Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 12.07.2023 10:46

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[29/3 14:09] Ömer Tarık Yılmaz: 47 - Koğuculuğun Ağır Şekilde Haram Kılındığını Beyan Bâbı
 
303- Bana şeyban b. Ferruh ile Abdullah b. Muhammed b. Esma' ed-Du'baî rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize Mehdi — ki İbn Meymun'dur — rivâyet eyledi.
 
(Dedi ki): Bize Vâsıl el-Ahdeb, Ebû Vâil’den, o da Huzeyfe'den naklen rivâyet etti. Huzeyfe bir adamın lâf taşıdığını duymuş. Bunun üzerine şunları söylemiştir: Ben Resûlüllalv (sallallahü aleyhi ve sellem)’i:
 
«Koğucu cennete giremez.» derken işittim.
 
304- Bize Aliy b. Hucr es-Sa'dî ile İshâk b. İbrahim rivâyet ettiler. İshâk dedi ki: Bize Cerir, Mansur'dan, o da İbrahim'den o da Hemmam b. el-Hâris'den naklen haber verdi. Hemmâm
 
Dedi ki:
 
Bir adam emîre lâf taşıyordu. Bir gün biz mescidde oturuyorduk. Cemaat: «Bu adam emire lâf taşıyanlardandır.» dediler. Derken adam geldi ve bizim meclisimize oturdu. Bunun üzerine Huzeyfe Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i:
 
«Koğucu cennete giremez.» derken işittim, dedi.
 
305- Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivâyet etti.
 
(Dedi ki) Bize Ebû Muâviye ile Vekî', A'meş'den rivâyet ettiler. H.
 
Bize Mincab b. el-Hâris et-Temîmî de rivâyet etti. Bu lâfız onundur.
 
(Dedi ki): Bize İbn Müshir, A'meş'den, o da İbrahim'den o da Hemmâm b. el-Hâris'den naklen haber verdi.
 
Dedi ki: Biz Huzeyfe ile birlikte mescidde oturuyorduk. Derken bir adam gelerek yanımıza oturdu. Huzeyfe'ye: «Bu adam sultana bir şeyler götürüyor» dediler. Bunun üzerine Huzeyfe ona işittirmek isteyerek:
 
— Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'i:
 
«Koğucu cennete giremez.» buyururken işittim, dedi.
 
Hadis müttefekun aleyhdir. Buhârî onu «Kitâbü’l-Edeb» de diğer «Kütübü sitte» sahiplerinden Ebû Dâvud «Kitâbü’l-Edeb» de, Tirmizî «Kitâbü’l-Bir» de, NeSaîde «Tefsir» de tahric etmişlerdir.
 
Kattât: Hem vezin hem de ma'na cihetinden nemmamın müteradifidir, ki koğucu demektir. Nitekim Kâdî Iya'z: «Kattâtla nemmâm birdir» demiştir. Fakat İbn Battal: «Bâzı lügat ulemâsı kattât ile nemmâm arasında fark bulmuştur.» demiştir. Hattâbî: «Nemmâm Konuşan cemaatle beraber olur ve onların konuştuklarım başkalarına eriştirir. Kattât ise: cemaatin haberi yokken onların konuştuklarını dinler; sonra başkalarına taşır.» diyor.
 
«Koğucu cennete giremez.» ifadesinin ma'nâsı şa'yet Allahü teâlâ bu babtaki vaîdini infaz ederse giremez demektir. Çünkü ehl-i sünnet uleması Allahü teâlâ'nın vaîdinde muhayyer olduğunda müttefiktirler. Binaenaleyh dilerse azâb eder; dilerse aff buyurur.
 
Yahut hadis, koğuculuğu helâl i'tikad edenlere hamlolunur. Yahut da koğucu günahsız kullarla birlikte cennete giremez diye tevil olunur. Bu takdirde cehennemde cezasını çektikden sonra bittabi cennete girer.
 
Acaba koğuculuk gıybet midir değil midir? Bu mesele ihtilaflıdır. Râcih olan kavle göre aralarında mugâyeret ve mantıkan umum ve husus min. vech vardır. Zira koğuculuk, bir kimsenin halini ifsâd yolu ile ve rizası olmaksızın başkasına nakletmektir. Hal sahibinin bunu bilip bilmemesi müsavidir. Gıybet ise bir kimseyi hoşlanmadığı bir şeyle gıyabında zikretmektir. Yani koğuculuk ifsad kasdı ile gıybetten ayrılır. Çünkü gıybette ifsad kasdı şart değildir. Gıybet dahi, zemmî edilen şahıs hakkında söylenenler gıyabında söylenmekle koğuculuktan ayrılır. Sair yerlerde birleşirler.
 
İmâm Gazali (rahimehüllah) , «İhyâu’l-Ulum» nâm eserinde koğuculuk hakkında şöyle der:
 
«Bilmiş ol, ki nemime ekseriyetle başkasının sözünü, hakkında söz edilen kimseye taşımakda kullanılır. Meselâ: filân senin hakkında şunları söylüyor.» dersin. Ama neneme buna mahsus değildir. Onun ta'rifi: meydana çıkması arzu edilmeyen bir şeyi meydana çıkarmaktır. İster kendisinden nakledilen şahıs hoşlanmasın isterse lâf götürdüğü şahıs veya başka biri bunu kerih görsün. Ve keza meydana çıkarma işi ister cebren olsun isterse remiz ve imâ suretiy
[29/3 14:10] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  Huneyn Gazvesi 630
•  Osmanlılar’ın İyonya’yı Fethi 1430
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[29/3 14:10] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“Allah size yardım ederse artık size üstün gelecek kimse yoktur. Eğer sizi bırakıverirse, ondan sonra size kim yardım eder? Müminler ancak Allah’a güvenip dayanmalıdırlar.” 
 
Al-i İmran 160
[29/3 14:10] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
“Nice oruç tutanlar vardır ki açlık ve susuzluktan başka bir şey elde edemezler.” 
 
Ahmed İbn-i Hanbel, II, 373
[29/3 14:10] Ömer Tarık Yılmaz: ORUCUN VÜCUDA FAYDALARI
 
Orucun ilk günlerinde kişide görülen hâlsizlik, yorgunluk ve baş ağrısının sebebi; hücre içindeki atıkların uzaklaştırılması, kanda serbest yağ asitlerinin yükselmesidir. Vücudun iftar ve sahur saatlerine alışmasıyla, bu tesirler ortadan kalkmaktadır. Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sünnetini takip ederek; Ramazan ayı dışında da çeşitli vesîlelerle oruç tutanlarda bu yan tesirler görülmediği gibi, bu kişiler, daha sağlıklı ve zinde olmaktadır.
Hazım faaliyetlerinde bedenin ihtiyacı olan enerjinin 1/3’ü kullanılmaktadır. Yani sindirim de enerji sarf ettiren bir hâdisedir. Üstelik oruç tutmadığı zamanlarda, öğün aralarında da atıştırmaktan geri durmayan insanın sindirim sistemi; dinlenme ve yenilenme fırsatını, ancak oruçla elde etmiş olmaktadır. Gerçek şu ki; oruç tutan insanın revize olan sadece sindirim sistemi değil, bütün vücut sistemidir. Oruç tutan kişi; hem rûhen, hem de bedenen sıhhate kavuşmuş olmaktadır.
 
 
 
        
 
        
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[29/3 14:22] Ömer Tarık Yılmaz: Vatan sevgisinden maksat, toprağa değil; onun üstünde yaşayan insanlara duyulan sevgidir.[Namık Kemal]
[29/3 14:23] Ömer Tarık Yılmaz: KULLUK BİLİNCİ
İnsanın yaratılış amacı sadece Allah’a kulluktur. (Zâriyât, 51/756). Allah’a kul olmak, O’nun çağrısına samimiyetle karşılık vere- rek, yasaklarından kaçınmak ve emirlerini yerine getirmekle mümkün olur.
Allah’a kulluğun başı ihlas ve samimiyettir. (A‘râf, 7/29) Kullukta esas olan ise sürekliliktir. (Mü’minûn, 23/9) Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet et.” (Hicr, 15/99) Kulluğun zirvesi, kişinin Allah’ı görüyormuşçasına ibadet etmesi (Müslim, “Îmân”, 1, 5) ve bütün varlığıyla O’na yö- nelmesidir. (Müzzemmil, 73/8) Buna ihsan makamında kulluk denir.
Kulluk bilinci sorumluluk bilinci ile gelişir. Her şeyi bilen ve gören bir Allah inancı, kulluğun olgunlaşmasına vesile olur.
 
