Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 12.07.2023 10:44

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[28/3 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: 46 - Yanaklara Vurmanın, Yakaları Yırtmanın ve Cahiliyet (Da'vetiyle Çağırmanın Tahrimi Bâbı)
 
296- Bize Yahya b. Yahya rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Ebû Muâviye haber verdi. H.
 
Bize Ebû Bekir b. Ebî Şeybe de rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize babam rivâyet eyledi. Bunların hepsi A'meş'den, o da Abdullah b. Mürra'dan o da Mesruk'dan, o da Abdullah'dan naklen rivâyet ettiler. Abdullah Şöyle dedi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem):
 
«Yanaklarına vuran veya yakalarını yırtan yahud câhiliyet davetiyle çağıran bizden değildir.» buyurdular.
 
Bu hadis Yahya'nındır. İbn Nümeyr ile Ebû Bekir ise elifsiz olarak (yani ev yerine ve harfini kullanarak) «ve yırtar; ve çağırırsa» dediler.
 
297- Bize Osman b. Ebî Şeybe de rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Cerir rivâyet etti. H.
 
Bize İshâk b. İbrahim ile Ali b. Haşrem de rivâyet ettiler. Dediler ki; Bize İsa b. Yûnus rivâyet etti. Bu râvilerih ikisi birden A'meş'den bu isnadla rivâyet etti. Onlar da «ve yırtar; ve çağırırsa» dediler .
 
Hadis muttefekun aleyhdir. Buhârî onu «Kitâbü'l-Cenâiz» ile «Kitâbü'î-Menâkib» da, Tirmizî Nesâî ve İbn Mâce'de «Kitâbü'l-Cenâiz» de tahric etmişlerdir.
 
«Bizden değildir» cümlesinden muradın: Bizim yolumuzda değildir demek olduğunu az yukarıda görmüştük. Çünkü ehl-i sünnete göre günah işlemek bir mü'mini dinden çıkarmaz. Meğer ki3 günahın helâl olduğuna i'tikad ede.
 
Kirmanı diyor ki: «Bu cümle tağliz içindir. Ancak «cahiliyet dâ'-veti» haramı helâl i'tikad etmek ve Allah'ın kazasına teslim olmamak gibi küfrü mûcib bir şeyle tefsir olunursa o zaman bu nefi hakikat olur.»
 
Cahiliyetden murad: İslâmdan evvelki fetred devridir.
 
Cahiliyet da'veti: harb için yardıma çağırmaktır. «Cahiliyyet devrinde araplar harbedecek olurlarsa bütün kabileleri dolaşır ve: «Ey filân oğulları!» diye bağırarak onları harbe da'vet ederlerdi. Kaatile —zâlim bile olsa — yardım ederlerdi. İslâmiyet bu âdeti yıkmıştır. Hazret-i Câbir (radıyallahü anh)'dan rivâyet edilen bir hadise göre bir zât şaka ederek ensardan birine dokunmuş. Ensari buna fena halde içerleyerek kavga etmişler ve Ensarî; «Yetişin ey Ensar!» muhacirde: «Yetişin ey muhacirler» diye harb da'vetinde bulunmuşlar. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanlarına çıkarak:
 
«Bu câhiliyet da'veti ne oluyor?» demiş, sonra kavgalarının sebebini soruşturmuş; muhacirin şakadan dokunması olduğunu anlayınca:
 
«Bırakın onu! Çünkü o çirkin bir şeydir...» buyurmuştur.
 
Kâdî Iyaz'a göre cahiliyet da'veti: Yas ederek ağlamak, ölünün iyiliklerini sayarak ağlamak gibi şeylerdir.
 
Başına bir belâ gelince yanaklarına vurmak, yakalarım yırtmak, yüzünü tırmalamak, vay helâkim, vay başıma gelenler... gibi feryadlarda bulunmak câhiliyet âdetlerindendir. Hadisde yanakların zikredilmesi ekseriyetle onlara vurulduğu içindir. Yoksa vücudun sair yerlerine vurmak da ayni hükümdedir; ve hepsi haramdır.
 
Bu hadisde üç şey zikredilmiş ve bunlar birbirlerine (yahud) ma'na-sına gelen «ev» edâtiyle atfolunmuşlardır. Binaenaleyh nefi bunların ayrı ayrı her biri ile hasıl olacak demektir. Vakıa rivâyetlerin bâzısında «ev» yerine atıf harflerinden «ve» kullanılmıştır. Bu edat mutlak surette cemi' için olup tertibe filân delâlet etmezse de burada o, «ev ma'nasında kullanılmıştır. Zira bir hadisin iki rivâyetinden biri «ev» diğeri «ve» ile gelirse «ve= ye de «ev» manası verilir.
 
298- Bize Hakem b. Mûsa el-Kantariy rivâyet etti.
 
(Dedi ki)' Bize Yahya b. Hamza, Abdurrahman b. Yezîd b. Câbir'den rivâyet etti. Ona Kâsım b. Muhaymira rivâyet etmiş.
 
Dedi ki: Bana Ebî Bürdete'bni Ebî Mûsa rivâyet etti.
 
Dedi ki:
 
Ebû Mûsa çok hasta oldu ve bayıldı. Başı kadınlarından birinin kucağında idi. Bunun üzerine kadınlarından biri bir çığlık kopardı. Fakat Ebî Mûsa ona bir şey söyleyemedi. Ayıldığı vakit:
 
«Resûlüllah
[28/3 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Gaziantep Müdafaası ve Şahin Bey’in Şehadeti 1920
•  Afyon’un İşgali 1921
•  Cevdet Sunay’ın Cumhurbaşkanı Seçilmesi 1966
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[28/3 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“...Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi...” 
 
Al-i İmran 159
[28/3 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Ramazan ayı girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır.” 
 
Buhârî, Savm 5
[28/3 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: ORUÇ İBADETİ
 
Oruç, insanın mânevî yönünü güçlendiren büyük bir ibâdettir. Aynı zamanda oruç, nefsânî isteklerin zayıflaması nisbetinde, kulun günâhlara düşmesine de mânî olur.
Ebû Umâme (r.a.) Rasûlullah Efendimiz’e, “Bana öyle bir amel tavsiye et ki, Allah Teâlâ beni onunla mükâfâtlandırsın.” dediğinde Efendimiz:
“– Sana orucu tavsiye ederim, zîrâ onun bir misli yoktur.” buyurdular. Nesâî, Sıyâm, 43
Allah Resûlü’nün en çok devâm ettiği amellerden birisi de, Rabbimizin en fazla hoşlandığı oruç ibâdetidir. O, orucun kıymetini şu şekilde bildirmiştir:
“Âdemoğlunun her ameli katlanır. Hasene, en az on misliyle yazılır. Bu, yedi yüz misline kadar çıkar. Allah Teâlâ hazretleri şöyle buyurmuştur; «Oruç, bu kâideden hâriçtir. Çünkü o, sırf Ben’im içindir, Ben de onu (dilediğim gibi) mükâfatlandıracağım. Kulum Ben’im için şehvetini, yemesini ve içmesini terketti.» Oruçlu için iki sevinç vardır: Biri, iftar vaktindeki, diğeri de Rabbi’ne kavuştuğu andaki sevincidir. Oruçlunun ağzından çıkan koku, Allah indinde misk kokusundan daha hoştur.” Müslim, Sıyâm, 164
Oruç, sâhibini takvâya ulaştıran bir ibâdettir. İnsan, bu takvâ sâyesinde cehennem ateşinden korunmuş ve cennete yaklaşmış olur.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[28/3 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?
[Enam Sûresi.32]
[28/3 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: HZ. PEYGAMBER (S.A.S.)’İN EVLATLIĞI ZEYD BİN HARİSE (R.A.)
Zeyd, Hz. Peygamber’in azadlı kölesiyken onun yanında kal- mayı tercih etmiş, Peygamberimiz de onu evlat edindiğini bil- dirmişti. Hz. Muhammed, peygamber olur olmaz onu tasdik edip müslüman oldu. 'Onları babalarının isimleriyle çağırın...' (el-Ahzab, 33/5) ayeti ininceye kadar 'Muhammed'in oğlu' diye anıldı. Bu ayet-i kerimenin inmesiyle Zeyd, Zeyd b. Hârise olarak çağrılmaya başlandı. Hz. Peygamber’in cefakâr dostla- rından biriydi. Sıkıntılı zamanlarında onunla birlikteydi. Ni- tekim, çevre kabileleri İslam'a davet etmek üzere Tâif 'e giden Hz. Peygamber’i yalnız bırakmamış, Tâiflilerin attığı taşlar Al- lah’ın Elçisine isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve çeşitli yaralar almıştı.
 
