[29.08.2023 19:51] Annem: Bir Ayet:
Azap size gelip çatmadan önce rabbinize yönelip O'na teslim olun; sonra kimseden yardım göremezsiniz. Hiç farkında olmadığınız bir sırada azap ansızın başınıza gelmeden önce rabbinizden size indirilen en güzel hükümlere uyun.
(Zümer, 39/54-55)
Bir Hadis:
Mümin; günahını, dağın altında otururken üzerine düşecek olan bir kaya gibi görür. Günaha dadanmış kişi ise günahını; burnununa konmuş, ona bir şey söylediğinde uçacak bir sinek gibi görür.
(Buhârî, "Deavât", 4)
Bir Dua:
Rabbim! Beni bağışla, bana merhamet et ve tövbemi kabul et. Şüphesiz ki Sen, tövbeleri çokça kabul eden ve çokça bağışlayansın.
(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 9, 256)
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[29.08.2023 19:52] Annem: Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir. - Bakara - 191. Ayet
[29.08.2023 19:52] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz:
Belgrad’ın Fethi (1521) Mohaç Zaferi (1526)
…Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olma- sı dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur... (Mâide, 5/32)
Diyanet Takvimi Arka Yüz:
HER CAN DOKUNULMAZDIR
İslam’a göre can güvenliği ve dokunulmazlığı, insanın doğmadan önce daha anne karnında iken kazandığı fıtri bir haktır. Zaruri bir neden olmadığı sürece cenin hâlinde bile olsa bir insanın yaşama hakkı elinden alınamaz. Kişilerin can güvenliğinin sağlanması konusunda azami hassasiyeti gösteren İslam’da hatayla bile olsa bir hayata son vermenin “diyet” ve “köle azat etmek” gibi maddi cezaları, oruç gibi bedenen ödenen cezaları vardır. Kasten cana kıyanların cezası ise Kur’an-ı Kerim’de “kısas” yani katilin öldürülmesine hükmedilmesi olarak bildirilir. İslam, barış zamanında can güvenliği ve dokunulmazlığını din, dil ve ırk ayrımı olmaksızın tüm insanlar için geçerli sayar ve herkesin güvenliğini sağlamaya çalışır. Savaş zamanında dahi Rahmet Peygamberi, düşman askeri de olsa kimseye işkence yapılmamasını, organlarının kesilmemesini, çocukların ve kadınların öldürülmemesini emretmiştir.
T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı
[29.08.2023 19:52] Annem: Yarım hurma (tasadduk) etmek suretiyle de olsa, cehennemden korunmaya çalışınız. - Buharî, Edeb, 34
[29.08.2023 19:52] Annem: “Allah’ım! Lütfundan bize rızık ver, bizi rızkından mahrum etme, bize verdiğin rızıkları bizim için bereketli yap, katında bulunan nimetlere rağbetimizi arttır ve bizi gönül zengini eyle.” - İbn Ebu Şeybe, Dua, 42
[29.08.2023 19:52] Annem: Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de Müslümanlara hitaben, “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder/teşvik eder, kötülükten alıkoyar/uzaklaştırırsınız ve Allah’a inanırsınız…” (Âl-i İmrân, 3/110) buyurmuş, başka ayetlerde de iyiliği teşvik ederek kötülükten sakındırmayı mü’minlerin başlıca özellikleri arasında zikretmiştir (Tevbe, 9/71, 112). İnananlara “İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma” erdemini aşılamaya gayret eden Peygamberimiz de bu vasfın imanla olan sıkı ilişkisini vurgulamıştır. “Bir kötülük gören kişi, eli ile değiştirmeye gücü yetiyorsa onu eli ile değiştirsin. Buna gücü yetmez ise dili ile değiştirsin. Buna da gücü yetmezse kalbi ile (o kötülüğe) tavır koysun (onu hoş görmesin). Bu da imanın asgarî gereğidir.” (Ebû Dâvûd, Salât, 239) buyurmuş, yapılan kötülükten rahatsızlık duymayan kişinin kalbinde ise zerre kadar imanın bulunmadığını ifade etmiştir (Müslim, Îmân, 80). Buna göre, Allah Teâlâ’ya inanan bir mü’min kötülüğe asla razı olmaz, bir kötülük gördüğünde onu gücü nispetinde ortadan kaldırmaya çalışır bu durum onun imanının gereğidir. - İYİLİĞİ EMREDİP KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMAK
[29.08.2023 19:52] Annem: Haccın Farz Olmasının Şartları
18- Bir kimseye haccın farz olması için sekiz şart vardır. Şöyle ki:
1) Müslüman olmalıdır. Gayri müslimler hac ile mükellef değildir. Buna göre bir gayri müslim hac yaptıktan sonra müslüman olsa, diğer şartlar bulununca yeniden hac etmesi gerekir.
Yine, bir mü'min hac ettikten sonra -Allah korusun- dinden çıkıp da sonra tevbe ederek İslâmiyete dönünce, diğer şartlar bulununca tekrar hac etmesi gerekir.
2) Buluğa ermiş olmalıdır. Bir çocuk, aklı başında ve kâr ile zararı ayıracak durumda da olsa, hac ile mükellef olmaz. Onun yapacağı hac nafile olur. Onun için buluğ çağına erer de hac şartlarını toplarsa, tekrar hac etmesi gerekir.
Velisi ile beraber hacda bulunan çocuğa, velisi hac işlerini yaptırır. Taşları attırır, tavaf yaptırır ki, büyüyünce görevini daha iyi yapabilsin. Bu taşlamayı çocuk terk etse, bundan bir şey gerekmez. Çünkü çocuğa hac vacib değildir.
3) Akıl sahibi olmalıdır. Deli olanlar hacla yükümlü değillerdir. Bunlar iyileşir de hac şartlarını elde ederlerse, o zaman hac etmeleri gerekir
[29.08.2023 19:53] Annem: bundan böyle (Allah'a karşı gelmekten) korundukları ve inanıp iyi işler yaptıkları, sonra yasaklardan sakınıp (onların yasaklandığına) inandıkları ve yine korunup iyilik ettikleri takdirde daha önce yediklerinden ötürü bir günah yoktur." (Mâide, 5/93) âyet-i kerimesi takvanın bu üç derecesini toplamıştır. "Allah adaleti, ihsanı.. emreder." (Nahl, 16/90) âyetinin de takvayı topladığı, bir hadis-i şerifte zikredilmiştir. Bundan dolayı Kur'ân'ın hidayeti bu takva derecelerinden her birini kapsar. " "in, hepsinden daha genel olan mutlak sakınma mânâsıy le tefsir edilmesi gerekir. Fakat burada şu soru sorulur: Burada Kur'ân hidayetinin, ittikâ (sakınma) ile şartlanmış olduğu anlaşılıyor. Halbuki ittikâ da, Kur'ân hidayetinden çıkarılmış olan bir netice olacağına göre meselede bir devir
(Yani tarif edilecek bir şeyin, tarif için getirilenlerde zaten var olması durumu) gerekmiyor mu? Cevabı: Hayır, ilk önce bu karine ile kesin olarak anlarız ki burada başlangıçta takvadan maksat, takvanın başlangıcı, yani takva yeteneğidir. Ve müttâkîler demek, inat ve iki yüzlülükten, tam şüpheden sakınabilecek ve hakkı kesin ve kat'î olarak bilmeye aday olabilecek kusursuz, sağlam huy ve sağlam akıl sahipleri demektir ki, tefsirciler bunu "takva derecesine yükselenler" diye tefsir ederler. İkinci olarak hidayet, mertebenin artmasını da kapsadığından takva, takva yeteneği ile önde bulunan mertebelerin sahiplerinden daha geneldir ki, buna umumî mecaz adı verilir.
Üçüncü olarak takva, en son maksat değil, kurtuluş ve mutluluk vesilesidir. Kur'ân hidayetinden elde edilecek olan güzel sonuç, gazab ve sapıklıktan kurtulmuş olarak Allah'ın nimetlerine ulaşıldığı için, takvadan daha geneldir. Bundan dolayı Kur'ân hidayeti, ittikâyı kabul eden ve henüz sapıklıkta bulunanlardan başlıyarak, takva mertebelerinin hepsinden geçmek suretiyle ebedî mutluluğa kadar varacağından, mertebeleri tatbik etmekle takvayı şart koşmada devir işareti asla düşünülemez.
Özetle Kur'ân, hem başlangıç ve hem sonuç itibariyle hidayettir. Bunun için insan, ne kadar yükselirse yükselsin,Kur'ân hidayetinden kendini asla ihtiyaçsız sayamıyacaktır. Onun hidayeti, seçkinlerin ve halkın bütün derecelerini kapsar. Gerçekten İslâm dini, bir taraftan dünya hayatının zaruri şartlarını öğretecek, diğer taraftan bu geçici hayatın mutlak gaye olmadığını ve bunun da hedeflemesi gereken ebedî gayeler bulunduğunu gösterecek ve onun da kazanma şartlarını anlatacaktır. O yalnız ilkel insanların ruhî gıdası değildir, ilerlemiş medeniyetlerin de sonsuza dek yükselmesi için olgunlaşmış teminatı olmak üzere inmiştir. Gerçekten insanlık toplumunda tam mânâsıyla Allah'ın birliğine dayanan bir hayat nizamı genel şekilde henüz kurulmuş değildir. Henüz bütün insanlık Allah'ın korumasına girmemiş, sonuç ve ahiretine kesin olarak inanacak sakınma mertebesine yükselememiş olduğundan âlemde sosyal buhran (kriz) devamlı bulunmuştur.
" " Kur'ân'ın ezeli itibarını, " " görünen gerçeklerini, " " ilmî ve ahlâkî özelliğini, " " inme hikmetini ve pratik gayesini dile getirmiş ve sonra inen her âyet, kendinden önceki âyeti anlatmış ve açıklamış ve bundan dolayı tam bir bağlılık sebebiyle atıf harfleri (bağlaçlar) gibi sözlü bağlantılara bile ihtiyaç duymayan birbirine uygun olan dört cümleden oluşan bir veciz (özlü) nazm olarak Fâtiha'daki "bize hidayet et" duasının cevabı
olmuştur. Dikkat olunursa bu nazımda öyle güzel bir inkişaf vardır ki, önce hat (yazı) açısından üç basit harften, lafız olarak üç müfred (tekil) isme yükseliyor. İkinci olarak, bunların her birine benzer gibi üç veciz (özlü) cümle yayılıyor. Üçüncü olarak, bu yüce nazm, esas mânâsı olduğu gibi sabit olmak üzere çeşitli irâb şekillerini ihtiva ederek her birinde bir özel parıltı ile ortaya çıkıyor. Sonra bunları aynı şekild
[29.08.2023 19:53] Annem: "Sizden kim abdestini alır ve bunu en güzel şekilde yapar, sonra da: "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhû ve Resûlühü. (Şehâdet ederim ki Allah'tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah'ın kulu ve Resûlüdür)" derse, kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır; hangisinden isterse oradan cennete girer."
Ebu Davud'un rivayetinde "...abdesti güzel yaparsa..." denmiştir.
Tirmizi'nin rivayetinde "....resûlühü (Allah'ın ...Resûlü)" kelimesinden sonra "Allah'ım, beni tevbe edenlerden kıl, temizlenenlerden kıl" duası da vardır.
Ebu Davud, Taharet 65, (169); Tirmizi, Taharet, 41, (55).
3553 - Hz. Ebu Hüreyre radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Mü'min -veya müslüman- bir kul abdest aldı mı yüzünü yıkayınca, gözüyle bakarak işlediği bütün günahlar su ile -veya suyun son damlasıyla- yüzünden dökülür iner, ellerini yıkayınca elleriyle işlediği hatalar su ile birlikte -veya suyun son damlasıyla- ellerinden dökülür iner. Ayaklarını yıkayınca da ayaklarıyla giderek işlediği bütün günahları su ile -veya suyun son damlasıyla- dökülür iner. (Öyle ki abdest tamamlanınca) günahlarından arınmış olarak tertemiz çıkar."
Müslim, Tahâret 32, (244); Muvatta, Tahâret 31, (1, 32); Tirmizi, Tahâret 2, (2).
3554 - Hz. Osman radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Kim abdest alır ve
[29.08.2023 19:54] Annem: YİRMİDOKUZUNCU MEKTÛB
Bu mektûb, Şeyh Nizâmeddîn-i Tehânîserîye yazılmışdır. Farzları kılmağa ve sünnetleri, edebleri gözetmeğe teşvîk etmekde ve farzların yanında nâfileleri yapmanın kıymetinin az olduğu ve yatsı nemâzını gece yarısından sonra kılmamağı ve abdestde kullanılan suyu içmemeği ve mürîdlerin secde etmelerinin câiz olmadığını bildirmekdedir:
Allahü teâlâ, bizi ve sizi te’assubdan, ya’nî başkasını çekememekden ve doğru yoldan ayrılmakdan korusun ve insanların en üstünü o temiz Peygamberi hürmetine “aleyhi ve alâ âlihi minessalevâti etemmühâ ve minetteslîmâti ekmelühâ” pişmân olacak, üzülecek şeyleri yapmakdan kurtarsın!
İnsanı Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşduracak işler, farzlar ve nâfileler olmak üzere ikiye ayrılır. Farzların yanında nâfilelerin hiç kıymeti yokdur. Bir farzı vaktinde yapmak [vakti geçmiş ise, hemen kazâ etmek], bin sene nâfile ibâdet yapmakdan dahâ çok fâidelidir. Hangi nâfile olursa olsun, ne kadar hâlis niyyet edilirse edilsin, ister nemâz, oruc, zikr, fikr olsun, ister başka nâfileler olsun, hep böyledir. Hatta, farzları yaparken, bu farzın sünnetlerinden bir sünneti ve edeblerinden bir edebi gözetmek de, böyle çok fâidelidir.[1] Öğrendiğimize göre, Emîr-il-mü’minîn Ömer Fârûk “radıyallahü anh” hazretleri sabâh nemâzını cemâ’at ile kıldıkdan sonra, cemâ’ate bakdı, eshâbından birini bulamadı. (Filân kimse cemâ’atde yokdur) buyurdu. Orada bulunanlar, o kimse gecenin çok sâatlerinde uyumaz. [Nâfile ibâdet yapar.] Belki şimdi uykuya dalmışdır, dediler. Halîfe, (Eğer bütün gece uyuyup da sabâh nemâzını cemâ’at ile kılsaydı dahâ iyi olurdu) buyurdu. Bundan anlaşılıyor ki: Bir edebi gözetmek ve tenzîhî olsa bile, bir mekrûhdan sakınmak, zikrden ve fikrden ve murâkabeden ve teveccühden dahâ fâidelidir. Tahrîmî olan mekrûhdan sakınmanın fâidesini, artık düşünmelidir. Evet, bu nâfile işler, farzları gözetmek ile ve harâmlardan, mekrûhlardan sakınmak ile birlikde yapılırsa, elbette dahâ güzel, çok güzel olur. Fekat böyle olmazsa, pek zararlı olur. Meselâ zekât olarak bir dank [ya’nî bir dirhemin dörtde birini ki, bir gram gümüş demekdir] bir müslimân fakîre vermek, nâfile olarak dağlar kadar al-tun sadaka vermekden ve hayrât, hasenât ve yardımlar yapmakdan kat kat dahâ iyidir, kat kat dahâ çok sevâbdır. Bu bir dank zekâtı verirken, bir edebi gözetmek, meselâ, akrabâdan bir fakîre vermek de, nâfile iyiliklerden kat kat dahâ fâidelidir. Bundan anlaşılıyor ki, yatsı nemâzını gece yarısından sonra kılmak ve böylece gece nemâzı sevâbını da kazanmayı düşünmek, çok yanlışdır. Çünki, hanefî mezhebindeki imâmlara göre “radıyallahü teâlâ anhüm” yatsı nemâzını gece yarısından sonra kılmak mekrûhdur. Sözlerinden de, (Kerâhet-i tahrîmiyye) olduğu anlaşılmakdadır. Çünki, yatsı nemâzını gece yarısına kadar kılmak mubâh demişlerdir. Gece yarısından sonra kılmak mekrûh olur buyurmuşlardır. Mubâhın karşılığı olan mekrûh ise, tahrîmen mekrûhdur. Şâfi’î mezhebinde gece yarısından sonra yatsıyı kılmak câiz değildir. Bunun içindir ki, gece nemâzı kılmış olmak için ve bu vaktde zevk ve cem’ıyyet elde etmek için, yatsıyı gece yarısından sonraya bırakmak çok çirkindir. Böyle düşünen bir kimsenin, yalnız vitr nemâzını gece yarısından sonraya bırakması yetişir. Vitr nemâzını gece yarısından sonra kılmak müstehabdır. Böylece, hem vitr nemâzı müstehab olan vaktinde kılınmış olur, hem de gece nemâzı kılmak ve se-her vaktinde uyanık bulunmak ni’metlerine kavuşulmuş olur. O hâlde bu işden vaz geçmek ve geçmiş nemâzları kazâ etmek lâzımdır. İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe Kûfî “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri, nemâz abdestinin edeblerinden bir edebi terk etdiği için kırk senelik nemâzı kazâ et
[29.08.2023 19:54] Annem: İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri
Ana Sayfa
İslam Ahlakı
İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri
İlgili
İslam Ahlakı
IV. BAŞLICA AHLAKİ GÖREV ve SORUMLULUKLAR
A) İnsanın Kendi Kişiliğine Karşı Görevleri
İslam ahlakı her bireyi “insan” olarak bir değer kabul eder. Kur’an-ı Kerim’de çeşitli vesilelerle insan “yeryüzünün halifesi” olarak takdim edilmiş (mesela bk. el-Bakara 2/30; el-En‘am 6/165), Hz. Peygamber de “Her doğan çocuk temiz yaratılış (fıtrat) üzere doğar” (Buhari, “Cenaiz”, 92) buyurarak, insanı yaratılıştan suçlu sayan telakkiyi temelden reddetmiş; bu noktadan hareketle İslam düşünce geleneğinde insan “eşref-i mahlukat” diye tanımlanmıştır. Kur’an-ı Kerim’in değişik yerlerinde Allah’ın buyruğu uyarınca Hz. Adem karşısında meleklerin secdeye kapandığını bildiren ayetler de İslam düşüncesinde oluşan bu yargının isabetli olduğunu kanıtlamaktadır. Bu sebeple, aslında insanlık için ahlak düzenini kuran yüce Kudret, hayatın hangi alanına ilişkin olursa olsun, bütün erdemlerin, bir bakıma onlara sahip olan bireyi yüceltmeyi ve gerçek anlamda insan yapmayı amaçlamasını dilemiştir. Bu bakımdan Allah, kişinin yaptığı iyilikler veya kötülükleri -kime karşı yapılmış olursa olsunöncelikle kişinin kendisine yapılmış saymaktadır. Kur’an-ı Kerim’de, “Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehine yapmış olur; kim de kötü bir iş yaparsa kendi aleyhine yapmış olur” (Fussılet 41/46) buyurulmaktadır.
a) İnsanın Bedensel Varlığı ile İlgili Görevleri
Ahlak bir beden sağlığı ilmi değildir. Bununla birlikte İslam ahlakında, insanın dini ve dünyevi görevlerini doğru ve yeterli olarak yerine getirebilmesi için kendi bedensel varlığını koruma ve geliştirme hususunda bazı görevleri bulunduğu kabul edilmiştir. Kuşkusuz bu görevlerin başında insanın kendi hayatını koruması gelir. İslamiyet hiçbir insana kendi hayatına son verme hakkı tanımamış, bu sebeple intiharı da kesinlikle yasaklamıştır. Hz. Peygamber’in bu husustaki hadisleri (mesela bk. Müslim, “İman”, 175; Tirmizi, “Tıb”, 7; Nesai, “Tahrim”, 2) son derece ağır bir üslup taşımaktadır. Yine onun insan sağlığına dair açıklama ve uygulamaları, hadis kitaplarında “Tıbb-ı nebevi” başlığıyla özel bölümler açılmasına veya aynı başlıkla müstakil kitaplar yazılmasına imkan hazırlamıştır. Ayrıca Hıristiyanlığın aksine (krş. Yeni Ahid, Matta, 15/17; Markos, 7/18-20) İslam dini içki, kumar, fuhuş gibi sağlığa zarar veren kötülükler karşısında kayıtsız kalmaz. Aksine Kur’an-ı Kerim, kapsamlı bir ifadeyle, “Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayınız” (el-Bakara 2/195) derken, Hz. Peygamber de sağlığını ihmal edecek derecede ibadet etmeyi bile onaylamamış ve bu şekilde kendisini ibadete veren bir sahabiyi uyarırken, “Bedeninin de sende hakkı vardır” (Buhari, “Savm”, 55) buyurmuştur.
