Menü tarıkhaber
Prof. Dr. Baran Yıldız

Prof. Dr. Baran Yıldız

Tarih: 22.05.2023 04:12

Günün yazısı

Facebook Twitter Linked-in

[22/1 17:35] Ömer Tarık Yılmaz: ŞİİR.......... OĞULA NASİHAT

Sevildiğin yere sık gidip gelme,

Bal olsan tadına doyarlar oğul!
Güvenip kimseye sırrını verme,
Tutamaz dilini yayarlar oğul!

 

Diyardan diyara edilsen sürgün,

Doğru ol eğilme, dövülsen her gün,
Güçlü sandıkların sarsılır bir gün,
Sırtlarını sana dayarlar oğul!

 

Denizler taşırsan gözün selinden,

Bekleme bir fayda kızla, gelinden,
Hasta olsan kimse bilmez hâlinden,
Ancak öldüğünde duyarlar oğul!

 

Gitdiğin yol eğer doğru bir yolsa,

Aşarsın kolayca engeller dolsa,
Mâzinle övünme temiz de olsa,
Bir anda karaya boyarlar oğul!

 

Kıymet verme sakın, çaputa çula,

Güvenme cebinde paraya pula,
Gözü aç olanla çıkarsan yola,
Sonunda seni de soyarlar oğul!

 

 

 

Babamdan aldığım nasihat şöyle,

Yaratanın bize emridir böyle,
Bildiğin ne ise doğruyu söyle,
Elbet bir gün sana uyarlar oğul!

 

Zararı olmaz baharda yelin,

Kapanmaz yarası bir acı dilin,
Ne kadar bol olsa sofrası elin,
Yediğin lokmayı sayarlar oğul!

 

Dinlemeyip sözü vermezsen değer,

Boşunaysa bunca nasihat eğer,
İki elin durmaz dizini döğer,
Seni hiç yerine koyarlar oğul!
   Kul Hilmi (Hilmi Coşkun)

GÜNÜN TARİHİ............RİDÂNİYE ZAFERİ

 

22 Ocak 1517’de Osmanlı Ordusu, Memlûklere karşı Kâhire yakınında Ridâniye mevkiinde yapılan Ridâniye Savaşı’nı kazanmıştır. Yavuz Sultan Selim Hânın kumandasındaki ordu, Mercidabık zaferinden sonra, Ridâniye’de kazandığı bu zaferle Memlûkleri yenip Mısır’ın fethini tamamlamıştır.

Yavuz Sultan Selim Hân, Mısır’la birlikte halîfeliği de aldı. Bundan sonra 407 yıl, halîfelik Osmanlı hânedânında kaldı.

 

DÜNKÜ CEVAP

 

 

Tavşanlar, başlarını ve gözlerini çevirmeden arkalarını da gördükleri için, yanına yaklaşılamaz.

 
 
22.01.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[22/1 17:35] Ömer Tarık Yılmaz: Ali İmran Suresi 68
Doğrusu onların İbrahim'e en yakın olanı, ona uyanlar, şu Peygamber ve iman edenlerdir. Allah da müminlerin dostudur.
[22/1 17:36] Ömer Tarık Yılmaz: Buhârî, Îmân, 7; Müslim, Îmân, 71.
Hiçbiriniz kendisi için istediğini (mü'min) kardeşi için istemedikçe (gerçek) iman etmiş olamaz.
[22/1 17:36] Ömer Tarık Yılmaz: El-Vâris: Servetlerin gerçek sahibi olan.
[22/1 17:36] Ömer Tarık Yılmaz: Sünneti Korumak İle İlgili Ayetler : Peygamberimizin sünnetini korumak ile ilgili ayetler ve ayetlerin açıklaması.
 
1. “Peygamber size ne verirse onu alın, neyi yasaklarsa ondan da sakının.” (Haşr sûresi, 7)
 
Bu âyet-i kerîmenin baş tarafında ganimetlerden bahsedilir. Bunu dikkate alan bazı âlimler, Resûl-i Ekrem’in verdiği şeyden maksadın ganimet olduğunu söylerler. Ancak pek çok müfessir, âyetteki hükmün umûmî olduğunu, ganimetlerin de bu umûmî hükmün bir parçasını teşkil ettiğini ifade ederler. Bu durumda, âyetten Hz. Peygamber’in bütün emir ve nehiylerine uymanın farz olduğu anlaşılır. Çünkü Resûlullah’ın emrettiği ve yasakladığı şeyler, Allah’ın emredip yasakladıklarıdır. Bu durum aşağıdaki âyetlerden de açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
 
2. “Resûlullah, nefsinin arzû ve istekleri doğrultusunda konuşmaz. Onun söyledikleri kendisine vahyedilenlerden başka bir şey değildir.” (Necm sûresi, 3-4)
 
Kureyşliler, Resûl-i Ekrem’in üstün niteliklerini, ahlâkî güzelliklerini, faydalı işler yaptığını biliyorlardı. Bu niteliklere sahip bir peygamber, nefsinin arzu ve istekleri doğrultusunda konuşmaz, söyledikleri vahiy eseridir. Dolayısıyla bu âyetin muhtevası öncelikle Kur’ân-ı Kerîm’e yöneliktir. Çünkü o gün kâfirlerin, inkârcıların itirazı Kur’ân-ı Kerîm’e idi. Hz. Peygamber hakkında fazla söz söyleyemiyorlar, fakat onun şâir ya da cinnet getirmiş veya cinlerin ve şeytanların kendisine musallat olmuş biri, yahut kâhin olabileceğini söylemekle yetiniyorlardı.
 
Bu âyetle kastedilen ikinci mâna, Hz. Peygamber’in sahih sünnetidir. Dârimî’nin Sünen’inde nakledilen bir rivayete göre, Cebrâil aleyhisselâm Resûlullah’a Kur’an’ı getirdiği gibi sünneti de getiriyordu. (Dârimî, Sünen, Mukkadime 49) Bu sebeple bazı âlimler sünnetin de vahiy eseri olduğunu söylerler. Bütün mezhepler, Kur’an’dan sonra dinin ikinci kaynağı olarak sünneti kabul ederler. Hangi çeşit hadislerin delil olarak alınacağı münakaşa konusu yapılmış, bu hususta farklı görüşler ortaya atılmıştır. Ancak sünnetin dinde ikinci delil kabul edilmesinin münakaşa edilmediği bir gerçektir. Bir kaide olarak şu söylenebilir: Sünneti kabul etmeyen fertler görülmüş, ancak böyle bir hak mezhep bugüne kadar görülmemiştir.
 
3. “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmrân sûresi, 31)
 
Yahudilerin, “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz”, Hristiyanların “Biz Allah’a sevgimiz sebebi ile Mesih’i mâbud tanıyoruz”, müşriklerin de, “Biz putlara sadece Allah’ı sevdiğimiz ve bizi Allah’a yaklaştırdığı için kulluk ediyoruz”  demeleri üzerine bu âyet nâzil oldu. Allah Teâla kendisini sevdiğini iddia edenlere, eğer bu sözlerinde samimi iseler, Resûlullah’a uymalarını ve ona muhalefet etmemelerini emretti. Peygamber’e uymak demek onun emrettiklerini yapmak, yasakladıklarından kaçmak, her konuda onu örnek almak demektir. Bunun aksi, ben Allah’ı severim, ama O’nun emrini dinlemem, O’nun sevdiğini, O’nu sevenleri, O’nun yolunu göstermek için gönderdiklerini sevmem, onlara benzemek istemem demektir ki, bu da kendimden başkasını sevmem, tevhid yolunda yürümem demektir.
 
Bu âyet nâzil olduğu zaman münafık Abdullah İbni Übey:
 
“Muhammed kendine itaat ve ibadeti Allah’a itaat yerine koyuyor. Hristiyanların İsâ’yı sevdikleri gibi, bizim de kendisini sevmemizi istiyor” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu:
 
“De ki: Allah’a ve Peygamber’e itaat edin, eğer dönerlerse muhakkak ki, Allah kâfirleri sevmez.” (Âli İmrân sûresi 32)
 
Allah, kendisine ibadet ve tâatin en doğru ölçüsünün, Peygamber’e uymak olduğunu bildirdi. Çünkü Allah’ın emir ve yasaklarını en iyi bilip uygulayanlar peygamberlerdir. Onlar, uyulması gereken yolu eksiksiz uyguladılar. İfrat ve tefrite düşmediler. Dinin bütün emirlerinin itidal yolu, orta yol ve ölçülü davranış olduğunun en mükemmel örneğini gösterdi-ler. Son peygamber Hz. Muhammed, kıyamete kadar hükmü devam edecek olan İslâm dini’nin aydınlık yolunu, Kur’an’ı her planda hayata uygulayarak çizdi. İşte Peygamberimiz’in sınırlarını çizdiği bu ferdî ve ictimâî hayat tarzı, sözleri, davranışları, başkalarının davranışlarını tasvibi ya da tasvip etmeyişi sünnet olarak adlandırıldı. O halde sünneti ve sünnetin ortaya koyduğu edebleri koruma, İslâm’ı koruma ve yaşama anlamına gelir.
 