ĞÂŞİYE SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 26 âyettir.
Sûre adını, birinci âyetteki “el- Gâşiye” kelimesinden almıştır.
Ğâşiye, kaplayıp bürüyen de- mektir.
Sûrede cehennemliklerle cen- netliklerin ahiretteki durumları tasvir edilmekte, Allah’ın varlı- ğına dair deliller sıralanmakta, tebliğ yöntemi öğretilmektedir.
 
ÖZLÜ SÖZ
Her işte hayır bulmayı arzu edenler, insanlara hüsnü zanda bulunsunlar. (İmam-ı Şafii)
[28/3 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: Dilediğini maddii manevi nimetler verip öne geçiren
 
Al-Muqaddim : The Expediter  who brings forward whatever it wills.
 
Yüce Allah, istediği kimseleri önegeçirir. Bu öne geçirmedini konularda olduğu gibi yaradılış ve maddi konularda da olur. Yüce Allah, canlıların kimini önce, kimini de sonra yaratmıştır. Kimine zenginlik vermiştir, kimine vermemiştir.
 
Mukaddim ve Muahhir isimlerinden birini zikretmeden yalnız ötekiyle dua etmek caiz değildir. Her ikiside Allah'ın fiili  sıfatlarındandır. Dilediğini öne alan, dilediğini arkada bırakan O'dur. Öne alınan kimse yüksek mertebeler çıkar. Geri bırakılan ise en aşağı mertebelere iner. Geri bıraktığını öne çıkarmaz, öne çıkardığını da geriye bırakmaz. Bu iki ismi birlikte zikretmek, ayrı zikretmekten daha güzeldir.
 
Bu İsmi bilmenin Faydaları:
 
Müslüman, Allah'ın öne çıkardığını öne çıkarmalı arkaya koyduğunu arkaya koymalıdır.
 
Allah'ın Mukaddim ve Muahhir olduğunu bilen kimse, ibadet ve iyiliklerinin çokluğuna güvenmez, günah ve kötülüklerinin çokluğu nedeniyle de Allah'tan ümit kesmez. Zira Allah'a uzak gibi görünen nice kimseler yakın, yakın gibi görünen nice kimseler de gerçekte O'ndan uzaktır.
 
Daima kötü sondan, günahları öne alıp ibadetleri ertelmekten Allah'a sığınmalıdır.
 
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) Kubbealtı Lugatı, İlhan Ayverdi,3. Baskı, 2008
[28/3 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnet, Hz. Peygamber'in devamlı olarak yaptığı ve bir mazeret olmaksızın terketmediği veya mazeretsiz nâdiren terkettiği şeydir. Namazda Sübhâneke duasını okumak, eûzü çekmek bu mânada sünnettir. Sünnetin yapılmasına sevap olmakla birlikte terkedilmesine ceza (ikab) yoktur; sadece kınama ve sitem (itâb) vardır. Namazın sünnetleri, namazın vâciplerini tamamlar, onlardaki kusurları telâfiye ve fazla sevaba vesile olur. Sünnetlere riayet etmek ve devam etmek Hz. Peygamber'e muhabbetin bir nişanesi sayılır. Bununla birlikte sünnetin terkedilmesi ne farzın terkedilmesi gibi namazın bozulmasını (fesad) ve yeniden kılınmasını, ne vâcibin kasten terkedilmesi gibi tahrîmen mekruhluğu, ne de vâcibin sehven terkedilmesi gibi sehiv secdesi yapmayı gerektirir. Fakat sünnetlerin kasten terkedilmesi 'isâet' (yanlış ve kötü davranma) olur. İsâet, Hanefîler'in tanımlamasına göre tenzîhen mekruhun üstünde, tahrimen mekruhun altında yer alır. Hz. Peygamber'in devamlı olarak yapmayıp, yapılmasına teşvikte bulunduğu şeylere ise Hanefîler, mendup=müstehap adını vermişlerdir. Buna göre meselâ sabah namazının farzından önce iki rek`at namaz kılmak sünnet, ikindi ve yatsıdan önceki dört rek`at ise müstehap sayılmaktadır.
Edep (çoğulu âdâb) ise, Hz. Peygamber'in devamlı olmaksızın birkaç kere yaptığı şeylerdir. Rükû ve secdede üçten fazla tesbih yapmak (yani rükûda üçten fazla 'sübhâne rabbiye'l-azîm' demek) böyledir. Hanefî kitaplarında edep tabiri, mendub=müstehap anlamında da kullanılır. Âdâb sayılan şeyleri terketmek, her ne kadar isâet sayılmaz ve kınamayı gerektirmez ise de bunlara riayet edilmesi daha faziletlidir (efdal). Esasen namazın âdâbı, yüce yaratıcının huzurunda durulduğunun farkında olunarak, zâhiren mütevazi bir halde bulunmaktır.
Buna göre Hanefîler'de namazın farz ve vâcipleri dışında yapılması uygun görülen şeyler kuvvetliden zayıfa doğru şöyle bir sıralama takip etmektedir: Sünnet, mendup=müstehap, âdâb.
Diğer mezheplerde ise mendup, bir bağlayıcılık ve gereklilik söz konusu olmaksızın yapılması istenen şey şeklinde tanımlanmaktadır. Mendubun yapılmasına sevap olmakla birlikte terkedilmesine ceza yoktur. Fakat mendubu terkeden kişi, kınama ve sitemi hak eder.
Buna göre, cumhurun mendup tanımı Hanefîler'in sünnet tanımı ve anlayışlarıyla örtüşmektedir. Esas itibariyle namazın farz ve vâciplerinden olmayan, dolayısıyla eksikliği namazın aslına zarar vermeyen, bununla birlikte yerine getirilmesi hem Hz. Peygamber'in uygulamasına uyma hem de namazın şekil ve içeriğini tamamlama anlamına gelen şeylerin genel anlamda mendup olarak değerlendirilmesi, namazın sünnet, müstehap ve âdâbının bu başlık altında düşünülmesi mümkündür. Bu bakımdan aşağıda namazın sünnetleri ve âdâbı olarak sayılan şeyler genel olarak namazın menduplarıdır.
A) SÜNNETLERİ
Namazın sünnet ve âdâbının çoğu, namaz fiillerinin belli bir düzen ve intizam içinde yapılmasını ve yapılan fiillerin şeklen güzel görünmesini sağlamaya yöneliktir. Namazın sünnetleri şunlardır:
1. İftitah tekbirini alırken ellerin yukarı kaldırılması ve bu esnada ellerin açık ve parmakların normal halleri üzere bulunması ve içlerinin kıbleye yönelik tutulması. Erkekler ellerini kulaklarına, kadınlar göğüsleri hizasına kadar kaldırırlar. Bu hüküm kunut tekbiri ve bayram namazının ilâve tekbirleri için de geçerlidir. Ayrıca, imama uyan kişi (muktedî) iftitah tekbirini, imamın iftitahından çok sonraya bırakmamalıdır.
2. İftitah tekbirinin hemen ardından el bağlamak (itimat). Bunda önce elleri salıverip (irsâl) sonra bağlamak yoktur. Erkekler göbek altından ve kadınlar göğüs üstünden el bağlarlar. Sağ el sol elin üzerine konulur. Erkekler sağ elin serçe ve baş parmaklarını sol bileğin iki tarafından halka yaparlar. Kadınlar halka yapmayıp, sağ ellerini düz bir şe
[28/3 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: Anlayasiniz diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik (YUSUF/2)
 
Ve böylece biz onu Arapça bir hüküm (hikmetli bir söz) olarak indirdik Eger sana gelen bu ilimden sonra, onlarin arzularina uyarsan, (iste o zaman) Allah tarafindan senin ne bir dostun ne de koruyucun vardir  (RA'D/37)
 
Süphesiz biz onlarin: 'Kur'an'i ona ancak bir insan ögretiyor' dediklerini biliyoruz Kendisine nisbet ettikleri sahsin dili yabancidir Halbuki bu (Kur'an) apaçik bir Arapçadir  (NAHL/103)
 
(Resûlüm!) Biz onu böylece Arapça bir Kur'an olarak indirdik ve onda ikazlari tekrar tekrar açikladik Umulur ki onlar (bu sayede günahtan) korunurlar; yahut da o (Kur'an) kendileri için bir ibret ortaya koyar  (TAHA/113)
 
Apaçik Arapça bir dille  (ŞUARA/195)
 
Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de,  (ŞUARA/198)
 
