Menü tarıkhaber
SEMA ÖNER

SEMA ÖNER

Tarih: 16.05.2024 11:15

GÜNÜN YAZISI

Facebook Twitter Linked-in

[21.09.2023 18:45] Annem: Bir Ayet: Allah’ın lutfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri mal kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır. (Âl-i İmrân, 3/180) Bir Hadis: Zandan sakının çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır. (Buhârî, "Edeb", 58; Müslim, "Birr", 28) Bir Dua: Allah'ım! Bana verdiğin şeyleri benim için bereketli eyle. (Ebû Dâvud, "Vitir", 5) T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı [21.09.2023 18:45] Annem: Diyanet Takvimi Ön Yüz: İkinci Balkan Savaşı Başladı. (1914) Kim kalbinden tasdik ederek Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muham- med’in Allah’ın Resûlü olduğuna şehadet ederse Allah ona cehennemi haram kılar. (Buhârî, İlim, 49)  Diyanet Takvimi Arka Yüz: HER İŞİ ANLAMLI, HER EMRİ HİKMETLİ OLAN: HAKÎM Hakîm kelimesinin sözlük anlamı iyileştirmek amacıyla menetmek, düzeltmek, hükmetmektir. Hakîm kelimesi Kur’an-ı Kerim’de doksan yedi yerde geçmektedir. Kur’an’da Allah’ın ismi olarak yer alan hakîm kelimesi hiçbir ayette tek başına geçmemektedir. Bir çok ayette yenilmeyen yegâne galip anlamına gelen Azîz ismiyle, yine birçok ayette, hakkıyla bilen anlamındaki Alîm ve buna yakın manalar içeren Habîr ve Vâsi ile, ayrıca izzet, şeref ve hükümranlık bakımından en yüce anlamındaki Alî, övülmeye layık demek olan Hamîd ve kullarını tövbeye sevkeden ve tövbelerini kabul eden mânasındaki Tevvâb ile birlikte kullanılmıştır. Şüphesiz bu isimlerin birlikte olarak geçmesinin de pek çok hikmeti vardır. Allah Teâlâ, yaptığı her şeyi yerli yerince, eksiksiz ve tam yapar. En üstün bir ilim sahibidir ve yaptığı her şey mutlaka bir hikmet vardır. Hikmetsiz asla iş yapmaz. Bütün emirleri insanların yararına olduğu gibi bütün yasakları da insanların zararınadır. T.C. Cumhurbaşkanlığı Diyanet İşleri Başkanlığı [21.09.2023 18:45] Annem: Sonra Allah, Resûlü ile mü'minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkar edenlere azap verdi. İşte bu, inkârcıların cezasıdır. - Tevbe - 26. Ayet [21.09.2023 18:45] Annem: Sizden biriniz (gece) uyuyunca şeytan, onun ensesine üç düğüm atar ve her düğümde de, 'Uzun bir gece var, dinlen!' der. O kimse uyanıp da Allah'ı zikrettiğinde bir düğüm, abdest aldığında bir düğüm, namaz kıldığında bir düğüm çözülür ve artık sevinçle ve gönlü hoş olarak sabaha çıkar. Aksi takdirde huzursuz ve uyuşuk olarak sabahlar. - Buhârî, Teheccüd, 12 [21.09.2023 18:45] Annem: “Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister; nefsanî arzularına uyanlar ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler.” - Nisâ, 4/27 [21.09.2023 18:46] Annem: İslamiyet; dini, canı, nesli, malı ve aklı korumayı hedeflemiş, bunlara zarar verilmesini yasaklamış ve insanlara yararlı olan şeyleri helal, zararlı olanları da haram kılmıştır. Bu itibarla Allah; içkinin pislik olduğunu, kurtuluşun bundan uzak durmaktan geçtiğini, şeytanın bu yolla mü’minlerin arasına düşmanlık ve kin sokup, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoyduğunu haber vermektedir. (Mâide, 5/90-91) Peygamberimiz (s.a.s.); içkinin kötülüklerin anası olduğunu (Nesaî, Eşribe, 44) zikrederek, bunun akıl, ruh ve beden sağlığını bozduğu gibi, insanın ailevî, sosyal ve meslekî hayatını da olumsuz yönde etkilediğine işaret etmiştir. Bu itibarla içki ve uyuşturucu gibi her türlü kötü alışkanlıktan uzak durmak, bunlara alışan insanları uyarmak ve onların tevbe etmelerine yardımcı olmak gerekir. - KÖTÜLÜKLERİN KAYNAĞI İÇKİ [21.09.2023 18:46] Annem: Farziyetindeki Şer'î Hikmetler 34- Bilindiği üzere hac, İslâmın beş önemli esasından biridir. "İslâm dini beş esas üzerine kurulmuştur," hadis-i şerifi bunu bildirmektedir. Hac, şartlarını kendinde toplayan her müslüman için çok kutsal bir farzdır. Namaz ile oruç birer bedenî ibadettir. Zekât malî bir ibadettir. Hac ise hem bedenî, hem de malî bir ibadettir. Bu farz, hem bedende olan sıhhat ve selâmetin, hem de mal varlığının bir şükür görevi demektir. Haccın yapılmasındaki değişik usul ve adap, insanın ezelî ve ebedî olan mabuduna yapacağı tazimatın, göstereceği kulluk tarzının, arzedeceği ihtiyacın en mükemmel şeklini kapsar. 35- İlim ve hikmet sahibi olan yaratıcımızın kutsal bir mabedini ziyaret ederek Yüce varlığına temiz kalble ve samimî duygularla yalvarıp yakarmak ve hürmette bulunmak, bir kul için ruha ferahlık veren yüksek bir mana taşır. Bundan başka bütün müslümanların kıblesi olan ve İbrahim aleyhisselâm gibi büyük bir peygamberin makamını içinde bulunduran yüce bir mabedde yapılacak ibadet ve duaların sevap ve mükâfatına nihayet yoktur. Resûlüllah Efendimizin içinde doğup büyüdüğü, İslâm güneşinin ilk doğmaya başladığı, İslâmiyetin binlerce kutsal anılarını içinde saklamış bulunduğu mübarek bir beldeyi ziyaretteki feyiz ve bereket de her türlü düşüncenin üstündedir. 36- İslâm âleminin doğusundan ve batısından temiz bir heyecanla akın edip gelen binlerce dindaşın böyle kutsal bir yerde toplanmaları, aralarındaki din birliğini ve din kardeşliğini, din sevgisini canlandırmaları ve birbirlerinin durumlarını öğrenerek fikir alış-verişinde bulunmaları ne kadar büyük değer taşıyan bir harekettir. Yolculuğun sağlık ve fikir yönünden sosyal faydalarını kabul eden yabancı milletler, dince mecbur olmadıkları halde, birçok zorluklara katlanarak dünyanın en uzak yerlerini gezip dolaşıyorlar. İslâmiyet ise, en yararlı bir yolculuğa bir kutsal ruh ve mecburiyet vermiş, müslümanları böyle bir yolculuğun sonsuz maddî ve manevî bereketlerinden faydalanmıştır. 37- Farz olan hac görevini bir anlayış içerisinde yerine getirecek müslümanların bundan ne kadar faydalanacakları pek aşikârdır. Hele bu farzı yerine getirme mutluluğuna kavuşan anlayışlı bir [21.09.2023 18:46] Annem: tasdik etmek, onu doğru olarak almak demektir. Sıdk (doğruluk) ise ya kelime veya sözle ilgili olduğundan, imanın da ilgilendiğiyle ilgisi bu ölçüde çeşitli şekillerde cereyan eder. Mesela Allah'a iman ile Allah'ın kitabına ve ahirete iman şekillerinde bazı anlam farkları vardır. Bununla beraber tasdikin esas menşei (kaynağı) doğru sözde; doğru sözün menşei de hükmün doğruluğunda yani vakıaya (olaya) uygunluğundadır. Zihin ve hariç (dış), diğer deyişle kalp ve göz, işte doğruluk ve gerçeklik, bu karşılıklı iki taraf arasındaki doğruluk ve uygunluk ölçüsündedir. Olaya uygun olan ve uygun olabilen zihin ve kalp doğru; bunun zıddı doğru değildir. Şu halde iman ve tasdikin başlangıcı, bu doğruluk ve uygunluk ölçüsünü kabul ve itiraf etmektir. Aynı olay insan ruhunda veya huzurunda bizzat mevcut ise görmeye ait tasdiktir, hissî veya aklî bedâheti (apaçıklığı) tasdik etmek gibi. Bizzat değil de hazır olan bir delil veya bir gösterici aracılığı ile hazır ise gıyabî (görmeden) tasdiktir. Bu durumdaki o görünmeyen olay, benzerleri ve zıdları ile, az çok kıyas edilebiliyor ve sınırlanabiliyorsa, delilin devamlılığı ve yansımasındaki zaman süreci ölçüsünde özetli veya etraflı tasdik, resmi veya sınırlı bir bilgi, belirli bir tasavvur ifade eder. Olay görünmeyen, eşsiz ve zıtsız, benzersiz ve nazîrsiz ise, o görünmeyen tasdik, sınırlı bir bilgi değil, sınırsız bir salt inanma olur ki, genellikle iman denince bu anlaşılır. Bu iman, ilmin hem başı ve hem gayesidir. Ve bundaki sağlıklı biliş, ilme ait bilişten yüksek ve kuvvetlidir. Zira her tasavvura bağlı sınırlama delil olarak alınmayıp da, istenilen bizzat olarak alındığı zaman birer kesin bilgi engeli olabilir ve bildiğinin ötesini inkar eden cahil kalır. Fakat böyle bir sınırsız imânâ layık olan ancak Allah Teâlâ'dır. Allah'a iman, bu şekilde, görünenden görünmeyene sonsuz olarak uzanır gider. Genel olarak lügatta "tasdik", ya sözlü veya fiilî olur. Sözlü tasdik de, biri kalbe, diğeri dile ait olmak üzere iki türlüdür. Buna göre lügat geleneği bakımından tasdikin üç derecesi vardır: Birincisi, kalbe ait tasdiktir. Bir kimse herhangi bir hükmün veya bir sözün veya söyleyeninin doğruluğunu yalnız gönlünde itiraf, teslim ve bunu kendi kendine ifade ettiği ve onun doğruluğuna kalben emin olduğu zaman, o hükmü veya sözü veya söyleyeni tasdik etmiş olur. İkincisi dil ile tasdiktir. Bu da, kendisinden başka birine dahi bildirecek ve duyurabilecek bir tarzda; "bu böyledir" diye, bir sözü dili ile söylemektir ki, ya gerçek veya görünürde olur. Birisinde bu dil ile tasdik, kalbî tasdik ile birleşir, söyleyen kendisince de doğru olur. Diğerinde dil başka, kalp başka olur. Yani dili ile diğerini tasdik ederken, kalbi ile kendini bile yalanlar. Üçüncüsü fiil ile tasdiktir ki, bir sözün gereğini fiilen yerine getirmekle olur. Bu da kalp ile veya dil ile tasdikten birine veya her ikisine yakın olup olmadığına göre birkaç dereceye ayrılır. Fiil ile tasdik, kalp ile tasdike uygun düşmezse gösteriş veya zorlama ile yapılmış olur. Acaba din lisanında iman bunların hangisidir? Yani İslam dininde bunların hangisini yapan mü'min sayılır? Lügattaki iman ile dindeki imanın farkı var mıdır? Bunu Kur'ân'dan ağır ağır öğreneceğiz ve bu âyetten itibaren başlıyoruz. Dindeki imanın, lügattaki imandan iki yönden özelliği bahis konusudur. Birincisi, iman edilecek olan ilgili (yani kendisine inanılacak şey) bakımından şer'î iman özeldir. Allah'ın birliğine ve Muhammed (s.a.v.)'in Allah tarafından getirdiği kesin olarak bilinen şeylere kısaca ve gerektiğinde genişçe inanmaktır. Bunun en özetli olanı Allah'a ve ondan gelene inanmak, diğer deyişle (Allah'tan başka ilâh yoktur; Muhammed Allah'ın Resulüdür.) kelime-i tevhidine inanmaktır. Bir derece tafsîl (açıklama) ile, Allah'a, Muhammed (s.a.v.)'in peygamber [21.09.2023 18:47] Annem: Allah onu (bu kadarcık iyiliği sebebiyle affedip) cennetine koydu." Buhârî, Büyû 17-18, Enbiyâ 50, İstikrâz 5; Müslim, Müsâkât 26-31, (1560). 202 - Amra Bintu Abdirrahmân (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Bir adam bir meyve bahçesinin meyvelerini toptan satın aldı. Meyveyi toplayıp miktarını tayin edince, tahmîn edilenden noksan buldu. Bahçe sâhibini görerek eksik çıkan kısmı hesaptan düşmesini veya alım-satım akdinden dönmesini talebetti. Fakat adam teklif edilenleri kabul etmemeye yemin etti. Bunun üzerine müşterinin annesi, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e müracaat ederek durumu arzetti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "O adam, hayır yapmamaya yemin etmiştir" buyurdu. Bu sözü işiten bahçe sâhibi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü, talebini kabul ettim" dedi. Muvatta, Büyû 15, (2, 621); Buhârî, Sulh 10; Müslim, Müsâkât 19, (1557). 203 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kim bir Müslümanın ikâlesini (yani alım-satım akdini feshetmesini) kabul ederse, Allah da onu düşmekten kurtarır" Ebu Dâvud, Büyû 54, (3460); İbnu Mâce, Ticârât 26, (2199). ÖLÇÜLER VE TARTILAR HAKKINDA 204 - İbnu Ömer anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "(Şer'i hukuku ödemek için) vezin'de Mekke halkının vezn'i esastır, keyl'de de Medine halkının keyl'i [21.09.2023 18:48] Annem: Fıkıh Mezhepleri Ana Sayfa İslam Dini Fıkıh Mezhepleri İlgili a) Kavram ve Tarihçe Fıkıh kelimesi sözlükte “bir şeyi bilmek, iyi ve tam anlamak, içyüzünü ve inceliklerini kavramak” anlamına gelir. Terim olarak fıkıh hicri ilk asırlarda zihni çaba ile elde edilen dini bilgilerin tamamını ifade etmişken, iman ve itikad konularının ayrı bir ilim dalı olarak teşekkül etmesine paralel olarak, ileri dönemlerde İslam’ın fert ve toplum hayatının değişik yönleriyle ilgili şer‘i-ameli hükümlerini bilmenin ve bu konuyu inceleyen ilim dalının özel adı olmuştur. Fıkıh ilminde uzman olan kimselere de fakih (çoğulu fukaha) denir. Öte yandan fıkıh, ilk dönem literatüründe, şer‘i delillerden hüküm elde etme faaliyeti olan ictihad anlamında kullanılmış, fakih ve müctehid eş anlamlı kabul edilmişken, ileri dönemlerde ictihad yetkinliğine ulaşamamış fakat fıkhi hükümleri delilleriyle birlikte bilen veya fıkıh ilmi ile meşgul olan kimselere de fakih denmeye başlanmıştır. Bir bakıma müslümanın davranış bilgisi demek olan fıkhın iki ana kaynağı, Kur’an ve Sünnet’tir. Kur’an’ın nüzulü ve Hz. Peygamber’in bu dini insanlığa tebliği miladi 610-632 yılları arasına rastlayan yirmi üç yıla yakın bir zaman dilimine yayılmıştı. İslami öğretilerin doğru anlaşılabilmesi ve sağlıklı biçimde uygulanabilmesi için kuşkusuz İslam tebliğinin bir bütün olarak düşünülmesi gerekir. Ancak, bu kapsamdaki hükümlerin tebliğinde izlenen metodun ve esas alınan öncelikler sıralamasının dikkate alınması da, bütünün iyi kavranması açısından önemlidir. Konuya bu açıdan bakıldığında İslam tebliğinin farklı özellikler taşıyan biri Mekke dönemi diğeri Medine dönemi olmak üzere iki ana döneme yayıldığı görülür. Gerçekten Hz. Peygamber, hicrete kadar geçen on iki yılı aşkın süre içinde (Mekke döneminde) şirk ve sapıklıkla mücadele etmiş, insanların İslam’ın inanç ve ahlak esaslarına gönülden bağlanmaları için çaba harcamıştır. Bu dönemde inen Kur’an-ı Kerim ayetleri, kalplere tevhid inancını, yardımlaşma ve fazilet duygusunu yerleştirmeyi hedef alıyor, evrendeki varlık ve olaylar üzerinde düşünmeye yönlendiriyor, yer yer somut anlatımlarla hemen bu