Beden sağlığı bireysel görevler için olduğu kadar toplumsal görevler için de gereklidir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “Düşmanlarınıza karşı kuvvet hazırlayınız” (el-Enfal 8/60) buyurulurken, bu hususta en önemli unsur olan insan gücünün de kastedildiğinde kuşku yoktur. Unutulmamalıdır ki, hak daima kuvvetten üstün olmakla birlikte, hakkın korunabilmesinin kuvvete bağlı olduğu da tecrübi bir gerçektir. Bu sebeple Hz. Peygamber, “Güçlü mümin zayıf müminden hayırlıdır” (Müslim, “Kader”, 34) buyurmuşlardır.
b) İnsanın Ruhsal ve Manevi Varlığı ile İlgili Görevleri
Ahlak alimleri genellikle insanın diğer varlıklar karşısındaki üstünlüğünün akıl, zeka, kalp, vicdan, tefekkür, estetik duygu, inanma, iyilik sevgisi gibi ruhsal ve manevi meziyetlerinden ileri geldiğini kabul ederler. Bu meziyet veya yetenekler sebebiyledir ki yaratıcısı tarafından insana, “Kuşkusuz biz Adem oğlunu şerefli kıldık
[29.08.2023 19:55] Annem: Aşk Aşık
Ana Sayfa
A
Aşk Aşık
Rüyada Aşık Olmak
Rüyada Aşk Mektubu Almak
Rüyada Aşk Duyurusu Görmek
Rüyada aşk görmek hüzüne, ıstırapa ve mutsuzluğa delalet eder. Ama bu tabirde de aşkın ne şekilde görüldüğü önem derecesi yüksektir. Aşık olduğunuz şahısı görmek, size aşık olan şahısı görmek, birbirine aşık insanlar görmek gibi çoğaltılabilir. Rüyada sevgilisini başka bir şahıs ile görmüş olan kimse, erkek ise sevmiş olduğunuz bayanın size çok sadık olduğuna işaret eder. Rüyada sevgilisini başka bir şahıs ile görmüş olan kimse, bayan ise dikkat etmeniz gerektiğine, sevgilinizin gözünün dışarılara kayabileceğine işaret etmektedir.
Rüyada Aşık Olmak
Rüyası esnasında aşık olduğunu gören şahısı esas yaşamında hüzün, ıstırap, mutsuzluk ve rahatsızlık gibi şeyler beklemiş olmaktadır. Rüyası esnasında aşık olup ölmüş olan şahıs, esas yaşamda sevdiğine kavuşamayacak biçiminde tabir edilir. Rüyası esnasında aşık olup ölmüş olduktan sonra tekrar dirildiğini görmüş olan kimse, esas yaşamda sevdiğine kavuşacaktır anlamına gelir. Rüyanızda bir şahıs size seni sevmiş oluyorum diyorsa gerçek hayatınızda bahse konu olan insanın size büyük acı veren durumlar çektirmiş olabileceğine işaret eder. Rüyada bir şeye karşı aşkın sevgi göstermiş olmak, şahsın dini olmak suretiyle tam olmadığına bu günlerde gaflete düşmüş olabileceğine işaret eder.
Rüyada Aşk Mektubu Almak
Rüyada aşk mektubu alım yapmak, rüyada aşk mesajı alım yapmak, aşk mektubunu görmek ve okumuş olmak aynı biçimde tabir edilmektedir. Rüyası esnasında bunlardan herhangi birini gören insan bu günlerde neşeli, güzel, sevinç ve rahat bırakan bir bilgi alabilir. Rüyanızda aşk mektubu yazmak da bir dostunuza veya bir dostunuza bu günlerde büyük bir iyiliğinizin dokunmuş olacağına, onu çok memnun edebilecek bir eylemde bulunmuş olacağınıza işaret etmektedir.
Rüyada Aşk Duyurusu Görmek
Rüyada aşk duyuru ettiğini gören kimsenin yakın vakitlerde karşı karşıya geleceği bir sorun olup yaşamtan bunalmış olacağına ve etrafında hiç kimseyi görmek istemiş olmadan, ancak kalmış olmak istemiş olabileceğine işaret eder. Rüyada birisine ilan ı aşk edildiğini görmek, bir dostunuz veya bir dostunuz kısımından sizi memnun edecek bir havadis gelmiş olacağına veya bu şahsın güzel bir eylemde bulunmuş olup sizi çok memnun edeceğine delalet etmektedir.
in A
Diğer Konular
Azat
Azat etmek
Azık
Azil
Azmetmek
Azrail
[29.08.2023 19:56] Annem: ADAK
Ana Sayfa
A
ADAK
Nezr, Allahü teâlânın rızâsının elde edilmesi veya bir isteğin yerine gelmesi veya bir belâ ve musîbetin giderilmesi maksadıyla Allahü teâlâ için oruç tutmak, kurban kesmek gibi başlıbaşına ibâdet olan veyâ benzeyen bir şeyi kendisine vâcib kabûl etme. (Bkz. Nezr)
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde buyruldu ki: Adaklarını yerine getirsinler.” (Hac sûresi: 29)
Adak ibâdettir. Allah için yapılır. Kul için yapılmaz. Adak edilen şeyin farz veya vâcib olan bir ibâdete benzemesi veya başlıbaşına bir ibâdet olması lâzımdır. Namaz, oruç, hacca gitmek, köle âzâd etmek vb. adak edilir. Abdest almak, ölü kefenlemek, ezan okumak, mekteb ve câmi yapmak başlıbaşına ibâdet olmadıkları için adak yapılmazlar. Adak iki türlüdür: 1) Mutlak adak: Allahü teâlâ için bir sene oruç tutacağım demek gibi. Düşünmeden, söz arasında dilinden çıkmış olsa da yerine getirmek vâcibtir. 2) Şarta bağlı adak. Hastam iyi olursa Allah için şu kadar sadaka vermek, sevâbını meselâ Seyyid AhmedBedevî hazretlerine bağışlamak nezrim, adağım olsun demek gibi. Hasta iyi oldukdan sonra bunları yapmak lâzım olur. Adağı yerine getirmek vâcibdir. Bâzı âlimler farzdır, dedi. (İbn-i Âbidîn)
İlgili
NEZR
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Mutlak Nezr
9 Eylül 2021
Benzer yazı
İ’TİKÂF (Îtikâf)
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[29.08.2023 19:57] Annem: ADAK
Ana Sayfa
A
ADAK
Nezr, Allahü teâlânın rızâsının elde edilmesi veya bir isteğin yerine gelmesi veya bir belâ ve musîbetin giderilmesi maksadıyla Allahü teâlâ için oruç tutmak, kurban kesmek gibi başlıbaşına ibâdet olan veyâ benzeyen bir şeyi kendisine vâcib kabûl etme. (Bkz. Nezr)
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde buyruldu ki: Adaklarını yerine getirsinler.” (Hac sûresi: 29)
Adak ibâdettir. Allah için yapılır. Kul için yapılmaz. Adak edilen şeyin farz veya vâcib olan bir ibâdete benzemesi veya başlıbaşına bir ibâdet olması lâzımdır. Namaz, oruç, hacca gitmek, köle âzâd etmek vb. adak edilir. Abdest almak, ölü kefenlemek, ezan okumak, mekteb ve câmi yapmak başlıbaşına ibâdet olmadıkları için adak yapılmazlar. Adak iki türlüdür: 1) Mutlak adak: Allahü teâlâ için bir sene oruç tutacağım demek gibi. Düşünmeden, söz arasında dilinden çıkmış olsa da yerine getirmek vâcibtir. 2) Şarta bağlı adak. Hastam iyi olursa Allah için şu kadar sadaka vermek, sevâbını meselâ Seyyid AhmedBedevî hazretlerine bağışlamak nezrim, adağım olsun demek gibi. Hasta iyi oldukdan sonra bunları yapmak lâzım olur. Adağı yerine getirmek vâcibdir. Bâzı âlimler farzdır, dedi. (İbn-i Âbidîn)
İlgili
NEZR
9 Eylül 2021
Benzer yazı
Mutlak Nezr
9 Eylül 2021
Benzer yazı
İ’TİKÂF (Îtikâf)
9 Eylül 2021
Benzer yazı
in A, Â
Diğer Konular
Ayn-el-Yakîn
AZÂB
ÂZÂD
Âzâd Etmek
Âzâd Olmak
AZAMET
AZÎM (El-Azîm)
AZÎMET
AZÎZ (El-Azîz)
ÂYET
Copyright 2021 by Maviay.co
[29.08.2023 19:57] Annem: risaleyi mütalaa eden zâtlar, inceden inceye, hususan cifrî hesabatına meşgul olmağa lüzum yok; bir kısmı anlaşılmasa da zararı yok. Hem umumunu okumak da lâzım değil. Hem Keramet-i Gavsiye’nin âhirinde, Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrasından başlayıp âhire kadar mütalaadan sonra ve baştaki mukaddemeyi okuduktan sonra 2(Haşiye) istediği parçayı okusun.
Said Nursî
* * *
Şamlı Hâfız Tevfik’in fıkrası
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Mukaddime: Malûm olsun ki: “Zübdet-ür Resail Umdet-ül Vesail” namında kutb-ül ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise sırruhu)nun mektubat ve resail-i şerifelerinden muktebes nasayih-i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi onüç sene mukaddem, Bursa’da Hoca Hasan Efendi’den almıştım. Nasılsa mütalaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitablarımın içerisinde birşey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret-i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmam-ı Rabbanî’den sonra, tarîk-i Nakşî’nin en mühim kahramanıdır. Hem Tarîk-i Hâlidiye-i Nakşiye’nin pîridir.” Risaleyi mütalaa ederken Hazret-i Mevlâna’nın tercüme-i halinde şu fıkrayı gördüm:
Ashab-ı Kütüb-ü Sitte’den İmam-ı Hâkim Müstedrek’inde ve Ebu Davud Kitab-ı Sünen’inde, Beyhakî Şuab-ı İman’da tahric buyurdukları:
اِنَّ اللّهَ يَبْعَثُ لِهذِهِ اْلاُمَّةِ عَلَى رَاْسِ كُلِّ مِاَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
yani “Her yüz senede Cenab-ı Hak bir müceddid-i din gönderiyor.” hadîs-i şerifine mazhar ve mâsadak ve müzhir-i tâm olan Mevlâna eşşehîr kutb-ül ârifîn, gavs-ül vâsılîn, vâris-i Muhammedî, kâmil-üt tarîkat-ül aliyyeti ve-l müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenaheyn Kuddise sırruhu.. ilh…
Sonra tarihçe-i hayatında gördüm ki, tevellüdü 1193 tarihindedir. Sonra gördüm ki, 1224 tarihinde Saltanat-ı Hind’in payitahtı olan Cihanabad’a dâhil olmuş. Tarîk-ı Nakşî silsilesine girip müceddidiyete başlamış.
Sonra 1238’de, ehl-i siyasetin nazar-ı dikkatini celbedip, vatanını terk ederek diyar-ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki, Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) nesli, Hazret-i Osman bin Affan Radıyallahü Anh’a mensubdur.
Sonra gördüm ki; tercüme-i halinde istidad-ı fıtrî ve kabiliyet-i hârika ile, sinni yirmiye baliğ olmadan evvel a’lem-i ülema-i asr ve allâme-i vakit olmuş. Süleymaniye kasabasında tedris-i ulûm ile iştigal eylemiştir.
Sonra Üstadımın tarihçe-i hayatını düşündüm. Baktım, dört mühim noktada tevafuk ediyorlar:
Birincisi: Hazret-i Mevlâna 1193’te dünyaya gelmiş. Üstadım ise arabî 1293’te, tam Mevlâna Hâlid’in yüz senesi hitam bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret-i Mevlâna’nın (K.S.) tecdid-i din mücahedesine başlangıcı ve mukaddimesi, Hindistan’ın payitahtına 1224’te girmiş. Üstad ise aynen yüz sene sonra, 1324’te Osmanlı Saltanatının payitahtına girmiş, mücahede-i maneviyesine hazırlanmış.
Üçüncüsü: Ehl-i siyaset, Hazret-i Mevlâna’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar-ı Şam’a naklettirilmesi 1238’de vaki
[29.08.2023 20:00] Annem: Makale
Belâgatın ruhuna taalluk eden birkaç mes’elenin beyanındadır.
Birinci Mes’ele
Tarih lisan-ı teessüfle bize ders veriyor ki: Saltanat-ı Arabın cazibesiyle a’cam, Arablara muhtelit olduklarından; Kelâm-ı Mudarî’nin melekesi denilen belâgat-ı Kur’aniyenin madenini müşevveş ettikleri gibi, öyle de acemlerin ve acemîlerin belâgat-ı Arabiyenin san’atına girdiklerinden fikrin mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı maânîden, zevk-i belâgatı nazm-ı lafza çevirmişlerdir. Şöyle ki:
Efkâr ve hissiyatın mecra-yı tabiîsi nazm-ı maânîdir. Nazm-ı maânî ise mantıkla müşeyyeddir. Mantığın üslûbu ise müteselsil olan hakaika müteveccihtir. Hakaika giren fikirler ise, karşısında olan dekaik-ı mahiyatta nafizdirler. Dekaik-ı mahiyat ise, âlemin nizam-ı ekmeline mümidd ve müstemiddirler. Nizam-ı ekmelde herbir hüsnün menbaı olan hüsn-ü mücerred mündemiçtir. Hüsn-ü mücerred ise mezâyâ ve letaif denilen belâgat çiçeklerinin bostanıdır. Çiçeklerin bostanı, cinan-ı hilkatte cilveger olan, ezhara perestiş eden ve şâir denilen bülbüllerin nağamatıdır. Bülbüllerin nağamatına aheng-i ruhanî veren ise, nazm-ı maânîdir. Hal böyle iken, Arab’dan olmayan dahîl ve tufeylî ve acemîler, belâgat-ı Arabiyede üdeba sırasına geçmeye çalıştıklarından, iş çığırdan çıktı. Zira bir milletin mizacı o milletin hissiyatının menşei olduğu gibi lisan-ı millîsi de, hissiyatının ma’kesidir… Milletin emziceleri muhtelif olduğu gibi, lisanlarındaki istidad-ı belâgat dahi mütefavittir. Lâsiyyema Arabî lisanı gibi nahvî bir lisan olsa... Bu sırra binaen cereyan-ı efkâra mecra ve belâgat çiçeklerine çimengâh olmaya çok derece nâkıs ve kısa ve kuru ve kır’av olan nazm-ı lafz; mecra-yı tabiîsi olan nazm-ı manaya mukabele ederek belâgatı müşevveş etmiştir.
Zira acemîler sû’-i ihtiyar veya sevk-i ihtiyaçla lafzın tertib ve tahsinine ve maânî-i lügaviyenin tahsiline daha ziyade muhtaç olduklarından ve elfaz, mecra olmak cihetiyle daha âsân ve daha zahir ve nazar-ı sathîye daha munis ve hevam gibi avamın nazarlarını daha cazibedar ve avamperestane nümayişlere daha müstaid bir zemin olduğundan, elfaza daha ziyade sarf-ı himmet etmişlerdir… Yani ne kadar bir mesafe kat’ederse önlerine çok müşa’şa’ sahralar kendilerini göstermek şanında olan tertib-i maânîde olan tagalgulden zihinlerini çevirip, elfaz arkasına koşup, dolaşıyorlar.
Maânînin tasavvurlarından sonra elfazın arkasına gitmekle fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide elfaz manaya galebe etmekle istihdam ederek; lafz, manaya hizmet etmek olan kaziye-i tabiiye aksine çevrildiğinden, tabiat-ı belâgattan böyle lafızperest mutasallıfların san’atına kadar.. yok belki tasannularına uzun bir mesafe girmiştir. Eğer istersen Harîrî gibi bir dâhiye-i edebin Makamat’ına gir, gör! O dâhiye-i edeb nasıl hubb-u lafza mağlub olarak lafızperestlik hevesi o kıymetdar edebini lekedar ettiği gibi lafızperestlere de bast-ı özür etmiştir ve nümune-i imtisal olmuştur. Onun için o koca Abdülkahir bu hastalığı tedavi etmek için, Delail-i İ’caz ve Esrar-ül Belâgat’ın bir sülüsünü onun ilâçlarından doldurmuştur. Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…
Tenbih: Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla.. ve suret-i manaya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla.. ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla.. ve teşbihe revnak vermeli, fakat matlubun münasebetini g�
[29.08.2023 20:02] Annem: Risale-i Nur’daki bütün mizanlar ve müvazeneler, imanın saadet-i dünyeviyeye ve uhreviyeye medar meyvelerini beyan ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saadet-i hayatiye ve lezzet-i ömür cihetiyle her mü’minin imanı ona bir saadet-i ebediyeyi kazandıracak.. belki sünbül verecek ve o surette inkişaf edecek diye haber verirler. Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi, meyve-i mi’rac olarak Otuzbirinci Söz’ün âhirinde ve beş meyvesi Yirmidördüncü Söz’ün Beşinci Dal’ında nümune olarak yazılmış. Erkân-ı imaniyenin herbirinin ayrı ayrı pek çok belki hadsiz meyveleri olduğu gibi, mecmuunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saadet-i ebediye ve biri de belki en tatlısı da rü’yet-i İlahiyedir diye, başta demiştik. Ve Otuzikinci Söz’ün âhirindeki müvazenede, imanın saadet-i dâreyne medar bir kısım semereleri güzel izah edilmiş. İman-ı bil’kader rüknünün kıymetdar meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delili, umum lisanında
مَنْ آمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb-ı mesel olmuştur. Yani, “Kadere iman eden, gamlardan kurtulur.” Risale-i Kader’in âhirinde güzel bir temsil ile, iki adamın şahane bir sarayın bahçesine girmesiyle, bir küllî meyvesi beyan edilmiş. Hattâ ben kendi hayatımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki; kadere iman olmazsa hayat-ı dünyeviye saadeti mahvolur. Elîm musibetlerde, ne vakit kadere iman cihetine bakardım; musibet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve kadere iman etmeyen nasıl yaşayabilir diye hayret ederdim.