Korunsunlar diye, pürüzsüz Arapça bir Kur'an indirdik  (ZÜMER/28)
 
(Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okunarak açiklanmis bir kitaptir  (FUSSİLET/3)
 
Sehirlerin anasi (olan Mekke'de) ve onun çevresinde bulunanlari uyarman ve asla süphe olmayan toplanma günüyle onlari korkutman için, sana böyle Arapça bir Kur'an vahyettik (Insanlarin) bir bölümü cennette, bir bölümü de çilgin alevli cehennemdedir  (ŞURA/7)
 
Biz, anlayip düsünmeniz için onu Arapça bir Kur'an kildik  (ZUHRUF/3)
 
Ondan önce de bir rahmet ve rehber olarak Musa'nin kitabi vardir Bu (Kur'an) da, zulmedenleri uyarmak ve iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap lisaniyla indirilmis, dogrulayici bir kitaptir  (AHKAF/12)
[28/3 21:34] Ömer Tarık Yılmaz: HZ. İBRAHİM VE HZ. İSMAİL ALEYHİMASSELAM'IN KISSALARI
 
4957 - İbnu Abbas radıyallahu anhüma anlatıyor: 'Hz. İbrahim beraberinde Hz. İsmail aleyhimasselam ve onu henüz emzirmekte olan annesi olduğu halde ilerledi. Kadının yanında bir de su tulumu vardı. Hz. İbrahim, kadını Beyt'in yanında, Devha denen büyük bir ağacın dibine bıraktı. Burası Mescid'in yukarı tarafında ve Zemzem'in tam üstünde bir nokta idi. O gün Mekke'de kimse yaşamıyordu, orada hiç su da yoktu. İşte Hz. İbrahim anne ve çocuğunu buraya koydu, yanlarına, içerisinde hurma bulunan eski bir azık dağarcığı ile su bulunan bir tuluk bıraktı.
 
Hz. İbrahim aleyhisselam bundan sonra(emr-i ilahi ile) arkasını dönüp (Şam'a gitmek üzere) oradan uzaklaştı. İsmâil'in annesi, İbrahim'in peşine düştu (ve ona Kedâ'da yetişti).
 
'Ey İbrahim, bizi burada, hiçbir insanın hiçbir yoldaşın bulunmadığı bir yerde bırakıp nereye gidiyorsun?' diye seslendi. bu sözünü birkaç kere tekrarladı. Hz. İbrahim, (emir gereği) ona dönüp bakmadı bile. Anne, tekrar (üçüncü kere) seslendi:
 
'Böyle yapmanı sana Allah mı emretti?' dedi. Hz. İbrahim bunun üzerine: 'Evet!' buyurdu. Kadın:
 
'Öyleyse (Rabbimiz hafizimizdir), bizi burada perişan etmez!' dedi, sonra geri döndü. Hz. İbrahim de yoluna devam etti. Kendisini göremeyecekleri Seniyye (tepesine) gelince Beyt'e yöneldi, ellerrini kaldırdı ve şu duaları yaptı: 'Ey Rabbimiz! Ailemden bir kısmınnı, senin hürmetli Beyti'inin yanında, ekinsiz bir vâdide yerleştirdim -namazlarını Beyt'inin huzurunda dosdoğru kılsınlar diye-. Ey Rabbimiz! Sen de insanlardan mü'min olanlarrın gönüllerini onlara meylettir ve onları meyvelerle rızıklandır ki, onlar da nimetlerinin kadrini bilip şükretsinler' (İbrahim 37).
 
İsmail'in annesi, çocuğu emziriyor, yanlarındaki sudan içiyordu. Kaptaki su bitince susadı, (sütü de kesildi), çocuğu da susadı (İsmail bu esnada iki yaşında idi). Kadıncağız (susuzluktan) kıvranıp ızdırap çeken çocuğa bakıyordu. onu bu halde seyretmenin acısına dayanamayarak oradan kalktı, kendisine en yakın bulduğu Safa tepesine gitti. Üzerine çıktı, birilerini görebilirmiyim diye (o gün derin olan) vadiye yönelip etrafa baktı, ama kimseyi göremedi. safa'dan indi, vadiye ulaştı, entarisinin eteğini topladı. Ciddi bir işi olan bin insanın koşusuyla koşmaya başladı. Vadiyi geçti. Merve tepesine geldi, üzerine çıktı, oradan etrafa baktı, bir kimse görmeye çalıştı. Ama kimseyi göremedi. bu gidip-gelişi yedi kere yaptı. İşte (hacc esnasında) iki tepe arasında hacıların koşması buradan gelir.
 
Anne, (bu sefer) Merve'ye yaklaşınca bir ses işitti. Kendi kendine: 'Sus' dedi ve sese kulağını verdi. O sesi yine işitti. Bunun üzerine:
 
'(Ey ses sahibi!) sen sesini işittirdin, bir yardımın varsa (gecikme)!' dedi. Derken Zemzem'in yanında bir melek (tecelli etti). Bu Cebrail'di. Cebrail kadına seslendi: 'Sen kimsin?' Kadın: 'Ben Hâcer'im, İbrahim'in oğlunun annesi...'
 
'İbrahim sizi kime tevkil etti?'
 
'Allah Teâla'ya.'
 
'her ihtiyacınızı görecek Zât'a tevkil etmiş.'
 
Ayağının ökçesi -veya kanadıyla- yeri eşeliyordu. Nihayet su çıkmaya başladı. Kadın (boşa akmaması için) suyu eliyle havuzluyordu. Bir taraftan da sudan kabına doldurdu. Su ise, kadın aldıkça dipten kaynıyordu.'
 
İbnu Abbas radıyallahu anhüma dedi ki: 'Allah İsmail'in annesine rahmetini bol kılsın, keşke zemzemi olduğu gibi akar bıraksaydı da avuçlamasaydı. Bu takdirde (zemzem, kuyu değil) akar su olacaktı.'
 
Kadın sudan içti, çocuğunu da emzirdi.
 
Melek, kadına:
 
'Zayi ve helak oluruz diye korkmayın! Zira, Allah Teâla Hazretleri'nin burada bir Beyt'i olacak ve bunu da şu çocuk ve babası bina edecek. Allah Teâla Hazretleri o işin sahiplerini zayi etmez!' dedi. Beyt yerden yüksekti, tıpkı bir tepe gibi. Gelen seller sağını solunu aşındırmıştı.
 
Kadın bu şekilde yaşayıp giderken, oraya Cürhüm'den bir kâfile uğra
[28/3 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Sizden biri içiyle dışıyla Müslüman olursa, yaptığı herbir hayır en az on mislinden, yedi yüz misline kadar sevabıyla yazılır. İşlediği her bir günah da sâdece misliyle yazılır. Bu hâl, Allah'a kavuşuncaya kadar böyle devam eder.' 
Buharî, İman 31; Müslim, İman 205, (129).
[28/3 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin.
[Bakara Sûresi.42]
[28/3 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbim! beni ve soyumdan gelecek olanları namazı devamlı kılanlardan eyle; Rabbimiz, duamı kabul et!” (İbrâhim, 14/40)
[28/3 21:35] Ömer Tarık Yılmaz: Akıllıya danışıp onu dinleyen, doğruyu bulur, dinlemeyen pişman olur.[Maverdi]
[28/3 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.ÂSIM BİN SABİT
Asr-ı saâdette küfür ve şirk karanlıklarından kurtulup, İslâm nûruna kavuşanların hayatlarında, tamamen bir değişiklik oluyor ve eski hayatlarıyla alâkalı her şeyi terk ediyorlardı. Müslüman olmadan önceki hayatlarını hatırlatan bir hâdise onlara büyük bir ızdırap veriyordu. Bu durum Akabe bî´atından önce Müslüman olan Medîneli Âsım bin Sâbit´te de kendini göstermişti.
 
Âsım Müslüman olduktan sonra, hiç bir müşrike dokunmamaya ve müşriklerden hiçbirini de kendine dokundurmamaya karar vermişti. Bu kararında sâbit olması için de devamlı olarak Allahü teâlâya duâ ediyor, yalvarıyordu.
 
Taşla saldırırız
 
Âsım bin Sâbit Bedir savaşına katılmış, büyük kahramanlık göstermişti. Peygamber efendimiz, Bedir gazâsının gecesinde Eshâb-ı kirâma nasıl harp edileceğini, harpte hangi usûlü takip edeceklerini sordu. Asım bin Sâbit eline yayı ve oku alarak dedi ki:
 
- Yâ Resûlallah, Kureyş kavmi 100 metre veya daha yaklaştıkları zaman yayla okları kullanırız. Kureyşliler, bize taş yetişecek kadar yakınımıza geldikleri zaman taşla mücâdele ederiz. Mızrak yetişecek kadar yakınımıza geldikleri zaman, mızrak kırılıp parçalanıncaya kadar mızrakla mücâdele ederiz. Kırılınca mızrağı bırakır, kılıçlarımızı sıyırır ve kılıçla çarpışmaya tutuşuruz.
 