ALLAH’I ÇOKÇA ANMAK
4. “Sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar, Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın peygamberinde en mükemmel örnek vardır.” (Ahzâb sûresi, 21)
 
Bu âyet-i kerîme, çok büyük bir hakikati, Peygamberimiz’in en önemli vasfını ifade eder. Hz. Peygamber, mü’minler için en mükemmel örnek ve yegâne önderdir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in örnek ve önderliği hayatın her alanını kapsayıcı niteliktedir. Hz. Peygamber bu dünyada yaşayan insanlara pratik kaideler öğretti. Kendi yaşayışı ile bu pratik kaideleri hayata geçirdi, izah etti ve tanıttı. Ordulara kumanda ederek komutanlara, bizzat muharebe ederek hak, adalet, hürriyet, nâmus gibi kutsal duygular için canını feda eden askerlere, kanunlar vaz ederek ve hükümler vererek kanun yapanlara, kendisine gelen davaları hallederek hâkimlere, aile reisi olarak kocalara ve babalara mükemmel bir örnek ve önder oldu. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, zâlimleri, cânileri, mütecâvizleri, haksızları cezalandırarak adalet timsali oldu. Kazandığı savaşlarda esir düşenleri affederek, kendisine karşı son derece kötü davrananlara iyi davranarak merhamet, şefkat ve âlicenaplık örneği verdi.
 
Hz. Peygamber, ahlâkî yaşayışıyla, davranışlarıyla, sıkıntılara göğüs germesi, güçlüklere ve belâlara sabretmesiyle de eşsiz bir örnek sergiledi.
 
Onun hayatının bütün safhaları, mü’minler için takip edilecek yegâne örnek olma özelliğini kıyamete kadar sürdürecektir. Ancak o, âyetten açıkça anlaşıldığı üzere, mü’minler, Allah’ı ve âhiret gününü uman ve Allah’ı çokça ananlar için örnektir.
 
5. “Hayır, Rabbine yemin olsun ki, onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ sûresi, 65)
 
Allah Teâlâ bu âyette sahâbîlere, dolayısıyle bütün Müslümanlara, aralarında ihtilâfa düştükleri işlerde, içinden çıkamadıkları problemlerde Resûlullah’ın hakemliğine başvurmaları gerektiğini emreder. Onun hakemliğine başvuran Müslümanlara düşen en önemli görev, verdiği hükme tam ve gönülden razı ve teslim olmaktır. Ancak bu sayede hakiki mü’min olunabilir.
 
Sahâbeden sonraki Müslümanlar ve dolayısıyla bizler, Peygamber’in hakemliğine nasıl başvuracağız? Allah Resulû, bir hadislerinde şöyle buyurur:
 
“Size iki şey bıraktım. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece sapıklığa düşmezsiniz. Allah’ın Kitabı Kur’an ve Resûlü’nün sünneti”  (Muvatta’, Kader 3).
 
O halde problemlerimizi Kur’an ve Sünnet’in ışığında çözmek zorundayız. Bu şu demektir: Hükmü Kur’an ve Sünnet’te bulunan meseleleri bu iki kaynağa göre halledeceğiz. Şayet aradığımız konu, Kur’an ve Sünnet’te bulunmuyorsa, onu nasıl halledeceğimizi Kur’an ve Sünnet’in emir ve tavsiye ettiği doğrultuda karara bağlayacağız.
 
Zübeyr İbni Avvâm, Medine dışındaki bir arazinin sulanması konusunda ensardan bir kişi ile münakaşa etmişti. Konu Hz. Peygamber’e arzedildi. Allah Resûlü’nün verdiği hüküm ensardan olan müslümanın hoşuna gitmedi, hatta Peygamber Efendimiz’i taraf tutmakla itham etti. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu  (Bilgi için bk. Buhârî, Tefsîru sûre (4), 12, Müsâkât 8, Sulh 12).
 
Bu âyette dikkat çeken bir kaç noktaya açıklık getirmemiz, konunun önemini ve daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Şöyle ki:
 
Allah Teâlâ, gerçek mü’min olmayı birtakım şartlara bağlamıştır:
 
1. Mü’minler, aralarında çıkan problemlerde, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hakemliğine başvurmak zorundadırlar. Onun hükmünü kabul etmeyen kimse, mü’min olamaz.
 
2. Mü’minlerin, Resûl-i Ekrem’in verdiği hükme karşı içlerinde bir burukluk duymamaları gerekir. Bu hükme rızâ gösteren kişi, kalben değil de zâhirde razı olmuş görünebilir. Âyet, rızânın mutlaka kalben olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
 
3. Mü’minler, Resûlullah Efendimiz’in verdiği hükme tam anlamıyla teslim olmalıdırlar. Hükmün hak ve doğru olduğuna kalben inanan bir kimse, bazan hakkı kabul etmemekte ayak diretir veya tereddüt eder. İşte Allah Teâlâ, iman konusunda kalbde mutlaka yakînin hasıl olmasını, bununla birlikte, zâhirde de teslimiyetin mutlaka bulunmasını açıkça beyan eder. Bu sebeble âyette hem “içlerinde bir burukluk duymamayı” hem de “tam anlamıyla teslim olmayı” ayrı ayrı zikretmişdir. Birincisi kalben teslimiyeti, ikincisi de görünürde hükmün gereğini yerine getirmeyi ifade eder.
 
Bu mânasıyla âyet Resûlullah’dan gelen her sahih hadise şamildir. Sahih sünnetin bulunduğu bir konuda, sünnetteki ahkâmın dışında bir yol takip etmek câiz olmaz. Şayet bilmeyerek böyle yapılmışsa, sahih sünnet veya hadise vakıf olununca onlara dönülür. Sahâbe zamanından itibaren, bunun pek çok misali görülmüştür. Ömer ibni Hattâb, Ömer ibni Abdülaziz başta olmak üzere sahâbe, tâbiûn ve onlardan sonraki nesillerden seçkin ulemânın tavrı bu idi.
 
Müctehid bir hâkimin hükmü, Kitab ve Sünnet’in nassına muhalif olduğunda, o hükmü ortadan kaldırmak ve yürürlükte kalmasına engel olmak vâcip olur. Kitab’ın ve sahih sünnetin nasları, aklî ihtimaller, nefsânî ve şeytânî yorumlarla birbiriyle çelişkili gösterilemez.
 
Abdullah İbni Ömer, Resûl-i Ekrem’in:
 
“Sizden izin istediklerinde kadınların camiye gitmesine engel olmayınız” buyurduğunu rivâyet etmişti.  Bunun üzerine oğlu Bilâl:
 
“Vallahi biz onları engelliyoruz” dedi. Babası Abdullah;
 
“Ben Resûlullah şöyle buyurdu diyorum; sen, biz onları engelliyoruz  diyorsun” diye oğlunu azarladı ve hatta rivâyet edildiğine göre onunla ölünceye kadar konuşmadı (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II, 90; Ali el-Kârî, el-Mirkât, I, 339).
 
Nevevî, fâsık ve bid’atçılarla hayat boyunca konuşmamanın câiz olduğunu söyler. Üç günden fazla konuşmamanın yasaklanmış olması, bid’atçi ve fâsıklarla ilgili değildir.
 
Katâde’nin naklettiğine göre, İbni Sîrîn, bir adama Resûlullah Efendimiz’den bir hadis rivâyet etmişti. Bunun üzerine adam: “Filan ve filan da şöyle dediler” deyince, İbni Sîrîn:
 
“Ben sana Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den bahsediyorum, sen filan ve filan da şöyle dedi diyorsun, seninle ebediyen konuşmayacağım” diye karşılık verdi.
 
Mâlik İbni Enes’in yanına bir adam geldi ve kendisinden bir mesele sordu. Mâlik ona: “Resûlullah şöyle şöyle buyurdu, deyince, adam: Senin görüşün ne? dedi. Bunun üzerine Mâlik, “Peygamberin emrine muhalefet edenler, fitneye ve can yakıcı azaba uğramaktan, korksunlar” [Nûr sûresi (24), 63] âyetini okudu.
 