hayatın peşi sıra bir ahiret hayatının bulunduğunu vurguluyor, geçmiş toplumların tarihinden ibret levhaları gösteriyor; böylece daha sonra tebliğ edilecek hükümler sisteminin ruhunu ve külli esaslarını hazırlıyordu. Bu dönemde inen ayetlerde ameli hükümler pek nadirdi. Hz. Peygamber Medine’ye geldikten sonra, örgütlediği toplumun barış içinde yaşayabilmesini sağlayacak bir ahidname (antlaşma metni) düzenleme işine öncelik verdi. Resulullah’ın bu girişimi, onun bu dönemde, ashabına ve tüm insanlığa hayatın dini, siyasi ve medeni bütün yönlerine ait uygulamalı bir model ortaya koymayı planladığını gösteriyordu. Sıra, Mekke döneminde oluşturulan sağlam inanç ve ahlak temellerinin üzerine, dünyevi hayatı ahiret hayatı ile dengeli biçimde düzenleyecek bir sistemin sütunlarını oturtmaya gelmişti. İşte böyle bir süreç içinde ortaya konan fıkhi esaslar ve hükümler, daha sonra müstakil bir ilmin ve zengin bir hukuk hazinesinin ana malzemesini oluşturmuştur. Hz. Peygamber hayatta iken vahiy devam ettiğinden, karşılaşılan meseleler doğrudan doğruya Resulullah’a arzedilir, konu hakkında ya ayet iner veya Hz. Peygamber onu doğrudan kendisi çözümlerdi. Bu ikinci yol, Hz. Peygamber’in kendi ictihadına göre hükmetmesiydi. Esasen Resulullah’ın ictihadı vahyin kontrolünde olduğundan, onun ulaştığı sonuçların isabetsiz olması halinde, o şekli ile kalması düşünülemez ve -son tahlildebu hükümler de sünnet kapsamında sayılır. Resulullah’ın bu yola başvurmasının asıl önemli yönü ise, sahabeyi ictihada alıştırması ve özendirmiş olmasıydı. Nitekim Hz. Peygamber’in Mua [21.09.2023 18:48] Annem: At Nalı Ana Sayfa A At Nalı Rüyada at nalı görmek, uğurla yorumlanır. Yolda bir at nalı bulmuş olan memnun olur.Evinin kapısına uğur olsun diye bir at nalı taktiğini görmek, o haneye rahatsızlık ve mutsuzluk girmeyeceğine işarettir.At nalı sözcüğünün rüya yorumu farkına varmış olduğunuz üzere net ve anlaşılır anlatılmıştır. Yalnız rüya yorumlarında unutmuş olmamanız lazım olan en önem derecesi yüksek özellik rüyanızda gördüğünüz öbür nesle ve fiillerin izah etmelerine bakmış olmak bunların tamamını birleştirerek mana vermektir. Bunun için muhakkak sitemizdeki arama menüsünü kullanınız.Dikkat etmeniz lazım olan başka ehemmiyetli bir konu ise rüyanızı bütünlüğünü muhafaza ederek görüp ona göre değerlendirmeye tabi tutmaya çalışmış olmanız gerekmektedir. Rüyalar sürekli size ilerisi için malumat vermiş olmak için olmayabilir, gündelik yaşamınızda üstüne muhakeme etdiğiniz mevzular ile alakalı rüyalar görmüş olmanız doğaldır. Baze ise rüyalar çok karışık ve mana vermek bir o kadar güçtür. Bu vaziyetlerde tabirlerden faydalandığınızda ve yorum yaparken farkında olunması lazım gelen mevzu iyimser olmak suretiyle yorumlamış olmak olmalıdır.Bir rüyayı tabir etmek, yorumlamış olmak cidden zordur. Ama bilmiş olmalısınız ki burdaki izahlar senelerce biriktirilmiş malumatların ve tecrübelerin ürünüdür.Rüyanızda temel nesne olmak suretiyle At nalı görmüş olabilirsiniz fakat muhakkak öbür neslelerin de rüya tabirlerine bakmış olarak rüyanızı bütünlüğünü muhafaza ederek manalandırmaya çalışınız. in A Diğer Konular Azat Azat etmek Azık Azil Azmetmek Azrail [21.09.2023 18:49] Annem: ÂZER Ana Sayfa A ÂZER İbrâhim aleyhisselâmın amcası ve üvey babası. İbrâhim aleyhisselâmın babasının ismi Târûh idi. Târûh mü’min idi. Âzer putperest idi. Nemrûd taraftarı idi. Târûh ölünce, Âzer, İbrâhim aleyhisselâmın annesini aldı. Böylece üvey babası oldu. (Senâullah Dehlevî) Târûh ile Âzer iki kardeş idi. Arablar amcaya da baba derlerdi. (Abdülhakîm Arvâsî) İlgili TÂRÛH 9 Eylül 2021 Benzer yazı NÂHÛR 9 Eylül 2021 Benzer yazı İBRÂHİM ALEYHİSSELÂM 9 Eylül 2021 Benzer yazı in A, Â Diğer Konular Ayn Harfi Ayn-el-Yakîn AZÂB ÂZÂD Âzâd Etmek Âzâd Olmak AZÎM (El-Azîm) AZÎMET AZÎZ (El-Azîz) AZÎZAN Copyright 2021 by Maviay.co [21.09.2023 18:50] Annem: * * * بِاسْمِهِ   ❊  وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ Bu âciz kardeşiniz, hem o itiraz eden o eski dost zâta hem ehl-i dikkate ve sizlere beyan ediyorum ki: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın feyziyle Yeni Said (R.A.) hakaik-i imaniyeye dair o derece mantıkça ve hakikatça bürhanlar zikrediyor ki; değil müslüman üleması, belki en muannid Avrupa feylesoflarını da teslime mecbur ediyor ve etmektedir. Amma Risale-i Nur’un kıymet ve ehemmiyetine işarî ve remzî bir tarzda Hazret-i Ali (R.A.) ve Gavs-ı A’zam’ın (R.A.) ihbaratı nev’inden, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi bu zamanda bir mu’cize-i maneviyesi olan Risale-i Nur’a nazar-ı dikkati celbetmesine mana-yı işarî tabakasından rumuz ve îmaları, i’cazının şe’nindendir ve o lisan-ı gaybın belâgat-ı mu’cizekâranesinin muktezasıdır. Evet Eskişehir hapishanesinde dehşetli bir zamanda ve kudsî bir teselliye pek çok muhtaç olduğumuz hengâmda, manevî bir ihtarla: “Risale-i Nur’un makbuliyetine eski evliyalardan şahid getiriyorsun. Halbuki  وَلاَ [21.09.2023 18:50] Annem: Nasıl bazan en küçük bir nefer bir hizmete meselâ düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşir gidemez veyahut bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünki büyük adam her şeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san’atında büyüktür. Kezalik o maânî-i mütezahime içinde bazan bir küçük mana riyaset eder. O kıymetdar oluyor. Zira onun vazifesi şimdi gelecek bir esbab ile ehemmiyetlidir. Buna işaret eden ve kıymetine menar olan sarih hüküm ve lâzım-ı karibinin adem-i salahiyetidir ki, onun hatırası için irsal-i lafz ve sevk-i hitab edilsin ve kelâm dahi postacılık etsin. Zira ya bedihî ve malûmdur.. görünüyor veyahut hafif ve zayıftır, asıl garazda ehemmiyeti yoktur. Veyahut onu hüsn-ü telakki ve kabul edecek ve ona kulak verecek muhatab yoktur. Veyahut mütekellimin haline muvafakat ve tekellüme dâî olan arzuya hizmet edemez. Veyahut muhatabın şe’n ve haysiyetine imtizac, istimzac edemez. Veyahut kelâmın makamında ve müstetbeatın tevabiinde ecnebi görünüyor. Veyahut garazın muhafazasına ve levazımın tedarikine müstaid değildir. Demek her bir makamda bu esbablardan yalnız birinin sözü dinlenir. Fakat umumen ittihad etseler, kelâmı en yüksek tabakaya çıkartıyorlar. Hâtime Bazı maânî-i muallaka vardır ki, bir şekl-i muayyenesi ve bir vatan-ı hususiyesi yoktur. Müfettiş gibi herbir daireye girer. Bazı kendine hususî bir lafız takıyor. Bu muallakatın bir kısmı ise harfiye ve hevaiye gibidir. Başka kelime onu derununa çeker. Bazan bir cümleye belki bir kıssate nüfuz eder. Ne vakit o cümleyi ezdirirsen ruh gibi o mana takattur eder. Meselâ hasret ve iştiyak ve temeddüh ve teessüf ilâ âhir.. gibi manalardır… Yedinci Mes’ele Belâgatın ukde-i hayatiyesi, tabir-i diğer ile beyanın felsefesi veyahut şiirin hikmeti ise; hariciyatın nevamisi ve mekayisini temessül etmektir. Şöyle: Hakaik-i hariciyedeki kanunları kıyas-ı temsilî cihetiyle ve deveran tarîkiyle ve vehmin tasarrufuyla şâirane olan maneviyat ve ahvalde yerleştirmektir. Demek âyine gibi, hariçten in’ikas eden hakikatın şualarını temessül eder. Güya kendi san’at-ı hayaliyesiyle ve nakş-ı kelâmîsiyle hilkat ve tabiatı taklid ve muhakât eder. Evet kelâmda hakikat olmaz ise de, en ekall şebih ve nizamından istimdad etmek ve onun danesi üzerinde sünbüllenmek gerektir. Fakat her danenin mahsus bir sünbülü vardır. Bir buğday bir ağaç kadar sünbüllenmez. Felsefe-i beyan nazara alınmaz ise; belâgat hurafat gibi hayal gul gibi sâmi’e hayretten başka bir faide vermez. İşaret: Felsefe-i beyaniyeye müşabih, Nahv’in dahi bir felsefesi vardır. O felsefe ise, vâzıın hikmetini beyan eder. Kütüb-ü Nahiv’de mezkûr olan, münasebat-ı meşhure üzerine müessestir. Meselâ bir mamule iki âmil dâhil olmaz. Ve “hel” lafzı fiili gördüğü gibi sabretmez, visal ister. Hem fâil kuvvetlidir, kavî olan zammeyi kendine gasbeder. Meselâ, hariç ve kâinatta cari olan kanunların birer aks-i misalîsidir. Tenbih: Bu münasebat-ı Nahviye ve Sarfiye olan hikmet-i vâzı’ ise; felsefe-i beyan derecesinde olmaz ise de, pek büyük bir kıymeti vardır. Ezcümle: İstikra ile sabit olan ulûm-u nakliyeyi, ulûm-u akliyenin suretlerine çeviriyor [21.09.2023 20:14] Annem: (Haşiye): Bu nüktenin bâki kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz. Evet اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى bu taguta bakar ve baktırır. Said Nursî * * * [Risale-i Nur kahramanı Hüsrev’in “Meyve’nin Onbirinci Mes’elesi” münasebetiyle yazdığı mektubun bir parçasıdır.] بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ Çok mübarek, çok kıymetdar, çok sevgili üstadımız efendimiz! Millet ve memleket için çok büyük güzellikleri ihtiva eden “Meyve” “Dokuz Mes’ele”si ile, dehşetli bir zamanda, müdhiş âsiler içinde en büyük düşmanlar arasında hayretfeza bir surette şakirdlerine necat vermeye vesile olmakla kalmamış, Onuncu [21.09.2023 20:28] Annem: Sekizinci Mes’ele Maânî-i beyaniyenin aşılaması ve telkîhi ve manaların becayiş ve inkılabları kelimenin mana-yı hakikîsi, ya garaz veyahut mana-yı muallakadan birisini teşerrüb ve içine cezb etmektir. Zira içine girdiği vakit sahib-ül beyt olan hakikata ve esasa dönüyor. Ve asıl lafzın sahibi olan mana ise bir suret-i hayatiyeye dönüyor. Ona meded verir. Ve müstetbeattan istimdad eder. Bu sırdandır ki kelime-i vâhidenin maânî-i müteaddidesi oluyor. Ve becayiş ve telkîhat bundan çıkar. Bu noktadan gaflet eden, büyük bir belâgatı kaybeder… İşaret: Bir şey merkeb ve binilmiş ise عَلَى lafzına müstehak olduğu gibi, zarf gibi içine aldığından فِى lafzını ister. تَجْرِى فِى الْبَحْرِ gibi. Hem de bir şey âlet olduğundan بَاء lafzını ister. صَعَدْتُ السَّطْحَ بِالسُّلَّمِ gibi. Ve mekân ve merkeb olduğundan فِى ve عَلَى lafızlarını dahi ister. Hem de gaye olduğundan اِلَى ve حَتَّى lafızlarını ister. İllet ve zarf olduğundan لاَمْ ve فِى lafızlarını dahi ister. وَ الشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ gibi. İşte sermeşk; sen de kıyas edebilirsen et [21.09.2023 20:28] Annem: (Haşiye): Bu nüktenin bâki kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temasıdır. Biz de bakmaktan memnuuz. Evet اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغَى bu taguta bakar ve baktırır. Said Nursî * * * [Risale-i Nur kahramanı Hüsrev’in “Meyve’nin Onbirinci Mes’elesi” münasebetiyle yazdığı mektubun bir parçasıdır.] بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّهِ وَ بَرَكَاتُهُ Çok mübarek, çok kıymetdar, çok sevgili üstadımız efendimiz! Millet ve memleket için çok büyük güzellikleri ihtiva eden “Meyve” “Dokuz Mes’ele”si ile, dehşetli bir zamanda, müdhiş âsiler içinde en büyük düşmanlar arasında hayretfeza bir surette şakirdlerine necat vermeye vesile olmakla kalmamış, Onuncu ve Onbirinci Mes’eleleri ile hususuyla [21.09.2023 20:28] Annem: ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı, mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip, ona dua-yı rahmet ve saadet edip, ona medih ve muhabbet etmiş olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile konuşacak ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış ve sair nev’-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır. İKİNCİ NÜKTELİ İŞARET: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia-yı nübüvvet etmiş; Kur’an-ı Azîmüşşan gibi bir fermanı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu’cizat-ı bahireyi göstermiştir. O mu’cizat, heyet-i mecmuasıyla, dava-yı nübüvvetin vukuu kadar vücudları kat’îdir. Kur’an-ı Hakîm’in çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki; o muannid kâfirler dahi mu’cizatın vücudlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etba’larını kandırmak için, -hâşâ- sihir demişler. Evet mu’cizat-ı Ahmediye’nin (A.S.M.) yüz tevatür kuvvetinde bir kat’iyyeti vardır. Mu’cize ise; Hâlık-ı Kâinat [21.09.2023 20:29] Annem: Evet Hücumat-ı Sitte saklandığı muayyen yerinde fevkalâde bir surette kaybolması, ehemmiyetli bir hâdisenin önünü aldı. Üstada ârız olan bu hilaf-ı âdet halet ve o risalenin muayyen yerinde bulunmaması, kat’iyyen tesadüfe hamledilmez. Bir hafta sonra o risaleyi hilaf-ı me’mul bir yerde bulduk. Üstadımın emriyle Emin kardeşime ehemmiyetli bir surette okudum. Üstad bize izahat veriyordu. O vakte kadar böyle mühim ve tesirli ders almamıştık. Demek bu iki mühim sırra binaen risale kendini göstermedi. İşte bu hâdise Risale-i Nur’un ihlaslı ve sadık şakirdleri her vakit bir hıfz u inayet altında ve daima himayet altında olduklarına şübhe bırakmıyor. Üçüncüsü: Üstadımızın bir okka (yani kilo) peyniri vardı. Ekser günlerde o peynirden hoşuna gittiği için, bir-iki defa yiyordu. Hem bize de yediriyordu. Hem yemeksiz olduğu ekser vakitlerde ondan yediği halde, altı ay kadar devam ettiğini ve halen de, yüz dirhem kadar o peynirden bulunduğunu, ben -yani daimî hizmetçisi Emin- ve ben -yani talebesi ve hizmetçisi Küçük Hüsrev- yakînen görüp tasdik ediyoruz. Fakat bu hâdise-i bereketin [21.09.2023 20:29] Annem: Meyve: Ey nefis! Ehl-i dünyaya, hususan ehl-i sefahete, hususan ehl-i küfre bakıp surî zînet ve aldatıcı gayr-ı meşru lezzetlerine aldanıp taklid etme. Çünki sen onları taklid etsen, onlar gibi olamazsın. Pek çok sukut edeceksin. Hayvan dahi olamazsın. Çünki senin başındaki akıl, meş’um bir âlet olur. Senin başını daima döğecektir. Meselâ: Nasılki bir saray bulunsa, büyük bir dairesinde büyük bir elektrik lâmbası bulunur. O elektrikten teşa’ub etmiş ve onunla bağlı küçük küçük elektrikler, küçük menzillere taksim edilmiş. Şimdi birisi o büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirip ziyayı kapatsa, bütün menziller derin bir karanlık içine ve bir vahşete düşer. Ve başka sarayda büyük elektrik lâmbasıyla merbut olmayan küçük elektrik lâmbaları, her menzilde bulunuyor. O saray sahibi büyük elektrik lâmbasının düğmesini çevirerek kapatsa, sair menzillerde ışıklar bulunabilir. Onunla işini görebilir, hırsızlar istifade edemezler. İşte ey nefsim! Birinci saray, bir müslümandır. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, onun kalbinde o büyük elektrik lâmbasıdır. Eğer onu unutsa, el’iyazü billah kalbinden onu çıkarsa, hiçbir peygamberi daha kabul edemez. Belki hiçbir kemalâtın yeri ruhunda kalamaz, hattâ Rabbini de tanımaz. Mahiyetindeki bütün menziller ve latifeler, karanlığa düşer ve kalbinde müdhiş bir tahribat ve vahşet oluyor. Acaba bu tahribat ve vahşete mukabil hangi şeyi kazanıp ünsiyet edebilirsin? Hangi menfaati bulup o tahribat zararını onunla tamir edersin? Halbuki ecnebiler, o ikinci saraya benzerler ki, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nurunu kalblerinden çıkarsalar da, kendilerince bazı nurlar kalabilir veya kalabilir zannederler. Onların manevî kemalât-ı ahlâkiyelerine medar olacak Hazret-i Musa ve İsa Aleyhimesselâm’a bir nevi imanları ve Hâlıklarına bir çeşit itikadları kalabilir. Ey nefs-i emmare! Eğer desen: “Ben, ecnebi değil, hayvan olmak isterim.” Sana kaç defa söylemiştim: “Hayvan gibi olamazsın. Zira kafandaki akıl olduğu için, o akıl geçmiş elemleri ve gelecek korkuları tokatıyla senin yüzüne, gözüne, başına çarparak dövüyor. Bir lezzet içinde bin elem katıyor. Hayvan ise, elemsiz güzel bir lezzet alır, zevkeder. Öyle ise, evvelâ aklını çıkar at, sonra hayvan ol. Hem كَاْلاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ sille-i te’dibini gör.” Beşinci Meyve: Ey nefis! Mükerreren söylediğimiz gibi; insan, şecere-i hilkatin meyvesi olduğundan, meyve gibi en uzak ve en câmi’ ve umuma bakar ve umumun cihet-ül vahdetini içinde saklar bir kalb çekirdeğini taşıyan ve yüzü kesrete, fenaya, dünyaya bakan bir mahluktur. Ubudiyet ise, onun yüzünü fenadan bekaya, halktan Hakk’a, kesretten vahdete, müntehadan mebde’e çeviren bir hayt-ı vuslat, yahut mebde’ ve münteha ortasında bir nokta-i ittisaldir. Nasılki tohum olacak kıymetdar bir meyve-i zîşuur, ağacın altındaki zîruhlara baksa, güzelliğine güvense, kendini onların ellerine atsa veya gaflet edip düşse, onların ellerine düşecek, parçalanacak, âdi bir tek meyve gibi zayi’ olacak. Eğer o meyve, nokta-i istinadını bulsa, içindeki çekirdek, bütün ağacın cihet-ül vahdetini tutmakla beraber ağacın bekasına ve hakikatının devamına vasıta olacağını düşünebilse, o vakit o tek meyve içinde bir tek çekirdek, bir hakikat-ı külliye-i daimeye, bir ömr-ü [21.09.2023 20:30] Annem: S- Bir büyük adama ve bir veliye ve bir şeyhe ve bir büyük âlime karşı nasıl hür olacağız? Onlar meziyetleri için bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların faziletlerinin esiriyiz. C- Velayetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni tevazu ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir. Siz de büyük tanımayınız.... S- Heyhat! Bize teselli veren şu ulvî emeli ye’se inkılab ettiren ve etrafımızda hayatımızı zehirlendirmek ve devletimizi parça parça etmek için ağızlarını açmış olan o müdhiş yılanlara ne diyeceğiz? C- Korkmayınız. Medeniyet, fazilet ve hürriyet; âlem-i insaniyette galebe çalmağa başladığından, bizzarure terazinin öteki yüzü şey’en fe-şey’en hafifleşecektir. Farz-ı muhal olarak, Allah etmesin, eğer bizi parça parça edip öldürseler; emin olunuz, biz yirmi olarak öleceğiz, üçyüz olarak dirileceğiz. Başımızdan rezail ve ihtilafatın gubarını silkip, hakikî münevver ve müttehid olarak kervan-ı benî-beşere pişdarlık edeceğiz. Biz, en şedid, en kavî ve en bâki hayatı intac eden [21.09.2023 20:41] Annem: ! Kâinatın sahifelerinde “delil-ül inaye” ile anılan nizama ait âyetleri okuyamadı isen, sıfat-ı kelâmdan gelen Kur’an-ı Azîmüşşan’ın âyetlerine bak ki; insanları tefekküre davet eden bütün âyetleri şu delil-ül inayeyi tavsiye ediyorlar. Ve nimetleri ve faideleri sayan âyetler dahi, delil-ül inaye denilen o yüksek nizamın semerelerinden bahsediyorlar. Ezcümle: Bahsinde bulunduğumuz şu âyet اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمُ اْلاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ cümleleriyle, o nizamın faidelerini ve nimetlerini koparıp insanlara veriyorlar. Delil-i İhtiraî: Mezkûr âyetin Sâni’in vücud u vahdetine işaret eden delillerinden biri de, اَلَّذِى خَلَقَكُمْ وَالَّذِينَ مِنْ قَبْلِكُمْ cümlesiyle işaret ettiği “delil-i ihtiraî”dir. Delil-i ihtiraînin hülâsası şöyle izah edilebilir: Cenab-ı Hak hususî eserlerine menşe’ ve kendisine lâyık kemalâtına me’haz olmak üzere, her ferde ve her nev’e has ve müstakil bir vücud vermiştir. Ezel cihetine sonsuz olarak uzanıp giden hiçbir nev’ yoktur. Çünki bütün enva’, imkândan vücub dairesine çıkmamışlardır. Ve teselsülün de bâtıl olduğu meydandadır. Ve âlemde görünen şu tegayyür ve tebeddül ile bir kısım eşyanın hudûsu, yani yeni vücuda geldiği de göz ile görünüyor. Bir kısmının da hudûsu, zaruret-i akliye ile sabittir. Demek hiçbir şeyin ezeliyeti cihetine gidilemez. Ve keza ilm-ül hayvanat ve ilm-ün nebatatta isbat edildiği gibi, enva’ın sayısı ikiyüz binden ziyadedir. Bu nev’ler için birer âdem ve birer evvel-baba lâzımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız kudret-i İlahiyeden vücuda geldikleri zarurîdir. Çünki bu nev’lerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri bâtıldır. Ve bazı nev’lerin başka nev’lerden husule gelmeleri tevehhümü de bâtıldır. Çünki iki nev’den doğan nev’, alel’ekser ya akîmdir veya nesli inkıtaa uğrar. Tenasül ile bir silsilenin başı olamaz. Hülâsa: Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilelerin mebdei en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir. Evet şuursuz, ihtiyarsız, camid, basit olan esbab-ı tabiiyenin, bütün akılları hayrette bırakan o enva’ silsilelerinin icadına kabiliyeti [21.09.2023 20:42] Annem: bazı şeyler söyleyeceğim, hatırında kalsın. Evvelâ: Bedre’deki yüz senelik vazifeyi on sene zarfında gören Sabri kardeşimizin samimî dostları olan Hakkı, Hulusi, پ Mehmed ve Barla’da Şamlı, Süleyman, Bahri gibi kıymetdar kardeşlerimize benim tarafımdan çok selâm ediyorum. Sâniyen: Küçük Ali’nin büyük kardeşi mübarek Mustafa’nın Abdurrahman’dan irsiyet aldığı vazifesini, kahraman kardeşi ve mübarek mahdumu o vazifeyi tamamıyla görüyorlar. Onun vazifesi ve hizmeti devam ediyor, merak etmesin. Hâfız Mustafa, elhak merhum Hâfız Ali’nin zamanında onunla beraber ektikleri nuranî tohumların çok mübarek mahsulâtı var. Hem Hâfız Ali’nin (R.H.) vefatından sonra hapiste onun yerinde bana hizmeti, her vakit onu, benim hatırıma getiriyor. Merhum Lütfü’nün ehemmiyetli vârislerinden Abdullah Çavuş, kahraman Tahirî ile Atabey’i Nurs karyem hükmüne getirmişler. İslâmköy’lü Abdullah, Hâfız Ali (R.H.) zamanında Risale-i Nur’a çok hizmet etmiş. Onlara umumen selâm ediyorum. Mübarek Tahirî’nin küçücük bir Medrese-i Nuriye hükmünde hanesindeki mübareklere dua ediyorum. Yeni bir Hâfız Ali (R.H.) nümunesini gösteren ve Milas’lı Halil İbrahim’in sadakatını andıran İslâmköy’lü Halil İbrahim ve orada ona benzeyen kardeşlerime de pek çok selâm; ve bilhâssa Isparta’da kahraman Rüşdü’nün kahraman kardeşi Burhan bizi çok minnetdar ettiğini ve az bir işle bize ve Risale-i Nur’a pek çok iş gördüğünü söyleyiniz. Zâten sana şifahen söylemiştim, unutma, hususî Zekâi’yi de gör ve de ki: “Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum. Yine Zekâi namında ve suretinde biraderzadem Abdurrahman’ı yine bana verdi.” Daha şifahen söylediklerimi sen bilirsin, sen benim mektubumsun. * * * Aziz, sıddık kardeşlerim! Sizin bu defa neş’eli güzel mektublarınız, Risale-i Nur’un serbestiyeti ve matbaa kapısıyla intişarı hakkında beni çok mesrur eyledi. Ve kahraman Tahirî’nin yine bu ehemmiyetli işde çalışması için buraya gelmesi, beni şiddetle dünyaya bakmağa sevketti. Kalben dedim: Madem kardeşlerim bu derece istiyorlar, çaresini arayacağız. Gecede kalbime geldi ki: İki ehemmiyetli sebebden, inayet-i İlahiye tam serbestiyet ve eski harflerle tamamını tab’etmek tam müsaade etmiyor: Birinci sebeb: İmam-ı Ali’nin (R.A.) işaret ettiği gibi, perde altında her müştak, kendi kalemi ile veyahut başka kalemi çalıştırmasıyla büyük bir ibadet ve âhirette şehidlerin kanıyla racihane müvazene edilen mürekkep ile mücahede hükmündeki kitabetle envâr-ı imanı neşretmektir. Eğer tab’edilse, herkes kolayca elde ettiği için, kemal-i merakla ona çalışamaz, bilfiil neşrine hizmet vazifesini kaybeder. İkinci sebeb: Risale-i Nur’un mühim bir vazifesi, âlem-i İslâmın ekseriyet-i mutlakasının yazısı ve hattı olan huruf-u Arabiyeyi muhafaza etmek olduğundan, tab’ yoluyla işe girişilse; şimdi ekser halk yalnız yeni hurufu bildikleri için, en çok risaleleri yeni hurufla tab’etmek lâzım gelecek. Bu ise Risale-i Nur’un yeni hurufa bir fetvası olup, şakirdleri de o kolay yazıyı tercih etmeğe sebeb olur. Onun için şimdiye kadar pek çok müstehak ve lâyık iken, Risale-i Nur’a serbestiyet verilmemişti. Lillahilhamd şimdi hakikatlarının kuvvetiyle serbestiyeti kazandı. Hattâ eski harfle tab’ yasak iken [21.09.2023 20:42] Annem: ile hikmetin levazımı bir değildir. Birisine ait levazımatı ötekisinden taleb etmek hatadır. Ve keza daire-i esbabın iktizası ile daire-i itikad ve tevhid’in iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli. Ve keza kudretin taallukatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyatı ayrıdır. Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücudun tedricîdir. Berzahî âyinelerde âni ve def’îdir. Çünki icad ile tecelli arasında fark vardır. Remz Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünki İslâmiyet’in telkinatıyla küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak; şek ve tereddüde inkılab etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikas ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümidleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılab etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise, her iki tarafa baktırır. Deve kuşu gibi, tam manasıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur. Remz Arkadaş! Nefis, tenbellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temenni eder. Sonra mülahaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet, ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler, adem-i mes’uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa derhal tövbe ile vazifesine avdet eder. Remz Arkadaş! Her bir insanın bir nokta-i istinadı bulunduğuna nazaran, istinad noktalarının tefavütüne göre insanların yapabileceği işler de tefavüt eder. Meselâ: Büyük bir sultana istinadı olan bir nefer, bir şahın yapamadığı bir işi yapar. Çünki nokta-i istinadı şahtan büyüktür. Evet kudret-i ezeliye tarafından memur edilen baûda yani sivrisineğin Nemrud’a olan galebesi; ve bir çekirdeğin “Fâlik-ul Habbi Ve-n Neva” tarafından verilen izin ve kuvvete binaen koca bir ağacın cihazatını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikatı tenvir eden bir hakikattır. Remz Arkadaş! “Katre” namındaki eserimde Kur’an’dan ilhamen takib ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur: Kur’andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, manevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünki müessir ancak eserde görünebilir. Manevî asansör hükmünde olan murakabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşkildir. Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar. Kur’an ise, bize asâ-yı Musa gibi bir hakikat vermiştir ki; nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum. Evet وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ beytiyle, bu hakikat hakikatıyla tebarüz eder. 4(*) Remz Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda zerre-miskal kaldıkça hakikat güneşinin görünmesine mani’ bir hicab olur. Evet müşahedemle sabittir ki; kat’î, yakînî bürhanlar ile deliller dolu olan büyük bir kal’ada, küçük bir taşta bir za’fiyet görünürse, o kör olası nefis o kal’ayı tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir [21.09.2023 20:43] Annem: Söz’ün Zeyli بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَ قَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحَى لَهَا الخ... Şu sure kat’iyyen ifade ediyor ki: Küre-i Arz, hareket ve zelzelesinde vahy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor. [Manevî ve ehemmiyetli bir canibden şimdiki zelzele münasebetiyle altı-yedi cüz’î suale karşı yine manevî ihtar yardımıyla cevabları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.] Birinci Sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm manevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve me’yusiyet ekser halkın ekser memlekette gece istirahatını selbederek dehşetli bir azab vermesi nedendir? Yine manevî cevab: Şöyle denildi ki: Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemal-i neş’e ve sürur ile sarhoşçasına gayet heveskârane şarkıları ve bazan kızların sesleriyle radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde cazibedarane işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi. İkinci Sual: Niçin gavurların memleketlerinde bu semavî tokat başlarına gelmiyor? Bu bîçare müslümanlara iniyor? Elcevab: Büyük hatalar ve cinayetler te’hir ile büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler ta’cil ile küçük merkezlerde verildiği gibi; mühim bir hikmete binaen ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı a’zamı, Mahkeme-i Kübra-yı Haşre te’hir edilerek ehl-i imanın hataları, kısmen bu dünyada cezası verilir. 