Peygamber efendimiz bunu beğendiler ve buyurdular ki:
 
- Harbin îcâbı budur. Bu tarzda çarpışılması lâzımdır. Çarpışan ve vuruşan Âsım´ın çarpışması gibi çarpışşın!
 
Bedir harbi bu şekilde yapıldı ve meleklerin de yardımıyla Allahü teâlâ zafer ihsân eyledi. Âsım bin Sâbit bu gazâda Kureyş´in ileri gelenlerinden Ukbe bin Muayt´i öldürdü. Bu Ukbe Mekke´de Peygamberimizi boğmaya kalkmış ve hayatına son vermek için çalışmış azıl müşriklerden idi.
 
Peygamberimizin hicreti üzrerine:
 
- Ey Kusvâ (Peygamberimizin devesinin adı) adındaki devenin binicisi! Hicret edip bizden uzaklaştın. Fakat pek yakında beni atlı olarak karşında göreceksin. Mızrağımı size saplayıp, onu kanınızla sulayacağım. Kılıçla hiç örtülü yerinizi bırakmayacağım, ma´nâsına gelen beytler söyledi.
 
Peygamberimiz onun bu sözlerini işitince:
 
- Allahım! Onu yüzü koyun, burnunun üzerine düşür! diyerek duâ etti.
 
Ukbe bin Ebi Muayt, Bedir´de Kureyş ordusunun yenildiği anladığı zaman, kaçıp kurtulmak için atını sürdü. Fakat hayvan hiçbir şey yokken birden ürkmüş ve Onu yere vurmuştu. Resûlullahın duâsı gerçekleşmişti. Abdullah bin Seleme de onu esir etmişti.
 
Bir tek ben öldürülüyorum
 
Peygamberimiz Âsım bin Sâbit´e Ukbe´nin cezâlandırılmasını emretti. Ukbe dedi ki:
 
- Yazıklar olun sana ey Kureyş cemâ´atı. Şunlar arasında neden bir tek ben cezâlandırılıyorum?
 
Peygamberimiz buyurdu:
 
- Allah ve Resûlüne olan düşmanlığından dolayı cezâlandırılıyorsun.
 
- Yâ Muhammed! Kavminden herkese yaptığını bana da yap. Onları öldürürsen beni de öldür. Onlara emân verirsen bana da emân ver. Onlardan kurtulmaları için para alırsan, onlar gibi benden de al. Yâ Muhammed! Sen beni öldürürsen, küçüklere kim bakacak?
 
- Onları Allaha bırak. Ey Âsım git onun cezâsını ver!
 
Âsım bin Sâbit gidip Ukbe´nin cezâsını verince Peygamberimiz buyurdu ki:
 
- Vallahi; Allahı, Resûlünü ve Kitâbını inkâr eden, Peygamberini işkenceden işkenceye uğratan senden daha kötü bir adam bilmiyorum.
 
Âsım bin Sâbit, Uhud´da da bulundu ve Resûlullahın has okçularından idi. Bu savaşta Resûlullahın yanından bir an bile ayrılmayan, O´nunla beraber sebât eden bahtiyarlardandı. Bu gazâda müşriklerin sancaktarlarından Müsâfi bin Talhâ ile kardeşi Hâris bin Talhâ´yı ok ile öldürdü.
 
Bunların anneleri Sülâfe binti Sa´d, Hz. Âsım´ın kafatasından şarap içmeyi nezrederek yemîn etti ve Onun başını kendisine getirene yüz deve vermeyi vaad etti.
 
Öğretmenler heyeti
 
Uhud sav
[28/3 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna'nın Mütevazı Bir Hayatı Vardı
 
     Bütün bir mânâ âlemini kucaklayan, engin fikirli insan Mevlâna, evinde çok sade, fakirane bir hayat sürüyordu. Selçuklu emîri Bedreddin Gevhertaş'ın yaptırdığı ve babası Sultan'ül-Ûlema'ya tahsis ettiği medresinin birkaç hücresinde oturuyor, ziyaretleri burada kabul ediyordu. Saraylara, tahtlara sığmayan ünlü sultanlar, ordulara hükmeden emirler, O'nun bu küçük, daracık medresesinde küçülüyor, bu gönül hücresinden feyz almaya çalışıyorlardı. Medresenin yüksekçe bir sahn-ı vardı. Buradan oturma odası olarak kullanılan hücrelere geçilmekte, hücrelerin arasını ahşap perdeler bölmekte idi. Eskiden Konya'da Anadolu'nun birçok kasabalarında âdet olduğu üzere, sıcak mevsimlerde geceyi halk evlerinin çatısız düz damlarında geçirir, serinlerdi. Mevlâna'nın da bazı geceler, medresenin damında oturduğuna dair, kitaplar bilgi vermektedir.
    Sofrası da fakirceydi. Çoğu zaman, yoğurda sarımsak ezer, bazlamaçla (pide ekmek) lokma ederdi. Eve, bir zembil girse, müridlerine paylaştırmak için Hüsameddin Çelebi'ye gönderir, kendisi asla el sürmezdi. Bir gün zevcesi Kerra Hatunun, 'Evde yiyecek bir lokma kalmadı' demesi üzerine
    — Aman ne mübarek ev! Tıpkı peygamber evi!
    diye, esef etmemesini söylemişti. Saraydan gönderilen yemeklere el sürmez, bunun tekerrür etmemesi için haber gönderirdi. Giyimi de öylesineydi. Başına, deve tüyü bir sikke (külah) giyer, üzerine de dumanî renkte bir destar sarardı. Sırtında, önü yırtmaçlı, uzun etekli ve geniş kollu alacadan bir entari veya cübbe bulunurdu. Gerek cübbesinin, gerekse hırkasının önü daima yırtmaçlı dikilirdi. Zira, bu elbiseleri, birkaç gün sonra, bir fakirin sırtında görmek mümkündü. Hediye edeceği zaman, sırtından kolayca çıkması ve çıkarırken zahmet vermemesi için yırtmaçlı dikilirdi.
    Bir gün, Kerra Hatun, kopmuş bir düğmeyi dikiyordu üzerinde.. Hanımı, eski bir inanışa uyarak, ağzına bir şey, meselâ bir çöp almasını tavsiye etmişti. Mevlâna gülerek:
    — Korkma, ağzımda 'Kulhüvallahü ahad' var. Onu, dişlerimin arasında öyle bir sıkıyorum ki, hiçbir şey olmaz., dedi. Menâkıb sahibi Eflâkî'nin verdiği bilgilere göre, Mevlâna, Kayseri'de, şeyhi Burhaneddin Muhakkık-i Tırmızî'yi ziyaretten sonra, Konya'ya dönmüş, zahir ilimlerinin öğretimi ile meşgul olarak, vaazların, nasihatların kapılarını açmıştı. Peygamberin, 'Sarıklar arapların taçlarıdır' sözü gereğince bilginlere yaraşır bir sarık sarmış, bir ucunu da taylasan bırakmış, kollan geniş bir hırka giymişti. Diğer bir hikâyeden de, Tebrîzli Semseddin'in Konya'dan ilk ayrılışında Mevlâna'nın 'Hindibarî' denilen bir kumaştan 'Ferace' dikilmesini söylediğini, başına da bal renginde keçe bir külah giydiğini öğreniyoruz.
    Mevlâna:
    — Cübbe ve sarıkla insan âlim olmaz. Âlimlik, insanın zâtında bulunan bir hünerdir, der ve giyimine asla önem vermez, halkın giydiğini giyer, halktan ayrılmazdı.
    Yine kaynaklardan öğrendiğimize göre, Mevlâna uzunca boylu, zayıfça, soluk buğday benizli, siyah kaş, elâ gözlü ve kırçıl sakallıdır. Yüzünü çeviren bir tutamak sakalı vardı. Uzun sakal bırakan sözde sofileri kınar, şöyle derdi:
— Sakalın çokluğu erkeği böbürlendirir, bu da insanı manen öldürür. Çok sakal, sûfilerin hoşuna gider. Fakat, sûfî sakalını tarayıncaya kadar ârif Allah'a ulaşır.
    Kendisi hiç kimseden bir şey talep etmediği gibi, çevresindekilerin
    de el avuç açmasına asla izin vermezdi:
    — Bizim dostlarımızdan kim, dünyaya ait bir şey istemek için el avuş açarsa, ondan yüz çeviririz. Çünkü biz, istek kapımızı kendi dostlarımıza kapamışız. Bize almayı değil, vermeyi öğrettiler... derdi..
[28/3 21:36] Ömer Tarık Yılmaz: ORUCUN HİKMET ve FAYDALARI
 
Allah’ın emir ve yasakları elbetteki kulların iyiliği içindir. İslâm bilginleri, bütün hükümlerin insanların yararlarını gerçekleştirme amacına yönelik olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Allah’ın yapılmasını istediği şeylerde kullar için çok büyük faydalar, yasakladığı şeylerde ise büyük zararlar bulunduğu inkar edilemez bir gerçektir.
 