İbni Teymiye’ye göre: Allah Teâlâ’nın kendisine ve Resûlü’ne itaatı, kulları üzerine farz kıldığı, kitap, sünnet ve icmâ ile sabittir. Resûlullah Efendimiz dışında, emrettiği ve nehyettiği her konuda, bir kimseye, ümmetin itaat etmesi vâcip değildir. Ümmetin sıddîki ve en faziletlisi olan Hz. Ebûbekr şöyle der: “Allah’a itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Şâyet Allah’a isyan edersem, bana itaat etmeniz söz konusu olamaz.” Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hariç, emrettiği ve nehyettiğinde masum olan bir tek fert yoktur. Bu sebepledir ki, bütün imamlar, Resûlullah Efendimiz dışında her insanın sözü alınır da terk de edilir demişlerdir.
 
Dört büyük mezhep imamı, söyledikleri her şeyde insanların kendilerini taklid etmesini yasaklamışlardır. Vâcip olan budur. Ebû Hanîfe: Bu benim görüşümdür ve gördüğümün en iyisidir. Kim benim görüşümden daha iyisini getirirse, onu kabul ediniz, demiştir. Ebû Hanîfe’nin önde gelen talebesi Ebû Yûsuf, Medine’li büyük muhaddis Mâlik İbni Enes’le bir araya gelince, ona bazı konular hakkında kanaatini sordu. Mâlik de ona bu konudaki hadisleri okudu. O zaman Ebû Yûsuf dedi ki:
 
“Kendi görüşümden vazgeçip senin söylediklerine döndüm. Şayet üstadım Ebû Hanîfe benim gördüklerimi görseydi, o da benim gibi görüşünden vazgeçip okuduğun rivâyetlere dönerdi.”
 
İmam Mâlik şöyle derdi:
 
“Ben bir beşerim, isabet de ederim, hatâ da edebilirim. Benim sözlerimi Kur’an ve Sünnet’e arz ediniz.”
 
İmam Şâfiî: “Benim sözümün aksini ifade eden sahih bir hadis bulunca, benim sözümü duvara çalın. Yolunca vaz olunmuş bir hüccet gördüğüm zaman, benim sözüm odur” der.
 
Demek oluyor ki, Allah ve Resûlü bir konuda hüküm vermişse, bir başka seçenek yoktur. Başka sözler ve görüşler, Resûlullah’ın hadis ve sünnetine uymazsa, onları terketmek vâcip olur.
 
HÜKÜM VERMEK ALLAH’A AİTTİR
6. “Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resûlüne götürün.” (Nisâ sûresi, 59)
 
Bir önceki âyetin açıklamasında da belirtildiği gibi, mü’minler, herhangi bir konunun hükmü hakkında görüş ayrılığına düştüklerinde, problemin çözümü için Allah’ın kitabı Kur’an’a ve O’nun Resûlü’nün sünnetine baş vurmak zorundadırlar. Resûl-i Ekrem hayatta iken, sahâbe-i kirâm, ihtilafa düştükleri her meseleyi Peygamberimiz’e sorarlardı. Onun vefatından sonra sahâbe ve daha sonraki nesiller, meselelerini Kur’an ve Sünnet’in ışığında çözdüler.
 
Mü’minler arasında problem olan konu, ister inanç ister günlük hayat ile ilgili olsun, onu Kitap ve Sünnet’e göre halletme mecburiyeti vardır. Bu Allah Teâlâ’nın emridir: “Ayrılığa düştüğünüzde herhangi bir şey hakkında hüküm vermek, Allah’a aittir.” (Şûrâ sûresi, 10) Kur’an ve Sünnet’e göre hükmeden, doğru ve hakkaniyetli bir hüküm vermiş olur. Problemlerini Kitap ve Sünnet’e baş vurarak halletmeyen, hükmünü o ikisine göre vermeyen kimsenin, Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş sayılmayacağı da böylece anlaşılmış olur.
 
Bu âyet, Abdullah İbni Huzâfe hakkında nazil oldu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Abdullah’ı bir orduya kumandan tayin etti ve askerlere komutanlarını dinleyip itaât etmelerini emretti. Abdullah bazı sebeplerle askerlere kızdı ve bir ateş yakmalarını sonra da içine girmelerini emretti ve: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem beni dinlemenizi ve bana itaat etmenizi size emretmedi mi?” dedi. Askerlerden bir kısmı bu emre uymadı, bir kısmı ise uymaya kalktı. Esasen Abdullah onların kendisine itaat edip etmeyeceklerini denemek istemişti. Sonra gelip durumu Peygamber Efendimiz’e sordular. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem :
 
“Şâyet girseydiniz ondan artık çıkamazdınız. İtaat yalnızca dinin uygun gördüğü konulardadır”  buyurdu (Müslim, İmâre 39-40).
 
Askerler, komutanın emrine uyup uymama konusunda münakaşa etmişlerdi. İşte “Herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah ve Resûlüne götürün” âyeti bunun üzerine nazil oldu.
 
7. “Kim Resûle itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.” (Nisâ sûresi, 80)
 
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, Allah Teâlâ’nın emir ve nehiylerinin tebliğcisidir. Daha önceki âyetlerde açıklandığı gibi, o kendiliğinden bir şey söylemez. Söyledikleri Allah’ın kendisine bildirdiklerinden ibarettir. Dolayısıyla itaat ve itaatsizlik sadece Allah’a karşı söz konusudur. Resûl-i Ekrem’e itaati emreden ve ona itaati kendine itaat sayan Cenâb-ı Hak’dır.
 
8. “Şüphesiz ki sen doğru yola, Allah’ın yoluna götürüyorsun.” (Şûrâ sûresi, 52-53)
 
Hz. Peygamber’in insanları vahiyle davet ettiği yol, doğru yol, sırât-ı müstakîmdir. Bu yol, Allah’ın yoludur. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem insanları İslâm’a davet etti. O halde, İslâm dininin bütün emir ve yasakları, yani Kur’an ve Sünnet, sırat-ı müstakîm dediğimiz doğru yolu oluşturur. İslâm’a gerektiği gibi inanıp, onu hayatına uygulayan kimse doğru yolda sayılır. Resûl-i Ekrem Efendimiz peygamberlikle görevlendirildiği günden, dünya hayatına veda ettiği ana kadar insanları Allah’ın yoluna davetle meşgul oldu. Bu yola davet etmenin bütün yol ve yöntemlerini ashâba, dolayısıyla ümmetine öğretti. Kendisinden sonra gelen halifeleri de, aynı yolu izledi. O halde insanlığı doğru yola davet etmenin yol ve yöntemini öncelikle öğrenmek gerekir. Bu ise İslâm’ı bilmekle olur. Kur’an ve Sünnet bilgisi ilk temeli oluşturur. Hz. Peygamber’in hayatını ayrıntılarıyla bilmek, öğrenmek dine davetin en önemli merhalelerinin başında gelir. Mademki Allah Teâlâ “Sen doğru yola, Allah’ın yoluna götürüyorsun” buyuruyor, o halde o yolu ve o yolun önder ve örneğini iyi bilip tanımak gerekir.
 
9. “Allah Resûlü’nün emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belânın çarpmasından, yahut acı bir azabın uğramasından sakınsınlar.” (Nûr sûresi, 63)
 
Şimdiye kadar açıklamaya çalıştığımız âyetlerden, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in emrettiklerini yapmak, nehyettiklerinden sakınmak gerektiğini, onun kendiliğinden konuşmadığını, söylediklerinin vahye dayandığını, Allah’ı sevdiğini iddia edenlerin Resûlullah’a uyacaklarını, Allah Resûlü’nün mü’minlere en güzel örnek olduğunu, mü’minlerin aralarında çıkan ihtilaflı meselelerde Resûlullah’ı hakem yapmalarını, ihtilafa düştükleri konuları Allah ve Resûlü’ne götürmelerini, Resûlullah’a itaatın Allah’a itaat olduğunu, Resûlullah’ın Allah yolunda kılavuzluk ettiğini öğrendik. Bu âyet ise, bütün bu niteliklere sahip bir Resûle muhalefet edilmemesi, karşı çıkılmaması gereğini kuvvetle vurguluyor. Şâyet karşı çıkılırsa, böyle yapanlara Allah’ın dünyada bir belâ göndereceği, onları âhirette de can yakıcı bir azaba uğratacağı beyan edili-yor.
 
Esasen iyi bir mü’min, peygamberine asla muhalefet edemez. Çünkü peygambere karşı gelmek, insanı imansızlığa götürür. Bu âyetteki muhalefet, bu sebeple münâfıkların davranışı olarak tefsir edilmiştir. Şâyet bir mü’min böyle davranırsa, onda nifak alâmeti var demektir.
 
