua etti: 'Allah'ım! Bana şehitlik ver. Beni şehitliği kaybetmiş olarak aileme döndürme.' Savaşın kızışıp müşriklerin Resulullah (s.a.s.)'i kuşattığı sırada o tek ayağı üzerinde sıçrayarak cihada devam ediyordu. Oğlu Hallad'la beraber Resulullah (s.a.s.)'i koruyan müminlerin ön safında ça
[27/3 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: İlâhi Güzellik, Ruhun Güzelliğindedir
 
     Mevlâna'ya göre. Allah korkusu imanlı bir kalbin ziyneti ve süsüdür. Ondan mahrum olan gönüller, harap ve şehvet yuvasıdır.
    Bir gün hristiyan bir usta, Mevlâna'nın evini tamir ediyordu. O sırada, müridlerden bazıları, şaka yollu ustaya:
    — Niçin müslüman olmuyorsun? Dinlerin en güzeli, en hak olanı İslâm dinidir,
    dediler. Hıristiyan usta:
    — Elli seneye yakındır ki, İsa dinindeyim. Dinimi terketmek için ondan korkuyor ve utanıyorum..
    demişti. Bu sırada Mevlâna içeriye girmiş ve:
    — İmânın sırrı korkudur. Her kim ki Allah'tan korkarsa, o Hıristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir...
    diyerek, asıl tehlikenin dinsizlik ve imansızlık olduğunu işaret etmişti.
    İmân ruhun güzelliğidir. Ruh ise ölümsüzlüğün ta kendisidir. Mevlâna, Mesnevi'sinin 5. cildinde, 'Bu cihandan göçenler yok değillerdir. Hak'kın sıfatlarına karışmışlardır. Onların bütün sıfatları Hak'kın sıfatlarında, güneşin önündeki yıldızlar gibi, nişansız kalmışlardır' der ve şöyle bir teşbihle bu fikri izah eder:
    'Gündüz yıldızlar mevcut olduğu halde, zahiren görünmezler. Çünkü, güneşin ziyası karşısında onların Darlıkları hiçtir. Zaten ziyayı güneşten alırlar. İşte biz de Hak'la diri ve onunla mevcuduz. Ölünce, Hak'kın sıfatlarına karışmış oluyoruz. Yani, Hak'tan bir zerre olan ruh, ölümle Hak'ka rücû ettiği zaman, bizim varlığımız, asıl varlıkta mahvoluyor. Sonra. Hak'kın mânevi huzurunda toplanacağımıza göre hazır olacak olanın mâdum (yok olan) değil, mevcut olması iktiza eder'.
    Mevlâna, insanda iki ruh bulunduğunu, birinin insanî, diğerinin hayvanî olduğunu söyler. Mevlâna'ya göre, insanî ruh, izafî veya ilâhî ruh namlarını alması dolayısı ile. Allah'ın bir nurudur. Nitekim bir âyet-i celilede, 'Ben ona kendi ruhumdan nefhettim' buyurulmuştur. Bu ruh, bedene ne bitişik, ne ayrı, ne dahil, ne hariç olup, onunla münasebeti tavsif edilemez, mahiyetine vukufa izin yoktur. Allah'a nisbeti itibariyle 'bakî' ve lâyemuftur. Hayvanı ruh ise, nefsinin hevâ ve hevesine uyan, gıdaya, cesede mekâna muhtaç olan ruhtur. Böyle ham bir ruha sahip kişi. nefsiyle, hırsıyla, şehvetiyle. kiniyle savaşarak, ruhunu terbiye edebilir, olgunlaştırarak insanî bir ruha sahip olabilir. O zaman kendisinde maddî zevkle ölçülemeyen manevî başka bir zevk duyar. Meselâ, tam bir imân ve inançla ibadet etmenin zevki, gerçek güzelliği, yani iç güzelliği görmenin ve tanımanın zevki. Nihayet, Hakk'ı sevmenin ilâhî zevki.. Manevî zevklere sahip olmadıkça gerçek güzelliği, gerçek nuru görmeye imkân yoktur. Mevlâna 'Güneşin ziyası biridir. Fakat evlerin içine vurduğu zaman yüz şekil alır. Ortadan duuarlara kaldırınız, nur bir olur' buyururlar. Burada, evlerin duvarları insan bedene benzetilmekte, aynı ruhun şekil ve kalıba, bilhassa istidada göre azalıp çoğaldığı ifade edilmektedir. İnsan manevî pencerelerini ne kadar ışığa, nura açarsa ve bu pencereleri ne kadar genişletirse, o kadar çok nurlanacak, olgunluğa ulaşacaktır.
[27/3 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: BAYRAM NAMAZI
 
Bayram sevinç günü demektir. Topluca kılınan bayram namazları müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliğin güzel bir göstergesidir. Bayramlar müslümanları birbirine yaklaştıran, dargınlıkları ortadan kaldıran, kardeşlik duygularını kuvvetlendiren önemli günlerdir. Bayramlar, Allah'ın mü'min kullarına birer ziyafet günleridir.
 
Bayram sabahı erkenden kalkmalı, yıkanıp temizlenmeli, en iyi ve temiz elbiseleri giyerek güzel kokular sürünmelidir.
 
Cuma namazı farz olan kimselere, bayram namazlarını kılmak vacibdir. Bayram namazı iki rek'attır. Cemaatle kılınır. Bayram namazlarında ezan okumak, ikamet getirmek yoktur. Bayram hutbesi sünnettir ve namazdan sonra okunur. Cuma hutbesi ise farzdır, namazdan önce okunur.
 