İslâmi öğretinin kendilerine yüklediği görev gereği İslâm âlimleri çeşitli ibadetlerin yarar ve hikmetleri konusunda öteden beri kafa yormuş, bunların kişisel pratik yararlarından çok, insan nefsinin arındırılması ve yükseltilmesi yolunda fonksiyonel hâle getirilmesine çalışmışlardır. Bu bağlamda kulların yapmakla yükümlü tutulduğu ibadetlerin sağladığı bazı faydalar ya da hikmetler tespit edilebildiği gibi, bu faydaların veya gerçekleştirilmek istenen amaçların tamamının tespit edilemediği de bir hakikattir.
 
Oruç ibadetinin temel hedefi insanları takvaya eriştirmektir. Bu bizzat Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı...” (Bakara, 2,/183) şeklinde ifade edilmektedir.
 
Oruç ibadeti kanaatkarlığımızı güçlendirir. Açlık çeken insan yoksulun, muhtacın durumunu anlar ve kanaat etmenin önemini daha iyi kavrar. Artık israf edemez olur. Allah Resulü’nün “Kanaat bitmeyen bir hazinedir (Beyhakî, “Zühd”, 2/88)” sözü, müminin kulaklarında yankılanır. Nimetin eskisinden daha çok kadrini bilen insan, Allah’a olan şükrünü artırır. Hırsın mahrumiyete, kanaatin rahmete vesile olduğunu anlar. Allah Resulü’nün “iktisat eden geçim sıkıntısı çekmez” (İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 5/331) müjdesi hayatında tezahür etmeye başlar.
 
Oruç ibadeti, insana iftar ve sahur ile, kılınan teravih namazlarıyla, diğer ibadetlerle hayata çekidüzen verme imkânı tanır.
 
Oruç ayı olan Ramazan Ayı, kulun Rabbine iltica ederek, günahlarının bağışlanması için hayat yoluna yerleştirilmiş fırsat ve hazinelerle doludur. Kişi, Kur’an üzerinde daha fazla düşünme imkânı yakalar. Ramazanın getirdiği bereketle insan, Kur’an’dan daha çok haz alır, onu daha derinden ve bilinçle dinleyip anlama imkânını elde eder.
 
Oruç bedenin zekâtı olarak, vücutta birikmiş zararlı unsurların def’i için metabolizmaya büyük bir imkân sağlar. İnsanın, vücudunu diğer canlılardan daha farklı olarak madde ve mananın sırlı ve ahenkli bir birleşimi olarak görmeye başladığı bu ayda vücutlar yenilenir, dimağlar parlar... Allah Resulü’nün “oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız” sözünü teyit edercesine bedenlerimiz sağlık bulur. (Taberani, Mu’cemu’l-Evsat, VIII, 174)
Ramazan orucu ümitsiz insanların bağışlanma ümitlerini yeşerttikleri bir zaman dilimidir. Oruç, ansızın gelecek sıkıntılara karşı insanlara dayanıklı olmayı öğreten bir öğretmendir. Çocuklarımıza dinlerini, havasını teneffüs ederek, yaşayarak öğrenme ve yaşama fırsatı veren bir aydır Ramazan...
Allah Resulü, inanıp karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazanı değerlendirenlerin geçmiş günahlarının bağışlanacağını söylemiştir. (Nesâî, “İman”, 21) Aynı şekilde Allah Resulü, Sahabi Ka’b b. Ucre’ye hitaben: “Ey Ka’b! Namaz kişinin Müslüman oluşuna delildir. Oruç ise sağlam bir kalkandır. Sadaka vermek, suyun ateşi söndürdüğü gibi günahları silip süpürür. Ey Ka’b! Haramla beslenerek teşekkül eden et ve kemiklere ancak ateşte olmak yaraşır.” (Tirmizî, “Cum’a”, 79) buyurmuştur.
 
Orucun hikmetleri ile hükümlerini anlamak arasında sıkı bir bağ vardır. Oruç ibadetinin yerine getirilmesi ile ilgili kuralların bilinmesi, orucumuzu Allah
[28/3 21:37] Ömer Tarık Yılmaz: ÂSÂR
 
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemden veya O'nun huzûrunda bulunmakla şereflenen arkadaşlarından (Sahâbe) ve onları görmekle şereflenen müslümanlardan (Tâbiînden) bildirilen haberler. (Bkz. Eser)
[28/3 21:37] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bıraktığı miras nedir?
 
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in maddi mirasını menkul mallar ve gayr-i menkul mallar şeklinde iki kısımda mütalaa etmek mümkündür. Menkul olanlar, para, zati eşya, hayvan gibi mallardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) hastalığı esnasında yanında bulunan yedi (bazı rivayetlerde beşten dokuza kadar çeşitli rakamlar verilmektedir) dirhemin fakirlere dağıtılmasını istemiştir. Bu bakımdan o, nakit miras bırakmamıştır. Daha önce kölelerini de azat ettiğinden, vefat ettiği esnada kölesi ve cariyesi de yoktu. Bazı kaynaklar onun geriye develerinin, giyim eşyalarının, yüzüğünün, bazı aletlerin ve zırhının kaldığını kaydederler. Şüphesiz hanımlarının kullandığı ev eşyaları bunların dışındadır. Onun hayvanları ile bazı ev aletleri ve ayakkabılarının Ali ailesine verildiği kaydedilir. Hırkası, kılıcı ve yüzüğü ise devlete kalmıştır. Gayr-i menkul mallara, yani arazilere gelince, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in vefatından sonra kızı Hz. Fatıma başta olmak üzere bazı yakın akrabaları Hz. Ebu Bekir’den onun mirasını istediler. Hz. Ebu Bekir, Rasulüllah’ın (s.a.s.) “Biz Peygamberler miras bırakmayız, bıraktığımız sadakadır.” buyurduğunu söyleyerek, onun terekesini taksim etmeyeceğini, ancak hayatta iken kendisinin bakmakla mükellef olduklarına bakacağını ve onun sarfettiği yerlere de aynen sarfedeceğini bildirdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) Fedek arazisinin gelirlerini ailesinin giderleri için harcar, amme işlerine, yolcu ve misafirlere sarfederdi. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.s.), arazileri intifa hakkı kendinde kalmak şartıyla kamunun istifadesine vakfetmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sahip olduğu arazileri, vefatından sonra devlete maledildi. Hz. Ebu Bekir buranın gelirlerini aynen Rasulüllah’ın harcadığı yerlere sarfederdi. Fedek, Hulefa-i Raşidin döneminde de hazineye ait olarak kalmış ve Hz. Ebu Bekir’in uygulamasına devam edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hanımlarının oturmakta olduğu odaları Hz. Peygamber (s.a.s.) vasiyet yoluyla onlara bırakmıştır. Buna göre onlar burada oturacaklar, dünyadan ayrılınca da bu odalar, araziler gibi Rasulüllah’ın sadakaları arasına katılacaktı.
 