FECR SÛRESİ
Mekke döneminde inmiştir. 30 âyettir. Sûre, adını birinci âyet- teki “el-Fecr” kelimesinden al- mıştır.
Fecr, tan yerinin ağarması vakti demektir.
Sûrede peygamberlere karşı çıkan ve ilahî mesajı reddeden bazı eski topluluklarının başla- rına gelen felaketler hatırlatıl- makta, bazı insanlardaki mal tutkusu, bencillik duygusu eleş- tirilmekte ve insanlar uyarıl- maktadır.
 
ÖZLÜ SÖZ
Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder, ifşa etmez. (İmam-ı Şafii)
[29/3 14:23] Ömer Tarık Yılmaz: Dilediğini bir hikmetten dolayı erteleyen
 
Al-Mu'akhkhir : The Delayer who sets back or delays whatever it wills.
 
Mukaddim ve Muahhir isimlerinden birini zikretmeden yalnız ötekiyle dua etmek caiz değildir. Her ikiside Allah'ın fiili  sıfatlarındandır. Dilediğini öne alan, dilediğini arkada bırakan O'dur. Geri bıraktığını öne  çıkarmaz, öne çıkardığını da geriye bırakmaz.
 
Allah'ın kullarının teşebbüslerini bazen onların beklentilerine uymayacak şekilde ertelemesinde mutlaka derin hikmetler vardır. O'nun takdirini saygı ile karşılayıp bu ertelemeyi O'ndan olduğu bilinciyle kabul etmek lazımdır. İşte bu kulluktur.
 
Bu İsmi bilmenin Faydaları:
 
Müslüman, Allah'ın öne çıkardığını öne çıkarmalı arkaya koyduğunu arkaya koymalıdır.
 
Allah'ın Mukaddim ve Muahhir olduğunu bilen kimse, ibadet ve iyiliklerinin çokluğuna güvenmez, günah ve kötülüklerinin çokluğu nedeniyle de Allah'tan ümit kesmez. Zira Allah'a uzak gibi görünen nice kimseler yakın, yakın gibi görünen nice kimseler de gerçekte O'ndan uzaktır.
 
Daima kötü sondan, günahları öne alıp ibadetleri ertelmekten Allah'a sığınmalıdır.
 
Kaynaklar
1) Calligraphy, The Most Beautiful Names, Tosun bayrak, Threshold Books, 1985
2) Esmâ-ül Hüsna, Karınca Yayınları, Nisan 2004
3) Kubbealtı Lugatı, İlhan Ayverdi,3. Baskı, 2008
[29/3 14:24] Ömer Tarık Yılmaz: Sünnet, Hz. Peygamber'in devamlı olarak yaptığı ve bir mazeret olmaksızın terketmediği veya mazeretsiz nâdiren terkettiği şeydir. Namazda Sübhâneke duasını okumak, eûzü çekmek bu mânada sünnettir. Sünnetin yapılmasına sevap olmakla birlikte terkedilmesine ceza (ikab) yoktur; sadece kınama ve sitem (itâb) vardır. Namazın sünnetleri, namazın vâciplerini tamamlar, onlardaki kusurları telâfiye ve fazla sevaba vesile olur. Sünnetlere riayet etmek ve devam etmek Hz. Peygamber'e muhabbetin bir nişanesi sayılır. Bununla birlikte sünnetin terkedilmesi ne farzın terkedilmesi gibi namazın bozulmasını (fesad) ve yeniden kılınmasını, ne vâcibin kasten terkedilmesi gibi tahrîmen mekruhluğu, ne de vâcibin sehven terkedilmesi gibi sehiv secdesi yapmayı gerektirir. Fakat sünnetlerin kasten terkedilmesi 'isâet' (yanlış ve kötü davranma) olur. İsâet, Hanefîler'in tanımlamasına göre tenzîhen mekruhun üstünde, tahrimen mekruhun altında yer alır. Hz. Peygamber'in devamlı olarak yapmayıp, yapılmasına teşvikte bulunduğu şeylere ise Hanefîler, mendup=müstehap adını vermişlerdir. Buna göre meselâ sabah namazının farzından önce iki rek`at namaz kılmak sünnet, ikindi ve yatsıdan önceki dört rek`at ise müstehap sayılmaktadır.
Edep (çoğulu âdâb) ise, Hz. Peygamber'in devamlı olmaksızın birkaç kere yaptığı şeylerdir. Rükû ve secdede üçten fazla tesbih yapmak (yani rükûda üçten fazla 'sübhâne rabbiye'l-azîm' demek) böyledir. Hanefî kitaplarında edep tabiri, mendub=müstehap anlamında da kullanılır. Âdâb sayılan şeyleri terketmek, her ne kadar isâet sayılmaz ve kınamayı gerektirmez ise de bunlara riayet edilmesi daha faziletlidir (efdal). Esasen namazın âdâbı, yüce yaratıcının huzurunda durulduğunun farkında olunarak, zâhiren mütevazi bir halde bulunmaktır.
Buna göre Hanefîler'de namazın farz ve vâcipleri dışında yapılması uygun görülen şeyler kuvvetliden zayıfa doğru şöyle bir sıralama takip etmektedir: Sünnet, mendup=müstehap, âdâb.
Diğer mezheplerde ise mendup, bir bağlayıcılık ve gereklilik söz konusu olmaksızın yapılması istenen şey şeklinde tanımlanmaktadır. Mendubun yapılmasına sevap olmakla birlikte terkedilmesine ceza yoktur. Fakat mendubu terkeden kişi, kınama ve sitemi hak eder.
Buna göre, cumhurun mendup tanımı Hanefîler'in sünnet tanımı ve anlayışlarıyla örtüşmektedir. Esas itibariyle namazın farz ve vâciplerinden olmayan, dolayısıyla eksikliği namazın aslına zarar vermeyen, bununla birlikte yerine getirilmesi hem Hz. Peygamber'in uygulamasına uyma hem de namazın şekil ve içeriğini tamamlama anlamına gelen şeylerin genel anlamda mendup olarak değerlendirilmesi, namazın sünnet, müstehap ve âdâbının bu başlık altında düşünülmesi mümkündür. Bu bakımdan aşağıda namazın sünnetleri ve âdâbı olarak sayılan şeyler genel olarak namazın menduplarıdır.
A) SÜNNETLERİ
Namazın sünnet ve âdâbının çoğu, namaz fiillerinin belli bir düzen ve intizam içinde yapılmasını ve yapılan fiillerin şeklen güzel görünmesini sağlamaya yöneliktir. Namazın sünnetleri şunlardır:
1. İftitah tekbirini alırken ellerin yukarı kaldırılması ve bu esnada ellerin açık ve parmakların normal halleri üzere bulunması ve içlerinin kıbleye yönelik tutulması. Erkekler ellerini kulaklarına, kadınlar göğüsleri hizasına kadar kaldırırlar. Bu hüküm kunut tekbiri ve bayram namazının ilâve tekbirleri için de geçerlidir. Ayrıca, imama uyan kişi (muktedî) iftitah tekbirini, imamın iftitahından çok sonraya bırakmamalıdır.
2. İftitah tekbirinin hemen ardından el bağlamak (itimat). Bunda önce elleri salıverip (irsâl) sonra bağlamak yoktur. Erkekler göbek altından ve kadınlar göğüs üstünden el bağlarlar. Sağ el sol elin üzerine konulur. Erkekler sağ elin serçe ve baş parmaklarını sol bileğin iki tarafından halka yaparlar. Kadınlar halka yapmayıp, sağ ellerini düz bir şe
[29/3 14:24] Ömer Tarık Yılmaz: Inkâr edenlere gelince, onlarin amelleri, issiz çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder; nihayet ona vardiginda orada herhangi bir sey bulamamis, üstelik yanibasinda da (inanmadigi, kendisinden sakinmadigi) Allah'i bulmustur; Allah ise, onun hesabini tastamam görmüstür Allah hesabi çok çabuk görür  (NUR/39)
[29/3 14:25] Ömer Tarık Yılmaz: ERKEĞİN HANIMI ÜZERİNDEKİ HAKLARI
 
3267 - Hz. Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: 'Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim.'
 
Tirmizi, Rada' 10, (1159).
 
3268 - Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.''
 
Tirmizi, Radâ 10, (1161).
 
3269 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan râzı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler.''
 