Diğer namazlardan farklı olarak bayram namazlarının birinci rek'atında üç, ikinci rek'atında da üç kere olmak üzere fazladan altı tekbir alınır. Bunlara 'Zevaid' tekbirleri denir.
 
Bayram namazı, biri ramazan bayramında diğeri kurban bayramında olmak üzere yılda iki defa kılınan iki rek`atlık bir namazdır. Bayram namazı Hanefî mezhebinde, cuma namazının vücûb şartlarını taşıyan kimselere vâciptir. Şâfiî ve Mâlikîler'e göre müekked sünnet, Hanbelîler'e göre ise farz-ı kifâyedir.
 
Bayram namazının sıhhat şartları, Hanefîler'e göre, hutbe hariç, cuma namazının sıhhat şartları ile aynıdır. Sadece hutbenin hükmü bakımından aralarında fark vardır. Yani cuma namazında hutbe sıhhat şartı olduğu halde, bayram namazında sünnettir. Yine hutbe cuma namazında namazdan önce, bayram namazında ise namazdan sonra okunur.
 
Şâfiîler'e göre kadınlar da bayram namazı ile yükümlüdürler. Şu var ki bu namazın cemaatle kılınması şart olmayıp, münferiden de kılınabilir, fakat camide cemaatle kılınması daha faziletlidir.
 
Bayram namazının diğer namazlardan kılınış bakımından farkı, bunun her rek`atında üçer fazla tekbir olmasıdır. Bu fazla tekbirlere 'zâit tekbirler' denir. Bu ilâve tekbirler vâcip olup birinci rek`atta kıraatten önce, ikinci rek`atta kıraatten sonra alınır. Tekbirle birlikte eller kaldırılır ve yanlara bırakılır (ref` ve irsâl). İlk rek`atta iftitah tekbirinden sonra eller bağlanır (itimâd) ve 'Sübhâneke' okunur. Bundan sonra imamla birlikte zâit tekbirlere geçilir. İmamın tekbiri diğer tekbirlerde olduğu gibi sesli, cemaatin tekbirleri ise alçak sesle olur. Allahüekber denilerek eller kaldırılır ve yanlara salınır, üç kere 'sübhânellah' diyecek kadar beklendikten sonra yeniden tekbir alınır; aynı şekilde eller kaldırılır, yanlara bırakılır ve biraz beklendikten sonra bu rek`attaki zâit tekbirlerin sonuncusu olan üçüncü tekbir alınır ve bu defa eller bağlanır. Cemaat susar, imam gizlice eûzü ve besmele çektikten sonra açıktan okumaya başlar. Fâtiha'dan sonra bir sûre daha okur, rükû ve secdeden sonra ikinci rek`ate kalkılır. İkinci rek`atta imam, Fâtiha ve arkasından bir sûre okuduktan sonra üç defa tekbir alınır ve eller yanlara salıverilir. Dördüncü tekbir rükûa geçiş tekbiri olup bu tekbirle rükûya gidilir ve namaz tamamlanır.
 
Diğer mezheplerde tekbir sayısı ile ilgili farklı uygulamalar da vardır.
Namazdan sonra imam minbere çıkar ve hiç oturmaksızın hutbe okur. Cuma hutbesindeki hamdü senâya bedel olarak bu hutbede, Allâhü ekber, Allâhü ekber; lâ ilâhe illellâhü vallâhü ekber. Allâhü ekber ve lillâhi'l-hamd der, cemaat bu tekbirlerde imama eşlik eder. İmam, cuma hutbesinde olduğu gibi, hutbeyi iki hutbe yapıp arasını kısa bir oturuşla ayırır.
 
Bayram namazına giderken yolda tekbir getirilir. Bu tekbirler ramazan bayramında sessiz, kurban bayramında ise açıktan yapılır. Camiye varıldıktan sonra her ikisinde de namaz vaktine kadar hep birlikte tekbir alınır. Camide vaaz ediliyorsa oturup sessizce dinlenir.
 
Bayram namazının vakti, güneşin doğuşu sırasındaki kerâhet vaktinin çıkmasından sonradır.
[27/3 22:06] Ömer Tarık Yılmaz: ÂRİYET
 
Bir malın menfeatini, istifâdesini bedelsiz olarak temlik etmek, vermek. Belli bir yerde ve zamanda, istifâde etme şekli sınırlı olarak âriyet vermek câizdir. (İbrâhim Halebî) Âriyet olarak alınan hayvanın yiyeceği kullanana (âriyet alana) âittir. (Ali HaydarEfendi) Şartsız olarak âriyet verilen eve, dükkâna, tarlaya; alan (kimse) dilediğini koyabilir. Âriyet alan, bunu vedîa olarak yâni güvenilen kimseye saklaması için verebilir. Âriyeti alan kirâya ve rehine veremez. Sâhibi isteyince ve sözleşmedeki müddeti bi tince, âriyet alınan şeyin geri verilmesi lâzım olur. (İbn-i Âbidîn)
[27/3 22:07] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bıraktığı miras nedir?
 