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in manevi mirası Kur’an ve Sünnettir. Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ahirete irtihalinden sonra da Müslümanlar Kur’an ve sünnete sahip çıkmışlar ve bu uğurda büyük gayret göstermişlerdir. Bu gayret sonucunda hem Kur’an ve Sünnetteki prensipleri günlük hayatlarına uygulamışlar ve hem de sayıları milyonlarla ifade edilen Kur’an nüshaları, tefsirler ve hadis eserleriyle Kur’an ve sünneti kültürel hayatlarının temel taşları yapmışlardır.
[28/3 21:37] Ömer Tarık Yılmaz: HAC GÜNLERİ (eyyâmü'l-hac)
 
 
 
Eyyâm-ı malûmat (Belirli günler): Zilhicce'nin ilk 10 günüdür. Terviye, Arafe ve kurban günleri bunlardandır.
Eyyâm-ı madûdât (Sayılı günler): Beş vakit namazın farzlarından sonra 'tekbir' alınan günlerdir. Arefe günü (9 Zilhicce) sabahından bayramın dördüncü (13 Zilhicce) gününe kadar 5 gündür. Bunlara 'Eyyâm-ı Teşrîk' (Teşrik tekbirlerinin alındığı günler) de denir.
Yevm-i Terviye (Terviye günü): Zilhicce'nin 8'nci günüdür. Hacıların, bu gün sabah namazını Mekke'de kılıp güneş doğduktan sonra Mina'ya çıkmaları ve geceyi Mina'da geçirmeleri sünnettir.
Terviye 'suya kandırmak' veya 'gördüğü rüyâ üzerinde düşünmek' demektir.
Mina'da su olmadığından, hacılar kendilerini ve hayvanlarını iyice suya kandırdıktan sonra Mekke'den çıktıkları veya Hz. İbrahim gördüğü rüya üzerinde bugün düşündüğü için, bu güne 'Terviye günü' denir.
 
'Hz. İbrahim, oğlu İsmail'i kurban kesmekle ilgili rüyâsını o gece görmüş, Terviye günü bu rüyâ üzerinde düşünmüş, ertesi Arefe günü bunun sâdık rüya olduğunu anlamış, bayram günü de Hz. İsmail'i kurban etmeye teşebbüs etmiş olduğu' rivayet edilir.
 
Yevm-i Arefe (arefe günü): Zilhicce'nin 9'uncu günüdür. Haccın en önemli rüknü olan 'vakfe' Arafat denilen bölgede bu gün yapılır.
Yevm-i Nahr (Kurban kesme günü): Zilhiccenin 10'uncu günüdür.
Eyyâm-ı Nahr (Kurban kesme günleri): Zilhiccenin 10, 11, 12'inci günleridir. Hacılar bu günlerde 'Mina' da bulunduğundan bunlara 'Eyyâm-ı Mina' (Mina günleri) de denir.
Eyyâm-ı Teşrîk (Teşrik günleri): Zilhiccenin 11, 12 ve 13'üncü (bayramın 2, 3 ve 4'üncü) günleridir. 5 vakit namazın farzlarından sonra teşrik tekbirlerinin alındığı Arefe sabahından, bayramın 4'üncü günün akşamına kadar olan 5 güne de denir.
Eyyâm-ı Mina (Mina günleri): Mina'da şeytan taşlama (reym-i cimâr) menâsikinin yapıldığı günlerdir.
[28/3 21:37] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَا أَنْفَقْتُمْ عَلَى أَهْلِيكُمْ فِي غَيْرِ إِسْرَافٍ وَلَا إِقْتَارٍ فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللهِ. (الزهد)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “İsraf ve cimrilik etmeksizin ailenize harcamış olduğunuz şey, Allah yolunda harcanmıştır.” (İbn-i Mübârek, ez-Zühd ve’r-Rekâik)
 
28 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[28/3 21:37] Ömer Tarık Yılmaz: SADAKA-İ FITIR (FİTRE)
 
Sadaka-i fıtır, Ramazân-ı şerîfin sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından başka en az, nisâb miktarına (80.18 gram altın veya bunun değerinde para ve ticaret malına) sahip bulunan her Müslümanın vermesi vacip olan bir sadakadır. Ramazân-ı şerîfte oruç tutamayan hastanın, seferde olanın ve oruç tutamayacak derecede ihtiyar olanın da sadaka-i fıtır (fitre) vermesi vacip olur.
 
Sadaka-i fıtır, meşhur hadîs-i şerîflerle sabit bir vaciptir. Zekât, farz kılınmadan önce, orucun farz kılındığı sene, vacip olmuştur.
 
Sadaka-i fıtır, orucun kabul edilmesine, ölüm sıkıntılarından ve kabir azâbından kurtuluşa vesîledir. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram neşesinden onların da istifâde etmelerine bir yardımdır.
 
Ramazan Bayramı’nın birinci günü sabah namazı vaktinin girmesinden itibaren sadaka-i fıtrın edâsı vacip olur. Fakat fakirlerin, bununla bayram namazından evvel noksanlarını tedarik etmeleri için önce verilmesi mendûbdur.
 
Sadaka-i fıtır, Ramazan Bayramı’nın birinci günü fecrin doğuşuyla (sabah namazının vaktinin girmesiyle) vacip olduğundan, fecirden önce çocuk dünyaya gelse onun için de sadaka-i fıtır vermek vacip olur. Şâyet fecirden sonra doğarsa bir şey lâzım gelmez.
 
Her Müslümanın, kendisi ve bâliğ (ergin) olmayan fakir çocuğu için sadaka-i fıtır vermesi vaciptir. Ancak, bâliğ çocuğu ve zengin olan çocuğu için babasının vermesi vacip değildir.
 
Bir kimse, bâliğ olan evlatlarının fitrelerini, onların izinleriyle verebilir. Kendi ailesi, idaresinde bulunduğu takdirde -âdeten izin bulunduğundan- izinleri olmaksızın vermesi de kâfîdir.
 
Bir kimse kendi fitresini; fakir olan eşine, babasına, anasına, ninesine, dedesine, çocuklarına ve torunlarına veremez.
 
Fitreyi, bayram namazından sonraya bırakmak mekruhtur. Müstehâb olan, namazdan evvel verilmesidir.
 
 
 
28 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[28/3 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: 'Öğrendiğime göre, Allah korkusundan dolayı bir insanın gözünden damlayıp vücuduna düştüğü yerin cehennem ateşinde yanmasını Cenâb-ı Hak haram kılar.' Avn b. Abdullah [rahmetullahi aleyh]
 
Semerkand Takvimi
[28/3 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Ramazan Ayında Müminlere Verilen Hediyeler
 
Ebû Hüreyre’nin [radıyallahu anh] rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Resûl-i Ekrem [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmaktadır:  Ümmetime ramazan ayına mahsus beş haslet verilmiştir ki, bunlar daha önce gelen hiçbir ümmete verilmedi:
 
1. Oruçlunun ağız kokusu, Allah katında misk kokusundan daha güzeldir.
 
2. Oruçlu kimse için melekler iftar vaktine kadar istiğfar ederler (günahlarının bağışlanması için Rab’lerine yalvarırlar).
 
3. Bu ayda azgın şeytanlar zincir ve kelepçelerle bağlanır. Diğer ayda istedikleri gibi hareket edebilirlerken bu ayda hiçbir yere kımıldayamazlar.
 
4. Allah Teâlâ ramazanın her günü cennetini süsler ve ona, ‘Salih kullarımın dünyadan göçüp sana gelmeleri ve senin onlardan yükü ve eziyeti alman yakındır’ der.
 
5. Allah Teâlâ mümin kullarını ramazanın son gecesi bağışlar.
 
Resûlullah Efendimiz’e [sallallahu aleyhi vesellem],
 
- Yâ Resûlallah! O gece Kadir gecesi midir, diye sorulunca Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem],
 
- Hayır, ancak her çalışanın (amel edenin) ücreti, işini bitirdikten sonra mutlaka ödenir, buyurdu.
 
Semerkand Takvimi
[28/3 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Rahman’ın has kulları, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır.
 
(Furkan, 25/67)
[28/3 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Kim, (din) kardeşinin ırz ve namusunu onu gıybet edene karşı savunursa, Allah da kıyamet günü o kimseyi cehennemden korur.
 
(Al-Tirmidhi)
[28/3 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Allah’ım! Beni bağışla, bana hidayet nasip eyle, bana rızık ver, beni âfiyette daim eyle ve bana merhamet et.
 
(Müslim)
[28/3 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Kayyum
 
Zatı ile kaim olan, ezelî ve ebedî, her şeyin varlığı kendisine bağlı, uykusu ve uyuklaması olmayan, varlıkları yöneten, koruyan, ihtiyaçlarını üstlenen
[28/3 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
İyiliğin Peşinden İmtihan Gelir
 
   Salih bir zat vardı. Çok cömertti. Elinde avucundakileri muhtaçlara dağıttığı gibi, yardım isteyen fakirler olursa, onlara belli etmeden, başkalarından kendi adına borç alır fakirlere hediye ederdi.  
 
 Bu zat bir gün hastalanır, yatağa düşer. Hastalığı gittikçe artar. Bunu duyan alacaklılar, onun ölüm döşeğinde olduğunu düşünerek başucuna dikildiler. 
 