3270 - Bir başka rivâyette şöyle denmiştir: 'Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar -bir rivayette yatağa gelinceye kadar- kadına lânet okurlar.''
 
3271 - Bir başka rivâyette: 'Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lânetler' denmiştir.
 
Buhari, Nikâh 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120 - 122 (1436); Ebu Dâvud, Nikâh 41, (2141).
 
3272 - Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Ey Allah'ın Resulü. dendi, hangi kadın daha hayırlıdır?''
 
'Kocası bakınca onu sürura garkeden, emredince itaat eden nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!' diye cevap verdi.'
 
Nesâi, Nikâh 14 (6,68).
 
3273 - Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: 'Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz.'
 
Ebu Davud, Nikah 43, (2147).
 
3274 - Ebu Sa'id (radıyallahu anh) anlatıyor: 'Safvân İbnu Muattâl (radıyallahu anh)'ın hanımı, yanında Safvân da bulunduğu bir anda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek:
 
'Ey Allah'ın Resülü, namaz kıldığım zaman kocam beni dövüyor, oruç tuttuğum zaman da orucumu bozduruyor, güneş doğuncaya kadar da sabah namazı kılmıyor!'' dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hanımının bu söyledikleri hakkında Safvân'a sordu. Safvân:
 
'Ey Allah'ın Resülü! 'Namaz kıldığım zaman dövüyor '' sözüne gelince,
 
o zaman (bir rekatte uzun) iki sûre okuyor. Halbuki ben bunu yasakladım'' dedi. Resulullah kadına:
 
'İnsanlara tek surenin okunması yeterlidir '' buyurdu. Safvân devam etti:
 
'Oruç tuttuğum zaman bozduruyor '' sözüne gelince, 'Hanımım oruç tutup duruyor. Ben gencim, hep sabredemiyorum.' dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:
 
'Bir kadın kocasının izni olmadan (nafile) oruç tutamaz!'' buyurdular.
 
Safvân devamla:
 
'Güneş doğuncaya kadar sabah namazı kılmadığım sözüne gelince, biz (gece çalışan) bir âileyiz, bunu herkes biliyor. (Sabaha yakın yatınca) güneş doğuncaya kadar uyanamıyoruz'' diye açıklama yaptı. Aleyhissalatu vesselam:
 
'Ey Safvân, uyanınca namazını kıl!' buyurdular.'
 
Ebu Dâvud, Savm 74, (2459).
 
3275 - Ebu'I - Verd İbnu Sümâme anlatıyor: 'Hz. Ali (radıyallahu anh) İbnu Ağyed'e dedi ki: 'Sana kendimden ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) 'ın kızı Fâtıma (radıyallahu anhâ)'dan -ki o, babasına, ailesinin en sevgili olanı idi- bahsedeyim mi?''
 
'Evet, bahsedin!'' dedim. Bunun üzerine:
 
'Fâtıma radıyallahu anhâ değirmen çevirirdi; elinde yaralar meydana gelirdi. Kırba ile su taşırdı. Bu da boynunda yaralar açtı. Evi süpürüyordu. Üstü başı toz-toprak oldu. (Bu sıralarda) Rasûlüllah'a bir kısım köleler getirilmişti.. Fâtıma 'ya:
 
'Babana kadar gidip bir köle istesen!' dedim. Gitti. Aleyhisselâtu vesselâm'ın yanında bazılarının konuşmakta olduklarını gördü ve geri döndü. Ertesi gün Resulullah Fâtıma'ya gelerek:
 
'Kızım ihtiyacın ne idi?' diye sordu. Fâtıma süküt edip cevap vermedi. Ben araya girip:
 
'Ben anlatayım Ey Allah'ın Resülü!'' dedim ve açıkladı
[29/3 14:25] Ömer Tarık Yılmaz: Muâz İbnu Cebel el-Ensârî (radıyallahu anh) hazretleri anlatıyor. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: 'Kimin (hayatta söylediği) en son sözü Lâ ilâhe illallah olursa cennete gider' 
Ebu Dâvud, Cenâiz 20, (3116).
[29/3 14:25] Ömer Tarık Yılmaz: Namazı kılın, zekâtı verin. Rükû edenlerle birlikte siz de rükû edin.
[Bakara Sûresi.43]
[29/3 14:26] Ömer Tarık Yılmaz: “Rabbimiz! hesap kurulacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla!” (İbrâhim, 14/41)
[29/3 14:26] Ömer Tarık Yılmaz: Akılsız güç yıkılabilir ama yapamaz.[Cenap Şahabettin]
[29/3 14:26] Ömer Tarık Yılmaz: Hz.BEŞİR BİN SA'D 
 
Beşir bin Sa'd Medîneli Müslümanlardan idi. İkinci Akabe Bîâtine katılmış, her türlü tehlikeye karşı, Resûlullahı koruyacağına dâir orada söz vermişti. Resûlullahın bütün savaşlarına katılmış, büyük fedâkarlıklar göstermişti. 
 
Beşîr bin Sa'd'ın kızı anlatır: 
 
- Hendek savaşının yapıldığı günlerdi. Eshâb-ı kirâmın yiyecek bulamadığı, başta Peygamber efendimiz olmak üzere açlıktan karınlarına taş bağladıkları zamandı. Annem, Amre binti Revâha beni çağırdı. Bir avuç hurma verdi. 
 
- Kızım! Bunun babana ve dayın Abdullah bin Revâha'ya götür yesinler, dedi. 
 
Ben de alıp götürdüm. Yolda Resûlullaha rastladım. Buyurduki: 
 
- Kızım! Yanındaki nedir? 
 
- Yâ Resûlallah! yanımdaki hurmadır, annem, babamla dayımın yemesi için gönderdi. 
 
- Getir onu! 
 
Ben de hurmaları iki avucuna döktüm, avuçlarını bile doldurmamıştı. Sonra bir bez getirilmesini emretti. Bez getirildi ve yere serildi. Resûlullah efendimiz bezin üzerinde hurmaları dağıttı. Sonra yanında bulunanlara 
 
- Kumanyaya geliniz, diye Hendek halkına sesleniniz! 
 
Orada bulunanlar ve Hendek halkı bezdeki hurmadan yedikleri hâlde hurmalar bitmedi. 
 
Ebû Mes'ûd şöyle anlatır: 
 
- Biz Sa'd bin Ubâde'nin meclisinde idik. Resûlullah efendimiz yanımıza geldi. Beşîr bin Sa'd kendisine suâl etti: 
 
- Yâ Resûlallah! Allahü teâlâ bize, sana salevât getirmenizi emretti. Acaba sana nasıl salevât getireceğiz? 
 
Resûlullah efendimiz sükût edip cevap vermediler. Biz de, 
 
- Keşke, Beşir sormamış olsaydı, diye temenni ettik. 
 
Biraz sonra Resûlullah efendimiz Salli bârik duâlarını okuyarak böyle duâ etmemizi emrettiler. 
 
Peygamber efendimiz âhırete teşrif edince Eshâb-ı kiram, Benî Said gölgeliğinde toplanmış, halifenin seçilmesi mes'elesi üzerinde duruyorlardı. Ensardan olan Müslümanlar, Sa'd bin Ubâdeyi halife seçmek istiyorlardı. Hz. Beşîr ayağa kalkıp: 
 
- Ey Müslümanlar! Muhammed aleyhisselâm, Kureyş kabîlesindendir. Halîfenin de, Onun kabîlesinden olması dahâ uygundur. Yerinde bir iştir. Evet biz önce Müslüman olduk. Malımızla, canımızla, İslâma hizmet şerefini kazandık. Lâkin bunları Allah ve Onun Resûlünü sevdiğimiz için yaptık. Bu hizmetimiz için dünyâda bir karşılık beklemiyoruz, dedi. 
 
Hz. Ebû Bekir ise halifelik için Hz. Ömer ve Ebû Ubeyde'den birinin seçilmesini tavsiye buyurmuş, fakat her ikisi de bundan kaçınmışlardı. Hatta Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir'e bîât etmek isteyince, Beşir bin Sa'd daha süratli hareket ederek ondan önce Ebû Bekir'in elini tuttu. Biat etti. 
 
Beşir bin Sa'd hazretleri, Hz. Ebû Bekir'in hilafeti zamanında Ayn-ül-Temr muharebesinde şehid düştü.
[29/3 14:28] Ömer Tarık Yılmaz: Mevlâna, Konya'yı Öylesine Seviyordu Ki!..
 