Melaikeye iman rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makam’ında şöyle işaret edilmiş ki; Azrail Aleyhisselâm Cenab-ı Hakk’a münacat edip demiş: “Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden küsecekler, şekva edecekler.” Ona cevaben denilmiş: “Senin vazifene hastalıkları ve musibetleri perde yapacağım; tâ ibadımın şekvaları onlara gitsin, sana gelmesin.” Aynen bu perdeler gibi Azrail Aleyhisselâm’ın vazifesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvalar Cenab-ı Hakk’a gitmesin. Çünki ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zahire bakıp itiraz eder, şekvaya başlar. İşte bu haksız şekvalar Rahîm-i Mutlak’a
[29.08.2023 20:22] Annem: Onsekizinci Mektub
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
(Bu mektub üç mes’ele-i mühimmedir.)
BİRİNCİ MES’ELE-İ MÜHİMME: “Fütuhat-ı Mekkiye” sahibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve “İnsan-ı Kâmil” denilen meşhur bir kitabın sahibi Seyyid Abdülkerim (K.S) gibi evliya-i meşhure; küre-i arzın tabakat-ı seb’asından ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyza’dan ve Fütuhat’ta Meşmeşiye dedikleri acaibden bahsediyorlar; “gördük” diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem Coğrafya ve fen onların bu dediklerini kabul edemiyor. Eğer doğru olmazsa, bunlar nasıl veli olabilirler? Böyle hilaf-ı vaki’ ve hilaf-ı hak söyleyen nasıl ehl-i hakikat olabilir?
Elcevab: Onlar ehl-i hak ve hakikattırlar; hem ehl-i velayet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler, fakat ihatasız olan halet-i şuhudda ve rü’ya gibi rü’yetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rü’yadaki adam kendi rü’yasını tabir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşf ve şuhud dahi rü’yetlerini o halde iken kendileri tabir edemezler. Onları tabir edecek, “asfiya” denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, Kitab ve Sünnet’in irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler; hem etmişler.
Şu hakikatı izah edecek şu hikâye-i temsiliyeyi dinle. Şöyle ki:
Bir zaman ehl-i kalb iki çoban varmış. Kendileri ağaç kâsesine süt sağıp yanlarına bıraktılar. Kaval tabir ettikleri düdüklerini, o süt kâsesi üzerine uzatmışlardı. Birisi “Uykum geldi.” deyip yatar. Uykuda bir zaman kalır. Ötekisi yatana dikkat eder, bakar ki; sinek gibi birşey, yatanın burnundan çıkıp, süt kâsesine bakıyor ve sonra kaval içine girer, öbür ucundan çıkar gider, bir geven altındaki deliğe girip kaybolur. Bir zaman sonra yine o şey döner, yine kavaldan geçer, yatanın burnuna girer; o da uyanır. Der ki: “Ey arkadaş! Acib bir rü’ya gördüm.” O da der
[29.08.2023 20:22] Annem: her vakit Kur’ana muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur’anı okumağa muktedir olamaz. Fakat bir sureye galiben muktedir olur. Onun için en mühim makasıd-ı Kur’aniye ekser uzun surelerde dercedilerek; herbir sure küçük bir Kur’an hükmüne geçmiş. Demek hiçbir kimseyi mahrum etmemek için haşir ve tevhid ve kıssa-i Musa (A.S.) gibi bazı maksadlar tekrar edilmiş. Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, bazı ince hakaik-i imaniye ve kuvvetli hüccetleri müteaddid risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim. Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış? Sonra kat’î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur’a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Elde etse de tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu mes’eleleri onda okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalaasını tekrar eder.
İkinci Bir Nokta: Âyet-ül Kübra’dan çıkan “Vird-ül Ekber” namındaki arabî risaleciğin âhirinde, Risale-i Münacat’ın başındaki âyetin tefsiri diye arabî kısımları ilâve edilse, beraber okunsa münasibdir. Biz de nüshamızda yazdık.
Üçüncü Nokta: Aziz kardeşlerim! Çok defa kalbime geliyordu. Neden İmam-ı Ali (R.A.) Risale-i Nur’a ve bilhâssa Âyet-ül Kübra Risalesi’ne ziyade ehemmiyet vermiş? diye sırrını beklerdim. Lillahilhamd ihtar edildi. İnkişaf eden o sırra şimdilik yalnız kısa bir işaret ediyorum. Şöyle ki:
Risale-i Nur’un mümtaz bir hâsiyeti, imanın en son ve en küllî istinad noktasını, kuvvetli ve kat’î beyan olduğundan; bu hâsiyet Âyet-ül Kübra Risalesi’nde fevkalâde parlak görünüyor. Ve bu acib asırda mübareze-i küfür ve iman, en son nokta-i istinada sirayet ederek ona dayandırıyor. Meselâ: Nasılki gayet büyük bir meydan muharebesinde ve iki tarafın bütün kuvvetleri toplandığı bir sahrada iki tabur çarpışıyorlar. Düşman tarafı, en büyük ordusunun cihazat-ı muharribesini kendi taburuna imdad ve kuvve-i maneviyesini fevkalâde takviye için her vasıtayı istimal ederek ehl-i iman taburunun kuvve-i maneviyesini bozmak ve efradının tesanüdünü kırmak için her vesileyi kullanır. Ehemmiyetli bir istinadgâhını kendine temayül ettirerek ihtiyat kuvvetini dağıtır. Müslüman taburunun herbir neferine karşı, cem’iyet ve komitecilik ruhuyla mütesanid bir cemaat gönderir. Bütün bütün kuvve-i maneviyesini mahvetmeğe çalıştığı bir hengâmda Hızır gibi biri çıkar, o tabura der: “Me’yus olma! Senin öyle sarsılmaz bir nokta-i istinadın ve öyle mağlub edilmez muhteşem orduların ve tükenmez ihtiyat kuvvetlerin var ki, dünya toplansa karşısına çıkamaz. Senin şimdilik mağlubiyetinin bir sebebi, bir cemaata ve bir şahs-ı maneviyeye karşı bir neferi göndermenizdir. Çalış ki, herbir neferin, istinad noktaları olan dairelerinden manen istifade ettiği kuvvetli kuvve-i maneviye ile bir şahs-ı manevî ve bir cem’iyet hükmüne geçsin.” dedi ve tam kanaat verdi.
Aynen öyle de, ehl-i imana hücum eden ehl-i dalalet, -bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle- cem’iyet ve komitecilik mayesiyle bir şahs-ı manevî ve bir ruh-u habis olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avamın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi
[29.08.2023 20:23] Annem: saraya daha rast geldim. Gördüm ki; kapıda uzanmış vefadar bir it ve kaba, sert, sâkin bir kapıcı ve sönük bir vaziyet vardı. Merak ettim. Ne için o öyle? Bu böyle? İçeriye girdim. Baktım ki, içerisi çok şenlik… Daire daire üstünde, ayrı ayrı nazik vazifeler ile saray ehli meşguldürler. Birinci dairedeki adamlar sarayın idaresini, tedbirini görüyorlar. Üstündeki dairede kızlar, çocuklar ders okuyorlar. Daha üstünde hanımlar, gayet latif san’atlar, güzel nakışlarla iştigal ediyorlar. En yukarıda efendi, padişahla muhabere edip halkın istirahatını temin için ve kendi kemalâtı ve terakkiyatı için kendine has ve ulvî vazifeler ile iştigal ediyor gördüm. Ben onlara görünmediğim için, “Yasak” demediler, gezebildim. Sonra çıktım, baktım. O şehrin her tarafında bu iki kısım saraylar var. Sordum dediler: “O kapısı şenlik ve içi boş saraylar, kâfirlerin ileri gelenlerinindir ve ehl-i dalaletindir. Diğerleri, namuslu müslüman büyüklerinindir.” Sonra bir köşede bir saraya rast geldim. Üstünde “SAİD” ismini gördüm. Merak ettim. Daha dikkat ettim, suretimi üstünde gördüm gibi bana geldi. Kemal-i taaccübümden bağırarak, aklım başıma geldi, ayıldım.
İşte o vakıa-i hayaliyeyi sana tabir edeceğim. Allah hayır etsin.
İşte o şehir ise, hayat-ı içtimaiye-i beşeriye ve medine-i medeniyet-i insaniyedir. O sarayların herbirisi, birer insandır. O saray ehli ise; insandaki göz, kulak, kalb, sır, ruh, akıl gibi letaif ve nefs ve heva ve kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gazabiye gibi şeylerdir. Herbir insanda her bir latifenin ayrı ayrı vazife-i ubudiyetleri var. Ayrı ayrı lezzetleri, elemleri var. Nefis ve heva, kuvve-i şeheviye ve gazabiye, bir kapıcı ve it hükmündedirler. İşte o yüksek letaifi, nefis ve hevaya müsahhar etmek ve vazife-i asliyelerini unutturmak, elbette sukuttur, terakki değildir. Sair cihetleri sen tabir edebilirsin.
Üçüncü Nükte: İnsan, fiil ve amel cihetinde ve sa’y-i maddî itibariyle zaîf bir hayvandır, âciz bir mahluktur. Onun o cihetteki daire-i tasarrufatı ve mâlikiyeti o kadar dardır ki; elini uzatsa ona yetişebilir. Hattâ, insanın eline dizginini veren hayvanat-ı ehliye, insanın za’f ve acz ve tenbelliğinden birer hisse almışlardır ki; yabani emsallerine kıyas edildikleri vakit, azîm fark görünür (Ehlî keçi ve öküz, yabanî keçi ve öküz gibi).
Fakat o insan, infial ve kabul ve dua ve sual cihetinde, şu dünya hanında aziz bir yolcudur. Ve öyle bir Kerim’e misafir olmuş ki nihayetsiz rahmet hazinelerini ona açmış. Ve hadsiz bedî’ masnuatını ve hizmetkârlarını ona müsahhar etmiş. Ve o misafirin tenezzühüne ve temaşasına ve istifadesine öyle büyük bir daire açıp müheyya etmiştir ki; o dairenin nısf-ı kutru -yani merkezden muhit hattına kadar- gözün kestiği miktar, belki hayalin gittiği yere kadar geniştir ve uzundur.
İşte eğer insan, enaniyetine istinad edip hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i hayal ederek derd-i maişet içinde muvakkat bazı lezzetler için çalışsa, gayet dar bir daire içinde boğulur gider. Ona verilen bütün cihazat ve âlât ve letaif, ondan şikayet ederek haşirde onun aleyhinde şehadet edeceklerdir. Ve davacı olacaklardır. Eğer kendini misafir bilse, misafir olduğu Zât-ı Kerim’in izni dairesinde sermaye-i ömrünü sarfetse, öyle geniş bir daire içinde uzun bir hayat-ı ebediye için güzel çalışır ve teneffüs edip istirahat eder. Sonra, a’lâ-yı illiyyîne kadar gidebilir. Hem de bu insana verilen bütün cihazat ve âlât, ondan memnun olarak âhirette lehinde şehadet ederler.
Evet insana verilen bütün cihazat-ı acibe, bu ehemmiyetsiz hayat-ı dünyeviye için değil; belki, pek ehemmiyetli bir hayat-ı bâkiye için verilmişler. Çünki insanı hayvana nisbet etsek görüyoruz ki: İnsan, cihazat ve âlât itibariyle çok zengindir. Yüz derece hayvandan daha ziyadedir. Hayat-ı dünyeviye lezzetinde ve hayvanî yaşayışında yüz derece aşağı dü�
[29.08.2023 20:23] Annem: bir fıtratta yaratıldığı için bütün kemalâtın tohumlarına câmi’ bir istidad verilmiştir. İşte şu derece cihazatça zenginlik ve sermayece kesret, elbette ehemmiyetsiz muvakkat şu hayat-ı dünyeviyenin tahsili için verilmemiştir. Belki şöyle bir insanın vazife-i asliyesi, nihayetsiz makasıda müteveccih vezaifini görüp, acz ve fakr ve kusurunu ubudiyet suretinde ilân etmek ve küllî nazarıyla mevcudatın tesbihatını müşahede ederek şehadet etmek ve nimetler içinde imdadat-ı Rahmaniyeyi görüp şükretmek ve masnuatta kudret-i Rabbaniyenin mu’cizatını temaşa ederek nazar-ı ibretle tefekkür etmektir.
Ey dünyaperest ve hayat-ı dünyeviyeye âşık ve sırr-ı ahsen-i takvimden gafil insan! Şu hayat-ı dünyeviyenin hakikatını bir vakıa-i hayaliyede Eski Said görmüş. Onu Yeni Said’e döndürmüş olan şu vakıa-i temsiliyeyi dinle:
Gördüm ki, ben bir yolcuyum. Uzun bir yola gidiyorum. Yani gönderiliyorum. Seyyidim olan zât, bana tahsis ettiği altmış altundan tedricen birer miktar para veriyordu. Ben de sarfedip pek eğlenceli bir hana geldim. O handa bir gece içinde on altunu kumara mumara, eğlencelere ve şöhret-perestlik yoluna sarfettim. Sabahleyin elimde hiçbir para kalmadı. Bir ticaret edemedim. Gideceğim yer için bir mal alamadım. Yalnız o paradan bana kalan elemler, günahlar ve eğlencelerden gelen yaralar, bereler, kederler benim elimde kalmıştı. Birden ben o hazîn halette iken orada bir adam peyda oldu. Bana dedi: “Bütün bütün sermayeni zayi’ ettin. Tokata da müstehak oldun. Gideceğin yere de müflis olarak elin boş gideceksin. Fakat aklın varsa, tövbe kapısı açıktır. Bundan sonra sana verilecek bâki kalan onbeş altundan her eline geçtikçe yarısını ihtiyaten muhafaza et. Yani gideceğin yerde sana lâzım olacak bazı şeyleri al.” Baktım nefsim razı olmuyor. “Üçte birisini” dedi. Ona da nefsim itaat etmedi. Sonra dörtte birisini dedi. Baktım nefsim mübtela olduğu âdetini terkedemiyor. O adam hiddetle yüzünü çevirdi gitti.
Birden o hal değişti. Baktım ki; ben, tünel içinde sukut eder gibi bir sür’atle giden bir şimendifer içindeyim. Telaş ettim. Fakat ne çare ki, hiçbir tarafa kaçılmaz. Garaibden olarak o şimendiferin iki tarafında pek cazibedar çiçekler, leziz meyveler görünüyordu. Ben de akılsız acemîler gibi onlara bakıp elimi uzattım. O çiçekleri koparmak, o meyveleri almak için çalıştım. Fakat o çiçekler ve meyveler, dikenli mikenli, mülâkatında elime batıyor, kanatıyor. Şimendiferin gitmesiyle müfarakatından elimi parçalıyorlar. Bana pek pahalı düşüyorlardı. Birden şimendiferdeki bir hademe dedi: “Beş kuruş ver, sana o çiçek ve meyvelerden istediğin kadar vereceğim. Beş kuruş yerine elin parçalanmasıyla yüz kuruş zarar ediyorsun. Hem de ceza var, izinsiz koparamazsın.”
Birden sıkıntıdan ne vakit tünel bitecek diye başımı çıkarıp ileriye baktım. Gördüm ki, tünel kapısı yerine çok delikler görünüyor. O uzun şimendiferden o deliklere adamlar atılıyorlar. Bana mukabil bir delik gördüm. İki tarafında iki mezar taşı dikilmiş. Merak ile dikkat ettim. O mezar taşında büyük harflerle “Said” ismi yazılmış gördüm. Teessüf ve hayretimden “Eyvah!” dedim. Birden o han kapısında bana nasihat eden zâtın sesini işittim. Dedi: “Aklın başına geldi mi?” Dedim: “Evet geldi fakat kuvvet kalmadı, çare yok.” Dedi: “Tövbe et, tevekkül et.” Dedim: “Ettim!”
Ayıldım… Eski Said kaybolmuş. Yeni Said olarak kendimi gördüm.
İşte o vakıa-i hayaliyeyi, -Allah hayr etsin- bir-iki kısmını ben tabir edeceğim, sair cihetleri sen kendin tabir et.
O yolculuk ise; âlem-i ervahtan, rahm-ı maderden, gençlikten, ihtiyarlıktan, kabirden, berzahtan, haşirden, köprüden geçen ebed-ül âbâd tarafına bir yolculuktur. O altmış altun ise, altmış sene ömürdür ki; bu vakıayı gördüğüm vakit kendimi kırkbeş yaşında tahmin ediyordum. Senedim yok, fakat b�
[29.08.2023 20:24] Annem: şevkini kıran ve neş’esini kaçıran ve ağrazlar ve taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cem’iyat-ı akvamiye teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrutiyet ve manası istibdad olan ve “İttihad ve Terakki” ismini de lekedar eden buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim.
Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref’-i imtiyaz lâzım. Tâ ki biri bir imtiyaz ile, başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî müslümanız. Aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için, yalana tenezzül etmeyiz. Zira biliyoruz ki:
اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ
Fakat meşru, hakikî meşrutiyetin müsemmasına ahd ü peyman ettiğimden, istibdad ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın; rast gelsem sille vuracağım.
Fikrimce meşrutiyetin düşmanı; meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilaf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esma ile hakaik tebeddül etmez.” En büyük hata, insan kendini hatasız zannetmek olduğundan, hatamı itiraf ederim ki; nâsın nasihatını kabul etmeden nâsa nasihatı kabul ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan, emr-i bilmarufu tesirsiz etmekle tenzil ettim. Hem de tecrübe ile sabittir ki: Ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazan o kusur, işlenmemiş başka kusurun suretinde kendini gösterir. O adam masum iken cezaya müstehak olur. Allah musibet verir, hapse atar, adalet eder. Fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
Ey ulü-l emr! Bir haysiyetim vardı, onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim; kırdınız. Kendi kendine olmuş, istemediğim bir şöhret-i kâzibem vardı; onunla avama nasihatı tesir ettiriyordum, maal-memnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaîfem var. Kahrolayım, eğer i’dama esirger isem. Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem. Sureten mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intac edecektir. Bu hal bana zarar değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatımdaki tesiri kırdınız. Sâniyen: Kendinize zarardır. Zira hasmınızın elinde bir hüccet-i katıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i hâlise dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır. Eğer meşrutiyet, bir fırkanın istibdadından ibaret ise ve hilaf-ı şeriat hareket ise: فَلْيَشْهَدِ الثَّقَلاَنِ اَنِّى مُرْتَجِعٌ 17(Haşiye) Zira yalanlarla ittihad yalandır ve ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet fasiddir. Müsemma-yı meşrutiyet; hak, sıdk ve imtiyazsızlık üzerine beka bulacaktır.