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in maddi mirasını menkul mallar ve gayr-i menkul mallar şeklinde iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Menkul olanlar, para, zati eşya, hayvan gibi mallardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) hastalığı esnasında yanında bulunan yedi (bazı rivayetlerde beşten dokuza kadar çeşitli rakamlar verilmektedir) dirhemin fakirlere dağıtılmasını istemiştir. Bu bakımdan o, nakit miras bırakmamıştır. Daha önce kölelerini de azat ettiğinden, vefat ettiği esnada kölesi ve cariyesi de yoktu. Bazı kaynaklar onun geriye develerinin, giyim eşyalarının, yüzüğünün, bazı aletlerin ve zırhının kaldığını kaydederler. Şüphesiz hanımlarının kullandığı ev eşyaları bunların dışındadır. Onun hayvanları ile bazı ev aletleri ve ayakkabılarının Ali ailesine verildiği kaydedilir. Hırkası, kılıcı ve yüzüğü ise devlete kalmıştır. Gayr-i menkul mallara, yani arazilere gelince, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonra kızı Hz. Fatıma başta olmak üzere bazı yakın akrabaları Hz. Ebu Bekir’den onun mirasını istediler. Hz. Ebu Bekir, Rasulüllah’ın (s.a.s.) “Biz Peygamberler miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır.” buyurduğunu söyleyerek, onun terekesini taksim etmeyeceğini, ancak hayatta iken kendisinin bakmakla mükellef olduklarına bakacağını ve onun sarfettiği yerlere de aynen sarfedeceğini bildirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) Fedek arazisinin gelirlerini ailesinin giderleri için harcar, amme işlerine, yolcu ve misafirlere sarfederdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.s.), arazileri intifa hakkı kendinde kalmak şartıyla kamunun istifadesine vakfetmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sahip olduğu arazileri, vefatından sonra devlete maledildi. Hz. Ebu Bekir buranın gelirlerini aynen Rasulüllah’ın harcadığı yerlere sarfederdi. Fedek, Hulefa-i Raşidin döneminde de hazineye ait olarak kalmış ve Hz. Ebu Bekir’in uygulamasına devam edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarının oturmakta olduğu odaları Hz. Peygamber (s.a.s.) vasiyet yoluyla onlara bırakmıştır. Buna göre onlar burada oturacaklar, dünyadan ayrılınca da bu odalar, araziler gibi Rasulüllah’ın sadakaları arasına katılacaktı.
 
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in manevi mirası Kur’an ve Sünnettir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ahirete irtihalinden sonra da Müslümanlar Kur’an ve sünnete sahip çıkmışlar ve bu uğurda büyük gayret göstermişlerdir. Bu gayret sonucunda hem Kur’an ve Sünnetteki prensipleri günlük hayatlarına uygulamışlar ve hem de sayıları milyonlarla ifade edilen Kur’an nüshaları, tefsirler ve hadis eserleriyle Kur’an ve sünneti kültürel hayatlarının temel taşları yapmışlardır.
[27/3 22:07] Ömer Tarık Yılmaz: HAC AYLARI
 
 
 
Hac menâsikinin başladığı ve devâm ettiği aylardır ki ŞEVVAL ve ZİLKADE ayları ile ZİLHİCCE'nin ilk on günüdür. Bu aylardan önce ihrâma girmek kerâhetle câiz ise de, haccın diğer menâsikini yapmak câiz değildir.
[27/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: إِنَّ الَّذِي لَيْسَ فِي جَوْفِهِ شَيْءٌ مِنَ الْقُرْآنِ كَالْبَيْتِ الْخَرِبِ. (ت)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Kalbinde Kur’ân-ı Kerîm’den bir şey bulunmayan kimse, harap olmuş ev gibidir.” (Sünen-i Tirmizî)
 
27 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[27/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: KUR’ÂN-I KERÎM’İ OKUMANIN FAZİLETİ
 
Mübarek üç aylarda, husûsiyle Ramazân-ı şerîf ayında ibadete, zikre ve Kur’ân-ı Kerîm okumaya devam etmelidir. Çünkü kişi, nasıl yaşarsa o hâl üzere ölür.
 
Fâtır Sûresi’nin 29. âyet-i celîlesinde şöyle buyurulmuştur -meâlen-: “Muhakkak o kimseler ki Allâh’ın kitabını dâimâ okurlar ve namazı dosdoğru kılarlar ve bizim, kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden, gizli ve açık infâkta (harcamada) bulunurlar. İşte onlar, asla zarar etmeyecek bir kazanç umarlar.”
 
Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular:
 
“…Allâh’ın evlerinden (mescitlerden) birinde toplanıp, Allâh’ın kitabını okuyup aralarında onu birbirlerine anlatan topluluğu, melekler kuşatırlar. Onların üzerlerine sekînet (huzur) iner ve rahmet, onları kaplar. Allâhü Teâlâ, indindeki (melek)lerine onları anar.”
 
“Ümmetimin en faziletli ibadeti, Kur’ân-ı Kerîm okumaktır.”
 
“Kim, Allâh’ın kitabından (Kur’ân-ı Kerîm’den) bir âyet dinlerse onun için kat kat sevap yazılır. Kim de bir âyet okursa, kıyamet günü onun için nur olur.”
 