    Moğolların Anadolu'ya akını ve Selçukluların 1243 yılı 26 Haziran'ın da Kösedağı'nda yenilerek. Sultan Gıyaseddin Keyhusrev'in kaçması olayları sırasında, Konya'da huzursuzluk son derece artmıştı. 1246 yılında Konya yakınlarında Moğollarla yapılan savaşlar hiçbir sonuç vermemiş, Bayçu komutasındaki Moğol ordusu, geçtiği yerleri yakıp yıkarak Konya kapılarına dayanmıştı.
    Konya halkı endişe içindeydi. Moğollar şehre girdiği takdirde, taş üstünde tas, omuz üstünde baş bırakmazlardı. Sultan Gıyaseddin'den boşalan Selçuklu tahtına oğlu Dördüncü Rükneddin Kılıcarslan oturmuştu. Yazık ki, bu çocuk Sultan, Bayçu'nun yanında ve göz hapsinde olduğundan hiçbir ümit beklenmiyordu. Şehrin ileri gelenleri çaresizlik içindeydi. Mevlâna'ya baş vurdular. Mevlâna onlara sabır ve sükûnet tavsiye ederek:
    — Korkmayınız, dedi. Bu şehir, kıyamete kadar düşman kılıcından korunacak.. Konya'ya kasteden, bizim manevî darbemizden kurtulamaz. Sultan'ül-Ûlema'nın mübarek cesedi bu topraklarda gömülü bulunduğu müddetçe, bu ülke korunmuş olacaktır.
    Daha sonra, halk ve ileri gelenlerle birlikte Konya Kalesi'nin bir burcuna çıktı. Kale kapıları sıkı sıkıya kapanmıştı. Moğol askerleri, kaleyi ok yağmuruna tutuyorlardı. Mevlâna'nın burçta görünmesiyle şehri savunan askerlere bir kuvvet, bir cesaret gelmişti. Bir süre sonra, Moğol askerleri Kalenin bazı bedenlerini yıkarak, dağıldılar. Mevlâna, düşman uzaklaşıncaya kadar, burçtan inmemiş, halkın ve askerlerin moralini kuvvetlendirmişti.
    O. Konya'nın bir maneviyat gücüydü. Konya, O'nun yüzünden mübarek. Onunla şeref buluyordu. Bir gün oğlu Sultan     Veled'e şöyle demişti:
    — Bizim mübarek türbemiz, ceddimiz, soyumuz, bizden sonra gelenler, bizi sevenler, bize dost olanlar bu şehirde bulundukça, buryada düşman ayağı basmayacaktır. Bir zaman gelecek, bizim makamımız şehrin ortasında kalacak, Konya mamur olacaktır. O zamanın insanları dalga dalga Türbemizi ziyarete gelecek ve bizim sözlerimizi dillerinden düşürmeyeceklerdir.
    Altıyüz yıl önce, vefat eden Mevlevi bilgini Ahmed Eflâkî'nin 'Ariflerin Menkıbeleri' adlı eserinden aldığımız bu sözler, bugünün Konya'sı ve Mevlâna hayranlığı karşısında herhalde aziz okuyucularımızı düşündürmektedir.
Mevlâna yalnız Konya'nın sevgilisi, Konya'nın dostu değil, bütün bu insanlığın dostudur. Âşıkların, maşukların, inanan ve güvenenlerin. âcizlerin, çaresizlerin, düşkünlerin, her şeyin, herkesin dostudur. Mevlâna dünün de, bugünün de. yarının da adamıdır. Sözleri her zaman yeni, yeni bir devirde en yenidir. O, susayan gönüllerin rahmet yağmurudur. O iyilik ve cömertlik denizidir. Bir şiirinde der ki:
    Bu denizde ne ölmek var bize
    Bu denizde ne gam. ne dert. ne keder.
    Bu deniz alabildiğine muhabbet
    Bu deniz iyilikten, cömertlikten ibaret.
[29/3 14:28] Ömer Tarık Yılmaz: Ey iman edenler, sizden öncekilere yazıldığı gibi, oruç, size de yazıldı (farz kılındı). Umulur ki sakınırsınız. (BAKARA/183)
 
=-=-=-=-=-=-=-
 
(Oruç) Sayılı günlerdir. Artık sizden kim hasta ya da yolculukta olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (tutsun). Zor dayanabilenlerin üzerinde bir yoksulu doyuracak kadar fidye (vardır). Kim gönülden bir hayır yaparsa bu da kendisi için hayırlıdır. Oruç tutmanız, eğer bilirseniz sizin için daha hayırlıdır. (BAKARA/184)
 
=-=-=-=-=-=-=-
 
(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir. (BAKARA/185)
 
=-=-=-=-=-=-=-
 
Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı. Onlar, sizin örtüleriniz, siz de onlara örtüsünüz. Allah, gerçekten sizin, nefislerinize ihanet etmekte olduğunuzu bildi, tevbenizi kabul etti ve sizi bağışladı. Artık onlara yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazdıklarını dileyin. Fecir vakti, sizce beyaz iplik siyah iplikten ayırd edilinceye kadar yiyin, için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın. Mescidlerde itikafta olduğunuz zamanlarda onlara (kadınlarınıza) yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, (sakın) onlara yanaşmayın. İşte Allah, insanlara ayetlerini böylece açıklar; umulur ki sakınırlar.  (BAKARA/187)
 
=-=-=-=-=-=-=-
 
Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın. Eğer (düşman, hastalık ve buna benzer nedenlerle) kuşatılırsanız, artık size kolay gelen kurban(ı gönderin). Kurban yerine varıncaya kadar başlarınızı traş etmeyin. Kim sizden hasta ise veya başından şikayeti varsa, onun ya oruç ya sadaka veya kurban olarak fidye (vermesi gerekir). Güvenliğe kavuşursanız, hacca kadar umre ile yararlanmak isteyene, kolayına gelen bir kurban(ı kesmek gerekir). Bulamayana da, hacc'da üç gün, döndüğünüzde yedi (gün) olmak üzere, bunlar, tamı tamına on (gün) oruç vardır. Bu, ailesi Mescid-i Haram'da olmayanlar içindir. Allah'tan korkun ve bilin ki Allah, muhakkak cezası pek çetin olandır. (BAKARA/196)
 
=-=-=-=-=-=-=-
 
Bir mü'mine, -hata sonucu olması dışında- bir başka mü'mini öldürmesi yakışmaz. Kim bir mü'mini 'hata sonucu' öldürürse, mü'min bir köleyi özgürlüğüne kavuşturması ve ailesine teslim edilecek bir diyeti vermesi gerekir. Onların (bunu) sadaka olarak bağışlamaları başka. Eğer o, mü'min olduğu halde size düşman olan bir topluluktan ise, bu durumda mü'min bir köleyi özgürlüğe kavuşturması gerekir. Şayet  kendileriyle aranızda andlaşma olan bir topluluktan ise, bu durumda ailesine bir diyet ödemek ve bir mü'min köleyi özgürlüğe kavuşturmak gerekir. (Diyet ve köle özgürlüğü için gereken imkanı) Bulamayan ise, kesintisiz olarak iki ay oruç tutmalıdır. Bu, Allah'tan bir tevbedir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.  (NİSA/92)
 
=-=-=-=-=-=-=-
 
Allah sizi, yeminlerinizdeki 'rastgele söylemelerinizden, boş sözlerden' dolayı sorumlu tutmaz, ancak yeminlerinizle bağladığınız sözlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Onun (yeminin) keffareti, ailenizdekilere yedirdiklerinizin ortalamasından on yoksulu doyurmak ya da onları giydirmek veya bir köleyi özgürlüğüne kavuşturmaktır. (Bunlara imkan) Bulamayan (için) üç gün oruç (vardır.) Bu, yemin ettiğinizde (bozduğunuz) yeminlerinizin keffaretidir. Yeminlerinizi koruyunuz. Allah, size ayetlerini böyle açıklar, umulur ki şükredersiniz.  (MAİDE/89)
 
=-=-=-=-=-=-=-
 
Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir b
[29/3 14:29] Ömer Tarık Yılmaz: ÂSÎ
 