 Salih zat bundan son derece utanmış, rahatsız olmuştu. Asık yüzlü, sıkıntılı tiplerle çevrili olması onu üzmüştü. Bir şeyler söylemek istedi ancak, bize para gerek, nasihat değil, diye susturuldu. 
 
 Bu sırada dışarıdan helva satan bir çocuğun sesi duyuldu. Salih zat, bir adamına seslenerek helvaları satın alıp ziyaretçilere ikram etmesini istedi. Görevli, çocuğun tepsisindeki bütün helvaları aldı. Ziyaretçilere ikram etti.  
 
 Herkes abus çehrelerle helvaları yediler. Çocuk gelip helvaların parasını istedi. Salih zat,  
 
 - Evlat bunları bana borç olarak yazar mısın? deyince çocuk tek kelime söylemeden dışarı çıktı, 50-100 metre ileride bir ağacın altına oturup sessizce ağlamaya başladı.  
 
 Oradan geçmekte olan şehrin valisi onu gördü, yanına gelip başını okşadı, niye ağladığını sordu. Çocuk olup biteni anlattı, o zata edebimden bir şey diyemedim ama,  
 
 - Ben bunları zaten borç olarak almıştım, nasıl ödeyeceğim, evime nasıl para götüreceğim?' diye ağlıyorum dedi. Vali, hasta yatan salih zatı yakından tanıyordu. Çocuğun parasını ödedi.  
 
 Çocuğa içi altın dolu yedi sekiz kese altın vererek gidip o salih zata vermesini söyledi. Altınlar eve gelince alacaklıların neşesi yerine geldi. Herkes alacağını tahsil etti. Ancak böyle aniden paranın gelmesine de bir anlam veremediler. Salih zat şu cevabı verdi: 'Ben sıkıntı içindeydim. Siz de sıkıntı içindeydiniz. Buna bir de çocuğun üzüntüsü eklendi. Çocuğun edebi, tek kelime etmeden gitmesi, işi çözdü. Allahü teâlâ o masumun ihlası, edebi hürmetine sıkıntıları giderdi. İmtihanı kazanan o masum oldu.  
 
 Alacaklılar utanıp paraları tekrar vermek istediler. Ancak kabul etmedi.  
 
 - İnsan bir iyilik yaptığında samimiyetinin belli olması için peş peşe imtihanlardan geçirilir. Hatta iyilik yaptıklarından küfranı nimet görür. Eğer sabrederse iyiliğinin karşılığını kat kat alır. Sizler bir iyilik yaptınız. Ama sabredemediniz. Eşyanın hakikati görüldükten sonra pişman oldunuz, dedi.
[28/3 21:38] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: İbnu Abbas (ra)
Resulullah (sav), insanlara (haccın İslam'a uygun olan) adabını öğretmesi ve Resulullah adına tebligatta bulunması için Hz. Ebu Bekiri hacc emiri olarak gönderdi. Hac kafilesi Arafat'a Zülmecaz cihetinden vasıl olunca Kabe'ye yaklaşmadı, fakat Zülmecaz'a doğru yöneldi. Böyle yapışı, hacca umre ile niyet etmemiş olmasından ileri geliyordu. 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Umre 2
 
Hadisin Açıklaması:
Buharî'de bu metne uygun bir rivayete rastlanmamıştır
[28/3 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
Hazreti Cabir İbnu Abdillah (Radıyallahu Anh) anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) Ciirrane'de, işlenmemiş  altın ve ganimetleri taksim ediyordu. Taksim edilen mal Hazreti Bilal'in eteğinde idi. Bir adam:'Ey Muhammed adil ol! Çünkü adalet  etmiyorsun!' dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: 'Yazık sana! Eğer ben de adil olmazsam, benden sonra kim daha adil olur?' diye mukabele etti. Hazreti Ömer, (Resulullah'ın üzüldüğünü farkederek):'Ey Allah'ın Resulü! Bana müsaade buyurun şu münafığın kellesini uçurayım!' talebinde bulundu. Aleyhissalâtu vesselâm:'İşte bu adamın mutlaka arkadaşları -veya arkadaşçıkları- var. Bunlar Kur'an'ı okurlar, ama okudukları gırtlaklarından aşağı geçmez. Bunlar, okun avı delip geçmesi gibi dinden çıkıp giderler!' buyurdular.'
 
Kaynak : İbnu Mace Sünen (172) - Hds :(6032)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[28/3 21:39] Ömer Tarık Yılmaz: النَّبِيُّ
 
: مَا رَأْيُكَ فِي هَذَا؟ فَقال : يَا رَسُولَ اللَّهِ هَذَا رجل مِنْ فُقَرَاءِ الْمُسْلِمِينَ هَذَا حَرِيٌّ إن خَطَبَ لَمْ يُنْكَحْ, وَإن شَفَعَ لاَ يُشَفَّع,ْ وَإن قال أن لاَ يُسْمَعْ لِقَوْلِهِ. فَقال النَّبِيُّ
: هَذَا خَيْرٌ مِنْ مِلْءِ الأرض مِثْلَ هَذَا.
255: Ebul Abbas Sehl ibni Sa’d es Saîdi (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Bir gün Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in yanından bir adam geçti. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) oturan kimseye “Şu adam hakkında ne dersin?”, diye sordu. O da: Vallahi İleri gelen hatırlı bir kişidir, birini nikahlamak isterse isteği kabul edilir, aracılık yaparsa sözü dinlenir, diye cevap verdi. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) sustu. Sonra oradan biri daha geçti. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) yine yanındaki adama: “Ya bu adam hakkında ne dersin?”, diye sordu. O adam da: Bu fakir müslümanlardan biridir, bir kıza talip olsa istediği kız verilmez, birine aracılık etse ricası kabul edilmez, konuşmaya başlarsa sözü dinlenmez, dedi. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Bu fakir olan kimse dünya dolusu kadar öteki adamdan daha hayırlıdır.” (Buhari, Rikak 16)
 
256- عَنْ اَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِىِّ
 
عَنِ النَّبِىِّ
قال : احْتَجَّتِ الْجَنَّةُ وَالنَّارُ فَقالت النَّارُ : فِىَّ اَلْجَبَّارُونَ وَالْمُتَكَبِّرُونَ. وَقالت الْجَنَّةُ : فِىَّ ضُعَفَاءُ النَّاسِ وَمَسَاكِنُهُمْ فَقَضَى اللهُ بَيْنَهُمَا : إنكِ الْجَنَّةُ رَحْمَتِي أَرْحَمُ بِكِ مَنْ أَشَاءُ وَإنكِ النَّارُ عَذَابي أُعَذِّبُ بِكِ مَنْ أَشَاءُ مِنْ عِبَادِي وَلِكِلَيْكُمَاعَلَىَّ مِلْؤُهَا .
256: Ebu Said el Hudri (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: “Cennet ile cehennem münakaşa ettiler. Cehennem: Bende zorbalar ve kibirli kimseler var, dedi. Cennet ise: Bende ise ihtiyaç sahibi yoksullar ve zayıf insanlar var, dedi. Bunun üzerine Allah onların çekişmelerini şöyle halletti. “Ey cennet, sen benim Rahmetimsin, seninle dilediğime rahmet ederim. Ey cehennem, sen de benim azabımsın, dilediğime azab ederim. Ben ikinizi de dolduracağım” (Müslim, Cennet 34)
 
257- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ
 
عَنْ رَسُولِ اللَّهِ
قال : إنهُ لَيَأْتِي الرَّجُلُ الْعَظِيمُ السَّمِينُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ, لاَ يَزِنُ عِنْدَ اللَّهِ جَنَاحَ بَعُوضَةٍ .
257: Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Kıyamet günü dünyada büyük tanınan iri yarı bir adam gelir ki onun Allah yanında sinek kanadı kadar bile değeri yoktur.” (Buhari, tefsiru sure-i Kehf 6, Müslim Münafıkın 18)
 
258- وَعَنْه ُأن امرأَةً سَوْدَاءَ كانت تَقُمُّ الْمَسْجِدَ, أَوْ شَابًّا, فَفَقَدَهَا رَسُولُ اللَّهِ
 