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Muhakkak şu Kur’ân-ı Kerîm, Allâhü Teâlâ’nın ziyafeti (mesâbesinde)dir. O hâlde onun ziyafetinden gücünüz yettiğince istifade ediniz. Muhakkak ki bu Kur’ân-ı Kerîm, Hak Teâlâ’nın sapasağlam bir ipi ve apaçık bir nurudur. Fayda ve şifâ kaynağıdır. Kendisine sarılanı koruyucudur. Ona tâbi olan kimseyi kurtarıcıdır. Kur’ân-ı Kerîm’in mucizeleri tükenmez, tekrar tekrar okumakla eskimez. Bu Kur’ân-ı Kerîm’i okuyun. Çünkü Allâhü Teâlâ, size her harfine karşılık on hasene (ecir, mükâfat) verecektir. Ama şunu bilin ki ben size ‘elif lâm mîm’ bir harftir, demiyorum. Lâkin ‘elif’ bir harftir, ‘lâm’ bir harftir, ‘mîm’ bir harftir.”
 
Allâh’ım, okuduğumuz Kur’ân-ı Kerîm’in her bir harfinden ayrı bir tat, her kelimesinden bir keramet, her âyet-i kerîmesinden ilâhî inâyet ve her sûre-i celîlesinden bir saadet bahşeyleyerek okuduğumuz her cüzün ecrini ihsan eyleyerek bizi rızıklandır. Âmîn.
 
 
 
27 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[27/3 22:25] Ömer Tarık Yılmaz: • Uhud Savaşı (625)
'İnsanlara âfetler en çok dilinden gelir. Belalardan en çok susmakla sakınılır. Abdullah ed-Dihlevî [rahmetullahi aleyh]
 
Semerkand Takvimi
[27/3 22:26] Ömer Tarık Yılmaz: Rahmet Ayı: Ramazan
 
Rahmet ve mağfiretin bol olduğu ramazan ayı, mukaddes kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de adı geçen yegâne aydır. İman etmiş her müslümanın üzerine farz kılınan orucun tutulduğu; şeytanın zincire vurulduğu, cehennem kapılarının kapandığı, cennet kapılarının açıldığı; yapılan her ibadette kat kat sevapların kazanıldığı; yağmurun sokaktaki tozu toprağı, çer çöpü alıp götürmesi gibi, kendisini ihya eden kişiden kötü huyları, nefsanî arzuları ve günahları alıp götüren bir aydır. Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem] ramazan ayı ile ilgili şöyle buyurur:
 
 Ey insanlar! Büyük bir ayın gölgesi üzerinize düşmüş bulunuyor. O ay içinde bulunan Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır. Cenâb-ı Hak, bu ayda oruç tutmayı farz ve geceleri ibadet etmeyi nâfile kılmıştır. Kim bu ayda hayırlı bir haslet ile Allah Teâlâ’ya yaklaşırsa, diğer aylarda bir farz eda etmiş gibi sevap kazanır. Yine bu ayda bir farzı yerine getiren diğer aylarda yetmiş farzı yerine getirmiş gibi sevap kazanır. Bu ay sabır ayıdır. Sabrın karşılığı ise cennettir. 
 
Semerkand Takvimi
[27/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
…Herkes günahı yalnız kendi aleyhine kazanır. Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir…
 
(En’âm, 6/164)
[27/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Allahım! (rahmetini) umarak, (azabından) korkarak kendimi sana teslim ettim. Yüzümü sana çevirdim. İşimi sana ısmarladım. Sırtımı sana dayadım, sana sığındım. Senden başka sığınak, senden başka dayanak yoktur. İndirdiğin kitaba ve gönderdiğin peygambere inandım.
 
(Al-Bukhari, Muslim)
[27/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Rabbimiz! Senin indirdiğine iman ettik ve Peygamber’e uyduk.Artık bizi (hakikate) şahitlik edenlerle beraber yaz.
 
(Âl-i İmrân, 3/53)
[27/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
Allah cc
 
O'nun zat ve özel ismidir. Diğer isimler fiilleri, sıfatları ve tecellileri ile ilgilidir
[27/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
İbadet Artarsa Rızık da Artar
 
   Bir derviş. Evden ayrılışında hanımına işe gidiyorum diyerek ayrılır, ancak doğru tekkeye gider ibadet ederdi. Akşam eve döndüğünde Hanımı:  
 
 - Yiyecek bir şeyimiz yok biliyorsun, elin boş mu döndün, dediğinde de  
 
 - Çalıştığım zat öyle cömertki... Ondan para istemekden utanıyorum. Ay sonunda ücretimin tamamını toptan verecek, derdi. 
 
 Ay sonu geldiğinde, yine evden ayrılmış, tekkeye gitmiş, ibadete koyulmuştu. Akşam eve döneceğinde bir düşünce kendisini aldı, ay sonu idi, hanıma ne diyecekti. Mahzun mahzun eve doğru yürüyordu. Sonunda eve yaklaştı. Evden leziz yemek kokuları etrafa yayılıyordu. Şaşırmıştı, kapıyı hanımı güler yüzle açar, içeri girerler olanları kocasına şöyle anlatır:  
 
 - Kimin yanında çalışıyorsan bey, gerçekten cömert biriymiş. Öğle sıraları idi, nur yüzlü iki zat kapıyı çaldı:  
 
 'Bunlar beyinin iş ücretleridir. Eğer bundan sonra da işine devam eder ve daha fazla çalışırsa, ücereti daha da artacaktır' dediler ve taze kesilmiş koyun eti, çeşit çeşit yiyecek, hiç tatmadığım meyveler ve bir kese de altın verdiler. Allah razı olsun o kimseden. Açlıktan artık tahammülümüz kalmamıştı. 
 