32(Haşiye) Üçüncü Sual: Bazı eşhasın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir? Elcevab: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle; ekser nâsın o zalim eşhasın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla manen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir [21.09.2023 20:43] Annem: Bir hakikat-ı imaniyeye dair yüzer delail-i isbatiyenin hükmünü, nefyine delalet eden bir emare ile kırmak ister. Halbuki kaide-i mukarreredir ki: “Bir isbat edici, çok nefyedicilere tereccuh ediyor.” Bir davaya müsbit bir şahidin hükmü, yüz nâfîlere racih olur. Bu hakikata bu temsil ile bak. Şöyle ki: Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır, isbat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; isbat edici bütün delilleri nazardan ıskat ediyor. “İşte, bu saraya girilmez, belki saray değildir, içinde birşey yoktur.” der kandırır. İşte ey şeytanın desiselerine mübtela olan bîçare insan! Hayat-ı diniye, hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiyenin selâmetini dilersen ve sıhhat-ı fikir ve istikamet-i nazar ve selâmet-i kalb istersen; muhkemat-ı Kur’aniyenin mizanlarıyla ve Sünnet-i Seniyenin terazileriyle a’mal ve hatıratını tart ve Kur’anı ve Sünnet-i Seniyeyi daima rehber yap ve “ اَعُوذُ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ” de, Cenab-ı Hakk’a ilticada bulun. İşte bu onüç işaret, onüç anahtardır. Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın en âhirki suresi ve “ اَعُوذُ بِاللّهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ ”in mufassalı ve madeni olan اَسْتَعِيذُ بِاللّهِ بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ مَلِكِ النَّاسِ اِلهِ النَّاسِ مِنْ شَرِّ الْوَسْوَاسِ الْخَنَّاسِ الَّذِى يُوَسْوِسُ فِى صُدُورِ النَّاسِ مِنَ الْجِنَّةِ وَ النَّاسِ Suresinin hısn-ı hasîni ve kal’a-i metininin kapısını o onüç anahtarla aç, gir, selâmeti bul! سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاطِينِ ❊ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ [21.09.2023 20:44] Annem: وَ الثَّانِى : بَقَاءُ صُوَرِهَا فِى اْلاَلْوَاحِ الْمِثَالِيَّةِ . وَالثَّالِثُ : بَقَاءُ ثَمَرَاتِهَا اْلاُخْرَوِيَّةِ . وَ الرَّابِعُ : بَقَاءُ تَسْبِيحَاتِهَا الرَّبَّانِيَّةِ الْمُتَمَثِّلَةِ لَهَا الَّتِى هِىَ نَوْعُ وُجُودٍ لَهَا . وَ الْخَامِسُ : بَقَائُهَا فِى الْمَشَاهِدِ الْعِلْمِيَّةِ وَ الْمَنَاظِرِ السَّرْمَدِيَّةِ . وَ السَّادِسُ : بَقَاءُ اَرْوَاحِهَا اِنْ كَانَتْ مِنْ ذَوِى اْلاَرْوَاحِ ❊ وَ مَا وَظِيفَتُهَا فِى كَيْفِيَّاتِهَا الْمُتَخَالِفَةِ فِى مَوْتِهَا وَ فَنَائِهَا وَ زَوَالِهَا وَ عَدَمِهَا وَ ظُهُورِهَا وَ اِنْطِفَائِهَا اِلاَّ اِظْهَارُ الْمُقْتَضِيَاتِ ِلاَسْمَاءٍ اِلهِيَّةٍ فَمِنْ سِرِّ هذِهِ الْوَظِيفَةِ صَارَتِ الْمَوْجُودَاتُ كَسَيْلٍ فِى غَايَةِ السُّرْعَةِ تَتَمَوَّجُ مَوْتًا وَ حَيَاةً وَ وُجُودًا وَ عَدَمًا ❊ وَ مِنْ هذِهِ الْوَظِيفَةِ تَتَظَاهَرُ الْفَعَّالِيَّةُ الدَّائِمَةُ وَ الْخَلاَّقِيَّةُ الْمُسْتَمِرَّةُ فَلاَ بُدَّ لِى وَ لِكُلِّ اَحَدٍ اَنْ يَقُولَ : (حَسْبُنَا اللّهُ وَ نِعْمَ الْوَكِيلُ ) يَعْنِى حَسْبِى مِنَ الْوُجُودِ اَنِّى اَثَرٌ مِنْ آثَارِ وَاجِبِ الْوُجُودِ كَفَانِى آنٌ سَيَّالٌ مِنْ هذَا الْوُجُودِ الْمُنَوَّرِ الْمَظْهَرِ مِنْ مَلاَيِينَ سَنَةٍ مِنَ الْوُجُودِ الْمُزَوَّرِ اْلاَبْتَرِ ❊ نَعَمْ بِسِرِّ اْلاِنْتِسَابِ اْلاِيمَانِىِّ يَقُومُ دَقِيقَةٌ مِنَ الْوُجُودِ مَقَامَ اُلُوفِ سَنَةٍ بِلاَ اِنْتِسَابٍ اِيمَانِىٍّ بَلْ تِلْكَ الدَّقِيقَةُ اَتَمُّ وَ اَوْسَعُ بِمَرَاتِبَ مِنْ تِلْكَ اْلآلاَفِ سَنَةٍ . وَ كَذَا حَسْبِى مِنَ الْوُجُودِ وَ قِيْمَتِهِ اَنِّى صَنْعَةُ مَنْ هُوَ فِى السَّمَاءِ عَظَمَتُهُ وَ فِى اْلاَرْضِ آيَاتُهُ وَ خَلَقَ السَّموَاتِ وَ اْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ [21.09.2023 20:44] Annem: ); Üstadımın kardeş ve talebeleri olan zâtlar şübhesiz birinci ve ikinci hâli ruhlarında hissederler. Öyle ise beşerde bilhâssa mü’minlerdeki hâsselerin inkişafı tahdid edilemeyeceği için tevfik-i Huda ile bir kerre bu yola girenler, nefis ve şeytanlarına bu âciz, fakir ve bîçare kadar mağlub olmayacakları cihetle, terakki ve istifadeleri de o nisbette ziyade olur. Muhterem Üstadım bu kusurlu talebesine teveccühü; insanlara, mü’minlere, mü’minlerin bilhâssa benim gibi muhtaçlarına derece-i şefkatine ve benim ihtiyacımın en çok olduğuna delil ve misaldir. Hülâsa: Bana liyakatımın çok fevkinde hüsn-ü zan eden ve teveccüh gösteren aziz ve muhterem ve mütevazi Sabri Kardeş! Bil ki çok günahkâr, çok âciz, fakir, müflis, ümmet-i Muhammed’den (A.S.M.) bir abdim. Dualarınıza çok muhtacım. Acz ve fakr arzuhalini kabul ettirerek hazine-i hâssa-i Kur’an’dan âleme muhtelif nam ve tarz ve şekillerde cevherler teşhirine muvaffak olan dellâl-ı Kur’an’ın kudsî hizmetinde kendisine yardım en büyük emelim ve en ciddî temennim, en mukaddes niyetimdir. Bu niyetim sebebiyle Nurlarla meşgul olmak saadetine mazhar olduğum dakikalarında, hilaf-ı me’mul bazı sözler kendiliğinden kalbime ve kalemime gelmektedir ki, bu marifet benim değil elbet muhakkak ve mutlak Hazret-i Kur’an’dan lemaan eden Nurlara aittir. Öyle ise asıl üstad Kur’an’dır. Üstad-ı muhteremimiz elyak ve elhak muarrifi, mübelliği ve müderrisidir. Biz muhtaçlar fırsatı ganîmet bilmeli, cevherleri almalı; kalbimize, dimağımıza nakşetmek, dâreynde medar-ı saadetimiz olacak olan bu Nurlara alâ kadr-it tâka neşre çalışarak muhafazasını kuvvetleştirmeliyiz. وَمِنَ اللّهِ التَّوْفِيقُ Sâniyen: Mektubat’ın küçüklerinden on üçünü hâvi hususî mektublar mecmuasını aldım. Bu vesile ile de maziyi hâl yerine koyarak, derin manalı, şirin sohbetinizi bir kerre daha şevkle dinlemiş oldum. Zâten ben o vakitlerin mazide kalmasına razı değilim. Her vakit hâl gibi mütalaa ediyorum. Mazi, hâl, müstakbel bunlar da itibarî birer taksim değil mi? Ehl-i zevk için bu taksime ihtiyaç kalmıyor. Sâlisen: Yirmisekizinci Mektub’un Sekiz Mes’elesinden Birincisi, bana ait rü’ya hakkında kıymetli bir ders vermiş. وَجَعَلْنَا نَوْمَكُمْ سُبَاتًا âyetine güzel bir tefsir, nihayet manası zahir olmuş rü’yaya hoş bir tabir olmuştur. Nevme ait âyeti pek âlî ve münasib bir surette tefsirinizle, başta herkesten ziyade muhtaç Hulusi’niz olduğu halde bütün Risale-i Nur ve Mektubat-ün Nur müstemi’lerine ve kari’lerine faideli, zevkli, esaslı, ciddî, veciz ve belig bir ders daha vermiş oldunuz. Şuraya bir işaret etmek isterim; Kur’an’ın kerametine bir nokta, bir zerre daha ilâve ediyorum: Gerek Eğirdir’de, gerek burada bazan zihnime bir şey gelir ve kendisiyle hayli meşgul ettirir. Hemen ilk mektubunuzda benim zihnimi işgal eden bu şeyin cevabını bulurum 10(Haşiye). Bu birde, beşte kalmadı, çok taaddüd etti. Onun için diyorum ki, keramet-i Kur’aniyedendir. İkinci Mes’ele; güzel ve ilmî bir ders olmakla beraber bir cihet daha hatıra geliyor. Hizb-üş şeytanın avenesi tâ buralardan dolaşarak sahte ve şaşırtıcı hareketlerle arkadan çevirmek istemeleridir. Bu sebeble şifahane-i Kur’an’ın anahtarı, inayet-i İlahî ile elinde bulunan sevgili Üstadımızın bu zehirlere de ilâç yetiştirmesi ve silâhhane-i Kur’andan aldığı acib silâhlarla mübareze etmesi nev’inden güzel ve bedî’ üslûb ile ve hârika temsilâtla bulunuşu hakikaten şâyan-ı menn ü şükrandır. Allah sizden çok razı olsun. Üçüncü Mes’ele; hakikaten çok güzel, çok hoş, çok vâzıhtır. Bu mes’eleyi beş noktaya ayırmakla sanki İslâmın beş rüknünü hatırlatmış, selâmet için beş esası göstermişsiniz. Hem bunu dostlarınıza ve kalben sizden bir şey bekleyenlere, sual-i mukaddere cevab nev’inden kaleme [21.09.2023 20:44] Annem: MENKIBE......... CENNET KOKAN BELDE: MEDİNE

İstanbul’dayken bir arkadaş, “Uhud Dağı’na gece yarısından sonra git!” diye ısrarla tembihte bulunmuştu. Ve gece yarısı Uhud’dayım... Başta Hazret-i Hamza olmak üzere, Mus’ab Bin Umeyr’i, Abdullah bin Cahş’ı ve Hanzala (Radıyallahü anhüm) olmak üzere yüzlerce Sahabe’nin medfun bulunduğu duvarla çevrili alana doğru yaklaşıyorum. Misk kokusu ortalığı kaplıyor. Aman ya Rabbi bu nasıl bir koku! Duvarın etrafında turladıkça birbirinden emsalsiz kokular alıyorum. Öyle ya niye şaşırıyorum ki, Hace-i Kâinat, ekmeli tehiyyat hazretleri, Uhud gazası sonrası şehîdlerin yanına geldiğinde; “Bunların Allah yolunda maktul olduğuna şahidim. Hak teâlâ kıyamet gününde kabrinden şu hâlde çıkarır ki yarasından al kanlar akıyor. Mis gibi kokuyor.” buyurmamışlar mı?
Gün ağarmaya yakın gaza sırasında Efendimizi bağrına basan, mübârek dişlerinin kırıldığı mağaraya yöneliyorum. Mağaranın girişine iki metre kadar beton dökmüş, kapatmışlar... Buraya kadar gelip içeri girmemek, o gül kokusunu hissetmemek olur mu? Duvarı tırmanıp içeriye kafamı uzatmamla kendimi koku denizine girmiş gibi hissediyorum. Bir süre de burada kalıp otelin yolunu tutuyorum...
Kahvaltı yapan meslektaşlarım etrafımı sarıyor;
- Hacı abi o kokuyu nereden aldın? 
- Ne kokusu?
- Üzerine döktüğün o kokuyu soruyoruz! Hadi ama sen de çok ketumsun söylesene nereden aldın?.. 
Not: Sesi, görüntüyü kaydetmeyi başaran teknoloji; Mescid-i Nebi, Cennet-ül Baki, Uhud Şehitliği ve Peygamber Efendimiz’in sığındığı mağaranın kokusunu yansıtmayı başarsa, dünyadaki herkes önce mest olur, sonra da Müslüman...            Osman Sağırlı       TÜRKİYE GAZETESİ  02.11.2012,

FIKRA.......ZENCİ

Ev ödevi hazırlayan çocuk babasına sorar:
- Afrika nerededir baba?
Babası ‘bilmiyorum’ diyemez. Biraz düşünüp der ki:
- Fazla uzakta değil. Bizim şirkette bir zenci var. Hergün işe bisikletle gelip gidebiliyor.

21.09.2023 - Türkiye Takvimi - https://play.google.com/store/apps/details?id=turkiyetakvimi.takvim [21.09.2023 20:45] Annem: • Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Kubâ Mescidi’ne Gelişi (622) • Yavuz Sultan Selim’in Vefatı (1520) Semerkand Takvimi [21.09.2023 20:45] Annem: Zâhidler Ne Diyor? Meşhur sûfîler zühdü nasıl tarif ediyorlar: Zühd, haramın sabrı yenemediği, helâlin de şükre mani olamadığı şeydir. İbn Şihâb ez-Zührî [kuddise sırruhû] Zühd, emel ve arzuları azaltmak ve hırstan sıyrılmaktır. Yoksa ne adi şeyler yemek ne de yırtık ve yamalı şeyler giymektir. Süfyân-ı Sevrî [kuddise sırruhû] Süfyân-ı Sevrî [kuddise sırruhû] hazretlerine, – Kişi hem zengin hem zâhid olabilir mi, diye sorduklarında da hazret şu cevabı verir: – Evet zâhid olabilir. Yeter ki herhangi bir belaya mâruz kaldığında sabredebilsin, bir nimete erişince de şükredebilsin. Zühdün aslı Allah’tan razı olmaktır. Kanaatkâr kişi zâhiddir. Zâhid ise zengindir. Her kim yakîni elde ederse bütün işlerinde Allah’a güvenir. O’nun yazdığı kadere razı olur, ümitle korku halinde mahlûkattan gönlünü çeker. Bu durum onun gayri meşru bir yolla dünyayı talep etmesini engeller. İşte böyle yapan bir kimse dünyalık hiçbir şeye sahip bulunmasa bile zâhid ve insanların en zenginidir. Fudayl b. İyâz [kuddise sırruhû] Semerkand Takvimi [21.09.2023 20:45] Annem: “Allah’ım bu cenazenin Rabbi sensin. Bunu sen yarattın, islama sen ulaştırdın şimdi onun ruhunu da sen aldın. Onun gizli ve açık hallerini en iyi sen bilirsin. Biz ona şefaatçi olabilmek hayırlı şahitlikler yapmak için geldik. Sen onu bağışla.” (Ebu Davut Cenaiz 56) [21.09.2023 20:45] Annem: Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler, Allah'a sımsıkı sarılıp dinlerini (ibadetlerini) yalnız onun için yapanlar başkadır. İşte bunlar (gerçekte) müminlerle beraberdirler ve Allah müminlere yakında büyük mükâfat verecektir. NİSÂ Sûresi 146.Ayet [21.09.2023 20:45] Annem: Necâset İslâm dini ferdî ve sosyal hayatın her alanında maddî temizliğe âzami titizliğin gösterilmesini istediği, belirli ibadetler için de buna ilâve olarak hükmî temizliği şart koştuğu içindir ki, maddî ve hükmî temizlik ve onun karşıtı olarak maddî ve hükmî kirlilik fıkıh ve ilmihal kültürünün temel kavramları arasında yer almıştır. Fıkıh literatüründe "tahâret" her iki tür temizliği de içine alan geniş bir kapsama sahipken maddî kirlilik genelde "necâset", hükmî kirlilik de "hades" terimleriyle ifade edilir. Beden, elbise ve namaz kılınacak yerde bulunan, namaz ve benzeri ibadetlerin sıhhatine de engel olan hakiki yani maddî pisliklerden temizlenmeye "necâsetten tahâret", abdestsizlik ve cünüplük gibi hükmî kirlilikten temizlenmeye de "hadesten tahâret" denilir. Her iki tür temizlik de namaz ve benzeri ibadetlerin ön şartı konumundadır. a) Necâset Necâset, hakiki ve maddî pislik, kirlilik demek olup böyle maddeye "necis" tabir edilir. İslâm'da bir şeyin temiz olması asıl olup necâset ârızî bir vasıftır. Bu sebeple fıkıh kitaplarında dinen necis sayılan maddeler ve necis sayılma ölçüleri zikredilmekle yetinilir. Ana hatlarıyla ifade etmek gerekirse, etinin yenmesi ister helâl ister haram olsun, akıcı kanı olan kara hayvanlarından dinî usule uygun biçimde boğazlanmadan ölen veya öldürülen ve bu hükümde olan hayvanların etleri necistir. Kan, domuz eti, sarhoş edici içkiler, insan idrarı, dışkısı ve ağız dolusu kusmuğu, etinin yenmesi helâl olmayan hayvanların eti, idrarı ve dışkısı dinen necis (pis) olduğunda ittifak edilen maddelerdir. Fakihlerin çoğunluğu şarabı da maddeten necis saymışlardır. Eti yenen hayvanların idrar ve dışkısını Mâlikî ve Hanbelîler necis saymazken Şâfiîler necis sayar. Hanefîler'e göre tavuk, kaz gibi kümes hayvanlarının dışkıları “necâset-i galîza” (ağır pislik), sığır, koyun, geyik gibi dört ayaklı hayvanlarınki ise “necâset-i hafîfe” (hafif pislik) olarak nitelendirilir. Hanefîler'e göre at, eşek ve katırın idrar ve dışkısı ile havada pislemeleri sebebiyle sakınılması zor olduğu için, atmaca, kartal, güvercin gibi kuşların dışkıları, hafif pislik grubundadır. Domuz ve köpekte ihtilâf olmakla birlikte canlı hayvanların bedenleri necis olmayıp salya, idrar ve dışkıları etinin hükmüne tâbi olarak ağır veya hafif necis sayılır. Hayvanların derisi tabaklanınca temiz olur. Hanefîler domuz derisini, Şâfiîler domuz ve köpek derisini hariç tutarak meytenin (murdar hayvan) derisinin tabaklanınca temiz olacağı görüşündedir. Meytenin, içine kan nüfuz etmeyen boynuz, kemik, tüy, diş gibi katı cüzleri de Hanefîler'e göre temizdir. Hanefî ve Mâlikîler'e göre meni necis olsa da kurumuş ise ovalamakla temizlenmiş sayılır....Daha az [21.09.2023 20:46] Annem: Biz her peygamberi, ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki, onlara (Allah’ın emirlerini) iyice açıklasın. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. [İbrahim Sûresi.4] [21.09.2023 20:46] Annem: (AŞERE-İ MÜBEŞŞERE) SAÎD b. ZEYD (r.a.) Nesep itibariyle Peygamberimiz (s.a.s.) ile akraba olan Saîd b. Zeyd, ilk Müslümanlardandır. Hz. Ömer’in kız kardeşi Fa- tıma ile evli olan Saîd b. Zeyd, hanımıyla birlikte genç yaşta Müslüman olmuştur. Hz. Ömer, onları öldürmek için evlerine gittiğinde Saîd ve eşi Fatıma’nın okuduğu Kur’an-ı Kerim’den etkilenerek Müslüman olmuştur. Saîd hayatı boyunca Peygam- berimiz (s.a.s.)’in yanından hiç ayrılmamıştır. Uhud ve Hendek gazveleri, Hudeybiye antlaşması, Mekke’nin fethi, Huneyn ve Tebük seferi ile Vedâ haccında bulunan Saîd b. Zeyd, Peygam- berimiz (s.a.s.)’in vefatından sonra da önemli görevler üstlen- miş, 70 yaşında iken h.50 yılında vefat etmiştir. DİNÎ KAVRAMLAR ZÜHD Sözlükte “ilgisiz davranmak, yüz çevirmek, rağbet etmemek” anlamına gelen zühd, tasavvuf- ta, âhirete yönelmek, dünyaya dolu dizgin dalmamak; elde mevcut bulunsa bile gönülde mal ve mülk sevgisine yer ver- memek demektir. Zühd, dünyayı tamamen terk edip çalışmayı bı- rakmak, dünya lezzetlerine sırt çevirip kuru ekmek yiyerek aba giymek değil, lezzet verici şeyleri azaltmak, onlara dalmamaktır. Diğer bir ifadeyle âhireti unutup dünyaya esir olmamaktır. ÖZLÜ SÖZ Allah eğer hikmetiyle bir kapıyı kaparsa, rahmetiyle başka kapıyı açar. (Sadi Şirazî) [21.09.2023 20:47] Annem: a) Çalışma, Üretim ve Kazanmanın Önemi Kur'ân-ı Kerîm'de Allah'ın geceyi istirahat, gündüzü de geçim temini için yarattığı (el-Kasas 28/73), kural olarak insan için çalışıp çabalamaktan başka bir kazanç ve başarı yolu olmadığı (en-Necm 53/39) belirtilmiştir. A`râf sûresinde (7/32) dünya nimetleri için "Allah'ın ziyneti" ve "güzel rızıklar" denilmiş; Cum`a sûresinde de (62/9) müslümanlara, yeryüzüne dağılarak bu güzel rızıklardan kazanıp yararlanmaları öğütlenmiştir. "Hiçbir kimse elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir" (Buhârî, "Büyû`", 15) buyuran İslâm Peygamber'i, dağdan odun toplama olsa bile, bir iş tutmanın başkalarına el avuç açmaktan daha iyi olduğunu söylemiştir (Buhârî, "Zekât", 50). Bu kısa bilgilerden de anlaşılacağı üzere ister üretim, ister ticaret yoluyla olsun, İslâm'da ferdî kazanma teşebbüsleri meşrûdur. Özel kabiliyetlerin toplumun gelişmesine ve refahına yararlı kılınması için gerekli ortam ve şartları hazırlamak yerine, bu kabiliyetlerin icat etme, üretme ve kâr etme eğilimlerinin köreltilmesi, sünnetullahın bir sonucu olan bireysel ve toplumsal fıtrat ve tabiata aykırı düşer. İslâm, kendi sistemi içinde ferdî kabiliyetleri toplumun refahına ve gelişmesine yararlı kılmak için gerekli önlemleri almıştır. Hukukî ve toplumsal yaptırımlarla birlikte İslâm'ın asıl tedbiri, erdemlerle donanmış insandır. Bu insanın ayırıcı özelliği ise Allah'a saygı ve insanlara sevgisidir. İslâm'ın asıl meselesinin, belli bir hukukî ve iktisadî sistem kurmadan önce, erdemli insan yetiştirmek olduğunun açık delili, Mekke'de inen âyetlerle Medine'de inen âyetlerin içeriğidir. Mekkî âyetler, büyük çapta iman ve ahlâka, yani mânevî ve ruhsal gelişmeye ağırlık verirken, Medenî âyetlerde hukukî, iktisadî, siyasî vb. sosyal konular yoğundur. Çalışma, üretim ve kazanmanın önemiyle ilgili olarak ahlâk kitaplarında yer alan bilgiler içinde Mâverdî'nin görüş ve tahlillerinin çok büyük bir değer taşıdığı görülmektedir. Mâverdî insanların gelecekle ilgili ekonomik düşünce ve projelerini "geniş emel" şeklinde adlandırarak bunun daha iyi bir gelecek, daha gelişmiş bir ülke ve toplum projesi olduğunu belirtir. Mâverdî'ye göre insanların daha çok çalışıp daha çok kazanma arzusu taşımaları, Allah'ın insanlık için bir lutfudur. "Eğer insanlar gelecek kaygısı ve projesi taşımadan günlük ihtiyaçlarıyla yetinseler ve daha fazlasına karşı bir istek duymasalardı dünya harap olurdu." Ülkelerin daha çok gelişmesi ve mâmur hale gelmesi, bireylerin içindeki kazanma arzusuna bağlıdır. "Bu sayede her nesil bir sonraki nesle, bir önceki nesilden aldığından daha gelişmiş ve bakımlı bir ülke bırakır. Böylece zaman geçtikçe ülke daha düzenli, daha huzurlu bir hale gelir". Bu sebeple Hz. Peygamber, "Emel, ümmetime Allah'ın bir rahmetidir" (Hatib el-Bağdadî, Tarih, II, 52) buyurmuşlardır. Fakat emel ile hayal arasında fark vardır. Emel sebeplere sarılmak, hayal ise boş kuruntularla avunmaktır (Edebü'd-dünyâ ve'd-dîn, s. 145-146). Mâverdî, bolluk ve refahın artmasıyla toplum barışı arasındaki ilişkiyi irdelerken de dengeli bir gelir dağılımıyla refahın yaygınlaştırılmasının insanları rahatlatacağını, böylece ülke imkânlarından, zenginlerle birlikte fakirlerin de pay alacağını; bunun da yokluktan kaynaklanan kıskançlık ve düşmanlıkları ortadan kaldırarak bireyler ve kesimler arasında kaynaşmayı arttıracağını ifade eder. Aynı âlime göre geçim bolluğu insanları cömert, tok gözlü ve güvenilir yapar. Refah ve bolluğun faydaları bütün topluma sirayet ettiği gibi, yokluk ve kıtlığın zarar ve tahribatı da bütün topluma zarar verir. Refahın yaygınlaşması iki şeyle sağlanır: İş alanlarının çokluğu, ihtiyaç maddelerinin bolluğu (a.g.e., s. 146-147). Bu açıklamalardan sonra kaza [21.09.2023 20:48] Annem: Düsünmediler mi ki, arkadaslarinda (Muhammed'de) delilik yoktur? O, ancak apaçik bir uyaricidir  (A'RAF/184) Yoksa onda bir cinnet oldugunu mu söylüyorlar? Hayir; o, kendilerine hakki getirmistir Onlarin çogu ise haktan hoslanmamaktadirlar  (MÜ'MİNUN/70) Firavun: Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir, dedi  (ŞUARA/27) "Acaba o, yalan yere Allah'a iftira mi etmistir? Yoksa onda delilik mi var?" (dediler) Hayir! Ahirete inanmayanlar azaptadirlar ve derin bir sapiklik içindedirler  (SEBE'/8) (Resûlüm! Onlara) de ki: Size bir tek ögüt verecegim: Allah için ikiser ikiser ve teker teker ayaga kalkin, sonra da düsünün! Arkadasinizda (peygamberde) hiçbir delilik yoktur! O ancak siddetli bir azap gelip çatmadan evvel sizi uyaran bir peygamberdir  (SEBE'/46) Sonra ondan yüz çevirdiler ve: Bu, ögretilmis bir deli! dediler  (DUHAN/14) Firavun ordusuyla birlikte yüz çevirmis: "O, bir büyücüdür veya bir delidir" demisti  (ZARİYAT/39) Onlardan önce Nuh'un kavmi de yalanladi, hem de kulumuzun yalanci oldugunda israr ederek: O, delirdi, dediler Ve (Nuh, davetten vazgeçmeye) zorlandi  (KAMER/9) O inkâr edenler Zikr'i (Kur'an'i) isittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle devirivereceklerdi Hâla da (kin ve hasetlerinden:) "Hiç süphe yok o bir delidir" derler  (KALEM/51) Arkadasiniz (Muhammed) de mecnun degildir  (TEKVİR/22) [21.09.2023 20:48] Annem: Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) validemiz anlatıyor: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kim şu dine uymayan bir şey uyduracak olursa, bu merduddur kabul edilmez" Buhârî, İ'tisam 5, Büyü 60, Sulh 5; Müslim, Akdiye 18 (1718); Ebu Dâvud, Sünnet 6, (4606). Bir rivayette de şöyle denmektedir: "Bizim sünnetimize uymayan bir amel işleyenin yaptığı amel de merduddur." [21.09.2023 20:48] Annem: "Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler." [Bakara Sûresi.156] [21.09.2023 20:48] Annem: “Allah’ım! Yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi, ahlakımı da güzelleştir.” (Ibn Hanbel, Müsnet, I/403) [21.09.2023 20:48] Annem: Anladım ki işi, sanat Allah’ı aramakmış. / Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.[Necip Fazıl Kısakürek] [21.09.2023 20:49] Annem: AVL İslâm mîrâs hukûkunda belirli hisse (pay) sâhiplerinin (Eshâb-ı ferâizin) mîrâstan alacakları payların toplamının ortak paydadan fazla olma hâli. Avlde, hisse sâhibi mîrâscıların hisseleri orantılı olarak eksilir. (Seyyid Şerîf Cürcânî) Zevce, ana, iki kız kardeş ve anadan iki kız kardeş bulunduğu zaman, mîrâs on ikiye taksim edilip, zevceye 3 hisse, anaya iki hisse, iki kız kardeşe sekiz hisse (her birine dörder hisse), ana bir iki kız kardeşe dört hisse (her birine ikişer hisse) v erilir ki, hisseler toplamı on yedi oluyor. Şu hâlde problemin aslı on yediye (Avl) etti denir ve mîrâs on yediye taksim edilir. (Mevkûfât) [21.09.2023 20:49] Annem: Battal  A. Hantal, çok büyük. Yürekli, cesur     Kısaltmalar:     A. Arapça,     F. Farsça,     FR. Fransızca,     IB. İbranice,     İ. İtalyanca,     Moğ. Moğolca,    T. Türkçe,     Y. Yunanca,     E.T. Eski Türkçe [21.09.2023 20:50] Annem: Minare dinen gerekli midir? Bir cami için birden çok minare caiz midir? Ezan, Hz. Bilal tarafından Medine’nin en yüksek evlerinden birinin damında okunarak uygulamaya konulmuştur. Onun için ezanı yüksek bir yerde okumak sünnettir. Tarihi süreç içinde ezan ile namaz vaktinin girdiğini duyurmak ve daha uzak yerlere ulaşmasını sağlamak için Ashab-ı kiram zamanından itibaren minareler yapılmaya başlanmıştır (İbn-i Abidin, Reddü’l-muhtar, I, 259; Mehmet Zihni Efendi, Ni’met-i İslam, 174). Minarelerin yüksek veya birden fazla olup olmaması cami mimarisi ile ilgili bir husustur. Minarelerin şekli ve sayısı ile ilgili olarak dini bir düzenleme söz konusu değildir. Örf, gelenek minarelerin şekil ve sayılarının belirlenmesinde etkin ise de halktan toplanan paraların gereksiz yere israf edilmemesine de özen gösterilmelidir. [21.09.2023 20:53] Annem: Sefâlet, olsa, hattâ müntehâsı râh-ı irfânın, Yakışmaz, farîğ olmak bir zaman kesb-i fazîletten. Cehâletten uyanmak kendine âiddir insânın; Fakat eyyâm utansın “bî-nasîb erbâb-ı himmetten!” 29 Kanûnievvel 1324 (11 Ocak 1909) [21.09.2023 20:53] Annem: 19 Ramazan: En Büyük İbadet Ayı cun nefse olan etkisini tadar ve yıl boyu açlık ve yokluk içinde kıvranan fakir fukara, garip guraba insanları düşünür; onla- ra karşı gönlünde şefkat ve yardım duyguları harekete geçer. Hz. Aişe, Peygamberimizin vefatından sonra ne zaman yemek yese, onu hatırlayarak ağlamaya başlardı. Kendisine niçin ağ- ladığı sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Resûlullah (s.a.s.), doyasıya bir günde iki defa yemek yememiştir. Onu hatırladı- ğım için ağlıyorum.”15 Şimdi düşünme zamanı, dünyada her üç buçuk saniyede bir insanın açlıktan öldüğü bir zaman diliminde yaşıyoruz. Ya- pılan araştırmalara göre her üç buçuk-dört saniyede bir insan da fazla yemekten ölmektedir. Dengesi bu kadar bozulmuş bir dünyaya oruç ayı Ramazan’da Müslümanların vereceği bir mesaj olmalı. “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez.”16 ayetini iftar sofralarında hiç aklımızdan çı- karmamalıyız. Denge dini İslam’ın, hem de oruçlu Müslüman- ların iftar sofraları bu dengenin biraz daha bozulmasına ortak olmamalı. Tıpkı Hz. Aişe validemiz gibi Peygamberimizi ve onun bugün açlık ve yokluk çeken ümmetini hatırlamalı ve yardım elini onlara uzatmalıyız. Bunun için ruhumuzun eği- time ihtiyacı var. Oruç mademki bizim için aynı zamanda bir maneviyat eğitimidir. O zaman yukarıda bahsettiğimiz, Allah Resûlü’nün Ramazan ayını nasıl değerlendirdiği ile ilgili bilgi- den istifade ederek bizim de bu eğitime kendimizi tabi tutma- mız gerekecektir. Kıldığımız namazlar, okuduğumuz ayetler, çektiğimiz zikirler, tesbihler, yaptığımız tefekkürler, sahuruy- la, imsakıyla, iftarıyla, teravihiyle, mukabelesiyle, zekâtıyla, fitresiyle, sadaka ve fakir fukara, garip gurabaya yardım sefer- berliği ile vs. tüm unsurlarıyla Ramazan bizi takvâ sahibi bir Müslüman yapmalıdır. 