………
31 Mart hâdisesi denilen o sâıka ve müdhiş fırtına, esbab-ı adîde tahtında öyle bir istidad-ı tabiîyi müheyya etmişti ki; neticesi herc ü merc olduğu halde, min-indillah ehl-i kıyamın lisanına daima mu’cizesini gösteren ism-i Şeriat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden, Nisan’ın nısfından sonraki gazeteleri indallah mahkûm ediyor. Zira o hâdiseye sebebiyet veren yedi mes’ele ve onunla beraber yedi hal nazar-ı mütalaaya alınsa, hakikat tezahür eder. Onlar da bunlardır:
1- Yüzde doksanı İttihad ve Terakki’nin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdadı aleyhinde bir hareket idi
[29.08.2023 20:24] Annem: tekrarı, kalb ile sem’a vurulan hatemlerin herbirisi müstakil bir nevi delaile ait olduğuna işarettir. Evet kalbin hatmi, delail-i kalbiye ve vicdaniyeye aittir. Sem’in hatmi, delail-i nakliye ve hariciyeye aittir. Ve keza her iki hatmin bir cinsten olmadığına bir remizdir.
S– Kalb ile basarın cem’ sîgasıyla, sem’in müfred suretinde zikirlerinde ne gibi bir hikmet vardır?
C– Kalb ile basarın taalluk ettikleri şeyler mütehalif, yolları mütebayin, delilleri mütefavit, talim ve telkin edicileri mütenevvidir. Sem’ ise, kalb ve basarın hilafına, masdardır. İşittiren ferddir. Cemaatin işittikleri, ferddir. İşiten ferd, ferd olur. Bunun için müfred olarak iki cem’in arasına düşmüştür.
S– Kalbden sonra tercihan sem’in zikredilmesi neye binaendir?
C– Melekât ve malûmat-ı kalbiye, alelekser kulak penceresinden kalbe girerler. Bu itibarla sem’, kalbe yakındır. Ve aynı zamanda, cihat-ı sitteden malûmat aldığı cihetle kalbe benziyor. Zira göz yalnız ön ciheti görür. Bunlar ise her tarafı görürler.
وَ عَلَى اَبْصَارِهِمْ غِشَاوَةٌ de, üslûbun tağyiriyle, cümle-i fiiliyeye tercihan cümle-i ismiyenin ihtiyar edilmesi, basar ile görünen delillerin sabit olduklarına; kalb veya sem’ ile alınan deliller ise, müteceddid ve gayr-ı sabit olduklarına işarettir.
S– خَتَمَ ile غِشَاوَةٌ arasında ne fark vardır ki; خَتَمَ اللّهُ isnad edilmiştir, غِشَاوَةٌ isnadsız bırakılmıştır?
C– خَتَمَ Allah tarafından onların kesblerine bir cezadır. غِشَاوَةٌ ise, Allah tarafından olmayıp, onların meksûbudur.
Ve keza mebde’ itibariyle rü’yette bir ızdırar vardır; sema’da, tahatturda ihtiyar vardır. Evet gözün açılmasıyla eşyayı görmemek mümkün değildir. Fakat mesmuatı dinlemekte veya hatıratı tahattur etmekte bu ızdırar yoktur. غِشَاوَةٌ tabiri, gözün yalnız ön cihete hâkim ve nâzır olduğuna işarettir ki, eğer bir perde ile o cihetten alâkası kesilse, bütün bütün kör kalır. Tenkiri ifade eden غِشَاوَةٌ deki tenvin, onların gözleri üstündeki perde, malûm olmayan bir perde olup, ondan sakınmak onlar için mümkün olmadığına işarettir. Câr ve mecrur’un غِشَاوَةٌ üzerine takdim edilmesi, en evvel nazar-ı dikkati onların gözlerine çevirtmekle, kalblerindeki sırları göstermek içindir. Zira göz, kalbin âyinesidir.
وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ : Bu cümlenin mâkabliyle cihet-i münasebeti şudur ki: Evvelki cümledeki kelimat ile, şecere-i küfriyenin dünyaya ait acı semerelerine işaret edilmiştir. Bu cümle ile o mel’un şecerenin âhirette vereceği semeresi zakkum-u Cehennem’den ibaret olduğuna işaret yapılmıştır.
S– Üslûbun mecra-yı tabiîsi وَ عَلَيْهِمْ عِقَابٌ شَدِيدٌ cümlesi iken, üslûbun muktezası olan şu cümlenin terkiyle وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ cümlesi ihtiyar edilmiştir. Halbuki bu cümledeki kelimeler, nimet ve lezzetler hakkında kullanılan kelimelerdir?
C– Şu güzel kelimeleri hâvi olan şu cümlenin onlara karşı zikredilmesi, bir tehekkümdür (istihza), bir tevbihtir, yüzlerine gülmektir. Yani onların menfaatleri, lezzetleri ve büyük nimetleri ancak ikabdır. Menfaat ve faydayı ifade eden وَ لَهُمْ deki ل lisan-ı hal ile, amelinizin faydalı olan ücretini alınız, diye yüzlerine gülüyor. “Tatlı” manasını tazammun eden عَذَابٌ lafzı, onların küfür ve musibetleriyle istilzaz ettiklerini tezkir ile, sanki lisan-ı hal ile, tatlı amelinizin acısını çekin, diye tevbih ediyor. Alelekser büyük nimetlere sıfat olan عَظِيمٌ kelimesi, Cennet’te nimet-i azîm sahiblerinin hallerini o kâfirlere tezkir ettirmekle kaybettikleri o nimet-i azîmeye bedel, elîm elemlere düştüklerini ihtar ediyor.
Sonra عَظِيمٌ kelimesi, ta’zimi ifade eden عَذَابٌ deki tenvine te’kiddir.
S– Bir kâfirin ma
[29.08.2023 20:25] Annem: Birincisi: Küfür üzerine ölen bir kâfir, ebedî bir ömür ile yaşayacak olursa, o gayr-ı mütenahî ömrünü behemehal küfür ile geçireceği şübhesizdir. Çünki kâfirin cevher-i ruhu bozulmuştur. Bu itibarla o bozulmuş olan kalbin gayr-ı mütenahî bir cinayete istidadı vardır. Binaenaleyh ebedî cezası, adalete muhalif değildir.
İkincisi: O kâfirin masiyeti; mütenahî bir zamanda ise de, gayr-ı mütenahî olan umum kâinatın vahdaniyete olan şehadetlerine gayr-ı mütenahî bir cinayettir.
Üçüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî nimetlere küfran olduğundan, gayr-ı mütenahî bir cinayettir.
Dördüncüsü: Küfür, gayr-ı mütenahî olan zât ve sıfât-ı İlahiyeye cinayettir.
Beşincisi: İnsanın vicdanı, zahiren mütenahî ise de, bâtınen ebede bakıyor ve ebedi istiyor. Bu itibarla, gayr-ı mütenahî hükmünde olan o vicdan, küfür ile mülevves olarak mahvolur gider.
Altıncısı: Zıd zıddına muanid ise de, çok hususlarda mümasil olur. Binaenaleyh iman
[29.08.2023 20:26] Annem: hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikata zulümdür. Her cihetle kemalde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye maruz ve mübtela şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlansa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.
Sâniyen: Risale-i Nur’un tezahürü, yalnız tercümanının fikriyle veyahut onun ihtiyac-ı manevî lisanıyla Kur’andan gelmiş, yalnız o tercümanın istidadına bakan feyizler değil; belki o tercümanın muhatabları ve ders-i Kur’anda arkadaşları olan hâlis ve metin ve sadık zâtların o feyizleri ruhen istemeleri ve kabul ve tasdik ve tatbik etmeleri gibi çok cihetlerle o tercümanın istidadından çok ziyade o Nurların zuhuruna medar oldukları gibi, Risale-i Nur’un ve şakirdlerinin şahs-ı manevîsinin hakikatını onlar teşkil ediyorlar. Tercümanının da içinde bir hissesi var. Eğer ihlassızlıkla bozmazsa, bir tekaddüm şerefi bulunabilir.
Sâlisen: Bu zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehâsı, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehâsına karşı mağlub düşebilir. Onun için, o mübarek kardeşimin yazdığı gibi, âlem-i İslâmı bir cihette tenvir edecek ve kudsî bir dehânın nurları olan bir vazife-i imaniye; bîçare, zaîf, mağlub, hadsiz düşmanları ve onu ihanetle, hakaretle çürütmeye çalışan muannid hasımları bulunan bir şahsa yüklenmez. Yüklense, o kusurlu şahıs ihanet darbeleriyle düşmanları tarafından sarsılsa; o yük düşer, dağılır.
Râbian: Eski zamandan beri çok zâtlar, üstadını veya mürşidini veya muallimini veya reisini kıymet-i şahsiyelerinden çok ziyade hüsn-ü zan etmeleri, dersinden ve irşadından istifadeye vesile olması noktasında o pek fazla hüsn-ü zanlar bir derece kabul edilmiş, hilaf-ı vakıadır diye tenkid edilmezdi. Fakat şimdi, Risale-i Nur şakirdlerine lâyık bir üstada muvafık bir ulvî mertebe ve fazileti; bîçare, kusurlu bu şahsımda kabul ettikleri sebebiyle gayret ve şevkleriyle çalışmaları, bu noktada haddimden ziyade hüsn-ü zanları kabul edilebilir. Fakat Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin malı olarak elimde bulunuyor diye bilmek gerektir. Fakat başta zındıklar ve ehl-i dalalet ve ehl-i siyaset ve ehl-i gaflet, hattâ safi-kalb ehl-i diyanet şahsa fazla ehemmiyet verdikleri cihetinde, haksızlar o şahsı çürütmekle hakikatlara darbe vurmak ve o Nurlara, benim gibi bir bîçareyi maden zannederek bütün kuvvetleriyle beni çürütüp, o nurları söndürmeye ve safi-kalblileri de inandırmaya çalışıyorlar. Ezcümle, İkinci Mes’elede bir hâdise bu hakikatı gösteriyor.
İkinci Mes’ele: Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza maruz kaldım. Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale-i Nur eczalarını ve ruhuma ve kalbime yüklenen şakirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhafaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsan eyledi. Yoksa bir plân neticesinde beni hiddete getirip Risale-i Nur’un, bahusus “Âyet-ül Kübra”nın fütuhatına karşı bir perde çekmek olduğu tahakkuk etti. Sakın, sakın hiç kederlenmeyiniz, merak etmeyiniz, hem telaş etmeyiniz, hem bana acımayınız. Şeksiz şübhesiz inayet-i İlahiye perde altında bizi muhafaza etmekle عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ âyetine mazhar etsin.
Onların o plânları da yine akîm kaldı. Fakat bu vilayette, doğrudan doğruya büyük bir makamdan kuvvet alıp şahsımla uğraşanlar var. Eğer mümkün olsa, buranın havasıyla hiç imtizac edemediğim cihetini vesile edip, münasib bir yere naklime, Denizli mahkemesini ve Ankara Temyiz Mahkemelerini vasıta yapıp çalışmak lâzım geliyor. Ben kendim yapamadığım için, benden bana daha ziyade alâkadar Denizli dostları teşebbüs etseler iyi olur. Hiç olmazsa oranın hapsine, bir daha bahane ile beni alsınlar.
Said Nursî
*
[29.08.2023 20:26] Annem: Birinci Bab’da tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vaki’ olan tekrarları, faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet hatt-ı harbde siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması elbette bir ihtiyaca binaendir.
Kezalik bu risalelerin ibarelerindeki işkal ve iğlakın, keyf için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünki bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan âni ve irticalî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücadele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O ateşle nurun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeğe başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünki takib ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akıla inip çıkmaktan bîzar olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delalet için değildi. Ancak kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur’an güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi.
اَللّهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْآنَ نُورًا لِعُقُولِنَا وَ قُلُوبِنَا وَ اَرْوَاحِنَا وَ مُرْشِدًا ِلاَنْفُسِنَا آمِينَ آمِينَ آمِينَ
[29.08.2023 20:28] Annem: arzda dağınık bulunan efrad arasındaki uzaklıkla beraber suretçe, vücudca, teşkilâtça aralarında husule gelen tevafuk, küre-i arz yed-i tasarrufunda, ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan zâta mahsustur.
Ve keza nev’in kesret-i efradıyla beraber her ferdin hârikulâde bir hüsn-ü hilkate mâlik olması, Kadîr-i Mutlak’a hastır ki, az-çok, küçük ve büyük her şey ona nisbeten birdir.
Geçen fıkraların her birisinde, her şeyin tek bir Sâni’in sun’u ve san’atı olduğuna delalet eden başka bir âyet daha vardır. Evet sehavet ile kuvve-i iktisadiye arasında ve sür’at ile mizanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtaz bulunmak arasında tezad vardır. Bu zıdları bir fiilinde cem’ etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni’-i Kadîr’e mahsustur.
Hülâsa: Herbir fıkra, tek başına hâtem-i ehadiyeti izhara kâfi olduğu takdirde, fıkraların heyet-i içtimaiyesi pek zahir bir tarîk-i evlâ ile hâtem-i ehadiyeti gösterir. İşte bu izahtan,وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّهُ âyet-i kerimesinin sırrı zahir oldu. Yani, o inadlı münkire “Hâlık-ı Semavat ve Arz kimdir?” diye sorulduğu zaman çâr u nâçâr “Allah’tır.” diyecektir.
Arkadaş! Uluhiyet, risalet, âhiret, kâinat arasında hakikatta telazum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücud ve sübutu, ötekisinin de vücud ve sübutunu istilzam eder. Birisine iman, ötekisine de imanı îcabettirir. Evet meselâ, her bir kelimesi bir kitabı ve her bir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtibsiz vücudu mümkün değildir. Kâinat kitabı da Nakkaş-ı Ezelî’nin vücub-u vücuduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkaş-ı Ezelî’ye iman etmekle kitab-ı kâinata şahid olabilirler.
Ve keza pek çok san’at hârikalarına ve nakış ve zînetlerin garaibine müştemil olan bir binanın bâni ve sâni’siz vücudu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücudu da Sâni’in vücuduna tâbidir. Dalalet
[29.08.2023 20:28] Annem: Onüçüncü Söz
بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ ❊ وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ
Kur’an-ı Hakîm ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini müvazene etmek istersen; şu gelecek sözlere dikkat et!
İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bütün kâinattaki âdiyat namıyla yâdolunan, hârikulâde ve birer mu’cize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-i acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celbedip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.
Felsefe hikmeti ise, bütün hârikulâde olan mu’cizat-ı kudreti, âdet perdesi içinde saklayıp, cahilane ve lâkaydane üstünde geçer. Yalnız hârikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruc eden ve kemal-i fıtrattan sukut eden nadir ferdleri nazar-ı dikkate arzeder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder. Meselâ: En câmi’ bir mu’cize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaydlıkla bakar. Fakat insanın kemal-i hilkatinden huruc etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder. Meselâ: En latif ve umumî bir mu’cize-i rahmet olan bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iaşelerini âdi görüp, küfran perdesini üstüne çeker. Fakat intizamdan şüzuz etmiş, kabîlesinden cüda olmuş, yalnız olarak gurbete düşmüş, denizin altında olan bir böceğin bir yeşil yaprakla iaşesini görür, ondan tecelli eden lütuf ve keremle hazır balıkçıları ağlatmak ister 29(Haşiye). İşte Kur’an-ı Kerim’in ilim ve hikmet ve marifet-i İlahiye cihetiyle servet ve gınası; ve felsefenin ilim ve ibret ve marifet-i Sâni’ cihetindeki fakr ve iflasını gör, ibret al!
İşte bu sırdandır ki: Kur’an-ı Hakîm, nihayetsiz parlak, yüksek hakikatları câmi’ olduğundan, şiirin hayalatından müstağnidir. Evet Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz derecesindeki kemal-i nizam ve intizamı ve kitab-ı kâinattaki intizamat-ı san’atı, muntazam üslûblarıyla tefsir ettikleri halde; manzum olmadığının diğer bir sebebi de budur ki: Âyetlerinin herbir necmi, vezin kaydı altına girmeyip tâ ekser âyetlere bir nevi merkez olsun ve kardeşi olsun ve mabeynlerinde mevcud münasebet-i maneviyeye rabıta olmak için, o daire-i muhita içindeki âyetlere birer hatt-ı münasebet teşkil etsin. Güya serbest herbir âyetin, ekser âyetlere bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü var. Kur’an içinde binler Kur’an bulunur ki, herbir meşreb sahibine birisini verir. Nasılki Yirmibeşinci Söz’de beyan edildiği gibi; Sure-i İhlas içinde otuzaltı Sure-i İhlas mikdarınca herbiri zil-ecniha olan altı cümlenin terkibatından müteşekkil bir hazine-i ilm-i tevhid bulunur ve tazammun ediyor. Evet nasılki semada olan intizamsız yıldızların sureten adem-i intizamı cihetiyle herbir yıldız, kayıd altına girmeyip herbirisi ekser yıldızlara bir nevi merkez olarak daire-i muhitasındaki -birer birer- herbir yıldıza mevcudat beynindeki nisbet-i hafiyeye işaret olarak birer hatt-ı münasebet uzatıyor. Güya herbir tek yıldız, necm-i âyet gibi umum yıldızlara bakar birer gözü, müteveccih birer yüzü vardır. İşte intizamsızlık içinde kemal-i intizamı gör, ibret al! وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ nün bir sırrını bil!