 Hanımından bu sözleri dinleyen derviş Allah'a şükredip, ibadetine devam etti.... 
 
 Allah (c.c.) neye kadir değil ki!
[27/3 22:30] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Ümmü Habibe (ra)
Resulullah (sav) buyurdular ki: 'Kim öğleden önce dört, öğleden sonra da dört (rek'at nafile) kılarsa, Allah onu ateşe haram eder.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Ebu Davud, Salat 296, (1269), Tirmizi, Salat 317, (427, 428), Nesai, Kıyamu'l-Leyl 67, (3, 265)
 
Hadisin Açıklaması:
1- Bu hadisler öğleden önce kılınan dört rek'atli sünneti tekid eder. Öğleden sonra kılınan dörde gelince Aliyyü'l-Kârî bununla ilgili olarak der ki: 'Öğleden sonra kılınan iki de te'kid edilmiş olmaktadır. Diğer iki rek'at de müstehab kılınmış olmaktadır. Evla olanı bu dört rek'atı ikişer ikişer kılmak, farzdan önceki dört gibi tek bir selamla tamamlamamaktır.'
 
2- Hadis şöyle bir soruya imkan sağlar: 'Buna bir sefer yapan da vaadedilen mükafaata mazhar olacak mıdır?' Hadisin önceki (2955) vechi 'bir kere yapana da mükafaat' vardır' ihtimalini taşır ise de ikinci vecihte 'devam ederse' kaydı yer almıştır. Şu halde öğleden önce ve sonra 'dört' rek'at nafile kılmaya devam etmek gerekmektedir.
 
3- Şârihler, şu soruya da cevap aramışlardır: 'Hadis bu kimsenin hiç ateşe girmeyeceğini mi, yoksa girme mukadder olsa da , girdiği takdirde ateşin değmiyeceğini mi ifade ediyor?' veya: 'Ateş ona değse bile tamamını kuşatması mı ateşe haram edilmiştir?' Hadisin Nesâî'deki bir vechinde gelen 'Ateş ebediyyen yüzüne değmez' ifadesinde olduğu gibi, bu ifade Resûlullah'ın bir başka hadislerinde 'secde mahallerini yakması ateşe haram edilmiştir' hükmüne de uygun gelmektedir.
 
Şu halde bu rivâyetler nazar-ı dikkate alınınca sadedinde olduğumuz hadiste cüz'ün kastedilip küllün (bütünün) zikredilmiş olduğu söylenebilir. Her şeye rağmen hadisin te'vile gidilmeyip, hakikate hamledilmesi de mümkündür, zîra Cenâb-ı Hakk rahmetiyle bu kimsenin bedeninin tamamını da ateşe haram kılmış olabilir. Allah'ın fazlı ve rahmeti bundan da geniştir
[27/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
İbnu Abbas (Radıyallahu Anhümâ) anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki:'Ümmetimden bir grup insan Kur'an'ı mutlak surette okuyacak. Ancak bunlar, okun avı süratle delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar.'
 
Kaynak : İbnu Mace Sünen (171) - Hds :(6031)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[27/3 22:31] Ömer Tarık Yılmaz: vesellem) çıkageldi, safların arasından öne geçti. Bunun üzerine cemaatte el çırpmaya başladılar. Ebubekir namaz kılarken başını çevirip sağa sola bakmazdı. El çırpma işi çoğalınca bir de baktı ki Rasulullahı yanında görüverdi. Rasulullah, yerinde dur diye işaret etti. Ebubekir de ellerini kaldırarak Allah’a hamdedip arka safa girinceye kadar geri gitti. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) öne geçerek namazı kıldırdı ve şöyle buyurdu:
 
“Ey insanlar size ne oldu ki el çırpmaya başladınız. El çırpmak kadınlara mahsustur. Namazda bir durumla karşılaşan kimse Subhanallah desin. Çünkü tesbihi işiten imam dikkat eder ve ona göre durumu ayarlar.” Ebubekir’e dönerek.
 
“Ey Ebubekir, sana yerinde kal diye işaret ettiğim halde niçin namazı kıldırmadın?”, diye sordu. Hz. Ebubekir:
 
-Ebu Kuhafe’nin oğluna Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in önüne geçip namaz kıldırmak yakışmazdı, diye cevap verdi. (Buhari, Ezan 48, Müslim, Salat 102)
 
BÖLÜM: 32
 
ZAYIF GÜÇSÜZ ADI ANILMAYAN MÜSLÜMANLARIN DEĞERLERİ
 
قال الله تعالى : وَاصْبِرْ نَفْسَكَ مَعَ الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبَّهُمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِىِّ يُرِيدُونَ وَجْهَهُ، وَلاَ تَعْدُ عَيْنَاكَ عَنْهُمْ..
 