15 Tirmizi, Zühd, 38 16 A’raf, 7/31 RAMAZAN GUNLÜKLER -II.indd 19 27.04.2019 00:11:19 [21.09.2023 20:53] Annem: ALLAH’IN SIFATLARI ∙∙∙ 8 9 ∙∙∙ tediği zaman mucize yaratmaya79 ve tabiat olaylarının akışında değişiklik yapmaya80 güç yetireceği buyurulur. Ancak bunlar sadece O’nun kudretini gösteren örnek- lerdir. Nitekim pek çok âyette de Allah Teâlâ, herhangi bir sınırlamaya gitmeksizin “O, her şeye güç yetirendir” buyurur.81 Dolayısıyla dilediği her şeyi yapmak Allah’ın kudreti dâhilindedir. O’nun, insanın aklına gelebilecek herhangi bir şeyi yapmaktan âciz kalması, buna güç ye- tirememesi düşünülemez. Allah Teâlâ kudret sıfatı ile kâinat üzerinde tasarrufta bulunur, varlıklar üzerinde tesirini icra eder. Bu tesirin ilk aşaması da yaratmadır. Her şeyden önce, insan ve di- ğer tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte tüm kâinatın en güzel biçimde yaratılması O’nun kudretinin en önem- li göstergesidir. Kudret sıfatı, ilim ve irade sıfatları ile bir- likte evrenin yaratılmasında etkili olur. Yaratmanın son- rasında âlemin ve tüm varlıkların sarsılmaz bir düzen içerisinde varlığını sürdürmesi de bu düzeni sağlayan ve devam ettiren Allah Teâlâ’nın kudretine işaret eder.82 İnsanda ve diğer varlıklarda da bir şeyleri yapmak için bir kudret vardır; yani güç sahibi olma özelliği yaratılmışlar hakkında da kullanılır. Ancak şüphesiz Allah’ın gücü ve kudreti karşısında bu, mecazî bir anlam ifade eder; yani tüm bu varlıklar aslında âcizdirler, onlara bu gücü veren Allah Teâlâ’dır. Nitekim Allah Teâlâ bu gerçeği bize şöy- le hatırlatır: “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Hiçbir şeye ihtiyaç duymayan, övülmeye lâyık olan ise 79 el-En’âm 6/37, 65. 80 el-Mü’minûn 23/18. 81 Meselâ el-En’âm 6/17; Hûd 11/4; el-Ahzâb 33/27; el-Fetih 48/21. 82 Gazzâlî, el-İktisâd fi’l-i’tikâd, 80. ALLAHA İMAN.indd 89 12.03.2015 09:08:59 [21.09.2023 20:54] Annem: Ravi: Ebu Hüreyre (ra) Resulullah (sav) buyurdular ki: "Sizden birinin içine onu bozacak irin dolması, şiir dolmasından hayırlıdır." (el-Hudri'den Müslim'in kaydettiği bir diğer rivayette şöyle denmiştir, "Resulullah (sav) yürümekte iken karşısına şiir irşad eden bir şair çıktı. Efendimiz: "Şeytanı tutun" veya "Şeytanı yakalayın" diye emretti.) Bu hadisin yer aldığı kitaplar: Buhari, Edeb, 92, Müslim, Şiir 7, (2257), Ebu Davud, Edeb 95, (5009), Tirmizi, Edeb 71, (2855) Hadisin Açıklaması: 1- Bu hadis şiir ezberlemeyi zemmetmektedir. Bunu karına irin dolmasıyla kıyaslamak suretiyle ifade etmektedir. Müslim'in bir rivayetinde bu hadisin vürud sebebi de zikredilir: "Resûlullah'la birlikte Arc karyesinde yürürken şiir inşad eden bir şâir karşımıza çıkmıştı. Aleyhissalâtu vesselâm: "Şu şeytanı yakalayın -veya şu şeytanı tutun- kişinin karnına irin dolması kendisi için, şiir dolmasından hayırlıdır" buyurdu." Burada şiire zemm mutlaktır. Yani az olmuş çok olmuş, muhtevaca hayır olmuş, şer olmuş ayırım yapılmamış, hepsi toptan zemmedilmiştir. Şiir karşısında böyle bir tavır, başka rivayetlere aykırıdır. Ulema bu hususta ihtilaf eder. Cumhur, iyi ve kötü şiiri ayırır, zemmi "şiirin kişiye galebe çalmış olmasıyla veya şiirin mezmum (kötü) olmasıyla veya o kimsenin kâfir olmasıyla" îzah eder. Sadedinde olduğumuz bu şiir de te'vil edilmiş, zemmin mutlak değil, mukayyed olduğuna dikkat çekilmiştir. Yani, "Kişinin, içini tamamiyle şiirle doldurup birbaşka şeye yer vermemesi halinde zemm vâki olmaktadır" denmiştir. Bu anlayışta olanlar için, Buhârî'nin bu hadisi kaydettiği bâb'ın başlığı, hadisteki "kayd"ı anlamamıza yardım eder: "İnsan üzerine şiirin galebe çalarak zikrullah ve ilme mâni olduğu zaman mekruh olması bâbı." Öyleyse şiir karşısında ifade edilen kerâhet bu hususta düşülecek aşırılıkla ilgilidir. Öyleyse bir kalbe zikrullah ve ilim galebe çalarsa, mezmum olmayan şiirin de varlığı, kalbin şiirle dolmasını ifade etmez. İbnu Ebî Cemre, "karnın dolması" mefhumuyla, sadece kalbi vacib ve müstehap olan vazifeleri unutturacak kadar kendisiyle meşgul eden mezmum şiirlerin kastedildiğini anlamaz; sözgelimi seci'li söz, sihir vs. gibi kalbin katılaşıp Allah'tan uzaklaşmasına, itikadında bir kısım şekk ve vesveselerini doğmasına, insanların birbirlerine karşı soğuma, küsüşme, kin ve buğzlarına sebep olan herçeşit bilgi ve kültürü de ilave eder. Hadisin mefhumuna İbnu Ebî Cemre'nin kazandırdığı bu vüs'at zamanımız insanının her çeşit dînî havadan koparılıp maneviyattan uzaklaştırılması için -görünmez güç komitelerce- şuurlu ve sistemli şekilde yürütülen bazan san'at, bazan spor, bazan folklör, bazan politika, bazan dedikodu, kehanet, yıldız falı, fütirizm, magazin, bilmece- bulmaca vs. vs. meşguliyetlerini hatıra getirmektedir. Zîra bu meşguliyetler, cüz'i sayıda ferdler için bir mâna ifade etse de kâhir ekseriyet için abesle iştigalden, Allah'la arasına kurulmuş "şeytan tuzağı"ndan öte bir mâna taşımaz. İbnu Ebî Cemre gibi: "Kalbin irinle doldurulması bunlarla doldurulmasından hayırlıdır" demek hadisin ruhuna muvafık düşer. 2- Bu hadiste, şiiri zemmederken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın şiddetli ve mübalağalı bir üsluba başvurduğu dikkat çekici bir husustur. "Mübalağalı" diyoruz, çünkü müteakip rivayetlerde görüleceği üzere, Efendimiz'in şiir karşısındaki tavrı her seferinde buradaki gibi sert değildir, bilakis şiire yer vermiştir. İbnu Hacer bu sertliği Hz. Peygamber'in muhataplarında görülen aşırı şiir düşkünlüğüyle îzah eder ve: "Çünkü hitabettiği kimseler, şiire son derece kıymet veren, fazlaca teveccüh edip onunla çokça meşgul olan kimselerdi. Bu yüzden, Kur'an'a ve zikrullah'a ve ibadete yönelmeleri için onları şiirden zecretti..." der. Bunlara, emredilen kadar yer verdikt [21.09.2023 20:56] Annem: Resulullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Kuyu suyunun fazlası yasaklanamaz" Kaynak: Muvatta, Akdiye 30, (2, 745); İbnu Mace, Ruhun 19, (2479) Rivayet: Amra Bintu Abdirrahman [21.09.2023 20:56] Annem: 15- Namaz Kılanın İhram Tekbirinden Sonra Sağ Elini Sol Elinin Üzerine Bağlıyarak Göbeğinin Üstüne ve Göğsünün Altına Koyması, Secdede İse Ellerini Omuzları Hizasında Yere Döşemesi Bâbı 923- Bize Züheyr b. Harb rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Affân rivâyet etti (Dedi ki): Bize Henınıam rivâyet etti. (Dedi ki): Bize Muhammed b. Cübâde rivâyet etti. (Dedi ki): Bana Abdülcebbar b. Vail, Alkametü'bnü Vâil ile bir azadlılarından, o da Vâil b. Hucr'dan naklen rivâyet etmişler ki, Vâil, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) namaza başlarken ellerini kaldırdığını görmüş, tekbir almış (Hemmâm Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’in ellerini kulaklarının hizasına kadar kaldırdığını göstermiş) sonra elbisesine sarınmış, sonra sağ elini sol eli üzerine koymuş; rükûa varmak isteyince ellerini elbisesinden çıkarmış, sonra ellerini kaldırmış; sonra tekbîr alarak rükûa varmış, Semiallattü Ü-men ha mi deh dediği zaman yine ellerini kaldırmış, secdeye gittiğinde ellerinin araşma secde etmiş. Buhârî'de bu bâbda Sehl b. Sa'd (radıyallahü arih)'dan şu hadîs rivâyet edilmiştir: «Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) zamanında insanlara namaz kılarken sağ ellerin sol elleri üzerine koymaları emrolunurdu» gerek Buhârî'nin, gerekse Müslim'in buradaki hadîsinde ellerin bağlanacağı yer tam tesbit edilmemişse de Vâil hadîsinin Ebû Dâvûd ile Nesâî rivâyetlerinde; «Sonra sağ elini sol elinin üzerine, kolun bilek kısmına bağladı» denilerek ellerin bağlanacağı yer gösterilmiştir. Hadîsi İbn Huzeyme ile diğer İmâmlar sahih bulmuşlardır. Namazda el bağlama meselesi bir kaç yönden tetkik edilebilir: 1- Ellerin bağlanıp bağlanmıyacağı ihtilaflıdır. Hanefîlerle, Şâfiîlere göre eller bağlanır. İmâm Ahmed b. Hanbel ile ishâk’ın ve ekseriyetle ulemânın kavilleri de budur. Ashâb-ı kirâmdan Ali b. Ebü Tâlib ile Ebû Hüreyre (radıyallahü anhüma)'nın tabiînden İbrahim, Nesâî ve Süfyan-ı Sevrî'nin mezhebleri de budur. İbnül Münzir bu kavli İmâm Mâlik'ten de rivâyet etmiştir. «el-Tevhid» nâm eserde Saîd b. Cübeyr, Ebû Miclez, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, İbn Cerîr ve Davûd-u Zahirî ile Ashâb-ı kirâmdan Ebû Bekr ve Âişe (radıyallahü anhûma) nm ve keza Cumhûr-u ulemânın buna kail oldukları zikrediliyor. Tirmizî: «Sahabe ile Tabiîn hazerâtı ve onlardan sonraki ulemâ bununla amel etmişlerdir» demiştir. Yine İbnû'l-Münzir î'nin rivâyetine göre Abdullah b. Zübeyr, Hasan-ı Basrî ve İbn Sîrin (radıyallahü anhûm) namazda ellerini yanlara salarlarmış. İmâm Mâlik'den meşhur olan rivâyet de budur. Ona göre namaz uzun sürerse istirahat için sağ eli sol el üzerine koymak caizdir. Leys İbn Sa'd'ın mezhebi de budur. Evzâî'ye göre namaz kılan kimse ellerini bağlamakla yana salmak arasında muhayyerdir. Hanefîler buradaki Müslim hadîsinden maada Buhârî rivâyeti ile Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce'nin tahrîc ettikleri Abdullah İbn Mes'ud hadîsi ile Dâre Kutnî'nin tahrîc ettiği İbn Abbâs ve Ebû Hüreyre rivâyetleri ile de istidlal ederler. Mezkûr rivâyetlerin her birinde namazda el bağlanacağı beyân edilmektedir. Hattâ İbn Mes'ud hadisinde; Hazret-i İbn Mes'ud'un namazda sol elini sağ elinin ü-zerine bağladığı, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bunu görünce onun sağ elini sol elinin üzerine koyduğu tasrih edildiği gibi, İbn Abbâs hadîsinde de; «Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): Biz Peygamberler cemaatı namazda sağ ellerimizi sol ellerimiz üzerine bağlamakla me'muruz, buyurdular» denilmektedir. Yalnız bu hadîs zayıftır. 2- Ellerin nasıl bağlanacağı meselesi dahi ulemâ arasında mevzuu bahis olmuştur. Bunun sıfatı sağ avucunun içini sol bileğin üzerine koymak ve bileği avucun ortasında bulundurmaktır. İsbîcabî'nin Ebû Yûsuf'tan rivâyetine göre, sağ elle sol elin bileği tutulur. İmâm Muhammed dahi ellerin böy [21.09.2023 20:56] Annem: İSLAMIN İYİ DEDİKLERİNİ EMRETMEK, KÖTÜ DEDİKLERİNDEN SAKINDIRMAK “İçinizden iyi ve yararlı olana davet eden doğru olanı emreden bir topluluk çıksın. İşte gerçek kurtuluşa kavuşanlar onlardır.” (3 Al-i İmran 104) “Siz müslümanlar insanlığın iyiliği için çıkarılmış bir topluluksunuz, doğru olanı emreder, eğri olandan insanları alıkorsunuz.” (3 Al-i İmran 110) “Affetme yolunu tut, iyilik ve güzel davranışla emret, kendini bilmeyen cahillerden yüz çevir.” (7 Araf 199) “Erkek ve kadın mü’minlere gelince onlar birbirlerinin yakını ve dostlarıdır. Hep iyi ve doğru olanın yapılmasını emrederler, kötü ve zararlı olanın yapılmasına engel olurlar.” (9 tevbe 71) “Allah’tan gelen gerçekleri örtbas etmeye şartlanmış olan şu İsrailoğulları zaten Davud’un ve Meryem oğlu İsa’nın diliyle lanetlenmişlerdir. Bu onların isyan etmeleri ve hak adalet sınırlarını aşmalarından dolayıdır. Onlar işledikleri kötüleklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmıyorlar. Andolsun yaptıkları ne kötüdür.“ (5 Maide 78) “De ki: Hak olan bu Kur’an Rabbinizden gelmiştir. Artık dileyen inansın dileyen inkar etsin...” (18 Kehf 29) “Artık sen sana emrolunanı açıktan açığa bildirmeye devam et...” (15 Hıcr 94) “... Biz de kötü eylemleri önlemeye çalışan kimseleri kurtardık. Zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden dolayı şidetli bir azap ile yakaladık.” (7 Araf 165) 186: Ebu Said el Hudri (Allah Ondan razı olsun), Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyururken işittim, dedi: “Sizden her kim bir kötülük veya çirkin bir şey görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirmeye çalışsın ona da gücü yetmezse kalbiyle onu hoş görmeyip kabullenmesin ki bu da imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman 78) 187: İbn-i Mes’ud (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Benden önceki ümmetlere Allah tarafından gönderilen hiç peygamber yoktur ki, kendi ümmetinden sünnetine(yolunu takip eden) uyan ve emrine sarılan samimi ve seçkin çevresi olmasın. Sonra bunların yerlerine öyleleri geçti ki onlar yapmadıklarını söyleyen ve emrolunmadıklarını yapan kimseler oldular. Böyle kimselerle eliyle cihad eden mü’mindir, diliyle cihad eden mü’mindir, kalbiyle cihad eden de mü’mindir. Bu kadarını yapmayan da ise artık hardal tanesi ağırlığı kadar bile iman yoktur.” (Müslim, iman 80) 188: Ebu’l Velid Ubade İbn-i Sâmit (Allah Ondan razı olsun) şöyle demiştir: Biz zorlukta ve kolaylıkta, sevinçli ve kederli anlarda söz dinlemeye ve boyun eğmeye ve başkalarının bize tercih edildiği zamanlarda bile ses çıkarmaksızın itaat etmeye, elimizde bulunan kesin delillere göre açık küfür sayılan bir şey görmedikçe iş başındakilerin işlerine karışmamaya, nerede olursak olalım kimseden çekinmeksizin hakkı yerine getirmeye ve söylemeye Allah, yolunda ve Allah’ın rızası için hiçbir kınayanın kınamasından korkmayacağımıza dair Rasulullah (sallallahu aleyhi vesellem) beyat ettik. (siyasi otoritesini kabul edip elini sıktık) (Buhari Ahkam 42, Müslim, İman 41) 189: Numan İbn-i Beşir (Allah Onlardan razı olsun)’dan rivayet edildiğine göre peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu: “Allah’ın çizdiği sınırları aşmayarak onları koruyanlarla yasaklarını hiçe sayarak hududu çiğneyenlerin durumu aynen şöyledir: Bir gemideki yerlerini almak üzere bir toplum aralarında kur’a çektiler. Bunlardan bir kısmı geminin alt katına(ambar kısmına) bir kısmı da üst katına(güverteye) yerleşmişlerdi. Alt kattakiler su almak istediklerinde üst kattakilerin yanından geçiyorlardı. Alt katta oturanlar hissemize düşen alt kattan bir delik açsak da üst katımızda oturanlara su almak için eziyet etmemiş olsak, de [21.09.2023 20:56] Annem: Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "İlim tahsil etmek için yolculuğa çıkan kimse, evine dönünceye kadar Allah yolundadır." Tirmizî, İlim 2 [21.09.2023 20:56] Annem: “Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalplerimizi saptırma, bize tarafından bir rahmet bağışla. Hiç kuşku yok, lütfu bol olan yalnız sensin.” Âl-i İmrân, 3/8 Müslümanca | İslam Ansiklopedisi [21.09.2023 20:56] Annem: Resulullah (sav) şöyle buyurdular: "Deve ve koyunun memelerinde süt bekletmeyin. Kim böyle sütü bekletilmiş bir sağmal hayvan satın almışsa sağdıktan sonra muhayyerdir, dilerse kabul eder, dilerse bir sa' miktarında kuru hurma da vererek iade eder." Buhari, Büyu 64; Müslim, Büyu 11, (1524); Ebu Davud, Büyu 48, (3443), (3444), (3446); Nesai, Büyu 14, (7, 253-254); Muvatta, Büyu 6, (2, 683); Tirmizi, 29, (1251-1252) Müslümanca | İslam Ansiklopedisi [21.09.2023 20:57] Annem: Resul-i Ekrem Efendimizin Pak Nesebleri 2018-05-25 Tarihinde Yayınlandı Cenab-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem’i yaratmıştı. Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s.), Arş-ı Âlâ’da muazzam bir nurla bir isim yazılı gördü: “Ahmed” Merak edip sordu: “Yâ Rabbi! Bu nur nedir?” Allah Teâlâ buyurdu: “Bu, senin zürriyetinden bir peygamberin nurudur ki onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed’dir. Eğer o olmasaydı, se­ni yaratmazdım!”[1] İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlarca sene sonra gelen o nurun sahibi de, bütün açıklığıyla ifade buyurmuşlardır. Bir gün ashaptan Abdullah b. Câbir (r.a.), “Yâ Re­sû­lal­lah!” dedi. “Ba­na, Al­lah’ın her şeyden evvel yarattığı şey ne­dir, söyler misin?” Şu cevabı verdiler: “Her şeyden evvel senin Peygamberinin nurunu, Kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudretiyle dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı.”[2] Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nur, sonra ilk olarak Hz. Âdem’in al­nında parladı. Sonra peygamberden peygambere geçerek Hz. İbrahim’e (a.s.) ka­dar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmail’e intikal etti. “Peygamberlerin Babası” olarak anılan Hz. İbrahim’in iki oğlu vardı: İshak ve İsmail (a.s.). O, oğlu İshak’ın neslinden birçok peygamberin geleceğini Ce­nab-ı Hakk’ın ilhamıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer’den dünyaya gelen oğlu İsmail’in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhul idi. Bununla birlikte, ahir zamanda büyük bir peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, Son Peygamberin, çok sevdiği oğlu İsmail’in neslin­den gelmesini şiddetle arzu ediyordu. İlk bânisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk mâbedi Kâbe, uzun zamanın geç­me­siyle yıkılmış, adeta yerle bir olmuştu. Hz. İb­rahim, bu mukaddes bina­nın tek­rar inşası için Cenab-ı Hak’tan emir aldı ve oğlu İsmail’le birlikte derhal ça­lışmaya koyuldu. Kâbe’nin inşası tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâh-ı İlâhî’ye açarak şöyle yalvardılar: “Ey Rabbimiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygam­ber gönder; ki o, onlara ayetlerini okusun, kitabı ve hükümlerini öğretsin, on­ları günahlardan te­mizlesin!”[3] İşte, Cenab-ı Hak, yapılan bu samimi duayı cevapsız bırakmadı ve Hz. İs­mail’in neslinden, Peygamberlerin Reisi Hz. Muhammed’i (a.s.m.) göndererek kabul etti. Bu gerçeği bizzat Kâinatın Efendisi, “Ben, babam İbrahim’in duası­yım”[4]diyerek ifade buyurmuşlardır. Hz. İsmail’in evlat ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadası’nın her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğulları ve on­lar içinden de Ku­reyş kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Ku­reyş ka­bilesi içinde ise, Hâşimîler kolu, hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu. Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifade buyurmuşlardır: “Allah, İbrahimoğullarından İsmail’i, İsmailoğullarından Ki­nâ­neoğullarını, Kinâneoğullarından da Ku­reyş’­i, Ku­reyş’­ten de Benî Hâşim’i, Benî Hâşim’den de beni seçmiştir.”[5] Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendi­sinin yirmi dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir: “Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Ab­dül­mut­ta­lib (asıl is­mi Şey­be), Hâşim, Abdi Menaf [Muğîre], Kusayy, Kilab, Mür­re, Kâb, Lü­eyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Hu­zey­me, Müd­rike [Amir], İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Ad­nan.”[6] İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri, bu zâtlardı. Her bi­rinin zür­riyeti çoğalmış ve her biri pek çok cemaatin reisi, birçok kabile ve aşiretin de­desi ve babası olmuşlardır. Ancak ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, Sevgili Peygamb [21.09.2023 20:57] Annem: ALLAH’A ŞÜKÜR Aile birliğinin önemi, değerler eğitiminde önemli bir konu olarak ele alınmalıdır. İnsanın tek başına huzurlu bir şekilde yaşayamayacağı gerçeği ailede, kurumlarda ve okullarda ele alınmalıdır. Güçlü toplumlar incelendiğinde bu güçlerini özellikle güçlü bir aile yapısından aldıkları görülür. Yüzyıllar boyunca Türk toplumu da güçlü aile yapısıyla ayakta kalmıştır. Güçlü aile yapısı, toplum açısından önemli olduğu gibi bireyler için de önemlidir. Daha doğrusu, aile yapısı güçlü ise bireyler de manevî olarak daha güçlü olacaklar ve bu durum toplumu ve devleti de topyekûn olumlu etkileyecektir.Günümüzde ailenin önemi gittikçe azalsa da güçlü bir aile yapısı halen en önemli ve güçlü bir mutluluk kaynağıdır. Huzur ailededir. Eşler arasındaki sevgi ve yakınlık, eşlere huzur verdiği gibi çocuklar için de huzur kaynağıdır. Aile üyeleri, aile birliği için Allah’a şükretmelidir. Çünkü aile üyelerine sevgi, güvenlik ve mutluluk sağlayan aile, çetin hayat şartlarına ve dış dünyanın acımasızlığına karşı mükemmel bir sığınaktır. Bu nedenle eşler ve aile üyeleri her zaman aileye önem vermelidir. Çocuklar için aile olmazsa olmazlardandır. Çocuklar için ailenin alternatifi yoktur ve ailenin önemi bu anlamda tartışılamaz. Nasihat Takvimi https://play.google.com/store/apps/details?id=com.nasihattakvim [21.09.2023 20:57] Annem: ❝Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nâfile bir ibadet olarak da namaz kıl ki, rabbin seni övülmüş bir makama yükseltsin.❞ | İsrâ Suresi, 79 [21.09.2023 20:58] Annem: Hadis-i Şerifte Buyuruldu ki: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Huneyn savaşı sırasında benden bir miktar zırhı ariyet olarak istedi. Ben de: "Zorla (gasbederek) mi almak istiyorsun?" dedim. "Hayır!" dedi, "garantili olarak taleb ediyorum!" Kaynak : Ebu Davud, Büyu 90, (3562) ( Sen de oku : bit.ly/Hadisiserif ) [21.09.2023 20:59] Annem: [Hadis No : 3630] Ali İbnu Talk (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Biriniz namazda yellenirse derhal namazdan çıksın, abdest alsın ve namazı iade etsin." Ebu Dvud, Salât 193, (1005). İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com [21.09.2023 20:59] Annem: “Allahım! Bütün işlerimin başı olan dinim konusunda hataya düşmekten beni koru! Yaşadığım şu dünyadaki işlerimin yolunda gitmesini sağla! Dönüp varacağım âhiretimi kazanmama yardım et! Hayatım boyunca daha çok hayır yapmama imkân ver! Her türlü kötülükten kurtulmamı sağlayacak bir ölüm nasip et!” (Müslim, Zikir 71) [21.09.2023 21:00] Annem: Bir Ayet Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe itmesin. Adil olun... (Mâide, 5/8) İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com [21.09.2023 21:00] Annem: Bir Hadis Rabbini zikreden ile zikretmeyen, diri ile ölüye benzer (Buhârî, Deavât, 66) İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com [21.09.2023 21:00] Annem: Bir Dua Buyur Allah’ım buyur! Buyur, senin hiçbir ortağın yoktur. Buyur, şüphesiz her türlü övgü, nimet, mülk ve hükümranlık sana mahsustur. Senin ortağın yoktur İslami Uygulamalar  islamiuyg@gmail.com [21.09.2023 21:00] Annem: Cerîr b. Abdullah şöyle demiştir: “Müslüman olduğum günden beri Resûlullah (sav) beni hiç kapıdan çevirmedi. Beni her gördüğünde mutlaka gülümserdi.” (T3820 Tirmizî, Menâkıb, 41) [21.09.2023 21:02] Annem: 90- KİTÂBU'L-İKRÂH.. 1- Kâfir Olmak Üzere Zorlanmakta Horlanmayı, Dövülmeyi Ve Öldürülmeyi Tercih Eden Kimse Babı 2- Bâb: Mükreh'in, Yânî Zorlanan Kimsenin Satış Yapması; Benzeri Olan Muztarr Kimsenin Mâlî Hakk Hususundaki Tasarrufu Ve Maldan Başka Husustaki Tasarrufumun Beyânı) Hakkındadır 3- Bâb: Mükreh'in, Yânı Zorlanan Kimsenin Nikâhı Caiz Olmaz 4- Bâb: Bir Kimse Zorlansa Da Bir Köleyi Hibe Etse Yâhud Satsa, Bu Caiz Olmaz (Hibe De, Satış Da Sahîh Olmaz, Köle Onun Mülkünde Bakîdir) 5- Bâb: "İkrâh"In Kökünden "Kerh" Ve "Kurh" Bir Ma'nâyadır 6- Bâb: Kadın Zina Üzerine Zorlandığı Zaman Kendisine Hadd, Yânı Zina Etme Cezası Yoktur 7- Bir Kimsenin, Öldürülmekten Yâhud Bunun Benzeri Bir Zarar Geleceğinden Korktuğu Zaman Arkadaşı İçin, Onun Kendisinin Kardeşi Olduğuna Yemîn Etmesi Babı Rahman ve Rahim olan Allah'ın ismiyle 90- KİTÂBU'L-İKRÂH (İnsanın İstemediği Şeye Zorlanması Kitabı) [1] Ve Yüce Allah'ın şu kavli: "Kalbi îmân üzere mutmain olduğu hâlde ikraha uğratılanlar müstesna olmak üzere, kim îmânından sonra Allah'ı tanımaz, fakat küfre göğüs açarsa, işte Allah'ın gazabı o gibilerin basınadır. Onların hakkı, en büyük bir azâbdır" (en-Nahl: 106) [2]. Ve yine Allah şöyle buyurdu: "Mü'minler müzminleri bırakıp da kâfirleri dostlar edinmesin. Kim bunu yaparsa (ona) Allah'tan hiçbir şey yoktur. Meğer ki, onlardan gelebilecek bir tehlikeden dolayı sakınmış olasınız..-" (Âlu İmrân: 28). Buhârî: İşte bu korkmanız, bir takıyyedir [3]. Ve Yüce Allah buyurdu: "Öz nefislerinin zâlimleri olarak canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: 'Ne işte idiniz?' Onlar: 'Biz Yeryüzünde (dînin emirlerini uygulamaktan) âciz kimselerdik' derler. Melekler de: 'Allah'ın Arz*ı geniş değil miydi? Siz de orada hicret edeydiniz ya!' derler. İşte onlar (böyle)! Onların barınakları cehennemdir. O ne kötü bir yerdir! Erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan za f ve acz içinde bırakılıp da hiçbir çâreye gücü yetmeyen ve (hicrete) bir yol bulamayanlar müstesna. İşte onlar (böyle); Allah'ın onları affedeceğin umabilirler. Allah çok affedici, çok merhamet eyleyicidir" (en-Nisâ: 97-99). "Size ne oluyor ki, Allah yolunda -ve acz ve ıztırab içinde bırakılıp: 'Ey Rabb 'imiz, bizi ahâlîsi zâlim olan şu memleketten kurtarıp çıkar, bize tarafından bir sâhib gönder, bize katından bir yardımcı yolla!' diyen erkekler, kadınlar ve gocuklar uğrunda- düşmanla çarpışmıyorsunuz? imân edenler Allah yolunda harbederler. Küfredenler de şeytân yolunda savaşırlar. Öyle ise o şeytânın dostlanyle döğüşün! Şübhesiz ki, şeytânın hilekârlığı zayıftır" (en-Nisâ: 75-76) [4]. Allah, kendi emrettiği vazifeleri ancak mağlûb olduklarından dolayı terkeden zayıfları ma'ziretli kılmıştır. "Mukreh", yânî zorlanan, ancak zayıf kılınan ve emredileni işlemekten çekinemeyen kimse olur.  el-Hasen el-Basrî: "Takıyye" (zarar korkusuyla i'tikaad etmekte olduğu şeyin zıddını açıklama) kıyamet gününe kadar sabittir, demiştir. İbn Abbâs, hırsızların zorlamalanyle karısını boşayan kimse hakkında: Bu birşey olmaz, yânî bu zorlanan kimse üzerine boşama hükmü vâki* olmaz, demiştir. Bu konuda talâkın vâki* olmaması görüşüne İbn Umer, İbnu'z-Zubeyr, eş-Şa'bî ve el-Hasen de kaail olmuşlardır. Çünkü Peygamber(S):  "Ameller niyetle otur" buyurmuştur. (Zorlanan kişi ise, zorlandığı işe niyefi yoktur, bil'akis onun niyeti işlememektir.) [5] 1-.......Bizeel-Leys, Hâlidibn Yezîd'den; o da Saîd ibn Ebî Hilâl'den; o da Hilâl ibn Usâme'den haber verdi ki, ona da Ebû Seleme ibn Abdirrahmân, Ebû Hureyre(R)'den şöyle haber vermiştir: Pey­gamber (S) namaz içinde şöyle duâ eder idi: "Yâ Allah!Ayyaş ibn EbîRabîa'yı, Seleme ibn Hişâm'i, el-Veltd ibnu'l-Velîd'i kurtar! Yâ Allah! (Kâfirler elinde bunalıp) zayıf ve âciz görülen (diğer) mü'minleri d [21.09.2023 21:06] Annem: 15- Îmân Ehlinin Ameller Sebebiyle Birbirlerinden(Faziletçe) Üstün Oluşları 22-......Bana Mâlik, Amr ibn Yahya el-Mâzinnî'den, o da babasından, o da Ebû Saîd Hudrî (radıyallahü anh)'den tahdîs etti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Cennet ahâlîsi cennete, ateş ahâlîsi de ateşe girdikten sonra Yüce Allah: Kimin kalbinde bir hardal tanesi ağırlığınca îmân varsa ateşten çıkarınız, diye emreder. Bunun üzerine bu kimseler simsiyah kesilmiş oldukları hâlde çıkarılıp Hayât (yahut Haya) nehri içine atılırlar ve orada sel uğrağında kalan yabanî reyhan tohumları nasıl sür'atle yetişirse öylece yetişirler. Görmez misin, bunlar sapsarı olarak ve iki tarafa salınarak (ne güzel) sürerler". Ve keza Vuheyb ibn Aclânî (105) dedi ki: Bize Amr ibn Yahya babasından, o da Ebû Saîd'den bu hadîsi tahdîs etti ve bu rivayetinde "Hayât Nehri" ve "Hayırdan bir hardal tanesi" ta'bîrlerini söyledi. 