İsyân eden, emre karşı gelen, itâatsizlik eden. 1- Allahü teâlânın emir ve yasaklarına uymayan, günâhkâr. Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyurdu ki  Allahü teâlânın ve Resûlünün (Muhammed aleyhisselâmın) emirlerine âsî olanlar, beğenmeyenler, (asra, fenne uygun değildir, modern ihtiyaçlara kâfi değildir diyenler) kıyâmette Cehennem ateşinden kurtulamayacaklardır. Bunlara Cehennem'de, çok acı azâb vardır. (Nisâ sûresi  14) Melekler emrolundukları şeyde Allahü teâlâya âsî olmazlar ve emr olundukları şeyi yaparlar. (Tahrîm sûresi  6) Ana-babaya iyilik etmek; nâfile namaz, oruç ve hac ibâdetlerinden daha üstündür. Ana-babasına hizmet edenlerin ömrü bereketli ve uzun olur. Ana-babasına karşı gelip, onlara âsî olanların ömürleri bereketsiz ve kısa olur. Ana-babasına âsî olan mel'ûndur. (Hadîs-i şerîf-Miftâh-ul-Cenne) Îmânsız gitmenin sebepleri kırk kadar olup, bunlardan birisi de anaya babaya âsî olmak, yâni İslâmiyet'e uygun olan emirlerini dinlememektir. (Kutbuddîn İznikî) Âsî mü'min tövbe etmezse veya şefâate kavuşmazsa yâhut Allahü teâlâ affetmezse, Cehennem'e girip yanar ise de îmânı olduğu için Cehennem'de sonsuz kalmaz. (Reyhâvî) 2. Hükûmete, devlete baş kaldıran. Bâgî. Müslümanlar devlete âsî olmaz. Fitneye, isyâna karışmaz. Kânunlara karşı gelmez. (Abdülganî Nablüsî)
[29/3 14:29] Ömer Tarık Yılmaz: Bedir savaşı hakkında bilgi verir misiniz?
 
Bedir Savaşı 13 Mart 624 cuma günü Müslümanlarla Mekkeli müşrikler arasında gerçekleşen ilk savaştır. Savaşın Müslümanlar açısından en önemli sebebi, Kureyşlilerin kendilerine işkence yapıp Hicrete zorlamalarıydı. Ayrıca Mekkeliler, Hicretten sonra Müslümanların geride bıraktıkları mallarını yağmalamışlardı. Müşrikler açısından bakıldığında ise, Medine’ye yerleşen Müslümanların, Mekkeli Kureyşlilerin kervanlarını takip etmeleri idi. Mekke’deki hemen her ailenin kervanlarda bir hissesi vardı. Bu da Mekkeli Kureyşliler arasında savaş için neden oluşturmaya yetmişti. Hicretten sonra Müslümanlar, geride bıraktıkları mallarının yağma edilmesine misillemede bulunmak için Kureyş kervanlarına saldırılar düzenlediler. Bu saldırıların birinde Müslümanlar, içinde bin deve ve yarım milyon dirhem değerinde ticari mal bulunan bir kervanı hedef almak istediler. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu sefer için 313 kişilik bir kuvvet hazırladı, Bedir yakınlarına gelerek kervanı beklemeye başladı. Ancak kervanın lideri Ebu Süfyan, Müslümanların kervanı beklediğini öğrendi ve Mekke’ye haber yolladı. Ayrıca kervanın yolunu da değiştirdi. Müslümanların kervana saldırmaya hazırlandığı haberini duyan Mekkeliler, Ebu Süfyan’ın tehlikenin atlatıldığını haber veren ikinci mesajına rağmen Müslümanların üzerine yürümeye karar verdiler. Mekkeliler, oluşturdukları 1000 kişilik kuvvetle Bedir’e doğru yola çıktılar. İki ordu karşı karşıya gelince savaş başladı. Çarpışmaların ilerleyen aşamalarında müşrikler dağılma belirtileri gösterdi; komutanları Ebu Cehil öldürülünce de iyice dağıldılar. Savaş kesin bir şekilde Müslümanların galibiyeti ile sona erdi. Kur’an’da Bedir Savaşı’yla ilgili bazı ayetler olup bunlardan birisi şöyledir: “And olsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O halde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız.” (Al-i İmran, 123)
[29/3 14:30] Ömer Tarık Yılmaz: HACCIN EDÂ ŞEKİLLERİ
 
 
 
Edâ edilişi itibariyle hac 'üç' kısımdır.
 
İfrad haccı: Umresiz yapılan hactır. Hac ayları içinde, hacdan önce umre yapmayarak sadece hac menâsikini ifâ edenler. 'İfrad haccı' yapmış olurlar.
Temettu haccı: Aynı yılın hac aylarında umre ve haccı ayrı ayrı ihramlarla edâ etmektir. Hac ayları girdikten sonra umre yapıp ihrâmdan çıkan, daha sonra memleketlerine dönmeden yeniden ihramlanarak hac menâsikini de edâ eden kimseler, 'temettu haccı' yapmış olurlar.
Kıran haccı: İkisine birden niyetlenerek, umre ve haccı bir ihramda birleştirmektir. Hac ayları içinde önce umre yapıp, ihramdan çıkmadan (aynı ihram ile) hac menâsikini de edâ eden kimseler, 'kıran haccı' yapmış olurlar.
[29/3 14:30] Ömer Tarık Yılmaz: قَالَ رَسُولُ اللهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: مَنْ قَالَ سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ فِي يَوْمٍ مِائَةَ مَرَّةٍ حُطَّتْ عَنْهُ خَطَايَاهُ وَإِنْ كَانَتْ مِثْلَ زَبَدِ الْبَحْرِ. (ط)
 
Resûlullah Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular: “Kim, günde yüz defa ‘Sübhânallâhi ve bihamdihî’ derse -deniz köpüğü kadar da olsa- günahları dökülür (affolunur).” (İmâm Mâlik, Muvatta’)
 
29 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[29/3 14:30] Ömer Tarık Yılmaz: HER ŞEY, ALLÂHÜ TEÂLÂ’YI TESBÎH EDER
 
Allâhü Teâlâ, Nûr Sûresi’nin 41. âyet-i kerîmesinde -meâlen-: “(Ey Habîbim) Görmedin mi? Şüphe yok ki göklerde olan da yerde olan da ve (kanatlarını açıp) saf saf (uçan) kuşlar da o Allâhü Teâlâ için tesbîhte bulunur. Onların her biri, muhakkak duasını ve tesbîhini bilmiştir. Ve Allâhü Teâlâ, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.” buyurmuştur.
 
Resûlullah Efendimiz (s.a.v.) bir gün, bir topluluğa uğramışlardı. Onlar, binekleri üzerinde bekliyor (birbirleri ile konuşuyor)lardı. Onlara buyurdular ki: “Bu bineklerinize selâmetle binin ve selâmetle inin. Onları, yollarda ve sokaklarda birbirinizle konuşmak için oturak edinmeyin. Zira nice binekler vardır ki üzerlerine binenlerden daha hayırlıdır ve Allâhü Teâlâ’yı, o kimseden daha çok zikretmektedir.”
 
Muhammed Bâkır rahimehullâh buyurdu ki: “Şu serçeler, sabah ve akşam ne söylerler bilir misiniz? Muhakkak onlar, Rableri olan Allâhü Teâlâ’yı  tesbîh ile o günkü nafakalarını talep ederler.”
 
Bir sahâbî, Peygamber Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem’e gelerek, “Yâ Resûlallah, dünya benden yüz çevirdi, rızkım çok azaldı.” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.) de ona, “Sen, meleklerin duasını ve bütün mahlûkatın rızıklanmasına sebep olan tesbîhi okumuyor musun?” diye suâl buyurdular. Sahâbe-i Kirâm, “O tesbîh nedir, yâ Resûlallah?” diye sual etti. Peygamberimiz (s.a.v.) de:
 
“Fecr-i sâdık doğduktan sonra sabah namazını kılıncaya kadar yüz defa ‘Sübhânallâhi ve bihamdihî sübhânallâhi’l-azîm, estağfirullâh.’ dersin. Dünya, zelîl ve hakîr olarak sana yönelir. Allâhü Teâlâ, okuduğun her bir tesbîh için bir melek yaratır da o melekler kıyamet gününe kadar tesbîh getirirler ve sevaplarını sana bağışlarlar.” buyurdular.
 
Yine Resûlullah Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki: “Nuh aleyhisselâm, vefat edeceği zaman iki oğluna şu vasiyette bulundu: Size, ‘Sübhânallâhi ve bihamdihî’ tesbîhine devam etmenizi tavsiye ederim. Çünkü bu, bütün varlıkların tesbîhidir ve her şey, bu tesbîh vesilesi ile rızıklanır.”
 