Allah, insana dünyada çeşit çeşit belâ ve musibetler verir. Her türlü dünya meşakkati ve sıkıntısı bir belâ, bir musibettir. İnsanların birbirlerini öldürmeleri, terör ve anarşi, zelzeleler, yangınlar, seller, insanoğlunun başına gelen ve bir çoğu beşerî tedbirlerle önlenemeyen belâ ve musibetlerdir. Bunların her birini bir günahın, bir isyanın mutlak neticesi şeklinde anlamak veya böyle bir sebebe bağlamak, isabetli bir yorum sayılmaz. Zira Allah, her isyanın ve günahın cezasını anında, kişiye ve topluma yönelik bir belâ ve musibete döndürmez. Hatta bizim inancımıza göre, Allah kullarını cezalandırmakta acele de etmez. Günahkâr kulların tövbeye yönelmesi ve bir  daha günah işlememesi için onlara mühlet verir. Ancak günahta ısrar edenleri bazı musibetlerle imtihan eder. Bu imtihanda başkalarının alacağı dersler ve ibretler de bulunur. Bu belâ imtihanı, ferdi olabileceği gibi, ictimâî de olabilir. Çünkü günahkâr fertler gibi günaha dalmış toplumlar da vardır. Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şe-
rîflerde bunların örneklerine rastlarız. İnsanlığın bilinen tarihi de buna şahitlik eder. Bütün kutsal kitaplar, dinler ve örfler günah ile musibetler arasında bir ilginin varlığından söz eder. Bazı kere musibetler mükâfatları da beraberinde getirir. Çünkü fertlerin ve toplumların ıslaha yönelmeleri, çoğu kere büyük musibetler sonrasına rastlar. “Bir musibet bin nasihatten yeğdir” atasözümüz bunu çok veciz bir şekilde ifade eder.
 
Toplumun başına zâlim bir yöneticinin gelmesi de dünyalık musibetlerdendir.
 
10. “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.” (Ahzâb sûresi 34)
 
Bu âyette kastedilen mânayı daha iyi anlayabilmek için, bundan önceki iki âyetin anlamını bilmemiz gerekir. O âyetlerde şöyle buyurulmaktadır:
 
“Ey peygamber kadınları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer (Allah’dan) korkarsanız, erkeklerle konuşmanızda yumuşak davranmayın ki, kalbinde hastalık bulunan kimse tamah etmesin, güzel, şüpheden uzak bir biçimde, söz söyleyin. Evlerinizde oturun, ilk Câhiliye çağı kadınlarının açılıp saçılması gibi açılıp saçılarak, kırıla döküle yürümeyin. Namazı kılın, zekâtı verin, Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden her türlü kiri gidermek, sizi tertemiz yapmak ister.” (Ahzâb sûresi, 32-33)
 
Bu emirler, Peygamberimiz’in eşlerine yönelik ise de, bunların bütün islâm kadınlarına şâmil olduğunda şüphe yoktur. Bu âyetler, erkeklerle kadınlar arasında iffetin, nezâhet ve nezâketin hâkim olması gerektiğini göstermektedir. Allah’ın âyetleri ve Resûlü’nün sünneti, aile hayatımızın nasıl olması icab ettiğini bize öğretmektedir. Peygamberimiz bunun en mükemmel uygulayıcısı olmuştur. Âyette geçen “hikmet”ten maksat, Hz. Peygamber’in sünnetidir.
 
Allah Teâlâ, kişilerin ve ailenin saadetinin Kur’an ve Sünne’tte olduğunu, edebin ve ahlâkın en üstününün de bu iki kaynakta bulunduğunu, peygamber ailesinin şahsında bütün müslümanlara, hatta bütün insanlığa beyan etmiştir. Özellikle peygamber ailesinin zikredilmesinin sebebi, onların evlerinin vahyin beşiği olmasından ve en mükemmel uygulamanın onların evinde yapılmasından dolayıdır.
 
Dikkat edilirse, burada arka arkaya sıralanan âyetler, birbirinin anlam ve muhtevasını tamamlayıcı bir nitelik arzeder. Bu durum, aynı zamanda bize bir usul, üslûp ve sistemi de öğretip kavratıyor. O da, Kur’an’ı bir bütünlük içinde ele alma, anlama ve kavrama yoludur. Bu âyetlerin her biri çeşitli yönleri ile Peygamberimiz’i bize anlatıp tanıtmaktadır.
 
Kaynak: Riyazüs Salihin
[22/1 17:36] Ömer Tarık Yılmaz: el-Neml Suresi 19
...Ey Rabbim! Beni; bana ve ana-babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve razı olacağın salih ameller işlemeye sevk et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!
[22/1 17:36] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Muhammed (s.a.v.) Komşularına Nasıl Davranırdı?
Evinin, ailesinin işlerini kendi görür, bu konuda kimsenin yardımını kabul etmezdi. Evde bulunduğu saatlerde ev işlerine yardımcı olurdu. (Müsned, VI, 256) Önüne getirilen yemekte kusur aramazdı; hoşuna giderse yer, gitmezse yemezdi. (Buhârî, Etime, 21)
 
Yakınında bulunanlara ve komşularına karşı lutufkârdı. İyi bir mümin olabilmek için komşularına iyi davranmak, onları rahatsız etmemek, kendisi için istediğini onlar için de istemek, komşusunun güvenini kazanmak, pişirdiğinden komşusuna ikram etmek gerektiğini söylerdi. (Buhârî, Menâkıbü’l-enśâr, 20, Nikâĥ, 80, Edeb, 31; Müslim, Îmân, 71-75, Birr, 142; Tirmizî, Birr, 28)
[22/1 17:36] Ömer Tarık Yılmaz: El-Mümtehine Süresi 1,2,3. Ayetler
1: Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri yakın dost, sırdaş ve işlerinize vekil edinmeyin! Siz onlara safça sevgi gösterisinde bulunuyorsunuz. Oysa onlar size gelen gerçeği inkâr etmiş ve sırf Rabbiniz olan Allah’a inandığınız için Peygamber’i ve sizi yurdunuzdan çıkarmışlardır. Eğer siz gerçekten benim yolumda cihâd etmek ve rızâmı kazanmak maksadıyla yurdunuzu terk edip çıktıysanız, kâfirlere nasıl sevgi gösterip sır verebilirsiniz? Gerçek şu ki, sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da ben çok iyi bilmekteyim. Bundan böyle içinizden kim onlara sevgi besler ve sır verirse, kesinlikle dümdüz yoldan sapmış olur!
2: Eğer onlar sizi ele geçirecek olsalar, size karşı acımasız bir düşman kesilirler, ellerini ve dillerini size fenâlık yapmak için uzatırlar ve sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı cân ü gönülden isterler.
3: Kıyâmet günü ne yakınlarınızın size faydası olacaktır, ne de çocuklarınızın. Çünkü Allah o gün aranızı ayıracaktır. Allah, bütün yaptıklarınızı görmektedir.
 
Âyet-i kerîmelerin iniş sebebi olarak şu dikkat çekici hâdise nakledilir:
 
Resûlullah (s.a.s.), müşriklerin Hudeybiye anlaşmasının maddelerini bozmaları ve diğer tamamlayıcı şartların oluşmaya başlaması üzerine Mekke’yi fethetme hazırlıklarına başlamıştı. Fakat bunu son derece gizli tutuyor, niyetini kimseye açmıyordu. Ashâb-ı kirâmdan birkaç kişi haricinde bunu kimseye hissettirmemişti. Efendimiz (s.a.s.) ile beraber işin farkında olan ashâb-ı kirâm (r.a.), bu gizliliğe riâyet ederken, her nasılsa durumdan haberdar olan Bedir gâzîlerinden Hâtıb b. Ebî Beltaa, Mekke’ye durumu bildiren bir mektup yazmış ve bunu bir kadınla da gönder­mişti. Allah Teâlâ Peygamberimiz (s.a.s.)’e durumu bildirdi. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) Hz. Ali, Zübeyr ve Mikdâd (r.a.)’ı çağırdı. Kadının tam bulunduğu yeri haber vererek onu yakalayıp getirmelerini istedi. Kadın, Resûlullah (s.a.s.)’in işaret buyurduğu yerde yaka­landı. Üzerindeki mektup alınıp Resûlullah’a getirildi. Mektupta şunlar yazılıydı:
 
“Ey Kureyş! Allah’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allah’a yemin ederim ki, Resûlullah üzerinize tek başına da gelse Allah, O’nu size gâlip kılacak, va’dini ye­rine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn Kesîr, Bidâye, IV, 278)
 
Aslında bu ifadeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), bu işi yapan Hâtıb’ı derhâl yanına çağırtıp: “Ey Hâtıb! Bunu niçin yaptın?” diye sordu. Bedir gâzîlerinden olan Hâtıb, büyük bir nedâmet içinde:
 
“–Yâ Resûlallah! Yanınızda bulunan muhâcirlerin Mekke’de âile ve mallarını koru­yacak kimseleri var. Benim ise kimsem yok. Ben de bu mektupla onlar arasında minnet­tarlık kazanarak, âilemi, çoluk çocuğumu korumak istedim. Yoksa vAllahi ben onların câ­susu değilim. Ben bu işi dînimden dönmek gibi bir fenâlıkla da işlemedim. müslüman ol­duktan sonra ben, aslâ küfre râzı olmam. Vallahi benim Allah ve Rasûlü’ne olan imanım sonsuzdur. Aslâ dînimi değiştirmiş değilim...” dedi. Bunun üzerine merhamet ummânı Efendimiz (s.a.s.):
 
“–Hâtıb kendisini doğru müdâfaa etti” buyurdu ve onu affetti.
 