Hem âyet-i وَمَا يَنْبَغِى لَهُ sırrını da bununla anla ki: Şiirin şe’ni; küçük ve sönük hakikatları, büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki Kur’anın hakikatları; o kadar büyük, âlî, parlak ve revnakdardır ki, en büyük ve parlak hayal, o hakikatlara nisbet edilse; gayet küçük ve sönük kalır. Mesel
[29.08.2023 20:30] Annem: , şişeler, şeffaf şeyler, hattâ kabarcıklar güneş ziyasının gizli ve çeşit çeşit cemalini ve o ziyanın elvan-ı seb’a denilen yedi renginin mütenevvi güzelliklerini gösteriyorlar ve teceddüd ve taharrükleriyle ve ayrı ayrı kabiliyetleriyle ve inkisaratlarıyla o cemali ve o güzellikleri tazelendiriyorlar ve inkisaratlarıyla güneşin ve ziyasının ve elvan-ı seb’asının gizli güzelliklerini izhar ediyorlar. Aynen öyle de: Şems-i Ezel ve Ebed olan Cemil-i Zülcelal’in cemal-i kudsîsine ve nihayetsiz güzel olan esma-i hüsnasının sermedî güzelliklerine âyinedarlık edip cilvelerini tazelendirmek için bu güzel masnular, bu tatlı mahluklar ve bu cemalli mevcudat hiç durmayarak gelip gidiyorlar. Kendilerinde görünen güzellikler ve cemaller, kendilerinin malı olmadığını, belki tezahür etmek isteyen sermedî ve mukaddes bir cemalin ve daimî tecelli eden ve görünmek isteyen mücerred ve münezzeh bir hüsnün işaretleri ve alâmetleri ve lem’aları ve cilveleri olduğu, pek çok kuvvetli delilleri ile Risale-i Nur’da tafsilen izah edilmiş. Burada o bürhanlardan üç tanesine kısaca işaret edilecek:
Birinci Bürhan: Nasılki işlenmiş bir eserin güzelliği işlemesinin güzelliğine ve işlemek güzelliği ustalığın o san’attan gelen ünvanının güzelliğine ve ustadaki san’atkârlık ünvanının güzelliği o san’atkârın o san’ata ait sıfatının güzelliğine ve sıfatının güzelliği kabiliyet ve istidadının güzelliğine ve kabiliyetinin güzelliği zâtının ve hakikatının güzelliğine derece-i bedahette gayet kat’î bir surette delalet ettiği gibi, aynen öyle de: Bu kâinatın baştan başa bütün güzel mahluklarında ve yapılışları güzel umum masnularındaki hüsn ü cemal dahi San’atkâr-ı Zülcelal’deki fiillerinin hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve ef’alindeki hüsn ü cemal ise, o fiillere bakan ünvanların, yani isimlerin hüsn ü cemaline şübhesiz delalet ve isimlerin hüsn ü cemali ise, isimlerin menşei olan kudsî sıfatların hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve sıfatların hüsn ü cemali ise, sıfatların mebdei olan şuunat-ı zâtiyenin hüsn ü cemaline kat’î şehadet ve şuunat-ı zâtiyenin hüsn ü cemali ise, fâil ve müsemma ve mevsuf olan zâtının hüsn ü cemaline ve mahiyetinin kudsî kemaline ve hakikatının mukaddes güzelliğine bedahet derecede kat’î bir surette şehadet eder. Demek Sâni’-i Zülcemal’in kendi Zât-ı Akdesine lâyık öyle hadsiz bir hüsn ü cemali var ki, bir gölgesi bütün mevcudatı baştan başa güzelleştirmiş ve öyle münezzeh ve mukaddes bir güzelliği var ki, bir cilvesi kâinatı serbeser güzelleştirmiş ve bütün daire-i mümkinatı hüsn ü cemal
[29.08.2023 20:30] Annem: şeytan vazifesini gören cesedli ervah-ı habise bilmüşahede bulunduğu gibi, cinnîden cesedsiz ervah-ı habise dahi bulunduğu, o kat’iyyettedir. Eğer onlar maddî cesed giyseydiler, bu şerir insanların aynı olacaktılar. Hem eğer bu insan suretindeki insî şeytanlar cesedlerini çıkarabilse idiler, o cinnî iblisler olacaktılar. Hattâ bu şiddetli münasebete binaendir ki, bir mezheb-i bâtıl hükmetmiş ki: “İnsan suretindeki gayet şerir ervah-ı habise, öldükten sonra şeytan olur.” Malûmdur ki: A’lâ bir şey bozulsa, edna bir şeyin bozulmasından daha ziyade bozuk olur. Meselâ: Nasılki süt ve yoğurt bozulsalar, yine yenilebilir. Yağ bozulsa, yenilmez, bazan zehir gibi olur. Öyle de: Mahlukatın en mükerremi, belki en a’lâsı olan insan, eğer bozulsa, bozuk hayvandan daha ziyade bozuk olur. Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar gibi, dalalet bataklığındaki şerler ve habis ahlâklar ile telezzüz ve iftihar eder ve zulmün zulümatındaki zararlardan ve cinayetlerden lezzet alırlar; âdeta şeytanın mahiyetine girerler. Evet cinnî şeytanın vücuduna kat’î bir delili, insî şeytanın vücududur.
Sâniyen: Yirmidokuzuncu Söz’de yüzer delil-i kat’î ile ruhanî ve meleklerin vücudunu isbat eden umum o deliller, şeytanların dahi vücudunu isbat ederler. Bu ciheti o Söz’e havale ediyoruz.
Sâlisen: Kâinattaki umûr-u hayriyedeki kanunların mümessili, nâzırı hükmünde olan meleklerin vücudu, ittifak-ı edyan ile sabit olduğu gibi, umûr-u şerriyenin mümessilleri ve mübaşirleri ve o umûrdaki kavaninin medarları olan ervah-ı habise ve şeytaniye bulunması, hikmet ve hakikat noktasında kat’îdir; belki umûr-u şerriyede zîşuur bir perdenin bulunması daha ziyade lâzımdır. Çünki Yirmiikinci Söz’ün başında denildiği gibi: Herkes, herşeyin hüsn-ü hakikîsini göremediği için, zahirî şerriyet ve noksaniyet cihetinde Hâlık-ı Zülcelal’e karşı itiraz etmemek ve rahmetini ittiham etmemek ve hikmetini tenkid etmemek ve haksız şekva etmemek için, zahirî bir vasıtayı perde ederek, tâ itiraz ve tenkid ve şekva, o perdelere gidip, Hâlık-ı Kerim ve Hakîm-i Mutlak’a teveccüh etmesin. Nasılki vefat eden ibadın küsmesinden Hazret-i
[29.08.2023 20:30] Annem: Şu iki fıkra Hüsrev’indir)
Şimdiye kadar emsaline tesadüf etmediğim bu güzel ve yüksek Sözler’i birdenbire kavramak herkese müyesser olamayacağı için, afvımı rica ediyorum. Duanız berekâtıyla bir gün gelip ona da Cenab-ı Hakk’ın muvaffak buyuracağı ümidini taşıyorum. Ve beni zât-ı âlînize tevdi’ eden ve Sözler’i yazmaklığıma ruhsat veren Cenab-ı Hakk’a milyarlarca hamdediyor ve şükrediyorum.
Hüsrev
* * *
(Keza Hüsrev’in)
Risalelerin yüksekliğine ve güzelliğine ve latifliğine âciz lisanımla, kısa aklım ile ve zaîf idrakimle hayrette kaldığım şöyle dursun, bilâ-kayd her okuyanı bizzarure tahsine sevk ediyor. Cenab-ı Hakk’a ne kadar hamdeylesem, şükreylesem bu lütufların hakkını ödeyemem
[29.08.2023 20:30] Annem: GÜNÜN TARİHİ......... İKİ ZAFER
BELGRAD’IN FETHİ: 29 Ağustos 1521 tarihinde Belgrad Türkler tarafından fethedilmişti. Macar, Sırp ve Bulgar askerleri tarafından 21 gün inatla savunulan Belgrad, cihan pâdişahı Kânunî Sultan Süleyman Hânın ordusuna teslim olmak zorunda kaldı.
MOHAÇ MEYDAN SAVAŞI: 1521 yılında Belgrad’ın fethinden sonra Papa, Osmanlı Devleti’ne karşı Avrupa devletlerini kışkırttı. Bunun üzerine, Kânunî Sultan Süleyman Hân, 23 Nisan 1526’da İstanbul’dan 100 bin kişilik bir ordu ile hareket etti. Mohaç Meydan Savaşı, Mohaç ovasında, 29 Ağustos 1526’da Çarşamba günü ikindi vakti 70 bin Macar atlısının hücumu ile başladı. İki saat devam eden muharebede, başta Macar Kralı II. Layoş olmak üzere 150 bin kişilik Macar, Alman, Çek, İspanyol, İtalya ve Leh kuvvetleri imha edildi. Macar Devleti, ortadan kalktı. Savaş sonunda, Macaristan’ın başşehri Budin (Budapeşte) dâhil olmak üzere, birçok şehir fethedildi. Böylece Macar krallığı yıkılmış oldu.
SAĞLIK...........BESLENME ALIŞKANLIKLARI
Sağlıklı bir hayat sürmek için doğru beslenme alışkanlıklarını düzenlemek, hem psikolojik hem de fiziksel olarak birçok hastalığı önlüyor. Karadeniz Bölgesi insanlarının sağlıklı beslenmeleri için yaz aylarında neler yemesi gerektiğini anlatan, İç Hastalıkları ve Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Canan Karatay; sağlıklı bir ömür için besinleri şöyle sıraladı:
“Karadeniz insanı bol bol hamsi yiyor ama hamsiyi kızartmamalısınız. Kızartmayın deyince bana kızıyorlar ama kızartınca sağlık için tehlikeli oluyor. Kızartma kanserojendir, tehlikedir.
Köy tereyağını sabah akşam yiyebilirsiniz. Fındık, fıstık, hem mineral, vitamin, karbonhidrat, omega3 deposudur. Hem kan yapar, hem ısıtır. Fındık yanında bol bol çay içeceksiniz. Şekersiz olmak kaydı ile. Çay dinç tutar. En güçlü antioksidan vardır içerisinde. Çayı da, kahveyi de tavsiye ediyorum.
Kavurmayı yağı ile beraber veya kuyruk yağı ile birlikte yemeli. O zaman insan dinç olur, dağlara çıkar iner. Yumurta sarısı ile beraber, bol köy yağı ile beraber yenmeli. ‘Yağ dokunuyor, kalp hastalığı yapıyor.' deniyor. Hangi yağ? Trans yağlar.
29.08.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim
[29.08.2023 20:31] Annem: • Belgrad’ın Fethi (1521)
• Mohaç Zaferi (1526)
Semerkand Takvimi
[29.08.2023 20:31] Annem: İhlâs
Herhangi bir işi güzel bir niyetle ve saf bir kalp ile yapmak, işe başka bir şey karıştırmamaktır. Böyle bir hale, hulûs da denir. Yapılan görevlerin değerleri ihlâsa göre artar. İhlâsın karşıtı riyadır (gösteriş). Bir görevi yalnız bir gösteriş için veya maddi bir yarar için yapmaktır.
Riyakâr bir insan, temiz ruhlu, iyi bir insan değildir. Yaptığı işlerin mükâfatını Allah’tan dilemeye yüzü olmaz. Bir hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
Şüphe yok ki, Allah, sadece kendisi için yapılan ve kendi rızası için istenen bir işi kabul eder (Nesâî).
Deryadan İnciler
Veli, insanlardan gelen sıkıntılara katlanıp, tahammül eden kimsedir. Sıkıntıları göğüsler, belalar yüzünden şikâyetçi olmaz ve adâvet beslemez, düşmanlık tavrı takınmaz. O, toprak gibidir. Toprağa her türlü kötü şey atılır. Fakat topraktan hep güzel şeyler biter.
Manevi huzura ermek ve Hak yolda ilerlemek için dört şey lazımdır.
1. Az yemek, 2. Az uyumak, 3. Halka az karışmak, 4. Allah Teâlâ’yı çok zikretmek.
Akşemseddin [kuddise sırruhû]
Semerkand Takvimi
[29.08.2023 20:31] Annem: “Ben ancak sizin gibi bir insanım, sizler benim yanıma gelip birbirinizi dava ediyorsunuz. Bir kısmınız haksız olduğu halde delil getirmekte diğerinizden daha inandırıcı olabilir. Ben de dinlediğime göre onun lehine hükmedebilirim. Böylece kimin lehine kardeşinin hakkını alıp hüküm vermişsem ona cehennemden bir parça ayırmış olurum.”
(Buhari Şehadet 27, Müslim Akdiye 4)
[29.08.2023 20:32] Annem: Sırf Allah'ın rızasını dileyerek sabah akşam Rab'lerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değiller. Onları yanından kovduğun takdirde zalimlerden olursun.
EN'ÂM Sûresi 52.Ayet
[29.08.2023 20:32] Annem: MEKRUH
Mekruh sözlükte "sevilmeyip kerih, nahoş görülen şey" demektir. Bunun
mastarı olan kerâhet de sözlükte “çirkinlik, sevimsizlik, bir şeyi sevmemek
ve hoşlanmamak” gibi anlamlara gelir. Fıkıh terimi olarak ise mekruh, şâriin
yapılmamasını kesin ve bağlayıcı olmayan tarzda istediği fiil ve davranışlardır.
Gerek şâriin bu tarz yasaklaması gerekse bu yasaklamanın sonucu kerâhet
diye anılır; yasaklanan fiil için de mekruh terimi kullanılır. Mekruh da
haram gibi meşrû olmayan fiil ve davranış olmakla birlikte, aralarında bazı
farklılıklar bulunmaktadır.
Bir fiilin mekruh olduğunu tesbit edebilmek için nasların iyi incelenmesi
gerekir. Zira şâri‘ bu hususu değişik üslûp ve şekillerde göstermiş olabilir:
a) Şâri‘, bir fiilin yapılmamasını istemek üzere kerâhet lafzını kullanmış
olabilir. Meselâ, "Allah, size dedikodu yapmanızı, çok soru sormanızı ve mal
mülk ziyan etmenizi mekruh kılmıştır" (Buharî, “İstikrâz”, 19) hadisinde,
dedikodunun, çok soru sormanın ve mal mülk ziyan etmenin mekruh olduğu
bildirilmiştir.
b) Şâri‘, bir fiilin yapılmamasını istemek üzere, kendisinde haramlığa
değil, mekruhluğa delâlet eden bir karînenin bulunduğu yasaklama ifadesi
kullanmış olabilir. Meselâ "Allah nezdinde helâllerin en sevimsizi boşamadır"
(İbn Mâce, “Talâk”, 1) hadisinde, helâl lafzı kullanıldığından şâri‘ tarafından
istenmeyen bu fiilin haram değil, mekruh olduğu anlaşılmaktadır.
c) Şâri‘ bazan da fiilin yapılmamasının tercihe şayan olduğunu dolaylı
bir üslûpla istemiş olabilir. Meselâ, Hz. Peygamber, "Mehrin en iyisi en kolay
olanıdır" hadisinde mehirde aşırılığın terkedilmesini teşvik etmiş ve
mehirde aşırılığa gitmenin mekruh olduğunu zımnen ifade etmiştir.
Mekruh fiil işleyen cezayı hak etmez; bazan kınanma ve azarlamaya
müstehak olur. Ancak mekruh fiili Allah rızâsı için terkeden, kişi, övülmeye
ve sevaba müstehak olur.
Bu açıklamalar fakihlerin çoğunluğuna göredir. Hanefî fakihlere göre ise
mekruh iki nevidir:
a) Tahrîmen Mekruh
Bu, şâriin yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda istediği bir fiil olmakla
birlikte, bu talep haber-i vâhid gibi zannî bir delil ile sabit olmuştur.
Bu tür mekruh harama yakın olup, vâcibin karşıtıdır. İki kişi arasında yapılan
bir akdi bozmak üzere yeni bir fiyat teklif etmek, başkasının evlenme
teklifinde bulunduğu kadına evlenme teklifinde bulunmak gibi. Vâciplerin
terkedilmesi de mekruhtur. Bu nevi mekruhun hükmü, haram bir fiili işleyenin
hükmü gibidir, yani cezayı gerektirir. Ancak haramdan farkı, bunu inkâr
eden kişi kâfir olmaz.
Fakihlerin çoğunluğu haramı, tahrîmen mekruhu da kapsayacak şekilde
tanımlar. Onlara göre haram "şâriin yapılmasını kesin ve bağlayıcı tarzda
kat‘î veya zannî bir delil ile istediği fiil"dir. Şu halde Hanefîler'in tahrîmen
mekruh olarak değerlendirdikleri fiillere, diğer mezhep fakihleri haram demektedirler.
Hanefîler'den İmam Muhammed de tahrîmen mekruhu haram
olarak nitelendirmekle birlikte, zannî delil ile sabit olduğundan onu inkâr
edenin küfrüne hükmedilemeyeceği kanaatindedir. ...Daha az
[29.08.2023 20:32] Annem: "O, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size merhamet eden; melekleri de sizin için bağışlanma dileyendir. Allah, mü’minlere çok merhamet edendir." [Ahzab Sûresi.43]
[29.08.2023 20:32] Annem: ZAFER BAYRAMI
Zafer Bayramı Türk Milletinin istiklâl destanıdır.
Birinci dünya savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve SevrAntlaşmasıileAnadolu’nunbirçokyeriişgaledilmişti.Buişgal- lerekarşıTürkhalkıtopyekündirenişbaşlattı.Birinciveİkinciİnönü Savaşları gibi savunma savaşlarında başarılı olan Türk milleti, Sakar- yaSavaşıiletaarruzdurumunageçti.Ardındanbüyükbirtaarruzla düşmanı ülke topraklarından tamamen yok etme kararı alındı.
Büyük Taarruz, Afyon’a bağlı Dumlupınar’da 26 Ağustos 1922’de başladı. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığında, 30 Ağustos’ta, Başkomutanlık Meydan Muharebesi zaferle sonuçlandı.
Bu zafer günü, (30 Ağustos) 1935 yılında Zafer Bayramı olarak ilan edildi.
Bu savaşta mücadelede bulunan, gencinden yaşlısına, kadının- dan erkeğine, tüm kahramanlarımızı rahmetle ve minnetle anı- yoruz.
DİNÎ KAVRAMLAR
ASHÂB-I KEHF
Mağara halkı, mağara sa- hipleri demektir. Ashâb-ı Kehf; kâfir bir toplum- dan kaçıp dağda bir ma- ğaraya sığınan bir grup mü'mindir. Kur’an’ın 18. sûresi, adını bu kıssadan almıştır. Sûrenin 9-26. ayetlerinde bu kıssa anla- tılmaktadır.
ÖZLÜ SÖZ
Ömür, Temmuz güneşi karşısındaki kar gibidir. (Sadi Şirazî)
[29.08.2023 20:33] Annem: Komşu tabiri, birbirine bitişik veya yakın yerlerde yaşayanlar için kullanılır. Komşu olmanın doğurduğu birtakım hak ve görevlerin yanı sıra bunların sağlandığı bir ilişkiler düzeni bulunmaktadır. Bunlara genel olarak komşuluk veya komşuluk ilişkileri denilir.
Komşuluk ilişkileri özellikle köy ve kasaba gibi küçük yerleşim bölgelerinde sosyal dayanışma açısından önemli olduğu gibi, ailelerin huzur ve güven içinde yaşamaları açısından da önemlidir. İyi komşuluk ilişkileri mutluluk ve sevincin paylaşılmasında, sıkıntı ve kederin göğüslenmesinde ayrı bir öneme sahip olduğundan fert ve ailelere toplum içinde destek olur. Dolayısıyla sosyal bünyeyi güçlendirir. Kötü komşuluk ilişkileri de sürekli rahatsızlık, güvensizlik ve yalnızlık hissi uyandırır. Kültürümüzdeki süzülmüş bir anlayışın ifadesi olan, "Ev alma, komşu al" özdeyişi, komşuluk ilişkilerinin her iki yönü açısından da son derece isabetli bir tesbiti dile getirmektedir. Yine dilimizdeki "Komşu komşunun külüne muhtaçtır", "Komşuda pişer, bize de düşer" gibi özdeyişler ve sık gelip gitmeleri anlatmak üzere, "komşu kapısına çevirmek" ve benzeri deyimler, komşuluk ilişkilerinin anlamını ve boyutlarını göstermek bakımından önemlidir.