 
 
29 Mart 2023
Fazilet Takvimi
[29/3 14:31] Ömer Tarık Yılmaz: • Huneyn Gazvesi (630)
• Selânik ve İyonya’nın Fethi (1430)
• Ağaçlarda Gözlerin Patlaması
 
Semerkand Takvimi
[29/3 14:31] Ömer Tarık Yılmaz: İftar Sofrası
 
İftarla alakalı olarak Peygamberimiz’in [sallallahu aleyhi vesellem] çeşitli sözleri ve uygulamaları vardır.  Kim bir oruçluyu iftar ettirirse oruçlunun sevabı kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez  (Tirmizî) buyurmuştur. Kendisine yemek ikram eden bir sahabiye de,  Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin, melekler de duacınız olsun  (Ebû Davud; İbn Mâce) diye dua etmiştir. Dolayısıyla oruçlulara iftar sofrası kurmak, yemek ikram etmek Hz. Peygamber’in [sallallahu aleyhi vesellem] sünnetidir.
 
İkramda bulunurken elbette Allah Teâlâ’nın,  Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz  (A‘râf 7/31) âyetini ölçü almak durumundayız. Herkesin gücüne göre kendi yediğinden yedirmesi yeterlidir. Lüks, israf, gösteriş ve reklama kaçmanın hiçbir mantığı yoktur. Başka rivayetlerden de öğrendiğimize göre iftar ettirmek bizim bugünkü yaptığımız gibi mükemmel sofralarda onlarca çeşidin bulunduğu yemek türleriyle değil, bir hurma, bir yudum su, birkaç zeytin veya bir bardak süt ile de olabilir ve kişiye aynı sevabı kazandırır.
 
Semerkand Takvimi
[29/3 14:31] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
Kim Allah’a ve Resülüne itaat eder, Allah’tan korkar ve O’na karşı gelmekten sakınırsa, işte onlar başarıyı elde edenlerin ta kendileridir.
 
(Nûr, 24/52)
[29/3 14:31] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
Nefsimi kudret elinde tutan Zat'a yemin olsun ki, ya emr-i bi'l-maruf, nehy-i ani'l-münker vazifenizi yerine getirerek insanları sürekli iyiliklere sevkeder ve kötülüklerden de sakındırırsınız ya da Cenâb-ı Allah, üzerinize umumî bir belâ gönderiverir. İşte o zaman, yalvarıp yakarsanız da duanız kabul edilmez.
 
(Al-Tirmidhi)
[29/3 14:31] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Duası
 
Allah’ım! Dalalete (sapıklığa) düşmekten veya (başkalarını) dalalete düşürmekten, hataya düşmekten veya (başkasını) hataya düşürmekten, zulmetmekten veya zulme uğramaktan, cahillik etmekten veya cahillikle karşılaşmaktan, sana sığınırım.
 
(Ebu Dâvûd)
[29/3 14:31] Ömer Tarık Yılmaz: Vaktin Esmaül Hüsnası
 
El-Mukit
 
Her şeye gücü yeten, rızık veren, yapılanları bilen, koruyan, mükâfat veren
[29/3 14:31] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hikayesi
 
Kabağın Sahibi
 
   Birçok coğrafyada insan tâkatinin üstünde bir hakaret ve zulme muhâtap olan bütün kardeşlerimizi duâ ve muhabbetle anıyoruz. Kendilerine bir tesellî ve sabır tavsiyesi bâbında aşağıdaki kıssayı hatırlatıyoruz: 
 
 Vaktiyle bir derviş, nefis terbiyesinin çeşitli merhalelerinden geçtikten sonra, bağlı olduğu tarikatın büyüğü tarafından bir berbere gönderilir. Dervişten saçını dibinden kazıtması, sakal ve bıyığını ise alabildiğine kısaltması istenmiştir. Tereddütsüz bir şekilde berber koltuğuna oturan derviş: 
 
 “-Vur usturayı berber efendi!..” der.  
 
 Berber, dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş de aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak: 
 
 “-Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!..” diye kükrer. 
 
 Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Ses çıkarmaz, biraz çaresiz, biraz mütevekkil usulca kalkar yerinden.  
 
 Berber, bu gariban müşterisine karşı mahcup olmakla beraber kabadayının pervâsızlığından da korkmuştur. Ses çıkaramaz.  
 
 Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar. Fakat küstah kabadayı, tıraş esnasında da boş durmaz; sürekli aşağılar dervişi, alay eder: 
 
 “-Kabak aşağı, kabak yukarı!..” 
 
 Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası, yokuştan aşağı hızla kabadayının üzerine doğru gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir, kabadayının karnına batıverir. Kaşla göz arasında babayiğit kabadayı oracığa yığılır kalır. Ölmüştür. Herkes bir anda olup biten bu olayın hayret ve şaşkınlığı içindedir. Berber de şok olmuştur; bir manzaraya, bir dervişe bakar ve gayr-i ihtiyarî sorar: 
 
 “-Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?!.” 
 
 Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: 
 
 “-Vallâhi gücenmedim ona. Hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir de sâhibi var. O gücenmiş olmalı!..”
[29/3 14:32] Ömer Tarık Yılmaz: Ravi: Malik (ra)
Bizim nazarımızda ihtilafsız makbul olan ve ehl-i ilimden işitmiş olduğumuz görüş (şu)dur: Derler ki: 'Rikaz, cahiliye devri insanlarının gömdüklerinden, bir mal sarfı gerektirmeden, nafaka harcamadan, fazla yorgunluk olmadan, yük altına girmeden ele geçirilen şeydir. Mal taleb edilen, çok fazla çalışmayı gerektiren, bazan rastlanıp bazan rastlanmayan şey rikaz değildir.' 
 
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Muvatta, Zekat 9
 
Hadisin Açıklaması:
İmam Mâlik, Kitâbu'l-Ukûl'da tam olarak kaydettiği hadisi taktî yaparak burada son kısmını kaydetmektedir.
 
İmam'a göre, bir şeyin rikâz sayılması için yerden harcama, zahmet, yorulma gerektirmeden çıkarılması lâzımdır. Bu şartlarla çıkarılan defîne rikâz sayılır ve humus alınır. Aksi takdirde masraf, yorgunluk, harcamalar gerektiren bir çıkarma olursa bu rikâz sayılmaz, yani ödenecek vergi humus değil, zekâttır, yani kırkta birdir, beşte bir değil.
 
İmam Şâfiî, bir şeyin rikâz sayılıp humus verilebilmesi için çıkarılan şeyin değerce nisâb miktarına ulaşma şartını koymuştur. Cumhur ise, hadisdeki ıtlâka bakarak 'az da olsa, çok da olsa' deyip miktarla tahdîd etmemiştir
[29/3 14:32] Ömer Tarık Yılmaz: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
 
İbnu Ebi Evfa anlatıyor: 'Resulullah (Aleyhissalâtu Vesselâm) buyurdular ki: 'Haricîler cehennemin köpekleridir.'
 
Kaynak : İbnu Mace Sünen (173) - Hds :(6033)
 
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[29/3 14:32] Ömer Tarık Yılmaz: أمرهَا, أَوْ أمرهُ , فَقال : دُلُّونِي عَلَى قَبْرِهِ , فَدَلُّوهُ فَصَلَّى عَلَيْهَا. ثُمَّ قال :إن هَذِهِ الْقُبُورَ مَمْلُوءَةٌ ظُلْمَةً عَلَى أَهْلِهَا , وَإن اللَّهَ عَزَّ وَجَلَّ يُنَوِّرُهَا لَهُمْ بِصَلاَتِي عَلَيْهِمْ .
 