Hâtıb’ın boynunu vurmak isteyen Hz. Ömer’e de Cenâb-ı Hakk’ın, Bedir savaşına katılanların yaptığı hatâları af buyurduğunu hatırlatarak şu mukâbelede bulundu:
 
“−Ama o Bedir seferine katıldı. Ne biliyorsun, belki de Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâline muttalî oldu da: «Dilediğinizi yapın, sizleri bağışladım!» buyurdu.” (Buhârî, Meğâzî 9; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 161)
 
Fa
[22/1 17:36] Ömer Tarık Yılmaz: Kabu'l-Ahbar (Ka'b el-Ahbar)
Beni İsrail'in (israil oğullarının) meşhur alimlerindendir.
Yemen Yahudilerinden olup, Tevrat hakkındaki geniş bilgisiyle meşhur olmuştur. Peygamber Efendimizin (asm) vasıflarını kutsal kitaplarından öğrenip Müslüman olmuş ve çevresindeki Yahudi alimlerini de ikna etmeye çalışmıştır. Ehl-i kitap ravilerinin (nakledicilerinin) en güvenilir olanı kabul edilmiştir. İslamiyet'in zuhuru (ortaya çıkışı) sırasında henüz tahrif edilmemiş (bozulmamış) Tevrat'ın nüshasına sahip olduğundan, Peygamber Efendimize (asm) işaret eden ayetlerden örnekler vererek alimleri kabule teşvik etmiştir. Tevrat'ın bu ayetlerinden bir kaçı Risale-i Nur'da da zikredilmekte ve kendisi için, 'Beni İsrail'in allamelerinden' (Mektubat, s. 167) ifadesine yer verilmektedir.
 
Künyesi, Ebu İshak Ka'b bin Mati bin Heynu (Haysu) el-Yemanî şeklindedir. Ka'b'ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 104 yaşında öldüğüne dair rivayet esas alındığında, doğum tarihi olarak 551 yılı kabul edilebilir. Yemen asıllı olup, burada yaşayan Zuruayn soyuna mensuptur.
 
Geniş bir ilmi birikime sahip olduğu rivayet edilmiş ve yazılarını mürekkeple yazmasından dolayı 'ahbar' lakabıyla anılmıştır. Ahbar; hibr (mürekkep) kelimesinin çoğuludur. Kitab-ı Mukaddes hakkındaki geniş bilgisinden ötürü el-Ahbar lakabıyla anıldığı da belirtilmektedir.
 
Ka'b'ın İslâm'ı kabul etmesiyle ilgili farklı bilgiler nakledilmektedir. Bir rivayete göre Peygamber Efendimiz (asm) zamanında, Yemen'e giden Hazreti Ali (ra) ile görüştüğü ve bu sırada Müslüman olduğu belirtilmektedir. Bir rivayete göre ise Hazreti Ebubekir'in (ra) halifeliği zamanında veya Hazreti Ömer döneminde Medine'ye gittiği, burada halifeyi bulamayınca Kudüs'e gidip halifenin huzurunda İslâmiyet'i kabul ettiği nakledilmektedir. Bu üç rivayete göre de Müslümanlığı kabul ettiği açık bir şekilde belirtilmektedir.
 
Yahudi bir din aliminin oğlu olan Ka'b, dini bilgilerin bir kısmını babasından aldı. Ancak, babası Tevrat'ın bir kısmını yazıp, sadece bununla iktifa etmesini (yetinmesini) istedi ve kitaplarını bir dolaba koyup kilitledi. Ayrıca, kendisine verdiği nüshalar dışında okumaması konusunda da söz aldı. Daha sonra Peygamber Efendimizin (asm) gelişi, İslâmiyet'in her tarafa yayılmaya başlaması üzerine, babasının kendisinden sakladığı kitapları okuyarak Son Peygamber (asm)'in özellikleri hakkında daha geniş bilgi sahibi oldu.
 
Tevrat'ın henüz tahrif edilmemiş bir nüshasına sahip olan Ka'b, bu nüsha sayesinde kendi kitaplarında mevcut bulunan sahih ve uydurma haberler hakkında bilgi sahibi idi. Hangilerinin doğru veya yanlış olduğunu fark edebiliyordu. Bu bilgilere dayanarak, Son Peygamber (asm) hakkında bilgi sahibi olduğundan, kendisini görmediği halde iman ettiği gibi, diğer alimleri de kabul etmeleri konusunda ikna etmeye çalıştı.
 
Ka'b, aralarında Hazreti Ömer (ra)'in de bulunduğu sahabelerden öğrendiği hadisleri rivayet etti. Naklettiği hadisler Ebu Davud, Darimi, Tirmizi ve Malik'in eserlerinde yer almaktadır. Kendisi sahabelerden istifade ettiği gibi, sahabe ve tabiin de kendisinin bilgi ve birikiminden istifade ettiler. Hazreti Ömer (ra), Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Abbas, Ebu Hüreyre ve Muaviye kendisinden istifade eden sahabelerdir. Ayrıca tabiinden bazıları da kendisinden öğrendikleri hadisleri naklettiler. Ayrıca bazı görüşmelerde kıssa da anlatan Ka'b, halifenin görevlendirdiği kişilerin dışında kıssa anlatmanın yasaklandığını duyduktan sonra, emre uyarak kıssa anlatmaktan vazgeçti.
 
Tevrat'ın tahrif edilmemiş yegane nüshasının babasından kendisine kaldığı ve bu nüshaya dayanarak yorumlarda bulunduğu belirtilmektedir. Kur'an-ı Kerim ayetleriyle ilgili yaptığı bazı yorumların hadislere uygunluğu sahabelerin dikkatini çekti ve uygun bulunanlar tasvip edildi. Son Peygamberle ilgili aktardığı bilgiler muhtelif İslam kaynaklarında zikredildiği gibi, Tevrat'tan göstermiş olduğu bazı nakiller Risâle-i Nur'da da yer almaktadır. Abdullah ibn Selâm ile Ka'bü'l-Ahbar'ın Tevrat'tan şu âyeti ilan edip gösterdikleri hatırlatılmaktadır:
 
'Ey Peygamber! Muhakkak ki, biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir sakındırıcı ve ümmîler için bir dayanak olarak gönderdik. Sen benim kulumsun ve sana Mütevekkil ismini verdim. Sen ne katı kalbli, ne huysuz ve ne de sokaklarda böbürlenerek yürüyen biri değilsin. Sen kötülüğe kötülükle de karşılık vermezsin. Sen affeden ve bağışlayan bir peygambersin. Eğriliğe girmiş olan halk onunla yolunu doğrultuncaya ve 'Lâilâhe İllallâh' deyinceye kadar Allah o peygamberin ruhunu almaz.' (Mektubat, s. 167).
 
Bu ayette Peygamber Efendimiz (asm), 'Mütevekkil' ismi ile zikredilirken, bir başka ayette Muhammed ismi de zikredilmektedir;
 
'Muhammed, Allah'ın Resulüdür. Mekke onun doğum yeri, Medine hicret yeri, Şam onun mülküdür. Ümmeti ise hamd edici kimselerdir.' Tevrat'ın diğer bir ayetinde de; 'Sen benim kulum ve Resulümsün. Sana Mütevekkil ismini verdim.' ibareleri yer almaktadır (Mektubat, s. 167-168).
 