“Ve Rabbinin hoşnutluğunu umarak sabah ve akşam ona yalvarıp yakaranlarla birlikte sende sabret.Dünya hayatının cazibesine kapılarak gözlerini onlardan ayırma..” (18 Kehf 28)
 
254- عَنْ حَارِثَةَ بْنِ وَهْبٍ
 
قال : سَمِعْتُ رَسُولَ الله
يَقُولُ : ألا أُخْبِرُكُمْ بِأَهْلِ الْجَنَّةِ ؟ كُلُّ ضَعِيفٍ مُتَضَعِفٍ , لَوْ أَقْسَمَ عَلَى اللَّهِ لاََبَرَّهُ . ألا أُخْبِرُكُمْ بِأَهْلِ النَّارِ؟ كُلُّ عُتُلٍّ جَوَّاظٍ مُسْتَكْبِرٍ .
254: Harise ibni Vehb (Allah Ondan razı olsun), Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururken işittim, dedi: “Size cennetliklerin kimler olduğunu bildireyim mi? Alçak gönülü olması nedeniyle hem kendisi zayıf ve hemde halk tarafından hor görülüp hiçe sayılan her zayıf kişidir ki Allaha yemin etseler Allah onların yemin ve isteklerini yerine getirir. Size cehennemliklerin de kimler olduğunu haber vereyim mi? Katı yürekli, kaba kurularak yürüyen kibirli kimselerdir.” (Buhari Eyman 9, Müslim Cennet 47)
 
255- عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ السَّاعِدِيِّ
 
قال : مَرَّ رَجُلٌ عَلَى رَسُولِ اللَّهِ
فَقال لِرَجُلٍ عِنْدَهُ جَالِسٍ : مَا رَأْيُكَ فِي هَذَا الرَّجُلِ ؟ قال : هَذَا مِنْ أَشْرَفِ النَّاسِ هَذَا والله حَرِيٌّ إن خَطَبَ أن يُنْكَحَ, وَإن شَفَعَ أن يُشَفَّعَ, فَسَكَتَ النَّبِيُّ
ثُمَّ مَرَّ رَجُلٌ آخَرُ, فَقال
[27/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET................. ORUÇ VE VAKTİ DEĞİŞTİRİLEMEZ

Oruç; Kur’ân-ı kerîmde çeşitli âyet-i kerîmelerle, Müslüman, akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış olan kadın erkek herkese Ramazan ayında farz kılınmış bir ibâdettir.

İslâm dini, Allahü teâlânın emirleri ve yasakları üzerine bina edilmiştir. Bu emir ve yasaklar üzerinde, hiç kimse söz sâhibi değildir. Ne emredilmiş ve nasıl emredilmiş ise, o ibâdet öyle yapılır. Oruç ibâdetinin de, şekli, vakti, nasıl yapılacağı açıkça bildirilmiştir. Dolayısı ile orucun şeklini, vaktini değiştirmeye, herhangi bir kimsenin gücü yetmez. İslâmiyet, Hıristiyanlık gibi değildir. Hıristiyanlık, tahrif edildiğinden, onu herkes dilediği gibi değiştirmiştir.
Müslüman kendini, Allahü teâlânın âciz bir kulu olarak bilir. Allahü teâlâyı ise, her şeyin yaratıcısı, sâhibi ve rızık vericisi olarak bilir ve inanır. Bunun için de, cenâb-ı Hakkın emri ile hareket eder, hayatını ona göre düzene koyar. Bu, utanılacak değil, övünülecek bir hâldir. Çünkü Yaratanının rızâsına uygun hareket etmekte, Ona kul olmaya çalışmaktadır. Allahü teâlâya kulluktan yüz çevirmek, itirazcı, kibirli kimselerin işidir.
Gayr-i müslim kaynaklardan beslenerek, Müslümanların oruç ibâdetine saldıranlardan bazıları diyor ki:
“Bir ay müddetle, bilhassa yaz günlerinde gündüzleri yemeyip içmeyerek, âdet olanın zıddına geceleri yiyip içmek, sıhhate zararlı olup, çeşitli hastalıkların meydana gelmesine sebep olduğu, mütehassıs doktorlar tarafından iddia edilmiştir.”
Böyle söyleyen ve yazanların, bu sözleri ve yazıları doğru değildir. Çünkü orucun edeblerinden birisi de, iftar zamanında mideyi tıkabasa doldurmayıp, henüz iştahı varken yemekten el çekmektir. Bu edebe riâyet edenlerin, hasta olmak değil, bilakis sıhhat bulacakları doktorlar tarafından ittifakla bildirilmiştir.
Oruç, Allahü teâlânın emrettiği bir ibadettir. Nasıl emredilmişse, o şekilde yapılır. Farz olan orucun vakti de Ramazan ayıdır. Beş vakit namazın, haccın, orucun vakitleri ve yapılış şekilleri hiçbir şekilde değişmez ve değiştirilemez.
Osman Ünlü       TÜRKİYE GAZETESİ      28.3.2022

 
 
27.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[27/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: el-Lokmân Suresi 19
Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt, çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir.
[27/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: Hadisi Şerif
İhtiyar kimsenin kalbi iki şeyin sevgisinde daima gençtir: 'Hayat sevgisi, çok mal sevgisi.
[27/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: El-Vâris: Servetlerin gerçek sahibi olan.
[27/3 22:32] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamber Efendimizin Oturma Adabı : Hayatın her alanını en güzel şekilde tanzim eden İslâm dini, oturuş tarzları ile alakalı da bir kısım edeb kâideleri koymuştur. Bir Müslümanın rastgele yerlerde yine rastgele oturamayacağını, her hareketinin bir kâideye bağlı olduğunu bildirmiştir.
 
Oturma Şekilleri
Muhtelif oturma şekilleri vardır. Diz çökerek, bağdaş kurarak, çömelerek, bacakları dikerek, elleri ayaları üzere arkaya atıp ayakları uzatarak oturmak gibi. Bunlardan hangisinin nerede ve ne şekilde münâsip olduğunu bize gösteren, şüphesiz ki Peygamber Efendimiz’dir.
 