258: Yine Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre siyah bir kadın veya siyah bir genç Mescidi süpürüp temizlik işlerini yapardı. Bir ara Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) o kadını veya genci göremeyince onun nerede olduğunu sordu. Öldü dediler. Bunun üzerine Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Bana haber verseydiniz ya”, buyurdu. Ashab sanki bu garib kimseye önem vermemişlerdi. Fakat Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem): “Bana onun mezarını gösterin”, buyurdu. Mezarını gösterdiler. Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) onun cenaze namazını kıldıktan sonra şöyle buyurdu: “Şu kabirler karanlıklarla doludur. Üzerine kılacağım namazdan dolayı Allah onların kabirlerini aydınlatır.” (Buhari, Salat 72, Müslim, Cenaiz 71)
 
259- وَعَنْهُ قال : قال رسولُ الله
 
: رُبَّ اَشْعَثَ, مَدْفُوعٍ بِالأبْوَابِ لَوْ اَقْسَمَ عَلَى اللهِ لأََبَرَّهُ.
259: Yine Ebu Hüreyre (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in şöyle buyurduğunu bize aktarmıştır: “Saçları dağınık, tozlanmış ve kapılardan kovulmuş nice kimseler vardır ki bir şey hakkında bu şöyle olacak diye yemin etseler, Allah onun yeminini yerine getirir ve duasını kabul eder.” (Müslim, Birr 138)
 
260- عَنْ أُسَامَةَ بْنِ زَيْدٍ قال : قال رسولُ اللَّهِ
 
قُمْتُ عَلَى بَابِ الْجَنَّةِ , فَإذا عَامَّةُ مَنْ دَخَلَهَا الْمَسَاكِينُ , وأَصْحَابُ الْجَدِّ مَحْبُوسُونَ غير أن أَصْحَابَ النَّارِ َقَدْ أمر بِهِمْ إِلَى النَّارِ. وَقُمْتُ عَلَى بَابِ النَّارِ فَإذا عَامَّةُ مَنْ دَخَلَهَا النِّسَاءُ.
260: Üsame (Allah Ondan razı olsun)’den bildirildiğine göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Ben cennetin kapısında durdum, gördüm ki girenlerin çoğunluğu darlıkta yaşayan muhtaç kimselerdi. Zenginler ise hesapları görülmek üzere alıkonulmuştu. Kesin olarak cehennemlik olanların ise ateşe girmeleri emrolunmuştu. Cehennemin kapısında durdum ve baktım oraya girenlerin çoğu da kadınlardı.” (Buhari, Rikak 51, Müslim, zikir 93)
 
261- عَنْ أبي هُرَيْرَةَ
 
عَنِ النَّبِيِّ
قال : لَمْ يَتَكَلَّمْ فِي الْمَهْدِ إلا ثَلاَثَةٌ : عِيسَى ابْنُ مَرْيَمَ , وَصَاحب جُرَيْجٍ , وَكان جُرَيْجٌ رَجُلاً عَابِدًا , فَاتَّخَذَ صَوْمَعَةً فَكان فِيهَا فَأَتَتْهُ أُمُّهُ وَهُوَ يُصَلِّي فَقالت : يَا جُرَيْجُ فَقال : يَا رَبِّ أُمِّي وَصَلاَتِي فَأَقْبَلَ عَلَى صَلاَتِهِ فَانصَرَفَتْ . فَلَمَّا كان مِنَ الْغَدِ أَتَتْهُ وَهُوَ يُصَلِّي فَقالت : يَا جُرَيْجُ فَقال : أي رَبِّ أُمِّي وَصَلاَتِي , فَأَقْبَلَ عَلَى صَلاَتِهِ فَانصَرَفَتْ , فَلَمَّا كان مِنَ الْغَدِ أَتَتْهُ وَهُوَ يُصَلِّي , فَقالت : يَا جُرَيْجُ فَقال : أَيْ رَبِّ أُمِّي وَصَلاَتِي , فَأَقْبَلَ عَلَى صَلاَتِهِ . فَقالت : اللَّهُمَّ لاَ تُمِتْهُ حَتَّى
[29/3 14:34] Ömer Tarık Yılmaz: Günün İsmi ve Yemeği
İsim: Erkek: Şemsi - Kız: Şermin - İftar Yemeği: Sütlü çorba, Türlü, Makarna, Sütlâç 
 
29.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[29/3 14:34] Ömer Tarık Yılmaz: SOHBET................ ORUCU BOZMAYAN ŞEYLER

 1- Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içerse,

 2- Ağzına gelen kusuntu geri giderse,
 3- Tentürdiyot ve yağ sürerse, sürme çekerse,
 4- Oksijen tüpü ile sunî hava verilirse, (İçerisinde ilâç da olursa bozar.)
 5- Orucu bozmaya niyet edip de bozmazsa,
 6- İstemeyerek ağız dolusu kusarsa,
 7- Boğazına toz, duman vs. kaçarsa,
 8- İsteyerek, zorlayarak biraz kusarsa,
 9- Gözüne ilâç koyarsa,
10- Gıybet ederse,
11- Rüyâda ihtilâm olursa,
12- Çiçek ve kolonya koklarsa,
13- Morfinsiz diş çektirirse,
14- Diş çukuruna ilâç koyarsa,
15- Yutmadan yemeğin tadına bakarsa,
16- Başkalarının içtiği sigaraların dumanı, sakındığı hâlde ağzına, burnuna girerse,
17- Diş çektirince gelen tükürükten az kanı (yâni sarı ise) yutarsa,
18- Ağzını yıkadıktan sonra, kalan yaşlığı tükürükle yutarsa,
19- Dişleri arasında kalan nohuttan küçük olan şeyi yutarsa,
20- Hacamat yaptırırsa, (Kan aldırırsa),
21- Kulağına su kaçarsa,
22- Uyanık iken, sadece bakarak cünüp olursa,
23- Misvâk kullanırsa,
oruç bozulmaz.

 

YEMEK................  SAHİNE TATLISI

 

Peygamber Efendimizin de sevdiği bu tatlı, İslâm mutfağında yer alır. Günümüzde çok bilinmiyor. Bir defa tadına bakanların vazgeçilmezi oluyor. O yıllarda genellikle Ramazan ayında tüketilen sahine tatlısı bir o kadar da lezzetli, enerji verici ve şifa deposu olarak biliniyor.

MALZEME: 1 yemek kaşığı tereyağı, 2 yemek kaşığı tahin, 1-2 yemek kaşığı bal. Üzeri için: Susam, ceviz.
YAPILIŞI: Oda sıcaklığında bekletilmiş olan tereyağı bal ile krema kıvamına gelene kadar karıştırılır. Sonra tahini de ekleyerek hızlıca karıştırılır. Üzerine susam ve ceviz serpilir. Biraz bekletildikten sonra sıcak ekmeğe sürerek tüketilir.

 
 
29.03.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[29/3 14:34] Ömer Tarık Yılmaz: el-Enfâl Suresi 28
Ve iyi biliniz ki, mallarınız ve evlatlarınız birer imtihan aracından başka birşey değildir. Allah katında büyük ecir vardır.
[29/3 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: Ebu Davud
Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihaddır.
[29/3 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: Es-Semi: Her şeyi işiten.
[29/3 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: Peygamberimizin Selâmlaşma Âdâbı : İslam dininde selamlaşma nasıl olur? Peygamber Efendimiz nasıl selamlaşırdı? Dinimizde selamlaşma şekli nasıldır ve selamlaşma kuralları nelerdir? Dinimize göre selamlaşmak ve selamlaşma adabı nasıl olmalıdır?
İslâm dîninin mü’minler arasında tesis etmeye çalıştığı muhabbet ve ihtiram vâsıtalarından biri de selâmlaşmaktır. Efendimiz bu husûsu şöyle ifâde etmiştir: “Îmân etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de îmân etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir işi size haber vereyim mi: Aranızda selâmı yayınız.” (Müslim, Îmân, 93)
 
Selâm kelimesi, dünya ve âhiret sıkıntılarından kurtulmak ve esenliğe kavuşmak anlamına gelmektedir. Binâenaleyh mü’minler selâmlaşırken birbirlerinin dünya ve âhiret mutluluğunu istemektedirler. Yukarıda zikredilen hadis-i şerîfin bildirdiğine göre
[29/3 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: (Tirmizi, 'De'avat', 130)
Allah'ım! Bana öğrettiğin ilim ile beni faydalandır. Dualardan, bana fayda verecek ilmi bana öğret ve benim ilmimi artır. Her hal üzere Allah'a hamd olsun. Cehennem ehlinin halinden Allah'a sığınırım.
[29/3 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Evlilikleri ve Eşleri
Hz. Muhammed’in (s.a.v.) ilk hanımı, Hz. Hatice validemizdir. Sevgili Peygamberimiz ilk evliliğini Mekke’de yaptığı sırada yirmi beş yaşında, Hz. Hatice annemiz kırk yaşındaydı. Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) Hatîce validemiz ile izdivâcından Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Gülsüm, Fatıma ve Abdullah; Hazret-i Mariye ile izdivâcından ise İbrahim dün­yâya geldi. Efendimiz’in husûsî hallerinden birisi, âile hayatı ve evliliği idi. Onun çok evlenmesinin sebep ve hikmetleri vardı.
 