Ka'b'ın güvenilirliği ve kişiliğiyle ilgili tartışmalar günümüze kadar gelmiştir. Aralarında Hazreti Ömer (ra) gibi büyük sahabelerin kendisinden istifade ettiği, öğüt ve tavsiyelerinden yararlandığı şeklindeki rivayetlerin yanında; naklettiği şeylerden vazgeçmediği takdirde, Medine dışına sürülmekle tehdit edildiği de ifade edilmektedir. İbn Mesud, rivayetlerinde yer verdiği bazı hususlardan dolayı Ka'b'ı eleştirmiştir. Diğer taraftan Ebu Derda'nın görüşünü nakleden İbn Hibban ise bilgili bir alim olduğu, geniş bilgisi konusunda ittifak bulunduğuna yer vermektedir. Ayrıca, biyografisi üzerinde çalışma yapan Zehebi, engin bilgi ve dindar kişiliğine vurgu yaparken, Ka'b'ı yalanlayıcı her hangi bir beyana yer vermemiştir. Bunların dışında başka müellifler de kendi eserlerinde Ka'b'a geniş yer vermekle, ona büyük önem ve değer verdiklerini göstermişlerdir. (M. Yaşar Kandemir; 'Kâ'b el-Abhâr', TDVİA. 24. C. s. 2).
 
Ka'b'ın kişiliği, Müslümanlığında samimi olup olmadığı, nakillerinde yer verdiği bilgiler hakkında yapılan değerlendirmeler gibi konular üzerinde hassasiyetle durulmasını ve ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutulmasını gerektirmiştir. Kendisinden bazı sahabelerin rivayette bulunması, İslamiyet'i kabul edişindeki samimiyetine gölge düşürecek herhangi bir değerlendirme ve menfi tavır takınma olmadığı görülmektedir. Buna rağmen, dini tahrip maksadıyla İsrailiyata dair rivayetleri sokuşturduğu şeklinde ithamda bulunmak ve bu şekilde suçlamak hakkaniyetle bağdaşmaz. İslamiyet'in kabulünden sonra, İsrailiyattan kalma bazı adet ve alışkanlıkların İslamiyet'ten sonra da devam ettirildiği bilinmektedir. Ancak, bunların tamamını art niyetli olarak telakki etmek doğru değildir. Önemli olan, söz konusu nakilleri ve rivayetleri süzgeçten geçirmek, İslamiyet'in ruhuyla bağdaşmayanları ayıklamaktır.
 
Ka'b'ın, Ehl-i kitap ravilerinin en güvenilir olanlarından biri olarak kabul gördüğünü hatırdan uzak tutmamak gerekir. Bununla birlikte, bazı nakillerin zamanla değişikliğe uğradığı, bazı durumlarda ifadenin yorumuyla karıştırıldığı, bazen de yorumların asıl ifade ile birleştirilerek anlaşıldığı veya aktarıldığı, bütün bunların da tamamen art niyetli yapılmadığını göz önünde bulundurmak gerekir.
 
Ka'bü'l-Ahbar, son yıllarını, yerleştiği Humus'ta geçirdi. Bizanslılarla yapılan savaşa katıldı. 652 yılında vefat etti. Vefat tarihi olarak 653 yılı da gösterilmiştir. Ayrıca, Dımaşk'ta (Şam) vefat ettikten sonra Babüssağir Kabristanına defnedildiği de nakledilmektedir
[22/1 17:36] Ömer Tarık Yılmaz: 'Gecenin bir bölümünde aile fertlerini yola çıkar, sen de arkalarından git. Hiçbiriniz arkaya bakmasın. Emrolunduğunuz yere (doğru) geçin gidin.' - Hicr - 65. Ayet
[22/1 17:37] Ömer Tarık Yılmaz: Ezan ile kamet arasında yapılan dua reddedilmez. - Ebu Davud
[22/1 17:37] Ömer Tarık Yılmaz: 'Allah'ım! Sen Hakk'sın. Senin va'din de hak, sana kavuşmak da hak, sözün de hak, cennet de hak, cehennem de hak, peygamberler de hak, Muhammed de hak, kıyamet saati de hak.' - Buhârî, 'Teheccüd', 1; Tirmizî, 'Daavât', 29)
[22/1 17:37] Ömer Tarık Yılmaz: Kelime-i tevhid; birleştirme, birleme, Allah’ın bir olduğunu kabul etme, Allah’tan başka ilah olmadığına iman etme ve “Allah birdir, Muhammed onun Resûlü’dür” cümlelerini samimiyetle söylemektir. Tevhid inancının esasını teşkil eden dinlerin hepsinin de ortak noktası, semavi din oluşlarıdır. Bu sebeple kelime-i tevhid, yeryüzüne indirilmiş bütün hak dinlerin temelini oluşturur. Dolayısıyla tevhid inancından yoksun olan bir dinin Allah katında hiçbir değeri yoktur. Bu hususta Kur’an; “İşte sizin Rabbiniz Allah. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin. O, her şeye vekildir.” buyuruyor. (En’âm, 6/102) İslam dininin esasını, felah ve kurtuluşumuza vesile olan “Lâilahe İllâllah, Muhammedün Resûlullah” kelime-i tevhidi teşkil etmektedir. Tevhid kelimesini, samimi bir şekilde dilimizle ikrar, kalbimizle de tasdik ederek hayatımızın her safhasında yaşattığımız takdirde, şirkin her çeşidinden arınmış sadece Allah’ın emirlerine boyun eğmiş oluruz.  - KELİME-İ TEVHİD
[22/1 17:37] Ömer Tarık Yılmaz: Bir Ayet:
Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık olarak hayra sarfedenler için rableri nezdinde ecirleri vardır; onlar için ne korku olacak ne de üzüleceklerdir..
(Bakara, 2/274)
 
Bir Hadis:
Ameller niyetlere göre değer kazanır ve herkes, yalnızca niyet ettiği şeyin karşılığını alır.
(Buhârî, 'Bed'ül-vahy', 1)
 
Bir Dua:
… Ey Rabbimiz! Bize sabırlar ver ve Müslüman olarak canımızı al!
(A'râf, 7/126)
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[22/1 17:37] Ömer Tarık Yılmaz: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Ridaniye Savaşı. (1517)11. Diyanet İşleri Başkanı Dr. Lütfi Doğan’ın Vefatı. (2018) Greenwich saati ile 07.21’de Ru’yet olacak. Hilal ilk defa Büyük Okyanus’ta görülecek.
Biriniz İslam’ı güzelce yaşadığında, yapacağı her bir iyiliğe karşılık on mislinden yedi yüz katına kadar (sevap) yazılır... (Buhârî, Îmân, 31) 
 
 
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
MÜSLÜMAN DİNÎ VE AHLAKİ DEĞERLERİYLE YAŞAR
“En hayırlı ümmet” övgüsüne mazhar olan her bir mümin, zihnine ve gönlüne yalnızca İslam’ın yüce değerlerini nakşeder. Kaynağı vahiy olmayan her çeşit düşünce ve alışkanlıklar karşısında dikkatli davranır. İmanına zarar verebilecek tehlikelerden uzak durur. Söz ve davranışlarına İslam ahlakını yansıtır. Sevgili Peygamberimiz (sas) bir hadisinde bizleri şöyle uyarmaktadır: “Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4) Yani bir kimse kendi değerlerini yaşamak yerine başkasına özenir, onun inanç ve âdetlerini benimserse, sonunda onlar gibi düşünmeye ve yaşamaya başlar. Zira maddi ve fiziki benzeşmenin manevi sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. O hâlde Rabbimize ve kendimize karşı sorumluluğumuzun bilincinde olalım. Yaratılış gayemizden uzaklaştıran her türlü davranıştan uzak duralım. Kur’an’a ve sünnete sımsıkı sarılalım. Unutmayalım ki toplumlar, dinî ve ahlaki değerleriyle ayakta durur ve bu değerlerden beslenen şuurla yaşarlar.
 
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[22/1 17:38] Ömer Tarık Yılmaz: ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَۚۛ ف۪يهِۚۛ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَۙ
Bu Kitap; kendisinde hiçbir şüphe olmayan, takva sahiplerine yol gösteren bir Kitap’tır. 
(2/Bakara, 2)
Tevhid Meali
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[22/1 17:38] Ömer Tarık Yılmaz: 'Ey Allah’ım! Senin rahmetini umuyorum, beni göz açıp kapayıncaya kadar (da olsa) nefsimle başbaşa bırakma. Halimi tümüyle düzelt, Senden başka ilâh yoktur.'
 