23 Bize İbrâhîm ibn Sa'd (l 10-183), Salih ibn Keysân'dan; o da İbn Şihâb'dan, o da Ebû Umâme ibn Sehl'den tahdîs etti ki, o da Ebû Saîd Hudrî (radıyallahü anh)'den şöyle derken işitmiştir: Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: - "Uyuduğum esnada gördüm ki insanlar bana arz olunuyorlardı. Üstlerinde gömlekler vardı, bu gömleklerin bâzısı memelere ulaşıyor, bâzısı daha kısa idi. Omer ibn Hattâb da bana arz olundu. Üstünde (eteklerini yerde) sürüdüğü bir gömlek vardı." - Yâ Rasûlallah! Bunu ne ile te'vîl (yani ta'Bir) ettin? diye sordular. - "Dîn ile" dedi.     [21.09.2023 21:06] Annem: …Allah rızasını umarak ailen için yaptığın her harcamadan muhakkak ecir alırsın, eşinin ağzına koyduğun bir lokmadan bile! (Buhârî, Cenâiz, 36) [21.09.2023 21:06] Annem: - عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ، قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ - مَنْ نَسِىَ الصَّلَاةَ عَلَىَّ خَطِئَ طَرِيقَ الْجَنَّةِ - ابن عباس رضى الله عنە دن روايت اولوندى كه رسول الله صلى الله عليه وسلم افنديمز شويله بويورمشلردر - كيم بكا  صلوات كتيرمەيى{بيله بيله} اونوتورسه {ترك ايدرسه}، جنتك يولنده خطا ايدر (جنتك يولنى شاشيرير) - İbn-i Abbas (r.a.)’den rivayet olundu ki, Rasülüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır - Kim bana salavat getirmeyi (bile bile) unutursa (terk ederse), cennetin yolunda hata eder (cennetin yolunu şaşırır). - Sünen-i İbn-i Mace, Kitab-i İkâmeti’s-Salat, h. 908 [21.09.2023 21:06] Annem: حَدَّثَنَا إِسْمَاعِيلُ بْنُ أَبِي أُوَيْسٍ، قَالَ حَدَّثَنِي مَالِكٌ، عَنِ ابْنِ شِهَابٍ، عَنْ عُبَيْدِ اللَّهِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عُتْبَةَ، عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ أَقْبَلْتُ رَاكِبًا عَلَى حِمَارٍ أَتَانٍ، وَأَنَا يَوْمَئِذٍ قَدْ نَاهَزْتُ الاِحْتِلاَمَ، وَرَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يُصَلِّي بِمِنًى إِلَى غَيْرِ جِدَارٍ، فَمَرَرْتُ بَيْنَ يَدَىْ بَعْضِ الصَّفِّ وَأَرْسَلْتُ الأَتَانَ تَرْتَعُ، فَدَخَلْتُ فِي الصَّفِّ، فَلَمْ يُنْكَرْ ذَلِكَ عَلَىَّ‏.‏ Abdullah İbn Abbas şöyle demiştir: "İhtilama (buluğ çağına) yaklaştığım bir dönemde, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Mina'da bir duvara doğru yönelmediği halde (yani önüne sütre almaksızın) namaz kıldırırken dişi bir eşek üzerinde gelerek safın bir bölümünün önünden geçtim. Eşeği otlaması için salarak saf’a girdim. Benim bu davranışım yadırganmadı". Tekrar: Grades: Reference: Sahih Buhari 76 In-book reference: Kitap 3, Hadis 18 https://play.google.com/store/apps/details?id=com.islamicproapps.hadithpro [21.09.2023 21:06] Annem: 16/Nahl 90 - Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. [21.09.2023 21:06] Annem: Biz insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! ..(Ahkâf, 46/15) [21.09.2023 21:10] Annem: HUDUD BÖLÜMÜ.. BİRİNCİ BÂB İRTİDAD VE YOL KESME HADDİ UMUMİ AÇIKLAMA TA'ZİR: TA'ZİRİN MAHİYETİ VE MEŞRUİYYETİ: TA'ZİRİN EHEMMİYETİ VE NEVİLERİ: MÜRTED,YOLKESEN VE BÂGİ (İSYANCI) HAKKINDA TAHLİL 1- MÜRTEDLER: 2- BÂGİLER (SİYASÎ SUÇLULAR): FİTNE-İSYAN: BÂGİLERE KARŞI TAKİP EDİLECEK SİYASET: Bâğilere Söz Hürriyeti: 3- YOL KESENLER (KUTTÂU'T-TARİK): TEVBEKÂR BİR EŞKİYA: YOL EMNİYETİ VE MEDENİYET: CEZA VE AF İKİNCİ BÂB ZİNÂ HADDİ BİRİNCİ FASIL ZİNÂ HADDİYLE İLGİLİ HÜKÜMLER.. ZİNÂ NEDİR? CEZAYI DEVLET VERİR İKİNCİ FASIL RESÛLULLAH'IN HADD TATBİK ETTİKLERİ KİMSELER Hadisten Çıkarılan Bazı Hükümler: HADİSTEN ÇIKARILAN BAZI HÜKÜMLER.. ÜÇÜNCÜ BÂB LİVATA (Homoseksüalite) VE HAYVANA TEMASIN HADDİ DÖRDÜNCÜ BÂB KAZF (İFTİRA) HADDİ BEŞİNCİ BÂB HADD-İ SİRKAT (HIRSIZLIK HADDİ) ALTINCI BÂB HADDÜ'L-HAMR HAMR NEDİR? İÇKİ VE İDEOLOJİ VEYA SİNEGİ KARTALA HÂKİM KILAN SİLAH YEDİNCİ BÂB HADDLERDE ŞEFAAT VE MÜSAMAHA HAKKINDA.. ÇOCUGUN CEZAÎ EHLİYETİ HUDUD BÖLÜMÜ Bu bölümde yedi bâb vardır BİRİNCİ BÂB İRTİDAD VE YOL KESME HADDİ * İKİNCİ BÂB ZİNÂ HADDİ * BİRİNCİ FASIL İRTİDADLA İLGİLİ HÜKÜMLER * İKİNCİ FASIL HZ. PEYGAMBER'İN HADD TATBİK ETTİGİ KİMSELER * ÜÇÜNCÜ BÂB LÛTÎLİK VE HAYVANA TEMAS HADDİ * DÖRDÜNCÜ BÂB KAZF (İFTİRA) HADDİ * BEŞİNCİ BÂB HIRSIZLIK HADDİ * ALTINCI BÂB HAMR (İÇKİ) HADDİ * YEDİNCİ BÂB HUDUDA GİREN SUÇLARDA ŞEFAAT VE MÜSAMAHA BİRİNCİ BÂB İRTİDAD VE YOL KESME HADDİ UMUMİ AÇIKLAMA Hudud kelimesi hadd'in cem'idir. Hadd, lügat olarak, sınır, iki şeyi birbirinden ayıran perde, bir şeyin son ucu gibi mânalara gelir. Dinî ıstılah olarak, dinin belirlediği bazı ağır cürümlere takdir edilen cezalara hadd denmiştr. Râğıb, Müfredât'ında: "Hudud'la, cürmün kendisi de kastedilir" der ve şu âyeti misal gösterir:  تِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وََ تَقْرَبُوهَا   "...Bu (hükümler) Allah'ın sınırlarıdır. Sakın onlara yaklaşmayın" (Bakara 187). Kur'ân-ı Kerim, hakkında takdir edilen bir hüküm bulunan fiillere de hudud kelimesini kullanmıştır.    وَتِلْكَ حُدُودُ اللّهِ وَمَنْ يَتَعَدَّ حُدُودَ اللّهِ فَقدْ ظَلَمَ نَفْسَهُ "Bunlar Allah'ın hudududur. Kim Allah hududunu (çiğneyip) aşarsa  muhakkak ki kendisine yazık etmiş olur" (Talâk 1). Bu âyetler, helâl ile  haramı ayırdıkları için bunlara hudud denmiş olmaktadır. Bazı âyetler, fiilin yapılmasını zecrederken, bâzıları da fiile ziyade ve noksanda bulunmayı zecreder. Hadd cezasını tam kavrayabilmek için onu, İslâm dininin derpiş ettiği cezalar arasındaki hiyerarşik yerine koymamız gerekir. İslâm başlıca dört çeşit ceza vaz'etmiştir: En ağırından başlamak üzere: 1- Hadd cezaları: (Zinâ, iftira, içki, hırsızlık, yol kesme ve irtidâd için takdir edilen cezalar.) 2- Kısas ve diyet cezaları: Şahıs aleyhine işlenen cürümlerin cezalarıdır. 3- Ta'zir cezaları: Az sonra genişçe açıklanacağı üzere, bunlar dinin yasakladığı fiilleri işleyenlere uygulanan cezalardır. Miktarı âyet ve hadislerle tesbit edilmemiş, devlet reisine bırakılmıştır. Şartlara, devirlere göre artar, eksilir, mahiyeti farklı kılınabilir. 4- Te'dib: Terbiyevî maksadlara yönelik, baba, hoca, efendi gibi büyüklerin selâhiyetine bırakılan cezalardır. Had cezâları, bizzat Allah tarafından konulmuştur. Tesbit ve tayini insanlara bırakılmamıştır. İbn-i Âbidin gibi bazı hukukçular, "Allah'ın hakkı olarak konulup takdir edildiğini" belirtirler. Bunlar, insanlar tarafından artırılıp eksiltilemezler, affedilemezler, bir başka cezaya tebdil edilemezler. Hadd ve kısas cezaları, dinin gerçekleştirmeye korumaya çalıştığı temel hedeflere taarruz mahiyetindeki suçların cezasıdır. [21.09.2023 21:10] Annem: عَنْ أبي حَمْزَةَ أنس بْنِ مَالِكٍ الأنصاري  خاَدِمِ رَسوُلِ اللهِ قال رسول الله صلى الله عليه وسلم, قال : قال رَسُولُ اللَّهِ قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : اَللَّهُ أَفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ مِنْ أَحَدِكُمْ سَقَطَ عَلَي بَعِيرِهِ وَقَدْ أَضَلَّهُ فِي أَرْضٍ فَلاَةٍ . وَفِي رِواَيَةٍ لِمُسْلِمٍ : اَللَّهُ أَشَدُّ فَرَحًا بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ حِينَ يَتُوبُ إِلَيْهِ مِنْ أَحَدِكُمْ كان عَلَى رَاحِلَتِهِ بِأَرْضٍ فَلاَة,ٍ فَانفَلَتَتْ مِنْهُ وَعَلَيْهَا طَعَامُهُ وَشَرَابُهُ فَأَيِسَ مِنْهَا, فَأَتَى شَجَرَةً فَاضْطَجَعَ فِي ظِلِّهَا, وَقَدْ أَيِسَ مِنْ رَاحِلَتِه,ِ فَبَيْنَا هُوَ كَذَلِكَ إِذْ هُوَ بِهَا قَائِمَةً عِنْدَه,ُ فَأخذ بِخِطَامِهَا ثُمَّ قال مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ : اَللَّهُمَّ أنت عَبْدِي وأنا رَبُّكَ, أَخْطَأَ مِنْ شِدَّةِ الْفَرَحِ . Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in hizmetçisi olan Ebû Hamza Enes ibn Mâlik el Ensârî (Allah Ondan razı olsun)’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular: “Kulunun tevbe etmesinden dolayı Allah’ın duyduğu memnuniyet sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden daha çoktur.” (Buhârî, Deavât 4; Müslim tevbe 1)Müslim’in başka bir rivayeti de şöyledir: “Herhangi birinizin tevbesinden dolayı Allah’ın duyduğu hoşnutluk ıssız çölde giderken üzerindeki yiyecek ve içeceği ile birlikte devesini kaybetmiş ve tüm ümitlerini de yitirmiş halde bir ağacın gölgesine uzanıp yatan, derken devesinin yanına dikiliverdiğini gören ve yularına yapışarak aşırı sevincinden dolayı (ne söylediğini bilmeyerek Allah’ım sen benim Rabbim ben de senin kulunum diyeceği yerde,) sen benim kulumsun ben de senin Rabbinim diyen kimsenin sevincinden çok daha fazladır.” (Müslim, tevbe 7) [21.09.2023 21:38] Annem: Hayra vesile olan, hayrı yapan gibidir. Tirmizî, İlm, 14. [21.09.2023 21:38] Annem: Allah'ım! Gizli olarak işlediğim günahlarımı, açıktan işlediğim günahlarımı, hataen işlediğim ve bilerek yaptığım günahlarımı, bildiğim ve bilmediğim bütün günahlarımı bağışla. (Hakim, "De'avat", No: 1880; İbn Ebu Şeybe, "Dua", 15,No: 29228) [21.09.2023 21:39] Annem: Günün Ayeti “Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl.” (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceği umulur.” İsra 79 [21.09.2023 21:39] Annem: Tarihte Bugün •  Babür İmparatorluğu Yıkıldı 1858 •  İlk TV Haber Programı, BBC’de Yayınlandı 1938 •  Dünya Barış Günü Kuveyt Türk Dijital Takvim https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim [21.09.2023 21:39] Annem: Günün Hadisi “Hiçbir kişi, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Oysa insana  kendini ayakta tutacak birkaç lokma yeter.” Tirmizî, Zühd 47 [21.09.2023 21:39] Annem: İSLÂM AYDINI OLMAK Kendi ülkesini Doğunun, Batının saldırısından koruyacak olan İslâm aydını, her şeyden önce kendini bilmek zorundadır. Kendini bilmek, yani İslâmî kaynaktaki en duru haliyle bilmek, İslâm’dan uzaklaşış sebeplerini araştırmak, bugün bu dünya ve öte dünya önünde nerede durduğumuzu düşünmek, İslâm ruhunu yeniden canlandırmanın çilesini çekmek. Çağın aynasında yansıyan kendi gölgesini görmek, kendini hesapların en incesiyle hesaba çekmek. Geçmiş zamanı tanımak, taklitten kurtulmak, alışkanlık yerine canlı inancı yürekte kökleştirmek. Gelecek zaman adına gönülde şiddetli bir ülkü ateşi tutuşturmak. Hayatla ölüm arasındaki sırrı dert edinmek. Evet, Müslüman aydının birinci ödevi, kendini, kendimizi bilmek. İkinci ödev, Doğuyu bilmek. Üçüncü ödev, Batıyı bilmek. İslâm içi ve İslâm dışı Doğunun bugün çektiği azabı tatmak. Yenilgilerin kaynağını aydınlatmak. Açık duran çıkış kapılarını aramak ve göstermek. Batı düşünce ve edebiyatını, güçlü ve zayıf noktalarına varıncaya kadar bilmek. Batıdan gelen şiddetli rüzgârın, çeliğin, uranyumun gücünü dengeleyecek madde ve ruh gücüne ermek için Doğuyu, Batıyı, ufkî ve şakulî kültür katlarını açmak.                 Kuveyt Türk Dijital Takvim https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kuveytturk.dijital.takvim [21.09.2023 21:40] Annem: Ebru: Muhammet Hamdi Kasapoğlu “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Öyle ise em- rolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve ada- let ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O yaptıklarınızı hakkıyla görür.” (Hud, 11/112.) Mekke döneminin son bir yılında nazil olan bu aye- tin muhatabı Sevgili Peygambe- rimizdir. O, doğru yolda, dürüst bir yaşayışa sahipti. Doğru yol- da olan peygambere “Doğru ol!” emrini vermek, “Doğruluk- ta devam et!” anlamındadır. Bu sebeple meallendirmeyi buna göre yaptık. Emrolunan sınırlar içinde, em- rolunan şekilde dürüst bir ya- şayışı sürdürmek, takdir edi- leceği gibi büyük bir ciddiyet, hassasiyet ve gayret ister. Bu ise gerçekten zor bir iştir. Ni- tekim Peygamber Efendimiz de bu ayetten ötürü, “Beni Hud suresi ihtiyarlattı.” buyur- muştur (Tirmizi, Tefsir, 57.) Surenin hangi ayetinin kendisini ihti- yarlattığı sorulduğunda, “Em- rolunduğun gibi dosdoğru ol!” mealindeki ayetin kendisini ihtiyarlattığını söylemiştir. (Razi, Tefsir, XVIII, 71.) Muhammedü’l-Emin Hz. Muhammed Mustafa (s.a.s.), doğup büyüdüğü Mekke şeh- rinde herkesin takdir ettiği dürüst bir hayatın sahibi ol- duğu için bütün Mekkeliler onun isminin sonuna güvenilir manasına gelen “el-emin” sı- fatını ekleyerek kendisine Mu- hammedü’l-emin demişlerdi. Mekke halkı ona olan güvenini peygamber olduktan sonra da devam ettirdi. Peygamber Efen- dimiz, peygamberliğinin ilk yıl- larında Mekkelileri bir gün sa- bahın erken saatlerinde Safa Tepesi’ne toplamış ve onlara şöyle demişti: “Benimle sizin durumunuz, düşmanı görünce ailesini haberdar etmek üzere koşan adamın durumu gibidir. Şimdi söyleyin, ben size, şu dağın arkasındaki vadiden size zarar vermek, mallarınızı yağ- malamak için gelen birtakım düşman atlılarının bulunduğu- nu söylesem, bana inanır mısı- nız?” Kalabalık içinde bulunan Aylık Dergi | Eylül 2023 7 GÜNDEM [21.09.2023 21:40] Annem: Takvimim Yazan Nur Tok Yegin 26 Eylül Dil Bayramı EYLÜL NELER OLMUŞ? AYINDA 18-24 Eylül Ahilik Haftası Kırşehir Ahi Evran Külliyesi Foto: ahievran.edu.tr 26 Eylül 26 Eylül gecesi Mevlid Kandili’ni kutlayacağız. Bu gün, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) yeryüzünü şereflendirmesinin yıl dönümüdür. O, Allah’ın gönderdiği son Peygamberdir. Peygamberimizi hakkıyla tanımalı; onun güzel ahlakını örnek almalıyız. Mevlid-i Nebi Dilimiz, en önemli değerlerimizden biridir. Bu nedenle güzel Türkçemizi korumalı ve geliştirmeliyiz. 25 Eylül İtfaiyecilik ve Yangından Korunma Haftası ile başlayan hafta Ahi Evran’ın kurmuş olduğu esnaf dayanışma teşkilatının adı Ahilik’tir. Ahiliğin; doğruluk, dürüstlük, cömertlik, yiğitlik, yardımlaşma gibi pek çok güzel ahlaki öğretileri vardır. İtfaiyeciler, başta yangın olmak üzere birçok felakette kahramanca görev yaparlar. Biz de doğayı ve güzel ormanlarımızı koruyalım. Yangına sebep olacak dikkatsizliklerden uzak duralım. 8 DİYANET ÇOCUK DERGİSİ | Eylül 2023


Orjinal Köşe Yazısına Git
— KÖŞE YAZISI SONU —
G-H1BEN5KZ8N