Sosyal dayanışma ve yardımlaşma açısından insana aileden sonra en yakın sosyal çevreyi komşular teşkil ettiği içindir ki, gerek Kur'an ve gerekse hadislerde komşuluk ilişkilerine titizlikle değinilmiştir. Bir âyette ana baba ve yakın akrabalardan sonra, yakın ve uzak komşuya iyilik etmek, iyi davranmak tavsiye edilmektedir (en-Nisâ 4/36). Peygamberimiz komşuluk hakları konusunda kendisine yapılan sıkı tavsiyeleri anlatmak ve komşuluk hukukuna dikkat çekmek maksadıyla, "Cebrâil bana komşu hakları konusunda öyle hükümler getirdi ki, bu gidişle her halde komşu komşuya vâris kılınır diye düşündüm" (Buhârî, "Edeb", 123) demiştir. Peygamberimiz'in, "Komşusu elinden, dilinden emin olmayan kişi mümin sayılmaz" (Buhârî, "Edeb", 29) sözü, komşuluk ilişkisinin önemini ve ne kadar hassas bir konu olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Yine Resûlullah'ın "Allah'a ve âhiret gününe inanan kimse komşusuna ikramda bulunsun" (Buhârî, "Edeb", 31) gibi sözleri de bu bağlamda değerlendirilebilir.
Resûl-i Ekrem komşuluk ilişkilerinde nasıl davranmak gerektiğine ilişkin olarak şu hususlara dikkat çekmiştir: 1. Hastalandığında geçmiş olsun ziyaretine gitmek. 2. Öldüğünde cenazesinin kaldırılmasında bulunmak. 3. Borç istediğinde vermek. 4. Darda kaldığında yardımına koşmak. 5. Bir nimete kavuştuğunda tebrik etmek. 6. Başına bir musibet geldiğinde teselli etmek. 7. Evi onun rüzgârını (güneşini, manzarasını) engelleyecek şekilde yüksek yapmamak. 8. Ne pişirdiğini ona belli etmemek, belli ederse pişirdiğinden ona da vermek (Mecma`u'z-zevâ'id, VIII, 168-170). Hz. Peygamber'in bu tavsiyesi komşuluk ilişkilerine oldukça kuşatıcı bir çerçeve çizmekle birlikte, komşunun komşu üzerindeki bütün haklarını saymayı değil belki önemli olanlarına örnek kabilinden işaret etmeyi amaçlar. Bu itibarla bir müslümanın, din ve dindarlık farkı, kültür ve bölge farkı gözetmeksizin bütün komşularıyla iyi ilişki içinde olması, İslâm'ın yardımlaşma, dayanışma, zarar vermeme, küs durmama ilkeleri doğrultusunda hareket etmesi, bu konudaki örf ve âdeti ihmal etmemesi gerekir.
Günümüzde hızlı şehirleşmenin, şehir yapılaşmasının ve değişen iş hayatının komşuluk ilişkilerini olumsuz yönde etkilediği görülmektedir. Aynı apartmanda yaşadıkları halde yardımlaşma, dayanışma bir tarafa tanışmayan, konuşmayan insanlar bulunmaktadır. Apartman hayatına, değişen iş hayatına uygun ilişki biçimlerinin oluşması, buna fizikî anlamda imkân sağlayacak çözümlerin araştırılması beklenmektedir. Komşuluk ilişkilerinin müsbet yönleri hakkıyla gerçekleş
[29.08.2023 20:34] Annem: Hatirlayin ki, sizi, Firavun taraftarlarindan kurtardik Çünkü onlar size azabin en kötüsünü reva görüyorlar, yeni dogan erkek çocuklarinizi kesiyorlar, (fenalik için) kizlarinizi hayatta birakiyorlardi Aslinda o size reva görülenlerde Rabbinizden büyük bir imtihan vardi (BAKARA/49)
Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (o kitaptaki peygamberi), öz ogullarini tanidiklari gibi tanirlar Buna ragmen onlardan bir gurup bile bile gerçegi gizler (BAKARA/146)
Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocuklarini iki tam yil emzirirler Onlarin örfe uygun olarak beslenmesi ve giyimi baba tarafina aittir Bir insan ancak gücü yettiginden sorumlu tutulur Hiçbir anne, çocugu sebebiyle, hiçbir baba da çocugu yüzünden zarara ugratilmamalidir Onun benzeri (nafaka temini) vâris üzerine de gerekir Eger ana ve baba birbiriyle görüserek ve karsilikli anlasarak çocugu memeden kesmek isterlerse, kendilerine günah yoktur Çocuklarinizi (süt anne tutup) emzirtmek istediginiz takdirde, süt anneye vermekte oldugunuzu iyilikle teslim etmeniz sartiyla, üzerinize günah yoktur Allah'tan korkun Bilin ki Allah, yapmakta olduklarinizi görür (BAKARA/233)
Musa'dan sonra, Benî Israil'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmis bir peygambere: "Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasinda) Allah yolunda savasalim" demislerdi "Ya size savas yazilir da savasmazsaniz?" dedi "Yurtlarimizdan çikarilmis, çocuklarimizdan uzaklastirilmis oldugumuz halde Allah yolunda neden savasmayalim?" dediler Kendilerine savas yazilinca, içlerinden pek azi hariç, geri dönüp kaçtilar Allah zalimleri iyi bilir (BAKARA/246)
Sizden biriniz arzu eder mi ki, hurma ve üzüm agaçlariyla dolu, arasindan sular akan ve kendisi için orada her çesit meyveden (bir miktar) bulunan bir bahçesi olsun da, bakima muhtaç çoluk çocugu varken kendisine ihtiyarlik gelip çatsin, bahçeye de içinde ates bulunan bir kasirga isabet ederek yakip kül etsin! (Elbette bunu kimse arzu etmez) Iste düsünüp anlayasiniz diye Allah size âyetleri açiklar (BAKARA/266)
Bilinmelidir ki inkâr edenlerin ne mallari ne de evlâtlari Allah huzurunda kendilerine bir fayda saglayacaktir Iste onlar cehennnemin yakitidir (AL-İ İMRAN/10)
Meryem: Rabbim! dedi, bana bir erkek eli degmedigi halde nasil çocugum olur? Allah söyle buyurdu: Iste böyledir, Allah diledigini yaratir Bir ise hükmedince ona sadece "Ol!" der; o da oluverir (AL-İ İMRAN/47)
Inkâr edenler var ya, onlarin mallari da evlâtlari da Allah'a karsi kendilerine hiçbir fayda saglamayacaktir Iste onlar, cehennemliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardir (AL-İ İMRAN/116)
Geriye eli ermez, gücü yetmez çocuklar biraktiklari takdirde (halleri ne olur) diye korkacak olanlar (yetimlere haksizlik etmekten) korkup titresinler; Allah'tan sakinsinlar ve dogru söz söylesinler (NİSA/9)
Allah size, çocuklariniz hakkinda, erkege, kadinin payinin iki misli (miras vermenizi) emreder (Çocuklar) ikiden fazla kadin iseler, ölünün biraktiginin üçte ikisi onlarindir Eger yalniz bir kadinsa yarisi onundur Ölenin çocugu varsa, ana-babasindan her birinin mirastan altida bir hissesi vardir Eger çocugu yok da ana-babasi ona vâris olmus ise, anasina üçte bir (düser) Eger ölenin kardesleri varsa, anasina altida bir (düser Bütün bu paylar ölenin) yapacagi vasiyetten ve borçtan sonradir Babalariniz ve ogullarinizdan hangisinin size, fayda bakimindan daha yakin oldugunu bilemezsiniz Bunlar Allah tarafindan konmus farzlardir (paylardir) Süphesiz Allah ilim ve hikmet sahibidir (NİSA/11)
Yapacaklari vasiyetten ve borçtan sonra eslerinizin, eger çocuklari yoksa, biraktiklarinin yarisi sizindir Çocuklari varsa biraktiklarinin dörtte biri sizindir Çocugunuz yoksa, sizin de, yapacaginiz vasiyetten ve borçtan sonra, biraktiginizin dörtte biri onlarindir (zevcelerinizindir) Çocugunuz varsa, biraktiginizin sekizde biri onlarindir Eger bir erkek veya kadinin, anababasi ve çocuklari bulunmadigi halde (kelâle seklinde) mali mirasçilara kalirsa ve bir erkek y
[29.08.2023 20:35] Annem: Ümeyme bintu Rukayka (radıyallahu anh) dedi ki: "Ensâr'dan bir grup kadınla Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelip kendisine: "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamak, çalmamak, zina etmemek, çocuklarımızı öldürmemek, halde ve istikbalde iftira atmamak, sana meşrû emirlerinde isyan etmemek şartları üzerine biat ediyoruz" dedik. Hemen ilâve etti: "Gücünüzün yettiği ve takatınızın kâfi geldiği şeylerde". Biz: "Allah ve Resûlü bize karşı bizden daha merhametlidir, haydi biat edelim" dedik.
Süfyan merhum der ki: Kadınlar, biatı (erkekler gibi) musâfaha ederek yapmayı kastedmişlerdir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Ben kadınlarla müsâfaha etmem, benim yüz kadına toptan söylediğim söz her kadın için ayrı ayrı söylenmiş yerine geçer" buyurdu.
Muvatta, Bey'a 2, (2, 982); Tirmizî, Siyer 37, (1597).
[29.08.2023 20:35] Annem: Hayır, öyle değil! Kim “ihsan” derecesine yükselerek özünü Allah’a teslim ederse, onun mükâfatı Rabbinin katındadır. Artık onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. [Bakara Sûresi.112]
[29.08.2023 20:35] Annem: “(Rabbim) Beni, naim cennetine girenlerden eyle!” (Şu’arâ, 26/85)
[29.08.2023 20:36] Annem: Alkolün sarhoşluğu ölüme, sanatın sarhoşluğu ölümsüzlüğe götürür.[Peyami Safa]
[29.08.2023 20:37] Annem: ARZ-TALEB
Üreticinin piyasaya belli fiyatla mal sürmesi ve tüketicinin de piyasadan mal çekmesi hâdisesi. İslâmiyet'te bey' ve şirâ (satış ve alış), arz ve taleb esâsına göre yürür. (M.Sıddık bin Saîd) Bir malın arz ve talebi, belli bir piyasa fiyâtında dengeye gelir. Bu fiyatın altındaki fiyatlarda talep fazlası, üstündeki fiyatlarda arz fazlası meydana gelir. Talep fazlası durumunda arz yeterli olmayacak, tükeciler istediği malı temin etmek için daha yüksek fiyatlarla aynı miktârda malı satın almaya hazır olacaklardır. Arz fazlası olunca bu durumda üreticiler ellerindeki stokları önlemek için daha düşük fiyatlarda aynı miktar malı satmayı kabul edecekler, böylece fiyatlar düşecektir. (Yeni Rehber Ansiklopedisi) Bir ekonomide tek bir malın arz ve talebinin yanısıra, toplam arz ve talepten de söz edilebilir. Toplam arz ve talep dengesi, belirli bir fiyatlar genel seviyesinde sağlanır. Toplam arz fazlası işsizliğe, toplam talep fazlası ise enflasyona yol açar. Toplam arz talep dengesine, iktisâdî istikrâr adı verilir. (Yeni Rehber Ansiklopedisi)
[29.08.2023 20:39] Annem: Babür
A. Kaplan
Kısaltmalar:
A. Arapça,
F. Farsça,
FR. Fransızca,
IB. İbranice,
İ. İtalyanca,
Moğ. Moğolca,
T. Türkçe,
Y. Yunanca,
E.T. Eski Türkçe
[29.08.2023 20:39] Annem: Cuma namazı en az kaç kişiyle kılınabilir?
Cuma namazının sahih olması için cemaatin şart olduğu konusunda bütün bilginler ittifak etmekle birlikte, gerekli görülen asgari sayının kaç olduğu hususunda farklı görüşler belirtmişlerdir.
Cuma namazının kılınabilmesi için, İmam Ebu Hanife ve İmam Muhammed’e göre, imamın dışında en az üç, Ebu Yusuf’a göre ise, iki kişinin bulunması gerekir (İbnü’l-Hümam, Fethu’l-Kadir, II/31).
Şafii ve Hanbeli mezheplerine göre, en az kırk kişi bulunmalıdır (Nevevi, el-Mecmu’, IV, 353; İbn Kudame, Muğni, II, 171, 217).
Maliki mezhebine göre ise on iki kişinin bulunması şarttır (Huraşi, Şerhu Muhtasari Halil, II, 76-77).
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Medine’ye hicretinden önce Nakiu’l-Hadamat’ta kılınan cuma namazında kırk kişi hazır bulunmuştu (İbn Mace, Salat, 78). Ancak daha az kişi ile de cuma namazı kılındığı da bilinmektedir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.)’in emri ile Mus’ab b. Umeyr Medine’de 12 kişiye cuma namazını kıldırmıştır (Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, III, 255).
Rasulüllah (s.a.s.) cuma namazını kıldırırken, ticaret kervanının geldiğini haber alan cemaatin on iki kişi dışında hepsinin dışarı çıktığı rivayeti de sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır (Buhari, Cuma, 38). Öte yandan Hz. Peygamber (s.a.s.), bir yerleşim biriminde sadece dört kişi bulunsa bile, cuma namazının farz olduğunu bildirmiştir (Beyhaki, es-Sünenü’l-Kübra, III, 255).
Görüldüğü üzere Hz. Peygamber (s.a.s.)’den gelen rivayetler, biri imam olmak üzere en az dört kişinin bulunduğu yerde cuma namazının kılınabileceğini göstermektedir. Bu da cuma namazının kılınabilmesi için gerekli kişi sayısının alt sınırını belirler.
[29.08.2023 20:39] Annem: 91
Bayram, KardeŞlik ve İyilikte DayanıŞma
leşmesi için büyük bir dayanışma içerisine girmeleri gerek-
mektedir. Bu büyük dayanışmaya niçin bu kadar çok ihtiyaç
var?
1. Temelleri sarsılmış olan adalet anlayışımızın yeniden
sağlıklı bir zemine oturtulması, hiçbir menfaat ve çıkar ilişki-
sinin, etnik ayrımcılık, sınıfçılık vb. zararlı anlayışların, terazi-
sini bozamayacağı gerçek adalet sistemine yeniden ulaşılması
için bu dayanışmaya ihtiyaç var. Adaletin bozulmaya başladığı
yerde zulüm kol gezer. Buna engel olmak için dayanışmaya
ihtiyaç var. Zira sevgili Peygamberimiz, “Hiçbir gölgenin bulun-
madığı günde Allah’ın, Arş’ın gölgesinde gölgelendireceği yedi sınıf
insandan birisinin de adalete sahip çıkan insan olacağını” bildir-
mektedir.
2. Allah Teala, Din’de bile zorlama olamayacağını (bkz. Ba-
kara, 2/256) buyururken, inancını ve düşüncesini yaşayabilmek
için önüne insafsızca ve vicdansızca engeller çıkartılan kendi
çocuklarımızın yıllarca akıttığı gözyaşlarının dinmesinin, bu
yüzden eğitim hakları ellerinden alınan gençlerimizin dertle-
rinin son bulmasının önünün açılması için buna ihtiyaç var.
3. Allah Resûlü (s.a.s.), “Sizler iman etmedikçe cennete gi-
remezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş
olmazsınız.” demesine ve ayrıca Veda Hutbesi’nde “ne beyazın
siyaha, ne siyahın beyaza, ne Arap olanın Arap olmayana, ne
de Arap olmayanın Arap olana hiçbir üstünlüğü yoktur, kim
Rabbin emirlerini en iyi yapıp, yasaklarından en çok sakınır-
sa Allah indinde en üstün olan odur.” buyurmasına rağmen,
vatanımızda yaşayan insanları birbirine düşürmek için fitne
tohumları ekip birbirine kırdırmak amaçlı akla hayale gelme-
dik senaryoların açığa çıkarılmasının kolaylaşması için bu da-
yanışmaya ihtiyaç var.
RAMAZAN GUNLÜKLER - I.indd 91 27.04.2019 00:11:12
[29.08.2023 20:39] Annem: Dört taraftan akın etmiş de, nasıl çepçevre,
Saracaklarsa yarın Kâ’be’yi huccâc -ı kiram;
Öyle sarsın Paşa’mın ömrünü, Hak’tan dilerim.
Tutunup el ele yüzlerce mübârek bayram.
[29.08.2023 20:39] Annem: ALLAH’IN SIFATLARI
∙∙∙ 7 1 ∙∙∙
tek varlık da Allah Teâlâ’dır. Hiçbir şeye muhtaç olma-
mak, varlığının bir başlangıcının ve sonunun düşünüle-
memesi sadece Allah’a mahsus vasıflardır ve ilâh olma-
sının, Rab olmasının en büyük göstergesidir.
C. Kıyâm bi-nefsihî
Var olmak için başka bir şeye ihtiyaç duymaması, varlığı-
nın kendinden olması. Allah Teâlâ var olmak için bir ya-
ratıcıya, başka bir sebebe muhtaç değildir.14 Bunun yanı
sıra varlığını sürdürmek veya fiilde bulunmak, bir iş gör-
mek için de herhangi bir şeye ihtiyaç duyması düşünüle-
mez. Bunun Kur’an’daki en özlü ifadesi İhlâs sûresinde
Allah’ın “Samed” olduğunun ifade edilmesidir.15 Samed,
“kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, O’ndan başka her
şeyin kendisine muhtaç olduğu varlık.” demektir.
“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her ba-
kımdan müstağnîdir (hiçbir şeye muhtaç değildir) ve
övülmeye hakkıyla lâyık olandır.”16 ve “Şüphesiz, Al-
lah’ın âlemlerden hiç bir şeye ihtiyacı yoktur.”17 gibi
pek çok âyet de Yüce Allah’ın kıyâm bi-nefsihî sıfatının
delilleridir.
D. Muhâlefetün li’l-havâdis
Yaratılmışlara benzememek. Allah’ın zatının, kendisin-
den başka varlıkların zatına, sıfatlarının da onların sı-
fatlarına benzememesi.18
14 Abdülkāhir el-Bağdâdî, Usûlü’d-dîn, s. 72; Cüveynî, Kitâbü’l-İrşâd,
s. 53-54.
15 el-İhlâs 112/2.
16 Fâtır 35/15.
17 el-Ankebût 29/6.
18 B. Topaloğlu – İ. Çelebi, Kelâm Terimleri Sözlüğü, s. 222.
ALLAHA İMAN.indd 71 12.03.2015 09:08:59
[29.08.2023 20:40] Annem: اَلَمْ نَجْعَلِ الْاَرْضَ مِهَادًاۙ
وَالْجِبَالَ اَوْتَادًاۖ
وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجًاۙ
وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًاۙ
وَجَعَلْنَا الَّيْلَ لِبَاسًاۙ
وَجَعَلْنَا النَّهَارَ مَعَاشًاۖ
Biz, yeryüzünü bir döşek kılmadık mı? Dağları da kazık (kılmadık mı)? Sizleri (erkek ve dişi olarak) çift yarattık. Uykunuzu dinlenme kıldık. Geceyi bir örtü kıldık. Gündüzü de geçim zamanı kıldık.
(78/Nebe, 6-11)
Tevhid Meali
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.tevhiddergisi.kiblegah
[29.08.2023 20:40] Annem: Ravi: İbnu Abbas (ra)
Resulullah (sav) şöyle buyurmuştu: "Ka'be'yi yıkacak olan o ayrık iri ayaklı, güdük kafalı (koyu siyah) Habeşli'yi Ka'be'nin taşlarını birer birer söker halde görür gibiyim!"
Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Hacc 49
Hadisin Açıklaması:
null
[29.08.2023 20:40] Annem: Hz. Peygamber (sav) olgunlaşmazdan önce meyvenin ağacın basında iken satılmasını yasakladı. Kendisine (sav) meyvenin olgunlaşması ile ne kastediliyor? diye sorulunca: "Onun kızarması ve sararmasıdır" diye açıkladı ve ilave etti: "Cenab-ı Hakk bir afet vererek meyveye mani olacak olsa, kardeşinden aldığın parayı nasıl helal addedeceksin?"
Kaynak: Buhari, Büyu 83, Selem 4; Müslim, Müsakat 15-17 (1555), Büyu 49, 50 (1534-1554); Muvatta, Büyu 11 (2, 618); Ebu Davud, Büyu 23, (3367); İbnu Mace, Ticaret 61, (2284)
Rivayet: Enes
[29.08.2023 20:41] Annem: 32 - Helaya Girmek İsteyenin Ne Okuyacağı Bâbı
857 - Bize Yâhyâ b. Yahya rivâyet etti.
(Dedi ki): Bize Hammâd b. Zeyd haber verdi, Yahya şunu da söyledi. Bize Hüşeym haber verdi. Bunların ikisi de Ahdulaziz b. Suheyb'den o da Enes'den naklen rivâyet etmişler.
Hammâd'ın hadîsinde: «Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) helaya gireceği vakit...» Cümlesi, Hüseyin'in hadisinde: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kenîfe gireceği zaman...» ibareleri vardır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) helaya girerken:
«Ya Rabbi, Hübs ve Habâisden sana sığınırım.» derdi.
858 - Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe ile Züheyr b. Harb'da rivâyet ettiler. Dediler ki: Bize İsmail -ki İbn Uleyye'dir - Abdulaziz'den bu isnadla rivâyet etti ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in:
«Hubs ve Habâisden Allah'a sığınırım.» dediğini söyledi.
Bu hadîsi Buhârî «Kitâbü'l - Vudû» ile «Kitâbü'd - Deavât» da Ebû Dâvûd, Tirmîzi, Nesâî ve İbn Mâce «Kitâbü't - Tahâre» de tahric etmişlerdir.
Hattâbî (319-388)'nin beyânına göre; hubs, habisin cem'i, habâis ise habîsenin cem'idir. Bu iki kelimeden murad Şeytanların erkek ve dişileridir. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) helaya girerken erkek ve dişi şeytanlardan Allah'a sığmırmış.
Hattabî umumiyetle hadîs ulemasının bu kelimeyi «Hubs» şeklinde «ba»nın sükûnu ile telâffuz ettiklerini, fakat bunun hata olduğunu, kelimenin doğru olarak Hubus şeklinde okunacağını söylemiş ve sözlerine şunu ilâve etmiştir. Çünkü şeytanlar helalarda bulunurlar. Helalar Allah'ın zikredilmediği yerlerdir. Bu sebeple Resûl-ü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) şeytanlardan korunmak için evvelâ Allah'a sığmırmış. Fakat Hattabî'nin hata iddiası doğru değildir. Çünkü tahfif için sakin okumak caizdir. Kelime burada olduğu gibi başka yerlerde de hubs şeklinde bâ'nın sükûnu ile rivâyet edilmiştir. Ulemâdan Ebî Ubeyd Kâsım b. Sellâm, Fârâbi ve Fârisî gibi zevat mezkûr kelimenin bu şekilde okunduğunu rivâyet etmişlerdir. Meşhur olan rivâyetide budur. Yalnız bazıları kelimenin mastarının da aynı şekilde gelmesine bakarak birbirlerine karışmasınlar diye bunun hubus okumanın evlâ olacağı söylenebilir, demişlerdir. Bazıları Huhs'dan murad küfür, Habâîs'de şeytanlardır, demişlerdir. İbn Battal (-444)'a göre hubus kelimesi bilumum kötülüklere şamil bir kelimedir. «Hubs» şeklinde okunursa pislik mânâsına masdardır. Bazan da isim olarak kulanılır. Habâis'den murad ona göre de şeytanlardır. Bu kelime hakkında İbnül-A'rabî şu tafsilâtı verir «Arap lisanında» Hubs'un aslı kerih görülen şey mânâsına gelir. Bu kelime söz hakında kullanılırsa sövmek, dinler hakkında kullanılırsa küfür, yemekler hakkında haram, içilen şeyler hakkında zararlı, mânâlarına gelir. Bazıları «Hubs» iyi ve makbul olmayan fiil yani kötülük, Habâis ise; bilcümle kötü fiiller ve çirkin huylar mânâsına gelir demişlerdir.
Kenîf, Hela ve mirhâd, aynı manâya gelen sözlerdir. Bunlardan murad bizim de hela dediğimiz ayak yoludur.
[29.08.2023 20:41] Annem: İDARECİLERE SÖZ TAŞIMA YASAĞI
"...Kötülüğü ve düşmanlığı artırmada yardımlaşmayın..." (5 Maide, 2)
1540: İbni Mesud (Allah Ondan razı olsun)'dan bildirildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmuştur:
"Ashabımdan hiçbiri diğer bir kimse hakkında hoşlanmayacağım bir şeyi bana ulaştırmasın. Çünkü ben her zaman gönül huzuru ile yanınıza çıkmayı istiyorum." (Ebu Davud, Edeb, 28; Tirmizi, Menakıb, 63)
[29.08.2023 20:41] Annem: Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Mescidlere devam etmeyi alışkanlık haline getiren bir adamı gördüğünüz zaman, onun gerçek mü’min olduğuna şahitlik ediniz”. Allah Taâlâ şöyle buyurur: “Allah’ın mescidlerini, ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazı kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayanlar onarırlar. İşte onlar, doğru yolu bulanlardan olabilirler” [Tevbe sûresi (9), 18].
Tirmizî, Îman 8, Tefsîru sûre(9). Ayrıca bk. İbni Mâce, Mesâcid 19
[29.08.2023 20:42] Annem: Hz. Peygamber (sav) şöyle emretti: "Ağaçların üzerinde o yılın meyve" leri (olgunlaşmaya) salih olduğu (kızarmak, sararmak suretiyle) zahir olana kadar, meyveleri satmayın. Yaş hurmayı kuru hurma karşılığında da satmayın." Yüce Abdullah İbnu Ömer, Zeyd İbnu Sabit'in şöyle dediğim rivayet etmiştir: Resulullah (sav) yaş hurmayı kurusu ile değiştirmeyi yasakladıktan sonra, ariyyenin (muayyen bir ağacın başındaki yaş hurmayı) yerdeki yaş veya kuru hurma ile tebdiline müsaade buyurdu. Bu çeşit bir değiş tokuşa başka alım-satımlarda müsaade buyurmadı." İbnu Ömer'e meyvenin salih olarak ortaya çıkması nedir? diye sorulunca şu cevabı verirdi: "Meyvenin afete uğrayarak zarar görme tehlikesini atlatmasidir."
Buhari, Büyu 82-87, Müsakat 17, Selem 4; Müslim, Büyu 51, 59, 79, (1534-1535-1539); Ebu Davud, Büyu 20, (3361); Nesai, Büyu 28 (7, 262-263), 40 (7, 270-271), Eyman 45 (7, 33); İbnu Mace, Ticarat 32, (2214-2215); Muvatta, Büyu 10, (2.618)
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[29.08.2023 20:42] Annem: “Allah’ım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz. Sana inanırız. Seni bütün hayırlar ile senâ ederiz. Seni inkâr edenleri reddeder, onlardan alakamızı keseriz.”
İbn Ebû Şeybe, Salavât, 579
Müslümanca | İslam Ansiklopedisi
[29.08.2023 20:42] Annem: Temâdur bint-i Amr [Hansâ] (r.anha)
2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı
Peygamberimizi görmek ve sohbetinde bulunmakla şereflenen Hz. Hansâ, servet gibi, evladın da insanın yanında Allah’ın bir emaneti olduğunun şuurundaydı. İcap ettiğinde o emaneti hakiki sahibine vermek gerektiğine inanıyordu. Dört oğlunu hep bu düşünceyle büyütmüştü. Artık gözü gibi baktığı, büyüttüğü ciğerpareleri Allah yolunda cihat edebilecek yaşa gelmişlerdi.
Bu arada İslam mücahitleri zaferden zafere koşuyorlardı. Müslümanlar artık İran sınırına dayanmışlardı. Hz. Ömer’in hilafeti zamanında İran’ı fethetmek için ordu hazırlanıyordu. Bu haberi alan Hz. Hansâ, dört oğluyla birlikte gönüllü olarak bu mücahitler ordusuna katıldı. Ordu, Medine’den dualarla, salavatlarla uğurlandı. Yorucu bir yolculuktan sonra mücahitler, İran ordusuyla karşı karşıya geldiler. Vakit gece idi. Gün ışığıyla birlikte kıyasıya bir savaş başlayacaktı.
Asıl ismi “Temâdur bint-i Amr” olan Hz. Hansâ (r.anha), bir anne olarak çocuklarını çok seviyordu. Ancak Allah’a ve Resûl’üne duyduğu sevgi her şeyin üzerindeydi. Onun Rabb’ine teslimiyet ve bağlılığını hiçbir şey engelleyemezdi. Allah rızası için canından, malından, evladından geçebilirdi. Hem onları bugün için büyütmemiş miydi? Bir anne için yavrularının şehitlik makamını kazanmalarından daha büyük bir saadet düşünülebilir miydi? Oğullarını yanına çağırdı. Onlarla konuşmak, konuştukça coşturmak istiyordu.
Hz. Hansâ şairdi. Cahiliye Devri’nde yapılmış çeşitli şiir yarışmalarına katılmış ve pek çok derece almıştı. Hattâ şair Cerirî’nin ve “şairlerin reisi” unvanının sahibi Şair Nâbiga’nın takdirlerini kazanmıştı. Bunun için hitabeti çok kuvvetli ve tesirliydi. Oğullarının yüzüne anne şefkatiyle şöyle bir baktıktan sonra ağzından şu ifadeler döküldü:
“Yavrularım, sizi Müslüman olmaya kimse zorlamadı. Kendi isteğinizle Müslüman oldunuz. Kendi iradenizle mücahit ordusuna katıldınız ve buralara kadar geldiniz. Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’a yemin ederim ki, siz hep bir annenin oğlu olduğunuz gibi, hep bir babanın da çocuklarısınız. Ben sizin babanızın namusunu korudum, ona ihanet etmedim. Dayınızı da mahcup edecek bir ahlaksızlıkta bulunmadım. Şerefinize leke sürdürmedim. Soyunuzu değiştirip bozmadım.
“Sizler, Allah yolunda savaşan mücahitlere Rabb’inizin hazırladığı sevabı biliyorsunuz. Baki olan ahiret yurdunun fâni olan dünyadan daha hayırlı olduğunu da biliniz. Cenâb-ı Hakk’ın, ‘Sabredin, sabır yarışında düşmanlarınızı geçin. Cihat için hazırlıklı olun, birlik ve beraberlik içinde bulunun.’[1]buyurduğunu hatırlayınız.
“Ciğerparelerim! Yarın inşallah sağ salim sabaha erişirseniz, basiretli bir şekilde, sabır ve sebatla düşmana saldırın. Onlara karşı sadece Allah’tan yardım isteyin. Harp kızıştığında düşmanın can alıcı yerine kadar gidin. Onların kumandanıyla dövüşün. Zafer elde ederseniz ganimete kavuşursunuz; şehit olursanız cennete girer, ikrama nail olursunuz.”
Sabah olduğunda Hz. Hansâ’nın oğulları yerlerinde duramıyorlardı. Bir an önce şehit olmak ve annelerini sevindirmek istiyorlardı. Harp bütün şiddetiyle başladı. Hansâ’nın (r.anha) oğulları ve diğer mücahitler arslanlar gibi savaştılar. Tarihe mal olan kahramanlıklar gösterdiler. Ve nihayet şehitlik makamına nail oldular.
Biraz sonra savaş Müslümanların galibiyetiyle neticelendi. Hz. Hansâ’nın dört oğlu da şehitlerin arasındaydı. Haber vermek için gelenler üzgündü. Bu acılı haberi nasıl bildireceklerdi? Bütün metanetlerini toplayarak, dört oğlunun da şehitler içerisinde bulunduğunu söylediler. Hz. Hansâ’nın feryatlar içerisinde bağırmasını beklerken, onun son derece sakin hâlini görünce şaş�
[29.08.2023 20:42] Annem: HER ŞEYIN HAYIRLISI
Rızkını sırtında ağır yük taşıyarak kazanan hamalın biri, namazlarında daima, “Ya Rabbi, bana ne vereceksen hayırlısını ver; bir ekmek de olsa hayırlısından ihsan eyle.” diye dua ediyormuş.Adamın hep aynı duayı tekrarlaması, yanındakilerin dikkatini çekmiş. Nihayet biri, bir gün sormadan edememiş:- Kardeşim, sen her namazdan sonra duada; “Ya Rabbi, bana ne vereceksen hayırlısını ver; bir ekmek de olsa yine hayırlısından ihsan eyle.’ diye yalvarıyorsun. Ekmeğin hayırsızı da mı olur ki?Hamal cevap vermiş:- Birader, benim başıma geleni bir bilsen sen de aynı duayı tekrarlamaktan kendini alamazsın. Yanındakiler iyice meraklanmışlar:- Neymiş başına gelen, anlat da biz de duyalım. Hamal, bakın, başıma ne geldi, diyerek başlamış anlatmaya:- Ben, ekmeğini sırtındaki ağır yüklerin altında inleyerek kazanan bir insanım. Bir gün yine bir yokuş yukarı sırtımda ağır yükle çıkarken fena halde yorulduğumdan sırtımdaki yükü yere indirdim. Alnımdan damlayan terleri silerken içimden bir feryat koptu, dedim ki:- Hey, ya Rabbi! Yediğim ekmeği bana ne kadar da zor veriyorsun! Ne olur, bu bir ekmeği şöyle oturduğum yerden kazanmayı ihsan eylesen de böyle kan ter içinde kalmasam.Bu dua ağzımdan çıkar çıkmaz, birden karşımda iki kişinin sille tokat dövüştüklerini gördüm. Dayanamadım, aralarına girip ayırırken birinden yediğim bir yumrukla yüzüm kan revan içinde kaldı; işte o sırada gelen polisler, beni de kavgacılardan biri zannederek doğruca hapse attılar.Mahkemeye çıkıncaya kadar yattığım hapiste her gün bana ekmek veriliyordu. Sırtüstü yattığım yerde ayağıma gelen bu ekmeği sıkıntı ve üzüntüden yiyemiyordum. Kendi kendime diyordum ki, işte ne sırtında yük taşıyorsun, ne de alnından öyle soğuk terler akıyor. Sana oturduğun yerde bedavadan gelen ekmek... Zevkle yesen ya... Ne var ki, dışarıda çalışarak alın teriyle kazandığım o ekmek, hapiste ayağıma gelen bu bedava ekmekten çok daha huzur verici ve lezzetliydi.O zaman anladım ki, ben yanlış dua etmişim. Oturduğum yerden bir ekmek ver demişim, ama hayırlısından ver dememişim. İşte, o günden bu yana dualarımda isteğimi değiştirdim. Rabb’imden zahmetli de olsa hayırlısını, huzurlusunu vermesini niyaz ediyorum. Rabb’im cümlemize aşın, eşin, işin, evladın ve her şeyin hayırlısını nasip etsin.
Nasihat Takvimi
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.nasihattakvim
[29.08.2023 20:42] Annem: ❝Allah(cc)'ın sıfatlarını tanımak ve O’nun hükümlerine uymak kevnî kerametlere sâhip olmaktan daha değerlidir.❞
▪ Muhammed Mâsum Sirhindî (ks)
[29.08.2023 20:42] Annem: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki:
Bu yıldızlar üç maksatla yaratıldı: 1- Allah onları semaya zinet (ve süs) kıldı. 2- Şeytanlara atılacak taş kıldı. 3- Geceleri istikamet tayin etmede işaretler kıldı. Kim yıldızlar hakkında bunlar dışmda bir te'vil ileri sürerse (kendi ilave ettiği) hissesinde hataya düşer, nasibini kaybeder, manasız bir yükün altına girer ve hakkında bilgisi olmayan, peygamberler ve meleklerin bile bilmekte aciz kaldıkları bir şeye burnunu sokmuş olur. Allah'a yeminle söylüyorum: Allah hiç kimsenin ne hayatını, ne rızkını, ne de ölümünü herhangi bir yıldızla irtibatlı kılmamıştır. (Aksini iddia edenler) Allah hakkında yalan söyleyerek iftira ediyorlar..." [Rezin ilavesidir. Ancak, ("hakkında bilgisi olmayan") ibaresine kadar olan kısmı, Buhari, Bed'ül-Halk'da (3. bab) senetsiz olarak kaydetmiştir.]
Kaynak : Rezin
( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif )
[29.08.2023 20:42] Annem: [Hadis No : 3612]
Bir diğer rivâyette şöyle gelmiştir: "Ebu Hüreyre radıyallahu anh abdest aldı, yüzünü yıkadı, ellerini yıkadı, ellerini yıkarken nerdeyse omuza kadar yıkıyordu. Sonra ayaklarını yıkadı ve nerdeyse bacaklarına kadar yükseldi. Sonra dedi ki: "Ben Resulullah aleyhissalâtu veselâm'ın, "Ümmetim Kıyamet günü (abdest uzuvlarındaki) parlaklıkla gelir..." Gerisi yukarıdaki gibi devam ediyor.
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[29.08.2023 20:43] Annem: “Allahım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlayıp ele avuca düşmekten ve cimrilikten sana sığınırım. Kabir azâbından sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.”
(Müslim, Zikir 50)
[29.08.2023 20:43] Annem: Bir Ayet
Eğer kulumuz (Muhammed'e) indirdiğimiz (Kur'an'dan) şüphede iseniz, o takdirde Allah'tan başka (bilgisine güvendiğiniz) şahitlerinizi de çağırın ve onun surelerinden bir benzerini getirin.
(Bakara, 2/23)
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[29.08.2023 20:43] Annem: Bir Hadis
Allah'ü Teâlâ şöyle buyurmuştur dedi: Kulum bana bir karış yaklaştığı zaman, ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşınca, ben ona bir kulaç yaklaşırım, o bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak varırım.
(Buhârî,Tevhid,50)
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[29.08.2023 20:43] Annem: Bir Dua
Allah’ım! Altından kalkamayacağım borçtan, düşmanın galip gelmesinden ve düşmanları sevindirecek bir musibete dûçâr olmaktan Sana sığınırım.
(İbn Hıbbân, İstiaze, No:1027)
İslami Uygulamalar islamiuyg@gmail.com
[29.08.2023 20:46] Annem: Ebû Ümâme’nin naklettiğine göre, Resûlullah’ın (sav) kızı Ümmü Gülsüm kabre konduğunda Resûlullah (sav) şu âyeti okumuştu:
“Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez
daha sizi ondan çıkaracağız.”
(Tâ-Hâ, 20/55; HM22540 İbn Hanbel, V, 254)
[29.08.2023 20:46] Annem: 26- EBVÂBU SADAKATİ'L-FITR..