(Ebu Dâvûd , 'Edeb', 110)
 
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[22/1 17:39] Ömer Tarık Yılmaz: Sahabilerin fakihleri
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı
 
Dinî meselelerde fetva veren sahabiler pek çoktu. Dört Halife bu hususta ilk sırayı almakla beraber, fetvaları kaydedilen ve bize kadar ulaşan sahabiler ise şunlardır:
 
Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah bin Mes’ud, Abdullah bin Ömer, Abdul­lah bin Abbas, Zeyd bin Sâbit, Hz. Âişe…
 
Bu zatlardan her birisinin fetvası ayrı ayrı bir araya getirilse, birer büyük cilt tutacak kadardır. Bunlardan başka 20 kadar daha Sahabenin verdiği fetvalar birer küçük kitap olacak mahiyetteydir.
[22/1 17:39] Ömer Tarık Yılmaz: Bilgi Edinme Yolları
İslâm’a göre insan, Allah’ın verdiği duyular yoluyla etrafında olup bitenleri algılar ve bunların zihninde hâsıl olan suretlerini aklıyla id-
rak eder. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan özellik, onun çevresindeki şeyleri sadece gören, işiten değil, görüp işittiklerini aynı zamanda 
anlayan ve değerlendiren bir varlık oluşudur. Duyuların dış dünyada algıladıklarının yanı sıra, doğru sözlü olduğundan emin olunan ki-
şilerin verdikleri haberler de akıl için veri oluşturur. Zihnimiz duyular veya haber yoluyla kendine ulaşan verileri değerlendirir, sonuçlara 
ulaşır. Bu sonuçlara bilgi diyebilmek için, onların realiteye uygun, açık ve kesin olmaları gerekir. Bu özellikleri taşımayan idrak sonuçları 
bilgi değil zan, şek, vehim ve cehil diye anılır.
İslâm’da bilgi edinmenin yolları üç olarak kabul edilmektedir. Birincisi duyular, ikincisi doğru haber, üçüncüsü de akıldır. İnsanın bil-
gisi bu üç yoldan biriyle elde edilir. Bunlara kelâm ilminde esbâb-ı ilm (bilgi edinme yolları) denilmiştir. Şimdi bunları ayrı ayrı ele alalım.
Duyular
Duyular (havâss-ı selîme) görme, işitme, koklama, tat alma ve dokunma olmak üzere beş çeşittir. Göz görmeyi, kulak işitmeyi, burun 
koklamayı, dil tat almayı ve deri de dokunmayı gerçekleştiren organlardır. Bunların doğru bilgi verebilmeleri için sağlıklı ve kusursuz 
olmaları gerekir.
Kur’an, insana göz, kulak gibi organların verildiğini, onun bunları yeryüzüne, hayvan ve bitkiler âlemine çevirerek içinde yaşadığı 
âlemde nasıl bir düzen ve gayeliliğin bulunduğunu kavratmak ister. Kişinin bunlardan sorumlu olduğunu bildirir. Duyuları ile söz konusu 
düzen ve gayeyi idrak edemeyen kişiyi kör, sağır, dilsiz ve kalbi mühürlü olarak niteler. Duyular yoluyla elde edilen bilgiler zaruri yani 
kesindir.
Duyu organları hayvanlarda da vardır. Onlar da gözleriyle görür, kulaklarıyla işitir ve burunlarıyla koku alırlar, hatta bazılarında bu 
organlar insanlardan çok daha hassastır. Ancak akılları olmadığı için algıladıkları şeyleri insanlar gibi değerlendiremezler.
Doğru Haber
Haber, “Geçmişte meydana gelmiş veya gelecekte vuku bulacak bir olayı bildiren söz.” demektir. Haberin kesin bilgi ifade edebilmesi 
için haberi veren kişinin o konuda zaruri bilgiye dayanması ve haberin yalan üzerinde ittifak etmeleri imkânsız kişiler tarafından rivayet 
edilmiş olması gerekir. Doğru haber İslâmî literatürde mütevâtir haber ve haber-i resûl olmak üzere iki kısımda ele alınır:
ba) Mütevâtir Haber. Yalan söylemek üzere ittifak etmelerini aklın imkânsız gördüğü bir topluluğun, yine kendileri gibi kalabalık top-
luluklardan verdiği habere denir. Meselâ Sümerler, Hititler, Roma İmparatorluğu, Endülüs Emevîleri gibi millet ve devletlerin; Hz. Îsâ, Hz. 
Muhammed gibi peygamberlerin tarihte yaşadığını mütevâtir haberlerle bilmekteyiz. Bir haberin mütevâtir olabilmesi için oluştuğu andan 
itibaren, kesintisiz olarak yalan söylemek üzere birleşip anlaşmaları imkânsız olan kalabalık topluluklar tarafından rivayet edilmesi gerekir.
Bu topluluğun sayısı konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Burada haberi duyanların, onun doğruluğunda ittifak etmeleri önem-
lidir. Şüphesiz haberi nakledenlerin sayısı kadar onların nitelikleri de önem arzeder. Mütevâtir haberler kendi içinde lafzî ve mânevî diye 
ikiye ayrılır. Aynı lafızlarla nakledilen mütevâtir haberlere lafzî mütevâtir, anlam korunmakla birlikte farklı lafızlarla rivayet edilen haber-
lere mânevî mütevâtir denilir. İslâm bilginleri mütevâtir haberle sabit bilginin zaruri ve kesin olduğunu kabul etmektedir.
bb) Haber-i Resûl. Peygamber oldukları mûcize ile kanıtlanmış kişilerin verdikleri haberlerdir. Bir haber peygamber kimliği ile bil-
dirilmişse yani peygamberin üstlendiği görevin bir parçası ise doğruluğunda tereddüt yoktur. Peygamberden nakledilen haberlerin ona 
aidiyeti önemli bir meseledir. Bu husus hadis ilminde “isnad” diye anılır. Hadis bilginleri haberleri isnad açısından üçe ayırmaktadırlar:
Mütevâtir. Yalan üzerinde ittifak etmelerini aklın kabul edemeyeceği bir topluluğun Hz. Peygamber’den duyup naklettikleri, daha son-
ra da aynı şekilde topluluklar tarafından rivayet edilen haberdir. Namazın vakit ve rekâtlarına ilişkin haberler bu türdendir.
Meşhûr. Başlangıçta tevâtür derecesine ulaşmamışken sonradan tevâtürle nakledilen haberlerdir. Mest üzerine meshetmeye ilişkin 
haberler bu türdendir.
Âhâd. Hz. Peygamber’den duyanlardan son nesle kadar tevâtür derecesine ulaşmayan kişiler tarafından rivayet edilen haberlerdir. Ha-
dis kitaplarında yer alan rivayetlerin büyük kısmı bu türdendir.
Mütevâtir dışında kalan haberleri Resûlullah’ın söyleyip söylemediği kesin olmadığı için bu tür haberler yakîn (kesin bilgi) ifade etmez. 
Bu sebeple de akait konularında kesin delil olarak kullanılamaz.
Akıl
Akıl, insanda doğuştan mevcut bir yetenek (garîze) olup, kişi onunla iyiyi kötüden ayırır. Bazı kelâmcılar onu insanda mevcut bilgi biri-
kimi olarak tanımlamaktadır. İnsan bu sayede gördüklerinden ve bildiklerinden hareketle bilmediklerine ulaşır. Bu yönteme akıl yürütme 
denir. Söz gelimi ayın ışığını güneşten aldığını, bütün insanlar gibi Hz. Îsâ’nın da ölümlü olduğunu akıl yürüterek öğreniriz. Akıl, mantık 
ilminin ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde çıkarımlarda bulunur.
Değişik akıl yürütme çeşitleri vardır. Genel hükümlerden özel hükümlere ulaşmaya “tümdengelim” (ta‘lîl), özel hükümlerden genel 
hükümlere ulaşmaya “tümevarım” (istikrâ) ve özel bir hükmü bir başka özel hükümle kıyaslayarak sonuç çıkarmaya da “kıyas” denilir. 
Aklın bu yollarla verdiği hükümler vâcip (zorunlu), mümkün (câiz) veya muhal (imkânsız) olur. Meselâ akla göre Allah’ın varlığı ve bir-
liği, 2x2’nin 4 etmesi zorunlu (vâcip), bunların aksi muhal, Allah Teâlâ’nın bu âlemi ve onda bulunan canlıları yaratması mümkün olan 
hükümlerdir.
[22/1 18:29] Ömer Tarık Yılmaz: Hz. Nuh “ulü’l-azm” diye nitelendirilen beş büyük peygamberden birisidir. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Nuh’un adını taşıyan yetmiş birinci sûrede tamamen onun tevhid mücadelesi anlatılmaktadır. Hz. Nuh peygamberlikle görevlendirildiğinde kavmi putlara tapıyordu. Onları Allah’a kulluk etmeye davet etti. Aksi takdirde kendilerini büyük bir azap bekliyordu. Bu tehdide aldırış etmeyen kavmi onu sapkınlık ve yalancılıkla itham etti. Hz. Nuh uzun süre mücadele ettiyse de kavmini putperestlikten vazgeçiremedi ve inkârcıları cezalandırması için Allah’a dua etti. Allah Teâlâ, Hz. Nuh’a bir gemi yapmasını emretti. Gemiyi inşa ederken bile kavmi onunla alay ediyordu. Vakti geldiğinde büyük bir tufan çıktı ve inkârcılar helak oldular. Tufandan yalnızca Hz. Nuh ve beraberinde gemide bulunanlar kurtuldular. Tufandan sonra Hz. Nuh ve beraberindekiler yeryüzüne tekrar yerleştiler. Böylece Hz. Nuh, insanlığın ikinci atası oldu. - HZ. NUH
[22/1 18:52] Ömer Tarık Yılmaz: Selamün aleyküm 
 
Bugün akşam ezanıyla  idrak edeceğimiz mübarek Recep ayı, şehrullah yani Allah ü Teala’nın ayıdır.
*Bu aya oruçlu girmek lazımdır.* 
*Recep ayının* 
*1. günü (23 Ocak pazartesi )* oruç tutanlara *3 senelik*
*2. günü ( 24 Ocak salı )* oruç tutana *2 senelik*
*3. günü ( 25 Ocak  çarşamba )* oruç tutana *1 senelik* oruç sevabı verilir, 
Bu,  hadisi şerif ile sabittir.
 