فَسَأَلَ عَنْهَا , أَوْ عَنْهُ, فَقالوا : مَاتَ . قال : أَفَلاَ كُنْتُمْ آذَنْتُمُونِي بِهِ, فَكأنهُمْ صَغَّرُوا
[28/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: el-Yûsuf Suresi 101
'Ey Rabbim! Sen bana dünya mülkünden nasip verdin ve bana rüyaların tabirinden bir ilim öğrettin. Ey gökleri ve yeri yoktan var eden Rabbim! Benim velim sensin, benim canımı müslüman olarak al ve beni salih kulların arasına kat!'
[28/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Hadisi Şerif
Allah Teala hazretleri buyurdular ki: 'Büyüklük benim ridamdır, azamet de benim izarımdır. Kim, bunlardan birinde benimle iddialaşmaya kalkarsa, onu cehenıneme atarım.
[28/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: El-Karim: Çok ikram edici. Keremi ve mağfireti bol olan.
[28/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Yatsı(Isha) Namazının  Sünnetleri : Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular: “Her ezan ve kamet arasında namaz vardır. Her ezan ve kamet arasında namaz vardır. Her ezan ve kamet arasında namaz vardır” (Buhârî, Ezân 14)
 
Yatsı Namazının Farzı İle İlgili Ayet:
 
Âyet-i kerîmelerde buyrulur: “Güneşin doğuşundan ve batışından önce Rabbini hamd ile tespih et. Gece vakitlerinde ve gündüzün uçlarında da tespih et ki hoşnut olasın.” (Tâha Sûresi 130)
 
Yatsı Namazının Son Sünneti İle İlgili Hadis:
 
İbni Ömer -radıyallahu anh- buyurdular: “Ben Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ile birlikte yatsı namazından sonra da iki rekat namaz kıldım.” (Buhârî, Teheccüd 25)
 
Vitir Namazı İle İlgili Hadis:
 
Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurdular: “Allah tektir; tek olanı sever. Ey Kur’an ehli! Siz de vitir namazını kılınız!” (Ebû Dâvûd, Vitir 1)
[28/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Araf Suresi 155
...Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin!
[28/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’e (s.a.v.) İlk Vahiy Nerede ve Ne Zaman İndi?
Âlemlerin varlık sebebi Peygamber Efendimiz, nezih bir gençlik ve ulvî bir âile hayâtı ile sergi­lediği müstesnâ mükemmelliklerin ardından, kırk yaşlarında iken peygamberlik mertebesine nâil oldu. Kırk yaşına altı ay kala, ilâhî kudret O’na Mekke’deki Hirâ Mağarası’nı kudsî bir mektep olarak açtı. Mübârek Ramazan ayının 17. günüydü. (İbn-i Sa’d, I, 194.) Resûl-i Ekrem Efendimiz, mûtâdı üzere Hirâ Mağarası’nda idiler. Cebrâîl Aleyhisselam geldi ve Hazret-i Peygamber’e: “–Oku!” dedi.
 
Peygamber Efendimiz: “–Ben okuma bilmem!” karşılığını verdi. Bunun üzerine melek, Hazret-i Peygamber’i tâkati kesi­linceye kadar sıktı. Sonra yine: “–Oku!” dedi. Efendimiz yine: “–Ben okuma bilmem!” cevâbını verdi. Cebrâîl Aleyhisselam ikinci kez O’nu tâkati kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar: “–Oku!” dedi. Hazret-i Peygamber yine: “–Ben okuma bilmem! (Ne okuyayım?)” dedi.
 
Cebrâîl Aleyhisselam Hazret-i Peygamber’i üçüncü defâ da sıkıp bıraktı. Ardından vahy-i ilâhîyi kendisine şöyle bildirdi: “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aleka’dan yarattı. Oku, Rabbin nihâyetsiz kerem sâhibidir. O, kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmediği şeyleri öğretti.” (el-Alak, 1-5) Bu emr-i ilâhî ile Allâh’ın Resûlü’nün şahsında bütün insanlığa Rabbin en büyük lutfu olan Kur’ân-ı Kerîm’in nüzûlü başlamış oldu.
[28/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: El-Hümeze Suresi
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
 
﴾1-2﴿ Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay haline! O ki, mal toplamış ve onu sayıp durmuştur.
 
﴾3﴿ (O), malının kendisini ebedî kılacağını zanneder.
 
﴾4﴿ Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır.
 
﴾5﴿ Hutame’nin ne olduğunu bilir misin?
 
﴾6-7﴿ Allah’ın, tutuşturulmuş, (yandıkça) tırmanıp kalplerin ta üstüne çıkan ateşidir.
 
﴾8-9﴿ Onlar (bu ateşin içinde) uzatılmış sütunlara bağlanmışlar ve o vaziyette o (ateş) üzerlerine kapatılmıştır.
Hümeze Sûresi, Mekke döneminde inmiştir. Sûre, 9 âyettir. Hümeze, insanları arkadan çekiştiren, ayıplayan kimse demektir.
 
Hümeze Sûresi, Mushaftaki sıralamada yüz dördüncü, iniş sırasına göre otuz ikinci sûredir. Kıyâmet Sûresi’nden sonra, El-Mürselât Sûresi’nden önce Mekke’de inmiştir.
 
Hümeze Sûresi’nin Adı/Ayet Sayısı
Sûre adını 1. âyette geçen ve “arkadan çekiştirme” anlamına gelen hümeze kelimesinden almıştır.
 
Hümeze Sûresi’nin Konusu
Sûrede insanları küçümseme, kusur arama gibi davranışlar eleştirilmekte; servete güvenme ve onu yanlış yolda kullanmanın kişiye ne büyük zararlar getireceği anlatılmaktadır.
[28/3 21:40] Ömer Tarık Yılmaz: İlk Ezan
Namaz vaktini cemaate duyurmak için önceleri yalnızca “Namaza, namaza!” ifâdeleri söylenirdi. Daha sonra ise ezân-ı Muhammedî lutfedildi.
 
Allâh Resûlü, halkı namaza dâvet şeklinin nasıl olması gerektiği husûsunu ashâbıyla istişâre ediyordu.
Bâzısı; “Namaz vakti geldiği zaman bir sancak dikelim, Müslümanlar onu gördüklerinde birbirlerine haber versinler.” dedi. Fakat Peygamber Efendimiz bu teklifi beğenmedi.
 
Yahûdî borusu çalınması teklif edildi, onu da beğenmedi: “Bu, Yahûdîlerin âletidir.” buyurdu.
 
Çan çalınmasından bahsedildi. Peygamber Efendimiz: “O da Hıristiyanların işidir.” buyurdu.
 
İLK EZAN NASIL ORTAYA ÇIKMIŞTIR?
Resûlullâh’ın derdiyle dertlenen, O’nun kaygısı ile kaygılanan Abdullâh bin Zeyd[1] (r.a.) oradan ayrılıp gitti. Uyku ile uyanıklık arasında iken kendisine ezân-ı Muhammedî lutfedildi. Hemen Resûlullâh’ın yanına giderek:
 
“−Ben uyku ile uyanıklık arasında iken biri gelip bana ezânı öğretti.” dedi.
 
Hz. Ömer de aynı rüyâyı görmüştü. Bunun üzerine Allâh Resûlü:
 
“−Ey Bilâl kalk ve Abdullâh bin Zeyd’in söylediklerini tatbîk et!” buyurdu.
 
Bilâl (r.a.) de Abdullâh’ın söylediklerini aynen tatbîk etti ve ezân okudu. (Ebû Dâvûd, Salât, 27/498)
 
Böylece ezân, vâcib derecesinde kuvvetli bir sünnet oldu. Çünkü o hem sâdık rüyâ, hem sünnet-i Nebî, hem de vahy-i ilâhî ile sâbittir. Âyet-i kerîmede:
 
“Onları namaza çağırdığınız zaman...” (el-Mâide, 58) buyrulmaktadır.
 
Ezânın teşrîinde her ne kadar vâsıta Abdullâh bin Zeyd (r.a.) ise de vahye ve gaybî feyze mazhar olan, her zaman için Varlık Nûru Efendimiz idi. Ezân, O’nun tasdîki ile meşrû kılındı ve insanlar câmiye, cemaate çağrılmaya başlandı. Bilâl-i Habeşî, ilk ezânı okuduğu zaman Medîne’nin bir ucundan diğer bir ucuna bu yüce dâvet ulaştı. Ezân sadâsıyla semâlar yankılandı. Mü’minler, büyük bir neş’e içinde mescide koştular.
 
Varlık Nûru’na namaza dâvet için muhtelif yollar teklif edildiği hâlde O bunların hiçbirinden hoşlanmamış, ezânı ise büyük bir memnûniyetle kabûl etmiştir. Çünkü ezân, İslâm’ın Allâh, peygamber, ibâdet ve hayat anlayışını veciz bir sûrette hulâsa eder ve aralarında sağlam bir bağ kurar. Dolayısıyla Allâh Resûlü, namaza dâvet konusunda en ideal yolu tercih buyurmuştur.
 
Ezân, âyet ve hadislerle sâbit olup bin dö
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N