PEYGAMBER EFENDİMİZİN OTURUŞ ŞEKİLLERİ
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mûtad olan oturuş tarzı, diz üstü oturma şeklinde idi. (Müslim, Îmân, 1, 5; Buhârî, Îmân 37) Fakat bunun haricinde de oturuş şekilleri vardı.
 
Bunlardan biri bağdaş kurarak oturmasıdır. Câbir bin Semure (r.a.), Resûlullah’ın, sabah namazını kıldıktan sonra güneş iyice yükselinceye kadar, bağdaş kurarak oturduğunu haber vermektedir. (Ebû Dâvûd, Edeb, 26)
 
Bağdaş Kurmak ve Bağdaş Kurarak Oturmanın Hükmü Nedir?
Bağdaş kurarak oturmak, Peygamber Efendimiz’in hoşlandığı ve çokça yaptığı oturuş biçimlerinden biriydi. Çünkü bu oturuş, insanı rahat ettiren, avret mahallinin açılmasını engelleyen ve edep kâidelerine uygun düşen bir oturuş tarzıdır. Allah Resûlü, sâdece mescidde değil, başka meclislerde de çoğu zaman böyle otururdu. Sahâbenin de Peygamberimiz’in bu oturuş tarzına uyduklarını ve onun gibi oturmayı tercih ettiklerini görmekteyiz.
 
Bir diğeri “kurfusâ” veya “ihtibâ” denilen oturuş şeklidir. İbn-i Ömer (r.a.); “Resûlullah’ı Kâbe’nin avlusunda elleriyle dizlerini tutarak şöyle otururken gördüm.” demiş ve uyluklarını karnına dayayıp kolları ile dizlerini tutarak, kaba etleri üzerine oturmuştur. (Buhârî, İsti’zân, 34)
 
Kayle bint-i Mahreme (r.a.) de; “(Müslüman olmak için geldiğimde) Resûlullah’ı dizlerini karnına dayamış, dizlerini elleriyle tutup kaba etleri üzerine oturmuş vaziyette gördüm. Onu böyle huşû ve huzûr içinde mütevâzi bir vaziyette oturur görünce, heybetinden irkildim.” demektedir. (Ebû Dâvud, Edeb, 22) Bu tarz, Peygamber Efendimiz’in çokça yaptığı, hatta Kâdî İyâz’a (r.a.) göre bağdaş kurarak oturmaktan daha çok tercih ettiği bir oturuştur. Tesettürün tam sağlanması ve avret yerinin açılma ihtimali gibi bir durumun olmaması, bu oturuş şeklinin tercih sebebidir. Sahâbe-i kirâm da çoğu kere böyle otururlardı. Toplumumuzda bu oturuş biçiminin yaygın oluşu, her halde bu sünnetin uygulanışından kaynaklanmaktadır.
 
Yalnız Resûl-i Ekrem Efendimiz, Cuma günü imam hutbe okurken bu şekilde oturup hutbe dinlemeyi yasaklamıştır. (Ebu Dâvûd, Salât, 228) Çünkü bu oturuş biçimi uyuklamaya sebep olur ve kişiyi hutbeyi dinleme vecibesinden alıkoyar. En kötüsü de abdestin bozulmasına sebep olabilir.
 
İhtifaz veya İka Nedir?
Allah Resûlü çömelerek de oturmuştur. “İhtifâz” veya “ik‘a” kelimeleri ile ifade edilen bu tarzı, daha çok bir şey yerken kullanmıştır. Enes bin Mâlik (r.a.):
 
“Ben, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’i çömelerek oturmuş olduğu hâlde hurma yerken gördüm.” demiştir. (Müslim, Eşribe, 148-149)
 
Fahr-i Kâinât Efendimiz’in müşâhede edilen bir diğer oturuş şekli de havuz veya kuyunun kenarına oturup ayaklarını aşağıya doğru sarkıtmasıdır. Ebû Mûsâ el-Eş’arî’nin (r.a.) anlattığı bir hâdisede Allah Resûlü, bir kısım ashabıyla birlikte Erîs kuyusunun kenarına oturarak ayaklarını kuyu boşluğuna sarkıtmıştır. (Buhari, Ashâbu’n-Nebi, 5)
 
PEYGAMBER EFENDİMİZİN TASVİP ETMEDİĞİ OTURUŞ ŞEKİLLERİ
Fahr-i Cihân Efendimiz’in beğenmediği ve hoş karşılamadığı oturuş biçimleri de vardır. Meselâ tek elini arkaya uzatıp elinin ayasına yaslanarak ve vücudunu da ona göre biçimlendirerek oturmak Efendimiz tarafından makbul karşılanmamıştır. İki elini arkaya koyup ayalarına yaslanmak sûretiyle oturmak da aynı şekilde uygun görülmeyen oturuş tarzlarından biridir. Çünkü bu oturuş, insanlara karşı büyüklük taslayan ve kendilerini herkesten üstün görenlerin oturuş biçimi olarak nitelendirilmiştir. Şerîd bin Süveyd (r.a.) şöyle anlatıyor:
 
“Bir gün sol elimi arkaya atmış ve elimin ayasına dayanmış otururken, Resûlullah yanıma geldi ve:
 
«– Allah’ın gazabına uğramış olanlar gibi mi oturuyorsun?» buyurdu.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 24)
 
Burada önemli olan nokta, İslâm gibi en büyük nimete sâhip olan Müslümanların, nimetten mahrum bırakılmış ve Allah’ın kızgınlığını haketmiş olan gayri müslimlere, oturuşlarında bile benzememeleri gerektiğidir. Şayet bir oturuş, yürüyüş, yatış ve benzeri davranışlar gayri müslimlerin şiârı ise, yani bu davranışlar görüldüğünde onlar hatıra geliyor ve onların hâli zihinde canlanıyorsa, bunlardan sakınmak Müslümanların görevidir.
 
Peygamber Efendimizin Oturmayı Yasakladığı Yerler
Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hangi tarzda olursa olsun, uygun olmayan yerlere oturmayı yasaklamıştır. Bunlardan biri, sokaklara ve yol kenarlarına oturmaktır. Efendimiz ashâbına:
 
“– Yollarda oturmaktan kaçının!” buyurmuştur. Onlar:
 
– Biz buna mecbûruz. Meselelerimizi orada konuşuyoruz, dediklerinde ise Allah Resûlü:
 
“– Oturmaktan vazgeçemeyecekseniz, o hâlde yolun hakkını verin!” buyurdu.
 
– Yolun hakkı nedir ey Allah’ın Resûlü? dediklerinde ise:
 
“– Harama bakmamak, gelip geçenleri incitmemek, selâm almak, mârufu emredip münkerden nehyetmektir.” buyurdu. (Buhârî, Mezâlim, 22; Müslim, Libâs, 114)
 
Diğer bazı rivayetlerde de Peygamberimiz, “yol sorana yol göstermek, imdat isteyene yardım etmek” gibi birkaç hakka daha işaret etmiştir.
 
İnsanların gelip geçtiği yerlere lüzumsuzca oturarak sohbet etmek, insanları seyretmek ve rahatça geçmelerine mâni olmak çirkin bir harekettir. Ancak zarûreten oturulduğunda Efendimiz’in işaret ettiği hususlara dikkat edilmelidir. Sokaklarda oturmanın bu mahzurunu bilen Müslümanlar, öteden beri câmi avlularında oturmayı âdet edinmişlerdir.
 
MECLİSLERDE VE İNSANLARIN BULUNDUĞU YERLERDE OTURMA
Allah Resûlü, meclislerde oturma âdâbı ile alakalı da çok güzel esaslar koymuştur. O, “Sizden biriniz bir kimseyi oturduğu yerden kaldırıp yerine kendisi oturmasın. Fakat açılarak halkayı genişletiniz.” buyurmuştur. (Buhârî, Cum’a, 20) Bir başka hadis-i şerifinde de oturduğu yerden kalkan kimsenin geri döndüğünde, önceki oturduğu yere oturmaya herkesten fazla hak sâhibi olduğunu ifâde etmiştir. (Müslim, Selâm, 31) Bu şekilde nebevî bir terbiye alan sahabe-i kiram, Efendimiz’in huzuruna vardıkları zaman, buldukları boş yere otururlardı. (Ebû Dâvûd, Edeb, 14)
 
Ashâbın bu güzel âdeti, bizler için de örnek alınacak davranışlardan biridir. Çünkü bir toplulukta sonradan gelen birinin başa veya öne geçmek istemesi, birtakım kırgınlık ve dargınlıklara hatta düşmanlıklara sebep olabilir. Meclise sonradan gelen bir kimse için oturacak yer yoksa, halkayı genişletmek ve safları sıklaştırarak ona yer açmak gerekir. Böyle davranmak meclisin âdâbındandır. Kur’ân-ı Kerîm’de bu konunun önemine dikkat çekilerek şöyle buyrulmaktadır.
 
“Ey îmân edenler! Size, «Meclislerde yer açın!» denildiği zaman hemen yer açın ki Allah da size genişlik versin.” (el-Mücâdele 58/11)
 
Bütün bu prensipler, insanlar arasında bu sebeplerle ortaya çıkabilecek ihtilâfları önlemek, topluma çeki düzen vermek ve onları belli edeplere riâyet etmeye alıştırmak için konulmuştur. Toplumumuzda, bütün bu edep kâidelerine hassasiyetle uyulmaktadır. Birçok mecliste, yaşça küçük olanlar gönülden, sevabına inanarak ve hürmet göstererek yerlerini âlimlere ve büyüklere verirler. Bu davranışlar, Efendimiz’in sünnetinin Müslüman milletimizin günlük hayatına ne kadar tesir ettiğinin bir tezâhürüdür.
 
Meclislerde riâyet edilmesi gereken edeplerden birisi de müsâade almadan iki kişi arasına oturmamaktır. Zira bu mevzuda Fahr-i Kâinât Efendimiz:
 
“Kendileri müsâade etmedikçe, iki kişinin arasına oturmak bir kimseye helâl olmaz.” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Edeb, 21)
 
Yanyana oturan iki kimseyi birbirinden ayırarak aralarına girmek yahut onların omuzlarından atlayarak ileri geçmek, edebe uygun bir hareket değildir. Çünkü her iki durumda da insanlara eziyet verilir. Çünkü o kişilerin arasında özel bir muhabbet veya başkasının duymasını istemedikleri bir sır söz konusu olabilir. Buna fırsat vermemek için özellikle camide saf tutan cemaatin, öncelikle ön safları doldurmaları ve aralarına başkalarının sokulup giremeyeceği kadar sık otur
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N