Peygamber Efendimizin diğer hanımları; Sevde Binti Zema, Ayşe, Zeynep Binti Huzeyme, Meymûne Binti Haris, Hafsa Binti Ömer, Zeynep Binti Cahş, Safiye Binti Huyey, Cüveyriye Binti Haris, Ümmü Seleme ve Ümmü Habîbe (r.a.) validemizdir.
[29/3 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: Fil Suresi
﴾1﴿ Rabbin fil ordusuna ne yaptı, görmedin mi?
﴾2﴿ Onların planlarını boşa çıkarmadı mı?
﴾3-4﴿ Onların üzerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar yağdıran sürü sürü kuşlar salmadı mı?
﴾5﴿ Sonuçta Allah onları yenilip ezilmiş ekine çevirdi.
 
Tefsir ve tarih kaynaklarında anlatıldığına göre o zaman Habeşis­tan’ın yönetiminde bulunan Yemen’in genel valisi Ebrehe her yıl Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret eden Arap hacılarını San‘a’ya çekmek için burada Kulleys veya Kalîs (kilise) denilen büyük bir katedral yaptırdı. Çeşitli bölgelere propagandacılar göndererek mâbedi ziyaret etmeleri için halkı San‘a’ya çağırdı. Ancak bu ümidi gerçekleşmeyince Kâbe’yi yıkmaya karar verdi ve muhtemelen 570 yılında, içinde mahmûd (mamut) adlı filin de bulunduğu büyük bir ordu ile Mekke üzerine yürüdü (olayın tarihi ve sebepleriyle ilgili farklı görüşler için bk. Mustafa Fayda, “Fil Vak‘ası”, DİA, XIII, 70-71). Ebrehe, hareketini engellemek için karşısına çıkan bazı güçleri etkisiz hale getirerek yoluna devam etti. Gönderdiği bir müfreze, içinde Hz. Peygamber’in dedesi Abdülmuttalib’e ait 200 devenin de bulunduğu Mekkeliler’e ait çok sayıda deveyi ele geçirdi. Abdülmuttalib, Ebrehe’ye gelerek develerinin iadesini istedi; Ebrehe’nin Kâbe ile ilgili bir sorusu üzerine Kâbe’yi merak etmediğini, çünkü onu sahibinin koruyacağını söyledi. Ertesi gün Ebrehe, ordusuna Kâbe yönünde hareket emri verdi. Fakat kaynaklarda belirtildiğine göre en öndeki fil (mamut) yerinden kımıldamadığı gibi askerler de üzerlerine taşlaşmış çamur yağdıran sürü sürü kuşlar tarafından –âyetteki benzetmeyle– “yenilip çiğnenmiş ekin” gibi imha edildi. Bazı müfessirler “sürü sürü” şeklinde çevrilen ebâbîl kelimesinin bir kuş türünün adı olduğu kanaatindedir, buna göre 3. âyete “ebâbîl kuşlarını göndermedi mi?” şeklinde mâna vermek gerekir; fakat –konuya ilişkin rivayet ve tefsirler dikkate alındığında– bu görüş ikna edici görünmemektedir (bilgi için bk. Elmalılı, IX, 6102-6105). Yaygın inanışa göre bu olay Hz. Peygamber’in doğumundan elli-elli beş gün veya üç ay önce vuku bulmuştur.
 
Sûrede Hz. Peygamber’e hitap edilerek 1-2. âyetlerde fil ordusunun başına gelen felâketin büyüklüğünden ve Kâbe’yi yıkma planlarının boşa çıkarıldığından haberdar olduğu ifade edilmektedir. Hz. Peygamber olaya bizzat şahit olmadığı halde, ona yöneltilen “görmedin mi” şeklindeki hitap mecazi bir ifade olup olayı bizzat gözüyle görmese bile görenlerden işitmiş olduğunu ve görmüş gibi kendisine tasvir edildiğini gösterir. 3-5. âyetler ise felâketin nasıl cereyan ettiğini yani Allah tarafından gönderilen sürülerle kuşun fil ordusunun üzerine pişkin tuğla türü taşlar yağdırarak onları nasıl hayvanlar ve haşarat tarafından yenmiş ekin artığına çevirdiğini ifade eder. Râzî’ye göre Ebrehe ve askerlerinin besledikleri kötü emellerin sûrede keyd (plan, tuzak) kelimesiyle ifade edilmesi, onların sadece Kâbe’yi yıkma amacı taşımadıklarını gösterir. Çünkü önceden açıkladıkları için Kâbe’yi yıkma fikri artık “tuzak” olmaktan çıkmıştı. Şu halde keyd kelimesi burada Ebrehe tarafının Araplar’a karşı besledikleri başka sinsi planları dile getirmektedir (XXXII, 99; bu planlar ve tuzakların neler olabileceği konusunda bk. Fayda, gös. yer.). Muhtemelen bu plan içinde Mekke’ye ve Mekkelilere verilecek ağır yıkım ve kötülükler de vardı.
 
Eski tefsirlerde bu fil olayı bütünüyle bir mûcize olarak değerlendirilir. Bazı tarihçi ve müfessirlerin, tâbiîn âlimlerinden İkrime’ye atfettikleri bir rivayette o, “Bu taşlar kime isabet ettiyse onda çiçek hastalığı görüldü” demiştir (İbn Hişâm, es-Sîretü’n-nebeviyye, I, 54-56; Taberî, XXX, 298-299, 303). Rivayete göre Hicaz bölg
[29/3 14:35] Ömer Tarık Yılmaz: İSLAMİYETİN DOĞUŞU
Dünya tarihi Hristiyanlık, Musevilik gibi dinlere ev sahipliği yapmıştır. İslamiyet bahsettiğimiz dinlerin sonuncusu olan ve sadece inandıkları değerler ve inançlar için başlangıçta savaşan fakat her zaman uzlaşmacı olan bir dindir.
 
İslamiyet’in doğduğu yer, doğusunda Basra körfezi batısında Kızıl Deniz güneyinde Umman Denizi kuzeyinde ise Suriye ve Filistin çölleri ile kaplı olan Arap Yarım adasıdır. İslamiyet’in doğuşu sıralarında Orta Doğudaki en büyük devlet Bizans İmparatorluğuydu ve Bizans’tan sonra bölgenin en güçlü devleti Sasanilerdi. Arap topraklarında insanların putlara taptığı ve kız çocuklarının diri diri gömüldüğü İslamiyet’ten önceki döneme cahiliye dönemi denmektedir. Cahiliye döneminde Arabistan’ın en önemli bölgesi olan Hicazda kabileler tarafından yönetilen şehir devletleri kurulmuş ve dinsel bir mekân olan Kabe’de büyük putlarla doldurulmuştu. Sürekli savaş halinde olan Araplar haram ayı denen aylarda savaşmazlardı, kurdukları panayırlarda eğlenceler, yarışmalar düzenler, ticaret yaparlardı. Arap yarım adasında yaşayan halk bedevi ve medeni olmak üzere ikiye ayrılırdı. Bedeviler, çöllerde çadır kurarak yaşayan göçebe halktı. Medeniler ise şehirlerde yaşayan tarım ve hayvancılıkla uğraşan kesimdi. Bu dönem; çıkar çatışmalarının, adaletsizliğin, adam öldürmenin ve tabi birçok haramın meşru sayıldığı bir dönemdi. Çünkü kadınlar bir mal gibi alınıp satılır, kız çocuklarına kıymet verilmez ve köle gibi kullanılır ezilirdi.
 
İSLAMİYETİN DOĞUŞU
 
Hz. Muhammed, 571 yılında Mekke’de doğdu. Babası Abdullah annesi Amine Hatundur. Ahlakı ve güvenirliğinden dolayı kendisine Muhammed-ül Emin (güvenilir kişi) denilirdi. Küçük yaşta annesini ve babasını kaybettiği için önce dedesi Abdul-Muttalib’in sonrada amcası Ebu-Talibin yanında yetişmiştir. Gençliğinde çobanlık yapmış, ticaretle uğraşmış ve yirmi beş yaşına geldiğinde ticari işlerini yürüttüğü Hz. Hatice ile evlenmiştir. Hz. Muhammed Mekkelilerin yaşam biçimlerini beğenmemiş yapılan haksızlıklara, içki içmeye, putlara tapmaya karşı çıkmıştır. Bu nedenle sık sık Mekke yakınlarındaki Hira mağarasına gitmiştir. Kırk yaşına geldiğinde Hira mağarasında vahiy meleği olan Cebrail meleği tarafından kendine ilk vahiy indirilmiştir. Bu vahiy ‘oku yaradan Rabbinin adıyla oku’ idir ve kendisine inen bu vahiyle peygamber olmu
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N