*Üç günden sonra her gününe birer ay oruç sevabı verilir.*
 
Bu ay Allahü Teâlânın  ayı olduğu için ihlas suresini çok okumak lazımdır.
 
*Bu vesile ile  mübarek üç  aylarımızı ve recebi şerif ayımızı tebrik eder, Cenabı Hakkın razı olacağı şekilde idrak edebilmeyi, günün feyiz ve bereketinin üzerimize olmasını niyaz ederim.*
[23/1 21:31] Ömer Tarık Yılmaz: 5- İsnadın Dinden Olduğunu Beyan Bâbı
 
26- Bize Hasen b. Rabî rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd, Eyyûb'la Hişâm'den, onlar da Muhammed'din naklen rivâyet ettiler.
 
Yine bize; Fudayl, Hişâm'dan naklen rivâyet etti.
 
Dedi ki: Bize de Mahled b. Hüseyin, Hişâm'dan, o da Muhammed b. Sîrîn'den naklen rivâyet etti. Muhammed Şöyle dedi:
 
«Şüphesiz ki bu ilim dindir. Öyle ise dinînizi kimlerden aldığınıza dikkat edin!...»
 
27- Bize Ebû Ca'fer Muhammed b. es-Sabbah rivâyet etti.
 
Dedi ki: Bize îsmâîl b. Zekeriyya, Âsım el-Ahvel'den o da İbn Sîrin'den naklen rivâyet etti. İbn Şîrîn Şöyle dedi:
 
«Eskiden isnadı sormazlardı . Fitne ortaya çıkınca:
 
— Bize râvilerinizin adlarını söyleyin, demeye başladılar. Şimdi ehl-i sünnete dikkat ediliyor ve onların hadîsleri kabul ediliyor; ehl-i bid'ata bakılıyor; onların hadîsleri kabul edilmiyor:
 
28- Bize İsbak b. İbrahim el-Hanzalî rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Îsâ —ki İbn Yünus'tur— haber verdi.
 
(Dedi ki): Bize Evzâî , Süleyman b. Mûsa'dan naklen rivâyet etti. Süleyman Şöyle dedi:
 
— Tâvus'a tesadüf ettim; ve: filân bana şöyle şöyle hadîs rivâyet etti; dedim. Tavus:
 
«Eğer o arkadaşın mu'temed ise ondan hadîs al» dedi.
 
29- Bize Abdullah b. Abdirrahman ed-Dârîmî rivâyet etti.
 
(Dedi ki):
 
Bize Mervân yânî ibn-i Muhammed ed-Dımeşkî haber verdi.
 
(Dedi ki): Bize Saîd b. Abdilâzîz , Süleyman b. Mûsa'dan naklen rivâyet eyledi. Süleyman Şöyle dedi:
 
— Tâvus'a dedim ki; Gerçekten filân bana şöyle şöyle hadîs rivâyet etti. Tâvûs:
 
«— Eğer arkadaşın mu'temed ise ondan hadis al!» dedi,
 
30- Bize Nasr b. Alî el-Cehdamî rivâyet etti.
 
(Dedi ki): Bize Esmai, İbn Ebi'b-Zinâd'dan , o da babasından naklen rivâyet etti. Babası Şöyle dedi:
 
— Medine'de hepsi güvenilir yüz kişiye yetiştim ki, onlardan hadîs kabul edilmez; haklarında: «Hadîs ehli değildir.» denilirdi.
 
31- Bize Muhammed b. Ebî Ömer el-Mekkî rivâyet etti.
 
(Dediki): Bize Süfyân rivâyet etti. H.
 
Bana Ebû Bekr b. Hallâd el-Bâhilî dahi rivâyet etti; bu lâfız onundur.
 
Dedi ki: Süfyân b. Uyeyne'den dinledim; o da Mis'ar'dan işitmiş. Mis'ar Şöyle dedi:
 
Sa'd b. İbrâhîmi:
 
«Mevsuk râvîlerden başka hiç bir kimse Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’den hadîs rivâyet edemez.» derken işittim.
 
32- Bana Mervli Muhammed b. Abdillah b. Kuhzaz da rivâyet etti.
 
Dedi ki:
 
— Abdan b. Osman'ı şunu söylerken işittim. «Abdullah b. el-Mübarek'i
 
— İsnâd dîndendir. Eğer isnâd olmasa idi muhakkak her isteyen istediğini söylerdi; derken işittim,»
 
33- Muhammed b. Abdillâh dedi ki: Bana el-Abbâs b. Ebî Rizme anlattı.
 
Dedi ki:
 
Abdullah'ı: Bizimle (hadîs nakleden) şu kavım arasında ayaklar yani isnâd vardır , derken işittim.»
 
34- Muhammed şunu da söyledi:
 
«Ebû İshak İbrahim b. Îsâ et-Tâlekanî'yi dinledim. Şöyle dedi:
 
— Abdullah b. el-Mübarek'e dedim ki:
 
— Ya Ebâ Abdirrahman! Kulağımıza gelen şöyle bir hadîs var:
 
— «Hiç şüphe yok ki kendi namazınla beraber anne ve babana da namaz kılman, orucunla beraber onlara da oruç tutman iyilik üstüne iyilik kabîlindendir.»
 
Bunun üzerine Abdullah:
 
— Ya Ebâ İshak, bu hadîs kimdendir? dedi.
 
— Bu hadîs Şihâb b. Hirâş'dandır; dedim.
 
— O mevsuktur. Ya o kimden almış? dedi.
 
— Haccâc b. Dinar'dan; dedim.
 
— O da mevsuktur. O kimden almış?
 
— Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurmuş; dedim,
 
— Yâ Ebâ İshâk, şüphesiz ki, Haccâc b. Dinar'la Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) arasında öyle (aşılmaz) çöller var ki, o çöllerde binek hayvanlarının boyunları kopar. Ama sadaka hususunda ihtilâf yoktur; dedi.
[23/1 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: Enes (radıyallahu anh) şöyle der: 'Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde mevcut olan şeylerden (kelime-i şehadet dışında) hiçbirini artık göremiyorum.' Kendisine 'namazı da mı?' diye itiraz edilince: 'Namaza da ne yaptığınızı bilmiyor musunuz, (öğleyi akşama yakın kılmadınız mı)?' cevabını verir.
 
Buhârî, Mevâkît 7; Tirmizî, Kıyâmet 17, (2449).
 
 
Kütüb-i Sitte
[23/1 21:32] Ömer Tarık Yılmaz: Tarihte Bugün
 
•  3 Ayların Başlangıcı
•  Babıâlî Baskını 1913
•  Millet Kütüphanesinin Kurucusu Ali Emîrî Efendi’nin Vefatı 1924
 
Kuveyt Türk Dijital Takvim
 
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[23/1 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Ayeti
 
“...Sana da iyilik yolunda ne harcayacaklarını sorarlar; ‘ihtiyaç fazlasını’ de...” 
 
Bakara 219
[23/1 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: Günün Hadisi
 
23 OCAK “Allah’ım! Receb ve Şâban aylarını hakkımızda mübarek eyle,  bizi Ramazan ayına ulaştır!” 
 
Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat, IV, 18
[23/1 21:33] Ömer Tarık Yılmaz: ÜÇ AYLAR
 
Üç aylar olarak da adlandırdığımız Receb, Şaban ve Ramazan, Cenab-ı Hakk’ın ve Efen­di­miz’in (s.a.s) dikkat çektiği, içerisinde birçok müs­tesna zaman dilimlerini barındıran aylardır. İşte bu mübarek za­man­lar İslam kültüründe ve ge­le­neğinde ka
Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N