1- Fıtr Sadakasının Farzlığı Babı
2- Fıtr Sadakası Müslğmanlardan Köle ve Diğerleri Üzerine Vacibdir Babı
3- "Fıtr Sadakası Arpadan Bir Sa'dır" Babı
4- "Fıtr Sadakası Taamdan (Yani Buğdaydan veya Herhangibir Yiyecek Maddesinden) Bir Sa' idi" Babı
5- Fıtr Sadakası Hurmadan Bir Sa' idi Babı
6- (Fıtr Sadakası) Kuru Üzümden Bir Sa'dır Babı
7- Fıtr Sadakası Bayram Namazından Önce (Verilmelidir Babı
8- Fıtr Sadakasının Hürr Kimse Üzerine de, Köle Üzerine de Vucübu Babı
9- Fıtr Sadakası Küçük Çocuk Üzerine de, Büyük Kimse Üzerine de Vacibdir Babı
Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle
26- EBVÂBU SADAKATİ'L-FITR
(Fıtr Sadakası Bâbları) [1]
1- Fıtr Sadakasının Farzlığı Babı [2]
Ve Ebu'l-Âliye RafîVbnu Mihrân er-Rıyâhî, Muhammed ibn Şîrîn, Atâ ibn Ebî Rebâh fıtr sadakasını farz görmüşlerdir [3].
1-.......İbn Umer (R) şöyle demiştir: Rasûlullah (S) fıtr zekâtını müslümânlardan köle, hürr, erkek, kadın, küçük, büyük üzerine hurmadan bir sâ' yâhud arpadan bir sâ' olarak farz kıldı. Ve bu zekâtın insanların bayram namazına çıkmasından önce verilmesini emreyledi [4].
2- Fıtr Sadakası Müslğmanlardan Köle ve Diğerleri Üzerine Vacibdir Babı
2-.......Bize Mâlik, Nâfi'den; o da İbn Umer(R)'den tahdîs etti (ki, o şöyle demiştir): Rasûlullah (S) fıtr zekâtını, müslümânlardan erkek yâhud her bir dişi hürr yâhud köle üzerine, hurmadan bir sâ' yâhud arpadan bir sâ' olarak farz kıldı [5].
3- "Fıtr Sadakası Arpadan Bir Sa'dır" Babı
3-.......Bize Sufyân es-Sevrî, Zeyd ibn Eslem'den; o da Iyâd ib-
nu Abdillah'tan; o da Ebû Saîd Hudrî(R)'den tahdîs etti (ki o): Biz sadakayı (yânî fıtr sadakasını) arpadan bir sâ' olarak yedirir idik (demiştir) [6].
4- "Fıtr Sadakası Taamdan (Yani Buğdaydan veya Herhangibir Yiyecek Maddesinden) Bir Sa' idi" Babı [7]
4-.......Buradaki râvî, Ebû Saîd el-Hudrî(R)'den şöyle derken işitmiştir: Biz fıtr zekâtını taamdan (yânî buğdaydan veya her nevi' yiyecek maddesinden) bir sâ' olarak çıkarır idik. Yâhud arpadan bir sâ' olarak, yâhud hurmadan bir sâ' olarak, yâhud ekit denilen yoğurt kurusundan bir sâ' olarak, yâhud kuru üzümden bir sâ' olarak (çıkarır idik) [8],
5- Fıtr Sadakası Hurmadan Bir Sa' idi Babı
5-.......Abdullah (ibnu Umer) şöyle'demiştir: Peygamber (S) fıtr zekâtının hurmadan bir sâ' olarak, yâhud arpadan bir sâ' olarak ve-' rilmesini emir buyurdu. Abdullah ibn Umer (R): Müteakiben insanlar buğdaydan iki müdd'ü (yânî yarım sâ'ı) bunun dengi yaptılar, demiştir [9]
6- (Fıtr Sadakası) Kuru Üzümden Bir Sa'dır Babı
6-.......Ebû Saîd el-Hudrî (R) şöyle demiştir: Biz Peygamber (S) zamanında -fıtr sadakasını- taamdan (yânî buğdaydan veya her nevi' yiyecek maddesinden) bir sâ'veriridik. Hurmadan bir sâ', yâhud arpadan bir sâ', yâhud kuru üzümden bir sâ' verirdik. Muâviye (devlet başkanlığına) geldiği ve Şam'dan buğday bolgelinceMuâviye: Buğdaydan bir müdd, (diğer hububattan) iki müdde denk olur zannediyorum, dedi [10]
yorum, dedi 10.
7- Fıtr Sadakası Bayram Namazından Önce (Verilmelidir Babı
7-.......Bize Musa ibnu Ukbe, Nâfi'den; o da İbnu Umer(R)'den; tahdîs etti ki, Peygamber (S) fitr zekâtının, insanlar bayram namazına çıkmalarından önce verilmesini emreylemiştir [11]. '
8-.......Ebû Sâid el-Hudrî (R): Biz Rasûlullah zamanında (fıtr sadakasını) bayram gününde her nevi' taamdan (yânî her nevi' yiyecek maddesinden veya buğdaydan) bir sâ' olarak çıkarır idik, demiştir. Ve yine Ebû Saîd: Arpa, kuru üzüm, yoğurt kurusu ve hurma ise bizim (âdet edindiğimiz) yemeğimiz idi, demiştir [12].
8- Fıtr Sadakasının Hürr Kimse Üzerine de, Köle Üzerine de Vucübu Babı [13]
Ve İbn Şihâb ez-Zuhrî: Ticâret* için hazırlanmış olan kölelerden, yılın sonunda, hem ticâret kıymetlerindeki ze
[29.08.2023 20:48] Annem: 13- Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in "Allah'ı En Çok Bileniniz Benim" Sözü
Ve Yüce Allah'ın: "Allah sizi yemînlerinizdeki lağvden dolayı sorumlu tutmaz, fakat sizi kalblerinizin azmettiği yeminler yüzünden muâhaze eder..." (Bakara: 2/225) Kavli Sebebiyle Ma'rifetin, Kalbin Fiili Olduğu Babı
20 Âişe (r.anha) şöyle demiştir: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sahâbîlerine emrettiği zaman dâima takat getirebilecekleri işleri emreder idi. (O zamân) sahâbîleri: Yâ Rasûlallah, biz senin gibi değiliz. Allah senin olmuş olacak günâhlarına mağfiret etmiştir, derlerdi de, öfke alâmeti yüzünde bilinecek kadar kızar ve ondan sonra da: "En ziyâde takvalınız ve Allah'ı en çok bileniniz, şübhesiz ki benim" buyururdu.
[29.08.2023 20:48] Annem: Kur'an'ı öğrenin, onu okuyun ve okutun. Kur'an'ı öğrenen, okuyan ve gereğini yapan kimse, her tarafa koku yayan misk dolu bir kaba benzer. Kur'an'ı öğrendiği hâlde (onu okumayan ve okutmayan) yatıp uyuyan kimse ise ağzı bağlı bir misk kabına benzer.
(Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'ân, 2)
[29.08.2023 20:48] Annem: O gün birtakım yüzler vardır ki pırıl pırıl parlarlar, Gülerler, sevinirler. O gün nice yüzler de vardır ki, toz toprak içindedirler. Onları bir siyahlık bürür.İşte onlar, kâfirlerdir, günaha dalanlardır. (Abese, 80/38-42)
[29.08.2023 20:48] Annem: 3/Âl-i İmrân
159 - Allah'ın rahmeti sayesinde sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet. Onlar için Allah'tan bağışlama dile. İş konusunda onlarla müşavere et. Bir kere de karar verip azmettin mi, artık Allah'a tevekkül et, (ona dayanıp güven). Şüphesiz Allah, tevekkül edenleri sever.
[29.08.2023 20:48] Annem: - عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ
- : أَعْجَزُ النَّاسِ مَنْ عَجَزَ عَنِ الدُّعَاءِ وَأَبْخَلُ النَّاسِ مَنْ بَخِلَ بِالسَّلَامِ
- - ابو هريره (رضىَ الله عنه) دن روايت اولوندى كه، رسول الله صلى الله عليه و سلم افنديمز شويله بيورمشلردر
- انسانلرك اك عاجزى دعا ايتمكدن عاجز اولاندر. انسانلرك اك جيمريسى ده سلام ويرمكده جيمريلك ياپاندر
- Ebû Hureyre (r.a.)’den rivayet olundu ki, Rasülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır
- İnsanların en aciz olanı dua etmekten aciz olandır. İnsanların en cimrisi de selam vermekte cimrilik yapandır.
- Kenzü’l-Ummal, Kitabü’d-Dua, h.3174
[29.08.2023 20:48] Annem: Ebu Hureyre'den rivayet edilmiştir: Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) bir mecliste toplulukla konuşurken bir bedevî gelerek ona: Kıyamet ne zaman?" diye sordu. Allah Resulü konuşmasına devam etti. Bazıları "Nebi s.a.v. adam'ın sorusunu duydu ama soru sorma şeklini yadırgadı, bu sebeple cevap vermedi" derken bazıları da "Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) adamın sözünü duymadı" dediler. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) konuşmasını tamamlayınca: Kıyametin vaktini soran kişi nerede?" buyurdu. Adam: "Buradayım ey Allah'ın elçisi!" dedi. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) Emanet kaybedildiğinde kıyameti bekle" buyurdu. Adam: "Emanet nasıl kaybedilir?" diye sordu. Nebi (Sallallahu aleyhi ve Sellem) İş ehil olmayana bırakıldığında kıyameti bekle" buyurdu. Tekrar:
Grades:
Reference: Sahih Buhari 59
In-book reference: Kitap 3, Hadis 1
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.islamicproapps.hadithpro
[29.08.2023 20:50] Annem: عَنْ أبي هُرَيْرَةَ سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ قال رسول الله صلى الله عليه وسلم يَقُولُ : وَاللَّهِ إني لاَسْتَغْفِرُ اللَّهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ فِي الْيَوْمِ أَكْثَرَ مِنْ سَبْعِينَ مَرَّةً .
Ebû Hureyre (Allah Ondan razı olsun) Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’i şöyle buyururken işittiğini söylemiştir: “Allah’a yemin ederim ki; ben günde yetmiş defadan fazla Allah’tan beni bağışlamasını diler ve tevbe ederim.”
(Buhârî, Deavât 3)
[29.08.2023 20:50] Annem:
FİTNELER, HEVALAR VE İHTİLAFLAR BÖLÜMÜ.. 3
UMUMİ AÇIKLAMA.. 4
FİTNE: 4
KİŞİNİN FİTNESİ: 5
İÇTİMÂÎ KARGAŞA (ANARŞİ) OLARAK FİTNE: 6
FESAD: 6
HERC: 6
HERÇTEN MURAD ANARŞİDİR: 7
FİTNEYİ İHBAR: 7
FİTNE PATLAK VERİNCE YAPILACAK TAVSİYE. 9
1- Fitnede Sabır: 14
2- Fitnecileri Yalnız Bırakmak: 14
3- Uzlet: 15
4- Öldürmektense Ölmeyi Tercih Etmek: 17
5- Dilini Tutmak: 20
6- Kalben Kerahet 21
7- Mal Ve Evlatça Hiffet 21
8- Silah Edinmemek: 21
ZAMANLA VUKÛA GELECEK FİTNE VE HEVÂLARDAN ZİKREDİLENLER.. 22
UMUMÎ AÇIKLAMA.. 22
FİTNENİN ÇEŞİTLERİ: 22
DECCAL FİTNESİ: 23
DEVLETE İSYAN: 23
1- Bugat: 24
2- Kutta-ı Tarik (Yol Kesenler): 24
3- Kutta-ı Tarik Mesabesinde Olanlar: 24
4- Havariç: 24
* İSMİ ZİKREDİLEN FİTNELER.. 24
1- Mehdi Meselesi: 29
2- Ebdal Meselesi: 29
Sonuç: 31
3- Asaib Meselesi: 32
* İSMEN ZİKREDİLMEYEN FİTNELER.. 33
FİTNENİN VASIFLARI: 45
1- Fitne Yavaş Gelişir. 45
2- Fitne Bir Kere Çıktı Mı Sonu Gelmez. 46
3- Giren Çıkamaz. 46
4- Fitne , Fikrî Gruplaşmadır. 47
5- Yalan Artar. 47
6- Gerçeklerin İstismarı 47
7- Herkes Kendi Görüşünü Beğenir. 48
8- Cehalet Artar. 48
9- Şaşkınlık.. 48
10- Din-Sultan Ayrılığı: 48
11- Din Lafta Kalır. 49
12- Dinin Tatbikatı Zorlaşır. 50
13- İrtidat Artar. 50
14- Zenginlik Artar. 51
15- Cimrilik Artar: 51
16- Asiller Öldürülür, Meydan Adilere Kalır. 51
17- Fitnede Gençler Rol Oynar. 52
18- Katl (Öldürme) Vakaları Artar. 52
19- Teşkilatlar Adına Öldürme. 52
20- Emniyet Ve Güven Kalmaz: 53
21- Ölüm Aranır: 53
22- Ganimet (Devlet Malı) Helal Addedilir: 54
23- Fitnenin Girmedigi Ev Kalmaz: 54
ASABİYET VE EHVA.. 54
FİTNELERİN GELDİĞİ CİHET VE FİTNELERİN ÇIKTIĞI KİMSELER.. 55
MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİYLE SAVAŞLARI 57
SAHABE VE TÂBİÎN ARASINDA ÇIKAN KAVGA VE İHTİLAFLAR.. 59
* HZ. OSMAN'IN ŞEHİD EDİLMESİ 59
* CEMEL VAKASI 60
* HARİCÎLER.. 62
* HAKEMEYN HÂDİSESİ VE YEZİD İBNU MUAVİYE'YE BİAT VAKASI 66
* HAKEMEYN HÂDİSESİ VE HARİÎİLER.. 68
* İBNU'Z-ZÜBEYR DEVRİ 69
* HACCAC.. 70
* BENÎ MERVAN.. 72
* SAHABE VE FİTNE HAREKETLERİ 75
Fitnede Sahabe'nin Tutumu. 75
1- Fitne Hâdiselerini Sahabeler Çıkarmadı 76
2- Sahabeler Fitneye Katılmadı: 78
Cemel Vakası: 78
Fitneye Karışan Sahabeler: 79
3- Ashab'ın Katıldıgı Fitneler Üzerine Birkaç Mütalaa: 80
Sahabelerde Ölçü: 81
Sahabeler Arasındaki Muharebelerin Mahiyeti Ve Hikmeti 81
FİTNELER, HEVALAR VE İHTİLAFLAR BÖLÜMÜ
(Bu bölümde altı fasıl vardır.)
BİRİNCİ FASIL
FİTNE PATLAK VERİNCE YAPILACAK TAVSİYE
*
İKİNCİ FASIL
ZAMAN İÇİNDE ÇIKACAK FİTNELERDEN ZİKRİ GEÇENLER
*
İSMİ GEÇEN FİTNELER
*
İSMİ GEÇMEYEN FİTNELER
*
ÜÇÜNCÜ FASIL
ASABİYYE VE EHVA
*
DÖRDÜNCÜ FASIL
FİTNENİN GELECEGİ CİHET VE FİTNEYİ ÇIKARACAKLAR
*
BEŞİNCİ FASIL
MÜSLÜMANLARIN BİRBİRLERİYLE SAVAŞLARI
*
ALTINCI FASIL
SAHABE VE TABİİN ARASINDA ÇIKAN KAVGA VE İHTİLAFLAR
*
HZ. OSMAN'IN ŞEHİD EDİLMESİ
*
CEMEL VAK'ASI
*
HARİCİLER
*
HAKEMEYN HADİSESİ VE YEZİD İBNU MUAVİYE'YE BİAT
*
İBNU'Z-ZÜBEYR DEVRİ
*
HACCAC
*
BENÎ MERVAN
FİTNELER, HEVALAR VE İHTİLAFLAR BÖLÜMÜ
UMUMİ AÇIKLAMA
Fitne, insanlık tarihinin, Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)' den sonra kıyametin kopmasına kadar geçecek zaman içerisinde en bariz kaderlerinden biri olduğu için Resûlullah pek çok hadisleriyle uyarıda bulunmuştur. Hadis kitaplarında mutlaka yer alan bölümlerden biri Kitabu'lfiten'dir. Ebu'l-Fida İbnu Kesir, bu hadisleri en-Nihaye ev el-Fiten ve'l-Melahim adlı bir kitapta toplamıştır.[1] Zamanımız, hadislerde haber verilen bütün fitnelerin yaşandığı bir devredir. Çünkü fitneyi kısaca dahilî kargaşa olarak anlarsak, artık İslam âlemi dış oyunların tuzağına düşerek, cihad mânasında, küffara karşı savaş dönemini hemen hemen kapamış, Müslümanların birbirleriyle kavgasına dönüşen dahi
[29.08.2023 20:51] Annem: İman, yetmiş küsur derecedir. En üstünü "Lâ ilâhe illallah (Allah'tan başka ilah yoktur)" sözüdür, en düşük derecesi de rahatsız edici bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Haya da imandandır.
Buhârî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 57, 58.
[29.08.2023 20:51] Annem: Allahım! Bana kendi sevgini ve Senin yanında sevgisi bana fayda verecek kimsenin sevgisini ver.
(Tirmizî, "De’avât",73)
[29.08.2023 20:51] Annem: Tarihte Bugün
• Mohaç Zaferi 1526
• Osmanlı’da İlk Telgraf Görüşmesi 1855 Sultan V. Murat’ın Vefatı 1904
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim
[29.08.2023 20:51] Annem: Günün Ayeti
“Sizin yanınızdaki (dünya malı) tükenir, Allah katındakiler ise bâkidir. Elbette sabırlı davrananlara, yapmakta olduklarının en güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.”
Nahl 96
[29.08.2023 20:51] Annem: Günün Hadisi
“Kim benim bir sünnetimi ihya ederse beni seviyor demektir. Kim de beni severse cennette benimle beraberdir.”
Tirmizî, İlim, 16/2678
[29.08.2023 20:51] Annem: İSLÂM NİZÂMI, FAİZ NİZÂMI
İslâm bir hayat nizamı sunmaktadır insanlığa. Bu nizamda da toplumun iktisâdî yapısının temel dayanağı infak ve sadaka prensibidir. İnsanlar sırf Allah rızası için harcama yapmaya teşvik edilmektedir. Bu nizamda sosyal ve iktisâdî münasebetler çıkar ve menfaat esâsına dayanmamaktadır. Her şey Allah rızası için yapılır, hayırda ve iyilikte yarış edilir.
Faiz de bir hayat nizamıdır. Faizi yalnızca iki şahıs ya da kurum arasındaki iktisâdi bir muâmele olarak görmek hatalıdır. Faizin psikolojik ve ahlâki boyutları vardır. Faizin yürürlükte bulunduğu toplumlarda bütün ilişkiler maddi menfaat ve çıkar esasına dayalıdır.
Yardımlaşma, karşılıksız verme, iyilikte bulunma gibi davranışlar yoktur faizli toplumda. Merhamet, şefkat, sevgi yoktur. Cimrilik, bencillik ve her şeyden çıkarını gözetme, menfaatini en büyük ahlak prensibi olarak tanıma vardır. Faizi ahlakı ve insan ruhundaki tüm güzel duyguları öldüren bir mekanizma, bir sistem olarak görmek lazımdır.
Kuveyt Türk Dijital Takvim
https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim